Nefisle Hesaplaşma ve Ruhani İdrak

Kısa Özet

Sohbette, insanın hakikat arayışında ödediği "bedelin" aslında hiçbir değeri olmayan benliğin (nefsin) terkinden ibaret olduğu; hayatta yaşanan bütün acıların, kırılmaların ve travmaların tek kaynağının anne-baba, eş, dost gibi dışarıdaki insanlar değil, kendi bireysel benlik algımız olduğu anlatılıyor. Bediüzzaman'ın "akıl feneriyle bakmak" ile "Kur'an nuruyla bakmak" örneği, Peygamberimizin hicret sırasında Hz. Ebu Bekir'e söylediği "Allah bizimledir" sözü ve çeşitli tasavvufi kıssalar (Hz. Ali'nin savaş örneği, Nasrettin Hoca fıkraları, papazın Müslüman oluşu) üzerinden, insanın kimseyi suçlamadan olayları analiz edip kendi benliğiyle hesaplaşması gerektiği; gerçek huzurun, güvenin ve sevginin ancak kişinin kendi özünde bulunabileceği, dışarıda aranırsa geçici ve travmatize edici olacağı vurgulanıyor. Sohbet, peygambere gerçek anlamda varis olmanın onun sözünü, fiilini taklit etmekten öte, onun halini ve bilincini kazanmakla mümkün olduğu tespitiyle ve tutukluluk hallerinden kurtuluş üzerine örneklerle devam ediyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Acının, travmanın ve kırılmanın tek nedeni karşımızdaki insanlar değil, kendi bireysel benlik algımızdır; başka bir neden aramak gerçeklikten kopmak demektir.
  • Geçmişe dair kimseye fatura çıkarmadan, suçlamadan, sadece anlamak için analiz etmek gerekir; kırılmışlık bile isyandan farksız yanlış bir haldir.
  • Peygambere gerçek anlamda varis olmak, onun sözünü ve fiilini taklit etmekten önce, o sözü ve fiili söylediği/yaptığı "hale" ve bilince erebilmektir.

Hakikatin Bedeli Yoktur: Nefis-Elbise Benzetmesi

Ama şu şeyi vermiş diye düşünmek de... Onu bilemezsin insan. Evet. Allah orada öyle zuhur ediyor, orada öyle iş görüyor. Dolayısıyla insan hakikat arayışında aslında bir bedel ödemez. Ve hakikat insana bedelsiz verilir. İnsandan talep edilen tek şey benliğinden vazgeçmesidir. Bu ise aslında bir değer değil, gerçekte bir değer değil; bir vehim, bir yanılgı, bir sübjektiflik olan şeyin ortadan kaldırılmasıdır.

Yani mesela bu şuna benzer. Bir çocuğun üzerinde diyelim ki çok eski bir elbise var. Yırtık, böyle kirlenmiş, artık giyilemez halde. Lime lime olmuş bir elbise var. Sen çocuğa diyorsun ki "sana yeni bir elbise vereceğim ama karşılığında bana üstündeki elbiseyi ver." Demek gibi bir şeydir. Zaten üstündeki elbise giyilecek gibi değil zaten, sana yük yani. Anlatabiliyorum. Bazen birbirimize öyle deriz değil mi? "Bak, elbiseni ver, sana yeni bir elbise vereceğim." Sanki aslında bir bedel. Ama gerçekte o çocuk büyüse anlayacak ki bu aslında bir bedel değil yani.

Şimdi Allah da insandan nefsini istiyor yani. "Bana nefsini ver, sana kendimi vereyim, hakikati vereyim." Aslında bu bir bedel değil yani. Anlatabildim mi? Yani ben ne vereceğim? Nefsimi veriyorum. Ne ki zaten? Bir değer taşımıyor ki, bir değer taşımıyor ki. Ben sadece bir benlik vehmine kapılmışım. Bunu da çok kıymetli bir şey zannediyorum. Ve bundan sanki vazgeçmek... Ben hayatta geçmişte çok yaşadım bunları.

Çile doldurmak dedikleri, yani çile kısmı mesela o şeyde çok kullanılıyor. Oradan kasıt ne? Hatta çilehane diye böyle tabi olunan yerler var. İşte çile doldurmak aslında insanın kendi benliğinin gayri fıtri durumdan fıtri duruma geçmesi sürecinde yaşadığı zorluklardır. Yani biz fıtri olmayan bir haldeyiz, doğamızı bir ölçüde kaybetmişiz. Tekrar kendi doğamıza dönme sürecinde sıkıntı yaşıyoruz. O sıkıntıyı bazen acı olarak, hoşnutsuzluk olarak, mutsuzluk olarak tarif ediyoruz.

Acının Tek Kaynağı: Benlik Algımız

Ve aslında işte "ben çok acı çektim, tamam çektim" diyoruz. Niye çektim? Bakın, acının nedeni kendimiz. Acının nedeni kendimiz, başka hiçbir nedeni yok. Başka bir neden atfettiğin zaman gerçeklikten kopmuşsun demektir. Acının nedeni sensin.

Mesela ben hayatımdan örnek vereyim size, belki bunu daha önce de söylemişimdir. Mesela bir "anne baba" kavramı benim kafamda yok. Hangi millettenim kavramı da yok yani, kafamda böyle şeylerin bir değeri yok. Anlatabiliyor muyum? Değer atfetmiyorum. Ve bundan dolayı hayatta hiçbir şeyim olmamış. Mesela dediğim gibi, kardeşlerimin içinde "annem beni seviyordu, yok o beni sevmiyordu, şu beni seviyordu, bu beni sevmiyordu" diye şeyler olmuştur. Ben kendime bakıp düşündüğümde, ben öyle bir nazarla bakmadığım için kafamda hiçbir zaman bunlar olmamış. Anne babamın davranışının olumsuzluğundan dolayı da ben herhangi bir negatif düşünce, duygulanım taşımamışım.

Ama diyelim ki ben çok duygusal bir yapıya sahip biri olsaydım — hani bu bahsettiğim olgunlukla ilişkili bir şey değil, psikolojik bir durum aslında bu, bir yerde — çok duygusal biri olsaydım mesela o kıskançlıkları yaşardım değil mi? Veya "yok, annem bunu daha çok sevdi", "annem benimle ilgilenmiyor, yok ilgileniyor" derdim; bununla ilgili bir sürü duygulanma yaşardım, hoş gitmeyen durumlardan dolayı.

Şimdi bu acının nedeni ne? Benlik algın. Başka bir nedeni yok. Yani anne baba algın yok mu? Öyle bir algım yok ya. Anne baba, benim annem babam işte şeyleri yok. Yani böyle "sevdi sevmedi" ve artık "işte sevmeli" değil mi. Yani bütün acıların nedeni bireysel benliğimizin kurduğu yanlış ilişkilerdir. Bütün acılarımızın nedeni budur. Hayatta bütün acılar, o bireysel benliğin hayatta kurduğu yanlış tanımlamalar, yanlış bağlantılar, yanlış ilişkilendirmelerdir.

Anne-Baba Algısı: Aslında Psikolojik Bir Kavramlaştırma

"Yani hocam, şunu anlarım: anne baba algısı yanlış bir bağlantı." Tabii, yani o bir anne, bir kadındır; seni biyolojik olarak doğurmuştur, onun kendine göre bir psikolojisi vardır. Baban kendine göre bir psikolojisi vardır. O bir erkektir, bir kadındır. Sen ona şimdi "benim annem, benim babam" dediğinde ne dersin? "Ulan, bak benim babam bana gereken ilgiyi göstermiyor, bak başkasının babası nasıl, o ne yaptın?" Ona bir şey yükledin değil mi? Yükledin. O yüklediğin şeyi bulabilirsen ne âlâ. Bulamazsan acı çekersin. Halbuki ne o? O senin bir babandı, bir erkekti. Annen bir kadındı, psikolojisi vardı, olumlu olumsuz her neyse. Ama sen şimdi "benim annem, ben de onun çocuğuyum" çerçevesini kurunca ne oldu? Bak, bu tamamen psikolojik bir kavramlaştırma. Anlatabilir miyim? Aynen işte öyle, biz de onu anlatıyoruz. Benim de psikolojim var. Dolayısıyla hoş geldin.

