Nefs-i Emmare
Kısa Özet
Sohbette nefs kavramının nötr bir terim olduğu, olumlu-olumsuz anlamının kendisine eklenen sıfata (emmare, levvame, mülheme, mutmainne) göre değiştiği anlatılıyor. Anlatıcı, insanın tek bir benlik olmadığını, psikolojik boyutunun aslında birbirinden bağımsız çalışabilen çok sayıda "benlik" veya "bencik"ten (bir bakanlar kuruluna benzetilen) oluştuğunu; nefs-i emmarenin bu benliklerin emrinde, farkındalıksız yaşayan kişiyi tanımladığını açıklıyor. Sohbet, gerçek kendiliğin bu psikolojik çokluğun ötesinde, Allah'a ait ve ondan gelen bir öz olduğu vurgusuyla ilerliyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Nefs kelimesi kendiliğin nötr adıdır; "nefsi emmare" (emredici kendilik) ile "nefsi mutmainne" (tatmin olmuş kendilik) arasında bir dizi hâl vardır, nefs kendinde kötü değildir.
- İnsan tek bir benlik değildir; psikolojik boyut, dört merkezden (içgüdü, hareket, duygu, zihin) kök alan birçok "bencik"ten oluşur — bunlar bazen birbirinden habersizdir, bazen çelişir.
- Nefsi emmare, kişinin bu benliklerin farkında olmadan, onların istek, korku, ihtiyaç ve dürtüleri tarafından yönetildiği hâldir; buradan çıkışın ilk adımı bu çokluğu fark etmek ve kendini "iyi" ya da "kötü" diye toptan tanımlamamaktır.
Nefs Kavramı: Nötr Bir Terim
Nefs kavramını düşündüğümüzde bunu önce nötr olarak, bir prensip olarak anlamaya başlamalıyız. Dikkat ederseniz bu kelimeye hep bir sıfat eklenerek gelir: "nefs-i emmare" — emredici kendilik; "nefs-i levvame" — kendini kınayan, eleştiren kendilik; "nefs-i mülheme" — ilham alan kendilik; "nefs-i mutmainne" — tatmin olmuş kendilik. Dolayısıyla nefs, herhangi bir olumlu veya olumsuz anlam taşımaksızın, işaret ettiği şeyin niteliğine göre tanımlanır. Nefs kötü bir şeydir ya da iyi bir şeydir tartışması, ya da bunu kesin bir şekilde sınırlandırmak, okuyacağımız metinleri doğru anlamamızı engelleyebilir. Ama insanlar kendilik anlamında çoğunlukla negatif hâlde oldukları için, İslam düşüncesinde ve halk arasında nefs genellikle kötü olarak algılanmıştır — kısmen haklı ama tamamıyla değil.
"Ey mutmain olan nefs, Rabbine dön, kullarımın arasına gir, cennetime gir" (Fecr Suresi: 27-30) ayetindeki nefs kötü müdür? Değildir; Allah kendisine çağırıyor, o kadar kıymetli. "Dön" diyor — demek ki daha önce oraya bir bağlantısı olması lazım. O zaman insan bu durumda nefsi olumlu algılayacak; nefs-i mutmainne olumlu bir kendilik hâlidir.
Biz ağırlıklı olarak beden, psikoloji ve ruhsal olmak üzere üç boyuttan oluşuyoruz. Nefs-i mutmainneye kadarki bütün kendilik hâlleri — nefs-i emmare, nefs-i levvame, nefs-i mülheme — ağırlıklı olarak psikolojik boyutumuzda yer alır. Psikolojik boyutumuz için her zaman hatırlamalıyız: bir insan olarak kendimizi psikolojik boyutumuzdan ibaret görmemizden daha kötü bir şey yoktur. Bir insanın sana yapacağı en büyük kötülük, seni "psikolojinden ibaret bir varlık" zannettirmesidir. Bana en büyük iyiliği ise, bedenden ve psikolojiden ibaret olmadığımı, hatta bunların asıl varlığım olmadığını, asıl varlığımın bunların üstünde ve ötesinde bir şey olduğunu hatırlatan kişi yapmış olur. Bu iyiliği kim yapar? Peygamberler yapar. Bir insana yapılacak en büyük iyilik budur; en büyük kötülük de sizi beden ve psikoloji olarak tanımlamaktır.
Dış Kendilik, İç Kendilik
Burada bir nefs derecelenmesi var. Ben bedenimle, psikolojimle kendimi tanımlarım — bir bedenim olduğunu, bir psikolojim olduğunu bilirim; ama gerçekte kendimin bir psikoloji olmadığını anlamak durumundayım. Halkın çokça kullandığı ama ne anlama geldiği pek irdelenmeyen Yunus Emre'nin deyişi çok belirgin bir tanımlamadır: "Beni bende deme, bende değilim; bir ben vardır bende, benden içeri." İşte bu, tam bahsettiğimiz meseleyle ilişkilidir.
Demek ki bir dış benlik var, bir de iç kendilik var — böyle kavramsallaştırabiliriz. Dış kendiliğin alt birimleri: bedensel kendilik, duygusal kendilik, zihinsel kendilik, eylemsel kendilik. "Ben toplumda sevilen biriyim" dediğinde psikolojik kendiliğinin duygusal boyutuna vurgu yapıyorsun. "Ben çok zeki bir adamım" dediğinde zihinsel boyutuna işaret ediyorsun. "Ben birçok şey yaparım, insanlar benim yaptığımı kolay kolay yapamıyorlar" dediğinde eylem boyutuna vurgu yapıyorsun. Peki "sen kimsin" diye sorulduğunda buna verecek başka bir cevabın yoksa, orada büyük bir yanılgı içindesin. Kâmil insanlar, kendilerinde bir eklenti gibi var olan bu özelliklere gerçek kendilikleri olarak bakmamıştır. Ermiş bir insana "efendim sizi herkes çok seviyor" dendiğinde, bu, psikolojik benliğinin duygusal bölümünü memnun edecek bir şeydir. Eğer bununla sevinip "ne güzel, bütün insanlar beni seviyor, takdir ediyor" diye bununla var olduğunu zannederse, yanılmış olur; ama o böyle bir şey yapmaz. Çünkü gerçek kendilik, o ayetin sonunda ifade edildiği gibi, Allah'la muhatap olan bir kendiliktir. Diğer bedensel ve psikolojik kendiliklerimiz, zahiri hayatla, sosyal ilişkilerle, ikili ilişkilerle bağlantılı olan tarafımızdır; onların da kendine göre bir varlığı, değeri, anlamı, hikmeti vardır — ama sen o musun? Bu, geçen hafta kısmen değindiğimiz temel sorudur.
