Nefisle Ayrışma ve Travma Algısı

Yaratılış, Secde ve Dualitenin Kökeni

Bir yönünü konuşalım isterseniz. Aşağı yukarı bütün kutsal kitaplarda insanın yaratılışından bahsedilirken, meleklerin insana secde ettiği veya hürmet ettiği, şeytanın veya şeytanların da ona hürmet etmeyip, onu yanıltmaya, şaşırtmaya, bulunduğu konumdan çıkarmaya, genel tabiriyle cennetten düşürmeye dönük bir tavırları olduğu söylenir. İşte Kur'an'da da Allah insanı yaratmış, onu en güzel şekilde düzenlemiş, ondan sonra ruhundan üflemiş, ardından da secde edin demiş. Burada ne var? Bir hürmet, bir hizmet olgusu var aslında. Buradaki secdeyi bir ibadet secdesi olarak değil, bir saygı, hürmet ve hizmet secdesi olarak algılamamız doğru olacaktır. Orada melekler Adem'e secde ederken ona ibadet etmişler anlamında bir şey olarak tabii ki algılamıyoruz.

Şeytan ise buna muhalefet ediyor ve onu yoldan çıkarmaya çalışacağını söylüyor. Bu, hani insanlar yanlış algılar içinde olmasınlar diye önemli bir nokta olarak dikkatinizi çekmek istiyorum. Şeytan bu konuda izin istiyor. Daha doğrusu ancak Allah'ın izniyle bunun mümkün olabileceğini biliyor. "Eğer" diyor, "bana mühlet verirsen, bana müsaade edersen, ben insanın, yani Adem'in, yani insanoğlunun, yani her birimizin hürmet edilecek, saygı duyulacak bir tarafı olmadığını, kötü olduğunu, kötülüğe meyilli olduğunu, kötülüğü tercih edeceğini sana göstereceğim. Ben ona secde etmek istemiyorum, çünkü o secde edilmeye, yani saygı duyulmaya layık değildir." Allah burada ne diyor? "Evet" diyor, "sen mühlet verilmişlerdensin." Yani ona şunu söylemiyor: "Hayır, insan çok iyidir, hiçbir kötülük eğilimi yoktur" şeklinde bir ifade kullanmıyor. "Sen mühlet verilenlerdensin, dileyen dilediğini tercih etsin" diyor.

Değil mi? Burada aslında neyi anlıyoruz? Kâinatta, yaratılışta bir dualite olduğunu, insanın hayatında, insanın bireysel varoluşunda da bir dualite olduğunu; ve evrende iyinin iyiye hizmet ettiğini, kötünün de iyiyi bozmak istediğini anlıyoruz. Yani iyi iyiye hizmet eder, iyi iyiyi birbirine çeker ama kötü iyiyi istemez. Hatta bakın, insan psikolojisinde çok ilginç bir şeydir; tabii ki her insan böyle yapmaz ama bazı insanlarda şunu görüyoruz: Mesela diyelim ki merhametli olan bir insanı görüyor, rahatsız oluyor. Bunun nedeni şudur aslında: Oradaki merhametin iyi olduğunu biliyor, görüyor; merhamet iyi bir şey ama kendisinde bu merhameti göremediği için karşıdakinin de kötü olmasını istiyor, o da merhametsiz olsun, o da kötü olsun istiyor. Halbuki daha doğru olan nedir? Bizdeki iyi tarafı tetikleyip "ya ne güzel bir anlayış, ne güzel bir merhamet var bu insanda, ben de böyle olmaya çalışabilirim" demektir, değil mi?

Aslında bu o zaman ne olur? İyi iyiyi tetikler ve iyi iyiye hizmet eder. Ama bazen de kötü iyiye düşman olur. Onun için bir alimin bir sözü vardır, der ki her hayırlı işin manisi vardır. Yani her hayırlı şeyi engelleyecek bir şey vardır. Aslında bu, dualitenin sonucu olan bir şeydir. Mesela uzaya çıkmak istediğinizde yer çekimi buna engel olmaya çalışır. Bir fiziksel araç hareket ettiğinde sürtünme kuvvetine rağmen hareket eder. Siz arabayı hareket ettirmek istersiniz ama bunu engellemeye çalışan ne vardır? Yer çekimi ve sürtünme kuvveti vardır. Dolayısıyla biz her zaman şunu bilmeliyiz: Yaradılışta, evrende bir dualite vardır. İnsanın da yaratılmış bir tarafı var, bir de yaratılmamış bir tarafı var. Şimdi bu mesele fazla teolojik tartışmaya yol açmasın, mevzumuz o değil çünkü. Yani Kur'an'ın tabiriyle halk edilen bir tarafı var, halk edilmeyen bir tarafı var.

İnsan, kutsal metinlerin sembolik ifadesiyle topraktan şekillendiriliyor ama bununla insanın yaratılışı tamamlanıyor mu? Hayır. En güzel kıvama getiriliyor. Sonra Allah ruhundan üflüyor. O zaman insan tamam oluyor. Ondan sonra zaten secde emri veriliyor. Dolayısıyla biz kendi içimizde de, yaratılmış tarafımız düzeyinde, yani beden ve psikoloji düzeyinde bir dualiteye sahibiz. Bedenimizde de, psikolojimizde de bir dualite var, yani çift kutupluluk var. Bedenimizin şu anda bile bazı hücreleri canlı, bazı hücreleri ölü; bazı hücreleri sağlıklı, bazı hücreleri sağlıksız, değil mi? Bedenimizin şu anda içinde bile bu dualiteyi görüyoruz. Bu konuda başka anlatılar da var ama o mevzuya şimdi girmeyeyim.

Şunu anlamamız gerekiyor: Dediğim gibi, yaratılış aleminde net bir şekilde bir dualite var. İşte en bilinen sembolüyle uzak doğudaki yin-yang sembolü aslında o dualiteyi ifade eden, gösteren bir sembol. Her şeyde bir dualite var. Peki biz kendi içimizdeki dualitenin farkında mıyız? Bu dualiteyi görebiliyor muyuz? Kendi psikolojik yapımızın içindeki dualiteyi görmedikçe gerçek anlamda arınmak, gerçek anlamda kendimizi bulmak imkânı söz konusu olmaz. Ama dikkat edin, bizler hiç kendi psikolojik mekanizmamızda — özellikle konumuz bu — pek fazla bir dualite olduğunu ya düşünmeyiz ya da düşünmek istemeyiz ya da bir tarafa meylederiz.

Ya mesela ne deriz? "Ben iyiyim, ben iyi biriyim, kötü biri değilim" deriz. Sonra bir şey yaparız, bir şey olur, bir problem, işte öfkeleniriz, kızarız, birinin kalbini kırarız. "Ya ben bu kadar kötü müyüm acaba" deriz. Veya biri der ki "bak sen çok kabasın" veya "işte sen çok bencil davranıyorsun, sen insanların canını yakıyorsun, haksızlık yapıyorsun" — ağlarız. "Evet, biraz kötüyüm herhalde" ya da yine deriz "hayır ben iyiyim, siz yanılıyorsunuz." Neden? Çünkü dualiteyi görmek istemiyoruz. Ya kendimize iyi diyeceğiz ya kötü diyeceğiz. Halbuki bu problematik bir şeydir, özellikle psikolojik düzeydeysek ve ermemişsek. Eren bir insan bile potansiyel dualitenin farkında olmalıdır. Zaten ermiş hikayelerinde hep duyarız: "İşte sen erdin, veya sen aydınlandın, Allah senden razı, cennete gideceksin" der. O da der ki "hayır, daha ölmedim." Yani daha son nefesi vermedim. Henüz son nefesi vermediysen, mevcut durumunda bir dualite olmasa bile potansiyel olarak vardır. Tetiklenebilir. Sen de o tetiklenmeye maruz kalırsan yanlış yapabilirsin.

Dolayısıyla insan her zaman bu dualitenin farkına varmalıdır. Bu anlamda insan psikolojik olarak kendini her zaman ikiye ayırmalıdır. Yani tırnak içinde içimizdeki melekler ve içimizdeki şeytanlar. Ama onlara "benim şeytanlarım" demeyeceksiniz. Anlatabildim mi? "Benim meleklerim" diyebilirsiniz, melekleri sahiplenebilirsiniz, onlar da sizi sahiplenebilir. Ama şeytanları sahiplenmeyeceksiniz. Kur'an ne diyor? Onun düşman olduğunu unutma. Biz farkındalığımızı yitirdiğimizde, bu dualiteyi görmediğimizde, tırnak içinde, psikolojik düzeydeki şeytanları bağrımıza basıyoruz veya kendimizden zannediyoruz, kendimizden algılıyoruz. Halbuki kendimizden algılamamamız lazım ama psikolojimizde olduğunu görmemiz lazım. Bunlar çok farklı şeylerdir.

Mesela bir kadın örtüsünün üzerindeki lekeyi görür. O leke nerededir? Örtünün üzerindedir. Ama örtüden midir? Değildir. Zaten örtüden olsa yıkamayacak. Peki niye yıkıyor? Çünkü örtüde olan ama örtüden olmayan bir leke, değil mi? Bunu böyle ayırt ediyor, bilse de bilmese de. "Şunu bir yıkayım" diyor. Ama mesela desek ki "ya o üretilirken böyle bir lekeye sahipti veya onun deseni öyle" — o zaman yıkamayacak değil mi? "Ya o senin leke dediğin aslında leke değil, onun deseni öyle" falan desek, o zaman yıkamaya gerek yok veya yıkamanın anlamı yok. Ama örtüde bir leke var ama örtünün kendisinden değil. O zaman ne yaparız? Onu yıkarız.

İnsanoğlunun en fazla hata yaptığı mesele bu noktadır: Ya yanlışlarını görmek istemez, yani psikolojisindeki negativiteyi, o dualitenin negatif kutbunu görmek istemez, veyahut da gördüğünde onu kendi psikolojisinin parçası olarak algılar. Yani ayrılmaz bir parçası. "Ne yapayım ben böyleyim, ne yapayım bende böyle bir şey var." Hatta bazen şöyle deriz: "Ben böyleyim, bende böyle bir şey var, beni böyle kabul edeceksin" deriz. Halbuki bütün dünya sizin psikolojinizdeki bir negativiteyi kabul etse, yani "seni böyle kabul ediyoruz" dese, siz eğer kendinizi seviyorsanız onu kabul etmemelisiniz. İnsanlar hep böyle "başkaları beni böyle kabul etsin" diyor. Kendilerini de öyle kabul ediyor. Ve en büyük tuzağı burada yaşıyor.