O anda telafisi yok. Çocukken telafisi yok. Ermemişsen — Abdülkadir Geylani gibi ermemişsen — çocukluğunda telafisi yok, travmaları yiyeceksin. Bütün o psikolojik etkileri alacaksın, sen alacaksın; karşındaki senden alacak değil mi? Bu böyle. İşte ne dedik? Bir noktaya geliyorsun.

Kendini Değiştirme Kararı: Arızalı Araba Benzetmesi

O nokta ne? "Ben böyle mi devam edeceğim, değişecek miyim?" diyorsun. Burada da hemen geçmişe dair kimseye fatura çıkarmıyorsun, ilkesi de bu. "Ben niye öyle oldum, niye işte annem babam böyleydi, niye işte onlar bana böyle davrandılar" — işte bak, başkasının anne babası böyle davranıyor mesela, veya işte nasıl böyle bencil bir anne baba olabilir? Olabilir. Analiz et psikolojisini. Analiz edince nasıl olduğunu görürsün yani, bunda anlaşılmayacak bir şey yok. Ama sen kafanda bir anne baba, kardeş, eş, dost — bütün bunları kendi psikolojik ihtiyacına göre kurarsan, o psikolojik ihtiyaçlarını buluyorsan mutlu olursun, bulamayınca travmatize olursun.

Şimdi biz bir noktaya geldik mi buraya kadar? Yani biz hepimiz şu hayatta belli darbeleri yemiş insanlarız. Hepimiz. İstisnasız. Küçük büyük. Şimdi o darbelerin meydana getirdiği sonuçlar var. Diyelim ki bir araba kaza yapmış, ön tekerlek aksamında hafif bir yamulma olmuş; sürekli sağa kırıyor araba, sen direksiyonu düz tutmaya çalıştığın halde sürekli sağa kırıyor. Veyahut balans ayarı bozulmuş, veyahut fren sisteminde bir problem olmuş, fren tutamıyorsun. Şimdi ne yapacaksın? O arabayla öyle mi devam edeceksin, yoksa "ben şu anda bütün bu şeyleri analiz ediyorum, görüyorum ve ben bunu değiştireceğim" mi diyeceksin? Bakın, kendimi değiştireceğim. Dışarıyla ilgili bir şey yok, dışarıyla ilgili hiçbir şeyimiz yok.

Duygusal Mizaç Örneği: Sevgiyi Kaynak Sanmak

Mesela geçen bir arkadaşımı anlatayım: duygusal bir mizaç, bir numara. Bu tipin betimlemesini işte yapayım: kendini böyle sevgi çiçeği gibi görüyor tabii ki. Böyle seven, "işte hayatta sevgiden daha büyük bir değer yok, her şey sevgidir" diyor. Şimdi biz bunu manevi bir şey zannediyoruz. Bir de biraz dindarsa bu insan, değil mi? Ne süper bir maneviyat yani. Böyle seven insan değil mi? Halbuki hiç alakası yok, maneviyat yok burada yani.

Sonra diyelim ki bir duygusal ilişki yaşıyor ve karşıdaki insan diyelim ki yalancı, üçkağıtçı vs. birisi. Narsist birisi. Yedin mi darbe? Yedin. Hem de güzel yedin. İyi böyle kafa kafaya bir darbe yedin. Şimdi bak, geçmişinde yaşadığın bütün olumluluklar bu yediğin darbede olumsuz bile işleyebiliyor değil mi? Sen sevgiye çok değer veriyordun, "her şey sevgidir" diyebiliyordun. Ama kafa kafaya çarpıştın mı işte al sana travma. Neden? Çünkü oradaki sevgi algın ve senin kendi varlık algın manevi değil, psikolojik. Ama olumlu bir psikolojik durum yani. Manevi değil, ruhani bir şey değil.

Sonra ne diyorsun? "Kardeşim sevgi de yalan, insanlar da yalan, bu dünya da yalan." İçinden aşırı bir şekilde kırılıyorsun, yıkılıyorsun, "hak etmedim" diyorsun vs. bir sürü şeyler sıralıyorsun. Daha da cesursan Allah'a isyan ediyorsun — tabi bu tırnak içinde bir cesaret. Şimdi bütün bunların içinde problematik olan ne diye sorsan, benliğimiz hemen şunu diyecek: "Karşıdaki insan. Ne kadar bencil bir insanmış, ne kadar nefsani bir insanmış. Bir insan böyle bir sevgi karşısında bencil olabilir mi?" diyeceğiz. Ben de yapım itibariyle hiç böyle şeylerle ilgilenmem. Dedim ki direkt olarak, "tamamıyla sen hatalısın" dedim. Tabi biliyorum, verilecek tepkiyi: "Hemen ne yani, bütün suç bende, onda hiçbir şey yok değil mi?" Klasik yani. Halbuki kardeşim, bak ben sana bir şey demedim, "oradaki yanlış doğrudur" demedim. Sen de nasıl bir mekanizma işlediğini görebiliyor musun? Halbuki ben hiç ondan bahsetmedim. Dedim ki sen — hatta açıyorum — sen benlik penceresinden bakmışsın, beklentiler taşımışsın; o beklentiler karşılanmadığında da bir travma yemişsin. Bütün hata, beklenti içinde olmak. Vefa beklemek kötü bir beklenti mi? Vefa kötü bir şey mi? Hepsi güzel bir şey. Fakat beklenti içinde olmak kötü bir şey. Anlatabiliyor muyum?

Bediüzzaman'ın Akıl Feneri ve Kur'an Nuru Benzetmesi

Dolayısıyla burada ne var? Hayatta şunu anlıyoruz: manevi ve ruhani idrake ermediğimiz müddetçe hayat bizi travmatize etmek üzere kurgulanmıştır diyebiliriz. Aslında hayat öyle kurgulanmamış; bizim hayatı karşılama tarzımızdan dolayı sanki hayat öyle kurgulanmış gibi görüyorsun. Ve sonra da diyorsun ki "ne biçim bir dünya, böyle dünya olur mu? Yok anne böyle, baba böyle, o böyle, kardeş böyle, arkadaş böyle, dost böyle, sevgilim böyle, kocam böyle."

Her şey sanki — hani Bediüzzaman'ın çok güzel böyle analizleri vardır. Böyle bırakır kendini nefsani bir bakışa, der ki "baktım ki her taraf düşman" diyor; "her taraf bana düşman nazarıyla bakıyor ve ben nereye baksam ümitsizlik, karamsarlık, hoşnutsuzluk algılıyorum" diyor. Sonra birdenbire diyor, mesela bazen der ki "işte akıl fenerini bıraktım" der, bazen "Kur'an nuruyla baktım" der, "nuruyla baktım" der.

Biz mesela böyle bakar mıyız hiç? Müslüman olabilirim, namazımı da kılıyor olabilirim, bir bayansam örtülü de olabilirim, beş vakit namazımı da kılabilirim. Peki benim her bakışım manevi ve dini, İslami mi? Değil. Orada bakacağım: ben şu an nereden bakıyorum? Şu an içimde bakan nereden bakıyor? Daha doğru bir şekilde, şu an içimde bir benlik var, o nereden bakıyor? Mesela Kur'an'ın penceresinden mi bakıyor? Ruhun penceresinden mi bakıyor? Yoksa diyelim ki duygusal bir pencereden mi bakıyor? Basit bir rasyonellik penceresinden mi bakıyor? İçgüdüsel bir pencereden mi bakıyor? Onu görmem gerekiyor. Gördüğüm zaman diyeceğim ki "kardeşim, seni onaylamıyorum", veyahut da "seninle hesaplaşmam lazım" demem gerekir, oradaki o benliğe.

O dini bir örtü alacak üstüne ama benim bu istediklerim kötü bir şey mi? İstediklerin güzel bir şey ama istemen kötü bir şey. Ayıracağım bakın orada, nasıl ayırdık değil mi? İstediklerim güzel şeyler ama istemen kötü bir şey. Doğruluk, dürüstlük, şefkat, yardımseverlik bunlar kötü şeyler mi? Yok, güzel şeyler. Peki bunları istemen doğru mu? Hayır. Ha, isteyebilirsin ama bekleyemezsin. Bak oraya kadar taviz verdik: isteyebilirsin ama bekleyemezsin. Beklersen hayata yanlış bir yerden bakıyorsun demektir.

