Nefs-i Levvame - Değişim İradesi ve Kendini Hatırlama

Kısa Özet

Sohbette nefs-i levvameye geçişin sadece "değişmek istemek" değil, değişmekten başka yol olmadığını bilmek anlamına geldiği; bunun nakşi gelenekteki "nazar-ı kadem" (kendi adımlarına bakmak) ilkesiyle örtüştüğü anlatılıyor. "Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olma" endişesiyle yaşanan ikilem, "kendini hatırlama" kavramıyla açılıyor: kişinin o an ne düşündüğünü, ne hissettiğini ve niçin öyle hissettiğini fark etmesi. Üftade-Aziz Mahmud Hüdayi, İbrahim Ethem, Hz. İsa ve ismi azam hikâyesi gibi örneklerle, değişimin dışsal bir zorlama veya menfaat beklentisiyle değil, içsel ve hakiki bir motivasyonla sürdürülmesi gerektiği; hataların kabul edilip savunulmadan düzeltilmesi, otomatik/bilinçsiz tepkilerin fark edilmesi ve nefs-i levvamedeki insanın nefs-i emmaredekinden farkının "kontrol edememeyi fark etmesi" olduğu vurgulanıyor. Sohbet, Bediüzzaman'ın nefsini tebriye etmediğine dair meşhur sözüyle kapanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Değişmeyi istemek gerekli ama yeterli değildir; insan değişmekten başka bir yol olmadığını da bilmelidir.
  • "Kendini hatırlama": o anki hâlin, düşüncenin, duygunun ve bunun nedeninin farkında olmak — kontrol edemesen bile en azından farkında olmak.
  • Hayat tokat atmadan değişimin gerekliliğini fark etmek asıl olandır; sadece bir zorluk/acı yüzünden değişime yönelmek kalıcı bir motivasyon değildir (İbrahim Ethem örneği).
  • Nefs-i levvamedeki insanla nefs-i emmaredeki insanın farkı: ikisi de negatif benlikleri kontrol edemez, ama levvamedeki bunun farkındadır ve bunu değiştirmesi gerektiğini bilir.
  • Bediüzzaman: "Nefsi emmaremi tebrie etmem (temize çıkarmam)... Ey nefsi emmarem, sana tabi değilim."

Nefs-i Levvameye Geçiş: Değişmeyi İstemek Yetmez

Nefs-i emmarede ve nefs-i levvamede yaşarlıyoruz; hayatı ağırlıklı olarak geçirdiğimiz alanlar burasıdır. Buralarda doğru ve tutarlı bir anlayış söz konusu olmadığında kişiler problem yaşarlar. Bu problemi yaşamamak, bu süreçleri doğru bir şekilde anlayıp değerlendirmeye bağlıdır. İnsanın nefs-i levvameye geçmesi aslında çok bilinçli bir bilgi zeminine ihtiyaç duyar; o nitelikli ve iyi idrak edilmiş bilgi zemini olmadığında kişinin geçici olarak kendini eleştirmesi, kızması veya kınaması süreklilik arz eden bir durum değildir. Nefs-i levvameye geçebilmek, bir nevi bir yol tutturmayı hedef edinerek o yola kararlılıkla girmek anlamına gelir.

Nefs-i levvame en basit ifadeyle, bir insanın değişmeyi istemesi ama aynı zamanda değişmekten başka bir yol olmadığını da bilmesi anlamına gelir. Sırf değişmeyi istemek yetmez. Birçok insan zaman zaman değişmek ister; değişmeyi istemek gerekli bir şeydir fakat yeterli değildir. Değişmeyi istemenin yanında, değişmekten başka bir yol olmadığını bilmeyi gerektirir. Bir çekirdeğin ağaç olmak için toprağa ekilmesine, uygun bir şekilde bakılmasına ihtiyacı olduğunu bilmesi gibi, bir insan da insan olmak için bulunduğu noktadan farklı bir noktaya değişmesi gerektiğine inanmalıdır. Bu değişimin gerekliliğinin farkına varmak da ayrı bir bilinç düzeyidir; çünkü insan nefs-i emmaredeyken onunla o kadar özdeşleşir ki niçin değişmek gerektiğini bile kavrayamaz — çünkü değişmesi gerekenin kendisi olmadığını çoğunlukla düşünür, mesele dışarıdadır.

"Hayatta neyin değişmesini istersiniz?" diye sorulsa, eğer biri "kendimin değişmesini isterim" diyorsa doğru bir cevap veriyor demektir. Ama muhtemelen çoğumuz dışta bir şeylerin değişmesini isteriz. Hâlbuki size hayatta bir şeyi değiştirme şansı verilse, bunu kendinizde kullanmanız gerekir. Bu, her şeyi çift gören (şaşı) birinin, gözün düzelmesini istemesi gibidir; olduğu gibi gördüğünde doğru bir şekilde değerlendirmiş ve kavramış olacaktır. Onun için gerekli olan şey kendimizdeki değişimdir; bundan daha öncelikli, daha ehemmiyetli bir şey yoktur.

