Nefs-i Emmareden Nefs-i Mutmainneye

Kısa Özet

Sohbette nefs-i emmare ve nefs-i levvamenin, kendinde olan her şeyi (iyi olsun kötü olsun) kendinden bilen bir bilinç düzeyi olduğu; nefs-i mutmainnenin ise Allah'tan geleni Allah'tan bilen, ayna gibi bir bilinç olduğu anlatılıyor. Ayçiçeği metaforuyla insanın kendini göstermeyip Allah'ı göstermesi gerektiği, "hayatta iz bırakmak" gibi modern söylemlerin aslında incelmiş bir ego biçimi olduğu, iyiliklerin Allah'a nispet edilmesi gerektiği ve kul hakkı kavramının psikolojik benlik düzeyiyle ilişkisi işleniyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Nefs Allah'tan gelen tecelliyi kendine mal eder; nefs-i mutmainne ise onu Allah'tan bilir ve Allah'a müteveccihtir.
  • "Hayatta bir iz bırakmak" düşüncesi hangi kutsal metinde geçiyorsa bulun — böyle bir şey yok; bu incelmiş, "süper" hale gelmiş bir egodur.
  • Modern psikoloji psikolojik benliği büyütmeye çalışır, kadim gelenek onu şeffaflaştırıp asli olmadığını göstermeye çalışır.
  • Bir insanın kendi üzerinde hakkı olduğunu düşünmemesi ile başkasının onun üzerinde hakkı olabilmesi ayrı meselelerdir; kul hakkını ayırt etmek gerekir.
  • Bediüzzaman'ın 24. sözdeki zühre yolu, katre yolu ve sızıntı yolu tasnifi: sızıntı yolu kendini hiçbir renkle göstermeyen, doğrudan güneşe (hakikate) kavuşan yoldur.

Nefsi Öldürmek mi, Terbiye Etmek mi?

İzlediğiniz için teşekkür ederim. Bundan önceki derslerde nefs-i emmareden bahsettik, nefs-i levvameden bahsettik değil mi? Bu konuda zihnimizde bir şey oluştu mu bilmiyorum. Nefs-i emmare ne demektir? Çünkü bunlar tasavvuf tarikatlarında havada kalan şeyler gibidir. Mesela nefsi öldürmek, öldürmemek — aslında aynı şeyi söylüyor; biri "öldüreceksin" diyor, biri "terbiye edeceksin" diyor. Baktığın zaman doğru anlarsak hepsi aynı şeye işaret ediyor: öldürmen gereken bir şeyler de var, terbiye etmen gereken bir şeyler de var. Dolayısıyla mesele kuşatıcı bir şekilde anlamaktır; bunu anladığımız zaman birbiriyle çelişik, tenakuz gibi gözüken şeylerin aslında hakikatte tenakuz olmadığını anlarız.

Eğer ben kendimi müstakil bir varlık biliyorsam, kendime özel ve özerk bir varlık atfediyorsam, o zaman öyle bir varlığı öldürmem gerekir — gerçekte zaten yoktur da, var olduğunu zannettiğin şeyi öldürüyorsun zaten. Peki nefs-i mutmainne nedir? Demek ki Allah bir varlığı kendine çağırıyor. İşte o, kendini hiç bilmeyen ve kendini Allah'la var bilen nefstir. Bir ayna gibidir, kendinde hiçbir varlık algılamaz ve o neyle mutmaindir? Aslında Allah ile mutmaindir.

Bakın dikkat edin, biz neyle mutmain olmaya çalışıyoruz? Nefs-i emmare ve nefs-i levvame düzeylerinde kendi egomuzla mutmain olmaya çalışıyoruz. Başarımla mutmain olmaya çalışıyorum, bir şey yapıp etmekliğimle mutmain olmaya çalışıyorum, sevildiğimle mutmain olmaya çalışıyorum, gördüğüm ilgi ve değerle mutmain olmaya çalışıyorum. Buna çalışan nedir? İşte mücadele edilmesi gereken bir nefstir. Çünkü nefs-i emmare ve nefs-i levvame bizzat kendini sever. Kendinde Allah'tan olan şeyi de kendinden bilir. Senin kendindedir ama kendinden değildir. Bir aynada güneş gözükür ışığıyla, parlaklığıyla, hatta ısısıyla; ama oradaki ışık da ısı da parlaklık da güneşten değildir.

İşte nefs-i emmare ile nefs-i mutmainne arasındaki bariz fark nedir? Allah'tan olan şeyi Allah'tan biliyor olmak. Çünkü nefs Allah'tan gelen şeyi kendinden bilir, kendine mal eder, kendine verir oradaki tecelliyi. Öbürü ne yapar? Onu Allah'tan bilir, Allah'a müteveccihtir.

Ayçiçeği Metaforu

Hep verdiğimiz örnektir, bu çok ilginç bir metafordur hakikaten: ayçiçeği tıpkı güneş gibidir. Ne kadar manidar bir şey. Ayçiçeği bildiğiniz, görmüşseniz, sapsarıdır, tam bir güneş gibidir; o sarı yaprakları ışınlar gibidir, o çekirdek bölümü de güneşin çekirdeği gibidir. Ve ilginç bir şeydir, boynu büküktür ve güneşi takip eder — güneş doğduğunda "güne bakan" derler ona, başka isimler de verirler. Sabah güneşin doğuşuna yöneliktir, güneş doğduğu anda canlanır ve onu takip eder. Ve dikkat edin, kendini göstermiyor, onu gösteriyor. Ayçiçeğine bakan güneşi görmüş gibi olur.