Kaynağı Allah Bilmek: Musluk ve Televizyon Örneği

Ama gelirse, dersin ki "Allah'ın sonsuz güzelliğinden yansıyan pırıltılar." Kaynak olarak göremezsin. Kaynak olarak gördün diyelim onu — birinin sevgi, merhamet, iyilik, dostluk kaynağı olarak onu gördün. Bir gün o kesildi, işte sana dost olan düşman oldu. Ne oldu? Gene travmayı yedin mi? Hata kimde? Hata bende, çünkü onu kaynak olarak gördüm. Halbuki o bir kaynak değildi. Su kesildiğinde insan musluğu mı kırıyor, İSKİ'yi mi arıyor? Değil mi? "Su neden kesildi" diyorsun.

Ama suyun musluktan geldiğini zannedersen — benim sağ olsun annem eskilerde bu televizyonda insanlar var diye zannederdi. Halbuki işte kaynak televizyon değil, o görüntünün kaynağı televizyon değil değil mi? Gelen bir yayın, bir dalga var. İşte nedir? Ben manevi idrakim olsa acı yaşar mıyım? Yaşamam. Benliğim noktasında herhangi bir travma yer miyim? Yemem.

Acılarımızın Kaynağı Kendimiz: Suçlamadan Analiz Etmek

O zaman tekrar dönüyoruz, diyoruz ki acılarımızın kaynağı kendimiz. Hiç kimse onun sebebi değil. Bunu kabul etmediğimiz müddetçe gelişemeyiz. Yani neden gelişemeyiz biliyor musunuz? O acıya sebep olan bakış açısını biz orada kaçırmış oluyoruz. Yoksa burada konu başkalarının hiçbir hatası olup olmadığı meselesi değil, o ayrı bir analiz dosyasıdır. İnsan onu analiz eder: "Karşındaki insan niye böyle davranmış veya davranıyor?" Onu alırsın. Eğer idrakin, kavrayışın ne ölçüde güçlüyse, onu oturur analiz edersin. Bir deyim yerindeyse bir bilim adamı titizliğiyle nesnel olarak analiz edersin: "Bu insan bunu niye yapıyor?" Ama "bu insan bana bunu niye yapıyor" değil yani temelde, "bu insan bunu niye yapıyor?" Anlatabiliyor muyum?

Mesela "babam beni niye döverdi?" İnceleyelim, analizini yap. O kişinin psikolojisini analiz edersen — "benim hiçbir şeyimi beğenmezdi, hayatta bir defa bile 'oğlum iyi yaptın' demedi" — tamam demedi. Belki adam çok aşırı takıntılı bir mükemmeliyetçi. Hiçbir şeyi beğenmiyor. Seninle bir ilgisi yok ki. Anlatabildim mi? Onunla ilgisi varsa peki, onu sevmiyorsun demek.

Kardeş Kıyaslaması: "Kutsal" Annelik Duygusu Aslında Psikolojiktir

Onu sevmiyorsa gene o karşıdaki insan niye sevmiyor? Hangi psikolojik ve sübjektif benlik içinde? Mesela diyelim ki benim kardeşim çok başarılı, ben biraz başarısız, çok zeki biri değilim; o yüzden de okulda çok başarılı değilim. Diyelim ki annem de çok başarı odaklı, çocuklarıyla övünmeyi seven bir tip. Annem de beni sevmedi. Haklı, ne yapsın kadıncağız değil mi? Şimdi bak, tamam benimle de ilgisi var görünürde. Ama aslında gene benimle ilgisi yok değil mi? Onun kafasında bir model var: "Çocuğum başarılı olmalı, en iyi olmalı, olmazsa olmasın böyle çocuk" diyen bir psikolojiye sahip. Ben de onun önüne denk gelmişim çocuk diye. Benlik açısından bakarsak öyle olabilir; ama bize göre öyle yüce bir duygu değil.

Tabii yüceltilmesi kötü bir şey değil, yok zaten yüceltilmesi psikolojik olarak gerekli. Bakın bir şey bazen gereklidir ama doğru değildir. Mesela sen bir kadına dersin ki "annelik çok yücedir, kutsaldır, anne dediğin çocuğuna kendini feda eder." Egosunu şişireceksin ki biraz çocuğa merhametli olsun, şefkat etsin yani. Gereklidir ama yanlış bir şeydir. Şu anlamda yanlış: Aslında öyle bir "annelik duygusu" diye ayrı, kutsal bir duygu yok. Kadın anne olunca öyle geliyor sanılır, kalbine oturuyor sanılır. Öyle bir şey yok. Psikolojik olarak tabii ki duygusaldır, sorumluluk hissi daha artar, bu kadar. Bunu kesinlikle abartacak bir şey yok burada.

Çocuğunu doğar doğmaz öldüren anne yok mu? Çöpe atan yok mu? Var, ben çok tanıyorum. Boşanır, çocuğunu da hiç almaz, bırakır yani: "Bunu mu taşıyacağım, ben bunun için mi yaşayacağım, hayatıma keyfime bakacağım." Bu da anne, biyolojik olarak. Hiç annelik duygusu olmayan diye tepkiler alır. Halbuki ne yapsın? Psikolojik analizini yaptığım zaman haklı buluyorum derken, psikolojik olarak bulunduğu yerden başka bir şey yapamaz demek istiyorum. Dolayısıyla hani psikolojik düzeyde "kutsal" diye bir şey yok. Türkçesi bu. Kutsal duygu, kutsal annelik duygusu diye böyle bir şey yok. Dolayısıyla anneleriniz de babalarınız da, deyim yerindeyse, onlar da başkalarının kurbanı. Ama herkes kendi egosunun kurbanı.

Şimdi eğer silsile yoluyla giderseniz ve çok fazla nedenselleştirirseniz — "benim annem babam böyle davrandı, ona da bilmem nereden böyle davranıldı, zaten kültürümüz de böyleydi" — artık suçlu birini bulacaksınız, yakasına yapışacaksınız. Yok yani, füzulileşir hayat orada değil mi? O da kim bilir kimden darbe yemiş kendince. Ama analiz yaptığımızda, bir suçlu aramak için değil, kendinde o davranışın nedeninin ne olduğunu tespit ediyorsun. Bak o neye girer? İşte "annem babam arkadaşım dostum acaba niye böyle davranıyor" diye, hiç kendimle duygusal ve değer yargısı anlamında bağlantı kurmadan analiz ederim; derim ki "bak bunun aile dinamikleri böyleydi, kültürel etkiler böyleydi, sosyal etkiler böyleydi, yaşadığı bir kısım travmatik olaylar böyleydi, o da şu anda böyle bir psikolojik durumda" — bunu yapabiliriz ama suçlu aramak için değil. Sebebini anlamak için, bakın.

Psikolojik düzeyde her şey kördür. Biz buna basitçe "kaza kanunu" diyoruz; yani hepimiz kazaya uğruyoruz.

Kaza Kanunu: Suçlamadan Kendini Tanımak

Mesela düşün, ben şimdi üç yaşında bir çocuk olsam. Diyelim ki annem kardeşimi daha çok sevdi, beni geri plana attı; ben de zaten kendimi öyle geri çekmiş bir hâlde, arada kaynayıp gitmişim. Anlatabiliyorum. Şimdi ne diyeceğim? Benim yaşadığım bütün bu sorunlar — kendimi gösteremiyorum, kendimi ifade edemiyorum, cesur değilim, sürekli böyle kararsızlık yaşıyorum, kendime güven eksikliğim var — bütün bunların suçlusu işte annem veya babam mı diyeceğim? Yoksa "benim psikolojik yapım bu, mizaç yapım itibariyle belli bir temelle gelmişim; bunun hayatın süreci içinde, içinde doğduğum kültür, sosyal ortam, yaşadığım olaylar, anne babamın tavrı, kardeşlerimin tavrı, şu bu vesileyle şu anda şu psikolojik durumdayım" mı diyeceğim?