Nazar-ı Kadem: Kendi Adımlarına Bakmak

Nakşi gelenekteki prensiplerden biri "nazar-ı kadem" olarak tarif edilir — kendi adımlarına bakmak. Attığın adıma, yaptığın şeye, düşüncene, hissiyatına bak; onun üzerinde çalış. Başkasının ne yaptığına, ne ettiğine o kadar nazar etme; temel şey budur. Bu, benim için hayatta tek önceliktir. Bunu kavramak da ayrı bir kavrayış yetkinliğidir; bunun için de bir çabaya, bir bilinç sıçramasına ihtiyaç vardır. Yoksa çoğu insan "o kadar da değil kardeşim, tabii ki değişmek lazım ama adam dünyayı görmüyor, hayatta bunlar değişmesi lazım" der. Hâlbuki temel şeyin kendi değişimi olduğunu kavrayan insan ancak nefs-i levvameyi kavramış demektir.

Nefs-i levvamedeki insan aslında başladığı yeri bilir fakat varacağı yeri bilmez; bu yüzden bir ikilem yaşar — "dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olmak" gibi bir kaygı yaşar doğal olarak. Çünkü özünün farkındalığına ermemiştir. Nereden yola çıkıyor? Nefs-i emmareden. İyi kötü hayatla bir kavga biçimi, bir baş etme stratejisi vardır; hiç olmazsa o stratejiyle gidiyordur. Peki, buradan vazgeçecek, bazı şeylerini nötralize edecek. Ama kendisinin henüz doğruluğundan emin olmadığı bir yere doğru bir yolculuk yapıyor. (Dimyat, Mısır'da pirinciyle meşhur bir yer; atasözünün anlamı budur.) Değişeceğim diyorsun, değişmeye çalışıyorsun ama mevzu zorluk içeriyor; iki arada bir derede kalıyorsun. Hiç olmazsa eskiden içinde karmaşa yoktu; birine kızacaksan kızıyordun, alınacaksan alınıyordun, kendine haklı bulacaksan buluyordun, şikayet edeceksen ediyordun, kendine malzeme buluyordun. Şimdi şikayet etmeyeceksin, öfkelenmeyeceksin gibi şeyler var — ne olacak bundan sonra? Kimse sana "şu zamanda ereceksin" diye bir garanti de vermiyor. Hem pirince ulaşamama ihtimalin var hem de evdeki bulgurdan olacaksın. İnsanlar çoğunlukla bu iki arada bir derede kaldıkları için vazgeçerler.

Kendini Hatırlama

İnsan burada bir "kendini hatırlama" kavramını yaşar. Bu düzeyde kendini hatırlama, kendinde işleyen yapının olabildiğince bütün alanlarını görebilme kabiliyetidir. Bir eylemde bulunurken hemen kendime soracağım: şu an ne durumdayım, ne haldeyim, ne düşünüyorum, niye böyle düşünüyorum, ne hissediyorum ve niye böyle hissediyorum? Mesela ben aslında memnuniyetsizim ama farkında değilim; küçük bir problem olunca hemen parlıyorum. Belki uzun zamandır iş hayatında arzu ettiğim bir atılımı yapamamışım, ya da senelerdir hayalini kurduğum bir işi gerçekleştirememişim — derin bir hoşnutsuzluk var ama farkında değilim, arka fon olmuş; fakat işliyor, beni etkiliyor. Bir şey görüyorum, eleştiriyorum; bir şey görüyorum, şikayet ediyorum. Hâlbuki orada kendimi hatırlamam lazım: arka fonda ne işliyor? Hayata karşı bir güvensizlik mi, bir alacaklılık hissi mi var?

Bazen karşı tarafı acımasızca eleştirirsin, "haksız mıyım" dersin — belki argümanlarında yüzde yüz haklısındır. Ama "niye bu kadar eleştiriyorsun" diye sorulduğunda cevap "çünkü karşımdaki beni küçümsedi veya yok saydı" olabilir. Orada kendini hatırla; işleyen bütün yüzeysel veya derin benlik hâllerini, o benliklerin duygu ve düşüncesini fark et. Fark ettiğin anda dışarıyla kavga etmeyeceksin; asıl işin içeride olduğunu anlayacaksın.

Bir kedi düşünün: birisi vurmuş, biri taş atmış, düşmüş, başka bir kedi önündeki ciğerini yemiş; eli pençe vaziyetinde, her an tırnağını batırabilir. Birisi yaklaşıyor, onu sevecek. Kedi ne yapıyor? Hırlıyor. Bu kedi kendini hatırlasa "ben şu an ne haldeyim, biraz önce şu oldu bu oldu, elim ne halde" diye fark etse, o benliğin üstünde olurdu; tetiklenen benliğinin kurbanı olmazdı. Belki o anda o benliği yine kontrol edemeyecek ama en azından o hâlinin farkında olacak — çünkü kontrol etmek her zaman mümkün olmayabilir. Mesele bu süreçte kişinin kendisini hatırlamak ile o benliğine tabi olma arasındaki bocalamasıdır. Fark ediyorsun ama kontrol edemiyorsun çoğu zaman.

Bazen böyle altta işleyen çok hâkim ve geniş bir alanı kaplayan benlikler vardır: "hayatta istediğim hiçbir şey olmadı, bu hayat bana hiç istediğimi vermedi" — altta bu böyle işler, hayatının birçok benliğini bu zemin üzerinde yeşertirsin, çoğu zaman farkında değilsindir. "Gerçekten kimse beni sevmedi, sahip olduğum değeri bu hayatta bulamadım, hiç kimse beni anlamadı" — o kadar yayılmış ki üstten bakamazsın, o atmosferin içindesin. Bunu fark etmediğin zaman hayatta bu her zaman sana tuzak kuracaktır; çünkü bu sana kendi isteğini diretir.