İşte hakiki insan da buna benzer. Hiçbir şeyi kendinden bilmez, kendinde görmez; yani kendinde bir kendine mahsus, kendine ait bir vasıf görmez. Kendinde olanı da Allah'tan bilir. Bakın kabul etmek ayrıdır, bilmek ayrıdır. Buradaki bilmeyi bilgi anlamında, bir malumat anlamında kastetmiyoruz; hakikaten öyle bilir. İşte o insan ne olduğunu bilen insandır ve o insan mutmaindir. Neden? Benlikle ilgili bir gerilimi yok, bir ihtiyacı yok, bir arzusu yok, bir mahrumiyet hissi yok. "Kimse beni sevmiyor, kimse bana değer vermiyor, hayatta çok başarısızım" — veya tam tersi "ben birçok başarıya sahibim, şöyleyim böyleyim, zekiyim, herkesi kendime cezbediyorum, takdir ediliyorum, Facebook'ta bu kadar kişi beni takip ediyor" — yok, hiçbir öyle dert yok. Ama öbürü, yirmi binden on bine düşersen takipçin, ne olacaksın? Allah yardımcın olsun o zaman. Bir anda ilgi odağı oldun, sonra bir baktın ertesi gün kimse sana bakmıyor, ilgilenmiyor. Ne olacağım? Çünkü mevzu nefsin arınması.

Sevgiyi, şefkati, ilgiyi, kâinatta gördüğün bütün güzellikleri Allah'tan bileceksin. Sende zuhur eden iyiliği, güzelliği de Allah'tan bileceksin. Vazifen Allah'a ayna olmaktır diyor Bediüzzaman.

"Hayatta İz Bırakmak" Yanılgısı

Ama ben geçen böyle bir etkinliğe katıldım, en çok duyduğum kelime şuydu: "hayatta bir iz bırakmak." Hep iz bırakacağız yani. Biraz daha olgun olanı vardı, biraz daha yüzeysel olanı, ama külliyen hepsi yanlış. Kur'an'da veya dini hangi literatürde böyle bir şeye rastladınız, bir düşünün. "İnsanın vazifesi dünyaya bir iz bırakmaktır" cümlesi hangi kutsal metinde var? Hangi ârifin ağzında böyle bir şey var? Yok.

Biz o kadar olumsuz şeylerle dolmuşuz ki, sonra "şu tarikat mı iyidir, bu tarikat mı iyidir" diye tartışıyoruz. Yok, tarikatı bırak kardeşim, her şeyi bırak; önce almış olduğun o batıdan veya doğudan her nereden gelmişse zehirleri bir boşalt, önce aldığımız zehirleri görelim, yoksa öyle olmadığında çorba yaparız. Önce arınmak gerekir. O yüzden bütün kadim geleneklerin ifade ettiği şey: önce boşalacaksın, sonra hakikatle dolacaksın. Bu olmadan olmaz. İşte nefs-i emmare ve nefs-i levvame aslında sendeki bütün o benlik algılarını boşaltan bir şeydir. Ama daha sen "bismillah" demeden adam sana "CV'n nedir, ne yaptın, ne ettin, nelere sahipsin" diye senin egonu tahrik ediyor. Bunlar hasbelkader hayatta olabilen şeyler ama mesele şu: ben kendimi onlarla tanımlıyor muyum? Benim kendimi tanımlama biçimim nedir?

Biri sana sorar "sen nesin, kimsin?" der; sen de onun anladığı, arzu ettiği cevabı verebilirsin, bu ayrı bir şey. Ama sen kendini nasıl tanımlıyorsun? Mesela ben geçen birine dedim ki "böyle benim oğlum, benim kızım, benim eşim diye bir şey yok." "Ya ben öyle demeyeceğim mi?" dedi. "De, problem değil ama bunun gerçek olmadığını bilerek söyle." Böyle bir şey yok: benim oğlum, benim kızım, benim eşim diye bir şey yok; "ben Allah'a aidim" de, kurtul bütün gereksiz bağlardan. Başka bir şey yok. Allah sana çocuk verir, arkadaş verir, dost verir, eş verir; "hepimiz ona aidiz" de — ben de, çocuğum dediğim kişi de, kardeşim dediğim kişi de, dostum da, eşim de, kocam da, hepimiz Allah'a aidiz. "Benim, senin, onun"dan kurtul. İşte tasavvuf bunu söylüyor.

Peki bunu hangi ehl-i tarik söyleyebiliyor? Adam zaten o "benim"den kurtulamıyor, bir de "benim mürşidim" diye onu da egosuna malzeme yapıyor: "benim mürşidim seninkinden iyidir" diyor. Sen o egoyu tahliye etmeden yol alamazsın. İşte modern psikolojiyle kadim geleneğin kabul ettiği psikoloji arasındaki temel bir fark da budur. Modern psikoloji insanın psikolojik benliğini büyütmeye, zenginleştirmeye çalışır, onu inşa etmeye çalışır. Kadim gelenek onu şeffaflaştırmaya çalışır; o psikolojik benliğin asıl olmadığını, izafi bir şey olduğunu ve insanın onun üzerine kendini bina edemeyeceğini anlatır. Modern psikoloji zaten psikolojik benlikten başka bir şeyin olduğunu görmüyor, dolayısıyla onu mümkün oldukça zenginleştirmeye, büyütmeye, genişletmeye çalışıyor. Kadim gelenek seni o psikolojik benliğin örtüsünün karanlığından kurtarmak için, psikolojik benliğin algısının izafi olduğunu, asli olmadığını idrak ettirerek, onun örttüğü öz benliğe doğru götürüyor ve ona çağırıyor.