Evet, biz muhatabımızda bir hata gördüğümüzde bu onu dışlamamızı gerektirmiyor. Ama "ben seni böyle kabul ediyorum, bu da doğal bir şeydir" anlamında da bir mesaj vermemeliyiz. "Ben senin sürecini kabul ediyorum, bu sürecinde şu anda bu tür bir dualite yaşıyorsun. Psikolojinde şu tür olumlu düşünce, duygu ve davranışlar var, şu tür olumsuz duygu, düşünce ve davranışlar var. Şunlar senin fıtratından olan doğal şeyler, bunlarsa senin fıtratından olmayan, sonradan edindiğin şeyler." O yüzden biz hani abdest anlatılırken "hadesten teharet" diyoruz. Hades demek sonradan olan demek. Yani biz sonradan olan şeylerden temizlenmeye çalışıyoruz aslında abdest alarak.

Hani bazen insanlarda bazı lekeler olur, mesela doğumsal bir leke veya farklı renklerde. Bazen bir leke gibi zannedilir, yıkanabilir bir şey. Bazen de onu göremeyiz, böyle bir doğumsal bir leke olduğunu. Deriz ki "bu ne zaman oldu?" Kişi der ki "doğumdan." Değil mi? Doğumdan olan bir şey tabii ki doğumdandır. Ama sonradan olan bir şey sonradan eklemlenen bir şeydir. Ve sen o sonradan eklemlenen şeyin, eğer yanlışsa, mutlaka analizini yapmalı ve eğer o doğal bir şey değilse onu kendi bünyenden temizlemelisin. Bunu biyolojik olarak yapmaya çalışıyoruz değil mi arkadaşlar? Mesela bir sabah kalktığımızda yüzümüzde bir yumru olduğunu görsek veya gözümüzün üzerine bir perde indiğini görsek ne deriz? "Bak, bu sonradan olma. Acaba bu dönüştürülebilir mi? Eski hale dönebilir mi?" deriz değil mi?

Yoksa bu, mesela örnek vereyim ben size: Benim bir gözümde göz tembelliği var. Ben bunu 18 yaşında fark ettim. Fark ettiğim anda tabii sonradan oluştuğunu anladım ama mevcut tıpta bir tedavisi şu an yok. Göz tembelliğinin bir tedavisi yok. Ama bakın bu bile sonradan olmadır. Ve hâlen tıbbı takip ediyorum, belki bir çözüm bulabilirler. Çünkü bu sonradan olma bir şeydir. Anlatabildim mi? Biz hadesten teharete ihtiyaç duyuyoruz. Yani psikolojimizde, özellikle sonradan olan şeylerin farkına varıp bunların sonradan olduğunu bilmemiz gerekiyor. O zaman bunların temizlenmeye ihtiyacı var. Bu bir gerekliliktir. Yoksa "ben kendimi bildim bileli böyleyim" veya "ben çok uzun zamandır böyleyim, kolay kolay da değişmem, çok çaba gösterdim ama bir türlü değiştiremedim" demek olmaz. Asla insan vazgeçmemelidir. Bir dualite var ve sen bu dualitenin farkına varıp negatif olanı tanımlamalı, pozitif olanı tanımlamalı, pozitif olanları devam ettirmeli ama negatif olanlara karşı dikkatli ve duyarlı olmalısın.

Ben eğer şeytanın farkında değilsem, onun aldatmalarına karşı uyanık olamam. İslam tasavvufunda çok önemli, güzel bir ifade vardır: Şeytanın en büyük tuzağı kendisini inkâr ettirmektir denir. Şeytanın en büyük tuzağı kendisini inkâr ettirmektir.

Toplumsal İçselleşme: Yırtık Pantolon Örneği

Mesela düşünün, modern kapitalizmde ne yapılıyor? Bir şey insanlara içselleştiriliyor. Mesela "ben böyle yapmak istiyorum" deniyor. Diyorum ki "kulağına niye küpe taktın?" "Ben böyle istiyorum" diyor. Peki arkasını bir kazı bakalım, sana bunu böyle isteten neydi? Hani konu kulağa küpe takmak iyidir kötüdür anlamında demiyorum, basit bir örnek olarak veriyorum. Yani mesela bir gün bir çocuğa sordum: "Niye kulağına küpe taktın?" Hani bunun haramlığı falan yok, yanlış anlamayın, sadece bir şeyin nasıl işlediğini anlatmak istiyorum. "Ne bileyim" dedi, "hoşuma gitti, ben istedim, taktırdım" dedi. Sonra biraz kurcaladım. Birisini görmüş; böyle yakışıklı, filinta gibi bir genç. Bakmış kulağı küpeli. "Etkileyici bir çocuk, ona özendim" dedi. "Ona yakışıyordu, bana da yakışır dedim ve kulağıma küpe taktım."

Şimdi bakın, biz doğal ve orijinal bir şekilde mi bir şeyleri istiyoruz veya istemiyoruz, yoksa bir süre sonra bir şeyler suni olarak bizim içimize mi işliyor? Ama dikkat edin, dışarıdan bir otorite görünmüyor ortada. Hani ben hep söylerim, bundan 20 sene evvel, işte erkek olsun kadın olsun fark etmez, "arkadaşım şu kot pantolonunu bir yırtsana, şöyle bir pencere aç falan, öyle dolaş" desen muhtemelen hiç kimse bunu kabul etmeyecekti. Hatta kazayla yırtılmışsa da büyük oranda utanarak oturacaktı. Ama şimdi yırtıyoruz, yırtılmamışsa yırtmaya çalışıyoruz, değil mi? Peki niye rahatsız olmuyoruz? Çünkü içselleşmiş bir şey.

— Karşı çıkmanın kendisinden doğan bir doğallık olamaz mı? Karşı çıkma kısmında?

— Şimdi arkadaşlar, bir şeyi yırtmanın bir doğallığı yok yani. Hani mesela tepkisel olarak karşı çıkıyorsanız ayrı bir şey. Ama hani yırtık bir derisi olan var mı arkadaşlar? Mesela bir çocuk doğdu, mesela göğüs derisi yırtık; ne yapılır, tedavi edilir değil mi? Kimse "şöyle bir yırtayım" demez değil mi? Bir şeyin doğası var yani arkadaşlar, bir şeyin doğası var aslında. Ben bunu basit bir örnek olarak söyledim. Burada iyi kötü, günah sevap olarak söylemedim bunu. Şuna getirmek istedim: Bir şeyi bir zaman sonra içselleştiriyoruz ve artık o bize doğal geliyor. Neden doğal geliyor? Çünkü içinde olan bir şey, senin içinde olan bir şey. Dışarıda olan bir şey olsaydı — hatta şimdi şöyle düşünün: Mesela doğan çocuklara, gençlere, işte geldi 8-10 yaşına, "herkes dövme yaptıracak, herkes kulağını deldirecek, herkes piercing takacak" dense, bugün takanların muhtemelen hiçbiri bunu yapmayacak. Şimdi bakın, burada bir doğallık yok. Demek istediğim şey bu.

Bir şey iyi kötü içselleştirildiği zaman artık sen onu objektif olarak göremezsin. Göremediğin için analiz edemezsin. Yanlış bir şeyse mücadele edemezsin.

Psikolojik Dualite ve Ayrışma İhtiyacı

Şimdi bunu kendi psikolojimiz açısından değerlendirirsek şuna gelmek istiyorum: Biz kendi psikolojimizin içinde olan duygu, düşünce, davranışların hangisinin doğal, hangisinin doğal olmadığını nasıl tespit edebiliriz? Bu konuda ayrımı nasıl yapabiliriz? Ayrım yapmamıza gerek var mı? Bazıları şöyle de itiraz edebilir: "Benim içimden ne geliyorsa benimdir, bana aittir ve o benim. Zaten beni ben yapan da budur. Ben hiç ayrıştırma, analiz yapma gereği duymuyorum" diyebilir. Bir tercihtir bu. Bir başka tercih şu olabilir: "Valla iyi kötü, ben böyleyim, ben buyum, yapacak da bir şeyim yok. Hatta bazı tutum, davranış, düşünce ve duygularımın da yanlış olduğunu biliyorum ama buyum. Kendimi bazen de değiştirmeye çalışıyorum, yanlış yapıyorsun diyorum ama böyle devam ediyorum." Böyle diyebiliyoruz.

Şimdi bir insan bir şeyi kendi olarak algıladığında bunu objektif değerlendiremez, onun hakkında objektif karar veremez. Hani biz bazen şöyle oluruz, mesela iki kişinin tartışmasını görürüz. Biri öfkelidir, biri kırılmıştır. Mesela deriz ki "bak, bu kadar kırılganlıkla hareket etme, işte bu öfkeyle hareket etme" deriz. Ama "ben öfkeli değilim" der veya "tabii ki öfkeleneceğim, hak ediyor" der. Öbür tarafa diyorsunuz ki mesela "kırılganlığını görüyor musun?" "Tabii ki görüyorum, kırıldım tabii ki, inkar etmiyorum, zaten kırıldığımın da bilincindeyim" der. Şimdi bu insanlar öfkeleri veya kırılganlıkları karşısında özgür ve objektif olabiliyorlar mı? Cevap: olamıyorlar. Olamazlar da bu kafayla. Eğer "ben kırıldım" diyorsam, ben kırılganlığım üzerinde objektif düşünemem, kırılganlığımı objektif analiz edemem. Çünkü o an ben kırılganım zaten. Kırılganlığımı kim analiz edecek? Kırılganlığıma kim objektif bakabilecek? Bakamam.

O zaman ne yapmalıyım? O zaman ayrışma üretmeliyim. Yani gözlemleyen bir "ben" olmalı ve o şeyi gözlemlemeli. "İçeride bir kırılganlık var, içeride bir öfke var, içeride bir yetersizlik duygusu var, içeride bir kendini ispat etme dürtüsü var, ben de biliyorum diye ortaya çıkmak isteyen bir benlik var" böyle diyeceğim, ayrışma yaşayacağım. Yoksa "ben kırıldım, ben öfkelendim, ben gücendim, ben yetersizim" diyeceğim. Ayrışma bu demektir. Ayrışamıyorsanız asla ilerleyemezsiniz. Kırk yıl bir yere gidin, isterse bu bir peygamber sohbeti olsun, farz edelim ki bir peygamber döneminde yaşadık ve peygamberin sohbetine kırk yıldır katılıyoruz — içinizde ayrışma üretmediğiniz müddetçe asla ilerleyemezsiniz. Onun için Kur'an'ın bazı ayetlerinde şu ifade vardır: İşte şunu tasdik eden ve şundan kaçınan, ikisi birlikte işlenir. Aslında ne var burada? Bir dualite var. Mesela içindeki cimrilik hissinden kaçınan ve cömertliği tasdik eden veya tercih eden işte diyelim ki kurtulmuştur gibi.