Değişime Direnen Benlikler ve Hz. İsa Örneği

Değişmek en büyük irademiz olmalı nefs-i levvamede. Ama buna karşı direnen, kendileri de bir şey isteyen benlikler var: "ne değişmesi şimdi, nereden çıkardın bunu?" derler. Hz. İsa bir gün havarileriyle yol alırken, "ikinci defa doğmadan kendinizi bulamazsınız" der. Biri "ben sana tabi olacağım, bu değişimi istiyorum" der; sonra babasının öldüğünü duyar, "babam ölmüş, ölüyü kaldırayım" der. Hz. İsa, "bırak ölüler ölülerini kaldırsın, sen benim peşimden gel" der. Burada denilen şey, ezoterik/batıni manasıyla, egonun bütün arzuları, hevesleri geçici ve fanidir; sen o geçici ve fani olan ile baki ve asli olan arasındaki farkı gör. O geçici ve fani isteklere, ebedi olanın karşısında bir alternatifmiş gibi bakma — "dur şunu bitireyim, ondan sonra kendimi değiştiririm" veya "dur şu kadar param olsun, ondan sonra bu işe girişeceğim" gibi bir şey yanıltıcıdır.

Ama içimizde bu tür benlikler çoktur; onlar bir şey ister, beklentileri vardır. Bu beklenti büyük olmayabilir, kişiye göre çok temel bir istek de olabilir; ama bu, bahsettiğimiz asıl istek olan değişim imkânının önüne geçebilir. Önüne geçtiği anda otomatikman tekrar nefs-i emmareye geçersin; zaten fazla nefs-i levvameye de geçememişsindir. Üftade Hazretleri ile Aziz Mahmud Hüdayi'nin ilişkisinde ne var? Üftade Hazretleri diyor ki, "değişeyim, gelişeyim" diyen Aziz Mahmud Hüdayi'ye, "kadılığı bırakacaksın, Bursa'da kadılık kaftanıyla ciğer satacaksın" diyor — o böbürlenen, büyüklenen benliğini kırıyor. Belki onun gibi yüzlerce insan vardı, kabul etmedikleri için şimdi onları bilmiyoruz. Kimi para hırsından, kimi mevki hırsından vazgeçmedi.

Dolayısıyla nefs-i levvamenin karşısındaki en önemli şey, benliğin bir kısım isteklere, arzulara sahip olan yönüdür; "bizim de taleplerimiz var" derler. Bundan daha güçlü bir değişim arzusu yoksa kişi bunlara yenilmeye mahkûmdur. Yenilir, tekrar nefs-i emmarenin alanına girer, sonra oradan tokat yer, "değişmek lazım, haklısın" der, tekrar bir hocaya gider veya bir tarikata bağlanır. Ama ilkesel olan şu: hayat size çok fazla tokat atmadan değişmenin gerekliliğini fark etmelisiniz. Yoksa hayat sana tokat attığı için tekkeye gidiyorsan, o tekkenin ne olduğunu bilmiyorsun demektir. Hayat İbrahim Ethem'e saray, zenginlik, rahatlık, mal, evlat, eş verdiği hâlde, "değişmem lazım" demiştir — hâlbuki zahirde huzurluydu.

Değişim, sınırlı bir zaman diliminde kabul edilebilir bir şeydir ama sürekli o şekilde yol almak mümkün değildir. Bir menkıbede, dertli/mutsuz insanların geldiği bir mürşit, herkesin ne arzuladığını sormuş — evlenmek, çoluk çocuk, maddi imkân, kariyer, tanınmak, takdir edilmek. "Gidin, bunları gerçekleştirin" demiş, imkânı da varmış, herkesin isteğini el altından gerçekleştirmiş. Sonunda %3-5'i kalmış: "işte bunlar mürit" demiş. Dünya hayatının baskısı, sıkıntısı normal şartlarda insan için ilk adımı attıran bir sebep olabilir, fakat hep öyle kalırsa yanlış bir şeydir. Dünyada yaşadığın bir zorluk, mahrumiyet, acı, travma seni değişimin kapısına getirebilir; ama motivasyon sadece bu olursa yine tekamül etmez — dünya yüzüne gülünce dünyaya döner.

Hakiki Motivasyon: Ataullah İskenderi'nin Sözü

O arkadaşı tekamülden alıkoyan, meselenin mahiyetini doğru tespit edememektir. Hayat seni bir zorluk vesilesiyle değişimin kapısına getirebilir, ama değişimin kapısında durmak, içeride gerçek anlamda durabilmek, o ilk düzeydeki bilinçle korunacak bir şey değildir. Niye değişmen gerektiğini anlaman, ona dair daha sahih, daha gerçekçi bir motivasyona sahip olman lazım. Seni değişimin kapısına getiren sorun bütün bütün ortadan kalksa bile "benim yine değişmem lazım" diyeceksin — o bir vesile, kapıya kadar getiren bir geçici kılavuzdu; şimdi gerçek kılavuzu buldun, asıl idrakin farkındalığıyla niçin değişmen gerektiğini anlıyorsun.