Ben çok hayatta tecrübe etmişim: mesela bir arada oturup konuştuğumuzda, "hiçbir şey bizim değil, her şey ona ait, hiçbir şeye sahiplenmemek lazım" dediğimizde böyle geçici de olsa bir rahatlık yaşıyorlar. Sonra kendilerine geliyorlar — psikolojik olarak kendine geliyor ama "olmaz" diyor. Bir düşün, o rahatlık boşa bir rahatlık değil, yükten kurtulduğun için rahatlıyorsun. "Benim" diye bir şey yok, bunlar hepsi geçici şeyler, zahiren benim gibi. Çocuğun oyun bilinci gibidir bu: bir tas alır, "çorba yaptım" der; bilir ki çorba da tas da olmadığını bilir ama "al, sana bir çorba vereyim" der, sen de içersin, içmiş gibi yaparsın, ciddi oynaman gerekir ama laubalilik istemez. Ne kadar ilginç, ne kadar fevkalade bir bilinç düzeyidir: gerçek olmadığını bilir, gerçekmiş gibi oynar, onun izafiliğini çok iyi bilir; sonra o oyuncakları alır bir yere koyar. Psikolojik benliğin bilinci budur, bu olması lazım. Gerçekmiş gibi bakacaksın olgulara ama geçici ve göreceli olduğunu bileceksin, o kadar.

Geçen bir şeyde vardı, adam doksan küsur yaşında, "işte bir çocuğum var, yetmiş beş yaşında" diyor mesela. Ne kadar garip bir cümle: adam doksan küsur yaşında, çocuğu da yetmiş beş küsürde. Ne kadar izafi bir şey. Bunlara asli gerçeklermiş gibi yapışan insan, tutunan insan cahildir; bu anlamda cahildir, bilgiye tamamen uzak kalmış demektir. Bu da insana yük yapar.

Negatiflerin Temizlenmesi, Pozitiflerin Allah'a Nispeti

Şimdi biz nefs-i emmare, nefs-i levvame dedik. Önce nedir bu süreç? Önce psikolojik benliği temel bir zemin gibi görüp o psikolojik benlikteki negatif alanları nötralize ediyoruz: kibir, cimrilik, haset, çekememezlik, kendini üstün görme ve birçok şeyi sıralayabiliriz. Orada önce psikolojik benliği analiz ediyoruz, oradaki negatif bölümleri arındırıyoruz. Peki elimizde pozitifler kalacak; ne yapacağız onları? Onunla gururlanma ve övünme ihtimalin var değil mi? O da daha üst bir bilincin farkındalığına bağlı. Diyeceksin ki "bende iyi, güzel görünen şeyler var ya, cömertlik var, merhamet var, fedakârlık var, anlama ve destek olma algısı ve tavrı var" — bunlar da Allah'tan, bunlar benden değil. Negatif olanlar zaten bendendi, onları temizledim; bu iyi taraflar da benden değil. O zaman bende ne kaldı? Kurtuldum, bir şey kalmadı, rahat et.

"Hocam, negatifleri temizleyince pozitifler de zaten gitmez mi?" Yok, gitmez. Niye gitsin? İlk önce bakın terbiyede yapılan şey: psikolojik benlik referans alınır ve o psikolojik benlikteki negatiflikler temizlenir. O yüzden temizlemeden tasavvuf tarikatına girmek — aslında tasavvuf tarikatına niye giriyorsun? Önce bunları temizlemek için giriyorsun. Adam bunları temizlemeden "zikir yapıyorum, bu kadar namaz kılıyorum" der, övünme, gurur — o negatiflikler hiçbiri temizlenmemiş; sonra onlar ayyuka çıktığında problem oluşuyor.

"Peki orada niyet önemli değil mi? Mesela ben bir ifade kullanırsam, belki bir insan arkamdan dua eder, fikrimde bir ego var mıdır?" Süperego vardır, güzel bir soru. Allah'ı yazdınız, ya da birilerine Allah'ı hatırlattınız, sonra dediniz ki "ben de böyle Allah'a hatırlatan bir insan oldum, izimi dünyaya bıraktım" — bu da egodur. Ben size demedim ki "neyin izini bırakıyorsunuz", "kimin izini bırakıyorsunuz" diye soruyorum. Siz Allah'ın izini bırakabilirsiniz. Bir kalem yazdığı zaman neyin izini bırakır? Onunla yazarız ama kimin izidir o? Kalemi tutanın izidir. İnsan bir kalem gibidir; Allah seninle iz bırakır ama izin sahibi Allah'tır. Ben kendi izimi ne bırakacağım, neyim ki ne iz bırakacağım? İsterse şöyle bir eser yazayım da insanlar böyle yaratıcıya bağlansın, maneviyatı yükselsin diye bir kitap yazıp "dünyada da benim böyle bir izim olsun" diyorsam, külliyen süperegodur. Egonun süper halidir; bu egoyu biraz yüceltmiş oluyorsun, daha yüksek bir idealle perdelemiş oluyorsun. Ben diyorum ki sen varlığa sahip değilsin ki izini bırakasın.

