Nefis Terbiyesi ve Enneagram Mizaçları
Kısa Özet
Sohbette önce nefis mertebeleri anlatılıyor; kişinin öfke, kibir, nefret gibi hallerini "ben buyum" diye onaylamadan mesafeyle izlemesi ve zamanla nefsine şefkat edebilecek olgunluğa ulaşması konu ediliyor. Ardından bu süreç Enneagram'daki dokuz mizaç ve üç merkez (fiziksel, duygusal, zihinsel) çerçevesinde örneklerle -Ferrari/tren benzetmesi, misafirlik örneği, sekiz numaranın cesareti gibi- açıklanıyor; herkesin kendi imkan ve kabiliyetine göre bir sürece sahip olduğu vurgulanıyor. Sohbetin ikinci bölümünde kısa bir Enneagram tipleme denemesi yapılıyor, Halil Cibran'ın "Ermiş" ve "Kum ve Köpük" adlı eserlerinden bahsediliyor ve Enneagram testindeki soruların kişiye özgü olamamasının sınırlılığı tartışılıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Kişi kendi olumsuz benlik hallerini (öfke, kibir, nefret) "ben buyum" diye onaylamamalı; mesafeyle ve farkındalıkla izlemeli, kendini onunla özdeşleştirmemeli.
- Doğru bir gayretin ölçüsü: gösterdiğimiz çaba sonuç vermediğinde rahatsız olup olmamaktır. Rahatsız oluyorsak gayretimiz doğru bir halde gösterilmemiş demektir.
- Herkesin imkân ve kabiliyeti farklıdır; bir Ferrari'den beklenen hızı bir trenden beklemek haksızlıktır — bu yüzden insanların kendi süreçlerine hürmet etmek gerekir.
- Duygu merkezi zihin merkezinden çok daha hızlı çalıştığı için duygular kolayca abartılı yaşanabilir; itidal (denge) bu yüzden gereklidir.
- Doğuştan gelen özellikler (cesaret, duygusallık vb.) kişinin kendi eseri değildir; bunlarla övünülemez, ancak kötüye kullanılırsa sorumluluk kişiye aittir.
Nefsin Mertebeleri: Mesafe mi, Şefkat mi?
Ben şimdiye kadar hep yalnızca düşüncelere iltifat etmemek anlamında bunu anlatıyorum. Yani diyelim ki öfkelenen, nefret eden, küçümseyen, kibirlenen bir benlik halindeysem, ben buna şefkat değil mesafe koyarak bakmalıyım. Kendimi onunla özdeşleştirmemeliyim. Yani ben o değilim. Ama bende bunlar açığa çıkabilir, zaman zaman tetiklenip ortaya çıkabilir. Bunları ne benmişim gibi telakki edeceğim, ne de aşırı bir şekilde öfke ve kızgınlık duyacağım. Çünkü öfke ve kızgınlık duymak da gereksiz bir tavırdır. Sadece farkında olacağım, deyim yerindeyse uyanık olacağım, ona karşı dikkatli olacağım. Daha sonra o dönüşecektir.
Hakikatine daha fazla değer verilir. Tabii, tabii. Aşırı bir reaksiyon göstermek de gereksiz bir şeydir. Biraz önce saydığımız süreçlere göre de yaklaşım değişebilir. Kesinlikle, kesinlikle.
Mesela şey demişti: nefs-i emmâre düzeyinde kişi nefsine muhabbet eder. Yani o olumsuz düzeydeki bütün duygu ve düşünceleri kendisi olarak tanımlar ve onları sever, meşru görür, sever, doğru bulur. İşte bu onaylamamak ve meşru görmeme düzeyi aslında nefs-i levvameye tekabül ediyor. Yani ilk düzeyde kişi o hataları hata olarak görmüyor ve diyor ki "ben böyleyim, beni seveceksen böyle sev." İnsanlara da öyle diyoruz biz çoğunlukla: "Ben böyleyim, beni kabul edeceksen böyle kabul et." Aslında orada farkına varmadan kendimiz olarak telakki ettiğimiz o negatifliği onaylamamız söz konusudur. Yani biz onları onaylıyoruz, doğru buluyoruz. Ama o halde insan dışarıdan bakamaz ki. Tabii, tabii, bütünleşmiş çünkü. Kesinlikle, orada bir özdeşim var. Zaten ondan ibaret gördüğü için, bir insana eleştiri yaptığınızda buna tahammül edemeyecektir. "Sen beni reddediyorsun" diyecektir.