Aslında bakın cimrilik nerede var? İçeriden geliyor. Ama kendinden mi, değil mi? İşte onu ayrıştırmak durumundayız. İçimden geliyor ama kendimden mi? Tırnak içinde, içime kaçmış yani. Değil mi? Bazen olur böyle, işte kişi farkında olmadan bir mermiyle ömür boyu yaşayabilir değil mi? Hatta bazıları farkında değil yani. Peki farkında olmadan bu süreci geçirdiğinde ne olur? Bunun mutlaka az veya çok bir zararını görürsün, hele hele negativitesi güçlü olan bir şeyse.

O yüzden her zaman hatırlatmaya çalıştığımız bir şey var. Ne diyoruz? "Ben" kelimesini kullanarak bir cümleye başladığında dikkat et, o "ben"i neyle tanımlıyorsun? Mesela "ben öfkeliyim" dediğinde zaten sen öfkelisin, bitti zaten. İçeriden geliyor ve o içeriden gelen "ben." "Ben" içeriden geliyorsa, "ben" neyle mücadele edebilirim, böyle bir şey olur mu? Mücadele etme diye bir kavram olur mu? Olmaz. Ben neyle mücadele edeyim ki?

Bazen ben bazı insanları görüyorum, diyorum ki "bak çok kırılmışsın burada, biraz bunu gör." Kime diyorum? Dediğimde şunu üretmesi lazım muhatabımın: "Evet, ben şu anda o kırılgan benliği gözlemliyorum." Yoksa "ben kırıldım, tabii ki kırılırım, insan kırılır" — yani ben şimdi kırıldığımı inkar mı edeyim? İnsan kırılıyor tabii ki. Ben bazı arkadaşlara derim ki "işte kırıldım" der veya "öfkelendim" der; "hangi benin öfkeli, bütün benliklerin mi?" diyorum. Bu olmaz, böyle bir şey yapamayız, buradan hareket edemeyiz. Bütün benliklerinle kırılmışsan veya bütün benliklerinle öfkeliysen sen yoksun, ortada kalmamışsın. Halbuki aslında bir de sen varsın. Ama kendini o benliklerle örtüştürüyorsan, evet hakikaten sanki o anda bütün varlığın sana kırılmış gözükür, bütün varlığınla öfkeli gözükürsün, bütün varlığınla kendini hayal kırıklığına uğramış hissedersin. Neden? Çünkü ayrıştırma yapmıyorsun. Üstelik de negatif bir benlikle özdeşleşiyorsun.

O yüzden dilimizi değiştirmemiz gerekiyor. "Ben kırıldım" yerine "psikolojik bünyemde kırılmış bir benlik algılıyorum ama o ben değilim, ama içimde onun olduğunun farkındayım, ama onu onaylamıyorum" demek zorundayız. Ayrışmak zorundayız. Bakın modern psikolojide "kabul ve kararlılık terapisi" ve mindfulness gibi son yıllarda ortaya çıkan ekoller artık bunu dillendiriyor ve ayrı kavramlar kullanmaya başlıyorlar; "bağlamsal kendilik" kavramlarını kullanmaya başlıyorlar. Yani "şu anda içimde böyle bir duygu durumu hissediyorum, mesela ben kırılgan biriyim" — hayır. "İçimde çabuk kırılan bir benlik hali var ama ben buna artık çok fazla düşmek istemiyorum, bu benliğin tuzağına çok fazla düşmek istemiyorum" — buyurun. "Eskiden böyle değildim" de yanlış bir şey. "Eskiden şöyle şöyle bir benliğin tuzağındaydım." Bakın "eskiden böyleydim" de olmaz, değil mi? O da olmaz. "Eskiden böyleydim" — hayır, o da bir özdeşleşmedir. "Eskiden farkındalığım çok zayıf olduğu için şöyle şöyle bir benliğin tuzağına düşerdim" demek gerekir. Mesela işte "günlerce öfkeli bir benliğin tuzağında yaşardım, günlerce bazen kırılganlık hisseden bir benliğin tuzağında yaşar, insanlara küserdim, ama artık o benliğe düşmüyorum veya az düşüyorum veya düşmemeye çalışıyorum" demek gerekir.

Bakın ayrışma şarttır. Ama insan tabii ki bu süreç içinde ayrışması gereken benliklerle özdeşleşip yanlış yapabilir. Ama ayrışma çabasına devam etmek zorundayız. Ayrıştığımızda ne yapıyoruz? Kendimizi kurtarıyoruz. Kendimizi kurtarmak için bunu yapıyoruz. O yüzden bunu "kendimle savaşıyorum" şeklinde bile tanımlamamak gerekir. Biz kendimizle savaşmıyoruz. Bize kendimizi unutturan ve sahte bir kendilik üzerinden bize tuzak kuran bir şeyle mücadele ediyoruz. "Kendimle mücadele ediyorum" dediğinizde ayrışmış olmuyorsunuz. Bunu dediğiniz anda zaten o mücadele çok zayıftır ve gerçek anlamda bir mücadele anlamına da gelmez. Biz kendimizle savaşmıyoruz, kendimizle mücadele etmiyoruz. Bize kendimizi kendimiz zannettiren, bize sahte bir kendilik algısıyla yanlış bir kendilik tuzağına düşüren bir benlikle mücadele ediyoruz.

Mesela eskiden ne diyordum? Diyelim ki "öfkeliyim" diyordum, "ben öfkeli biriyim", kendimi öfkeli biri zannediyordum. Şimdi ayrışıyorum, ne diyorum? "İçimde öfkeli bir benlik var, bir öfke damarı var, bu zaman zaman içsel veya dışsal bazı etkenlerle tetikleniyor ama ben bunu onaylamıyorum, bu fıtri değil." Bakın bu işin ilk prensibi şudur: Bu doğal değil, yani bu sonradan olma, bu gerçek değil. Anlatabildim mi? Bu gerçek değil, yani bu hakiki değil, bu benim doğamdan değil. Şeytan nedir? İllüzyon kralıdır zaten.

Şeytanın Kendini İnkâr Ettirme Tuzağı

Mesela kendinizi değerli veya değersiz hissettiren benliklerinize bakın, oradaki sahteliği görün. Hani bunu çok defa anlatıyorum değil mi? Bir insan beni nasıl değerli kılabilir veya nasıl değersiz kılabilir? Bu mümkün olan bir şey değil aklınızı kullandığınızda. Benim değerim neyse odur. Ama içimde bir benlik oluşmuş. Biri bana mesela çocukluğumda, diyelim ki 2 yaşında, 3 yaşında, 5 yaşında "sen ne güzel bir kızsın, sen ne kadar yakışıklı bir çocuksun" demiş. O sana böyle işte diyelim ki bir de sünnet oldun, "asker oldun, erkek oldun" falan, bir sürü hikaye bize boca ediliyor. Bunlarla biz bir benlik üretiyoruz değil mi? Mesela "ne güzel bir kız bu, işte kraliçe, prenses" — sahte bir benlik orada. Bu hoş geliyor ve diyorsun ki "hah, kendimi iyi hissediyordum" — işte zokayı yuttun. Sahte bir benlik içeri girdi. Sen bununla hesaplaşmadığın müddetçe ölünceye kadar bununla yaşarsın. Ölünce dersin ki "acaba mezarıma kim gelecek?" Ölüm döşeğinde bunu düşünürsün, "beni kim ziyaret etti, veya ölsem arkamdan kim ağlar, ne kadar hatırlanacağım" diye. Çünkü zokayı yutmuşsun ama yuttuğunun farkında değilsin. İşte buna biz içselleştirilmiş sahte benlikler diyoruz.

O yüzden bakın çok ilginçtir. Tabii çok ayrıntılara girmeyeyim. Mesela Kur'an-ı Kerim'de böyle bir anlatı yok ama mesela Tevrat'ta ve bazı başka kadim bilgeliklerin metinlerinde vardır: Şeytan işte birinin içine girer, işte Hristiyan geleneğine göre kadının içine girmiş veya bazı anlatılarda bir yılanın içine girip Adem'e yaklaşmış. Yani bu ne demek aslında? Şu demek: Şeytan, yani negativite, olduğu gibi görünmez. Kendini farklı gösterir. Kendini farklı şeylerin, farklı kılıkların içine sokarak görünür. Çünkü bakın doğal, yani ortalama düzeyde bile insan psikolojisi, insan bilinci kötüden rahatsız olur. Kötüyü hoş olmayan bir şey olarak görür. Onun için kötünün formu değiştirilmelidir, başka bir kılığa sokulmalıdır, değil mi? Başka bir kılığa sokulmak zorundadır, çünkü olduğu gibi yutamazsın onu.

Hani bazı acı ilaçlar vardır, şekerli bir şeyle kapsüle edilir ki yutabilesin. Zararlı bir şey, yanlış olan bir şey, bir imajla, bir görüntüyle, bir kılıfla ancak yutulabilir, onaylanabilir. O zaman biz bunlara dikkat etmek zorundayız. Yani niye anlatılıyor? Kur'an-ı Kerim'de anlatılmıyor da diğer kutsal bazı metinlerde böyle anlatılar var: İşte şeytan yılanın içine girdi, şeytan kadın kılığına girdi. Niye böyle bir anlatı var? Bunlar eski, geri zekalı insanlara bir şeyleri inandırmak için yutturulmuş şeyler mi? Hayır. Aslında hepsi çok anlamlı şeyler. Ve bakın yılan değil mi? Her şekle girebiliyor. Yani kötülük her şekle girerek size kendini iyi gösterir. Onun için kötüye karşı uyanık olmak lazım. Dünyanın en uyanık insanları kimdir? Aydınlanmış insanlardır. Onlar kötülüğün her çeşidini ve her türlü kılığa bürünmüşünü bilirler.

Kibir, Sahte Benlikler ve Sıfırla Çarpan Benlikler

Mesela bakın, kibir kötü bir şey mi? Hepimiz az çok diyeceğiz ki kötü bir şey. Ama kılığa bürünerek ne yapıyor, diyelim ki bir benlik? Diyor ki "tamam da çok mütevazı olursan da seni ezerler, biraz da kibirli olacaksın." Bir de "kibirliye kibir göstermek sadakadır" gibi şeyler de var, değil mi? O da ayrı bir mevzu. Yani kibirliye kibir göstermek ayrı bir şey, kibirliye karşı kibirli olmak ayrı bir şey. Yani bu da ayrı ince bir nokta ama şimdi buna girmeyin. Ama bakın dikkat edin, mesela kibir ne kadar ustaca bizim zihnimizden girer. En azından şunu deriz: "Kibirli insana da kibirli olacaksın kardeşim." Niye olayım ki yani? Niye ben kibirli olayım ki?