Karşılıksız İyilik ve Dua Beklememek

Ben bir varlığa sahip değilim ki izimi bırakayım. Ama şunu dua ederim: "Ya Rabbi beni sevdiğin işlerde kullan." Hatta Atâullah İskenderî'nin sözüdür: Allah katında kıymetinizi bilmek istiyorsanız Allah'ın sizi nerede kullandığına bakın. Ama ben bir iz bırakmıyorum, benim izim değil o. Ben iz bırakmak zorunda da değilim, böyle bir yükümlülüğüm de yok.

"Peki o zaman dua beklemek de bir nevi acizliğini kabul etmek değil midir?" Yok, orada da bir ego olabilir. Bir şey yapıp insanlardan o vesileyle dua beklemek yanlıştır. Karşılıksız dua bekleyeceksin. Mesela ben birine iyilik yapıyorum, sonra "bir şey istemiyorum, bana dua et" diyorum — bu bile karşılık beklemektir, bu da yanlıştır. Ben birine diyeceğim ki "kardeşim, ben kusurlu, hatalı, günahkâr bir insanım, bana dua et" — bu kadar. Yoksa "ben birine bir iyilik yapacağım, sonra diyeceğim ki ben senden hiçbir şey beklemiyorum, sadece dua et yeter" — bu da egodur. Sana edilecek duanın nedeni olarak yaptığın bir şeyi görmeyeceksin. Belki benim kusurumu, günahımı, ne kadar gaflette olduğumu biri görür de bana dua eder, Rabbim de onun duasına merhamet eder, beni affeder veya bana lütuf ikramda bulunur diyebilirim. Yoksa "şunu yapayım, birileri de bunun vesilesiyle bana dua etsin" — yok böyle bir şey. Allah der ki "o kitabı yazan sen misin?"

Bir şey yapılırken de şöyle oluyor: doğa yerine belki beddua etmiyor ama "o kadar şey yaptık, bir dua da etmediniz" diye bekliyor; kendini ortaya çıkarıyor orada bir egonun varlığı. Ben onun kökenine iniyorum: diyorum ki ben bir şey yaptım diyorum ya, onu araştıralım. Ben neyle bir şey yapıyorum? Aklımla değil mi, kabiliyetimle değil mi? Bunlarla bir şey yapıyorum. Peki bunların sahibi kim, bunlar kime ait? Tamam, o zaman ben yapmıyorum demek ki. "Ama niyet ettin." Bediüzzaman diyor ki bütün hayırlar, iyilikler, güzellikler Allah'a aittir; sen niyetinle, onlara teveccühünle, niyet etmenle sanki onlar seninmiş gibi muamele görürsün. Yoksa "ben yapıyorum" değil.

Biri bana dese ki "ben sana yardım ettim." Ben ona derim ki neyle yardım ettin? "Param, şuyum" derim, o parayı nereden aldın, senin mi bu? Değil. O zaman yapan sen değilsin. Ama Allah aslında şunu diyor: imkân ve şartlar ve varlık, kaynak, hazine senin olsa yapar mıydın? Yapardın. Tamam, ben seni yapmışsan yapmış gibi kabul ediyorum diyor Allah. Siz bir insan görürsünüz, işte adam ihtiyaç olan insanlara yardım ediyor, koşuyor, fedakârlık yapıyor doktor olarak veya maddi imkânla; siz de diyorsunuz ki "bende bu imkânlar olsa ben de yapardım" — diyorsanız, yapmış gibi olursunuz. İnsanın da hali budur nefsin: sen niyetinle, kabulünle, teveccühünle ancak ona sahipmiş gibi, sen yapmış gibi muameleye muhatap olursun. Ama sen dersen ki "ben yaptım", Allah da sana onu yaparken verdiği bütün şeyleri alır, der ki "şimdi bir de sen yap bakalım, madem sen yaptın, buyur yap." O zaman diyeceğim ki çok şükür yapan ben değilim, iyiliğin, hayrın, güzelliğin kaynağı ben değilim, o yükten de kurtulacağım. Çünkü öbür türlü, "yaptım" gören yok, alan yok, fark eden yok, takdir eden yok, bir de o yükü taşıyacaksın. Benlik ister istemez bunu taşır.

Ben hayatta en çok gördüğüm şeydir: "bir takdir bile görmedim." İyi ki görmedin; görmeyip de bir şeyi anlamana Allah imkân tanımış ama görmemişsin. Dönüp kendine sorsan, kim takdir görmek istiyor? Elhamdülillah ki sen öyle bir şeyin yapılmasında araç kılınmışsın, Allah senin üzerinden onu yapmış. Mesela senin üzerinden Allah bir çocuk yaratıyor; yoksa sen kırk yıl kalsan çocuk yapamazsın, yok öyle bir imkânın. Ama Allah seni kullanarak senin üzerinden bir çocuk inşa ediyor, sen buna şükredeceksin. Yoksa "ben yaptım, benim" — bu nedir? Geçen bir arkadaşıma dedim ki "sende çok yüksek bir ego var ama benim buna müdahale etme imkânım yok, çünkü sen beni egonla dinliyorsun." "Sen kibirlisin" diyorum. "O zaman ben seni dinliyorum, herhangi bir şeyde bulunmuyorum, itirazda bulunmuyorum, seni dinliyorum, bütün dikkatimle" dedim.

