Nefs-i Levvame - Kendi Doğasına Dönüş Yolculuğu

Kısa Özet

Sohbette nefs-i levvame sürecinin bir "savaş" olmadığı, Hendek Savaşı örneğiyle negatif benliklerle çatışmak yerine onlarla aramıza bir sınır (hendek) koyup onları onaylamama tavrının esas olduğu anlatılıyor. Nefs-i emmare ile nefs-i levvame arasındaki farkın, kişideki negatif hallerin varlığı değil, bunlardan kurtulma arzusu ve bunları onaylamama kararı olduğu vurgulanıyor. İnsanın kendi orijinal, fıtri doğasına (iman, orijinal insan olma hali) dönmesi gerektiği; bu yolda orijinal olanla olmayanı ayırt edecek bir "içsel tat" geliştirmenin şart olduğu; günahın kişinin kendi doğasına yabancı olan şey olduğu anlatılıyor. Sohbet, nefsin gücünü ancak ona muhalefet edildiğinde görebileceğimiz, gerçek pişmanlığın ölçüsünün sonuç kaygısı değil kendi doğasına aykırılık farkındalığı olduğu ve henüz tam bir iradeye sahip olmadığımızı kabul etmenin gerçek iradeyi kazanmanın ilk şartı olduğu vurgusuyla tamamlanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Nefs-i levvame sürecinde negatif benliklerle savaşılmaz; Hendek Savaşı'nda olduğu gibi aralarına bir sınır (hendek) konup onlar onaylanmaz, kendi hallerine bırakılır.
  • Nefs-i emmare ile nefs-i levvame arasındaki fark, kişide negatif hallerin bulunup bulunmaması değil, bu hallerle özdeşleşmeme ve onlardan kurtulma arzusudur.
  • İnsan, orijinal (fıtri) olanla olmayanı ayırt edecek bir "içsel tat" geliştirmedikçe nefs-i levvame sürecinde yol alamaz; bu tat, bozuk bir yemeği damağın hemen ayırt etmesi gibi bir farkındalıktır.

Nefs-i Levvame'de Savaş Yok: Hendek Savaşı Örneği

Bugün konuşacağımız şey, nefs-i levvame de bazı durumlar; yani kişinin kendisini değiştirme ihtiyacı duyduğu süreçte oluşabilecek bazı durumlar nedir ve biz bunlara karşı nasıl bir tutum takınmalıyız. Bir tanesi şudur: "kendimi değiştireceğim, düzelteceğim" diye insan kendisinin üzerine gitmemelidir. Çünkü mesele savaş değildir aslında; biz nefs-i levvame dediğimiz süreçte negatif benliklerle savaşmıyoruz, onları kendi hallerine bırakıyoruz.

Bu, İslam tarihinde Hendek Savaşı ile anlatılan bir durumdur. Hendek Savaşı'nda Medine'de bulunan bir Müslüman topluluk var, Mekke'den çok güçlü bir şekilde gelen bir düşman grup var ve bir hendek kazılıyor. O hendek sayesinde Mekkeli düşmanlar Medine'ye giremiyor; bir savaş olmuyor, çok ufak tefek birkaç tek tük şey oluyor, esas savaş olmuyor. İçeridekiler hendekleri kazmış, bekliyorlar. Hendek kazmak ne demek, bunun sembolik anlamı nedir? Araya mesafe koymaktır. Diyorsun ki: burası Medine, burası olumlu, nitelikli, doğru olan şey; öbürü yanlış, hatalı, gerçekçi olmayan şey. Araya bir hendek kazıyorsun, bir sınır belirliyorsun ve oradan oraya geçişi engelliyorsun. Onlarla savaşmıyorsun aslında, ama sınırını belirliyorsun.