Tabii şu an bunu psikolojik kendilikle dinliyoruz; ruhsal kendiliğimizin farkında değiliz, o var ama farkında değiliz. Bunu binlerce yıldır tasavvuf da, Hint geleneği de, Taoist gelenek de anlatıyor — bütün gelenekler bunu anlatıyor: senin bedensel ve psikolojik boyutunun ötesinde bir benliğin var. Yunus Emre'yi anlatıyoruz, ama biz onu neyle dinliyoruz? Psikolojik kendilikle, ister istemez.
Zat Tahakkuku ve Ruhsal Kendiliğin Tecrübesi
Temel handikap şudur: bize beden ve psikolojinin ötesinde bir varoluşumuzdan bahsediliyor, ama biz onun farkında olmadığımız için şu anda onu psikolojik varoluşumuzla dinliyoruz. Psikolojik varoluşumuz bunu anlamlandırmaya çalışıyor — "nasıl bir şey acaba bu ruh" diye tasavvur etmeye çalışıyor. Ama onu tecrübe etmediği müddetçe anlamayacaktır. Yunus Emre o sözü erdiğinde, o tecrübeyi yaşadığında söylemiştir.
Bu handikap iki türlü aşılır. Birincisi teorik olarak aşılır: ben o ruhsal özümü tecrübe etmediğim hâlde derim ki, "evet, ben inanıyorum ki böyle bir şey var; bu ermişler, bu uçmuş olan insanlar hepsi aynı şeyi söylüyor." Yunus'un o sözünü kabul ediyorsam, kabul ediyorum demektir. Yoksa "vay ne güzel bir söz" deyip bir yerde kullanmak, ne kastettiğini anlamadan asmak değildir. Bir sûfi, Maharaj'a "nasıl erdiniz?" diye sorulduğunda, "üstadımın söylediğini kesin ve kesin olarak kabul ettim, üç sene sonra erdim, Allah beni aydınlattı" der. Yani o handikapı teorik olarak aşmıştır: "Evet, ben kendimi bir beden ve bir psikolojiden ibaret görüyorum, ama ben bundan ibaret değilim; sınırsız, sonsuz, madde-mekân-zamanın ötesinde olan aşkın bir şey bende var, işte o gerçek ben oyum." Buna Uzak Doğu ve doğulu gelenekler "zat tahakkuku" der — kişide gerçek kendiliğin tahakkuk etmesi. Aslında kendinde Allah'ı bulmak, Allah'a ulaşmak, hepsi aynı anlama gelir.
Bizim hayattaki en büyük handikapımız, ruhsal kendiliğin idrak edilinceye kadar bilinememesidir. Ne zaman tecrübe edersin, o zaman onaylıyorum dersin. İlki teorik olarak gerçekleşen bir aşmadır: bireysel bir tecrübem olmasa da bunu ruhsal bir hakikat olarak kesin kabul ediyorum. Bu kesin bir kabul olmalıdır — "öyle duydum, öyle diyorlar, bence de olabilir" gibi değil. Biri sana "Amerika var" dediğinde kesin kabul ediyorsun; öyle kesin kabul edeceksin. Bu handikapı aşmadığın müddetçe yaşayacağın yer beden ve psikoloji olacaktır, kendini hep bunlarla tanımlayacaksın, onun dışına hiçbir zaman çıkmayacaksın.
Bu süreçten geçtiğimizde o ruhsal kendilik tecrübe edilir. Bu herkeste olan bir şeydir. Daha ileri bir noktayı ifade edersek, aslında bu bireysel olmayan bir şeydir de — "benim" dediğin bir ben değildir artık. Ona "benim" demezsin. Benim havam yok değil mi? Ancak ciğerine nefes aldığın zaman hava senin oluyor; ama hava herkesindir, benim senin havan yok, sadece nefes aldığında geçici olarak senin oluyor, verince yine onun oluyor. Ruh buna benzer. Sen ruhunu bireysel algıladığında bu da bir yanılgı hâlidir, ama bir üst yanılgıdır; ruh bireysel değildir. Senin ruhun, benim ruhum, bir yerden sonra o ayrım da kalkar. Bediüzzaman'ın "enaniyeti yırt, hüveyi göster" dediği de budur — benliği yırt, onu göster; benlik yırtıldığında zaten kendini gösterir.
Kişinin hayatta en çok yanılacağı, problem yaşayacağı şey nedir diye soracak olursak: bu kadar basit, rahat bir yolda niye yol alamıyoruz? Çünkü kısmen bedenimize, ama ondan çok daha fazla psikolojik kendiliğimize hapsoluyoruz. İşte buna gelenek "nefs-i emmare" diyor. Kendimiz için tanımlayalım: beden ve psikolojik varoluşuna hapsolmuş, kendini ondan ibaret gören ve onun istek, arzu, korku, ihtiyaç ve dürtülerine odaklı olarak yaşayan insan — buna nefs-i emmare diyoruz.
