Nefis, Ego ve Kendini Bilmek

Nefs mi, Ego mu?

Soru: Bir kitap tavsiye etmiştiniz hocam, orada egoya olumlu manada da bir anlam vermişti. Kur'an'da nefs kavramı da olumlu ve olumsuz geçiyor; Allah her kavramı ikili bir şekilde yaratmış. Acaba buna, egonun içinde mutlak olumsuz demekten ziyade olumlu ve olumsuz yanları vardır demek daha dengeli bir yaklaşım olmaz mı?

Şimdi Arapçadaki nefs kavramı "kendi" demek. Dolayısıyla o kavramı tanımlarken hangi bağlamda kullanıldığını ayırmak lazım. Kur'an'da nefis kavramı Allah için de kullanılıyor; bu "Allah'ın egosu" diye çevrilirse yanlış olur. Bir de psikolojideki kullanımı var; günümüzdeki kullanımını en çok Freud etkilemiştir. Aslında ego Latince bir kelime, anlamı "ben" demek; herhangi bir artı veya eksi anlamı yok. Freud onu id, ego ve süperego üçlü yapısal kişilik modeli üzerinden ele alır: id insanın tamamen içgüdüsel arzuları, istekleri, hevesleridir; süperego, sosyal kurallar ve değerler üzerinden "bu yapılmalı, bu yapılmamalı" şeklinde oluşan haldir; ego ise bu ikisi arasında dengeyi bulup hayatını idame ettirmeye çalışan, tırnak içinde bir "üçkâğıtçı" gibi biraz karikatürize edersek.

Dolayısıyla psikolojideki egonun anlamı budur. Ama ego kelimesi Latince "ben" demek olup Arapçadaki ve Kur'an'daki nefs kavramıyla tamamıyla örtüşmez. Kur'an'daki nefs kavramını bağlamına göre tanımlayabiliriz; en literal ve çıplak anlamı "kendi"dir. Oradaki kendilik ne ise ona göre tanımı olur. Mesela Hz. İsa der ki: "Ben senin kendinde olanı bilmem ama sen benim kendimde olanı bilirsin" — ikisinde de nefs kavramı geçiyor. Veya "onlar Allah'ı unuttu, Allah da onlara kendi nefislerini, yani kendi kendilerini unutturdu" — buradaki kullanımda nefs kavramı pozitif bir kavramdır; Allah "siz beni unutunca kendinizi unutuyorsunuz" diyor. Ya da "nefsinizi temize çıkarmayın," yani "kendinizi temize çıkarmayın" — burada kullanım başka bir anlam içerir. Hepsine "kendi, nefs, ego" dersek olmaz.

Kur'an'ı analiz etmeye çalışan kişilerin dikkat etmesi gereken şey, kullanılan nefs kavramının bağlamına göre içerik kazandığıdır; çünkü kendi başına kelime herhangi bir anlam içermez, bir şeyin kendisidir — işaret zamiri gibi. İşaret zamiri neye işaret ediyorsa o anlamı kazanır. Bunun gibi düşünürsek daha gerçekçi analizler yapabiliriz.

Ego Ne Zaman Tuzağa Dönüşür?

Bizim daha çok kullandığımız ego, kişinin kendisini psikolojik benlik üzerinden tanımlama durumudur. Yani "ben" dediğinde kendini psikolojik kendilik üzerinden tanımlıyorsa, o mutlaka bir problem içerir; bazısı çok büyük problem içerir, bazısı daha nispi. Mesela "güçlü olmalıyım" diyen bir benlik hissi düşünün: güçlü olduğunda bu işlevsel, pozitif bir tarafı vardır. Ama güçsüz olduğunda, bir şeye güç yetiremediğinde o benlik hâli sıkıntı verir; çünkü "ben güçlü olmalıyım" diyorsun ama gücün yetmiyor. O zaman ne yapacaksın? O benlik hissi başına bela açacak.

Bir şeyin üstesinden gelebilme sürecinde o benlik hissi faydana çalışır: "güçlüyüm, üstesinden gelirim" dersin — özgüveni yüksek, kendini güçlü hissediyor, yapabileceğini hissediyor deriz, pozitif işler. Ama bir durum oluyor da gücün yetmiyorsa, o benlik seni zorlar: "güçlü olmalıyım, üstesinden gelmeliyim, aciz olmamalıyım" der; o zaman senin rağmına, senin zararına işler.