Nefs-i levvame dediğimiz şey de budur. Mesela içinden bir negatif duygu, düşünce geçti; birine karşı bir düşmanlık, bir öfke hissettin, ya da bir şey gördün çok kıskandın, çok hırslandın. Bunu gördüm; buraya kadar bir problem yok, bu süreçte olabilir. Burada insan şunu dememeli: "bak hâlâ hırs var, hâlâ kıskançlığım var, hâlâ bencilliğim var, tabii ki." Nefs-i emmarede de bunlar var, devam ediyor. Emmarenin levvameden farkı, değişim isteği ve bunları ayırt edip bunlardan kurtulma arzusudur. Fark budur; yoksa nefs-i levvamedeyken nefs-i emmarenin bütün birikimi size tevarüs eder, onlar sizin kucağınızdadır.

Emmaredeki o negatif olmaları atamadığınız, çıkartamadığınız için yaşarsınız; işte atmak için nefs-i levvameye geçersiniz. Yoksa nefs-i levvameye geçince bunları hemen atmıyorsunuz; sadece bunlardan kurtulmak için bir karar veriyorsunuz. Diyorsunuz ki: "ben artık bazı şeylerden hoşlanmıyorum, onlarla özdeşleşmek istemiyorum, onları taşımak istemiyorum" -bir dönüş oluyorsunuz. Yoksa nefs-i levvamede nefs-i emmarenin bütün birikimi size gelir, onlar sizin kucağınızdadır. Aradaki fark bakış açısı farkıdır.

Diyelim ki nefs-i levvamedeyim, gene kıskançlık geçti içimden, gene kibir geçti içimden. Nefs-i emmaredeyken o geçer içimden, ona göre de davranırım. Nefs-i levvamedeyse derim ki "ben artık bunu onaylamıyorum, bu doğru değil, bu benim doğama uygun değil" derim ve onu ayrıştırıp onun üzerinden hareket etmemeye çalışırım. Fark budur; yoksa nefs-i levvame arasında ilk bakışta çok bir fark yok gibi görünür, bilinç ve ona karşı olan tavırda bir gelişim oluyoruz. Diyoruz ki: ben artık içimden geçen düşünce, duygu ve davranış kalıplarını ayrıştıracağım; o ayrıştırma yoluyla da rahatlarım.

Nefs-i Levvame Bir Değişim İhtiyacı ve Süreçtir

Burada nefs-i levvame, bir değişim ihtiyacı arzusu duymak ve sonra bu değişimi adım adım gerçekleştirmeye çalışmaktır. Temel şey budur; yoksa nefs-i levvamedeyken insan nefs-i emmaredeki bütün şeyleri içinde taşır. Nefs-i emmaredeki her şey aslında levvamede de vardır; sadece fark şudur: kişi bunlarla özdeşleşmemeye, bunların üzerinden hareket etmemeye, bunları onaylamamaya ve bunları bırakmaya çalışır. Tasfiye değil henüz; henüz daha tasfiye gerçekleşmemiştir, ama tasfiye etme arzusu ve süreci vardır. Bu süreç uzun vadeli bir süreçtir.

Nefs-i levvamenin ayırıcı vasfı şudur: kişi yanlış bir şeyi yapsa da yapmasa da onu yanlış olarak görür. "Kıskançlık ya da hırs veya bir şeyi aşırı talep etmek yanlıştır, bunu onaylamıyorum" der. Gene o kıskançlık, kibir veya hırs tuzağına düşüp o şekilde davranmış olabilir. Eğer nefs-i levvamedeyse "gene aynı hatayı yaptım ama bunu onaylamıyorum" der. Öbür durumda, nefs-i emmareli kişi "yaptım, ne var ki, hatta haklıyım" diyerek kendini orada doğal bulur, savunur; ya da yanlış bulsa da bunun sorumluluğunu ve suçunu başkasına yükler.