Bir noktadan sonra işte kişi ayırmaya başlar: "Ben bunlar değilim. Evet, bende kibirlenen, öfkelenen, nefret eden, affetmeyen vesaire bir ego düzeyi var, fakat ben bu değilim" deyip o ayrışma sürecine girer. İşte burada nefs-i levvame süreci başlar. Yani ben bunu onaylamıyorum, meşru görmüyorum, doğru bulmuyorum ve onu referans alarak hareket etmiyorum. Daha sonra bu süreçte bir noktadan sonra kişi doğru ve hakikatli ilhamları almaya başlar; nasıl davranması, nasıl anlaması, nasıl değerlendirmesi gerektiğine dair algıları netlik ve berraklık kazanmaya başlar. Son nihai noktada da mutmain hale gelir. Orada kendisinin hiçliğini, Allah'ın da mutlaklığını idrak eder ve O'nunla olan kopmaz bağını fark eder; kendisini O'nun bir yansıması ve bir aleti olarak telakki eder. İşte orada kişi nefsine şefkat eder.
O noktada yolun sonuna gelmiş mi oluyorum? Evet, ama ilk düzeyinde nefse şefkat eden yanımız da var. Şimdi bunu kendi bilinç düzeyimizde, o kişinin halini alıp da "evet ben şefkat etmeliyim" gibi yaklaştığımızda, zaten bir türlü bencil bir oyun oluyor. Evet. Bu, birçok noktadan gelip çatacak, duyulacak. Belki böyle insanlara ya da o düzeydeki kişilere -hepimiz için söyleyeyim- bu şekilde bakıp yaklaşmak, meseleyi bu sefer daha da büyütecek, güçlendirecektir. Bunun farkına varmak lazım en azından.
Bir Eleştiri Karşısında Egonun Tepkisi
Geçen bir arkadaşla konuşuyorduk. "Birisi beni haklı olmayarak, yanlış bir şekilde eleştirdi. Ben de içimden kızdım" diyor, "onu düzeltmek için biraz agresif bir şekilde reaksiyon verdim. Sonra karşımdaki kişi dedi ki: Niye böyle sertleştin, niye yüksek sesle konuşuyorsun? Ben de dedim ki: Yanlış fikrimi düzeltmek için böyle konuşuyorum. Sonra öyle bir an oldu ki, halbuki dedim, ben yalan söylüyorum; ben aslında kendimi savunmak için böyle konuşuyorum. Anlatabiliyor muyum?" İşte mesela o farklı bir şeydir, o farklı bir şeydir.
Şimdi orada ego diyor ki: "Bana böyle bir şey diyemez, böyle bir şey demeye hakkı yok, ben daha olumlu tavırlara layığım." Ve layık olmadığı tavırlardan dolayı rahatsız oluyor. Halbuki fıtri bir benlik rahatsız olmaz, sadece muhatabının yanlış değerlendirmesini görür. O yanlışı düzeltmek imkanı söz konusuysa, karşıdaki insanın algısına, aradaki ilişkiye, muhataplığın derecesine göre bunu ifade edebilir. Ama bunu kendisinin bir zedelenmişliği veya acısı üzerinden yapmaz. Dolayısıyla oradaki benliğin niçin reaksiyon gösterdiğini görmesi çok önemlidir.
