Nefis, Ozgurluk ve Kahya Bilinci

Kabul Ettirme Zorunluluğu Yoktur

Bu da böyle bir şey bekliyorsa veya bunu açıksa kendini anlatabilir. Ama kendini kabul ettirmek veya olayı beklemek anlamsız bir şeydir. Kişi kendini ifade eder, kendini onaylatmak veya kendi şeyini ispat etmek gibi bir zorunluluğa düşmemelidir.

"İfade ettim ama gene anlamıyor." Anlamıyorsa anlamıyor, bunda bir problem yok ki. Niye problem olarak görüyorsun? Anlamıyor yani, veya farklı düşünüyor. "İşte bir türlü ikna edemedim." Anlattın mı kendini? "Anlattım." İkna oldu mu? "Olmadı." Problem ne? Problem yok. Ama maksadın ikna etmekse -işte insanoğlu şöyle bir problem yaşıyor- kendisi için mutlak olarak elinde olmayan bir kısım şeyleri sanki elindeymişçesine zannediyor. Mesela karşısındakini ikna etmek senin elinde değil ki, yüzde yüz. Nasıl ki peygamberlerin tebliğ etmesi noktasında da bir şey yoktur; karşıdakine kabul ettirme zorunluluğu yoktur, değil mi? Karşıdaki kabul etmeyebilir, onaylamayabilir. Dolayısıyla orada sen bir problem görmemelisin. Orada ayet neyi ifade ediyor?

(Ara: "Tamam, seccadem var, alın alın. Dersi on dakika sonra başlayacağız.")

Eğer yanlış bir şeyi kendimize hedef edinirsek, işte bu senin gücünün yetmediği bir şeydir. Tamamen sana bağlı bir şey değildir, hayatın sana o konuda mutlak bir yetkinlik verdiği bir olay değildir. Ama sen onu amaçlıyorsun. Dolayısıyla ne yapmış oluyorsun? Etki edemeyeceğin bir durumu kendine hedef haline getiriyorsun. Mesela diyelim ki eşinin seni anlaması bu sana mı bağlı? Değil. Ama sen hedef ediniyorsun: "eşim mutlaka beni anlayacak." Dolayısıyla ne yapmış oluyorsun? Kendi imkan ve kabiliyetinin üstünde olan bir şeyi kendine hedef ediniyorsun. Peki o diğer şartlar senin istediğin gibi olmazsa ne olacak? O zaman da problem yaşayacaksın, değil mi?

İşte orada insan, "benim elimde olan şey nedir, olmayan nedir" ayrımını yapmazsa, elinde olmayan bir şeyi hedef edinirse kendi kendine bir hapishane üretmiş olur. Elimde olmayan, yüzde yüz elimde olmayan bir konuda ben üzerime düşeni yaparım, sonucu da her nasıl olursa olsun kabul ederim. Diyelim ki bir sonucu hedef edindim; o sonucun oluşmasında benim yapabileceğim şeyler nedir? Şunlardır, tamam, ben onları yaparım. Sonuç gerçekleşirse ne âlâ, gerçekleşmezse bunu da kabul ederim.

Dolayısıyla insanın orada kendi kendine yaptığı şey, farkına varmadan başka şartlara bağlı olan bir olguyu kendisine mutlak bir hedef haline getirip ona ulaşamadığında bir acziyet hissetmesidir. Dolayısıyla öfkelenmesi, bazen çok duygusalsa kırılması, alınması, kendini kötü hissetmesi. Halbuki yok böyle bir şey hayatta.

Aslan Örneği: Doğal Bilinç

Hep o aslan örneğini veririm. Bir aslan avına ulaşamadığı zaman, onu avlayamayacağını hissettiği zaman çok sakindir; bırakır, o koşturmayı bırakır, sakinleşir, durur ve hayata devam eder. Şimdi bu bilinç doğal bilinçtir. Öbür bilinç, egonun bize tuzak oluşturduğu bilinçtir. İnsanlar şöyle diyorlar: "ama o hayvan, biz insanız." İşte bu daha kötü bir şey. Yani o hayvan hedeflediği bir sonuca ulaşamadığında her şeyin sanki elinde olmadığını biliyor ve kabul ediyor. "Ben bu ceylanı avlayamam, ne kadar koşarsam koşayım yakalayamayacağım" diye sakince durur. Ne ceylana kızar, "niye hızlı koşuyordun, önüme niye bu çalı çıktı, niye şöyle oldu" diye bir şey demez. Ağaçları yumruklamaz, "Allah kahretsin" demez. Etraftaki diğer aslanlar da ona "bak, ceylanı yakalayamadın, rezil oldun" falan demez.

Peki insan burada daha nitelikli bir bilinç durumunda mı, yoksa o hayvan mı?

Hayvandan Daha Şaşkın Olmak: Ayetin Gerçek Anlamı

O yüzden Kur'an-ı Kerim'de inkâr edenler veya cehalet içinde olanların "hayvandan da aşağı" olduğu anlatılırken, bunun bir hakaret olduğu zannedilir. Biz insanlara böyle bir şey söyleyince bunu hakaret maksadıyla kullanırız: "hayvan mısın, hayvan bile senin yaptığını yapmaz" diye küçümseyici, aşağılamak için kullanırız. Halbuki Kur'an onu nesnel bir analiz olarak kullanır. Yani "siz hayvandan daha da şaşkınsınız" derken kastedilen dalalet, sapıklık değil; daha isabetsiz bir yaklaşım içinde olduğunuzdur.

Dalalet, Arapçada bir insan şaşkınlığıdır. "Nereye gideceğimi bilmiyorum, hangi yola gideceğimi bilmiyorum" -bu dalalettir. Delil de bir insana yol gösteren için kullanılır dolayısıyla; bu bir insan olabilir, bir söz olabilir. Yani sen nereye gideceğini bilmiyorsun, bir şey sana delil oluyor, bir şey sana kılavuzluk yapıyor.

Şimdi hayvandan da daha isabetsiz olmak ne demek? Hayvandan da daha isabetsiz davranıyorsun. İstediğin, hedeflediğin bir şeye ulaşamayınca, tırnak içinde, ne yapacağını bilemiyorsun ama bak o aslan ne yapacağını biliyor. Bir ceylanı kovaladığında ve yakalayamayacağına kanaat getirdiğinde, yani hedeflediği bir sonuca ulaşamayacağını anladığında, ne yapacağını biliyor. Sen ne yapacağını bilemiyorsun: kızayım mı, öfkeleneyim mi, kendime mi kahredeyim, etrafımı suçlamayla mı bulunayım, kendi kendime mi o problemi içimde taşıyayım, bilemiyorsun. Bak hayvan orada senden daha bilinçli bir tutumdaymış gibi davranıyor. O çok bilinçli değil, belki neyi niye yaptığını yüzde yüz bilmiyor, fakat taşıdığı oradaki hal, oradaki tutum senin tutumundan daha yüksek; seninki ondan daha aşağıda.

O yüzden Bediüzzaman der ki: bir yerde eğer gerçekten imanın, hakikatin, irfanın aydınlığına sahip değilsen, bir serçe kuşunun hayattan aldığı lezzetin ve mutluluğun onda birini bulamazsın. Çünkü der ki, o serçe kuşu yiyecek şeyini arar, bulur ve sakin bir hayat yaşar. Ne geçmişin olaylarını düşünür -"ah keşke şöyle olmasaydı, böyle olsaydı" der- ne de geleceğin, istikbalin endişesi içindedir. Senden çok daha fazla huzurlu ve mutludur.

Dolayısıyla ayetin ifade ettiği şey bir aşağılama değildir. Bir durum tespitidir. Yani siz eğer gerçek doğanızın, fıtratınızın kodlarına uygun yaşamazsanız, hayvanlardan daha isabetsiz ve daha şaşkın bir durumda olursunuz demek.

Maymun ve Domuz Sembolizmi

"Aşağılık maymun ve domuzlar olun" denmesi de işte o yüksek düzeydeki bilincinizi taşımazsanız düşük düzeydeki bilincin sınırlarına hapsolursunuz demektir. Domuzların sürekli "ne yiyeceğiz, ne yiyeceğiz" diye bulduğu her şeyi yemesi, veya maymunlar gibi abuk sabuk oradan oraya hareket etmesi -onların bir özelliğine işarettir. İştah var ya, "maymun iştahı" derler.