Ama ne yaptım? Herhangi bir suçlama, eleştiri, kınama yapmayacağım. Yaptığım anda duracağım, çünkü bu yanlış bir şey. Analiz edebilirim, orada hiçbir mahzur yok, sonuna kadar analiz edebilirim; psikolojik etkileşimleri, psikolojik dinamikleri sonuna kadar analiz edebiliriz. Bu da çok güzel bir şeydir. Ama içimizde bir suçlama, bir alınganlık, bir kırılmışlık, bir hoşnutsuzluk, bir "keşke" dediğimiz anda — mesela o faktörler ortadan kalksa bile, kalkmadan sen değişemiyorsun; kalktığı zaman, yani onu gözlemledin. Yani her şey bambaşka olabilirdi de öyle demeyeceksin: "Bambaşka olabilirdi, olmalıydı, niye olmadı, kahretsin" diye böyle yol alırsın. En ufak kırılmışlığı bile onun için vurguluyorum, isyan olarak değil. Bak, kırılmışlık bile yanlış bir şeydir. İsyan etmiyorsun ama "annem babam da öyleydi ama çok üzgünüm bu durumdan" diyorsan gene yanlış yerdesin. En ufak kırılmışlıkla isyan etmek arasında zerre kadar fark yoktur.

İnsanı değiştirmiyorsa evladı değiştiriyor; yani anne baba da evlatları vesilesiyle değişiyor. Ben onu gözlemlediğim kadarıyla biliyorum, tabii etkileşimler var. Yani başta yanlışlıklar içerisinde psikolojik durumunun etkilerini yansıtan bir ebeveyn mesela, daha sonra bunun yanlış olduğunu gözlemlediği takdirde değişiyor. Değiştiği takdirde karşıdakinin de değiştiğini görüyorsun. Peki burada yanlış nerede? Bahsettiğin alan psikolojik düzeydeki değişim, psikolojik zemindeki değişim.

Mesela örneğimize devam edelim: o narsist olan annem — öyle bir annem yok, parantez içinde söylüyorum — narsist olan bir anne bir gün anladı ki o narsistliğinin, büyük kardeşi üstün görmesinin sonucu olarak çocuğu acayip bir aşağılık kompleksine girmiş, ağır bir özgüven eksikliği var vesaire. Annem de bunu gördü, hafif bir merhamete geldi, kutsal annelik duygusuyla pozitif davranmaya başladı: "Sen oğlum çok iyisin, ben senin kıymetini bilmemişim" diyor. Bu benim de psikolojik olarak biraz egomu besliyor, tamam mı, ben de iyi oluyorum. Konuştuğumuz konu bu değil — bu olabilir mi? Olabilir. Fakat buradaki gelişim veya değişim, bu psikolojik bir şeydir. Yarın öbür gün gene annem diyelim ki "ben yalan söyledim, sen aslında her zaman böyleydin" dese, gene çökertecek beni. Anlatabildim mi? Çünkü ben yanlış bir zemindeyim hâlâ.

Dedik ya, örnek verdik: çok olumlu duygusal olarak beslenmiş bir insan, travmatik bir olay yaşadı, çöktü mü çöktü. Çok daha olumsuz bir psikolojik düzeyde olsaydı belki çok daha fazla yıkılabilirdi ama bakın psikolojik düzeydeki gelişimimiz ayrı bir şey. Biz psikolojik gelişimden bahsetmiyoruz. Kadim geleneğin üzerinde durduğu temel şey şudur: önce bizim psikolojik durumumuzu tanımlar, bunun dinamiklerini de tanımlar. Fakat der ki, sen bunun üstünde bir idrake, bir anlayışa, ruhsal bir varlığa da sahipsin. Anlatabildim mi bu? Yoksa tabii ki anne babanın tavrı da biraz değişebilir. Ne demek istiyorum? Psikolojik zeminde değişiklikler meydana gelir.

Veyahut diyelim ki çocuk bir yaşa gelir, böyle anne babasına yaşadığı travmaların acısını çıkartmak ister, tamam mı — böyle olaylar anlatıyorum, bunlar gördüğüm olaylar. İşte başlar hafif hafif umursamaz davranmaya, onları yok saymaya, dinlememeye: "Siz bana o kadar acılar çektirdiniz ki, biraz da siz söz dinlemeyen bir çocuk sahibi olmanın acısını yaşayın." Onlar da artık bir yaşa gelmiş, artık hani bağırıp çağıracak halleri yok. Bir bakıyorsun, o dikte eden, terbiye etmeye çalışan, disiplin uygulamaya çalışan ebeveyn böyle kendi hallerinde biraz artık kendilerini hafif çekmişler. Şimdi çocuk da orada şunu yapıyor: "Bak nasıl değiştirdim onları, eskiden hep bana derlerdi ki şöyle yapacaksın böyle yapacaksın, şimdi bak bana diyebiliyorlar mı? Hele bir desinler, göstereceğim onlara." Şimdi ne oldu? Çocuk ebeveyni değiştirdi mi? Değiştirdi. Ama bunların hepsi boş şeyler, psikolojik düzeyde.

Ama diyelim ki bir çocuk der ki "ya işte annecim babacığım, siz aslında kendi psikolojik süreçlerinizi yaşadınız, benim de psikolojik yapım böyleydi, bu etkileşim sürecinde böyle böyle sonuçlar oldu, kimsenin zaten bir art niyeti yok. Ama siz bana böyle davransanız, şöyle davransanız, bu benim için daha iyi olur psikolojik olarak, memnun olurum bundan." Anne baba da diyelim biraz içgörüsü vardır, değişebilir. Bu kötü bir şey midir? İyi bir şeydir ama gene psikolojik bir şeydir. Bu hani reddedeceğimiz bir şey değil, ama gene psikolojik düzeyde bir şey.

Yani ben ne bir çocuk olarak orada kalmalıyım, ne bir anne baba orada kalmalı. Yani ben karşımdaki insanlardan psikolojik değişim bekleyerek kendi psikolojimi düzeltme tuzağından, düzeltme kıskacından çıkabilmeliyim. Karşımdaki insanlar psikolojik olarak pozitif anlamda değişince ben de etkilenir miyim? Tabii ki etkilenirim. Ama ben hep bunu mu bekleyeceğim, burada mı kalacağım yani? Hep orada emekleyecek miyim, diye sormam gerekir kendime.

Kimseden Beklenti İçinde Olmamak: Bir Yolcu Bilinci

O zaman manevi boyuta geçebilmek için: etrafımızda anne baba da öyle davranıyor, kimseden hiçbir şey beklemeyeceğiz. Tabii pozitif davranırlarsa eyvallah, pozitif davranmaları konusunda teşvik de edebilirsin. Fakat sen yolunu bileceksin. Senin yolun onlardan pozitif psikolojik beklentilerin karşılanması değil, sen orayla sınırlı olmayacaksın. Sen bir yolcusun yani. Anlatabildim mi? Sen gerçek insan olma konusunda bir yolcusun, bunu anlayacaksın. Yoksa bir noktadan sonra geleceksin, hani annen baban firavun da olsa fark etmez diyeceksin, onlara dua edeceksin. Budur yani. Anlatabiliyor muyum? Onların zaten kendi psikolojik sınırlılıkları, kısıtlılıkları var, onlar o kısıtlılıklar içinde davranmışlar.

Tabii burada ego ne diyecek? "Benim günahım ne, ben bütün bunların kurbanı mı oluyorum?" Yok, bunlar hepsi yanlış şeylerdir. Mesela böyle bir benlik nereden bakıyor? Kayıtlarının içinden bakıyor, sınırlılığın içinden bakıyor. Kardeşim, ben kurban falan değilim, mahrum bir insan da değilim. Öyle şeyler yok. Ben şu anda çok şükür şu durumu görmüş biriyim ve benim bir yolculuğum var, bir yolum var, bir hedefim var. Bu hayat yolculuğunda da Allah öyle insanları bana anne baba yapmış, kardeş yapmış, arkadaş yapmış, dost yapmış — hepsine de dua edip yoluma devam ediyorum. Bak ne yaptı, benim psikolojik alacak-verecek hesabım, kendimi mağdur, mahrum hissetmem — bunları terk ediyorum.