Orada insan iki şeyi ayırt etmeli: muhatabın yanlışı ile benim reaksiyonum birbirinden farklı şekilde değerlendirilmelidir, bunlar ayrı ayrı değerlendirilmelidir. Muhatabım yanlış yapabilir, fakat ben o yanlışa yanlış bir üslup, yanlış bir tavır ve tutumla karşılık vermek zorunda değilim. Eğer yanlış bir tavır ve tutumla karşılık veriyorsam, benim orada halletmem gereken bir kısım şeyler var demektir. Bu kadar aşırı reaksiyon veriyorsan, bu kadar ölçüsüz, niteliksiz ve gerçek anlamda olguyu pozitif anlamda dönüştürmeye değil de daha da bozmaya dönük bir reaksiyon veriyorsan, orada ben kendime bakmalıyım: niye böyle reaksiyon veriyorum?
Bir insan suçlanmaktan çok rahatsız oluyorsa, birisi onu suçladığı zaman ister istemez olması gerekenden çok daha farklı reaksiyonlar verecektir. Ama diyelim ki suçlandığında haklıysa kendi payını alır, haklı değilse "karşıdaki insan bu konuda yanlış düşünüyor" der.
Hazreti Ali'nin Torunundan Bir Sabır Örneği
Belki daha önce söylemiştik: Hazreti Ali'nin torunlarından bir tanesine bir gün adamın biri geliyor, o zatın annesiyle ilgili bir sürü kötü laf söylüyor; iftira atıyor, "ahlaksızdır, terbiyesizdir" diyor, işte bir sürü şeyler söylüyor. Hazreti Ali'nin torunu da onu gayet sakince dinliyor; o kadar sakin dinliyormuş ki, onu gören sanki çok güzel bir şey dinliyor zanneder deniyor. Sonra adam sözünü bitiriyor. Hz. Ali'nin torunu diyor ki: "Kardeşim, eğer doğru söylüyorsan Allah annemi affetsin; eğer yanlış söylüyorsan -ki yanlış söylediğine ben şahidim- Allah seni affetsin." Bu kadar. Yani ona kızmanın, öfkelenmenin, aşırı reaksiyonun bir manası yok.
Ya da hani bu duygu durumu da var: sinirlenmeden, bunu sakince yapmam gerekirken ben biraz sinirlenerek karşılık veriyorum; hatta karşı tarafı belki çok yıpratmıyorum ama kendimi yıpratıyorum o arada. Belki karşıdaki yıpranmasın diye bazen kendinizi bastırıyorsunuz ama kendinizi çok yoruyorsunuz.
Burada şu var: Bu durumda düzeltilebilecek, dönüştürülebilecek bir mesele var mı? Varsa buna dair sakin bir şekilde gayret edilir; değilse kabullenilir. Rekabet olsa da olmasa da bir şekilde bağımlıyız insan olarak, birbirimizin yanında yaşayabilmek için. Bazıları da bunu suistimal ediyor.
İşte burada mesela muhataplarımızla konuşurken meselenin çözümüne odaklı bir şekilde muhatap olmalıyız. Yoksa karşıdaki insanın niteliğine yargılayıcı bir şekilde atıfta bulunmak -mesela "sen tembelsin, sorumsuzsun, şusun busun" demek- doğru değildir. Ama mesela biri sorumluluğunu almamışsa, görevini düzgün yerine getirmiyorsa, gerekeni yapmıyorsa; yapılabilir ve dönüştürülebilir bir durum söz konusuysa bu konuda sonuna kadar gayret etmek gerekir. Sonuna kadar gayret ettik, olmadı; orada da kabullenmek gerekir. Gücümüz bu kadar.