Bir yanlış bir şey. Her yerde yanlış bir şey. Hatta peygamber bir savaşta böyle bir sahabinin kibirlenerek yürüdüğünü görüyor, yüzü biraz değişiyor ve şunu diyor: Yani ancak ve ancak bir savaş meydanında bu makul veya mazur görülebilir. Bakın övmüyor bunu, "iyi yapıyorsun" demiyor. Ancak bir savaş meydanında, hani düşmana karşı bir motivasyon mücadelesi adına — o da bakın, görünmek ayrı, olmak ayrı. Biz görünmüyoruz, oluyoruz. Tabii yani eğer öyle bir hadis varsa, hani kibirliye kibirli görünmek veya kibir göstermek sadakadır veya caizdir — hadis doğruysa ancak onu şöyle yorumlayabiliriz: Kibirliye karşı kibir göstermek ancak caiz olabilir, kibirliye karşı kibirli olmak değil. Biz kibirli oluyoruz.

Hani şey vardır, güzel bak, kediler de şey yapıyor. Hani bazen mesela bir kedi bir köpekle karşılaştığı zaman böyle kabarır değil mi? Ama hani kedilere sormadım da bazen böyle kedilerden bahsedince bana diyorlar ki "sen kedileri hani konuştun mu falan." Zannetmiyorum ki bir kedi öyle kabardığında kendini o büyüklükte zannediyor olsun. Biliyordur orada ekstra kabardığını, değil mi? Onu neden yapıyor? Köpek kaçsın diye veya köpek ona saldırmasın diye, bir savunma refleksi olarak. Ama bir kedi böyle kabardıktan sonra kendini o büyüklükte zannediyorsa bir problemi vardır o kedinin. Evet, tabii bazı hayvanların bazı tavırları insan psikolojisinin bazı yönlerine bir işaret ve bir sembol olmak üzere yaratılmıştır. O yüzden bazı hayvanlar bazı kötü ahlakları sembolize ederler. Onda kibir yok ama onda bir kibir hali var. Ama onda benlik olmadığı için o bundan sorumlu değil.

Şimdi burada neyi anlamak durumundayız? Nereden geldik bu konuya? Kötülük kendini iyi göstererek içimize girer. "Mesela niye kendini bu kadar beğenmişlik içindesin?" "İşte kendimi bununla koruyorum." "Niye böyle üste çıkmaya çalışıyorsun?" "Üste çıkmazsan seni ezerler." Peki birisi üste çıkmaya çalıştığında sen nasıl algılıyorsun onu? Kötü görüyorsun değil mi? "Bak" diyorsun, "üste çıkmaya çalışıyor." "Bak" diyorsun, "zeytinyağı gibi üste çıkmaya çalışıyor." Rahatsız oluyorsun ama sen bunu yapıyorsun. Ama hiç buradaki çelişkiyi görmüyorsun. Çünkü sen şunu diyorsun: "Bazı kişilere öyle davranmak lazım, bazen gerekiyor." Bak ne güzel, kötülük kılıf değiştirerek tatlı, güzel bir surette senin içinde arz-ı endam ediyor. Ağırlanıyor, takdir ediliyor. Tabii onu, yani o senin sahte benliklerin tarafından güzel bir kılıfla alınıyor.

Onun için Kur'an'da bir ayet var ama şu an tam hatırlayamadım. Şu an hatırımda olan şey şu: Nefisleri onlara yaptıklarını güzel gösterdi mealinde ifadeler vardır. "Nefisleri onlara yaptıklarını güzel gösterdi." Bu çok önemli bir şey. Bir algı hali, yanlış bir şeyi sana güzel gösteriyor. Şimdi sen o kötüyü güzel gösteren benliğinle hesaplaşmadığın müddetçe, veya ona karşı en azından dikkatli olmadığın müddetçe... Hani bazen biz deriz ki, işte "bak şuraya gidersen orada biri var, seni manipüle edebilir, dikkat et" deriz. Bak, biz onu ortadan kaldırın demiyoruz. Hiçbir kutsal metinde veya dini literatürde "onu ortadan kaldırın, yok edin" diye bir şey yok. Onun sizin düşmanınız olduğunu bilin ve onun adımlarını izlemeyin. İki tane temel ifade vardır şeytana karşı. Bir tanesi onun düşmanınız olduğunu bilin. Bakın, o doğal değil, sizin doğanıza saldırıyor. Ama nasıl saldırıyor? Kılık değiştirerek saldırıyor. O yüzden onun bütün kılıklarını bilmelisiniz, bütün kılıklarına vakıf olmalısınız.

Mesela iyi bir şey yap diyor bir taraf, ama bir şey yapma diyecek, ama öyle demiyor. "Yapma" demiyor açık açık. "Zor ya" diyor, "çok zor" diyor. Aslında "yapma" demek bu yani. Ama "yapma" demenin güzel bir kılıfı var. Sen bunun farkında mısın, değilsin. Bunu yutuyor musun? Yutuyorsun tabii ki. Bir şeye "çok zor" diye başlarsanız anlayın ki içeride bir şey onu engellemeye çalışıyor. Önce hayatta hiçbir şeye "zor" demeyeceksiniz. "Ben çaba göstereceğim" diyeceksiniz. Çünkü içeride "yapma" diyen sizi açıkça "yapma" diyemiyor, çünkü öbür tarafta "yap" diyen bir şey var. Bu doğrudur, yapmak lazım tabii diyen bir şey var. Ama öbür tarafta "yapma" diyen bir şey var, ama o direkt olarak size "yapma" diyemez. Doğru olmak lazım bu zamanda bile olsa, merhametli olmak lazım, iyi niyetli olmak lazım, insanlar kötü bile olsa doğru olmak lazım, iyi olmak lazım. "Ya doğru söylüyorsun ama bu zamanda çok zor." Mükemmel. Ben buna ne diyorum? Sıfırla çarpan benlikler. Yani içimizdeki iyiliği sıfırla çarpıyor, eşittir sıfır. Ama bakın eksi görünmüyor orada değil mi? Eksi bir şey yok orada ama ne var? Sıfır var.

Halbuki biz negatif benlikleri sıfırla çarpmalıyız. Mesela kibir, hakikaten insan neyi var da kibirleniyor, bu ne kadar saçma bir duygu, düşünce. "Ne kadar büyük büyük" dememiz gerekiyor. Yani kibir aslında çok zor olan bir şey. Öfke aslında çok zor olan bir şey. Kötüyü tercih etmek aslında zor olan bir şey. Ama içimizde bir şey değişmiş ve iyiyi zor görüyor. Bak iyiyi zor gören bir hissin varsa, orada şunu anlayacaksın: İçimde iyiye düşman olan bir şey var, içimde iyiye muhalefet eden, iyiye direnç gösteren bir şey var. Bunu çıkarmam gerekiyor. Çünkü iyi aslında doğal olan bir şey, iyi kolay olan bir şey, iyi fıtri olan bir şey.

Hani geçen bir bayan arkadaşa başka bir mevzu vardı da öyle bir söyledim, söylemez olaydım diyeceğim. "Ya" dedim, "topuklu ayakkabıyla gezmek zor bir şey ya. Düz ayakkabıyla yürümek normal bir şey. Bir insanın ayağına bak, ayak formuna bak, dersin ki bu nasıl bir ayakkabı giymeli? Normal, yatay bir taban." Topuklu ayakkabı giymek zor bir şey arkadaşlar. Hatta onu giymek için çaba gösteriyoruz değil mi mesela? Ve dikkat edin, ayağımızın o yapısını, tendonlarını, kaslarını bozan bir şey aslında. Seni zorlayan bir şey. Arkadaş tabii ne dedi bana? "Ama" dedi, "çok estetik" dedi. Tabii ben sustum, ne diyebilirim şimdi? Diyecek bir şey yok. Yani bakın ne oldu? Yanlış bir şey bir kılıf üzerinden onaylanıyor, değil mi?

Şimdi çoğu psikolojik durum da böyle. Aslında biz zor olanı yapıyoruz arkadaş, yani biz şu anda zor olanı gerçekleştiriyoruz. Mesela kibirli olmak çok zor bir şey; zor bir şekilde kendimi ispat edeceğim, zor bir şekilde kendimi göstereceğim. Yani bu kadar ne gerek var aslında diyor insan bir taraftan. Kendini niye bu kadar zorluyorsun? Ama bakın içeride öyle sahte şeyler var ki seni zor olana yöneltiyor. Ve bir süre sonra bunu doğallaştırmaya çalışıyor, iyi olanı zor gösteriyor. İyi olanı zor görüyoruz artık. Neden? Çünkü dualite var ve biz o dualitenin farkına varmadıkça bu hikayeyi yutmuş olacağız, ve yutmaya da devam edeceğiz.

Düşünün bak arkadaşlar, alçak gönüllülük mü kolaydır, kibirli olmak mı? Değil mi? Merhamet mi kolaydır, kin ve düşmanlık mı? Değil mi? Belli aslında değil mi? Az çok aklı başında, minimal düzeyde aklı başında olan bunu görebilir yani. Çünkü fıtri olan kolaydır, fıtri olmayan şey zordur aslında. Ama içeride nasıl bir tepetaklak şey olmuş ki kolay olanı, fıtri olanı zor görüyoruz. Fıtri olmayan, zor olan şeyi kolay görüyoruz, doğal görüyoruz. O zaman bir durup "ya ben bir tezgaha geldim herhalde, bir oyuna geliyorum, bir tuzağın içindeyim" diye fark etmem gerekir. Bir şey yanlış gidiyor burada.

Başkalarından değer devşirmek zor bir şey, kendi değerini fark etmek kolay bir şey aslında. Şimdi düşünün, ben sürekli birilerinden değer arayacağım, bana değer versinler; ne kadar zor bir şey ya, ne kadar ağır bir arayış, ne kadar zorlayıcı bir şey. Karşındakinin değer skalasını bulacaksın, onun neyi sevdiğini sevmediğini bulacaksın, manipüle edeceksin falan filan. İşte kazara bir değer gördün, bunu da bir de devam ettireceksin. Ne kadar zor bir şey ya. "Eşimin beni sevmesini sağlamak için ne yapabilirim?" Kim seni bu konuda zorluyor ki arkadaşım? Niye kendini zorluyorsun bu konuda? Seviyorsa sever, sevmiyorsa canı sağ olsun, akışına bırak ya. "Kendimi nasıl sevdirebilirim?" Kim seni zorluyor? Kim sırtından böyle seni kamçılıyor, seni kırbaçlıyor? Ama ne kadar doğallaşmış değil mi mesela? "Kendimi nasıl sevdirebilirim?" Büyük bir tuzak ama o kadar normalleşmiş ki şaşırıyor insan.