Ben Kurban Değilim: Alacaklı Benlikten Vazgeçmek

Bana arkadaş diyor ki "Allah bana onu hatırlattıkça üzülüyorum" diyor. Bir de Allah'a yüklüyor onu. Var mı böyle bir şey ya? Tabi bu dini manevi bir şey gibi gözüküyor ama Allah sana hatırlatmıyor, o kör olasının biri var — ikide bir sen bastırıyorsun diyelim, fırsat bulunca gene kendini hatırlatıyor. Çünkü sen onunla adam gibi hesaplaşmamışsın. Hesaplaşsan, her gün hatırlasan sıkıntısı yok. Mesela sana çok ağır bir olumsuz davranışta bulunan bir insanı hatırlasan ne yaparsın? Dua edersin. Ama her onu hatırladığında kendini kurban hissediyorsan, her onu hatırladığında mahrumiyet hissediyorsan, o zaman tabii ki hatırlamamak istersin.

Ama hatırladın, "Allah selamet versin" dersin, "inşallah kendini olgunlaştırır, geliştirir, inşallah hatasını anlar ve olumlu bir sürece girer" dersin, "o da onun süreci" dersin. Hatırlasan bir mahsuru var mı? Yok. Ama sen şimdi her hatırladığında o olayı, kendini mahrum, haksızlığa uğramış, hak etmediği bir şeyle karşılaşmış gibi telakki edersen ne yapacaksın? Tabii ki hatırlamak istemeyeceksin ve o seni ne yapacak? Sürekli orada tutacak. İşte o Nasrettin Hoca'nın hikâyesi yani: "Oğlum, hırsızı yakaladın mı?" "Yakaladım." "Getir." "Gelmiyor." "E bırak gitsin." "Gitmiyor."

Şimdi bizim bütün takıntılarımız bu değil mi? Bırakmak istiyoruz, bırakmak istiyoruz ama bırakamıyoruz. O bizi tutuyor. Yakalamak, getirmek istiyoruz, yani aslında onu çözümlemek istiyoruz ama çözümleyemiyoruz. O bizi orada tutmuş ve biz orada tutuklu kalmış olarak yaşıyoruz. Güzel bir şartı var: ben sende tutuklu kalırım. Biz hayatta olayların içinde tutuklu kalıyoruz. Hayat bizi sürekli tutuklu kılıyor. Düşünün, kaç tane tutukluluk haliniz var, saysak belki ne kadar çok. Kaç kişi tarafından tutukluyuz mesela, kaç hatıra tarafından tutukluyuz. Ama çözümledin, tamam, hatırlayabilirsin, bir mahsuru yok oldu. Ama hatırladığında sende olumsuz duygu ve düşünceler üretiyorsa, sen orada tutuklusun. Çözümlediğinde tutukluluk kalkar.

Ama dikkat edin, psikolojik olarak düşündüğümüzde her zaman alacaklıyızdır. Ruhsal olarak düşündüğümüzde ödülümüz Allah. Psikolojik olarak düşündüğümüzde dünyadan alacaklıyız ama elde bir şey yok, "bir gün alırım" diyoruz. Halbuki ne gerek var? Senin ödülün Allah. Sana en büyük lütuf ve ikram olarak Allah sana kendini veriyor. Sen niye orada burada tutuklu kalıyorsun? "Bunu hiçbir zaman unutmayacağım" diyorsun. Niye unutmuyorsun? Dikkat edin, aslında unutmak istediğimiz şeyi bile bir taraftan unutmak istemeyen başka bir benliğimiz var. Bir benliğimiz unutmak istiyor çünkü rahatsız oluyor, öbür taraftan bir benlik de "unutma" diyor, "orada alacağın var" diyor.

Hani bazen birisi olur böyle, "alacağın vardır" dersin, gidersin gelirsin, gidersin gelirsin, "Allah belanı versin" dersin, "bir daha gelmeyeceğim" dersin. Öbür taraftan niye vazgeçiyorsun? "Alacağın var." İkisi arasında gidip geliriz yani. Kardeşim, ben bütün benliklere ilan ediyorum ki kimseden alacağım yok. "Alacağın var" diyen benliklere iyi geceler diyorum, onaylamıyorum. Bana bir benlik "alacağın var" derse, "git, alacağın varsa al, benim alacağım yok, ben seni onaylamıyorum" diyorum. Öyle bir alacak yok. Benim kimseden bir alacağım yok. Kimsenin kurbanı değilim, kimse hayatta beni mahrum etmedi. Eğer bir mahrumiyet varsa, eğer bir olumsuzluk varsa bunun tek suçlusu demeyelim; tek nedeni benim bireysel benlik algımın içinde kalmış olmam. Bundan da kurtulabilirim; kurtulmak istersem kurtulabilirim. Kimse beni kurtaramaz, ben kurtulmak istersem kurtulabilirim Allah'ın inayetiyle.

Pozitif ve Negatif Benlik: İçsel Savaş

Dolayısıyla işte o Bediüzzaman'ın Risale-i Nur'da böyle belki onlarca yerde geçen sözü vardır: "Hayata nefis nazarıyla baktım ki" diyor, "şöyle gördüm" diyor. Sonra bakıyorsun, "Allah'ın lütfuyla, Kur'an'ın nuruyla baktım ki" diyor, "her şey değişti" diyor. "Bu böyle oldu, bu şöyle oldu, şu şöyle oldu" diyor.

Şimdi ben bakacağım: benim içimde tamamen negatif benlikle bakan var, bir de pozitif benlik halleriyle bakan var. Yani psikolojik aygıtımızda iki tane kutu var, bir pozitif bir negatif. Negatif bakanlar işi tamamen berbat eden benlikler, onlar tamamen bizim hayatımızı mahvediyorlar. Bir de pozitif bakanlar var, onlar nispeten göreceli olarak iyidir; fakat yine psikolojik olarak bakıyorlar. Mesela çok sevildiğinden dolayı mutlu olan bir benliğim var diyelim. Şimdi bu manevi bir benlik mi, ruhani mi? Onun üzerinde de çalışmak lazım. Diyeceksin ki "sen kimin tarafından sevildiğini düşünüyorsun?" Hani tasavvufta anlatılır ya, işte tevhid-i sıfat, tevhid-i ef'al, tevhid-i zat. Yani sen şahıs tarafından mı sevildiğini düşünüyorsun, yoksa Allah tarafından sevildiğini, o ilahi ve mutlak sevginin şu şu insanlardan yansıdığını mı düşünüyorsun? Onunla da hesaplaşacaksın, çünkü o da senin başına bir gün dert açabilir. Bunu anlamak lazım.

Dolayısıyla psikolojik boyutumuz zaman zaman olumlu, zaman zaman olumsuz olabilir. Psikolojimizde göreceli olarak olumlu benlikler de var, olumsuz benlikler de var. Olumsuz benliklere karşı tam bir farkındalık ve dikkat içinde olacağız. Olumlu benlikleri de dönüştüreceğiz, onlara ruhsal bir ufuk göstereceğiz; o ruhsal ufuk onları da rahatlatacak.

İşte Uzak Doğu geleneğinde böyle bir destan var: destanda işte birisi birine "düşmanlarınla savaş" diyor. O da diyor ki "onlar benim annem, babam, kardeşim, arkadaşlarım" diyor, "hepsi benim dostlarım" diyor. Aslında o içerideki benliklere işaret ediyor yani. Biz diyoruz ki "kardeşim, bunlarla savaşmalısın" kendimize. Ama içimizdeki der ki "ama onlar hepsi sensin" gibi, "sen onların toplamısın." Kiminle savaşacaksın? İşte "en büyük cihat nefsimizle yaptığımız cihattır" denilmesi bu yani. Orada sen, onlar senden değil, senmiş gibi gözüküyor. Senelerce seninle arkadaşlık etmişler, senelerce beraber bugüne kadar yol almışsın; yirmi senedir berabersin, kolay mı mücadele etmek? Bir noktadan sonra geliyorsun, savaşmak zorundasın; ya savaşacaksın ya da ömür billah yine onunla devam edeceksin. İşte o destanda bunu anlatıyor.

Biz burada mesela konuşuyoruz, bu sohbetlerimizde de aslında bir benlik olarak konuşuyoruz. Biz buna benlik diyoruz, bu da bir benlik aslında bir yerde, ama onlara göre daha olumlu. Bir gün o da gidecek, tamamen ruhsal varlık ortaya çıkacak. İşte ne yapıyorsun? "Çalışma" dediğimiz, insanın kendi üzerinde çalışmasının gerekli olduğuna inanan başka bir farkındalık hali, başka bir idrak sahibi bir benlik üretiyorsun aslında bu şeylerle. Diyelim ki belli okumalar yaparsın, tefekkür edersin; o tefekkür de bunu üretebilir. Ve en nihayetinde ilahi bir altını vuruş olur, Allah o ruhani idraki ve farkındalığı sana lütfeder. Ama sen bu çalışmayı yapmak durumundasın.