Doğru Gayretin Ölçüsü ve Kabullenmek
Doğru etkinlikte bulunmamızın ölçüsü, etkinliğimiz sonuç vermediğinde rahatsız olmamaktır. Rahatsız olmuyorsak o etkinliğimiz doğrudur. Rahatsız oluyorsak; bir etkinlik gösterdik, bir gayret ve mücadelede bulunduk ama sonuç olmadı, eğer bundan dolayı bir üzüntü, bir öfke, bir kızgınlık duyuyorsak, o etkinliğimiz doğru bir halde gösterilmemiş demektir. O zaman tabii ki kendi taksirini görüyor, bir noktadan sonra onaylayan bir durum geliyor. Tabii, çünkü bizim her şeye gücümüz yetmediği gibi, çevremizdeki insanların ve olguların hangi istikamette o an hareket ettiğini de tam bilemeyiz.
Mesela bu arkadaş yüksek lisans yapacak; bir iki senedir teşvik ediyoruz, birkaç hocası da teşvik ediyor. Şimdi "içimdeki direnç yeni kırıldı, şimdi yapmaya başlayacağım" diyor. Yani beklemek gerekiyormuş, belki bir sene diyelim, değil mi? Şimdi biz zorladığımızda oradaki ego direnci daha da artacaktır. Çünkü orada oluşan ego dinamiklerinin tam farkında değiliz. Dolayısıyla herkesin kendine göre bir süreci var, o sürece hürmet etmek lazım. Ya da bazı insanların imkân ve kabiliyetleri farklıdır; herkesin aynı imkân ve kabiliyette olduğunu düşünemeyiz.
Herkesin Mizacına Göre Bir Süreci Vardır
Geçen ben bir haber verdim; adam dikkat etmediği için yanlış girdi bir tanesini. Sonra baktım tam düğmeye basacak, "bu başka birinin" dedim. "Evet, başka birinin." "Bana söylemedin." "Evet, kusura bakmayın" dedim. Aslında söylesem daha iyi olurdu ama ben gördüğünü düşündüm. Adam bunu gayet yumuşak karşıladı; mizacı iki numara olduğu için bunu tolere edebildi. Ama bir altı olsaydı bunu zor tolere ederdi, beni suçlardı: "Niye söylemiyorsun, bak senin yüzünden ne kadar vakit kaybettim" diye beni suçlayabilirdi. Ben de bunu o yapısının aşamadığı bir şey olarak görüp "kusura bakmayın" demeliydim. "Bak kör müsün, ben sana verdim, dikkat etsen görebilirdin" dememin bir manası yok. Ama iki numara olduğu için, ben de öyle olumsuz bir tavır içinde olmadan orada belki on beş yirmi dakika bekledim, gayet sakin bir şekilde sorularına cevap verdim; adam da pozitif bir şekilde o yanlışı düzeltti.
İnsanların imkân ve kabiliyetlerine hürmet etmek lazım. Bir altı mesela bir yanlış yaptığı zaman onun üstesinden gelmekte zorlanıyor; yanlış yaptığını anlamakta, kabullenmekte, bundan dolayı kendini germemekte zorlanıyor, hemen geriliyor. Dolayısıyla bizim daha anlayışlı olmamız gerekiyor.
Bazı mizaçlar var: mesela bir Ferrari, 100 kilometre hıza diyelim 4 saniyede ulaşıyor; öbürü ancak 20 saniyede ulaşabilir. Şimdi ben kalkıp normal bir trenden 4 saniyede 100 kilometreye ulaşmasını bekleyebilir miyim? Hayır, beklersem ona haksızlık etmiş olurum.
Geçen bir arkadaşın evine misafir oldu; bayan iki numara, erkek beş numara. Bayan gidiyor mesela, iş ya da tatil günü için sabah gidip akşam dönüyor. Dönünce "canın sıkıldı mı?" diye soruyor. Beş numara olan "yok, hiç sıkılmadı" diyor. Bunu duyunca bayana "bana hakaret gibi geliyor, sen nasıl canın sıkılmıyor" gibi geliyor. Bunlar yapılarını anladıkları için bunu kabulleniyorlar, gülerek anlatıyorlar aslında. "Ben böyle hissediyorum ama bu o kadar doğru değil" diyor beş numara: "Niye sıkılayım ki, sıkılacak bir şey yok, kitabımı okuyorum, çalışmamı yapıyorum." Bu da farklı algılar. İkinin beklediği şey, kendisi olmadığında bir boşluğun hissedilmesidir; o boşluk hissedilmezse muhatabı tarafından sanki kendisi yokmuş gibi algılanır. Bir ikiye "bensiz canın sıkıldı mı, tabii çok sıkıldı" demek gerekir bazen. Zor tabii. Ama farkındalığı gelişirse kişi bunun üstesinden gelebilir.