Her hayvan tam bir örneklik teşkil etmez. O varoluşta bir şeyi temsil eder; bazen bir negatifliği de temsil eder. Bazı hayvanlar hırsı temsil eder, bazı hayvanlar aşırı agresifliği temsil eder. Dolayısıyla oradaki ifade edilen şey, domuzlarla temsil edilen -bu bazı kutsal metinlerde de vardır- şudur: o insan eğer maddi nesneleri sahiplenme hırsı duyuyorsa, o bir domuzluktur diyebiliriz. Yüzeysel bir aklı varsa, hiçbir şeyi derinlemesine analiz etmiyorsa, yüzeyselleşmişse ve tamamen dürtüsel bir akıl yürütme üzerinden hareket ediyorsa, o da maymuna dönmüş oluyor.

Dolayısıyla aslında maymun olmaklık, insanın varoluş düzeyinin ruhtan kopukluğu durumunda ortaya çıkan sonuçtur. Anlatabiliyor muyum? Yani ruhtan kopuk olduğumuz durumda ortaya çıkan bir sonuçtur. O yüzden "Allah yarattığına zem eder mi" diye genelde sorarlar bunu, maymuna ve domuza sanki hakaret edilmiş gibi. Orada aslında dediğim bir şeyin sembolüdür o; ve o kendi düzeyinde hayatta bir dengeyi koruyor. Yani diyelim ki domuz yeryüzünde organik süreçte bir temizlik işçisi gibi çalışıyor; onu temsil ettiği bir şey var, kendi fonksiyonunda problem değil. Ama sen insan kodlamasında bir varlıksın; onun kodlamasına inersen, bu bir uçağın motosiklet düzeyine indirgenmesi gibi bir şey olur.

İnsan eğer gerçekten kendisine verilen imkan ve kabiliyeti doğru bir şekilde kullanmazsa, gerçekten o hayvanın doğal bilincinden daha aşağı bir pozisyona düşüyor. Niçin hayvanlarda bu kadar depresyon yok? Niçin insanda çıkıyor bu kadar hikaye? Niçin psikiyatrik bozukluklar insanda çok fazla, hayvanlarda çok minimal düzeyde? Doğal hayattaki bir hayvanı öyle görmezsiniz zaten. Depresyona giren bir hayvan varsa mutlaka insanla bir teması vardır; insan onu bozmuştur. Tabii ki bir kediyi alırsın, deliye döndürebilirsin mesela; tabiatta öyle bir şey yok. İnsan çok yiyecek verir, besler, sever, sonra alır atar. Kedi şaşırır: "ne oluyor bu, biraz önce bana canım bir tanem diyordu, kediciğim diyordu, şimdi duvara fırlatıyor veya beni tanımıyor. Bir gün başımı okşuyor, ertesi gün bana hiç bakmıyor bile." Hayvan orada şaşırır. Yoksa doğal hayatta depresif veya dengesiz bir hayvan bulamazsın; kendi koduyla yaşıyor çünkü, doğal kodlamasını yaşıyor.

Özgürlük Nedir?

İnsan, kendisine verilen kodlamayı bilinçli olarak açıp onu kullanmak sorumluluğuna veya yetkinliğine sahip kılınmıştır. Yani sen otomatik pilotta değilsin, otomatik pilottan çıkabiliyorsun; orada kendi imkan ve kabiliyetini kullanabilme becerisine ve özgürlüğüne sahipsin. Onun için özgürlük çok dikkatli kullanılması gereken bir şey. İnsanlar "özgürüm, özgürüm" diyor ama aslında özgür olmadıklarının farkında değiller.

Aceleci olup olmama konusunda özgür müsün? Öfkelenip öfkelenmeme konusunda özgür müsün? Alınganlık gösterip göstermeme konusunda özgür müsün? İnsanların senin hakkında ne düşündüğünü önemseyip önemsememe konusunda özgür müsün? Başına gelen bir olaydan dolayı üzülüp üzülmemekte özgür müsün? İnsanlara kendini ispat etme veya etmeme konusunda özgür müsün? Değilsin. O zaman sen nasıl bir özgürlük hikayesi uyduruyorsun?

Özgürlük gerçekten hiçbir korku ve arzu duymadan objektif gerçeklik üzerinden karar verebilme yetisidir. Bu şekilde özgürsen ne âlâ. Diyelim ki biri sana hakaret etti; ona sakin kalma ve tepkisel davranmama özgürlüğüne sahip misin? Biri sana küçümseyerek baktı; onu sakince karşılayabilme özgürlüğüne ne kadar sahipsin?

Peki insan bu konuda özgür olabilir mi? Özgür olabilir. Ama otomatik pilottaysan özgür değilsin. "Ben özgürüm, istediğim gibi bağırırım" dersin; mutlak özgürlük tabii ki değil bu. Ama bu gibi konularda bir özgürlük imkanına insan sahiptir. Ben öfkelenmeme özgürlüğüne sahibim, öfkelenme özgürlüğüne de sahibim; alındığım bir şeye alınmama özgürlüğüne sahibim; bir şeyi kaybettiğimde bundan dolayı rahatsız olmama özgürlüğüne aslında potansiyel olarak sahibim. Kimse hayatta beni sevmese, beğenmese de gerçekten var ve değerli olduğum idrakini yaşama konusunda özgürüm.

Yani hiç kimse beni sevmiyorsa ve hiç kimse beni takdir etmiyorsa, hayatta hiçbir şey başaramadıysam, "nasıl mutlu olayım" dersen, bir insan aslında ne yapmış oluyor dikkat edin? Özgür olmadığını itiraf etmiş oluyor. Kişi diyor ki: benim mutlu olmam, onaylanmama, bir şeyi başarmama, etkili olmama bağlı; "yapamadım, o zaman sen özgür değilsin." Ama "ben istediğimi yaparım" diyorsun. İstediğini yapmak özgürlük değildir; aslında istediğini de yapamıyorsun, %90 mekanizmanın otomatizması üzerinden hareket ediyorsun, bunu da özgürlük zannediyorsun.

İçinde bir öfke tetiklendiğinde öfkeni göstermek, bir dürtün tetiklendiğinde dürtün istikametinde hareket etmek, bir şey zorlaştığında o zorluktan vazgeçmek -bu özgürlük değildir. Özgür olmadığının göstergesi nedir insan için? Yapageldiğiniz veya yapmakta çok zorlandığınız şeylerin tersini yapmaya çalışın; o zaman özgür olmadığınızı anlayacaksınız. Onun için sufiler der ki: nefsinin gücünü görmek istiyorsan, sana tahakküm eden benliğin gücünü görmek istiyorsan onun aksine davran. Aslında ne yapmış oluyoruz o durumda? Gerçekte özgür olmadığını, bir şeyin seni sürekli yönlendirdiğini ve senin onun yönlendirmesini kendi iraden zannettiğini gösteriyor.

Mesela sıkıcı bir şey olunca o sıkıcı şeyi niye bırakıyorsun? Sen burada özgür müsün? "Bu sıkıcı şeyi niye bıraktın?" "Canım istemiyor" ve bırakıyorsun. Şimdi sen zannediyorsun ki özgürüm. Sen özgür değilsin; bir şeyden canı sıkıldığında onu yapmak istemeyen bir benliğin esirisin. Fakat o benlik sana kendisini "ben" diye yutturuyor. Sen diyorsun ki "benim canım sıkıldı" diyorsun; içeride canı sıkılanı görmüyorsun.

Dolayısıyla kadim bilgelikte, tasavvuf öğretisinde ne denir insanlara, nasıl görülürler? Nefsinin esiri. Peki tasavvuf nefsinin esiri olarak görüyor bu insanları; peki onlar kendilerini esir olarak görüyorlar mı? Görmüyorlar; hatta kendilerini çok özgür görüyorlar. "Yok, ben nefsimin esiri değilim, öyle bir şey yok, ben istediğimi yapıyorum" diyor. "Ben istediğimi yapıyorum" derken aslında farkında değil; içerideki gereksiz ve negatif benliklerin istediklerini yapıyor. Fakat onları "ben" diye tanımladığı için, özgürce tercihte bulunduğunu zannediyor. "Bir şey istiyorsam yapıyorum, istemiyorsam yapmıyorum" -o zaman kendimi özgür olarak algılıyorum; çünkü istediğimi yapıyorum, istemediğimi yapmıyorum.