Nefs-i Emmare: Tanımı
Nefs-i emmarenin bir özelliği: kişi burada kendini aslında hiç kontrol edemez, edemez de. "Kendimi kontrol ediyorum" diyenler bile, nefs-i emmarede olup böyle diyenler, bir benlik adına bir başka benliği kontrol etmek isteyenlerdir; bu gerçek kontrol değildir. Süperego dediğimiz şey de: "böyle yaparsam, böyle konuşursam insanlar beni ayıplar, toplumda kendime yer bulamam, dışlanırım, eleştirilirim, kınanırım" düşüncesi — bu da nefs-i emmarededir. Çünkü burada muhafaza edilmeye çalışılan şey, psikolojik benliktir; ayıplanmaktan, olumsuz algılanmaktan çekinen bir benlik tarafından yönetilir. Psikolojinin alanında bu anlamda vicdan yoktur.
Vicdan ve Psikolojik Benliğin Nedenleri
Bazı insanlar vardır, "iyi ol" derler. "İyi oldukta ne olacak?" diye sorulur. "Kim senin kıymetini bilecek?" Bu ne? Uzun vadeli bir strateji — bunu vicdan zannediyor, ya da "doğru davrandım, iyi davrandım, eşime çocuğuma arkadaşlarıma karşı" der; ama sonuçta eline bir şey geçmez, çünkü sen bunları psikolojik benlikle yapıyorsun. Eline bir şey geçse bile onun bir kıymeti yoktur; o da bir psikolojik aldanma olacaktı. İyiliğin nedeni yoktur — gerçek vicdan budur. Gerçek vicdani idrak, iyiliğin, güzelliğin, doğruluğun bir nedeni olmamasıdır. Ama psikolojik benliğin bir nedeni vardır. "Niye sadık olacağım, niye dürüst olacağım? Dürüst olalım, sadık olalım, tutarlı olalım, düzeni koruyalım; insanlar birbirlerine daha olumlu davranmış olur, sosyal hayat bu sayede daha iyi gider" — bu nedenledir. Peki öyle davrandık, gitmedi; doğru olmaktan mı, merhametli olmaktan mı vazgeçeceğiz? Psikolojik boyut der ki: "iyi ol, nereye kadar?"
"Sen muhabbetini kendi nefsine sarf ediyorsun" — psikolojik benliğin tarifi olarak bunu alalım. "Ben kendimi seviyorum" diyen birine "peki ondan hiçbir fayda görmesen de sever misin?" diye sorulsa, "biraz düşüneyim" der. Demek ki evvela ve bizzat kendini seviyor doğal olarak. Psikolojik boyutumuzun manasında bunun kabul edilmesi lazım; kabul edersek yol alabiliriz. Yoksa psikolojik benliğine ruhsal bir makyaj yaparsan, kendini iki defa yanıltmış olursun. Bir sûfinin öğrencisine söylediği bir söz vardır: "Müridin mürşidine sevgisi önce nefsanidir, sonra ruhani olur." O bile önce nefsanidir — kendi ihtiyacına, kendi korkularından kurtaracak bir odağa duyulan sevgidir; doğal olarak nefsani bir şeydir, kendine, kendi faydasına, kendi ihtiyacına dönük bir sevgi.
Bir müridin mürşidine duyduğu sevgi neden böyledir? Bir hayranlık vardır oradaki. "O senden nefret ediyor" dense, o hayranlık bir anda gidiverir. Öldü mürşidi, ama muhabbet devam ediyor — bu da ruhsal olduğunu göstermez, tam nefs tatmin olabilir, onu hatırlamanın bir faydası olabilir. Belki bir ölçüsü şudur: seni unuttu, seni hatırlamıyor dediklerinde senin muhabbetin devam ediyorsa...
Nefsani Sevgi, Ruhani Sevgi
İnsan psikolojik benliğine ruhsal bir makyaj yapmamalıdır; yaptığınızda ruhsal farkındalıktan mahrum olursunuz. Bileceğim ki mesela benim sevgim nefsanidir. Nefsani demek şey değil, çok kötü, berbat bir şey anlamında değil; bireysel benliğinize odaklı demek. Mesela bir kısım korkularım var hayatta — yalnız kalma korkum, desteksiz kalma korkum vesaire. Bir müridin mürşidine duyduğu sevgi de başta nefsanidir, sonra ruhanileşir. Bu, mürit yani o kişinin kendi ihtiyaçlarına, arzularına, korkularına, beklentilerine, arayışlarına bağlı olarak bir sevgi duyması demektir. Buna nefsani diyoruz — veya daha az itici olması için psikolojik sevgi diyelim.
İnsanların birbirlerine karşı duyduğu sevgi çoğunlukla psikolojik sevgidir. Bunun dereceleri vardır. Ruhani sevgi de vardır, ama şimdi onu bir kenara koyarak söylüyoruz: insanlar birbirlerine psikolojik olarak sevgi duyarlar — kendi psikolojimizin ihtiyaçlarına, arayışlarına, beklentilerine, korkularına bağlı olarak karşımızdaki insanı severiz, çok severiz, az severiz, hatta nefret de edebiliriz. Bu, benim psikolojimin bu ihtiyaç, arayış, korku, beklentilerini karşılayabiliyorsam artar, karşılamıyorsa azalabilir. Mevlana'nın bir yolda giderken gördüğü, birbirine sarmaş dolaş yatan köpekler hikâyesi gibi: "ne kadar birbirlerine muhabbetleri var" denince, "bir kemik at, o zaman belli olur" demiş. Bir fayda, menfaat söz konusu olduğunda bu sevginin ne olduğu ortaya çıkar.
İnsanların bu anlamda psikolojik benliklerinin farkına varmaları lazım. Psikolojik benliğimiz, henüz ruhsal bir idrake sahip değilsek yaşayacağımız zemindir; bu zemini bir kenara koyamayız, çünkü başka bir zemin yok. Ama kendimize ve birbirimize şunu diyebiliriz: bu psikolojik zeminimizin mahiyetini bilebiliriz, analiz edebiliriz; "ben bu psikolojik zeminimin ötesinde bir ruhsal zemine de sahibim" diyebiliriz. O zaman her şey yerli yerine oturur, doğru bir zeminde değerlendirilmiş olur. Öbür türlü kendimizi de yanıltırız, karşımızdakini de yanıltırız, yanlış anlayışlar ve teoriler üzerinden hareket etmiş oluruz.