Üç Merkez: Fiziksel, Duygusal, Zihinsel
Bu şeyde dersleri de dinliyorum bu arada, "Duygunun Bilimi" diye. Duygusal olarak mı, zihinsel olarak mı biraz daha farklı bir durum var? Yoksa içeride farklı bir durum mu var? Neden öyle, onu da dönüştürüyor mu? Çok anlamadım.
Şimdi üç tane merkez var: fiziksel merkez, duygusal merkez, zihinsel merkez. Bunlar da üçe bölünüyor. Yani fizik merkezinin duygusu, fizik merkezinin içgüdüsü, fizik merkezinin aklı var. Duygu merkezinin duygusu ikiler, duygu merkezinin içgüdüsü üçler, duygu merkezinin zihni de dörtler. Dörtler duyguları üzerinde düşünen bir yapıya sahipler; hissettiklerini bir kenara çekilip tekrar analiz etmeye eğilimliler. İkiler öyle değil, ikiler duyguyu yaşıyorlar; duygunun üzerinde düşünmüyor, bizzat duyguyu yaşıyor. Dörtler duygunun üzerinde düşünüyorlar, o yüzden daha duygusallar, daha derinlikli duygulara eğilimliler. Fakat o noktada itidalli olmaları onların çok ihtiyaç duyduğu bir şey. Bu aslında bütün duygu merkezleri için söz konusu, çünkü duygu merkezi zihin merkezinden bir görüşe göre otuz bin kat daha hızlı. O yüzden bir duygu olduğunda o coşuyor; biz bazen "abartıyorsun" deriz.
Duygu değil tam olarak belki ama daha yakın gibi geliyor. Bunlar duygularla karıştırılabilir ama yine de doğuştan gelen bir duygu diye düşünüyorum. Tabii, duygu merkezi daha kolay yaşayabilir, daha kolay abartabilir; nesnel bir bakışa sahip değil, taraflı, abartılı bir şekilde duyguyu öyle yaşıyor, öyle hissediyor.
İşte dörtlerin itidali, bir şeye olduğu gibi bakabilmek, onu olduğu gibi görebilmek ve onun hak ettiği tepkiyi vermektir; bu itidal olmuş oluyor. Dörtlerde şu var: bazen küçük bir şeyden büyük dram üretirler. Bu itidalli bir şey değil, anlatabiliyorum. Evet, o acıdan beslenmek gibi bir şey var.
Mizaca Göre Acı ve Zorlukların Farklı Etkisi
Bunun aslında biraz hayat da etkisi var, nasıl bir dönem yaşadığımızın da. Bazı şeyler gerçekten doğuştan gelen bir yapıdır ama yaşanılanların da etkisi olduğunu düşünüyorum ben, insanların bu duruma gelmesinde.
Şöyle diyeyim: İnsan mizacına göre hayattaki olaylardan müteessir olur. Aynı olay iki farklı yapıdaki insanı farklı şekillerde etkiler. Mesela bir yediyi ölüm, ayrılık vesaire çok fazla etkilemez, içsel olarak çok fazla sarsmaz. Ama mesela bir dördü, bir ikiyi çok etkiler. Şöyle bir durum da olabilir: hep acı, hep acı, artık "ne bu yani" diye bakılan bir durum da olabilir.