Peki sufi öğreti veya kadim bilgelikler "nefsinin esirisin" derken ne söylemiş oluyorlar? Senin "ben" dediğin şeyin gerçekten sen olmadığını söylemiş oluyorlar. İçerideki bir kısım arzular, duygular, dürtüler ve düşünceler sana kendilerini "ben" olarak yutturuyorlar. Daha doğrusu sen onları "ben" zannediyorsun, gerçek kendin zannediyorsun. O zaman da kendini özgür zannediyorsun. Halbuki en özgür olduğunu düşündüğün yerde aslında en esir olansın.

Çiftlik Metaforu: Kahya Bilinci

O yüzden geçen dersimizde neyden bahsettik? İnsanı bir çiftliğe benzettik. Ama çiftliğin bir efendisi yok -aslında var da, o anda yok. Ve ne oluyor? O çiftlikteki çeşit çeşit çalışanların her biri kendisini özgür kabul ediyor ve dilediklerini yapıyor. Mesela o çiftlikte ekim yapanlar diledikleri ürünü ekiyorlar; demiyorlar ki "acaba gerçekte bizim neye ihtiyacımız var." Bunu düşünmüyorlar, istedikleri şeyi ekiyorlar. Veya hayvanlara bakım yapması gereken kişi o gün "ben bakım yapmak istemiyorum" diyor. Çiftlikte yemek yapması gereken kişi "o gün ben tatil yapacağım" diyor. Dolayısıyla çiftlikte bir hiyerarşi yok; birisi bir ürünü çok seviyor, sürekli onu ekiyor. O zaman hiyerarşi ve denge bozuldu; o çiftlik gerçek anlamda gerekli olan şeyleri üretemez ve sağlıksız bir şekilde işlemiş olur.

İnsan da bir çiftlik gibi. O çiftlikte birçok çalışan var; bizde de ona benzer şekilde dürtülerimiz var, duygularımız var, arzularımız var, düşüncelerimiz var, isteklerimiz var, beklentilerimiz var, korkularımız var. Şimdi bunları yöneten biri lazım. Bunları doğru bir şekilde yönetecek olan aslında nedir? Efendidir. Ama ortalıkta henüz efendi yok. O zaman ne gerekiyor? O çiftliği yönetmesi için bir kahyaya ihtiyaç var. Yani o çalışanların başında olacak bir kahya olması lazım. Ama bu sadece gözlem yapmayacak -bir vazifesi gözlem, bu kahyanın temel vazifesi gözlem, ama bununla bitmiyor.

Ne demek gözlem? Çiftlikte kim çalışıyor, çiftlikte kimler var? Mesela bankamatik memurları olabilir, değil mi? Bir şey yapmıyorlar ama sürekli bir şeyi tüketiyorlar; senin enerjini tüketiyor ama bir şey yapmıyor. Yanlış çalışanlar olabilir; iyi niyetli ama yanlış çalışıyor. Mesela korku, tehlikeye karşı insana verilmiş doğal bir duygudur ama aşırı çalışıyor; korkmandan dolayı sürekli kaçınma davranışı sergiliyorsun. O işçi yanlış ve aşırı şekilde çalışıyor. Tıpkı bunun gibi, mesela üzüntü de doğal bir duygudur, ölçülü olduğu zaman; ama sen bir şeye bir gün üzülmen yerine günlerce, aylarca, yıllarca üzülüyorsun. Yani çiftlikte bir çalışan bir şeyden dolayı morali bozulmuş, zamanının birinde diyelim ki hasta olmuş veya birisi ona çok kaba davranmış, o da çalışmayı bırakmış, çalışmıyor, morali çok bozuk. Veya bir başkası mutfakta bir yemek yapacak, o gün o yemeği yapmasına izin vermemişler veya gerekli malzeme yok, küsmüş, bir daha yemek yapmıyor.

Şimdi bu nedir? Bunlar yanlış çalışmalardır. Biz psikolojik düzeyde kendi imkan ve kabiliyetlerimizi yanlış, bazen gereksiz, bazen aşırı kullanan kişiler gibiyiz. Bu çiftlik doğru yönetilmiyor, dengeli yönetilmiyor. Gereksiz korkular, gereksiz arzular, gereksiz beklentiler, gereksiz duygular bizim o dengemizi bozuyorlar. Ne gerekiyor bu durumda? Bir kahyaya ihtiyaç var. Yani bunların üzerinde olan, hiyerarşik olarak o işçileri yöneten, o işçileri kontrol eden, o işçileri gözlemleyen ve onları çözümleyen birisi lazım.

Gözleyici kim işlevsizdir? Kim yanlış bir şekilde devreye giriyor? Kim aşırı çalışıyor? Kim yanlış yerde çalıştırılıyor?

Yanlış Merkez Kullanımı: Duygu, Düşünce, Eylem

Mesela düşüncenizle irdelemeniz gereken bir olaya duygunuzla bakarsanız ne olur? Çok kötü olur. Mesela ben derim ki: "bugün yağmur mu yağdı? Ben yağmur yağmasını istemiyorum" -hayvanlar dışarıda, üzerinin örtülmesi gereken bir kısım şeyler var- "ben bugün yağmur yağmasını beklemiyordum, zaten hayal kırıklığına uğradım, yağmur yağmasını da istemiyordum, canım sıkıldı, moralim bozuldu" derim. Oradaki birçok yem, diyelim ki suyun altında kalabilir, değil mi? Ne yapıyoruz? Bunun örneği nedir? Bir şey oluyor, "ben bunu beklemiyordum, çok üzüldüm, bunu sindiremiyorum." E ne yapacağız? Hayat seni sindirmen için bekleyecek mi? Veya sindirmek senin vazifen değil mi?

Üstelik de sindirememekten dolayı kendini bir değere sahip zannediyorsun, o da ayrı bir şey. "Ben kabalığı sindiremiyorum." Sindir yani, sindir. Niye sindiremiyorsun ki? Hayatta böyle bir şey oluyorsa o olayı yorumlaman lazım, değil mi? Sindirilmeyecek bir şey yok ki hayatta. Mesela biz bazen deriz: "ya arkadaşım bana nasıl böyle dedi?" Analiz et. O an şuursuz olabilir, o an nefsine mağlup olmuş olabilir, o an şuurunda bir bulanıklık, bir gölgelenme olabilir. Anla yani, onu niye diyor? Belki geçmişte yaşadığı bir kısım travmalardan dolayı korkuları var, korkusu tetikleniyor. Birisi senle gereksiz yere rekabet ediyor; niye ediyor? Çünkü geride kalmak onu travmatize edebilir, öyle zannediyor. Geçmişte yaşadığı bir başarısızlık onu o kadar rahatsız etti ki, başarısız olmaya tahammül gösteremiyor. Sen ondan daha iyi olduğunda bunu kabul edemiyor, bunu doğal bir şey olarak göremiyor. Analiz et bunu.

İnsanoğlu bir şeyi sindiremiyorsa bu onun problemidir. Biz sanki kafamızda egosal olarak "ben böyle şeylere kadar sindirebilirim, bundan sonrasını sindiremem" diyoruz. Bir de bundan övünüyoruz; ego alttan alta övünüyor: "ben böyle şeyleri sinirlenirim, ben böyle insanlarla yapamam." Çok güzel, sana özel bir dünya kuracaklar; böyle bir şey mi istiyorsun? Sana hep nazik, kibar insanlar denk gelecek; öyle bir hayat yok ki. Bundan ego sanki kendisi çok ince düşünüyor, rafine düşünüyor, diğerleri o kadar hassas değiller, o kadar ince düşünmüyorlar zannediyor. Böyle mi? Değil.

Kişi bakın ne yapıyor bu durumda? Kendini bloke ediyor, kendi bir kısım kabiliyetlerini bloke etmiş oluyor. Halbuki her şey yerli yerinde kullanıldığında ve yerli yerinde işlendiğinde her şey anlaşılabilir ve hayat çok dengeli bir şekilde yürütülebilir. Ama egoya göre bazı şeyler kabul edilebilir, bazı şeyler kabul edilemez gibi görünüyor.

İşte kahya burada işlevsiz işçileri, gereksiz ve yanlış yere çaba gösteren işçileri gözlemler; tamamen gereksiz ve boş olanlarını iptal eder, aşırı çalışanları aşırılıktan çıkarır, çalışmayan ama gerekenleri çalıştırır, orada bir boşluk varsa yeni bir iş bulur. Mesela bir olumsuz bir olay olduğunda hep duygusal yaklaşıyorsam, tamam, bak o işçiler olmuyor orada; duygusal bakarak sen bu hayatı tamamen tanımlayamazsın, sana bir de düşünen ben lazım. Çiftliğinde böyle işçiler de lazım, onların da çalışması gerekiyor. "E ben duygusal yaklaşıyorum" -o zaman sen hayatı eksik bir şekilde karşılıyorsun. Mesela yaz kıyafetlerin var ama kış kıyafetlerin yok; o zaman ne yapacaksın kışın? Mutsuz olacaksın, üşüyeceksin, hasta olacaksın. Sen sadece yaza göre kendini ayarlamaya çalışıyorsun ve sürekli yaz olmasını istiyorsun; öyle bir şey yok.