Süperegodan Farkı

Bunun süperegodan farkı şudur: kişi bunu herhangi bir pragmatik nedenle yapmaz. Nefs-i levvamede kişi, toplumsal baskı, işlevsellikteki eksiklikler, problemler, "ben şöyle olmalıyım ki insanlar beni beğensin, takdir etsin, ilişkilerim iyi olsun" gibi herhangi bir niyete, bir temele bağlı değildir. Öyle bir şey olursa o, bu öğretiye göre nefs-i levvame sayılmaz. Nefs-i levvamenin referansı, kişinin kendi doğasına tekrar dönme ihtiyacıdır.

Bazen şuyla karşılaşacağız: "tamam, bu kadar anlatılıyor da, niye böyle yapalım ki, ne var ki, böyle yaşıyoruz işte, büyük bir sorunla karşılaşmıyoruz, karşılaşırsam değiştiririm." Diyelim ki kıskançlık gösteriyorum, eşim de "bana mecburen ya da bir kısım olumlu özelliklerim yüzünden" olur diyor, ben de kıskançlığa devam ediyorum. Ya da çok kibirliyim, holding patronuyum, kimse de bana "kardeşim bu kibir de ne" demiyor. Ama nefs-i levvamede kişi bunu onaylasa, kendi doğasına aykırı olduğuna dair belli bir farkındalık nedeniyle "bunlar benim doğama aykırı, ben bunları onaylamıyorum ve bunlar bana yabancı" der ve bu referansla hareket etmeye çalışır. Eğer bu farkındalık yoksa kişi zaten hemen nefs-i emmareye düşer.

İnsanlar niye değişmek ister, niye psikologlara, psikiyatristlere gider? İşlevselliği bozulur, ilişkilerini yürütemez, sıkıntı yaşar; bunu düzeltmek için ne yapmalı? Bunu düzeltmek için bir şey yapma; tekrar insan olmak için bir şey yap. Eğer bunun için bir şey yapmaya çalışırsan bu makul bir zemindir. Bir kısım insanlar vardır: kibir, hırs, öfke, açgözlülük var ama holding patronu, sanatçı, medya yapımcısıdır, çok da güzel para kazanır, herkes "adam işini biliyor" der. Peki bu insan niye değişim arzusu duysun? Duyması için kendi doğasına dair bir farkındalık olması lazım, az da olsa. "Bu bana yakışmıyor" farkındalığı. Çift terapisinde iki tarafa da denir ki: "bunu niye yapacaksın, karşıdaki değişecek mi diye mi yapıyorsun" -bu yanlış bir zemin. Sen bunu insan olmak için yapacaksın.

Modern İnsanın "Ben de İnsanım" Yanılgısı

"Ben insan değil miyim?" -değilsin aslında, henüz tam insan olmanın bütün imkân ve kapasitesini açığa çıkarabilmiş değiliz. Modern insanda şöyle bir gariplik var: "ne var ki, ben de insanım, kıskançlık da olacak, öfke de olacak, kibir de olacak, tabii ki insanız" diyor. Buradan kişi bir yere varamaz. Eğer peygamberler, ermişler, evliyalar insansa, o zaman ben insan değilim; ya da ben kendime insan dersem onlar insan değil. İkinci yolu tercih ediyoruz: "biz insanız, onlar da insan işte, varsın olsunlar" diyoruz.

Halbuki bahsettiğimiz anlayış şunu ifade ediyor: onlar gerçek insandır, biz de insan olma potansiyeli taşıyoruz; onların örnekliğine yönelim ile, onların örnekliğini kabul ederek öyle olma yolunda gayret ediyoruz. Bugün insanlar bir araba almak istediklerinde "ne kadar orijinal" diye sorarlar: kapı değişmiş mi, cam kırılmış mı, boya var mı diye. Peki bizim orijinalimiz nedir? İnsanın orijinal hali nedir? Bunun cevabı verilmediği zaman yol alınamaz. Bizde kapı, çerçeve birçok şey değişmiş; ama orijinal parçalar gene bir yerlerde duruyor, biz tekrar orijinal temize dönebiliriz. Birçok şeyimiz orijinal değil; o zaman biz o orijinal olmayan şeyleri ayırmalıyız. Aslında nefs-i levvame, bende orijinal olanla olmayanı ayırmaktır.