Bazı dörtler bir süre sonra o acının bir yere vardırmadığını, çözümleyici olmadığını fark ediyor; fark edip daha uygun bir yol arayışına giriyor. Bazısı da hiç fark etmiyor, o acının içinde yaşıyor. Ama bazı mizaçlar da var; onlar bir başkasının acı çektiği gibi acı çekmez, onların problemleri daha farklıdır, başka şeylerden dolayı zorluk yaşarlar; onlardaki acı kavramı bir dördün ya da bir ikinin yaşadığı acı kavramı gibi değildir.
Mesela benim akrabalarım var; babaları, anneleri ölür, çok fazla bir şey yapmazlar, "Allah rahmet eylesin" der, öyle çok şey göstermez. Kendince zihinsel olarak bir yere koyar, değerlendirir: "Hepimiz öleceğiz, Allah rahmet eylesin." Çok büyük bir yakınsa biraz sarsılır. Bir yedi acıyla yüzleşemediği için, acıyı yaşamaktan büyük oranda kaçtığı için -çünkü taşıyamayacağına inanıyor- kaçtığı için acıyla teması minimumdur. Zor şartlara, bir kısım şeylere dayanıksızlıkları söz konusu olabiliyor. Onlarda asıl acı, duygusal ölüm ayrılık gibi olaylarda değil de belki fiziksel konumlardaki değişiklikte, insan içine çıktığında birilerinin onu görmemesi, fark etmemesi gibi durumlarda öne çıkıyor.
Bu bahsettiğimiz şey yedilerin güçlü olduğunu göstermiyor; onlar farklı şeylerden etkileniyorlar. Bir dördün yaşadığı gibi bir hadiseyi yaşamıyorlar, bir ikinin yaşadığı gibi yaşamıyorlar. Dolayısıyla orada farklı benlik halleri var; bu sistem çerçevesinde baktığımızda, birisi için çok kolay olan bir şey bir başkası için çok zor olabilir. Bir iki için, bir dört için mesela bir ilişki travması büyük olabilir, çok tesir edebilir; bir yediyi etkilemez. Fakat bir yedinin başka noktalarda handikapı vardır. Bahsettiğimiz durum yedinin olgun olduğunu göstermiyor; mesela en az depresyona eğilimli tiplerin başında yedi gelir, ama olgun olduğundan dolayı değil. Depresifleşecek kadar sıkıntıyla, zorlukla, acıyla temas etmekten o kadar kaçıyor ki depresyon çukuruna bile düşemiyor, hemen kaçıyor; kaçabileceği imkan varsa kaçıyor. Ancak kaçamayınca o zaman bir çöküş yaşıyor.
Yani zaten mümkün olan en kısa zamanda çıkmaya odaklıdır, onu tecrübe etme konusunda o kadar yetenekli değildir; onu anlamlandırma, oradan bir anlam çıkarma konusunda da yetenekli değildir. O yüzden mesela yedi, çocuklukta yaşadığı zorluklardan çok fazla ders almaz; hakikaten hiç öğrenmeyi bilmiyor. Şımarık çocuk gibi oradan başka bir şeye geçiyor; çünkü hemen ya başka bir şeye geçiyor ya da muhatabını suçluyor. Orada kendisinin hata yapmış olabileceği, iyi değerlendirme yapmadığı, yanlış karar verdiğine dair bir düşünce onu rahatsız ediyor; oradan hemen kaçış yoluna giriyor.
Doğuştan Gelen Özellikler ve Övünme Hakkı
Birinin avantajı gibi gözüken şey aslında onun doğasında zaten var olan bir şeydir. Mesela bir sekizin cesareti doğasında var olan bir şeydir, onu çalışıp elde etmemiştir. Bu sistemi insan iyice anladığında, kendisinde var olan hiçbir şeyden dolayı övünemez; "ben böyleyim" diyemez, çünkü o zaten kendisinde var. Bozarsa suçlusu kendisidir; birine nasıl bir araba verilir, kaza yaparsa kaza yapan odur, yanlış kullanmıştır, arabayı çarpmıştır. Ama o arabayı o üretmemiştir, o var etmemiştir; ona verilmiş bir değerdir.