Ataullah İskenderi'nin dediği gibi: Allah'ı bulan neyi kaybetmiş sayılır, Allah'ı bulamayan neyi bulmuş olabilir? Ben öyle bir noktaya gelmeliyim ki bana bütün dünya verilse, bütün arzularımın gerçekleşeceği söylense, bin sene bu dünyada rahat yaşayacağım söylense, yine "benim bu insani hakikatimi bulma yolunda yolculuğumu yapmaktan daha asli, daha öncelikli bir şey yok" demem lazım. Dediğim zaman gerçek anlamda bu değişimin zeminine ayak basmış olurum.

Bu Yolun Başında Başarısızlık Zaferden Çoktur

Kişi kendini hatırlamanın cennetiyle gaflete düşmenin cehennemi arasında bocalar. Bu, nefs-i levvameye adım atar atmaz zaferler bekliyorsun demek değildir. Osmanlı'nın küçük bir beylikken, doğru bir hedef ve anlayışla gitgide büyümesi gibi, nefs-i levvamede de bir mücadele olacak; zaferlerle dolu bir yola adım atmıyorsun. Sorunlar, başarısızlıklar olacak; yolun başında başarısızlıklar başarılardan daha çok olacak. Çünkü senelerce kendini rahatlıkla gerçekleştiren benlikler, düşünceler, duygular, algı tarzları, hayata bakış açıları var — hep o yoldan gitmişsin. Şimdi "o yoldan gitmeyeceğim" diyorsun; onlar hemen sıfırlanmıyor. Psikolojide bir reset düğmesi yok maalesef — ya da var ama o uzun bir süreç. Reset düğmesi irfana ermektir; tak diye irfana erseydik bütün psikolojik negatiflikler resetlenirdi, ama bu nadiren gerçekleşen bir şeydir. Bu, uçağın havalandığı anda yerle ilgili bütün referansların ortadan kalkması gibidir. Cenab-ı Allah bazen bazı kullarını sanki kıyak yapar gibi birden o reseti çekiveriyor; ama bu nadiren oluyor, kıyak mıdır başka bir şey midir bilmiyoruz — kaderin birçok sırrı var, kanaat yürütmemize gerek yok.

Bu süreçte insanın önüne şöyle şeyler çıkar: "sen bu yola layık değilsin, sen yapamazsın, sen kimsin ki" — bu, şeytanın sağdan yaklaşması denilebilecek, direkt yola itiraz etmeyen ama kişiyi o yoldan alıkoyan usta benliklerin işidir. "Sen Allah'ın insan olmak hakikati üzere yarattığı bir varlıksın, bunu gerçekleştirmeye çalışacaksın" dediğinde, hemen başka bir benlik devreye girer: "peki başarılı olabilecek misin, ya yapamazsan?" gibi.

Geçmiş Günahlar Bir Engel Değildir

Bunlara dair, dinde/maneviyatta herhangi bir engel yoktur. Din, "sen şu günahı işlediysen bu yolda gidemezsin" demez. Hiçbir tarikata veya kâmil insana gelip "yola girmeye niyetliyim" diyene "ne kadar günah işledin" denilmiş midir? Hayır. İnsanlar diyebilir, çünkü insanlar kendi egolarıyla hareket ettikleri için Allah'ı da o sınırlı algının içine sokarlar — "bana yanlış yapana ben hayatta affetmem, melek olsa affetmem" gibi. Bu, basit insan egosunun algısıdır; hakiki olmadığı gibi maneviyatın kesinlikle reddettiği bir şeydir. Bir insan yola girecekse ona "sen ne yapmışsın, ne etmişsin, iyi misin kötü müsün" diye sormazlar; "niye değişmek istiyorsun, bu konuda gerçekten samimi misin" diye sorarlar. Kimsenin geçmişine bakmaz bu yolculuk. Çok günahkâr insan çok zor yol alır diye bir şey yoktur; hayatında günah işlemeyen bir insan bu yolda çok hızlı ilerler diye de bir şey yoktur. Tarihte çok büyük günah işlemiş insanlar da bu yolda hızla yol kat etmişler; çünkü mesele bu yoldaki samimiyet, gayret ve kararlılıktır. Ve aynı zamanda Allah'a dönük anlamıyla tam bir ümit ve tevekküldür.

Nefs-i levvamedeki insan "ben mücadele edeceğim, başarıya ulaşacağım" demez; "ben samimi olarak gayret edeceğim, kararlı bir şekilde mücadele edeceğim, Allah bilir, her Rabbim de bana yardım eder" der. Çünkü yolun sahibi O'dur; kendisine vasıl olmayı arzuladığı için Allah ona yardım eder. "Biz yolumuzda olanlara hidayeti veririz, yolumuzda olanlara yardım etmek bizim üzerimize bir sözdür" — bu zaten söz vermesi gerekmediği hâlde insan idrak etsin diye böyle tabir edilir. Bir çocuk size varmak için koşturuyor, yolunu kaybetmiş ama arzusu size ulaşmak — bu sizde bir şefkat, bir yardım etme hissi doğurur; bu fıtratı koyan Allah, kendi yoluna gayret eden insana yardım etmez mi? İnsan kendi açısından samimiyet, gayret ve kararlılık içinde olacak, Allah'ın yardımına emin olacak, ama buna bir isim, bir zaman koymayacak. "Bırak, o sana nasıl yol göstereceğini bilir; sen sadece sana düşeni yap."