Olgun insan, hayatın tümüyle dengeli olabilen insandır. Zaten bir insanın olgunluğunun ölçütü, kendisini rahatsız eden olaylara karşı gösterdiği ölçülü ve dengeli tavırdır. Yoksa her şey güzel, sütliman, tabii ki iyi olursun; o senin olgunluğunu göstermez, imkan ve kabiliyetini doğru kullandığını göstermez. Derler ya, iyi bir gemici ne zaman belli olur? Fırtınalı bir havada belli olur; yoksa hava çok güzelken, hafif bir esintide gemicilik yapmak zor bir şey değil, senin bir kabiliyetin olmasını gerektirmiyor. Uçak on bin fite çıkmış, hava süper, hiçbir problem yok; sen pilot koltuğuna oturuyorsun, uçağı da götürürsün, gidiyor zaten uçak. Ama hava boşluğu oldu, ani bir dönüş yapman gerekir, alçalman gereken bir durum var; o zaman senin pilot olup olmadığın belli olur.

Dolayısıyla bize aslında o imkanlar verilmiştir, fakat biz bazı imkanları kullanmadığımız için olumsuzluklar karşısında duvara çarpmış gibi oluyoruz. Veya tamamen kendimizi aciz, yetersiz kabul ediyoruz. "Kendimi anlattım, tamam." Anlarsa ne güzel. Peki, kendini anlattın, karşındaki anlamadı; anlamadığı gibi bir de yanlış anladı. Peki bu durumda ne yapacaksın? Bu durumda göstermen gereken doğal bir şeyin var mı, davranış repertuarın var mı gerçekten, doğal, sağlıklı bir biçimde? Yoksa o zaman orada sen tamamen diskalifiye olmuş olursun ve zannedersin ki hayat sana karşı mücadele ediyor, hayat sana bir terslik yapıyor. Hayat düz bir şey, doğal bir şey.

Dediğim gibi tabiatta böyle doğal hayattan küsüp alınıp gücenen bir hayvan var mı? Yok. Hayatın doğasına göre yaşıyor.

Benim bir sene ders çalıştırdığım sırada işte türev-integral anlatmaya çalışıyorum, zor ve daha önce de yapamamış bunu, "ben bunu sevmiyorum" dedi. "Sevmiyorum deme" dedim, "yapamıyorum, beceremiyorum" de. Neyse uğraştık, sonunda yaptı. Şimdi mesela bazen çocuklar da daha bariz görür: "matematiği sevmiyorum" der, aslında "yapamıyorum" demesi gerekirken "sevmiyorum" der. Yani yanlış bir merkez kullanıyor orada.

O çiftlik örneğinde örnek verirsek: mutfakta çalışması gereken biri gidip çiftçilik yapmaya kalkıyor, o işi bilmiyor ve o kişinin orada olması yanlış bir şey. Şimdi ben bir şey yapamıyorum, yapamamaktan rahatsız oluyorum ve diyorum ki "bunu sevmiyorum." Halbuki ben onu yapamıyorum. Ve yapamamak hoş bir şey değil; ne devreye girmesi lazım? Potansiyelimde bunu yapabilme imkanı var mı? Varsa o zaman yapabilmek için ne gerekiyor? Onu yapmalıyım. Bakın orada hiç duyguyu sokmama gerek yok; orada "seviyorum, sevmiyorum"u sokmama gerek yok, onun yeri orası değil. Ben ne yapıyorum? Gidip duygumu oraya sokuyorum. Buna biz "merkezlerin yanlış yerde kullanılması" diyoruz.

Bazen düşünce merkezinde duygu merkezinin olması gereken yer kullanılabilir. Mesela diyelim ki çocuk düştü, bir şey oldu, acıdı bir kolu veya bacağı. Sen diyorsun ki "geçer canım." Tamam, düşünce olarak doğru söylüyorsun, geçer yani. Ama o çocuğun o anda duygusal empatiye ve duygusal anlamda anlaşıldığını hissetmeye ihtiyacı var; sen orada soğuk bir rasyonaliteyi devreye sokuyorsun, gene yanlış merkezi çalıştırıyorsun.

Veya bazen eylem merkezimizi kullanmamız gerekirken düşünce merkezimizi kullanırız. Mesela bir ay var sınavına, başlıyorsun düşünmeye: bir öğrencisin, ne olacak, kolay soru mu gelecek zor mu gelecek, mülakata gireceğim, mülakat nasıl geçecek, geçemezsem ne yapacağım? Ne yapmış oluyorsun? Eylem merkezinin işlemesi gereken yere düşünce merkezini soktun; çok yanlış bir şey yapıyorsun. Senin o anda eylem merkezini kullanman gerekir: benim sınavıma veya mülakatıma bir ay var, ben bu bir ay boyunca güzel bir planlamayla ders çalışacağım -bunu yapman gerekir. Yoksa "bir ay sonra mülakat nasıl geçecek, sınav nasıl geçecek" diye düşünmek, yanlış bir merkezi yanlış zamanda yanlış yerde işletmektir.

İşte bahsettiğimiz şey, insanın kendisine verilen imkan ve kabiliyetleri yanlış yerde kullanması sorunudur. Bunu kavrayan bir algıya, bir bilince ihtiyaç var; işte o bir kahya gibi iş görecek. Diyecek ki: sen şu an gereksiz yere duygusallığa gömüldün, şu anda bu duyguya ihtiyacın yok veya bu duygu halini devam ettirmene gerek yok. Yani yöneten biri lazım; işte buna biz "kahya bilinci" diyoruz. Kahya olmazsa kişi otomatik tetiklenmelere göre yaşar; o an neyiniz tetiklenmişse o an o hakim olur. Kahya gözlemleyecek ve düzeltecek.

Eski Kendilik - Yeni Kendilik: Tahliye

Burada en önemli şeylerden bir tanesi, iptal edilmesi gereken bir kısım benliklerimiz olmasıdır. Bazen ne olur? Mesela bir yerden bir yere taşınırız, evimizi taşırız; genel olarak mutlaka taşınmamanız gereken eşyalar bulursunuz. "Bunu götürmeyeceğim, bu kalsın burada, hatta bir fakire vereyim" dersiniz. Neden? Çünkü eskimiştir, işlevselliğini yitirmiştir, fazladır -değil mi, ama duruyor. Taşınınca "bak buna gerek yok, bu fazla, bu işlevini yitirmiş, artık niye biz bunu evde tutuyoruz ki, bunu götürmeyelim yeni evimize" deriz.

Şimdi insan da buna benzer şekilde eski kendiliğinden yeni bir kendiliğe doğru bir taşınması lazım; ve o yeni kendiliği üretmesi gerekiyor. Bu yeni kendilik bir kısım eski kendiliklerden parçalar alır ama hepsini almaz. Neyi alacağım, neyi bırakacağım? Bir nevi bir sınır çizer ve der ki: ben yeni bir kendilik inşasına karar verdim, neyi bu yeni eve taşıyacağım, neyi bırakacağım? Bazen bir şey fazladır; mesela üç tane koltuk takımın var ama o kadar ihtiyacın yok, bir tanesi yeter, diğer ikisi kalsın, götürmeyeceğim yeni eve.

Eski bilgelerde hep şu vardır: Bediüzzaman'da "eski Said, yeni Said" vardır. Yani nedir? Kişi değişmesi ve doğal haline dönmesi gerektiğine inandığında artık şu ayrımı yapar: bak şu anda mevcut olan sen var, bir de olmaya karar verdiğin bir sen var. Olmaya karar verdiğin andan itibaren o zaman kendini ikiye ayırırsın: yeni ben ve eski ben. Eski kendine ait olanların hangilerini yeni kendine taşıyacaksın, hangilerini bırakacaksın? Bu ayrımı yapmadığınız zaman, o eski kendiliğe en güzel ne getirirseniz getirin, orada gene mutlaka kaos çıkacaktır.