Benlik: Büyük Günahlardan İbaret Değil

İnsanlar zannediyorlar ki benlik demek hırsızlık, art niyet, büyük günahlar demek. Benlik, senin bir varlık, kendine mahsus, özel, özgü bir varlık algın varsa işte bu benliktir. "Varlık dağını deldim sırrımı bulmaya" diyor değil mi Yunus Emre? Varlık dağı dediği benliğin varlık dağı. Hazreti Musa'ya Allah niye "sen beni göremezsin" diyor? Bir dağa tecelli edecek, bakalım ne olur; dağa tecelli ediyor, dağ dümdüz oluyor. Bu şu demek: sen "ben varım" dedikçe beni göremezsin, benim yakınlığımı idrak edemezsin, benim varlığımın farkındalığına tam olarak varamazsın.

Yoksa bir insan büyük günahlardan hatta küçük günahlardan kendini koruyabilir; işte o Rabiatü'l-Adeviyye'nin dediği: adam geliyor, "70 yıl manastırda sürekli ibadet içinde hiç günah işlememişim, ne yapayım, bana ne tavsiye edersin?" "Kendini var bilmen, senin için yeterli bir günahtır bu, bu günahtan arınmaya çalış" diyor. Tasavvuf bu.

Bediüzzaman 24. sözde 3 tane yol anlatıyor: biri zühre yolu, biri katre yolu, biri sızıntı yolu. Zühre kendini görür ve gösterir der; çiçek örneği verir, zühre çiçek demek zaten. Güneşe bakar çiçek, güneşten aldığı ışıkla kendi rengini, görüntüsünü, cazibesini gösterir; bu güneşi değil kendini görür çoğunlukla ve kendine dönüktür. İkinci yol katre yolu; bu zihinle, rasyonaliteyle, mantıkla hakikate gitmek isteyenlerin yoludur; bu ise kendini zihniyle kayıtladığı için hakikati olduğu gibi mutlak olarak göremez, zihnin, aklın bütün sınırlılıklarıyla ancak görebilir. Sızıntı yolu ise, o sızıntının hiçbir rengi yoktur ki onunla görünsün, hiçbir varlığı yok ki ona dayansın. Benim hiçbir rengim yok — "gencim, yakışıklıyım, güzelim, saçım döküldü ne yapacağım acaba" — hepsi aynı, hem artı hem eksi birlikte düşünülmeli. Bazen insan görünmek istemediği bir şeyi de dert eder kendine. Hiçbir rengi yoktur ki onunla görünsün, hiçbir varlığı yoktur ki ona dayansın. O, benliğini çabucak buharlaştırır, buhar olur, o güneşin hararetiyle buhar olur ve göğe çıkar, perdesiz bir şekilde güneşe kavuşur diyor. İşte arınma dediğimiz bu.

Niye Allah Hz. Musa'ya "beni göremezsin" diyor? Tecelli ediyor, daha yerle bir oluyor. Allah neyi anlatıyor orada? Senin yerle bir olman lazım, sıfır olman lazım ki beni görebilesin; çünkü sen sınırlılığınla sınırsız olanı nasıl kuşatacaksın?

Arınmanın Yolu: Olumsuzlukları Temizlemek, Olumlulukları Allah'a Nispet Etmek

İşte benliğin arınma süreci var. Onun için insan mümkün olduğunca benliğine bir varlık vermemeye çalışacak. Bunun yolu nedir? Bir, bundan önceki derslerde bahsettiğim olumsuzlukları temizlemek, üzerimizde birer eklenti ve negatif iz olarak biriken olumsuzlukları temizlemek. İkincisi, olumlulukları Allah'a nispet etmek. Bir insan iyiliği, güzelliği, hayrı kendine mal ediyorsa, kendinden biliyorsa manevi olarak yol alamaz; psikolojik olarak da bunların yükünü taşır. Çünkü hiçbir insan hak ettiği ilgiyi, hak ettiği değeri, hak ettiği sevgiyi, hak ettiği takdiri bulamaz bu dünyada, ve bu her zaman size yük olur. Kendinizden bildiğinizde ister istemez kendinize bir geri dönüş talep edeceksiniz — bu illa maddi bir şey değil.