Hatalara Karşı Doğru Tutum

Bu süreçte bazen hayret verici olumlu şeyler de olabilir, bazen başarısızlıklar da; hayal kırıklığına ve ümitsizliğe düşmemek için insan bunları bir tutmalıdır. Hatalara karşı doğru bir tutum içindeysen hatalar sorun değildir. Bir motor, bir makine yapan insan düşünün: doğru ile yanlışı biliyorsa yanlış yaptığında bunu bilir, düzeltir. Bu, hatayı savunmayıp değiştirmek konusunda gayret etmektir; bu hata yapmaz anlamına gelmez, ama hatalara karşı doğru bir tutumdur. Aynı hata tekerrür edebilir; kişi yine doğru bir tutum içinde, "hakikaten bu yanlış, yine düştüm ama bu kesinlikle onaylamadığım bir şey, bundan sonra daha dikkat edeceğim" diyebilir. Hataların bazen ayırt edilemeyecek şekilde otomatik bir gücü vardır; işte bu yüzden bir arkadaşa, bir yoldaşa, ayna tutacak muhataplara ihtiyaç olabilir — çünkü kişi bazen negatif benliğini savunabiliyor, onun algısının içinden bakarak doğru olanı unutup yanlış istikamette bir tercihte bulunarak gaflette kalabiliyor.

Bunu aşmak için en azından samimi muhataplara, olmazsa samimi bir duaya ihtiyaç vardır — peygamberimizin öğrettiği dua: "Ya Rabbi bana hakkı hak olarak göster ve ona uymakla rızıklandır, batılı batıl olarak göster ve ondan içtinap etmekle rızıklandır." Bunu peygamber bir rızık olarak tarif ediyor; bu hakikaten büyük bir manevi nimet.

Ermek Nedir, Ermek Ne Değildir?

İnsanın değişimi için iyi bir örneğe, güzel bir aynaya ihtiyacı vardır. Ama maneviyatın, ruhaniyetin ne olduğuna dair kafamızda birçok önyargı, yanlışlık var; çok kuru bir şeymiş gibi geliyor. Bu nefsin, özellikle negatif taraflarının icabı bir dünyeviliktir aslında: "ereceğim de, herkes beni bilecek mi, takdir edilecek mi" — bu bilinç egonun düzeyinden bir okuma biçimidir. Ermek, ne sessiz sedasız hiçbir şeye karışmayan biri olmak, ne de erince yeri göğü titreten bir güç sahibi olmaktır; ikisinde de bir yanlışlık vardır.

Parantez açalım: bir insan erdiğinde Allah ona "erdin" dese ve bunu hiç kimseye hissettiremese, kimseye diyemese, hiçbir etkide bulunamasa, bunun zerre kadar önemi yoktur onun için. Hakiki insanın dünya ile ilgili asli bir hedefi yoktur. Dünyadaki hedef olarak telakki ettiğimiz şeyler, ilahi hikmetin gerektirdiği ölçüde bir ermişin yapabileceği şeylerdir; Allah bazen onu bir mürşit kılar, binlerce insana tanıttırır; bazen dağın başında hiç kimse onu bilmez, o da kimseyi bilmez — bunlar arasında hiçbir fark yoktur. Psikolojik benliğimizin hedefleri, arzuları ile ruhumuzun hedefi, beklentisi, arayışı bambaşka şeylerdir. Bunu net olarak anlamak lazım; biz bazen dünyevi hedefleri olan benliklerimize ruhsal bir motor takıp işletmek istiyoruz gibiyiz.

Peygamber, Allah'ın sevgili kulu olduğu hâlde, dünya nizamına dair fevkalade ekstra bir şey yapmaz; Kur'an "ölür veya öldürülürse siz bu dinden dönecek misiniz" der — öldürülebilir de. Allah dilese bir duasıyla belki on binlerce insanı öldürebilir, ama böyle bir şey vermiyor; genel olarak dünyanın nizamatını bozmuyor. Ermekten maksat, o ermişlikle dünyanın nizamatını veya yaratılış hikmetini değiştirmek değildir.

İsmi Azam Hikayesi

Bir cahil mürit mürşidine "efendim bana ismi azamı öğretin" diye ısrar eder; ismi azamla dua edersen Allah doğrudan kabul eder diye duymuştur. Mürşid "sana birkaç vazife vereceğim, ondan sonra bu meseleyi konuşuruz" der, onu İstanbul'un bir kapısına gönderir, "otur, seyret, ne varsa akşam gel anlat" der. Akşama doğru bir ihtiyar kapıdan girer, kapıdaki muhafızlar ona çok sert davranır, kavga eder, döverler, eşeğinin üzerindeki odun yükünü alırlar, kovarlar. Mürit çok içerlemiş ama mürşidi "hiçbir şeye karışma, sadece gözlem yap" demiştir. Akşam büyük bir üzüntü ve öfkeyle gelip anlatır: "gariban ihtiyara böyle yaptılar, zulmettiler." Mürşid sorar: "sen ismi azamı bilsen ne yapardın?" — "bir dua ederdim, zulmedenleri ortadan kaldırırdım" der. Mürşid: "oğlum, bana ismi azamı o ihtiyar öğretti" der. Yani bu iş "ben ereyim, kendi sınırlı bilincimle dünyaya nizam vereyim" değildir; kişi erdiğinde alemin işleyişindeki hikmetleri de bir ölçüde öğrenir, ona göre davranır. Maneviyat benliğin bir hizmetkârı değildir; insan öyle zanneder.