O da onun problemi. Ben bunu söylerken, kişinin daha da tanımadığı, tarihi bir şahsiyet kim olduğu da önemli değil, onun ismini yazması gibi — orada onunla mı kendini tanımlıyor? O hangi psikolojide? Bunlar özdeşleşmedir. Kişi gerçek kendini unutunca, herkes için değil, bu herkeste farklı bir özdeşleşme oluyor. Biriyle özdeşleşiyorsun, sülalenle özdeşleşiyorsun, ailenle, babanla, işte bilmem tarihteki bir şahsiyetle, milliyetinle özdeşleşiyorsun. Onun üzerinden var olmaya çalışıyorsun. Tamamen sahte bir şey. Sahte değil, sahtenin de sahtesi. Çünkü olmak istediğin şey de sahte bir şey aslında son tahlilde. Anlatabildim mi?

O yüzden insanoğlunun, hani diyorum ya, dövme yaptırmak zor bir şey ya, acı çekiyorsun, insan niye yaptırır değil mi? İnsan niye piercing takar, düşünün, değil mi, zor bir şey ya. Hani manipüle edilmeden yapamayacağın bir şey ama ne kadar güzel manipüle ediyoruz. Bakın bunlar günah sevap değil, bunları yanlış anlamayın, manipüle edildiğimizi anlatmak için söylüyordum. Tabii ama onun sembolik bir anlamı da var, ama onu dini olarak da algılamayın, o ayrı bir mevzu. Geleneksel, sembolik bir anlamı var ama dinin bir parçası değil yani. Anlatabildim mi? Aynen. Dinin bir parçası değil.

Mesela düşünün, surat asmak mı zor, doğal bir gülümseme mi? Değil mi? Surat asmak hakkımız değil değil mi arkadaşlar? Hani İsmet Özel sağ olsun, "surat asmak zorunda değiliz" der yani. İnsanın doğal hali değil mi mütebessim olmak? Doğal halinde olmaktır. O yüzden bakın ayrışmak durumundayız. Neyin ayrışmasını yaşamak durumundayız? Psikolojimizdeki meleki düşünce, duygu ve davranışlar ile şeytani düşünce, duygu ve davranışlar arasında ayrışma yapmak durumundayız. Bu ayrışmayı sürekli kılmak durumundayız.

Şeytanın İzlerini Takip Etmemek: Kıymet Bilinmeme Örneği

Peki şeytanla kavga mı edeceğiz? Yok. Bakın Kur'an'da hiç öyle bir şey yok değil mi, "şeytanla kavga edin" diye bir şey yok. Bakın haçta küçük taşlar atıyoruz değil mi, öyle koca taşlar, terlikler atmıyoruz, küçük taş yani. Ne demek bu? Yani o benim rağmıma hareket eden, o bana karşıt olan bir şey; ben de onun bana karşıt olduğunun bilincindeyim. Yani "uzak dur" diyorum, benden uzak dur. Taş atmanın sembolü odur, "benden uzak dur" daha doğrusu. Ben ona demiyorum "benden uzak dur"; ben ondan uzak duracağım. Çünkü yani bir de böyle bir şey var bazı benliklerde: "Ya ben kötülükten uzak durmaya çalışıyorum ama birileri beni kötülüğe sevk ediyor." Bu da sahte bir benlik. Sen kötülükten uzak durabilirsin. Anlatabildim mi? Yoksa "kötü benden uzak olsun." Onu ben kontrol edemem, şeytanın benden uzak olup olmamasını kontrol edemem. Ben ondan uzaklığımı tayin edebilirim. Ben kibirli bir benliği onaylamıyorum. Kendimi iyi hissetmek için insanları manipüle edip ilgi ve takdirlerini elde etmeye çalışmıyorum. Bunlar ne? Bunlar sahte benlikler.

Ama bakın dikkat edin, bu benliklerin kendilerini onaylatmak için, kendilerini meşrulaştırmak için, meşru göstermek için kılıfları var. Mesela diyor ki "ona böyle kibirli kibirli davrandın ya, hoş olmadı mı? Bak bir düşün, nasıl da kendini ezik hissetti." Değil mi? Sahte bir şey vermiyor mu kötülük? Veriyor tabii ki. Sen de buna aldanıyorsun. Kılıf çok güzel. İşte uyanıklık bunları fark etmektir. Gerçek anlamda bu uyanıklığa ihtiyacımız var. Bunu ayrıştıracağız. Ayrıştırdığında ne olacak? Ayrıştırdığında fıtri olanı ve olmayanı ayrıştırmış olduğun için fıtri olmayana karşı bilinç kazanacaksın. Ama o hemen pes eder mi? Etmez. Başka kılıklara bürünür. Uyanık olacaksın, dikkatli olacaksın.

Ya işte kibir doğru değil ama bazı insanlar hak ediyor — bak ne güzel, kapıdan kovdum bacadan girdi. Ya işte böyle insanlara laf sokmak kötü bir şey ama bazen de hoşuma gidiyor yani, bana kendimi iyi hissettiriyor bazen. Diyorsan, kötülük kılıf değiştirmiş olarak senin içinde meşru bir yer bulmuş demektir. Onu o meşruiyet koltuğundan kaldırman gerekir. O yüzden kötünün kötü olduğunu bilmek çok önemli bir anlayıştır. İkinci adım kötüyü takip etmemek. Yani birincisi şeytanı iyi tanımaktır. İkincisi şeytanın adımlarını izlememektir.

Bakın Kur'an çok güzel bir ifade kullanır: Şeytanın adımlarını izlemeyin. Bakın sizi zorlamıyor. O bir iz bırakıyor, deyim yerindeyse. Kur'an diyor ki onun adımlarını izlemeyin. Diyelim ki birisi sana büyüklük tasladı, seni ezmeye kalktı; şeytan senin içinde bir iz bırakıyor. Diyor ki "böyle insanları affetmeyeceksin, fırsatını bulduğun zaman haddini bildireceksin, haddini bilsin, sen böyle bir şeyi hak etmiyorsun." Bakın iz bıraktı mı, bıraktı. Şimdi sen o izi takip edeceksin mi, etmeyeceksin mi? Şeytanın çalışma tarzı bu. Uyanıksan, akıllıysan izleri ayırt edersin. Ama işte zamanımızda at iziyle it izi birbirine karışmış. Uyanık olmak zorundasın.

— Doğru söylüyor.

— Doğru söylüyor. Bakın Kur'an reddetmiyor bunu. Şeytan diyor ki "ben onları zorlamadım, çağırdım onlar geldiler, benim onların üzerinde zorlayıcı bir gücüm yok." Öyle, tabii onu tam hatırlamıyorum ama yani aslında şeytanın psikolojisi nedir, o uzun bir konu, oraya şimdi girmeyelim. Bu şunu anlatıyor bakın bize arkadaşlar: Aslında içimizde bizi bize rağmen mutlak olarak zorlayacak bir şey yoktur. Ama işte çağıran, velvele koparan, manipüle eden, işte bütün argümanlarıyla üstümüze üstümüze gelmeye çalışan benlikler vardır. Mesele sen onu onaylıyor musun onaylamıyor musun? Bütün mesele budur. Bunun için bir bilince ihtiyacımız var. Onu ne kadar kazanabilirsek o ayrıştırmayı o kadar güçlü yaparız.

Niçin bazen bir mürşide ihtiyaç oluyor? Çünkü senin kılıklarını bilmediğin bazı kötülükler var, sen o kılığı bilmiyorsun. Mesela hani geçen bahsettim, işte "ben bu kadar dirsek çürüttüm, beş dil biliyorum, kırk yıl mürekkep yaladım, bu millet benim kıymetimi bilmiyor" — şimdi sen buradaki kötüyü kolay seçemeyebilirsin, çünkü çok masum geliyor. Hakikaten "ya kimse senin kıymetini bilmiyor" — sana bir mendil de veriyor, kendine acıyorsun ve kendini haklı buluyorsun, mağdur olduğunu düşünüyorsun. Halbuki sen bir kötü bir zokayı yutmuşsun. "Senin kıymetini halk bilmeli, senin kıymetini insanlar bilmeli" diyen bir zokayı yutmuşsun, "Allah kuluna kâfi değil mi" ayetinin tam zıttı olan bir zokayı yutmuşsun ki bunu söyleyen Kur'an'ı çok iyi anladığını düşünen bir zattı, yani düşünün. Allah Kur'an'da diyor "Allah kuluna kâfi değil mi?" Yunus suresinde var, onu da okuyor ama "bu millet benim kıymetimi bilmedi" diyebiliyor. Neden? Çünkü kötülük çok farklı bir kılıkta şey yapıyor; hani demiyor ki "ya Allah kuluna kâfi değil, halk da lazım" öyle gelmiyor ki, "millet senin kıymetini bilmiyor" diye geliyor.

Peki şöyle dese, yine sıkıntı: "İnsanlar benim kıymetimi bilmese de umurumda değil" diyebiliriz. O da sahte bir şey. Orada da başka bir şey var, "umurumda değil" bu sefer. Oradan kibirli bir benlik tetikleniyor. O da başka bir kılıf. Sen yani oradan oraya niye savruluyorsun? Ne demek "umurumda değil" demek, yani? Benimle ilgisi yok. Benimle ilgisi olmayan bir şey bunlar. Ne "benim umurumda" diyorum, ne de "umurumda değil" diyorum, ikisi de çünkü kötülük. Ben sadece o tespiti yapıyorum, bir umudum yok. İnsanlar "benim kıymetimi bilmiyor" ya da "umurumda değil" lafına takılmayın. Şu an öyle dedim de, hani dediğiniz gibi ilgilenmiyorum, "kıymetimi bilmiyor" diye içimden bir cümle geçti. Bu kötü bir cümledir. Benimle ilgisi olan bir şey yok. İnsanlar benim kıymetimi bildi mi bilmedi mi, ben niye ilgileneceğim ki böyle bir şeyle?

Tavuk yumurtlayınca şunu diyor mu: "İnsanlar benim kıymetimi bilmiyorlar, ben olmasam sabah kahvaltısında ne yiyecekler?" Ama önemli değil, umurumda değil, ben gene yumurtluyorum işte. "Bilmezse Halık bilir falan, iyilik yap denize at" ya, niye denize atıyorsun yani, ne kadar sahte kelimeler. "İyilik yap denize at, balık bilmezse Halık bilir" — yani iyilik yapan sen misin ki onu niye denize atıyorsun, hangi denize atıyorsun, balık niye bilmeli, bilmeyince niye Allah'a pas atıyorsun yani? Safi bu cümle var ya, kötü bir cümle ya. Safi kötü bir cümle benim nazarımda. Bir kere iyilik yapan ben değilim. Zaten buradan başladın mı mevzu iptal oldu zaten. Hani "iyilik yap denize at" diyemezsin zaten. Hadi iyilik yap denize at, ne o, halk denizi mi, balıklar da millet mi? Tabii bütün balıklar cahil, "kadir kıymet bilmiyor insanlar" arkadaşlar diye böyle ego arkadan gelmiyor mu? Sizi şişiriyor: "insanlar kadir kıymet bilmiyor." Kardeşim, benimle ne ilgisi var bu mevzunun? Niye ben bunu mevzu ediyorum ki? Niye bunu dert ediyorum ki? "İnsanlar kadir kıymet bilmiyorlar, vefa kalmamış" — beni niye ilgilendiriyor ki bu? Ben kendime bakarım, benim içimde vefa var mı, var; kadir kıymet biliyor muyum, biliyorum. E problem ne? Problem yok.