Bir ağaç, senelerce meyvesini yersiniz, bir geri bildirim ihtiyacı var mı? Yok. İneğin sütünü senelerce sağıyorlar, "bir inek bana da hürmet gösterilsin" der mi? Bir insanoğlu böyle bir dertten muzdarip. Cahil mi âlim mi, siz değerlendirin. Ve bu o kadar arındırıcı bir şeydir ki: bana hayatta çok söylerler, "vaktinizi aldık." Ben derim "almadın ya, benim vaktim yok ki." Bu yanlış bir şey; biri bana öyle dediğinde ben de "estağfurullah, sizin gibi kıymetli insanlara vaktimi vermek değil mi, ben ne yapmış olurum, cahillik sergilemiş olurum" derim. Bazıları "çok kıymetli vaktinizi aldım" der, o zaman daha dikkat ediyorum kendime, diyorum ki hani öyle bir şey olmasa... Vakit Allah'a aittir. Allah'ın verdiği vakti iyi, güzel, hayırlı bir şeyde kullanmayı sana Allah nasip ediyorsa buna şükredeceksin, bu kadar. Öbür türlü ne olur? Bir gün böyle bir şey olur: o çok değerli vaktimi verdiğim kişiden bir beş dakika arzu ederim, "vaktin var mı?" derim, o da vermez bana, sonra derim ki "çok değerli vaktimi verdim ama değmezmiş." İnsan nasıl kendine gereksiz bir şekilde yük ediyor değil mi? Halbuki bahsettiğimiz şeyde olsak, hiç böyle gereksiz arızalar, sigorta patlamaları, şalter atmaları meydana gelmeyecek. Hayatınızda hiçbir zaman alacak hesabı yapmayacağız, huzura ereceğiz. Yani daha ileriki mutmain nefsten önce burada bile mutmain hale geleceğiz. O psikolojik benlik yükünden kurtulacağız. O ilk huzurdur, sonra o mutlak huzura dönersin.

Yoksa "egon var" deyince biz bunu böyle kötülük yapan, aşırı kibirli gibi algılıyoruz; hepsini kökten kazıyacaksınız. Kur'an'ın dediği bir şey var, o kadar uyarı yapıldığı halde: iyilikler Allah'tandır, kötülükler nefsinizdendir. Nefsinizden olan kötülükleri arındırın, Allah'tan olan iyilikleri de Allah'a mal edin, ona nispet edin. Bu sayede psikolojik dengeye ulaşın. Önce burada bir psikolojik denge hâli oluşur, ondan sonra nefs-i mutmainne sürecinde ilahi bir çekim oluşur. Sen burada iyice sıfırlandın, o zaman semavi, ruhani bir çekim olur. İşte o mutmain nefsin Allah'a dönme hâlidir. O zaman Allah'ta yaşarsın, Allah'ta olursun, o kalıcı huzurdur.

Onun için bütün dertlerin anası benliktir. Hazreti Mevlana bir misal verir: bir kadın sürekli kötü yolda yanlışlıklar yapıyor, kavga ediyor; sürekli kavga ettiği kişiler eve geliyor, oğlu da bunlarla kavga ediyor. En son birine gidiyor, "ne yapayım, sürekli birileriyle kavga ediyorum, birilerini öldürmek zorunda kalıyorum" diyor. "Niçin yapıyorsun?" "Annemi korumak için." "Anneni öldür, bir kere öldürürsün, bütün kavgalardan kurtulursun, sana bütün bu belaları açan o." "Ama o benim annem." İşte anlattığı bu: bütün kavgalarımın sebebi benliğim. Sonra o benlik namına kavgalar yapıyorum. Ben ne türlü kavgadan kurtulurum? Yanlış yerde kavga ediyoruz, yanlış yerle mücadele ediyoruz. Ama bu bir şey okumakla, bilmekle olan bir şey değil. Bütün ariflerin divanlarında bu mesele işleniyor; Yunus'un divanında, Niyazi Mısrî'nin hepsinde var.

İnsanların Rüzgarıyla Savrulmak, Köke Dönmek

Bir bakıyorsun benlik o kadar kendine odaklanmış ki, "insanlar iyi değil, samimi değil" diyor. Bana ne ki, samimi olmalı mı? Ben bakacağım Allah'la samimi miyim, bana gerekli olan ve bana yeten bu. Belki böyle pratik bir reçete olabilir: insanlardan ne bekliyorsanız Allah'ın sizden onu beklediğini düşünün ve ona siz bu konuda karşılık veriyor muşuz diye düşünün. İnsanlardan ilgi bekliyorsunuz, sevgi bekliyorsunuz, takdir bekliyorsunuz, teşekkür bekliyorsunuz; deyin ki Allah da benden bunları bekliyor, peki ben ne yapıyorum, ona yeterli ilgiyi gösteriyor muyum, gerekli doğru değeri veriyor muyum, teşekkür ediyor muyum, onunla samimi miyim?

İnsan gerçek kökeniyle bağını yitirdiğinde savruluyor. Kur'an'da verilen çok güzel bir örnek vardır: gafil insanları tanımlarken "onlar köksüz bir bitki gibidir, rüzgârla savrulur" der. Bu nedir? Psikolojik benliktir. Psikolojik benliğin kökü yoktur ve halkın rüzgârıyla savrulur — ilgisiyle, ilgisizliğiyle, önemsemesiyle önemsememesiyle, başarılı olmak olamamakla savrulur; neden? Çünkü kökü yok. Kökü olan bir bitki, rüzgâr gelir, kısmen etkiler, çünkü kökü var. Şimdi müminin, imanın kemalinin ölçüsü nedir? Hayattaki olumsuz olaylardan etkilenme derecen zayıfsa imanın o kadar kâmildir. Neden? Çünkü kökün sağlam, köküne dair farkındalığın güçlü. Ne kadar çok etkileniyorsan, köküne dair bilincin zayıf demektir.