Musa-Hızır Kıssası: Duvar Örneği

Musa ve Hızır bir şehre giriyorlar, yiyecek ve su istiyorlar; eskiden bir yolcuya sorulmadan ihtiyacı karşılanır, üç gün barındırılırdı — bu umumi bir prensiptir. Ama şehir halkı onları kovuyor. Hızır gidip bir duvarı tamir ediyor. Musa, "bunlar bizi kovdular, hiç yardım etmediler, sen niye o duvarı yapıyorsun" diyor. O duvar, yetim çocukların evinin duvarıydı ve altında bir hazine vardı; duvar öyle kalsaydı biri eşeleyip hazineyi alacaktı. "Ben o duvarı ördüm ki çocuklar büyüyünce hazineyi bulsunlar." Egosuyla davransa "siz bize böyle yaptınız, dur size göstereyim, dua edeyim yağmur yağmasın" derdi; aksine dolaylı yoldan onları gözetmiş oluyor. Burada kişisel bilinç veya kişisel istek, arzu ve hevesler istikametindeki bir tutumdan kurtuluyor kişi. Biz psikolojik benliğimizin bakışı, isteği, arzusuyla birlikte deyim yerindeyse ruhsal bir güç istiyoruz — bu yüzden zaman zaman kafamız karışıyor: "evliyalar varsa niye dua edip bu mazlumiyeti kaldırmıyor" diye soruyoruz. Bu kafayla gidiyorsan sen dünyanın mahiyetini, hikmetini, insanoğlunun bu dünyadaki serüvenini anlamıyorsun demektir.

Allah haşa güçsüz olduğundan değil; bu dünyaya verdiği bir hikmet var, olumluyu da olumsuzu da yaratmış, insana tercih etme imkânı vermiş, "tercih et" diyor; zulüm de edebilirsin, adil de olabilirsin. Allah aciziyetinden dolayı olumsuzluklara izin vermiyor; sen acizlik hissediyorsun. "Elimde güç olsa bütün bu zulmü kaldırırım" diyorsan, sonra "Allah niye kaldırmıyor, güçsüz mü" diye düşünüyorsun — çünkü meseleyi tam kavramıyorsun. Allah her zalimin anında tepesine ceza indirse zaten o seçme hakkı ortadan kalkar. Allah "belli bir zamana kadar müsaade ediyorum" diyor, hikmeti bu. Ermek, o bireysel bilincin sınırlarından, arzularından, ihtiyaçlarından, beklentilerinden sıyrılmaktır. Ermiş olan, Allah ona bir güç ve kudret verdiğinde bunu hikmetle, Allah'ın müsaadesiyle kullanır; biz kendi egomuzun sınırları içinden baktığımızda hatalar, yanlış değerlendirmeler yaparız.

Standartların Amacı: Aşırı Savrulmayı Önlemek

Hayal kırıklığına ve ümitsizliğe düşmemek için insan başarıyla başarısızlığı bir tutmalıdır. Hatalara karşı doğru bir tutum içindeysek hatalar sorun değildir. Ümitli olmalı ve Allah'a güvenmeliyiz; bu başarısızlıklar bize kendi başımıza, kendi gücümüzle bunu başaramayacağımızı da gösterir. Peki vaz mı geçeyim? Hayır; sen adım atacaksın, gayret edeceksin, Allah'ın yardımı o gayretin üzerine gelecek. İlahi yol iki yönlü bir şeydir: bir geçidin iki kapısı var, birini siz açıyorsunuz, birini öbür taraftaki açıyor. Sana bakan kapıyı açacaksın; sana düşen, doğru istikamet anlayışıyla gayretli olmaktır. Allah'ın yardımı ne zaman, nerede, nasıl gelecekse gelecek; ondan emin ol, o konuda kesinlikle ümitsiz olma.

Bu süreçte kişi için standartlar gereklidir: emirler, yasaklar, günahlar, sevaplar seni belli bir istikamette tutar, ta ki aşırı savrulmalar olmasın. Sende çok nefret eden bir benlik varsa, Allah "birbirinizi sevin, düşmanlık etmeyin, affedici ol" der; o negatif benlik tetiklendiğinde ona kalsa başka bir şey yapardı, ama "Allah böyle diyor" diyerek o negatif benliklerin seni aşırı savurma ihtimaline karşı bir denge tutturmaya çalışırsın. Bir otobanda 200 kilometre yapmak isteyip, virajda "yüz kilometreden fazla hız yapma" levhasını görmek gibi — yaparsan savrulacaksın. İlahi kudret bize bunun için bir metin gönderiyor: kendini buna göre ayarla, ta ki egonun kendi sübjektif referanslarıyla yaşayıp aşırı savrulmalara kapılmayasın.

Otomatik Pilotta Yaşamak

Bu süreçte kişi kendini ne kadar az hatırladığını ve ne kadar otomatik olduğunu deneyimler. Çokça kullandığınız bir kelimeyi bir hafta kullanmamayı deneyin — kaç defa kullandığınızı göreceksiniz. Bu, birçok şeyin ne kadar otomatik işlediğini gösterir. Nefs-i levvamedeki insanın fark ettiği en önemli noktalardan biri budur: hayatımızın çok büyük kısmını otomatik pilotta geçiriyoruz. Bu aşırı olduğunda "dayanamadım" deriz, daha aşırısında "kendimden geçmişim, ne yaptığımı bilmiyorum, öyle mi söyledim" deriz.