Mesela bencillik orijinal bir şey değildir. Peygamberin "kendin için istediğini başkası için de istemedikçe gerçek anlamda iman etmiş olmazsın" sözü buna işaret eder. Bizde iman denince "Allah'a inanmak, bir şeye inanmak" akla gelir; oysa iman, gerçek, orijinal insan olma halidir. Biri "ben inanıyorum" der, biri "ben inanmıyorum" der; ama hayat tarzı, algı tarzı, bakış açısı arasında çok büyük bir fark yoksa, küçük şeyler varsa -ikisi de bencil oluyor, ikisi de kendini psikolojiden ibaret zannediyor, ikisi de ihtiyarlamaktan korkuyor, ölmekten korkuyor, bir şeyle mutlu olacağını düşünüyor, kalbinin bir şeylerle tatmin olacağını zannediyorsa- o zaman inanmayan bir insandan farkım nedir?

İnanmak Nedir Aslında?

"Ben Allah'a inanıyorum" dediğimde ne demek istiyorum? Sonsuz, mutlak ve mükemmel bir varlık var; ben de ondan geliyorum, ona aidim ve tekrar ona döneceğim. İnanmak budur. Öbür türlü inanmanın nazarımda çok fazla bir kıymeti yoktur. İnanmayan insan da böyle mutlak, mükemmel ve sonsuz bir varlık olmadığını, kendisinin topraktan ve beyinsel bir kısım mekanizmalardan, yani psikolojiden ibaret olduğunu düşünüyor. Şimdi ben inandığımda kendimi bir beden ve psikolojiden ibaret görüyorsam, o zaman benim inanıyor olmamın çok büyük bir anlamı ve farkı yoktur.

"İnanıyorum" demek "Allah'a hesap vereceksin, cennet var, sevap kazanırsan cennete gidersin, günahkâr olursan Allah seni cezalandıracak" boyutuna indirgenmiş bir şeydir; bu psikolojik düzeydeki bir algının inanışıdır, kendine göre bir değeri vardır. Ama gerçek iman, kişinin mutlak, sonsuz ve mükemmel olan bir varlık olduğunu idrak etmesi, ona ait olduğunu, ondan geldiğini ve ona döneceğini bilmesidir. O zaman derim ki: ben bir beden değilim, ben bir psikolojik varlık da değilim. İşte iman budur; bu olduğu zaman insan yol alabilir, kendi orijinalitesini arar.

İman ne demektir aslında? Allah'ı aramak, kendi orijinal kaynağını aramaktır -"orijinal" kelimesi de "orijin"den geliyor, yani kaynağını arıyorsun. Tanrı'yı aramak aslında kendini aramaktır. Sen kendi orijinal kaynağına, orijinine dönmek istiyorsun; o orijinden nasıl çıktıysan o hali kavramaya çalışıyorsun.

Miraç: Yatay ve Dikey Yolculuk

Miraç da bu anlamda iki düzeyden ibarettir: bir tanesi Kudüs'e yatay bir yolculuk, sonra Kudüs'ten dikey bir yolculuk. Dikey yolculuğu yapmak için o yatay yolculuğu gerçekleştirmek zorundasın. O yatay yolculuk nedir? Fıtratına dönmektir, kendi orijinal doğana dönmektir. Sonra o orijinal doğanın göreceli olan taraflarını bırakıp saf tanrısal olan halini tecrübe etmek de dikey yükselişi işaret eder. Dikey yükseliş için o yatay yolculuk yapılmak zorundadır; kişi orijinal haline dönmek zorundadır.