Son tahlilde kişinin psikolojik aygıtının nitelikleri üzerinden kendini tanımlaması — "ben bir bedenim, ben duygularımım, ben düşüncelerimim, ben yapıp ettiklerimim" — özetle bunun üzerinden oluşturulmuş benlik algısı ve bunların kişinin kendisine ait şeyler olduğu algısı bir tuzaktır. Kutsal metinler bize bunu söyler; böyle bir durum temizlenmesi gereken bir nefse işaret eder. Mesela "ben bilgiliyim" dediğimde, bilginin bana ait olduğunu düşünüyorsam, ya da "ben güçlüyüm" dediğimde hissettiğim gücün bana ait olduğunu düşünüyorsam, orada temizlenmesi gereken bir nefs vardır. Çünkü ben hem bana verilen bedensel ve psikolojik yetenekleri "ben" diye tanımlıyorum — hâlbuki onlar bana kullanmam için verilenler — hem de bunları tamamen kendimden kaynaklanan, bana ait şeyler olarak görüyorum; orada da ikinci bir yanılgı oluşuyor.

"Hak Etmedim" Sorusu ve Fıtrata Uygunluk

Biz niye hayatta birçok noktada problem yaşıyoruz? Mesela "bana hak ettiğim saygıyı göstermedi" veya "ben bu muameleyi hak etmedim" diyoruz. "Hak etmedim" nereden çıkıyor? Demek ki sen bir şeyi hak eden bir varlık olduğunu düşünüyorsun. Uğradığımız bir muamelenin yanlış olup olmaması ayrı bir şeydir; adaletsiz, zulüm olabilir. Ama "ben bunu hak etmedim" demek saçma bir yaklaşımdır, en hafifinden ego yaklaşımıdır. "Hak ettim" demek de yanlış bir şeydir. Formülasyon "hak ettim, hak etmedim" değil; benim yaptığım şeyin doğru veya yanlış olduğunu tanımlamam lazım. Bana yapılan bir muameleden bağımsız olarak kendimi tanımlamalıyım.

Kişi her zaman kendi yapıp ettiklerini, muhatap olduğu etkilerden, olgulardan bağımsız bir şekilde tanımlamalıdır. Yoksa zihin sürekli "hak ettim mi, hak etmedim mi" gibi yanlış bir zeminde tartışır. Temel mesele şudur: ben yapıp ettiklerimde fıtratıma uygun mu davrandım, uygun mu davranmadım? Bunun ötesinde başka bir şeye gerek yoktur.

Soru: Üstadın bir sözü var, "kader insan durum eder, kader adalet eder" diyor. Kaderin adalet etmesi, insanların yapıp etmelerine karşılık vicdan azabı olarak hem de fiilî olarak bir şey mi getiriyor?

Bahsedilen durum mutlak bir şey değildir. Hayatın içinde bazı yaptığımız yanlışlar bir kısım karşılıklarla ödenir ama bunu mutlaklaştıramayız. Mesela Hz. Peygamber Taif'te niye taşlandı, bu bir adalet midir? Uhud'da niye dişi kırıldı, Mekke'deyken niye başına pislik atıldı? Bunlar hak etme değildir. Burada zemini şu noktada tutmalıyız: Allah'ın bana insan olarak verdiği bir fıtrat var; ben bu fıtrata uyumlu mu davranıyorum, uyumlu mu düşünüyorum, uyumlu mu hissediyorum? Meselenin en temelinde yatan şey insanın fıtrat kavramıdır — insani kodlarla yaratılmış olmandır. Allah'ın ahirette insana soracağı şey, sana verdiği, yüklediği potansiyeller ve kodlar ile bunları gerçekleştirme düzeyindir.