O yüzden sufi öğretide önce tahliye vardır. Bir şeyler tahliye edilir, boşaltılır, bırakılır. Nasıl ki diyelim ki siz bir yemek yapmışsınız bir tencerede, o tencere o yapılan yemeğin artıklarını taşıyor, kokusunu taşıyor. Şimdi o tencereyi yıkamadan yeni bir yemek yapar mısınız o tencerede? Yapmamanız gerekir; hoşaf yapacaksınız, kavurma tenceresinde yapılmaz, değil mi? O zaman yağlı bir hoşaf olur, tadı farklı olur. Yıkamanız gerekir ve yeni bir tencerede onu yaparsınız. Biz eski tencerede yeni bir yemek pişirmeye çalışıyoruz; bu yapılamaz. Bazı şeyleri tahliye etmek zorundayız.

"Bende bir kibir var, onu hiç ellemiyorum, onun üzerine böyle iyi bir insan olmayı inşa etmeye çalışıyorum." Onun üzerine inşa edemezsin ki. Kaygılı bir benliğin üzerine kendilik inşa edemezsin, öfkeli bir benlik üzerine inşa edemezsin, negatif düşünce ve duygular üzerine gerçek kendiliği inşa edemezsin. İşlevsiz olanları veya fazla olanları atmak zorundasın.

"Alınıyorsan insan olamazsın." Bu kadar net. "Ama insan alınıyor hocam." Alınganlık gösteriyorsan o alınganlıkla sen gerçek, normal insan olamazsın; çünkü alınganlık nereden doğar? Beklentiden doğar: "senden bunu beklemiyordum" -en son Allah'a kadar gider bu, Allah'tan da beklemediğin şeyler vardır, ona bile alınırsın, senin istediğin bazı şeyleri yapmaz, ona alınırsın; çünkü beklenti taşıyorsun. Beklentin olduğu müddetçe alınacaksın: eşine alınacaksın, çocuğuna alınacaksın, hayata alınacaksın, Allah'a alınacaksın; başka bir şey yapamazsın, alınmak zorundasın. Bunun üzerine gerçek insan olur mu? Olmaz.

Mesela peygamber hiç Allah'a alınmış mı? "Senden hiç beklemiyordum" demiş mi mesela? Hudeybiye'de "Ya Rabbi senden bunu beklemiyordum, onlara karşı bize güç vermen lazımdı, hem de biz senin tarafındaydık" demiş mi? Bak alınma yok, kabullenme var. Uhud'da elli tane okçu, sözünü dinlemiyor; ısrar ettiği halde -"dikkat edin, bu burayı asla terk etmeyin, benden bir emir duymadıkça"- unutuyorlar, o emri dinlemiyorlar. Alınıyor mu onlara? Alınmıyor. Öfkeleniyor mu? Öfkelenmiyor.

Dolayısıyla gerçek olarak insan olmak istiyorsam, yani bana kodlanmış olan insan formatını gerçekten yaşamak istiyorsam, buna yabancı olan şeyleri bırakmayı bilmem gerekiyor. Onları bırakmadan olamaz.

"Ben tabii ki alınırım, insanım dediğim anda, senelerdir de çalışsam onu değiştiremem. Çünkü öyle bir düşüncem yok zaten." Anlayacağım diye başlayan çalışmalar öyle olur; çünkü ego ister istemez kendini meşrulaştırmaya eğilimlidir. "Hocam onu anlatırken düşündüm de yıllarca hayır bu olunmaz, böyle inandırıldık" -bu sefer gerçekten daha kolay olduğunu gözlemledim, yapabiliyorum bunu artık. Tabii ki, çünkü yıllar önce bunu yapmaya çalışırken "hayır olmaz, olamaz, yapılmaz" gibi gösterildi bize, veya öyle anlatıldı, öyle okudum. Mesela deniyor ki "kimse sizin gibi düşünmüyor" -tamam kardeşim, geçmişi unut, geçmişi bırak, benim söylediğim şey sence doğru mu değil mi? Bu kadar basit; doğruysa yapmaya çalış, bu kadar geçmişi karıştırma, kimseyi suçlama.

Peki orada gerçekten ben özgürce mi değerlendirme yapıyorum? Bir bakmamız lazım: korkuların mı var, arzuların mı var? Bir düşün. Ondan sonra gerçekten verdiğin cevap ne kadar objektif, ne kadar özgür bir cevap. Fakat burada önemli olan şey, objektif olabilmeye çalışmak; henüz mutlak objektifliği yakalayamazsın, ama görebildiğin kadar.

Objektiflik mi, Direnç mi?

Bu görüşlerimiz bilinçle alakalı, okumalar da öyle. Eğer kolayca değişseydik, dinlediğimizde değişmemiz gerekirdi, veya okuduğumuzda kitabın bizi değiştirmesi gerekirdi. Piyasada elli bin tane kişisel gelişim kitabı var; hep konuşuyoruz, hep dinliyoruz ama çok değişemiyoruz. Çünkü kökeninde çoğu zaman bilinçdışı mekanizma işliyor. Yani her zaman doğru, her zaman bilinçli halimiz söz konusu değildir ama bu her zaman bilinçdışı ile bağlantılı da olmayabilir; bazen bilincimiz üzerindedir.

Şu örneği vereceğim, çiftlik örneği üzerinden tekrar vereyim: siz bir kahyasınız mesela, ama çok güçlü bir kahya değilsiniz. Mesela o işçilerden diyelim ki yüz tane işçiniz var; onlardan beş on tanesiyle akşam oturdunuz, böyle bir yemek muhabbeti ediyorsunuz, çay kahve, hepsi ikna oluyor: "doğru söylüyorsun, gerçekten doğru, bizim kahyamız çok doğru söylüyor, kabul ediyoruz." Ama diğer doksanı uyuyorlar, doksanı orada değiller; dolayısıyla bunu onaylamıyorlar.

Geçenlerde söyledim ya, akşam "sabah erkenden kalkıp ders çalışacağım" diyen benlikle, sabah uyanan "ya iki saat daha yatayım" diyen benlik ayrı; bunlar ayrı kişi değiller, aynı kişideler ama ayrı benlikler. Dolayısıyla siz bütün benlikleri ya ikna edeceksiniz, ikna olmayanlarla hesaplaşacaksınız; yoksa içinizde ikilik olur.

"Çalışmanın mutlak doğru olduğunu nereden biliyoruz?" İnsan neden çalışmak zorunda, ve "çalışmak" diyen benliğin esasında yanlış olduğunu nasıl biliyoruz? "Ders çalışmaktan kastediyorum" -belki o doğru soru: neye göre yanlış, neye göre? Diyelim ki orada örnek konu ders çalışmaksa, çalıştığınız şey bir bilgi midir, bir işlevsellik içeriyor mu içermiyor mu? Oradan başlarsınız soru sormaya. Diyelim ki okuyorsunuz, boş, gereksiz bir ders ama geçmek için o dersi vermeye zorunluluğunuz var. Dolayısıyla o gerçek anlamda çalışılması gereken değil ama göreceli olarak bitirilmesi gereken bir ders olabilir.

Burada zaten aslında şunu algılamak gerekiyor: bir şey konusunda tamamen objektif bir yerden mi bakıyorsun, yoksa aslında direnç mi koyuyorsun? Deyim yerindeyse "canım mı ders çalışmak istemiyor" -o "can" kelimesini tırnak içine alıyoruz- yoksa gerçekten objektif bir analiz yaparak "bu dersin çalışılmasına aslında gerek yok, hiçbir faydası yok" diye tamamen nesnel bir değerlendirme mi yapıyoruz?

İnsan olarak çoğunlukla arzularımız, dürtülerimiz istikametinde karar veririz. Diyelim ki bir çocuk niye ders çalışmak istemiyor? Çünkü canı oyun oynamak istiyor. Şimdi özgürce bir çocuk görsem alnından öperim: "ders çalışmak istemiyorum, çünkü bu derslerin hiçbir işlevselliği yok, bunu da iyice inceledim, araştırdım, hiçbir işlevselliği yok, bize gereksiz bir şekilde bu malumatlar aktarılıyor" dese, onun üzerinden tartışabiliriz. Ama canı oyun oynamak istediği için ders çalışmıyorsa, bilgisayarda vakit geçirmek istediği için, daha kendince keyifli meşgalelerle uğraşmak adına ders çalışmıyorsa, orada şeyi analiz etmeniz gerekir: bir şeyi niye yapmak veya yapmamak istiyorsunuz? İçinizdeki bir şey niye bir şeyi yapmak veya yapmamak istiyor? Onun altını kazımanız gerekiyor.