— Ama hocam, insan da biraz kadir kıymet arıyor.

— Kötülük tatlı bir şekilde girdi. Ne kılıfıyla? İnsan kılıfıyla. Bak, "insan" diye başladı. "Ama insan da istiyor hocam." Sonra da diyor ki "sen istemiyorsun." İstemiyor musun İsmail Hocam? Ben diyorum ki istemiyorum. Benden cevabı alamadı ya. "Bak" diyor, "sokakta istediğin insanlara sor, insanların yüzde kaçı 'istiyorum', yüzde kaçı 'istemiyorum' diyecekler? Bana yüzde beş 'istemiyorum' diyeni bul, ben de seninle aynı görüşte olacağım." Bak ne güzel kılıflar uyduruyor değil mi? Ve uyanık değilseniz birini yemediniz öbürünü yersiniz, değil mi?

— Evet, takdir bekliyor hocam. Mesela şu an dinlemiştim hocam, "iyiliği kazanç kapısı haline getirmeyin" demiştiniz. İyilikten bir takdir beklemenin anlamında anlayabilir miyiz?

— Tabii ki. Çok ilginç. Hz. İsa diyor ya, "bana iyi deme, iyi olan Allah'tır" diyor. Hz. İsa diyor bunu: "Bana iyi deme, iyi olan Allah'tır." Bir insan diyelim ki Allah senin üzerinden bir iyilik icra etti, sen de o iyiliği engellemedin ve senin elinden bir iyilik zuhur etti. Bir insan sana "çok iyisin" dediğinde, fıtri bir insansanız fıtri bir utanma zuhur eder. Bu ne gibidir biliyor musunuz? Diyelim ki birisi sizinle birisine ihtiyacı olan bir şey yolluyor, işte para veya herhangi bir şey yani. Şimdi o kişiye onu götürdünüz. O insan size dese "ya çok büyük bir iyilik yaptın bana, iyi ki bana bunu verdin" — yani sizden bilse ve size müteşekkir olsa, siz utanırsınız değil mi? Ve eğer fıtri bir insansanız şunu dersiniz: "Ya yanlış anlama, ben sana getirdim ama sana falan gönderdi" değil mi dersiniz.

E peki iyilik böyle bir şey değil mi? İyiliği Allah veriyor, "şuna yansıt" diyor, "aktar" diyor. Ben de aktarıyorum, karşımdaki de bana "çok iyisin" diyor; benim utanmam lazım ya, bak bu iyilik benim elimden sana göründü ama asıl bu iyiliği sana veren Allah'tır, bu iyiliğin kaynağı ben değilim. Anne, "iyi ki sen varsın, sen olmasan ben ne yapardım" — "olur mu evlat, beni, benim bütün güzel yönlerimi, bende gördüğün bütün güzel şeyleri var eden, sana gönderen Allah'tır. Ben asıl değilim, ben kaynak değilim." Değil mi? Biri beni iyiliğin kaynağı görüyorsa, ben de insansam, azıcık vicdanım varsa doğru adrese yönlendirmem lazım değil mi? Yoksa bir de arkasından "ben seni sevmesem sen ne olacaktın, ben seni koruyup kollamasam şimdi halin nice olurdu" diyorsan büyük bir tuzağın içindesin.

İyiliğin Kaynağı: Kanal Olmak

Tabii tabii, yani bakın, iyinin, güzelliğin, hayrın üzerinde Allah'ın adı yazar. Bilen insan için, anlayan insan için bu budur. Bunu asla unutmamak gerekir. İyilik Allah'a aittir. Biz iyiliği yansıtabilen, ona bir kanal olabilme imkanıyla donatılmışız. Bir su kanalı düşünün, su kanalında su var mı? Yok. Ancak bir yerden o kanala su verilir ve su bir yere gider. Orada kanal bundan dolayı müteşekkir olmalı deyim yerindeyse, yoksa o kanal dese ki "ben size su getiriyorum, benim sayemde suya kavuşuyorsunuz" yalandır. Biz iyiliğe kanal oluyoruz. "Ben iyilik kanalıyım" — bir de böyle sahte spiritüel şeyler var, "iyiliğe kanalım, işte ben şifa vermiyorum ama şifa kanalıyım." Ego şey diyor ama tabii hani "ben de kanalım, ben de olmasam Allah ne yapacak gariban, hangi kanaldan şifayı gönderecek?"

Şöyle diyeceksin: "Ben hiçbir şeye layık olmadığım halde Allah sırf lütuf ve kereminden beni kanal gibi gösteriyor. Gerçekte kanal manasında olduğum yok, öyle görünüyorum." Hani öncelikle kendinle mutlu ve tam bir şey biliyorsun ya, taklaşıyorsan çünkü fıtri bir şey, fıtrat olduğu için. Bak yani iyilik fıtrat için güzel ve doğal bir şeydir. İşte zaten bunun için de ekstra müteşekkir olmamız lazım. Yani ya ben iyiliğin kaynağı değilim, etki eden bir kanal da değilim. Yani iyiliğin gerçekleşmesine etki eden bir kanal da değilim. Görüntüde sanki benim sayemde veya benim üzerimden geçiyor gibi görünüyor ama Allah kanalsız da yapabilir, geleceğim ona.

İnsan şunu anlamalı: Bak, iyilik senin üzerinden akıyor ya, bununla bile sen büyük bir fıtri mutluluk ve huzur yaşıyorsun. Bundan dolayı Allah'a şükretmen gerekir aslında. Yani iyilik bana iyi geldiği için de iyilik yapmamam lazım değil, çünkü bazen tırnak içinde bazı egolar devreye girer, iyilik yapmak sana iyi gelmez tırnak içinde söylüyorum, yani sahte bir egonun etkisiyle bir bakarsın iyilik sana hiç iyi gelmez. Yani o yüzden hani iyilik fıtraten fıtrata iyi gelir, bu ayrı bir konu ama "ben iyi geldiği için de yapmıyorum" — bakın çok ince şeyler bunlar değil mi? Çünkü şimdi iyilik bana iyi geliyorsa, bir gün iyilik sana kötü gelebilir, ne yapacağız o zaman?

— Riya mı mesela, işte?

— Tabii, riyakarlık yani. Riyakarlık, sen kendini gösteriyorsun. Tabii ki. Yani sen diyorsun ki iyiliğin kaynağı ikidir diyorsun. "Tamam, Allah gönderiyor ama ben bazı insanları da görmüyorum, ama ben de yapıyorum, istesem engel olurum" diyor. Ben de diyorum ki zaten engel olmak durumuna düştüğünde kötülük yapıyorsun zaten. Onun için iyilik Allah'tandır, kötülük nefistendir. İnsana iyiliği olduğu gibi alıp aktarma kabiliyeti verildiği gibi ve tercih etme imkanı verildiği gibi, iyiliğe bazen engel olma imkanı da verilmiştir. İşte o zaman da o insan kötülük yapmış olur. Anlatabildim mi? İyilikte payımız yok. Tabii ego buradan rahatsız oluyor: "Ne demek kardeşim, iyilikte payım yoksa o zaman kötülükte de payım olmasın" falan. Hayır bak, iyilikte payın yok ama Allah — bakın bu ince bir nokta — payın olmadığı halde sen o iyiliğin iyilik olduğunu tasdik ettiğin için Allah o iyiliği sen yapmış gibi kabul ediyor. Bak iyilikte payın yok ama iyiliği iyilik olarak tanımladığın için Allah onu sen yapmış gibi kabul ediyor. Kredi değil bu, Allah'ın lütfudur, ikramıdır. Allah hesapsız ve karşılıksız verir. Anlatabiliyor muyum? Yani Allah sana sanki o iyiliği sen yapmışsın gibi kabul ediyor. Ama sen de sen yapmadığını anlayacaksın. Sen yapmadığını idrak edersen öyle kabul ediyor. Yoksa "ben yaptım" diye kabul edersen, Allah ahirette diyecek ki "hadi buyur", ben bütün iyilik kanallarımı kapatsam sende bir gram iyilik kalmaz.

Eğer nefsin bundan besleniyorsa veya işte "bu iyiliği ben yapayım" diyorsa, orada da bakın — hani "bu iyiliği ben yapayım" — bakın ariflerin nazarında bu bile bir problemdir. Hayır ki, yani iyilik illa "ben yapayım, sen yapayım" niye böyle bir ayrım güdüyorum ki, illa ben yapayım, yok buna gerek yok. Bu da bir sahte bir benliğin tuzağı. Ama güzel görünüyor. Ne var ki bunda, ne kötülük var bunda? Bir gün gelir dersin ki "iyilik yapılacaksa ben yaparım, kimse yapamaz." O noktaya kadar bir gün seni götürebilir o. Hayırda yarışmak marifette yarışmaktır. Bakın hayrın kaynağı da ben değilim, hayırda nasıl yarışırsın? Benliğini sıfırlayarak bu anlamda yarışırsın. Yani şöyle diyeyim: Bir borunun iç yüzeyi ne kadar boş olursa içinden o kadar çok sıvı akar, değil mi? Yoksa "benim hayrım, senin hayrım" — böyle bir hayırda yarışma yok. Hayra kanal olma konusunda o da fakrını idrak etmekle yarışabilirsin. En büyük hayrı kim? Allah en büyük hayrı kimin üzerinden gerçekleştirmiş? Peygamberler üzerinden gerçekleştirmiş. Neden? Çünkü onlar, yanlış anlaşılmamak şartıyla söylüyorum, en boş kanallardı yani. Hiçbir benlik tortusu yoktu. O yüzden sınırsız hayır sınırsız bir şekilde onların üzerinden akıyordu. Bakın "biz seni alemlere rahmet olarak gönderdik" — bakın bu ne demektir? Hz. Muhammed Allah'ın rahmetinin aktığı en büyük kanaldır. Öyle bir kanal ki bütün alemlere rahmet olarak akmış. Hikaye üretmemesinin bununla alakası yok. Bakın biz çok okuma yazma biliyoruz, o yüzden zaten problem yaşıyoruz.