Telefonla konuşurken aynı zamanda telefonu aramak, gözde gözlük varken gözlük aramak gibi — insan işte psikolojik olarak otomatik hareket eder. Ne yaptığını biliyor olman o otomatikliği ortadan kaldırmaz; onu kontrol edebiliyor olman otomatiklikten çıktığını gösterir. 300 kilometreyle uçurumdan aşağı uçuyor olduğunu fark etmek ile onu kontrol edebilmek farklı şeylerdir; kontrol edemiyorsan o gene otomatik bir şeydir. Birisi yapıyor, öbürü onu gözlemliyor — bu bir farkındalık değildir; onu durdurabiliyor musun? Durduramıyorsan gerçek anlamda farkında değilsin ve otomatizmadan da çıkmış sayılmazsın. Bediüzzaman veya bir kısım kâmil insanlar buna "nefs-i emmarenin istibdadı, tahakkümü" diyorlar. Hepimiz bir tahakküm altındayız — kendini beğenmek isteyen, hayata karşı kaygı duyan, insanlara kendini kabul ettirmek isteyen, alınan, gücenen, kibirlenen, affedemeyen benlikler var içimizde ve biz onları kontrol edemiyoruz şu anda.

Nefs-i levvamedeki insanın nefs-i emmaredekinden farkı: fark ediyor. "Ben bunları kontrol edemiyorum ve bunları değiştirmeliyim" diyor. Öbürü "ister kontrol edeyim ister etmeyeyim, ben böyle davranacağım, hak ediyorlar" der — o kişi kendini hapsetmiş ama hapishanede olduğunu bilmiyor, orayı evi zannediyor. "Öfkelenmeyeyim mi, haksız mıyım" diyene "öfkelenmekte haklısın ama senden rica ediyorum, 15 gün öfkelenme, bakalım öfkeni kontrol eden mi yoksa öfke sende otomatik işleyen bir şey mi olduğunu görelim" denebilir. İnsan o otomatizmasının farkına varmalıdır. Bunu fark eden nefs-i levvamedeki insan, aslında kendi kendini yönetmediğini, kendi idaresinin elinde olmadığını anlar ve bunun ne kadar büyük bir hapishane olduğunu fark eder.

Bu, insanın rahatının bozulma sürecidir; eski rahatını alamıyorsun — bulguru terk ettin, pirince gideceksin ama aradasın, ne bulgur var yanı başında ne de ulaşmak istediğin pirinç. O yüzden çoğu insan geri döner. "Bu süreçte daha rahatsız oluyorum" der — fark ediyor negativitesini, rahatsız oluyor, mücadele ediyor, zorluk yaşıyor, bazen başarısız oluyor. Nefs-i emmare "ne diye çatışıyorsun, barış yapalım, teslim ol kurtul, rahat yaşarsın" der. Çatışmanın zorluğundan yılabiliyor kişi ve nefs-i emmarenin sınırlı rahatlığını tercih tuzağına düşebiliyor. Hâlbuki sonuna kadar mücadele temel ilke olmalı. Nefsin bazı damarları vardır ki on sene mücadele eden kâmil insanlar vardır; bazı damarlar en son gider, mizaca bağlıdır — kiminde başa geçme sevdası, riyaset sevdası en güçlü damardır ve en son ortadan kalkar; birinde ise başka bir damar güçlüdür.

Yolda Olmak: Kıyaslama Yapmadan Kendi Yolunda İlerlemek

Onun için hayat mücadele ediyorsan yoldasın demektir; yolda olanı da Allah toplar. Yarışmaya katılmak önemlidir, kazanmak önemli değildir — doğru bir prensiptir. Peygamberimiz "müminin niyeti amelinden hayırlıdır" diyor; Allah ameline göre değil niyetine göre muamele edecek. Yola girdin, niyetin yolu tamamlamak; sürecinde yeterince yol alamadın veya tamamlayamadın, önemli değil — yoldaydın, yolda koşuyorsun, gayret ediyorsun, doğru bir yoldasın. Nefsin bu süreçte herhangi bir başarı ölçütü, muvaffakiyet kriteri veya genellemesi yoktur; kaç zamanda bu yolu kat edersin diye bir şey yok, biri bir aydır biri on yıldır, fark etmez, önemli değil. Kıyaslama yapmayacaksın; tavşanla kaplumbağa hikayesindeki gibi kendi yolunda yürüyeceksin. Yolunda yürürsen muvaffak olursun; başka her türlü çeldirici anlayış yanıltıcıdır.

İnsan bu süreçte ilahi lütuflara, ikramlara ve yüksek tesirlere muhatap olur; bunlara karşı da şükran içinde olmalıdır. Kur'an'da geçen, Allah'tan ümit kesenler ancak kâfirlerdir — kâfir, kendisini kendiyle örten demektir aslında. Kendi asli imkân ve potansiyelinden ümidi kalmayınca, Allah da onun idrakinde olması gereken hakikati taşımadığı için ümitsizliğe kapılır. Allah'ı bilen insan ümitsiz olabilir mi? Olamaz; demek ki ümitsiz oluyorsan Allah'ın idrakine sahip değilsin — bu, Allah'a inanmıyorsun anlamında değil, Allah'ı tanımıyorsun demektir. Sen kendi sınırlı benliğinle Allah'ı örtmüşsündür: "ben olsam affetmem" diyorsan, "öyleyse Allah da affetmez" demiş olursun — ne kadar yanıltıcı bir şey.