Yine çiftlikten örnek vereceğim: bir işçi geliyor, diyor ki "bizim hayvanları günde iki defa yemlememiz gerekmiyor." Siz diyorsunuz ki "niye?" "Gerek yok, bir kere yeter." Ama aslında bunun nedeni hayvanın gerçekten objektif ihtiyacı olduğu için değil, canı istemediği için; günde iki defa hayvanlara yem vermek istemediği için size böyle bir teklifte bulunuyor. O yüzden zeki olmanız gerekir. İçeride bir benlik sizi bir şeye ikna etmeye çalıştığında, bunun altında ne var, bunu çözümlemeniz gerekiyor.

Mesela sizi bir işten alıkoyuyor; neden? Çünkü başarısız olmaktan korkuyor. Ama size öyle demiyor, size başka bir bahane sunuyor. Dolayısıyla her benliğin arkasında yatan mentaliteyi çözümlemeniz gerekir. Benlikler, bir kısım benlikler çok zekidir, sizi kolayca ikna ederler. Mesela bir haksızlıkla muhatap oldunuz, öfkelendiniz; benlik der ki "tabii ki öfkeleneceğim, zaten bir kısım sümsükler var, öfkelenmiyorlar, onların yüzünden böyle oldu" diye de meşrulaştırırsınız. "Haklı değil miyim, tabii ki öfkeleneceğim." Bakın ne yaptı? Size çok makul gibi görülen argümanlar sundu; siz daha zeki değilseniz onu kabul edersiniz.

"Bir haksızlık var, değiştiremiyorum, öfkelenmemin hiçbir anlamı yok, durumu kabul ediyorum" -oradan başka bir benlik gelecek ama insan öyle kolay kabul edemiyor. "Hocam, benim kabul edemediğim bir şey var, öğrencilerin ders çalışmaması" -hazır canım, evet, kaçırdı, ben de anlatırım sana.

Pozitif ve Negatif Diye Bir Şey Var mı? Dualite Tartışması

"Hocam bir de alınganlık dediniz ya, şimdi insan negatif duygularla ilgili düşünceleri değiştirdiğinde yüzeysel değişiyorsa, o halde hem negatifi ben düşünerek duygu yaratıp manalara kendimi inandırıyorum, hem de pozitifi ben düşünerek manalara inandırıyorum. Her iki durumda da kendimi kandırıyorum; aslında pozitif-negatif diye bir durum yok."

Tamamen böyle bir durum var mı, yoksa ben pozitifi ben mi yaratıyorum, negatifi ben mi yaratıyorum? Yaratılış düzeyinde dualite vardır. Tamam mı? Mesela sen şimdi burada oturuyorsun karşımda, değil mi? Ben şimdi senin boğazına sarılsam bu ne tür bir olaydır? "Hiçbir şey isteyemem hocam." Bana soruyorsun. Tamam, mesela birisi senin kafana bir çekiç vursa. Bu durumda da nötr kalırsın. Niye nötr kalırsın? Çünkü hepsini insan olarak aynı şekilde mi anlıyorsun? Bunlar dualitenin parçası. Mesela birinin başına çekiç indirmesiyle, sana ihtiyacın olan bir suyu ikram etmesi nötr mü, aynı şey midir? Elbette değil. Benim ihtiyacım için, ama ego benim ihtiyacım olarak görüyor. Dualitede var olan bu.

Tamam, bir dualite alemi var mı? Dualite varsa artı eksi var demektir, değil mi? Mesela diyelim ki aç bir çocuk doğdu. Bir saat içinde on tane çocuk doğdu, bunların yemeğe ihtiyaçları var; sen bunları annelerine götürmüyorsun, buzdolabına koyuyorsun. Sence bu, annelerine götürmekle eşit bir şey mi? Bir kötülük varsa bir doğallık da olması lazım; bir şeye kötü diyorsak, orada onun bir de doğal hali vardır. Onu annesine götürmen gerekirken buzdolabına koyman, bu doğallıkla ilgili bir eylem olmaz.

İşte burada aslında dualiteyi reddetmek durumuna giriyorsun. Peki dualite var mı? Acele etmeyin arkadaşlar, niye acele ediyorsun, anlamaya çalışın. Dualite var mı? Maalesef. Niye maalesef? Çünkü çok saçma bir şey; bak, nötr olmuyorsun o konuda. Çünkü bir oyun var, insanlar birbirlerine deneyerek bir şeyler öğretiyorlar; burası bir dualite simülasyonu.

İnsanı bırakalım, daha rahat bakalım şeye: hayatta bir dualite var mı? Var. "Ben var diyorum ama insan benliğimle" -insan benliğini çıkar. Mesela ölüm var mı, hayat var mı, insan olmayı bırak, var mı? Geçişler var mı mesela? Diyelim ki hiçbir canlı üremese, çoğalmasa ne olur? Çok kısa bir zamanda gezegen boşalır. Bir de şu anda işleyen doğal hali düşün: bitkiler, hayvanlar çoğalıyor ve böyle bir çeşitlilik var. Şimdi burada önce şunu soralım: iki sonuç arasında bir fark var mı? "Benim için yok." Senin için demiyorum. "Doğal oldu sadece."

Şimdi ben cevap verirsem benim için olmuş oluyor; sen cevap verme. İki tane gezegen düşün, biri Mars gibi bir gezegen, biri Dünya gibi -insan falan yok, hayal ediyoruz, insan olarak düşünme, sadece algılayan bir bilince sahipsin, insan değilsin, ama algılayan bir bilincin var, bunları gözlemliyor. Biri Mars gibi, biri Dünya gibi işte yeşillikler, ormanlar, ağaçlar, hayvanlar; hangisi -öyle bir çeşitlilik arzu eder misin? Bu çeşitliliğin sebebi ne? Sürekli bir şey doğuyor, doğuyor, doğuyor.

Bak demek ki sen asla nötr olamıyorsun. Bak sen nötr değilsin; benim bu kadar buraya gelmemin nedeni bu aslında, sen nötr değilsin. "Katılıyorsun mu?" Aynen. Nötr, derinde nötr olmayan, derinde bu süreçten rahatsız olan bir benlik var. O süreçten rahatsız olan benlik, bu sefer kayıtsız kalmaya çalışarak baş etmeye çalışıyor.

"Orada bir kabullenemeyiş var aslında." Evet aynen öyle.

Kişiselleştirme ve Yanlış Benliğin Devamı

Şimdi burada dediğim gibi, insan kendi psikolojik mekanizmasında var olan bir kısım yanlış düşünce, duygu ve davranış içeren benlikleri gözlemleyip bunları tahliye etmek zorundadır. Tahliye etmezseniz bunlar sürekli orada durup sizi rahatsız edeceklerdir; sürekli sizin içinizde bulunacaktır, sürekli hayatı saçma sapan bir yerden algılamanıza sebep olacaktır. Çünkü onların gerçeklikte yeri yok.

Mesela bir olayı kişiselleştirme. Diyelim ki sağlıksız bir anneniz veya babanız var; siz onların tavrını kişiselleştiriyorsunuz. Kişiselleştirdiğinizde nasıl algılıyorsunuz? Yanlış algılıyorsunuz. Onu hayatınız boyunca sürdürüyorsunuz, o kişisel algılama üzerinden kendinizi hayata okuyorsunuz. "Keşke dünyaya gelmeseydim, hayattan nefret ediyorum" diyorsunuz. Neden? Çünkü bir olayı kişiselleştirdiniz. Peki çocukken kişiselleştirmekten başka bir yolunuz var mı? Tabii ki yok. Ama bakın insan, dualiteyi deneyimlediği süreçte kendi içindeki dualiteyi de deneyimler aslında; sevgiyi deneyimlediğin gibi bazen nefreti de deneyimlersin. Fakat belli bir yaşa geldikten itibaren dualitenin pozitif tarafında kalmak durumundasın; veya kalmak senin insani varoluşunu gerektirir.

Mesela peygamberle ilgili anlatılır: süt anneye verilmiş, belki üç dört yaşında, süt kardeşini ısırmış. Herhalde kardeşi çok yanlış bir şey mi yapmış? Peygamberimiz de öyle bir ısırmış; bu çocukluk bilincinde bir dualite deneyimidir. Peygamber ondan sonra kimseyi ısırmamış -bunu mecazi anlamda kullanıyorum ikinci anlamda- yani peygamber kimseye karşı nefret duymamış, kimseye karşı bir düşmanlık kin duymamış.