Bir elma çekirdeği örneği: birine bir elma çekirdeği verilmiş ama masanın üzerine koymuş, bırakmış; çok geniş bir bahçesi vardı ama o çekirdeği toprağa ekmemiş, ya da ekmiş ama bakmamış, bakmaktan vazgeçmiş, gereken koruyucu tedbirleri almamış. O zaman çekirdekte potansiyel olarak var olan imkân tam olarak gerçekleşmemiş olur. İşte insana sorulacak olan budur.

Hedef Odaklılık mı, Değer Odaklılık mı?

Günümüzde hayatta en çok zorlanmamızın altında yatan şey, hayatı çok ciddiye almamız: "şunu yapacağım, şunu yapmalıyım, hayatta şu hedeflerime ulaşmalıyım" gibi. Egolarımızı mı hayat sanıyoruz acaba? Egolarımızın arzularına ve korkularına ürettiği bir paket var, o paketi hayat olarak algılıyoruz: "dünyaya geldim, şunları yapmalıyım, şu sonuçlara ulaşmalıyım, şu hedeflerim, şu beklentilerim var." Bu bize bir gerilim veriyor. Hâlbuki hiçbir kutsal metnin önermediği bir şey bu; "dünya size şunu verecek, dünya sizi mutlu edecek" diye hiçbir kutsal metinde bir ifade yoktur. Bunları hep biz üretmişizdir; çünkü ego hayatı böyle okur.

Asıl ciddiye alınması gereken şey, bir anlamda hayatın kendisi olan fıtratımızdır. Senin Allah'ın insan olarak yaratmış olduğu kodların nedir — en çok dikkat edeceğin, en çok koruyacağın şey budur. Kur'an buna takva der: kendi fıtratını koruma bilinci, kendi fıtratının farkında olmak ve bunu korumak bilinci.

Bir Budist rahibin hikâyesi: Çin devletiyle olan çatışmalarında hapse atılıyor, 20 yıl boyunca işkence, hapis vs. yaşıyor. Sonra kurtuluyor. Arkadaşı sorar: "senin için hapisteyken en zor olan şey neydi, neye dikkat ettin?" O da der ki: "en çok bana işkence eden insanlara karşı içimde öfke ve nefret hissetmemeye dikkat ettim." Ciddiye aldığı mevzu buydu. Bediüzzaman'ın bir sözü de buna benzer: "Eğer kendini seviyorsan, kin ve düşmanlığın kalbine girmesine izin verme; girmişse onu dinleme."

Ego içeriye bir şeyler doldurmuştur; başarı putu, saygı görme putu, anlaşılma putu gibi. Bunları görmeden ne olduğunu anlayamayız. Hayat her türlü farklı şeyi önümüze çıkarabilir; bu hayatın sahnesidir. Biz sahneyi ve o sahnenin unsurlarını aşırı ciddiye alıyoruz. Hâlbuki asıl olan şey, o sahnede kendi kodlarına, kendi yapının ilkelerine, değerlerine uygun olarak o rolü oynayıp oynamadığındır.

"Hayattan hiçbir şey beklemiyorum" demek depresyon işareti gibi görünebilir ama gerçek anlamıyla anlaşılırsa, bu insanlarla ve hayatla temas etmek istememek değil, bir tepkisellik, reaksiyon değildir; küskünlük değildir. Ben hayat dediğim şu akıştan bir şey beklemiyorum; benim dikkat ettiğim şey, bu akış içinde ben nasıl davranacağım, kendi fıtratıma göre davranacak mıyım, davranmayacak mıyım sorusudur.

124 bin ya da 224 bin peygamber gelmiş; bazısının bir kişiyi bile ikna edememiş olması bir başarısızlık hikâyesi midir? Böyle bir bakış yanlıştır. İnsanın "niçin geldik" sorusuna cevabı: bir şey yapmak, üretmek, çözmek için değil, fıtratıma göre davranmak için geldim, bu kadar. Bir insanla karşılaştım, desteğe ihtiyacı var, benim imkânım varsa destekliyorum — bu benim fıtratımın gereğidir; ben fıtratımı gerçekleştirmiş oluyorum.