Nefsin Yanlış Yerde Aradığı Şeyler

Ve dikkat edin, niye bunun üzerinde duruyoruz? Çünkü aslında benliğin tüm aradığı şeyler doğru şeyler. Mesela ne yapalım, hani mizaçlar üzerinden gitmeyelim de hatırlatıcı olsun: huzur arıyor, mükemmellik arıyor, sonsuz sevgi arıyor, yetkinlik ve başarı arıyor, özgünlük ve özel bir varoluşsal değer arıyor, her şeyin bilgisini arıyor, güven ve emniyet arıyor, güç ve kudret arıyor, hayata her zaman pozitif bakabilmeyi ve her zaman saadet ve neşe içinde olmayı arıyor. Bir yedi numara mesela.

Fakat arıyor ama işin püf noktası ne? Hem yanlış yerde arıyor, hem yanlış bir bilinçle arıyor. Mesela bir altı numarayı düşün, güven arıyor. Tamam, güven arıyorsun; sana göre güvenle rahat olduğun her şeyin arzu ettiğin şekilde sürekli pozitif anlamda devam edip gitmesi. Alemde böyle bir şey var mı yani? Sen sürekli değişen bir ortamda... Şunu diyorsun: "ben kayağa bineceğim ama en ufak bir sarsıntı olmayacak." Neden? Çünkü sarsıntısız bir ortam arıyorsun, en ufak bir sarsıntı olmasın istiyorsun. Ama neredesin? Denizdesin. Böyle bir şey mümkün mü? Değil. Dolayısıyla aradığımız şeyler doğru, onu arayan bilincimiz ve onu aradığımız yer yanlış. İşte temel şey bu. Ben "huzur arıyorum" diyorum ama huzur nerede? Huzur zaten benim öz varlığımda. Yoksa huzur benim zihnimde değil.

Peygamberin Hicreti: Gerçek Huzur Örneği

Mesela bakın işte Peygamberimizin Mekke'den Medine'ye hicretinde zor şartlar var değil mi? Mesela beş yüz kilometre bir yolculuk yapacaklar, arkalarından birileri takip ediyor onları, öldürülebilirler, bir sürü şey. Ama Peygamber işte Hz. Ebu Bekir'e "mahzun olma, üzülme, Allah bizimledir" diyor. Bu nasıl bir bilinç? Aslında hakikatin içinde bir bilinç. Teslim olma kavramı bile yok burada yani, o bile yok. Yani Allah ile orada. Bak zaten ona "üzülme" diyor. "Ben zaten üzülmüyorum" diyor, "çünkü Allah benimle" diyor. Anlatabiliyor musun? Bak mesela şunu demiyor — biz öyle zannediyoruz — "biz Allah'a teslim olduk, bakalım ne olur ne biter." Değil. Demek ki buraya kadar bile bir "teslim oldum" hesabı yok. Peygamber Hz. Ebu Bekir'e diyor ki: "Allah bizimle." Ben Allah'layım, Allah da benimle. Dolayısıyla mevzu bitmiştir. "Ben huzur içindeyim." Huzuru alemde aramadı değil mi? Huzuru alemde arasa, öyle bir durumda huzurdan eser yok; hani başını eğse Mekkeliler görecekler, huzurdan eser yok. Ama o huzuru alemde aramadı. Bakın huzuru o bireysel bilincin zihninde ve duygusunda da aramadı. Huzuru özünde buldu, özünü bulunca zaten huzuru da bulmuş oldu.

Yoksa psikolojik olarak "işte kocam böyle bıraktığım yerde duruyor, işte annem babam da bıraktığım yerde duruyorlar, gerektiği zaman bana destek olacaklar" gibi bir güven kurmak — var ya, çocuklar öyle olur ya, bütün oyuncakları kurar, sonra şöyle bir bakar, hoşuna gider, tamam mı — şimdi öyle bir güven arıyorsan onu geçici bulursun. Öyle bir arayış içine girme. Sen kendi özüne doğru yolculuk yap. O yolculuğu tamamladığında güven içinde olduğunu göreceksin, asıl güveni orada bulacaksın, huzuru orada bulacaksın, sevgiyi orada bulacaksın, kendini orada bulacaksın. Bütün aradığın şeyleri orada bulacaksın.

Nefis, Ruhun Niteliklerini Kendinde Arar

Bunu son olarak şöyle tamamlayabiliriz: aslında nefs, ruhta var olan her şeyi ismen almış ve onları kendinde bulmaya çalışıyor. Yani ruhun niteliklerini nefsimiz kendinde bulmaya çalışıyor ve alemde bulmaya çalışıyor. Düşünün, huzur — acaba bu nefis bunu nereden atmış acaba, düşünmüş değil mi? Mesela düşünün, insan nasıl sevilmek ister? Tıpkı Allah'ın sevdiği gibi sevilmek istiyor yani, sonsuz, her haliyle değil mi? Nasıl bir aslında bakın — hani o "idealar" diye mevzular var ya işte — aslında insanda bu manalar, hakikatler var, fakat işte insan yanlış bir yerde arıyor.

Hatta bizde kadim gelenekte denir ki insanın kendini sevmesi aslında kendindeki özden dolayıdır. Özünüzü bulduğunuz zaman kendinizi seveceksiniz. Ama o "kendiniz" bildiğiniz anlamda kendiniz değil; o kimseye ait olmayan bir "kendi", bireysel bir şey değil. Mesela ne diyoruz? "Allah kendini sever" diyoruz, çünkü mutlak kendini sever, mutlak güzellik kendini sever. Siz de kendinizi bulduğunuz zaman kendinizi seveceksiniz ama bu, bildiğiniz "kendiniz"i sevmek olmayacak. Yani bütün yüce değerler, nitelikler aslında ruhani düzeyimizde var. Onları bulduğun, o düzeye geldiğin zaman zaten bütün hakikat gerçekleşmiş oluyor.

Kâmil İnsan: Alemde Bir Şey Aramaktan Vazgeçmek

O yüzden kâmil insan artık alemde bir şey aramaktan vazgeçiyor, çünkü zaten bulmuş. Biri anlatmıştı: böyle bir arif'e biri gelmiş, demiş ki "sevgili, şeyhim, siz bana müsaade edin, sizi meşhur edeyim" demiş. Adamı anında silmiş yani, demiş ki "hiçbir şey anlamıyorsun." Bitti yani. Tabii ki, Allah'ın tanıdığı, deyim yerindeyse Allah'la olan bir insanın mesela bir şöhret arayışı olur mu? Bir şefkat arayışı olur mu? Bir vefa arayışı olur mu? O, vefanın kendisi.

Kısacası, o aradığını bulunca artık bütün bağlantılar, korkular, beklentiler hepsi anında kesiliyor, hiçbir şey kalmıyor. Tamamen o oluyorsun. Yani alemin seni cezbedici etkilerinden kurtuluyorsun. Onun için "arif dünyaya muhtaç değildir, ama dünya arife muhtaçtır" denir. O, Allah'ın hikmeti gerektiriyorsa olur; kendi bir ihtiyacına, bir beklentisine, bir arayışına bağlı değildir.

Peygamber hatta, dikkat edin, Kur'an'da ne diyor? "Kalk ve uyar" diyor. Yoksa Allah demese, "kalk ve uyar" demese, kendine dair öyle bir ihtiyacı yok yani. Biz bir şey bulsak "kime anlatacağız" diye yana yakıla düşünüyoruz yani. Anlatabildim mi? Halbuki o yüzden Peygambere "kalk ve uyar" deniyor: "Evet, senin buna dair idrak ettiğin hakikat noktasında öyle bir ihtiyacın yok. İnsanların ihtiyacı olduğu için kalk ve uyar." Tabii ki hepimize denilmiş bir şey ama o idrake erdiğimizde bunun anlamını kavrayacağız. Yoksa biz kalkıp uyarınca bazen insanlara kalkıp dövüyoruz yani o yüzden — "kalktık, uyardık, kıymetini de bilmiyorlar" diyoruz, "o kadar anlattık" diyoruz.