Yani çocukluk döneminde yaşarsın bazı şeyleri, o dualiteyi deneyimlersin, kişiselleştirirsin anne babanın tavrını. Ama bir yaşa geldikten sonra artık sen o kişiselleştirmenin dışına çıkma imkanına ve bilincine sahipsin. Olayın kişisel olmadığını, kişiselleştirilmeyeceğini anlarsın, anlamalısın. Diyelim ki anlamamaya devam ediyorsun; o zaman işte yanlış bir benliği devam ettirmekte ısrar ediyorsun demektir. Yanlış bir benliği hayatın boyunca devam ettirmekte ısrar edersen, o yanlış benliğin sonucuna katlanmak zorundasın.

Mesela "hayatımda mutlaka şuna sahip olacağım" diyorsun; çocukken olabilir, düşünülebilir bu -bir arkadaşını görürsün, güzel bir araba, güzel bir oyuncak, "bunu istiyorum" dersin. Ama belli bir yaşa geldiğinde hâlâ dünyadaki herhangi bir olgu için aşırı ısrarcıysan, hele hele "bu olmadan asla mutlu olamayacağım" diyorsan, sen dünyayı kişiselleştiriyorsun demektir. "İşte bu hayatın bana bir borcu var, niye bir başkası sahip oluyor da ben olamıyorum" diyorsan, sen hayatı yanlış bir benlikle yaşıyorsun. Bu benliği devam ettirdiğin müddetçe Tanrı bile seni bu dünya şartlarında memnun edemez.

O yüzden devam ettirilmemesi gereken benlikleri görüp bunları önce çok iyi teorik olarak yerli yerine oturtmalısınız. Çünkü teorik olarak sağlam oluşturulmayan bir zeminin üzerinden hareket edemezsiniz; hemen o sağlam olmayan zemin üzerindeki benlikler tarafından ele alınır, dejenere edilir, asimile edilir.

Mesela bu dünyada herhangi bir şeye sahip olmak veya olmamak arasında temel bir fark yoktur; bu bir deneyimdir. Bunu diyemiyorsan hayatı sürekli o egonun ikilemi üzerinden yaşayacaksın; sürekli şu şeylerle mutlu olan insanlar, bu şeylerle mutsuz olan insanlar diye bakacaksın, sen de ikisinden birine gireceksin. Peki bu gerçek mi? Bunu iyice oturtmadan gerçek bir insan olma şansın var mı? Yok.

Peygamber de "böyle iktidar olmak, paraya sahip olmak, iyi maddi imkanlara sahip olmak, beni anlayacak bir eşim olması olmadı mı hayat yaşanmaz, hayat çok kötü olur" deseydi, bir adım ilerleyemezdi; insaniyetini idrak etme noktasında bir adım ilerleyemezdi.

Hedefler ve Benliklerin Manipülasyonu

"Hocam, ben sürekli hedefleri olan bir insanım, hedeflerin peşinde koşan." Sen sürekli hedefleri olan bir insan değilsin; sürekli hedefleri olan benlikler tarafından aldatılan bir insansın. Bak bunlar çok önemli. Bu cümleyi kuramazsanız hiçbir şeyin anlamı yoktur; konuşur, öyle gider. Bir yere gelince diyeceksin: "ben sürekli bana hedefler koyan, o hedefler istikametinde beni koşturan benliklerin mağduru olan bir insanım." Bu iyi bir başlangıç noktası.

"Ama çok neşeli oluyorum hocam duruyor musun?" Orada da diyeceksin ki hedeflerine ulaşabileceğini düşündüğünde çok neşeli ve mutlu olduğunu düşünen benlikler tarafından manipüle edilen bir insansın. "Bunlar olmasa şaşıran ben, hangi ben sanıyorum?" Bunlar olmasa kendini bir hiç olarak, bomboş olarak gören benlikler tarafından manipüle ediliyorsun. Çok önemli bir nokta bu.

Yani egonun deyim yerindeyse en son oyunun üç kağıdı budur. Der ki: "tamam bak, ben gidiyorum ha, arzu marzu yok, hiçbir şey istemek yok, bak gidiyorum, son söylüyorum, bak gidersen sen de hiçbir şey olacaksın, boş, sıfır bir şey olarak kalacaksın. Bak gidiyorum ha, gideyim mi?" diye bize böyle "yok yok gitme lütfen gitme" diye biz hemen onu tekrar alıveririz. Burada bu cesareti göstermek zorundayız; o cesaret bizi gerçek kendimize ve varlığımıza götürecek. Ama "tamam bak gidiyor, hadi ne var sende falan" diyen o benliklere aldanmayın. "İşte bak gidiyoruz, hiçbir arzu yok, hiçbir istek yok, ne var, hadi bakalım, sana beş dakika mühlet veriyorum, bak bakalım ne var, bir şey yok" -bu da yine ayrı bir ego. Halbuki dur, rahat ol; onlar olmadığında sen varsın.

Bir çocuğun arzusu yoktu, değil mi? Bir bebeği düşünün: arzusu yok, korkusu yok, beklentisi yok, hesabı yok, "değerliyim, değersizim" arzusu yok. Bütün bunlar olmadığı halde o çocuk var ve mutlu değil mi aslında? O saf mutluluk. Ego gelir der ki "ama arzuların olmadan sen hareket edemeyeceksin, insan arzusuz hareket edemez." İşte bu gibi şeyler sofistike benliklerdir; onlara irfan sahibi olmanız, bilgelikten beslenmeniz şartıyla karşı koyabilirsiniz, başka türlü koyamazsınız. Çünkü onlar sofistikedir, çok rasyoneldir, bir felsefeleri vardır; insan nedir manasındaki hakikate dair bir bilgeliğe sahip değilseniz, en azından bir idrake sahip değilseniz onlarla mücadele edemezsiniz.

"Bana ne yapsam dedin ya Rabbi'l-alemin" -bu gerilim oluşturacak, o zaman sürekli kendine bir şey bul, sürekli kendine bir meşgale bul, yoksa boşluğa düşersin -bunlar hep sahte bendekiler.

"Sizin dersinizde bir hafta bir konu belirginleşiyor, bir benliğim üzerinde; onun üzerinde çalışıyorum, en azından tam yapamasam da onu görüyorum, farkına varıyorum, sonra onun üzerinde çalışmaya, o hafta sadece o konu oluyor." "Evet, sonra devam edeceğiz sende." "Mesela normalde eski halimdeki gibi olsa 'burada da rahatsız olmam gerekiyor' diyorum kendime ama rahatım; 'hayır' diyorum, olması gereken bu. İçimdeki bir benlik diyor ki rahatsız olman gerekiyor, kendim de diyorum ki hayır. Ama çok enteresan bir şey, içimdeki o ses hayır diyor, burada bu durumda sen rahatsız olma; o zaman kendime evet olanı kabul et diyorum. Teorik olarak o benlik mantığını kabul ediyorum ama içimdeki bir benlik kabul etmiyor; onun üzerinde çalışmaya başlayınca hemen olmuyor ama sonra o ara sıra hortluyor tabii, bir anda gitmiyor."

Bunu ben kendisiyle paylaşmak istedim ama duyarsızlıktan çok rahatsız oluyorsunuz bir süre sonra. Oradaki aslında duyarsızlık değil; bazı daha doğal, sakin benlikler var, öbür böyle maymunumsu benlikler var, hareket etmek lazım, bir şey yapmak lazım, "öyle durma" falan diye dürtüyorlar. Neden? Çünkü onlar bu durumdan rahatsız. Bir benlik bir diğer benlikten rahatsız olabiliyor ve bizi manipüle edebiliyor o durumda.

Mesela bir şey yapmıyorum ve mutlu ve huzurluyum, hani kayıtsız değilim, mutlu ve huzurluyum. "Olmaz" diyor böyle bir şey; "bir hareket edeceksin, bir şey yapacaksın" diyor. Niye? Çünkü o benlik başka bir mentaliteye, başka bir anlayışa sahip. Veya der ki: "bak millet öyle gidiyor, başarılı adam doçent oluyor, seninle aynı dönem, sen böyle huzurluyum diyorsun; millet malı götürüyor sen burada şey yapıyorsun" gibi bir kısım benlikler vardır. Bakın zeki olmak dediğimiz şey bu: hangi benlik beni manipüle ediyor, hangi benlik objektif doğal, hangi benlik gerçek dışı ve beni manipüle etmeye çalışıyor? Bunu ayırabilen insan zeki insandır, ona zeki insan diyebiliriz.