Yetimlik: Allah'tan Ayrı Olma Zannı

Ayette geçen peygamber psikolojik benliğinin yetimiydi, Amine'nin veya Abdullah'ın yetimi değildi. Peygamber o Hira döneminde o kadar psikolojik benliğini sildi ki hiçbir şey kalmadı; o yüzden Cebrail "oku" dediğinde "ben bilmem" dedi, "ben hiçbir şey yapamam, hiçbir imkânım, hiçbir varlığım, hiçbir kaynağım yok." Sonra "Allah'ın adıyla oku" dedi. Peygamber psikolojik benliğinin yetimiydi, Allah ona o psikolojik benliğin yerini alacak Rabbani bir benlik verdi; onunla bir şeyler yapıyor ama hiç kendine mal etmiyor.

Ayetin devamında "yetimi üzme" — yani yetime sert davranma veya onu üzecek şekilde davranma — dediği de bizleriz. Yani henüz Allah'ın yakınlığını idrak edememiş olan insanları üzülecekleri şekilde davranma. Bir insanın gerçek ihtiyacı Allah'ın yakınlığıdır; arkadaşı, eşi, dostu onu terk etmiş diyelim, o da üzülür. Ona "boş ver, Allah'ın yakınlığı sana yeter" desen, üzülür. Peygambere öyle diyor: "onların üzüleceği şekilde davranma", senin idrak ettiğin o yüksek hakikati birdenbire onlar alamaz, bu konuda daha hoşgörülü ve sürece sabırlı bir şekilde davran.

Şeyh-i Alevî'nin bir sözüdür: "Allah beni marifete erdirdiğinde insanları yetimler olarak gördü." Gerçekte yetim olduğumuz şey Allah'tır, mutlaktır. Bediüzzaman'ın bu konuda verdiği güzel bir örnek: "yıldız böceği gibi olma" diyor, kendi küçücük parıltısına aldanır ve gece çıkar, "ben parlağım" der ve o gündüzün güneşinin fevkalade ışığından mahrum olur. İnsan ego olarak, psikolojik benlik olarak, Allah'ın kendisine verdiği o nitelikleri bir parıltı olarak algılayıp bununla kendini var bilmeye çalışıyor. O yüzden de Allah'ın sonsuzluğundan perdelenmiş oluyor; benliği sahipleniyor ama Allah'tan mahrum kalıyor. Arif benliğini satar, Allah'ı alır.

Her namaz aslında emaneti sahibine teslim etme bilincidir: "Ya Rabbi bütün iyilikler, güzellikler, hayırlar, varlık, var olmak sana ait, senden; bunlar bende görünüyor ama hepsi senden; hepsini sana tekrar veriyorum" — o da sana emaneten tekrar verir, sahiplenmekten kurtulursun.

Hayattaki bütün sorunların, sıkıntıların temelinde benliğin algısı ve hesabı yatar, başka bir şey yoktur. İnsan sürekli olarak psikolojik benliğini negatifliklerden arındırmalı, pozitiflikleri de Allah'a teslim etmelidir. Ne zaman psikolojik benliğin sana yük olmuş, hemen onu irdeleyeceksin, analiz edeceksin: bu yük neden, neden? O yükün nedenini bulacaksın ve onu tasfiye edeceksin. O yükün nedeni âlem değil, insanlar değil, olaylar değil — benliğin bakışı. "Kimse benim kıymetimi bilmiyor" dediğin an, orada onu yakalayacaksın: "gel bakayım, kimse senin kıymetini bilmiyor, bakalım sen kimsin?" Orada onunla göz göze, diş dişe hesaplaşacaksın. Bunlar çok iyi zamanlardır; benlik kendini senelerce bir şekilde gizlemiştir, "ben kimseden karşılık beklemiyorum" der, sonra bir noktaya gelir "bu kadar da olmaz" der; işte o an "gel" diyeceksin, ona kapılmayacaksın.

İrade ve Fıtrat: Bediüzzaman'ın Tuzağa Düşmeyen Cevabı

Belki bizim için önemli olan bir nokta da, bizde kökleşmiş olan bazı damarları nötralize etme konusunda nispi bir zorluğun bizi karamsarlığa itebilmesi ya da "bu bende o kadar güçlü ki mümkün değil, ben bunu ortadan kaldıramam" deme halimizdir. İnsan şöyle diyor: "irade neredeyse benim elimde değil, o kadar otomatikleşmiş ki, ışık hızında ortaya çıkıyor, fıtratımda bunlar var, damarıma dokundurmuşlar, vazgeçemiyorum." Bediüzzaman bu tuzağa düşmeden cevap veriyor: kötü ahlâklar önce fıtrat değil diyor, fıtrata çamur atmaya gerek yok. Kötü ahlâklar ve bu negatif şeyler ve fena hasletler sonradan olmadır, senin asli fıtratından olan şeyler değildir. Her ne kadar bunlar senelerce yaşadığın için neredeyse fıtratındanmış gibi algılasan da, "benim fıtratım" deme; çünkü bunu dediğin anda dönüşüm biter.