Şimdi Allah'ın peygambere "kalk ve uyar" dediğindeki peygamberin bilinciyle, benim "işte tebliğ edeceğim, kalkıp uyaracağım" dediğimdeki bilincim aynı mı? Söz aynı da muhatap olan bilinç aynı değil. İşte onun bilincine erdiğimiz zaman o sözün manasını anlayacağız. Mesela Kur'an, Hazreti Yunus'u o noktada düzeltiyor değil mi? Kalkıp uyardı ama insanlar niye inanmıyor diye rahatsız oldu bir noktadan sonra ve onlara kızıp gitti. Bak, Peygamberde bu yok değil mi. Sonra Hazreti Yunus da zaten onu anlıyor, o hal nötrleniyor; kızma yok ama böyle bir üzüntü hali var, onlar namına.

Bak bunlar çok ince ayrımlardır. Anlatabiliyor muyum? Onlar namına üzülebilirsin. Mesela toplumda zuhur etmiş bir takım sıkıntılı haller olur, ahlaki bir takım problemler olabilir, bir takım başka problemler olabilir. Bunları görünce ona karşı bir söyleme durumu oluyor, tabii ama ne? Onun namınadır o. Yani "her taraf böyle insanlar inansa ne güzel, rahat olsak" gibi böyle bir niyeti yok yani. Ama dikkat et, şimdi biz niye tebliğ ediyoruz diye bir düşünmemiz lazım.

Mesela belki o zaman zaten "imanı kurtarma" bahsi — nedir o? İşte o insanların, şöyle düşün: farz et ki sen bir odadasın, oda karanlığa yakın loş bir oda. Senin bir arkadaşın var ve diyor ki "ya, bu odada bir şey görüyorum, yılan olmasın" diyor; halbuki o bir halat, "yılan olmasın" diye böyle kaygılanıyor, panik atak geçiriyor, korkuyor, sana tutunuyor, "ne yapacağız, ya yılansa" diyor. Sen biliyorsun onun yılan olmadığını, o bir halat. Hiçbir problem yok. Diyorsun ki "keşke bu imanını kurtarsa, keşke şu vehimden kurtulsa" diyorsun. Anlatabiliyorum, bu böyle bir şey.

Peygambere Gerçek Anlamda Varis Olmak: Söz, Fiil ve Hal

O böyle... Tabii yine biz kendi şeyimize baktığımız zaman idrak etmekte zorundayız — bak, orada tepki gözleri ya da bak, orada kızıyor diye. Evet, evet. Orada insan, onun için tasavvufta bir şey vardır: der ki, gerçek veraset, yani peygambere gerçekten varis olmak, onun sözüne, fiiline ve haline varis olmaktır. Bu üçü, tek bir şeyin üç yüzü gibidir.

Şimdi Peygamberin söylediği bir sözü ben de söyleyebilirim değil mi? Diyelim ki birine bir söz söylemiş, ben de o sözü, aynı sözü söyleyebilirim. Fakat aynı halde mi söylüyorum acaba? İşte o aynı halde söyleyebilmek, o ayrı bir şey. Dolayısıyla o bir bütün. Dolayısıyla Peygamberi veyahut kâmil insanları anlarken çok düşünmek lazım. Görünürde onun yaptığıyla senin yaptığın benzeşebilir, görünürde. Fakat hakikatte hiç benzeşmez.

Görünürde Peygamber de savaşıyordu, başkaları da savaşıyordu Müslümanlar içinde; ama Peygamber bazılarını uyarmıştır mesela değil mi. Veya Hazreti Ali de savaşır, bir başka sahabi de savaşır ama kaç sahabi Hazreti Ali gibi, kendine hakaret eden düşmana karşı durur ve "şimdi nefsim araya girebilir, ben ona karşı dikkatli olmalıyım" diyebilmiştir? Değil mi? Ama görünürde bakarsın hepsi savaşıyor. Ama işte Ali gibi savaşmak var, Hazreti Muhammed gibi savaşmak var.

Bir sahabi savaşıyor ve karşıdaki kelime-i şehadet getiriyor, buna rağmen veya aman diliyor — her neyse — onu öldürüyor. Peygamberimize bu durum anlatıldığında çok kesin ve net bir şekilde kınıyor, çok sert bir tepki gösteriyor. Hatta o sahabi diyor ki, o kadar sert eleştiriler yaptı ki, "dedim ki keşke yeni Müslüman olsaydın da bu kadar" — neden? Çünkü orada ilkesel bir şey var. "Sen orada kendi nefsinin noktainazarından savaşıyorsun yani." Adam sana — hatta sahabi diyor ki "korktuğundan söyledi, bir yalan söyledi." Peygamber diyor ki "sen kalbini mi açtın?" Yani "sen şunu mu zannediyorsun" demek istiyor: "ben insanlarla savaşacağım, yalancıyı, üçkağıtçıyı, korkağı bulacağım, öldüreceğim, temizleyeceğim; ben böyle bir misyonla mı geldim? Benim derdim insanların inanmaları, velev ki yalancıktan inansın, sonra o yalancıktan imanı da gerçek olsun; benim derdim yalancıları bulup temizlemek mi yani? Böyle bir şey olabilir mi?" Orada uyarıyor, çok net keskin bir şekilde uyarıyor: "sen kalbini mi açtın" diyor. Yani burada mevzu "adam yalan mı söylemiş, korkudan mı aman dilemiş" değil, bunun önemi yok. "Sen nasıl kendini kontrol edemiyorsun" — işte korkudan söylenmiş olsa da, senin derdin onu öldürmek mi yani? Nasıl bir yerden bakıyorsun demek istiyor?

Duramamış, bir de kendince yaptığı şeyi meşrulaştıracak bir argüman sunuyor: "belki de doğrudur yani, adam korkusundan aman dilemiş olabilir." Buna rağmen, diyor Peygamber, "öyle olsa da" — yani adam aman dilemişse, aman dilemiştir, bitti. Çünkü velev ki adam aman diledi, sonra da bir fırsatını bulup seni öldürdü diyelim; şimdi sen düşünsen "ben nasıl kandım" mı diyeceksin, "keşke bu insan hakikaten aman dileseydi de inansaydı" mı diyeceksin, yoksa "ben nasıl adama aldandım, bak nasıl arkadan dolandırdı beni, tüh" mü diyeceksin? Diyorsan, sen gene benlik nazarıyla bakıyorsun, çünkü dünyayı esas alıyorsun orada. Anlatabildim mi?

İşte, onun hali ayrı bir şey yani. Onun haline sahip olmak — onun için Peygamberin haline ermeden Peygamberi anlamak tam olarak mümkün değildir. Kısmen anlayabiliyoruz, hatta çoğu zaman yanlış anlayabiliriz. Yani şu düzeyde onun fiillerini taklit etmek, yani sünnet olarak yapmak, aslında bizim kendi açımızdan çok hakiki bir şey değil. Ama bunun bizi taşıyacağı bir yer var, o manada. Orada insanın şunu demesi lazım: "Peygamberin haline bizi erdir ve o hangi halde bunu yapıyorsa bize de o halde yapabilmeyi nasip et." Peygamber de yardım ediyordu, fakat bizim gibi mi yardım ediyordu? Peygamber de şefkat ediyordu, bizim gibiymiş acaba, bizim algımız çerçevesinde mi şefkat ediyordu, seviyordu?

İşte o Hz. İsa'nın dediği şey, İncil'de geçiyor: "Bana iyi deme" diyor, "iyi Allah'tır." Bunu genişletebilirsiniz hepsini: "seven ben değilim, bende seven Allah'tır" diyor. "Merhamet eden ben değilim, bende merhamet eden Allah'tır. Veren ben değilim, bende veren Allah'tır." Şuur budur burada. Şimdi biz öyle bir şuurda olsak, öyle bir şuurla sevsek, merhamet etsek, yardım etsek, acaba şu an ortaya çıkan binlerce arıza ortaya çıkmayacak mı? Ama demek ki yüzeyle yapmıyoruz ki bu arızalar ortaya çıkıyor.