Pozitif Benlik mi, Ego mu? İnce Ayrım

"Hocam şimdi siz demiştiniz ya pozitif benlikleri bırakın hareket edilsin; ben düşünüyorum ki bunlar bendeki pozitif benlikler, değiller mi yani?" Bak şöyle güzel bir soru. Şimdi ince ayrım yapabilecek bir anlayışa sahip olmamız gerekiyor bu süreçte. Ne demek istiyoruz? Şunu demek istiyoruz: mesela çiftlikte çalışan bir adam var, fakat karısı fitneci ve hırsız. Adamı karısından ayırman lazım; anladın mı, ayrılabilir bunlar. Biz zannediyoruz sanki o adamı çalıştıracaksan karısını ve çocuklarını da çalıştırman lazım; yok, adamı çalıştırırım, karısını ve çocuklarını çalıştırmam. Örnek veriyorum şimdi buna.

Mesela güzel, faydalı bir iş yapacağım diyelim, yapıyorum diyelim, tamam mı? Ama bunu bir arzuyla yapıyorum: mesela diyelim ki insanlara doğru şeyler anlatıyorum, gerçekten doğru ama bunu insanların takdir etmesi için, "ha İsmail sen boş yaşamadın, iyi şeyler yaptın" desinler diye. Veya bir başka ego: "işte bak sen işe yarayan bir adamsın, böyle boş boş konuşmuyorsun, insanlar istifade ediyor, aydınlanıyorlar, onların kalbine dokunuyorsun" diye böyle bir gaza getiriyor beni. Şimdi bu ikisini ayıracağım. Ben doğru ve insani bir konuyu konuşuyorum, çünkü bu doğal bir şey. Ama bunların sonuçlarını elde etmek isteyen bir tarafı var bu egonun -işte karısı ve çocukları dediğimiz onlar. Ne yapacağım? Diyeceğim bunları ayıracağım.

Hint geleneğinde bu tartışma yapılır: ego der ki "eğer bana arzu etme diyorsan o zaman ben de bir şey yapmam." Bu Bediüzzaman'da da vardır. Mesela Bediüzzaman'a der ki, içindeki o hikmet: "sen hiçbir şeyin sahibi değilsin, hiçbir şeyin olumlu sonuçlarının da sahibi olamazsın, bundan dolayı kendine bir pay çıkaramazsın." O zaman ego der ki: "o zaman ben de bir şey yapmam abicim, eğer bana bir faydası yoksa, bana dair bir sonucu yoksa ben de yapmam." Sonra der: "önüme bir sinek kondu, Allah'ın ona verdiği kanatları, ayakları, başını temizledi; fakat bundan dolayı bir beklentisi var mı?" Değil mi? "Çok güzelsiniz sinek" falan diyen kimse yok o sineğe, "çok bakımlısınız" diyen bir kimse yok, bundan dolayı sosyal bir tanınırlık da yok, bir itibar da kazanmıyor. Diyor ki Bediüzzaman orada: Allah'ın ona verdiği aletleri, kanadını, başını, elini, ayağını temizledi; neden? Çünkü fıtratı bunu gerektiriyor.

Yani demek ki insan bir şeyi illa bir arzu veya korkuyla yapmayabilir; fıtratının gereği olarak yapabilir. "İşte o sivrisineğe gidiyorum, bana bir üstad oldu, bana bir hakikati öğretti; ben de nefsime o dersi verdim." Yani egoma diyorum ki: sen güzel bir şey mi yapıyorsun, bunu neden yapıyorsun? Hemen orada analiz yapıyorum: bundan dolayı bir beklentin var mı? "İyi ki de var" diyorsa, diyorum ki senin pişman olman lazım. Beklenti taşımak bir ego saplantısıdır ve seni tutsak eder.

İnsan için bu ne kadar bir tutsaklıktır. Normal zekaya sahip bir insan bile olsa bunu iyi irdelesek, hakikaten en güzel dualarımızdan biri şu olurdu: "Tanrım, beni beklenti içinde olma tutsaklığından kurtar." Bunun ne kadar bizi sınırladığını, bizi ne kadar zorladığını anlasaydık: "Ya Rabbi, beni beklenti tuzağından kurtar." Ve yine duanın devamı: "Ey Rabbim, beni beklentisizce bir şey yapmanın şevkini yaşat, bana bir şeyi beklentisiz yapmanın özgürlüğünü ve o beklentisiz olarak yapma şevkini tattır." Halbuki bu ne kadar güzel bir şeydir, değil mi?

"Bence ben bunu yaşıyorum inşallah." Bak orada iyi analiz et; belki şu anda yaşıyor olabilirsin ama hayatının sürecinde bunun aksi bir benlik olduğunda ona karşı uyanık ol. Bir benlik iyidir ama o anda bir başka benlik orada gizli olarak duruyor olabilir, üç gün sonra ortaya çıkar; ona karşı farkında olacaksın. Burada olay insanın kendini suçlaması, kızması, "nasıl fark edemedim, demek ben kötü müyüm" değil; fark et ve de ki "bu eşya bu eve gerekmiyor," bunu diyebilmek. Gereksiz olanı, yanlış olanı elimine et.

Bir de olumlu bir benlik olabilir mesela: Sabahattin Zaim dersinde sigara içiyor oradaki çocuklar, küçük büyük hepsi içiyor; ben tabii kızıyorum çünkü hepsi yere atıyor izmariti. Ben sonra gülüyorum, bunları tek tek toparlıyorum; kimse yokken toparlıyorum, çünkü birkaç kez birileri varken toparladım, böyle bir "bakan" oldum falan; şimdi kırılmışlarsa daha kötü, "acaba şey mi dedin, ne kadar duyarlı bir insan" falan diye gördüler mi diye. Bu da bir benlikle elbette oluşabilir. Şimdi toparlamak istiyorum, yeşillikte o izmarit olmaması lazım; ama kimse olmayacak, ben toparlayacağım. Birisi gördüğü zaman toparlayamıyorum: "işte duyarlı ben" falan filan. En son toparlamayı bıraktım, dedim ki "böyle olmasın, ben bu ikilemle uğraşmayayım" diye. Orada çalışabilirsin kendi üzerinde.

Mesela denizde diğer canlıların ürettiği atıkları temizleyen çöp balıkları var; "bak sizin çöpünüzü topluyorum, ben olmasam ne yapacaksınız, siz çok çöp yapıyorsunuz ama ben temizlik yapayım" demez, doğal olarak onu yapar. Birileri yeşilliğe izmarit atıyor, farkında değil veya vesaire; sen de doğal olarak diyebilirsin ki "ben de orada izmarit görüyorum, izmarit o yeşilliğe yakışmıyor, doğal değil, ben de onları doğal olarak temizliyorum." İnsanların ne düşündüğü önemli değil; "onlar atıyor, ben temizliyorum" hemen. Bir kod parkı koyuyor; o benliği görürsün, olaylamıyorsan sen o değilsin o zaman.

Bu tamamen insanların farklı süreçleri; her bir insana farklı imkan ve kabiliyet verilmiş. "Kendimi bir santim bile büyütmeden, sadece burada izmaritler var ve bunlar yakışmıyor diye onları temizliyorum, hiçbir üstünlüğüm, hiçbir farklılığım söz konusu değil" diyerek oradaki negatif benliği nötrleştirirsin, eylemden vazgeçmezsin.

Çünkü bazen öyle benlikler de vardır: der ki "bak burada sen kibirleneceksin, bunu bazen böyle manevi, tasavvufi eğitimler alan veya okuyan insanlar yapar. İşte bak sen yardım ediyorsun, niye yardım ediyorsun, insanlar 'bu yardımsever' desin diye mi? Bu iyi değil, bu riyakarlık veya bencillik, o zaman yardım etme." Bak seni yardım etmekten alıkoydu. Halbuki seni nereden alıkoyması lazım? Yardım ederken "yardım eden benim, ben o insanlardan daha iyiyim, başkaları da yardım edebilir ama ben yardım ediyorum" -o benlikten seni uyarması lazım, o benlikten seni. Eylemden vazgeçme. Eylemi yanlış bir şekilde tanımlayan benlikler ortaya çıkıyorsa onlardan vazgeç.

Yani orada bahsettiğim örnekteki gibi, oradaki doğru çalışanı koru ama onun eşi ve çocukları yanlışsa onları bırak; toptan hepsini atma. Adam iyi çalışıyor, ama çocukları ve eşi hatalı; ayır onları, doğru olanı bırak, yanlış olanları kenara koy.

Teşekkür ederim. Siz de bunun üzerine çalışın.