Psikolojik Benlik Tek Değildir: Çoklu Benlikler
Nefs-i emmare dediğimiz şey — psikolojik benliklerin emrinde olan kişi. "Benlikler" dedim, çünkü tek bir benlik yoktur; psikolojik benlik çok parçalıdır, çok parselli bir memleket gibidir. Bu parsellerin bir kısmı birbiriyle bağlantılı ve ilişkilidir, bazıları hiç bağlantılı değildir. Bir benliğinizle bir şey yaparsınız, sonra o benlik nötrlenir; "valla ne yaptığımı bilmiyorum" dersiniz. Onu yapan da sizde bir benlikti, ama diğer benliklerle o kadar kopuktur ki ne o sizi tanır ne siz onu. "Ben bile kendime şaşırdım" dersiniz.
Bu bilgi, hayatta insanın kendisi için Arşimet kanunu, Newton kanunu kadar önemli demesi gereken bir bilgidir. Çünkü bu bilgiyi bilmezseniz, hem kendinizle hem başkalarıyla ilgili yanlış değerlendirmelerde bulunursunuz. "Ben onu öyle bilmiyorum" dersiniz — sen zaten onun on tane benliğini tanıyorsun, onda on beş tane daha var, sen onları tanımıyorsun. Onu bir kişi sanıyorsun; o birçok kişi. Mesela açken "ben ben değilim" der insan; doğru söylüyor. Bazı mizaçlar açken kimseyi görmez, çünkü o anda içgüdüsel bir benlik faaldir ve o benliğin başkasının ihtiyacı umurunda değildir; "ben açım, beni doyuracaksın, sonra ne halt edersen et" der.
Bu modele göre psikolojik benliğimizde dört merkez var: içgüdüsel merkez, hareket merkezi, duygusal merkez, zihinsel merkez. Her birinin üç bölümü var, şimdi ona girmiyoruz. Ama dört merkezimiz var ve benliklerimiz bu dört merkezden kök alır. Her bir benliğin kökünü irdelesen bu dört merkezden birine gider. Bir ağaç düşünün — dört tane ana kökü var, bu dört ana kökten birçok dal, yaprak, çiçek, meyve türüyor. Kendimizi böyle algıladığımızda doğru bir noktadan başlamış oluruz.
Dört Merkez ve Benliklerin Kökleri
"Ben iyiyim" desem — hangi "ben"inle bunu söylüyorsun? "Ben merhametliyim" — merhametsiz davrandığın olmuyor mu? Onu neyle yapıyorsun? "Ben bencilliği hiç sevmem" — sana öyle bencil damarlarını gösteririm ki sen bile şaşırırsın, ya da şaşırmazsın. Peki ben bencil miyim, değil miyim? Doğrusu şu: ben bazen bencilim. Bende bir kısım benlikler bencil, bir kısmı değil. Daha doğru ifade bu — sadece bir tane "ben" değilim, çokluğum. Psikolojik boyutumuzdan bahsediyoruz şu anda.
Fedakâr benler de var — "fedakârlık yapmak lazım, iyi bir şey"; psikolojik boyutumuz bile fedakârlıktan zaman zaman hoşlanır. Bir insana yardım edip sevindirmek hoşuna gider. Ama iki saat sonra biri "sen onu sevindirdin ama arkanda öyle küfürler etti ki" dese, "bu beni ilgilendiren bir şey değil, insani olarak yardım ettim, sevindim" diyorsan bu biraz ruhsal alana işaret edebilir. Ama "vay be, bir daha yardım eder" diyorsan, bu psikolojik benlikle yapılmış bir fedakârlıktır.
Kendimize "iyiyim" ya da "kötüyüm" demeyeceğiz, sadece gözlemleyeceğiz. Bedeninize "ben etim, ben kanım, ben kemiğim, ben gözüm" der misiniz? Demezsiniz, çünkü bedeniniz birçok organdan ve dokudan oluşuyor. Psikolojik benliğinizin tek bir şeyden oluştuğunu mu düşünüyorsunuz? Bazı benlikler daha baskın, "hükümette" olan benlikler vardır — bu normaldir, doğru bir şeydir. İçinizdeki farklı farklı benlik kümelerini, farklı benlik parsellerini fark etmeye çalışın. Farklı durumlarda — korku yaşadığınızda, biri sizi küçümsediğinde, yok saydığında, hak etmediğiniz bir şey yapıldığında, beklediğiniz bir şey gerçekleşmediğinde — ortaya çıkan duygu, düşünce ve tavır tarzlarını değerlendirin; işte bunlar benliklerdir.
"Ben çok samimi ve dürüst biriyim" — tümüyle mi? Değilsin; samimi ve dürüst olmayan benlikler de var içinde. O zaman "sen samimi ve dürüst değilsin" mi diyeceğiz? Onu da demeyeceğiz. Bir yerden bir yere savrulmayacağız; ilk anlatılan şu: sen psikolojik bir benlik kümesisin ve bunun içinde artı ve eksiyle sembolize edilmiş birçok benlik var. Cebimizde para olunca cömert, olmayınca cimri olabiliriz. Peygamberin bir sözü var, mealen: bir şeye sahip olmak cömertliğe sebep olmamalı, cömert cömerttir. Ama bir benlik "kardeşim param olunca cömerttim, olmayınca cimriyim, herkes kendini düşünecek" der.