Ego Okuryazarlığı ve Travma Yanılgısı

Şey yapmayın, hemen giriş yapmayın, çünkü kasten tetikliyorum ama girmeyin. Şunun için söylüyorum: Bakın okuma yazma nedir? Sonradan olan bir şeydir, değil mi? Peygamber ümmiydi, yani doğuştan olduğu gibiydi. Yani bu şu demektir: Bizim zihnimiz kurgusal benlikler ve hikayelerle doludur. O yüzden biz bir türlü ümmi olamıyoruz. Ümmi olmak, anasından doğduğu gibi, yani fabrika çıkış ayarlarında duran ve bunu koruyan kişi — peygamber böyleydi. Yani okuma yazma biliyordu bilmiyordu mevzusunu, bildiğimiz anlamda okuma yazma olarak algılamayın. Yani o birilerinin üretip "bunu okuyun, böyle yazın" dediği hikayelere inanmıyordu.

Bakın biz hepimiz şu anda ego okuryazarıyız. Hepimiz ego konusunda okuryazarız. Bugün birine "versene, iki sayfa hayatını anlat" desen, ego okuduğunu göreceksiniz, ego yazdığını göreceksiniz. Biz ego okuryazarıyız yani. O yüzden bu tür okuryazarlıktan kurtulmaya ihtiyacımız var. Mesela birine diyorsun ki "anlat, ne var?" "Ya işte ne bileyim, işte hayatta hep sıkıntı yaşadım, zorluk yaşadım, kimse kıymetimi bilmedi, işte istediğim sonuçlara ulaşamadım, ilişkilerimde problemler yaşadım" işte anlatıyor, ne bu? Ego okuryazarı. Ego okuryazarıysanız vahiy size işlemez. Anlatabildim mi? İşte "ailem beni anlamayacak da kim anlayacak" — bak ne güzel bir ego okuryazarısın. Biri sana böyle bir hikayeyi okutmuş, çünkü sen de onu okumuşsun, şimdi de yazıyorsun.

Şimdi düşünün, hepimiz ne tür egoları okuduk çevremizdeki insanlardan, yaşadığımız olaylardan, ne tür egolar öğrendik değil mi? Ve ne tür egoları yazmaya başladık? İşte "hayatımı yazsam roman olur." Ne yazıyorsun? Egonu yazıyorsun. Neyin romanı? Egonun romanı. İşte bu tür bir okuryazarlıktan kendimizi geri çekmeye ihtiyacımız var. Bunu da mesela çevrenize bakın: Herkes egodan okuyor ve yazıyor. Bunlar size bir ders olsun. Bak bunlar ego okuryazarlığı, ego böyle okuyor, böyle yazıyor. Bende de bunların karşılıkları veya benzerleri var mı? Mesela "hayatta çok büyük travmalar yaşadın mı?" "Yo, haşa, çok şükür, ne travması kardeşim, bir kısım olumlu, olumsuz süreçlere muhatap oldum, bunlar gayet doğal şeylerdi." "Annem beni anlamadı, babam bana küfretti, öbürü beni yok saydı, çok ilginç deneyimlerdi, hiçbir travmaya rastlamadım." Bak o zaman ego okuryazarı değilsin artık. Başına bir musibet geldiğinde egondan okumuyorsun onu. Ne diyorsun? "İnnelillahi ve inna ileyhi raciun, ondan geldim ona gidiyorum." Travma mravma yok.

Bir olayı yaşarken travma üreten benliklerimiz olabilir; işte o benlikleri keşfedin. İçimizde böyle birçok benlik var. "Ben çok mağdur oldum, annem böyle dedi, babam böyle yaptı, o şöyle dedi, işte eşim beni anlamadı, şu böyle oldu, bu böyle oldu, kimse samimi değil, herkes kendini düşünüyor, artık öyle şeyler yaşadım ki hiç kimseye güvenmiyorum, aslında ben çok iyi bir insanım ama insanlar bunu hak etmiyor" — ben böyle bir travma hikayesi mi anlatacağım hayatımı anlatırken? Yoksa "yok kardeşim, hayatta birçok şey oldu, dış dünyada bir dualite olduğu gibi psikolojik dünyamda da bir dualite var, bazı olumsuz olayları bazı negatif benlikler yanlış tanımladı ama şimdi onların çok iyi farkındayım, tırnak içinde bir süre kendime acıdım ama bunun sahte olduğunu şimdi anlıyorum" mu diyeceğim?

Bu tür sahte travma hikayelerini de bırakmalıyız. Yok, gerçek travma diye bir şey yok. Çünkü travma olay değildir, travma sizin bilincinizde oluşan bir şeydir. Bakın dikkat edin, yanlış anlaşılmasın, çok olumsuz olaylar vardır. Fakat onları travmaya dönüştüren, benlik algınızdır.

— Size çok basit bir şey söyleyeyim.

— Buyurun.

— Tabii ki bilimsel olarak travma...

— Evet, doğru söylüyorsunuz. Ne olarak? Doğru söylüyorsunuz. Ben bilimsel konuşmuyorum zaten.

— Hayır, bakın, niye "estağfurullah" diyorsunuz? Bakın hanımefendi, çok önemli, bakın bilimsel...

— Yani travma dilinizi bilimsel olarak kabul etmeniz bence bilimsel olana aykırı düşüyor. Kıymetli hanımefendi, size şunu demek istiyorum. Şimdi insanların burnu olmasaydı ve siz bir çocuk doğursaydınız, çocuğunuzun da burnu olsaydı — bu sizin için travma olur muydu, olmaz mıydı? Bir dakika, bir şey söylüyorum, dikkat edin. İnsanlar burunsuz, kulaksız ve burunsuz — kulak yok, burun yok, dışarıdan hiçbir şey gözükmüyor. Siz bir anne olarak çocuk doğurdunuz, çocuğunuzun iki yan tarafında — tabii kulak da demiyorsunuz — iki yan tarafında anomali var, bir de bu ön kısmında, yüzünün ortasında da iki delikli garip bir şey var. Şimdi siz çocuğunuzu böyle gördünüz, travmatize olur musunuz olmaz mısınız? Olursunuz. Sizi travmatize eden nedir? Bir dakika. Kulak ve burun mudur? Çocuğunuzda kulak ve burun diye bir anomali olmasıdır değil mi? Zahiren bu, travmatize olgu bu.

Hepimizin şu an kulağı ve burnu olduğu için doğum yapan hiçbir anne, çocuğunun kulaklı ve burunlu olmasından travmatize olmuyor. Neden? Çünkü bunu olabilir ve normal, hatta olması gereken kabul ediyor. Biz nerede travma yaşarız? Kabul edemediğimiz, anlamlandıramadığımız, tanımlayamadığımız bir durumda travmatize oluruz. Bilim bunu anlatıyor. Ben de diyorum ki, ben bütün şeyleri anlamlandırabilirim, kabul edebilirim; o zaman benim için ne travma olacak? Hangi bilimsel insan benim travma yaşayacağımı öngörebilir veya ispat edebilir? Şimdi bana isterseniz sorun, hepiniz az çok bilimi biliyorsunuz, bir şey söyleyin, ben de bundan travmatize olayım mesela. Yok, benim hayatımda böyle bir şey yok.

Ben de diyorum ki bakın travma nedir? Benliğin bir şeyi anlayamaması, onaylamaması, anlamlandıramamasıdır. Eğer benim için böyle bir şey yoksa benim için travma yoktur. Mesela örnek vereyim, basit bir örnek: Farz edelim ki ben bugün akşam eve gittim, annem dedi ki "oğlum, ben 80 küsur yaşındayım, ölüm bugün yarın gelir, gerçi belli değil ama ben sana 80 küsur yıldır sakladığım bir gerçeği anlatmak zorundayım, vicdanım el vermiyor." "Buyur anneciğim." "Oğlum, sen benim normalde oğlum değilsin. Ben seni bir gün pazara gidiyordum, gittim, çöplüğün yanında seni gördüm, bir kundakta, baktım nedir, ses geliyordu, aldım, kimseye de göstermedim, söyleyemedim, bunu bir tek ben biliyorum bir de falan biliyor, dolayısıyla ben seni çöplükte buldum." Şimdi bana böyle dese, benim için bu travma değildir. İnsanüstülükle bir ilgisi yok arkadaşlar. Bu normal bir şey ya. Ben de size bir şey diyorum: Önemli değil.

Ben de burada bakın bir şey diyorum: Biz sahte bir insan hikayesini yuttuk. Yuttuk bunu ya. Ne diyoruz? "Bir insan bir olayla mutlaka travmatize olur." Benim annemin, tabii ki benim annemin 4 çocuğu öldü. Biri doğumda, biri 2,5-3 yaşında, birisi 34 yaşında, birisi 56 yaşında. Annem hiçbirinde travmatize olmadı. Ben annemi travmatik görmedim bu durumlarda. E şimdi ne yapayım? Ben şimdi "insan" derken neye insan diyeyim? Yani modern bilimsel dünya annemi diyecek ki "sen travmanı bastırmışsın anacığım, dur senin travmalarını çıkaralım" diyecek. Mesela orta yaş sendromu. "E abi, yok, bende ben 53 yaşındayım, orta yaş sendromu yaşamadım." "Sende bir gariplik var, bastırıyorsun." "Doğum sonrası travma." Yani burada bakın, dedim ya, bazı yanlış şeyler bilim kılıfına girerek aslında bize empoze ediliyor, değil mi?

Ben kimseyi burada eleştirmiyorum, kınamıyorum, çünkü böyle oluyor. Hayatta en korktuğum şeylerden birisi, tırnak içinde, bilim kılıfına bürünen yanlışlardır. Çünkü "bilimsel" dedin mi bitiyor mevzu. Şimdi biri bana diyecek ki "sen bilimsel konuşmuyorsun." Ben de yok, bak vallahi billahi bilimsel konuşuyorum — yok kardeşim, ben bilimsel konuşmuyorum tabii ki. Ben niye bilimsel konuşayım ki? Kendimi niye bilimin kendi sınırları içine hapsedeyim? Bilimi reddetmiyorum, bilimle bir derdim de yok, maksadım bilime karşıtlık, "bilimi ezeceğim" diye bir şeyim de yok. Ama bu bilimsel değil, değilse değil. Benim annem de bilimsel değil. Ne yapayım, anneme gidip "anne hiç bilimsel değilsin, ben okudum, böyle durumlarda kadınlar travmatize oluyor, sen olmamışsın, ne diyeyim ne yapayım" mı diyeyim?