Günümüz bazı terapilerde "hedef odaklı değil, değer odaklı olmak" diye bir başlık üretilmiş; bu buna işaret eden bir noktadır. Mesela evlenmek bir hedef değildir; evlenirsen dürüst, sadık, iyi niyetli, karşıdakinin ihtiyaç ve beklentilerine duyarlı olman önemlidir. Evlenip hayatın sonuna kadar o evliliği devam ettirebilecek misin, bilmiyoruz; bunlar hedef noktalarıdır. Peki ben hedef odaklı mı olacağım, değer odaklı mı? Ticaret yapıyorsam hedef zahiren çok para kazanmaktır; peki değer? Dürüst bir tüccar olmak, o ticaret sürecinde kendi fıtratına uygun değerlerle o ticareti yapmaktır.

İnsanoğlunun en temel yanlışı hedef odaklı olmasıdır; hedef odaklı olup değerleri unuttuğunda değerlerde yozlaşma ihtimali olur. Allah hiçbir peygambere hedef koymamıştır; peygamberlere sadece "en güzel şekilde tebliğ et ve örnek ol" denmiştir, yani "sana yüklediğim kodlara, değerlere uygun bir şekilde yaşa" denmiştir, hiçbir hedef konmamıştır. Ama biz ego düzeyinde hep bir hedef üretiriz; hedef odaklı olmadığımızı söylediğimizde ego "o zaman ben bir şey yapmam ki" der, çünkü mekanizması böyle işler.

Benim bir hedefim yok, değerlerim var; bu değerler anne olursam o formata, baba olursam o formata, ticaret yapan biriysem o formata, öğretmensem o öğretmenlik formatına bürünür. İnsan için temel şey, kendisine yüklenmiş insani kodlar üzerinden hareket etmesidir; gerisi hikâyeden ibarettir ama hikâyeyi ciddiye aldığınız anda hayatınız zorlaşır.

Hz. Nuh'un karısı da inanmamış, oğlu da inanmamış; Allah öyle bir değerlendirme yapıyor mu? Hayır. "Emrolunduğun şekilde dosdoğru ol" der peygambere; sen tebliğ ettin mi, ettin; örnek oldun mu, oldun; sana yüklediğim fıtratın gereğini yaşıyor musun, yaşıyorsun; tamam. Allah bize bir hedef koymamış ama biz egomuza birçok hedef veriyoruz; sonra o egomuza yüklediğimiz hedefler bizim kırbacımız oluyor. Biz atlar gibiyiz, egolarımız arkadan bize kırbacı vuruyor: "ne yaptın hayatta, neyi başardın?" Kırbaçlanıyoruz — kim tarafından? Şişirdiğimiz, ürettiğimiz egolar tarafından.

Fıtratında olan bir insanın asla geçici, sınırlı bir hedefi yoktur. Biz geçici ve sınırlı bir hedef belirlediğimizde kendimizi o hedefin altında tanımlamış oluruz; "ona ulaştığın zaman var olacaksın, mutlu olacaksın" der ego. Halbuki sen öyle biri misin? Kutsal metinlerin insana hatırlattığı şey, Allah'ın insanı kendisine muhatap kılması ve dünyaya bir deneyim için bir misafir olarak göndermesi gibi yüksek bir değeri olduğudur. Ama biz egonun arzu ve korkuları üzerinden âlemden bir şey dileniyoruz.

Kendini Tanımlama ve Din

Bir insan kendini ne olarak tanımlıyor? Onun varlık bilinci ve idraki onunla ölçülür. Gerçek anlamda Allah'ın seni var ettiği şekilde tanımlıyorsan gerçek kimliğin doğru tanımlanmıştır; ama egonun senin kendini tanımladığı üzerinden kendini tanımlıyorsan bu sahte bir tanımlamadır. Dinlerin insan noktasında tek bir gayesi vardır: gerçek anlamda kendini sana tanıtması, gerçek anlamda sana kendini göstermesi. Dinin özünde başka hiçbir hedefi yoktur; tek bir hedefi vardır: gerçek anlamda sen kimsin, sen nesin? Bütün diğer her şey bunun teferruatıdır.

"Onlar Allah'ı unuttu, Allah da onlara kendilerini unutturdu" ayeti çok net ifade ediyor: sen kendini Allah'la tanımlaman gereken bir varlıksın; Allah'ı unutunca kendini unutuyorsun. Sen ancak kendini Allah'la bağlantılı bir şekilde tanımladığında gerçek kendinsin.