Bizim psikolojik benliğimizde çeşit çeşit benlikler var — bu çoklu kişilik bozukluğu değil, normal psikolojik benlikler. Bir bakarsın moralin bozuktur, iş yerine gidersin, daha önce gülümseyerek karşıladığın basit bir hata seni sinirlendirir; karınla kavga etmişsindir, yolda biriyle tartışmışsındır, otobüste sıkışmışsındır — moraliniz bozuk, yüzünüz asıktır. Hâlbuki aynı hadiseye dün böyle yaklaşmıyordun; çünkü dün farklı bir benlikle o hadiseye bakıyordun. İçimizdeki bu benliklerin farkına varmak kadar psikolojik dönüşümde kıymetli başka bir şey yoktur.
Bunu anlamadığınızda kendinizi doğru anlamayacaksınız — bazen kendinize kızacaksınız, bazen iyi diyeceksiniz, bazen kötü diyeceksiniz; ya da içinizdeki bir negatif benlik çıkacak, millet "bak sen de böyle yaptın" diyecek, "hayır, ben öyle yapmadım, insanlar yüzünden böyle yaptım, aslında ben böyle biri değilim" diyeceksiniz. "Böyle biri değilsin" nereden çıktı bu? Ne yaptın hemen — içindeki negatif benlik devreye girdi ve sen onu kontrol edemedin. Ama böyle bir benliğin sende olmasından da rahatsızsın, kabullenemiyorsun. O zaman tek yol inkâr: "bu bende yok, bu sizin yüzünüzden bende ortaya çıktı." Hâlbuki birisi tetiklemiş olabilir, önemli değil — böyle bir benlik sende faaliyete geçti mi geçmedi mi, ona bak. Bakanlar kurulunda üç kâğıtçı bir bakan yok mu? Varsa vardır, kalkıp onu aklaman gerekmez.
Bizim de görünürde bir başbakanımız var — psikolojik hükümetimizde bir başbakan, bir bakanlar kurulu, onların müsteşarları var. "Benim bakanım para yemez" dersin, ama yemiş işte; "birileri koydu, aldattılar onu." Yani benim bakanlar kurulum var, ben tek bir şey değilim. Hükümet dediğimizde başbakan, başbakan yardımcıları, bakanlar, müsteşarlar var; biz de böyleyiz. Bizim psikolojik hükümetimizde baskın olan bir veya birkaç benlik var — bunlar psikolojik hükümetin başbakanı veya başbakan yardımcıları. Eğer sizde ortaya çıkan bir şeyi görmekten kaçarsanız, sizi savunacak başka benlikler ortaya çıkar; "yok, böyle değil, senin yüzünden" der, hemen eleştirir. Çünkü böyle bir benliği görmekten o kadar rahatsızdır ki inkâr eder. Ya da kişi bunu bastırır.
Hâlbuki böyle mi yapacak kişi? Hayır — bunları açacak, hiç rahatsız olmayacak: "hayret, ben de şaşırdım, nasıl böyle davrandığıma ben de şaşırdım" diyecek — bunu söyleyen o şaşırtıcı olan ben değil, başka bir ben. "Bu nereden çıktı, bu bizim mi?" "Evet, senin bu." O zaman onun üzerinde çalışmak lazım — çok tehlikeli, çok yanlış bir benlikse onu nötralize edesin, ya da nötralize edemezsen üzerinde dikkatli durup en azından faaliyete geçtiği anı durdurabilesin; ona karşı bir farkındalığın olsun. "Bende zaman zaman şu durumlarda ortaya çıkabilen şöyle bir negatif benlik var — öyle bencilleşiyorum, öyle saldırgan oluyorum, öyle hırslı oluyorum ki gözüm hiç kimseyi görmüyor, babamı bile görmüyorum o anda" — bunu tut, analiz et. Bu nasıl ortaya çıkıyor, ne tetikliyor, altında yatan mentalite ne, dünyaya bakışı ne?
Bir benlik der ki "dünyada paradan başka bir şey yoktur, paran varsa insansın." Öbür benlik "Allah, peygamber, önemli olan maneviyat" der. Bunlar farklı benliklerdir; bazen birbirlerini hiç görmezler, birbirlerinden haberleri yoktur; biri ortaya çıktığında öbürü gizlenir. Bütün o cümleleri toplasalar oradaki çelişkiyi görürler, ama benlik "dün dündür, bugün bugündür" der, kendisi bile farkına varmaz. "Sen dün 'mühim olan maneviyattır, insanların sana değer vermesi önemli değil' demiyor muydun? Bugün 'paran varsa kıymetin var' diyorsun." Bakıyorsun başka bir benlik devreye giriyor. Bunlar aynı kişiden çıkıyor — kişi üçkâğıtçı mı? Değil aslında; benlikler var burada, ama o kendini tek zannediyor.
Bu benliklerin baş başa verme, aynı evde oturma ihtimali de vardır — biri birini kovar veya oturup anlaşırlar: "asıl olan maneviyat, ama zahiren bu dünya hayatında para kazanmak gerekli olabilir; ben aslen parayı, makamı, mevkiyi hiç önemsemiyorum, sadece hayatın realitesi içinde gerekli buluyorum" — bu ayrı bir şeydir. Ama işi biraz yontup öbürünü biraz yontup bir araya getirip bir "ucube benlik" üretme şansı da var — hissiyatınız buna hiç yaklaşmıyor bile olabilir. Teorik olarak bir pozitif benlik bir negatif benliği nakavt etti diyelim; ama o ölmemiş ki. Ölme ihtimali tabii var, ama pek olağan değil; bir yerden sonra hortlayabilir. Ancak nihai noktada — Bediüzzaman'ın "nefsim dahi ikna oldu" dediği gibi — negatif benlik tamamen nakavt olmuş, hatta ölmüş de olabilir; söyleyecek tek bir kelimesi bile kalmaz. Menkıbelerde bir ermişe kral para getirir, "ne istiyorsan" der; hiç bakmaz bile — çünkü onda parayı, mevkiyi isteyen, ona ihtiyaç hisseden bir benlik yoktur, ölmüştür artık.