Mesela cesaret de verilmiş bir değerdir; onu kötüye kullanabilir, insanlara tahakküm etmek için, korkutmak için, ezmek için kullanabilir. O zaman suçlu olur. Ama ondaki cesaret onun ürettiği bir şey değildir. Bundan dolayı da kendisi kadar cesaretli olmayan insanları eleştirme hakkı yoktur. Ama kendinden bilince hemen eleştirir: "Bak, ben senden daha cesurum" der. Zaten sana doğuştan verilmiş bir özellik.
İzlediğiniz için teşekkür ederim.
Evet, kayıt biraz ters gitti.
Kısa Bir Enneagram Testi Denemesi
Merhaba, merhaba... O zaman rahat edin. Hoşgeldin, hoşgeldin. Tamamdır, tamamdır. Hoşgeldin, hoşgeldin.
Böyle tedbirli, temkinli misin? Evet. Değilsin. Öyle nasıl gelirse içinden öyle mi davranıyorsun? Evet. Neden? Hep öyle mi hissettin kendini? Evet. Çabuk ağlar mısın? Evet, yalnızca ağlarım. Neden? Bilmem, çok insanın içinde bilgilerimi belli etmek istemiyorum. Neden acaba? Ne olur belli etsen, ne hissedersin veya ne düşünürsün? Şimdi istemiyorum. Hani bir şey olduğu zaman insanlarla içimi paylaşmak istemiyorum. Neden? Anlamayacaklarından dolayı da olabilir mi? Anlamayacaklar, öyle mi? Hı hı. Çabuk karar verebiliyorsun, öyle mi? Genelde. Genelde görebiliyorsun. Duygularına göre mi hareket ediyorsun ağırlıklı olarak, yoksa mantığına mı? Duygularına göre hareket ediyorsun. Evet. Bakalım, değerlendir.
Halil Cibran'ın Eserleri Üzerine
Evet, Halil Cibran vardı, çok etkisi oldu yani. Zaten o kitabı yirmi beş senede yazmış. Kolay mı, değil mi bilmiyorum ama kendince böyle... O da dört numara birisi. Tam içine sinene kadar yayınlamamış, içine sindiği zaman yayınlamış. Onun asıl kitabı da odur, Ermiş olanı. Tanrı Elçisi diye de birkaç baskısı var. Ermiş'in üç dört çevirisi var. Kum ve Köpük de var; bu da onun bazı kitaplarından derlenmiş sözler.
Enneagram Testindeki Soruların Sınırlılığı
162 soruyu nasıl buldun? Ama sözde öyle değil, ekip olarak yapmışlar sanırım; 4'e, 7'ye, 7'ye, 8'e de çıkabilir. Aynı soruya 1, 2, 3, 4 numaralar da aynı cevabı verebilir. Her soru tek bir tipe özgü hale getirilemiyor, kolay değil o; getirilebilirse iyi olur ama her soruyu öyle getiremiyorlar.
Öyle sanmadım, nitelik olarak öyle bir niteliği olduğunu fark ettim genelde. Sonu bunu diyorsan hepsi olabilir; biraz daha detaylı bilmenizden de kaynaklı olabilir. Bu kesin böyledir diyemiyorum artık, çünkü neden olduğuna bakmak lazım; kişiye göre motivasyonu da farklı oluyor. Öyle sanmıyorum, belki ama bir küme olunca belki; küme olarak hep bu sorulara aynı cevabı vermesi de belki onun bir şeyi olabilir, bir araya geldiğinin anlamı. Yani dokuz tip içinde bazı şeyleri iki üç tanesi yapabilir; onu ancak motivasyonun üzerinden düşünerek ayırt edebilirsin. Davranış olarak aynısını yapabilirler; ama mesela bir dört de içindeki hisleri ifade etmeyebilir, bir dokuz da etmeyebilir; farklı motivasyonlarla aynı davranışı gösterebilirler.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Yok --- ---