İnsan Çamurdan Değil, Ruhtan Yaratılmıştır

Bizim gerçek kendimiz odur — Allah'la tanımlanan bir varlıksın sen. Allah'ın kendisine kendisini muhatap kıldığı bir varlıksın; dinin dilini kullanırsak, ruhundan üflediği bir varlıksın. İnsan öyle çamur, balçık gibi bir varlık değildir; o insanın geçici kalıbıdır, ona dair bir tanımlamadır. Bizim yaratma diye çevirdiğimiz fiil, şekilsel unsurlarla ilgili bir tanımdır — bizim şeklimiz, kalıbımızla ilgili. Yunus Emre'nin ifadesiyle "ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm" dediği ifadedeki o ete kemiğe işaret eder Kur'an'daki balçıktan yaratılma ifadesi. Yoksa insan su ve çamurdan var edilmemiştir; biz Allah'ın "ruhumdan üfledim" ifadesini unutuyoruz.

Allah "ben topraktan bir insan şekillendirdim, tam kıvamına gelince ruhumdan üfledim" diyor ve sonra "secde edin" diyor. Şeytan secde etmiyor, çünkü Allah'ın üflediği ruhun farkında değil; mukayeseyi form üzerinden, dışsal usul üzerinden yapıyor: "topraktan sen, ateşten benim." Peki Allah'ın ruhundan üflediği bölüm nerede kaldı? Şeytanın buna dair bir ifadesine rastlamıyoruz ama melekler bunun farkında ve secde ediyorlar. İnsanın iki yönü var: şeytanın tanımladığı topraksı yönü, bir de Allah'ın ruhundan üflediği yönü. Peki sen kimsin? Eğer sen kendini Allah'la bağlantılı tanımlamıyorsan, gerçek anlamda kendini bilmiyorsun, kendini yarım şekilde tanımlamış oluyorsun.

Kendini Bilmek

Gerçek anlamdaki en temel kendine doğru yolculuk budur; o gerçek kendilik olduğunda her şey doğru okunmaya başlar, her şeyin değeri, mahiyeti, manası yerli yerine oturur. Yoksa egonun hayat okuması üzerinden hayatı okursak, o zaman kendimizi psikolojinin malzemesi boyutuna indirgemiş oluruz. Psikolojinin malzemesi olan taraf, psikolojik boyutumuzdur; ama insan sadece ondan ibaret değildir. İnsan hayatta yaşadığı hiçbir şeyin travmasını yaşamayabilecek bir varlıktır, bunu gerçek kendiliğini fark etme sayesinde gerçekleştirebilir. Bu noktayı düşünmezsek dinin bize hitap edeceği bir şey aslında yoktur; din bizim için bir teselli olmaktan ibaret olur. Hâlbuki din asla bir teselli değildir, din hakikatin merkezidir. Hakikat, kendini bilmenin bilgisidir; başka hiçbir şey yoktur.

"Yaşamınızdaki birçok şey önemlidir ama sadece tek bir şey kesinlikle mutlak şekilde önemlidir." Dünyanın gözünde başarılı veya başarısız olmak, sağlıklı veya sağlıksız olmak, eğitim görmek veya görmemek, zengin ya da yoksul olmak — bunlar dünyevi bir nazara sahip olan insanların gözünde önemlidir, nispeten önemlidir ama mutlak şekilde önemli değildir. Bunların hepsinden daha önemli olan şey, o kısa ömürlü, kişiselleştirilmiş benlik duygusunun ötesindeki kimliğinizi bulmaktır.

Peygamber hicret ederken neredeyse yakalanabilecek durumdaydı; Mekke müşrikleri onu o gizlendiği mağarada görse ne olurdu? Egolarımız "her şey biterdi" der. Hâlbuki gerçekte hiçbir şey olmazdı. Egomuz "her şey biterdi" der, hakikat noktası "hiçbir şey değişmezdi" der.