Bu noktaya gelinceye kadar, biz negatif benliklerin zaman zaman ortaya çıkabileceğini bilip, ortaya çıktıklarında onlara karşı uyanık olacağız. "Demek sen bunu tam idrak etmemişsin, demek aslında ikiyüzlüsün, samimi değilsin" demeyeceğiz. Bu değil; kişi genelde samimi, ama bu düzeyde zaten mutlak samimiyet yoktur — "asıl olan manevi olandır, hakikattir" diyen benlik samimiyetsiz değil, ama içinde öbür türlü düşünen bir benlik de var, buna karşı uyanık olmak zorundasın.
Peygamberin Uhud'da koyduğu elli okçu örneği: onlar peygamberi dinliyorlar, sözünü kabul ediyorlar, ama Kur'an "içlerinde dünyaya karşı bir arzu vardı" diyor (Al-i İmran Suresi: 152). Onlar bunun farkında değillerdi; savaşın kazanılacağı sırada ganimetten pay almak için peygamberin "terk etmeyin" dediği tepeyi terk ettiler. Peygamber onları uyarmıştı: "ölülerimizi görseniz dahi, çiğnendiğini görseniz dahi terk etmeyin" — biliyordu, ama buna rağmen terk ettiler. Peygamber onlara münafık demedi, ağır eleştiride bulunmadı, öfkelenmedi; Kur'an sadece "içinizde dünyaya dair bir arzu vardı" dedi. Yani içlerinde dünyalık şeylere dair güçlü bir arzu duyan bir benlik vardı, farkında değillerdi. Farkında olsalardı, "peygamber bize böyle dedi, içimdeki bir benlik ganimetten pay al diyorsa da ben bunu dinlemeyeceğim" derlerdi. Bu mücadele olmadı; birden öbür benlik devreye girdi, öbürünü görünmez hâle getirdi. İşte bu yüzden içimizdeki bu benlikleri bilmeliyiz — bilirsen farkındalığın olur, farkındalığın olursa onlara karşı mücadele edebilme imkânın olur.
Nefs-i emmarede bunların hiçbiri yoktur — hangisi öne çıkarsa o hükmünü icra eder. Buna nefs-i emmare diyoruz: benliklerinin emrinde olan kişi, psikolojik benliğine gömülmüş kişi. Psikolojik mekanizmasındaki arzu, korku, ihtiyaç, kaçınma, tetiklenme ve dürtüler tarafından yönetilen kişi. Bütünlük taşımayan, kendini gözlemlemekten yoksun, değişmek gerektiğini düşünmeyen, kendini doğru zanneden, kendini savunan, tepkilerinin nedeni olan benlik damarlarını göremeyen kişi. İçteki korku, arzu, kaçınmalar, ihtiyaçlar, arayışlar ile dıştan gelen olay, izlenim ve tutumların karşılıklı otomatik tepkileri...
İmanı Yenilemek: La İlahe İllallah
Bediüzzaman'ın bir sözü var: insan hem şahsı hem içinde bulunduğu âlem her an yenilendiği için, her an imanını yenilemeye muhtaçtır. Çünkü insanın her bir ferdinin manen, yani soyut anlamda, görünmeyen anlamda çok "efradı" (ferdi/hâli) vardır. Sen bir kişi değilsin; ömrünün seneleri, günleri, hatta saatleri adedince bir başka kişi sayılırsın — zaman kaydı altına girdiği için her fert bir model gibi olur, her gün yeni bir fert şeklini giyer. Peki imanı yenilemek ne demek? "La ilahe illallah" deyin, ya da la ilahe illallah ile imanınızı yenileyin. İman, hem o şahıstaki her ferdin hayatının nurudur, hem de girdiği âlemin ışığıdır.
Diyelim ki psikolojik benliklerim içinde artılar eksiler var; artı bir benlikle hareket ettim, birisine iyilik yaptım. Bu böyle devam ederse egom şişer: "ben çok iyi biriyim, çok yardımseverim, insanlar bu zamanda hiç yardım etmiyor ama ben yardım ediyorum" diye psikolojik mekanizmamdaki artı nitelikli bir benlik büyür, şişer. Ne demeliyim? "La ilahe illallah" demeliyim — Allah'tan başka yardım eden yok. O zaman imanımı yenilemiş olurum, çünkü psikolojimin imanı yoktur; psikolojimin imanı kendine imandır, "ben de varım" diyen bir iman. "Ben yardım ettim ama hakiki yardım eden, bana yardım ettiren Allah'tır; beni bu konuda vesile kıldığı için Rabbime sonsuz hamd ve şükür olsun" demeliyim — o zaman imanımı yenilemiş olurum.
Negatif bir benliğim devreye girip "bencil olacaksın" dediğinde de "hayır, Allah'tan başka gerçek özne, gerçek ilke ve hakikat yoktur; ben ne diye kendi benliğimi bir merkez ve ilke hâline getirip bencil davranayım" derim. O zaman negatif benliğime, imanı yani manevi idraki, hakikatin ilkesini hatırlatmış olurum. İmanı yenilemek dediğimiz şey budur. Psikolojik benliklerimizin üzerinde her zaman o sonsuz ve mutlak olanı hatırlayacağız.