Önce bunların kötü olduğunu kabul edeceksin: bunlar insani değil, fıtri değil, doğal değil, meşru değil. Kişiyi kötülemiyor — "sen kötü bir insansın" demiyor — ama bu özellikler yanlış, meşru değil, kabul edilemez, bunun hiçbir bahanesi olamaz. Bunların eserini de göstermeyeceksin — yani dışa yansımalarını: birine gücendim, kırıldım, lafla dokundurmaya çalışıyorum; bu, alınganlığımın eseridir, yapmayacağım. Birine öfkelenmişim, laf sokuyorum; bu kötü düşünce ve duygumun eseridir, yapmayacağım. Alındım, surat asıyorum, görmezden geliyorum — yapmayacağım, bunların eserini göstermeyeceğim. Ve bunlara uyulmazsa, kusur olduğu idrak edilirse — idrak burada mühim bir kelime. Biz bazen "laf sokmak kötü müdür" diye genel bir soru sorsak herkes "kötüdür" der; ama laf soktuğu anda ona sorun, "çok iyidir, yapmak lazım" der. Çünkü idrak yok o konuda; kötüdür, iyi değil demek yetmiyor, sonra bakıyorsun gaza gelmiş, tetiklenmiş, laf sokuyor.

Negatif benlik güçlüyse, idrakini alt edebilecek kalitedeyse, idrakin orada geçmez, tuz buz olur. Öyle bir idrake sahip olacaksın ki o negatif benlik tetiklendiğinde o idrak onu durdurabilsin. İşte o düzeyde bir idrake ihtiyacımız var. "Ben idrak ediyorum, hepsini biliyorum ama o durum var ya, yapamıyorum" diyorsan, idrakini daha da derinleştireceksin, çünkü o idrakte bir zaaf var. "Bunların kusur olduğu da idrak edilirse" — o zaman sana zarar vermez. Zarar vermeyen idrak, onunla baş edebilen idraktır; sağdan yaklaşacak, soldan yaklaşacak, sen bütün onun dayanaklarını, meşruiyet alanlarını idrakinle kapatabiliyorsan, geri çevirebiliyorsan işte o tam idraktir.

Kul Hakkı Meselesi

"İçeride ortaya çıkmasını engelleyemiyorsun" — irade dediği o, oradaki irade; eylem anlamında değil. Manevi bir pişmanlık, gizli bir tövbe, bir istiğfar hükmünde olan kusurunu bilmen ve o tutumda haksız olduğunu anlaman, onun zararından seni kurtarır. Bu noktada hakkını helal etmiyoruz — yani karşı taraf sizden hakkını helal etmenizi istiyor. Ben hayatta kimseye karşı bir hakkım olduğunu belli bir yaştan sonra düşünmedim. Ama bir insanın benim üzerimde hak algısı olabilir; o kendince bir hak telakkisine sahiptir, ben ona derim "hakkını helal et." Ama ben kendim hiçbir insanın üzerinde hakkım olduğunu düşünmem — olgun olduğum için değil, mütevazı olduğum için değil, öyle bir şey olmadığına inandığım için düşünmem.

"Ayette kul hakkı diye bir şey yok mu?" Şöyle örnek vereyim: iki kişi var, siz üçüncü kişisiniz, bir ticaret olmuş, "benim hakkım bu" diyor biri, öbürü "benim hakkım bu" diyor; siz hakem olarak dersiniz ki "zahiren senin bu hakkın var, sen buna bunu ödemekle sorumlusun." Bu düzeyde "senin hakkın" diye hitap ederiz. Ama biri dese ki "sayın hakem, siz her şeyin sahibisiniz, adilsiniz, ben durumu izah ettim, gerisi sizin bileceğiniz iş" — bu kişi "benim bireysel anlamda bir hakkım yok" demiş oluyor. Psikolojik düzeydeki kullar birbirine karşı hak sahibi olabilirler ve Allah da kul haklarını korur, ama o eşiği aşmış kişinin kul hakkı kavramı yok. Ben öbür âleme gidip bir sürü insanı sıraya dizip "benim şundan hakkım var" demem; öyle bir algım olmaz. Bir insan bana, bendeki ilahi tecelliye haksızlık yapmışsa, ben ona "benim hakkım" demem, onun hakkıdır — Allah dilerse affeder, dilerse etmez, bu beni ilgilendirmez.

Bir zamandan sonra düşünüyorum, "kimden bir hak talep edeceksin" dese Allah, aklıma gelen bir kimse yok. Bu hiçbir haksızlığa maruz kalmadığım anlamına gelmiyor, sadece "beni ilgilendirmiyor ya Rabbi, sen dilediğin gibi adilsin, merhametlisin, dilersen affedersin dilersen hesabını görürsün" diyorum. Bir üst düzeyde kulun neyi var ki hakkı olsun diye düşünmemiz gerekir, o küçük hesaplarda olmamamız lazım. Kulun bir hakkı varsa o da Allah'tır. Bu, başkasına karşı bir hata yaptın mı, ona dikkat etmeliyiz meselesini ayrı tutuyor: bir insana yanlış yapabilirim, o da "benim sende hakkım var, sen bana haksızlık yaptın" diyebilir, elimden geliyorsa telafi etmeliyim, gelmiyorsa hakkını helal etmesini istemeliyim. Ama biz o benlik noktasında arınma yolundaysak kimsenin üzerinde hakkımız olduğu düşüncesini taşımamalıyız.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): "İyilikler Allah'tandır, kötülükler nefsinizdendir" mealindeki ayete işaret ediliyor (sure adı belirtilmemiş). Hazreti Musa'nın Allah'ı görme talebiyle ilgili kıssaya (Kur'an'da A'râf sûresi bağlamı, ancak metinde sure adı geçmiyor) atıfta bulunuluyor. --- ---