(Bu sırada kısa bir kesinti yaşanıyor: birisi mail adresiyle ilgili bir şey sorup çıkıyor.)

Mesela işte diyoruz ki Peygamber de yardımseverdi, biz de yardım ediyoruz. Peki sen Peygamber gibi mi yardım ediyorsun acaba? Nicelik olarak değil, nitelik olarak diyoruz yani. Yani diyelim ki sen bütün malını verdin, ama Peygamberin şuuruyla mı verdin, bireysel benlik şuuru içinde mi verdin? Değil mi, ne kadar farklı. O zaman bu, "yöneticinin hoşuna gitsin diye mi?" O da çok, o zaman tersyüz edilecek bir şey. İşte o iyi bir benliktir, onu ruhanileştirmek lazım.

Demek ki vermenin hakikati ne kadar kutsal bir şey ki, ben nefis düzeyinde bunu yaparken bile onun güzelliğinden, onun huzurundan bir pay alıyorum. Bir de bunu hakikatiyle Rabbim bana yaşatsa, bu kim bilir nasıl bir şey olur, anlatabiliyor muyum? Aynı insan hani bazen aynı hâlde olmuyor, vermekte zorlanıyor. Yine aynı insan yine aynı şekilde, bazen vermekten çok mutlu olurken bazen de verirken çok sıkıntıya düşebiliyor. Ya da vermek istemeyebiliyor, sanki böyle zorla alınmış gibi bir şekilde de olabiliyor. Belki orada da üzerine giderek, o sıkıntıya rağmen vermeye gayret ederek, belki biraz da negatif benliklerini görüp onlara rağmen — eğer onlar bir engelleyiciyse — devam etmek gerekir.

Nefsin Tam Tersini Yapan Papaz ve Tutukluluktan Kurtuluş

Bir şey anlatılır ya, böyle bir papazın şey yaptığını söylerler: sürekli içeriden nefsi ne diyorsa tersini, zıddını yaparmış. Bütün hayatı boyunca böyle devam etmiş. Bir şey yapacaksa, içeriden "yapma" diyorsa inadına yapıyormuş; iyilik yapacaksa birine, yine hakeza öyle. Neyse, bunu anlatan derviş demiş ki "öyle olsaydı o adam Müslüman olurdu." Kalkmışlar, gitmişler, papazın kapısını çalmışlar. "Efendim" demişler, "duyduk ki böyle böyle bir durum var, işte biz de sana o sebeple İslam'ı anlatmaya geldik." İşte anlatmışlar, İslam'ı tebliğ etmişler orada. Papaz demiş ki, dönmüş: "Ha, demiş, dur, bir nefsime sorayım" demiş. "Bana biraz zaman verin, nefsime sorayım." Sonra "neyse, ben Müslüman oluyorum artık" demiş. Biraz böyle bir şey yani.

Yani o bahsettiğimiz noktada insan, o bütün tutukluluklardan, bütün o psikolojik takılmalardan kendini sorumlu tutmalı. Başka bir yöne adım atarsanız kesinlikle o yoldan geri döneceksiniz. Ve şunu düşünün: başka bir yöne adım attığınız anda o kadar hızlı bir şekilde gider ki, kendinizi tamamen nefsin en karanlık noktalarında bulursunuz.

Bununla ilgili güzel anlatılan küçük bir hikâye vardır. Nasrettin Hoca'nın karısı ameliyat olmuş. Eşi dostu gelmiş, demişler ki "geçmiş olsun Hoca, hanımın ameliyatı atlattı mı?" O da demiş ki "yok, atlatamadı." "Neden?" "Hâlen anlatıyor" demiş. Hâlen anlatıyorsa — tabii bu anlatma biçimi önemli — ama anlatıyorsan atlatamamışsın demektir. İşte insan kendine sormalı yani: benim içimde ne gibi geveze benlikler var, sürekli anlatıyor. "İşte dünya bozulmuş, arkadaşlık kalmamış, dostluk yok, bilmem ne, işte bana böyle yaptı, niye böyle yaptı, ama ben bunu hak etmiyordum" falan filan; bir bakacaksın, kim konuşuyor yani? Ve bileceksin ki bunlar senin hayatını tüketiyorlar.

Bu tarz sözlere muhatap kalanın rahatsız olması da bunun farklı bir versiyonu belki. Mesela bir amca gelir böyle anlatır, kendi eski hayat hikâyesinden şey yapar; buna "kafa ütülüyor" gibi algılayıp böyle yorumlamak da bir başka benlik versiyonu değil mi? Tabii. Yani orada aslında şu var: insan o tür durumlarda kendine dönüp bakmalı. "Biz kimin kafasını ütülüyoruz hayatta?" Yani hayatta dışarıda bir şey görüyorsanız, onun potansiyel olarak en azından bir benzerinin sizde de olabileceği nazarıyla bakmak lazım. Hangi düzeyde bunu? Orada mesela, gerek kendimizde gerek muhataplarımızda, o tutukluluklardan, atlatamamış olmaktan kendimizi ve muhatabımızı kurtarmaya dönük konuşmamız lazım.

Kalkıp bir kadın kocasından dert yanıyorsa, ben de kalkıp kendi kocamdan dert yanmamalıyım — "bu erkekler de hep böyle zaten" dememeliyim. Anlatabildim mi? Ona başka bir şey demeliyim; diyecek bir şey bulamıyorsam hiç konuşmamalıyım. Anlatabildim mi? O takılmış, ben de onun takılmasına bir kesi daha yükseltmemeliyim; ne gerek var buna? Eğer algısı güçlüyse, "sen bundan niye rahatsız oluyorsun, bu olaya başka açıdan bakamaz mıyız, bu olayı böyle değil de şöyle yorumlasak daha doğru olmaz mı" demeliyim — en başta kendime tabii.

(Kısa bir kesinti daha oluyor: "toplantıdayım ama bitmek üzere" diye bir telefon araya giriyor.)

Tabii, en başta kendimize yani. Yoksa "başkalarını insanlar anlamıyor" falan — anlar anlamaz, o senin asıl işin değil, o ikinci düzeyde bir iş. Ama orada da dikkat edeceksin: karşındakinin yanlış benliklerini meşrulaştırmayacaksın, beslemeyeceksin. Velev ki "sen beni anlamıyorsun kardeşim" desin — "ben seni anlıyorum ama senin o benliğinin doğru anlaşılıp ona uyulmamasına ihtiyacın var" demek gerekir. Yoksa benim seni onaylamam sana haksızlık olur, senin özüne haksızlık olur. "Ben senin o benliğini onaylamıyorum" demek — senin iyiliğin için onaylamıyorum demek.

"Dünyada vefa kalmamış." "Sende de kalmamış değil mi?" "Sende kalmışsa demek ki dünyada vefa var, ama sende kalmamışsa o zaman sen kendi derdine yan." Bir gün bir mürit gelmiş, şeyhine demiş ki "dünyada vefa kalmamış." "Sende de yok mu?" demiş şeyh. Ama işte açarsan şunu görürsün: sen nefsin itibariyle alemde vefa arıyorsun, hep aleme "nerede vefa" diye bakıyorsun, kendinde olduğunu bilmiyorsun. Arıyorsun, vefa arıyorsun, ama sen vefanın kendisi olsan, sen kendi özünü bulsan, o vefanın kaynağı sen olmaz mısın? O zaman aleme "vefa arayan bir gözlükle" bakmayacaksın, alemde vefalı bir insan olarak yaşayacaksın. Muhatabından da vefa bulursan, âmenna, ne güzel bir şey, onun namına sevineceksin. Ama alemde vefa görmedinse, kendine de bakmıyor musun, kendinde de mi değilsin?

İşte onun için, böyle olumsuzluk içinde olan bir benlik bizi istila etmeye kalktığında hemen uyanık olmalıyız. "Dünyada merhamet kalmamış" — böyle sağdan yaklaşır, alttan verir gibi. Orada tutup ona diyeceksin: "sende de mi yok yani?" Ne oldu? Eyvallah.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Doğrudan alıntılanan, sure adı ve ayet numarasıyla belirtilen bir ayet yok. Konuşmacı "Kalk ve uyar" ifadesini Kur'an'a atfen zikrediyor, fakat sure adını veya ayet numarasını belirtmiyor. --- ---