Dünyadaki tüm ıstırap ve mutsuzluk, kendisini beden üzerinden, psikolojik benliği üzerinden tanımlayan kişinin "ben ve benim" duygusundan kaynaklanır. O sizin özünüzü örtüp gizler; yok etmez, sadece örter. Siz kim olduğunuzu bilmediğinizde psikolojik benlik, sizin o ilahi varlığınızın yerine geçer ve korku dolu, muhtaç bir benliğe bağlanırsınız; o zaman o sahte benlik duygusunu korumak ve güçlendirmek temel güdünüz hâline gelir.

"Yaşamımı kaybetti" ya da "benim yaşamım" deriz; gerçek şu ki siz bir yaşama sahip değilsiniz, siz yaşamın kendisisiniz. Eğer Allah size ruhundan üflemişse, siz Hay isminin içindesiniz. Yaşam bu dünya formunda böyle görünüyor, öldükten sonra daha farklı bir şekilde devam edecek. Peygamber der ki: ölüm mümin insan için bir yerden bir yere geçmek gibidir, bir kapıdan geçersin öbür alana gidersin. Allah'ın üflediği ruh toprağa gömülür mü, çürür mü? O yüzden "sen nesin" sorusundan daha büyük bir soru yoktur. "Kendini bil" tavsiyesinden daha büyük bir tavsiye yoktur; ama bu "kendini bil"i insanoğlu maalesef yozlaştırmıştır. Kendini bil, ilahi kendiliğini bil demektir, gerçek ruhsal kendini bil demektir. Platon'un bir diyaloğunda da vardır: "Kendini bilmek ruhunu bilmektir; onu bildiğinde onun kaynağını da bilirsin."

Fıtrata Uygun Davranmanın Getirdiği Huzur

Bir insanı neden mutlu eder biliyor musunuz? Çünkü fıtratına uygun davranmıştır. Bir ihtiyaç sahibinin ihtiyacını gidermek bizi huzurlu eder çünkü bu fıtratımıza uygun bir şeydir; Allah fıtratımıza uygun davrandığımızda bize huzur, mutluluk, sükûnet, genişlik verir. Fıtratıma uygun olmayan bir şekilde davrandığımda ise hoş olmayan bir hissim olur; bunun anlamı "sen kötü birisin" değildir, "şu anda fıtratıma uymayan bir davranışta bulundum, bunu fark ediyorum ve terk ediyorum" demektir.

Fıtratımda olup olmadığım benim sorumluluk alanımdır; onun dışındaki şeyler izafidir. "Neredesin?" diye sorulduğunda "fıtratımdayım, kendimdeyim" diyebilmek — bu, kişinin kendini yanlışla özdeşleştirme tuzağına düşmemesini sağlar.

Vicdan Azabı ve Bir Ermişin Kıssası

Hz. Adem, nefsine uyarak yanlış yapmıştı; "ben nefsime zulmettim, sen Rahman ve Rahim'sin" dedi, Allah da affetti. Ama orada Hz. Adem'in bir başka insana yaşattığı bir şey yoktu, direkt Rabbi ile arasındaydı. Bir zat ve sürekli kendini suçlayan bir talebesinin hikâyesi anlatılır: talebe sürekli "beni affedin" der dururmuş. Bir gün zat "seni niye affedeyim, ben seni seviyorum" demiş. Mesele insanın kendi fıtratının kodlarına dönmesidir; üstadın veya mürşidin seni affetmesi meselesi değil. Allah noktasında da böyle: "Allah beni affetmiş mi affetmemiş mi" benim ilgi alanım değildir; ben fıtratıma dönmek noktasında gayret ederim, fıtratıma dönerim de isterse affetsin, dilerse affetmesin.

Ama eğer yaşattığımız şey karşı insan tarafından hâlâ hissediliyorsa, o acının aynı derecede hissediliyor olması ya da vicdan azabının hissediliyor olması da insani olandır; hem hissedeceğiz hem de fıtratımıza dönmek için çaba göstereceğiz. Vicdan azabı bir yanlış yaptığını fark etmek, o yanlışa sebep olan ego damarlarını (hırs, keyif arzusu, bencillik) keşfedip köklerine kadar temizlemektir. Bunun bedensel bir temsili, vücudun bir iltihabı, zararlı bir unsuru atmak için ateşinin yükselmesidir; vicdan azabı da böyle bir şeydir. Ama sürekli o cerahatte kalıp ateşi yükseltmeye devam etmek doğru değildir; mevzu bitmelidir.