O zaman dikkat edeceğiz, bakın çok zokayı yutmuş durumdayız hayatta. Ben insanüstü değilim. Bakın ben bugüne kadar beni izleyenler bilir değil mi? "Ama hanımefendi, tabii, iyi defa gelmiş olabilir." Ben size hep ne diyorum? İnsan olmaya çalışıyoruz, mevcut durumumuz doğal insan hali değil. Bakın son cümlem: Mevcut psikolojik yaklaşım şu zokayı bize yutturmuştur: "İnsan dediğin böyledir, sizin bazı bahsettiğiniz insanlar insanüstüdür, işte peygamberler, ermişler ve normal insan; onlar insanüstü, biz normal insanız." İşte bu en büyük sahtekarlık. O yüzden son cümlem: Modern psikoloji insanı gerçek insan olma imkanından koparmıştır. Modern psikoloji insanı gerçek, normal, hakiki insan olma imkanından mahrum etmeye çalışmıştır ve buna da devam etmektedir. Evet, teşekkür ediyorum.

— Deniz'in harcamında ["kampanya"] uyuyordu sizin dediğiniz anlamda. 74 yılında dayım Kıbrıs'ta şehit oluyor. Tabii o gün böyle bir teknoloji yok, haber gelmiyor. Dedemi komutan çağırıyor, tugay komutanı. Gidiyor tugay komutanına, diyor ki "Hasan Bey, oğlunuz şehit olmuştur, bu da künyesi, bu da ondan gelen eşyalar." Ki dedem de böyle namazında niyazında, bir de eğitimli bir insan, kendi döneminde ciddi okullar bitirmiş. Tabii bunu hiç kimseye söylemiyor, aileye gelmiyor, direkt eve geliyor, kendisini odaya kilitliyor, yani anneannemi de orada hiç kimseyi almıyor. Ama aile bilmiyor bu olayı. Tabii sonra annem bir şekilde bunu öğreniyor. Kendi annem hiç okul okumamış ama annem o babanın evladı, direkt kapıyı kırıyor, içeri giriyor, yani zorla. Diyor ki "baba, sen onu Allah'a emanet etmemiş miydin? Bu sonuçta benim de kardeşim, senin oğlun, Allah'tan geldi, Allah'a gidiyor." Annem böyle söylüyor. Dedeme diyor ki "sen bu şekilde Allah'a isyan etmiş oluyorsun, bu nasıl bir tavır" diyor yani. Demek ki senin dediğin gibi, dedemde travma olmuş ama annemde oluşmamış. Benim annem de iki evladını kaybetti, oluşmadı yani.

— Hanımefendi, orada bence çok yanlış davranılmış bence.

— Yok, bakın, hepimizde yanlış var. Yani burada "bu" ya da "şu" değil, hepimizde yanlış var. Zaten biz bu yanlışları bulmaya çalışıyoruz. Yoksa biz doğru ile yanlışı, birilerini yargılamaya çalışmıyoruz, biz bu ayrımı yapmaya çalışıyoruz. Bakın hanımefendi güzel bir noktaya işaret etti. Günümüzde neredeyse her şey travma. Sevgilisinden ayrılır, travma. Hasta olur, travma. Birisi ona şey davranır, yok sayıcı bir şekilde davranır, travma. İşte babası ona gereken saygıyı, sevgiyi göstermez, travma. Annesi bir tokat attı, travma. Ya her tarafımız travmaya döndü. Hatta "bu da travma, işte bana travma yaşatamazsın" — yani annesi veya babası bir tokat atmış, "bana travma yaşatamazsın, bak travmatize oldum" — ya ne bu böyle, insanı bu kadar aşağıya düşürmeye gerek yok kardeşim. Tokat atmak yanlıştır ama kalkıp da bunu travmaya dönüştürmek diye bir şey yok yani. Bu kadar insanı bu kadar aşağıya düşürmeye hakkımız yok. Bunu yapmakla biz insanı korumuyoruz, yüceltmiyoruz, aşağıya düşürüyoruz. Ona diyoruz ki "istemediğin her olay, başına gelen her zorluk, sıkıntı travma." Öyle bir şey olabilir mi?

— Evet.

— Tabii zaten Kur'an'da travma ayeti var. Diyor "sizi kendinizden, canınızdan, malınızdan, hoşunuza giden ticaretten eksiltmekle muhatap kılacağız" diyor, "sabredenleri müjdele." Demiyor ki "travmaya uğrayanları müjdele." Yani bakın hanımefendinin söylediği zokayı hepimiz başka yerlerde yutuyoruz. Yani hepimizin bu konuda farkındalığa ihtiyacımız var. Çok zoka yutuyoruz yani. Bilimsel kılıfı altında yutuyoruz. Her insan öyle değil mi, kime sorarsan öyle diyecek, bunlar aynı şey değil mi, hepimizde var. İşte biz bunları fark etmeye çalışıyoruz. Hani hepimiz kendi üzerimizde çalışmak zorundayız. Ve eğer karşımızdaki insanlar da bu konuda çalışmak istiyorsa onlara bu konuda destek olmak durumundayız. Ama birbirimizden üstün değiliz bu konuda. Her birimizin takıldığı ve yuttuğu zoka farklı. O yüzden kendimiz üzerinde çalışacağız ve ayrışacağız. O ayrışmayı sağlamak zorundayız. "Ben fıtratıma döndüm, gerçek fıtrat bu, bunlar da fıtratım olmayan şeylerdi, ben bunları ayrıştırdım, ayrıştırıyorum ve ömrümün sonuna kadar bu bilinçle yaşayacağım" demek durumundayız. Yoksa birileri bir şeyi bizde tırnak içinde içselleştirir, fıtratımızdanmış gibi zannettirir. Anlatabiliyor muyum? Fıtratımızdan zannettirir ve öyle devam ederiz. "Ne yapayım ben böyleyim, ne yapayım kendimi bildim bileli böyleyim" demek durumunda kalırız.

O yüzden bir peygamber nedir? Bir insana insanın fabrika ayarlarını gösteren örnektir. Biz şimdi "peygambere inanıyor musun?" "E inanıyorum." "Peki bak bakalım peygamber hangi travmayı yaşamış?" Babası doğmadan ölmüş, annesi 6 yaşında ölmüş, 3 sene ondan ayrı kalmış, süt anneye verilmiş, 2-3 sene ayrı kalmamış mı, travmatize mi olmuş? En yakın amcası ölümüne ona düşmanlık etmiş, onu ölüme götürecek şekilde muhasara altına almış, "bunlarla ticaret yapmayın, şunu yapmayın" demiş. Açık bir ölüm tehlikesi olduğunda hicret etmiş, peşinden koşmuşlar. Bir çocuğu dışında bütün çocukları o yaşarken ölmüş. Oradan da ne yapıyoruz? "O peygamberdi." Ne güzel ya. Bak, oradan söylüyoruz, ego başka bir yerden kaçıyor. Buradan konuşuyorsun, yine kaçıyor. "O peygamberdi" diyor, oradan da sıvışıyor. Şimdi asıl mesele: Bu peygamber niye gelmiş? Sırf diyeceğim ki "Hz. Muhammed peygamberdir." Desem ne olur, demesem ne olur? Yani peygamberdir, ha peygamber. Hatta bakın, insan bakın, biz Müslümanlar olarak maalesef

Kur'an ve Kâbe'ye Duyulan Hürmet, Asıl Onarılması Gereken

öyle gereksiz tepkiler gösteriyoruz. Bazen çıkıyor, bugünlerde de var işte: "Yok, Kur'an'ı yakın." "Yakın kardeşim yani, ben vereyim yani, üşüyorsanız Kur'an getireyim, yakın, ısınırsınız ne olacak?" Kur'an bir kağıt değil ki. Kur'an bir hakikat. Sen onu ne yaparsan yap yakamazsın. Yani dünyayı cehennem yap, Kur'an'ı yakamazsın. Bak Kur'an yakıyorlar. "Sen manyak mısın kardeşim, şimdi Kur'an yakılabilir mi ya?" Değil mi? Bakın biz ne kadar zoka yutmuşuz. Ya Kur'an hakikattir, onu kimse yakamaz. Onun taşıyıcısı da sensin. Ama sen Kur'an'ı içinde yakıyorsan o başka bir konu. Sen bakacaksın Kur'an'ın kaç sayfasını ve ayetini yakmışsın, kül etmişsin, buna bakacaksın. Dışarıda bir kitabı, sayfaları yakıyorlar, istediğiniz kadar. Ben olsam var ya, şunu derim o insanlara: Arkadaşlar, istediğiniz kadar yakabilirsiniz, duracaklar o zaman. Onlar yakıyor, biz "Kur'an'ı yakıyorlar" diye deliriyoruz. Bu ne mantıktır ya. İnsanlar biraz akıllı olsun. Niye bu zokayı yutuyoruz ki?

Peygamber bile bakın, peygamber açıkça ne diyor? "Evet, Kâbe hürmete layıktır, bir sembol olarak, ama insan mümin ondan daha çok hürmete layıktır." Biz şimdi Kâbe'yi birileri yıksa nasıl manyaklaşırız değil mi? Ama insanlar kendi kendimizi — meleklerin secde ettiği bir mahiyette yaratılan sen şu an ne haldesin, ne haldesin? Peki neyi onaracaksın? Dışarıdaki Kâbe'yi mi onaracaksın, içerideki Kâbe'yi mi onaracaksın? Onun için uyanık, farkında ve iyi olanla kötü olanı ayrıştırabilecek bir bilince ihtiyacımız var. Bu bizi kurtaracak.

Teşekkür ediyorum.

— Hocam, bir şey söylemek istiyorum. Sizden öğrendiğim çok süper bir cümle var; ben canlıya gelemiyorum ama kayıtlarınızı hiç kaçırmadan izliyorum: Özdeşleşiklik ilkesi. Yani kişi kendini çocuğuyla var sayıyorsa ve kaybettiğinde o varlığını kaybetmiş gibi hissediyorsa, buna travma diyor onun adını.

— Tabii. Yani özdeşleşiklik kuruyor, yani varlığını onun varlığıyla bir zannediyor. Tabii tabii, özdeşleşme tuzağına düşüyor.

— Tabii. Yani düşünün bakın, benim annem kendi anlatmıştır: "13 yaşına kadar ben ayakkabı giymedim" diyor. O zamanın takunyalarıyla yaşamış yani. Ama hiç travmatize olmamış. Şimdi bir çocuğa spor ayakkabısı almıyorsun, travma oluyor. Neden ama? Çünkü travma hikayesi duyuyor. Anlatabildim mi?

— Evet. Yani bak işte, "baba çocuğuna şunu almadı, travmatize oldu" — demek ki bundan travmatize olunuyor. Onun için, bilimsel olmayan arkadaşlar, fıtri olun.