Negatif Benliklerin Haritasını Çıkarmak
Buradaki negatif benliklerin önce bir haritasını çıkaracağız — hayatta en önemli şeylerin başında gelir bu. Bende ne tür negatif benlikler var, en küçüğünden en büyüğüne, en az zararlısından en yıkıcısına kadar? Bunlar var mı sizde? Var. Peki kötü müsünüz? Hayır — burada iyi-kötü diye bir şey yok. Kişinin kendine toptan "kötü" veya "iyi" demesini anlamıyoruz. Bedensel olarak "ben gözüm, kulağım, ayağım, parmağım" demediğimiz gibi — çünkü ayak da var, göz de var, kol da, saç da, tırnak da, kas da, kemik de var — şunu diyeceğiz: "benim psikolojik benliğimde şu tür benlik tarzları var, artılarıyla eksileriyle; ben negatif benliklere karşı farkındayım ve onlar realize olmak istediklerinde onlara müsaade etmiyorum. Ama şu tür negatif benliklerim var, onları kontrol etmekte zorlanıyorum; şu tür pozitif benliklerim var, şöyle şöyle durumlarda açığa çıkıyorlar." Diyeceğimiz bu. Peki ben iyi miyim, kötü müyüm? Böyle bir soru-cevap yok. Şunu sorabiliriz: bu kişide ağırlıklı olarak pozitif benlikler mi fazla, yoksa negatif benlikler mi fazla? Bunlar değişir; kişi kendini böyle tanımlamalı, karşımızdaki insanı da böyle anlamalıyız.
Her türlü negatif tutum ve davranışın altında bir negatif benlik damarı yatar. İki çok samimi arkadaş bozuşur — "beni bu kadar küçümsemesine dayanamadım" der biri. Niye dayanamadın? Çünkü orada küçümsenmekten nefret eden bir benlik var, karşıdaki onu bilerek veya bilmeyerek tetiklemiştir. "Ben bu insana niye kızıyorum?" diye kendine bakacaksın — küçümsenmeyi hisseden benliğim buna tahammül edemiyor. Bazen insanlar bu tür bir tartışmayı sürdürür de bir yere varmaz; çünkü biri kendi negatif benliğinde, öbürü de kendi negatif benliğinde ısrar eder. Benlikler değişirse ancak orada iletişim ve etkileşim değişir.
Hayatta insanın kendisiyle ilgili bilmesi gereken temel bilgi, psikolojik olarak bir çokluk olduğumuz meselesidir — ve herkes de böyledir. Bunun için Hz. Yusuf, "ben nefsimi temize çıkarmam; Allah tertemiz hâle getirmedikçe, nefis daima kötülüğü emreder" der (Yusuf Suresi: 53) — yani Allah psikolojimi tamamen temizlemedikçe ben nefsimi temize çıkarmam, ama onun negatifliklerine karşı uyanık olmaya çalışırım. Muhatabınız olan insanlardan belki en temelde istemeniz gereken şey şudur: "Sen kendi içindeki negatif benlik damarlarından haberdar mısın, değil misin?" Haberdarsa, onunla yol alınır; çünkü haberdarsa kişi bir, onlara karşı dikkatli olur; iki, velev ki kontrol edemedi, yanlış yaptı — o zaman kendini savunmaz, çünkü onu biliyor ve negatif diye işaretlemiştir. Ama bunu bilmeyen insan öyle davranır, sonra kendini savunur veya başkasını suçlar.
Peygamberin Uhud'da koyduğu elli okçu örneğinde de aynı ders var: eğer o okçular içlerindeki dünya metaına dair arzu duyan benliğin farkında olsalardı, olay başka olurdu; ama farkında değillerdi, Allah onlara hatırlattı. Kur'an onlara "kötüsünüz" demedi; "sizden bir kısmınız dünyayı tercih ediyordu" dedi (Al-i İmran Suresi: 152) — içinizde böyle bir benlik vardı, dedi, yargısız açtı. O ayetin ardından bazı sahabelerin kendilerine kahroldukları da olmuş olabilir — ama orada kahrolan da ayrı bir benliktir; "sen nasıl böyle olabilirsin, mümkün değil" diyen benlik de aslında iyi gibi görünen ama mütekebbir bir benliktir; çünkü kendi hükümetinde böyle bir şeyin çıkabileceğini tasavvur bile edemez, orada da psikolojik düzeyde mükemmel ve eksiksiz olmaya çalışır — bu da mümkün değildir son tahlilde.
Benliklerin Oluşumu ve Nefs-i Levvameye Geçiş
Kişi şunu diyebilir: "Ben nasıl kendi içimde böyle bir benliğin şekillendiğinin farkına varamadım?" Çünkü bu benlikler doğuştan hazır, standart olarak gelmez — "99 tane benlikle geliyorsun" diye bir şey yok. Bu benlikler hayatın içinde oluşur. Mesela çocukluğunda annen baban kardeşini çok sevmişse, sen de kıskançlık hisseden, sevdiğini paylaşamayan, birini sevdiğinde o sevgiyi kaybetmemek için aşırı kontrolcü, çok kıskanç bir benlik geliştirmiş olabilirsin — bir başkasında bu kadar türememiş olabilir. Sen doğuştan bununla gelmedin, ama zamanın birinde bu sende oluştu ve sen farkına varmadan hükümete oturdu. Böyle bir benlik dini bir gruba girse bile orada da kıskançlık yapar — "hoca beni daha çok seviyor, gözüne girmek için özel gayret gösteririm" der; cennete girse orada da kıskançlık yapar. Sıraya bile giremeyiz — herkes birbirini yer.
Bir arkadaşlık, dostluk ilişkisi kurduğumda neye dikkat edeceğim? "Benim içimde şöyle şöyle negatif benlikler var, bunlar arkadaşlığa, dostluğa hiç uygun değil, bunlara karşı dikkatli olacağım" demem lazım; o benliklerimin farkında olmam lazım. İşte bahsettiğimiz nokta, nefs-i levvame dediğimiz noktadır — oradan başlıyor.