Acı çekmenin nedeni insanın kendi egosudur; insana bir başkası acı çektiremez, bu çok radikal ama gerçek bir yaklaşımdır. Psikolojik acıyı kimse kimseye çektiremez, çeken kendi çeker ve bunun sorumluluğu da kendisidir. Bu, "biri acı çekiyorsa bana ne" demek değildir; kişi kendi sorumluluğunu alır, fıtratına uygun davranmayışının öz eleştirisini yapar, kendini o yanlıştan arındırır — bu ayrı bir konudur.

Hakkını Aramak, Ama Kişisel Sahiplenmeden

Haksızlığa karşı hakkını aramak, Allah'ın "hakkı ara" emri gereğincedir; kişi kendi hakkını değil, Allah namına, Allah'ın hak isminden gelen ve kâinatın işleyişindeki yasalar namına hakkı korur. Eylemi yapmak ama duyguları içinde olmamak, ego olarak sahiplenmemek gerekir.

Sonuç

Nerede bir özdeşleşme, yargılama, arzu, korku varsa orada ıstırap vardır. Cahillikten kendi öz doğamıza uyandığımızda kurtuluruz ve ıstırap o anda yok olur. Egolarımız cahildir; İslam geleneğinde cahillik hiçbir şey bilmemek değil, yanlış bilgidir. "Ya Rabbi, içimizdeki cahiller yüzünden bize helak mı edeceksin?" der Kur'an; biz cahilleri hep dışarıda ararız, önce kendi içimizdeki cahilleri bulmalıyız. Cahillikten kendi öz doğamıza uyandığımızda gerçeği idrak etmiş oluruz ve ıstırap o zaman yok olur; o zaman "ben kendi insaniyetime göre ne yapmalıyım" sorusunu sorarız, "ben bunu hak etmedim" gibi sorular sormayız. Çünkü orada ıstırap yoktur artık; önemli olan neyle karşılaştığın değil, neyle karşıladığındır. Bir sufinin ifadesidir: ortalama insan hayatında neyle karşılaşacağını düşünür, hakiki insan karşılaştığı şeyleri hangi bilinçle karşılayacağını düşünür.

Kendi Üzerinde Çalışmak ve Mukayese Yapmamak

Bir başkası tarafından tutulmuş olmak — kızmış, öfke, nefret, intikam hisleri sonra zihin o kadar meşgul oluyor ki "unutmak istiyorum, unutamıyorum" diyor. Çünkü o duygu tarafından tutulmuşsundur, farkında değilsindir; sen hırsızı tuttuğunu zannedersin ama hırsız seni tutmuştur. "Ben acı çekiyorum, birileri bana acı çektirdi, büyük mağduriyet yaşadım" diyorsan, biri tarafından tutuluyorsundur; birini kelepçelerken aslında kendini de kelepçelemiş olursun. Bütün kelepçelerden kurtulmayı tavsiye ediyorum, kendim de buna gayret ediyorum.

Bir büyük zata ziyarette yaşanan bir örnek: birisi genç bir kıza nezaketsizce bir uyarıda bulunmuştu; hoş olmayan bir şeydi ama karşıdakinin anlayıp anlamayacağını düşünüp susmak gerektiğine karar verildi, çünkü anlaşılmayacaktı. Nice insan mürid olduğu hâlde üzerinde çalışmaz; Yunus Emre'nin ifadesiyle "testiyi çeşmenin altına koymazsan kendi dolmaz." Testiyi on yılda çeşmenin yanına koysan ancak o çeşmeden bazı sıçramalar olur, testi yine dolmaz. Bu yüzden hiçbir insanı nazarı itibara almadan kendimiz üzerinde çalışmalıyız; kimin ne kadar süredir yol aldığı bizim değerlendirme referansımız değildir. Bizim için kıstas peygamberdir; onu referans alarak, gerçekten fıtratına uygun yaşayan insanları dinlemeliyiz. Ama mesele kendimizin o tatmine ulaşmasıdır; bir şeyin sadece nakledicisi olmamak lazım.