Kendi Çocukluğumdan Bir Anı ve Kendi Sınırlı Algımızla Allah'ı Ölçmek

Bir çocuk çok kaygılı veya korkak olabilir: "annem, zayıf aldığımı veya şu yaramazlığı bilirse beni kovar" der; sonra eve gider, söyler, anne kovmaz, "bir daha yapma, bir daha böyle bir şey duymayayım" der, sarılır — ama çocuk kendi sınırlı algısıyla anne babasını tanımlamaya çalışır. Benzer bir anı: 8-10 yaşındayken okulda bir yaramazlık yapmış, "anne babam duyarsa, özellikle babam duyarsa beni evden kovar, en iyisi kaçayım" diye evin üst tarafındaki tepelere doğru bir-iki-üç kilometre kaçmış; gece olup korkunca geri dönmüş, evde kimsenin haberi bile yokmuş, "bir işim vardı, arkadaşa uğradım" demiş. Kendi kendine korkular üretmiş, hâlbuki düz bir yol olsa gidecekmiş. Buna sebep olan, kendi sınırlı aklıyla yorum yapmasıydı. İnsan da kendi sınırlı algısıyla "ben olsam yardım ederdim, niye Allah bana yardım etmiyor, demek ki beni bıraktı" der — kendi kendine gelin güvey olur. "Bu kadar günahkâr bir insanı ben olsam affetmem, Allah da affetmez" demek de bir küfür oluyor. Tabii bu itikadi olarak değerlendirilmemeli; biz mümin olarak da birçok noktada bazen kâfirin hâlini yaşıyoruz, bu itikaden kâfir olduğumuz anlamına gelmiyor — çünkü benlik perdesi bizde de tamamen ortadan kalkmamış. Sen Allah'ın sonsuzluğunu, sonsuz merhametini nasıl idrak edebilirsin ki? Sende o sonsuzluk idraki henüz yok; senin affının, merhametinin bir sınırı var.

Hind (Ebu Süfyan'ın karısı) ve Ebu Cehil'in oğlu İkrime, Peygamberle 20 sene can düşmanı gibi mücadele etmişler, dünyayı dar etmeye çalışmışlar; şimdi huzuruna çıkıp vazgeçtiklerini söyleyeceklerken kendilerince düşünürler: "ne yapar acaba, ben olsam ne yapardım?" Peygamber Hint'i tanıyor, "hint değil misin" diyor, "hoş geldin" diyor; "yazıklar olsun, şimdi mi kafanız çalıştı" demiyor. Çünkü başka bir idrak düzeyinde. Allah'ı Allah gibi tanımak için benlik perdesinden kurtulmak lazım; biz hep Allah'ı benlik perdesiyle anlamaya çalışıyoruz. Onun için Allah'ı tam tanımak için erimek lazım.

Ebu Zer Gıfari kıssasında Peygamberimiz diyor ki: "Rabbim bana şu müjdeyi verdi: kul bir günah işler, tövbe ederse Allah affeder; yine günah işler, tövbe ederse gene affeder." Ebu Zer, "gene işlerse affeder mi" diye soruyor — kendi nazarına göre bir kere yeter, "yeter artık" demek istiyor. Peygamber "Ebu Zer'in hoşuna gitmese de gene affeder" diyor.

Bediüzzaman'ın Nefsine Hitabı

Bediüzzaman: "Nefsi emmaremi tebriye etmem" — yani temize çıkarmam. "Her fenalığa meyli olabilir. Fakat o nefsin kırk sene belasını çeken ve otuz beş seneden beri onun şerlerinden ve heveslerinden çekilmeye çalışan biriyim." Onun nasıl kendisini sınırlandırdığını, hapsettiğini, zarar verdiğini gören biri olarak "şerlerinden ve heveslerinden çekilmeye çalışan biriyim" diyor: "Ey nefsi emmarem, sana tabi değilim. Sen istediğin şeye ibadet et ve istediğin şeyin peşine düş. Ben ancak ve ancak beni yaratıp güneşi ve ayı emrime veren Yaratıcıya kul olurum. Allah'a yüz binler şükür olsun ki kendimi kendime beğendirmemiş, nefsimin ayıplarını ve kusurlarını bana göstermiş; ve o nefsi emmareyi başkalarına beğendirmek arzusu kalmamış. Kabir kapısında bekleyen bir adamın, arkasındaki fani dünyaya rüyakârâne bakması ancak acınacak bir ahmaklıktır ve dehşetli bir hasarettir. Kusmak istersen kalbindeki düşmanlığa düşmanlık et; bunun için ziyade çalış. Hem ziyade sana zarar veren nefsi emmarene ve heva-i nefsine düşmanlık et, ısrarına çalış; o zararlı nefsin hatırı için müminlere düşmanlık etme."

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Metinde sure adı belirtilmeden aktarılan bir ayet meali geçiyor: "Allah'tan ümit kesenler ancak kâfirlerdir" mealinde (sure/ayet numarası anlatıcı tarafından belirtilmemiştir). Ayrıca Peygamberimizden nakledilen bir dua aktarılıyor: "Ya Rabbi, bana hakkı hak olarak göster ve ona uymakla rızıklandır; batılı batıl olarak göster ve ondan içtinap etmekle rızıklandır" (bu bir dua/hadis olarak aktarılmış, doğrudan bir ayet olarak belirtilmemiştir). --- ---