Bediüzzaman'ın çok orijinal bir ifadesi var: "Ey nefis, nefsine muhabbet değil, belki karşı koyup muhalefet etmelisin; veyahut acımalısın; veyahut mutmain olduktan sonra şefkat etmelisin." Burada dört mertebeye işaret vardır. Biz nefs-i emmare düzeyinde nefsimize muhabbet ederiz — kendimizi severiz, düşüncelerimizi, tepkilerimizi, duygularımızı severiz. Peki sevdiğimiz zaman, bir negatiflikle mücadele etme imkânı olur mu? Mesela kabalaşıyorsun, küfrediyorsun; biri "bu doğru değil" diyor, "değilse değil kardeşim" diyorsun. Aslında bunu sana dedirten ne? Onu seviyorsun. Bazen kendimizde de, muhatabımızda da bu olur: "bu yanlış" deriz, ama o yanlışı belli şartlarda mazur görürüz — o zaman aslında onu da seviyoruzdur, ona net bir teorik muhalefet yapmıyoruzdur; şey girdiğinde o seni kavramaya başlar, ona bir enerji, bir hak veriyorsun demektir. Görmek bu kadar kolay bir şey değil — göreceksin ama özdeşleşmeyeceksin.
Bazen bir kişi "yaptığın yanlış mı yanlış" dediğinde "değişmek istemiyorum" der; çünkü alttan alta o yanlışı bir yönüyle doğru, meşru ve haklı görür — bütünüyle haksız gördüğü, yanlış gördüğü bir şeyi değiştirmek istememezlik edemez insan. Mesela çok sert ve öfkeli birine "daha yumuşak olmak lazım" dense, "değişmek istemiyorum, çünkü değişirsem kendimi koruyamam" derse, o zaman bunu tamamen yanlış görmüyor demektir — faydası da vardır çünkü. Bazı negatif benlikler sınırlı, geçici ve dünyevi olarak (manevi ve ruhani olarak değil) bize bazı faydalar sağlayabilir; bu yüzden kendilerini meşrulaştırırlar. İçinizdeki her negatif benliğin kendini meşrulaştırdığı bir anlayış vardır.
Negatif Benliklerle Negatif Olmadan Mücadele Etmek
Negatif benlikleri hor görmek, küçümsemek onları daha da güçlendirir gibi olur — çünkü karşı bir kutup meydana gelir. Doğrusu duygusal yaklaşmamaktır: "bu yanlış, çünkü şu şu şu" demek — teorik olarak söylemek. "Ben bu benlikten hoşlanmıyorum, böyle olmak istemiyorum" da yine duygusal bir şeydir. Sadece "bu yanlış bir benlik" demek yeterlidir.
Böbrekleri düşünün: kan geliyor böbreklere, belli bir sistem üzerine kurulmuş; potasyum fazlasını atıyor, bazı şeyleri tutuyor. Böbrekler kanla kavga eder mi? Etmez, dövmez, sadece "sen fazlasın" der, tutması gerekeni tutar, atması gerekeni atar. Tamamen idrak vardır, kavga yoktur. Kendi içinizdeki negatif benliklerle mücadele ederken de negatif olmayın — çünkü siz "farkındalıkla bakıyoruz" zannederken, aslında baktığınız benlik de değer görmek isteyen bir benlik olabilir, ona küfrederek ikili bir çatışma yaratırsınız. İçinizdeki negatiflikleri negatiflik taşımadan gözlemleyeceksiniz. Bazen birine şefkatle yaklaşmak gerekir — "sen berbat bir adamsın, yaklaşma bana" değil; kişi negatif benliklerine karşı duyarlı ve dikkatli olmalı, ama kendini yargılamadan, bastırmadan ve kaçmadan gözlemlemelidir.
Bu, nefs-i levvamenin henüz gelmediği ama daha olumlu bir hâlidir — kişi mücadele edemez ama görür; ne var ne yok, artısıyla eksisiyle görür, bastırmaz, kaçmaz, görmezden gelmez, ama hâlâ mücadele edemez. Negatif ve pozitif alanlarını gören, otomatik davrandığını ve içinde yanlış giden şeyler olduğunu, değişimin gerekliliğini fark eden, değişim isteyen — buraya kadarı hâlâ nefs-i emmaredir; nefs-i levvame artık mücadelenin başladığı noktadan itibarendir. Herkes kendi mizacının dinamikleri bağlamında ana pozitif ve negatif benliklerini analiz edebilir, en azından kaba bir haritasını çıkarabilir.
Bir vücuda kıymık battığında, bir iltihap oluştuğunda ne yaparsınız? Elinizi döver misiniz, kızar mısınız, küfür mü edersiniz? Hayır, şefkatle yaklaşırsınız — "burada bir yabancı cisim var, iltihap katmış, ne yapmam gerekiyor" dersiniz. Negatif benlikler de böyledir; kendine kızmak, negatifle mücadele etmek zararlıdır — kendine kızarsın, taşıyamazsın, bu sefer karşındakine, başkalarına, dünyaya, Allah'a kızarsın. Negatif benliklerin herhangi bir şeyi adam gibi analiz etme kabiliyeti yoktur; negatifliğin hiçbir anlamı yoktur.
Tasavvufta bir insan geldiğinde, içinde ne kadar negatif benlik olursa olsun normalde dışlanmaz — "sen ne kadar kötüsün" denmez; "sen bu kapıya arınmak için mi geldin, tamam" denir. Meyhanelerden çıkmayan, sonra ermiş olan Bişr-i Hafi gibi, ya da adam öldürüp sonra tövbe eden örnekler de böyledir. Bu şu demektir: kişinin psikolojik benliğinde ne olursa olsun, önemi yoktur — önemli olan bunu gözlemliyor musun ve bunun üzerinde çalışmaya niyetli misin. Bu kadar. Yüzde doksanı negatif olsa da hiçbir mahsuru yok, çalışacaksan.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - "Ey mutmain olan nefs, Rabbine dön, kullarımın arasına gir, cennetime gir" (Fecr Suresi: 27-30) - "Ben nefsimi temize çıkarmam; çünkü nefis, Rabbimin rahmet ettiği hariç, daima kötülüğü emreder" (Yusuf Suresi: 53) - Uhud Savaşı'ndaki elli okçuyla ilgili "sizden bir kısmınız dünyayı istiyordu" ayeti (Al-i İmran Suresi: 152) --- ---