Bu, özellikle Hristiyanlıkta ve İslam tasavvufunda "bir çocuk gibi olmak" ile sembolize edilir. "Bir çocuk gibi olmadıkça Tanrı'nın krallığına giremezsiniz" denir. Nedir çocuk aslında? O saf hal, bir insanın doğal, orijinal halidir. Ona dönmedikçe Tanrı'nın krallığına giremezsiniz.

Orijinal Olanla Olmayanı Ayırt Etme: İçsel Tat

Biz modifiye insanlarız; bizde birçok şey değişmiş. Hayatta yaşadığımız olaylar neticesinde kendimizi kıyaslamaya başlamışız; "hayatta bir şey üretmem lazım, üretmezsem kendimi iyi hissetmeyeceğim" diyen bir ön tampon oluşmuş, hep hayata o gözle bakıyoruz. Ya da çocukluğunda ailede birkaç çocuk var, sende bir sevilme ve ilgilenilme arzusu var, kardeşine ilgi duyulunca kıskanmışsın. Bunlar en saf, en doğal, orijinal halimizde yoktur.

O zaman kişi ne yapmalı? Benim orijinal halim nedir, bunu nereden anlayacak? Burada bir kısır döngü oluşabilir: ya bunu kendi tasavvuru ile, aklıyla, birikimiyle tanımlayacak -ki bu kısır döngü olabilir- ya bir örnek olacak ya da ilahi bir ilham olacak, Tanrı gerçek orijinaliteni gösterecek. Peygamberlerin fonksiyonu budur, orijinal olanı gösteriyorlar. Nefs-i levvamede insan niye tıkanır? Orijinal olana dair bilinci zayıfsa tıkanır; bir yerden sonra "ben de böyleyim, ne yapayım, ben de böyle kabul ediyorum" der, kendini rasyonalize eder, meşrulaştırır, ümitsizleşir.

Kişide, birincisi, kendi orijinalitesine dair bir bilinç olmalı; ikincisi, belli bir noktadan sonra orijinal olanla olmayan arasındaki farka dair bir algı gerçekleşmeli. Buna bazıları içsel tat derler. Mesela birine karşı büyüklenme hissediyorsun, bir de büyüklenme hissetmiyorsun; bu ikisi arasındaki farkı hissetmen gerekir. Sadece "kibir çok kötü bir şeymiş" diye bir kabul yeterli değildir; farkı hissetmek gerekir. Nasıl insan tatlıyla tuzluyu, lezzetli bir yemekle bozulmuş bir yemeği ayırt ediyorsa. Bazı insanların tat alma, mide hassasiyeti çok güçlüdür, biraz bayatlamış bir yemek olsa hemen midesi rahatsız olur; bu, o kişide iyiyle kötüyü, orijinaliyle olmayanı ayırt etme melekesinin güçlü olduğu anlamına gelir.

Bir insanda bu içsel tat oluşmazsa nefs-i levvame sürecinde yol alamaz, devam edemez. Çünkü negatif benlikler "tabii ki hırslanacaksın, tabii ki karşındaki insanı gerektiğinde küçümseyeceksin, tabii ki rekabet edeceksin, tabii ki önce kendini düşüneceksin, herkes öyle zaten" diye kendini dayatır. Önce "peygamber böyle demiş, büyükler böyle demiş" diyerek biraz yol alırsın ama bununla uzun süre devam edemezsin; sende bir içsel tat gelişmesi lazım. Hırslı olmakla gayretli olmanın farkını hissetmen lazım; birisiyle rekabet etmekle rekabet etmeden kendi doğana göre hareket etmenin farkına varman lazım. İnsanların yaptığın bir şeyi görmesini istemekle, görmesi ve görmemesi arasında fark olmadığını bilmen arasındaki farkı kavraman lazım.

"Allah için yapıyoruz da insan bekliyor" -bekliyorsan bak, nefs-i emmarede kalmaya devam edeceksin demektir; sen oraya razısın demektir. Bir insan "ben şu eylemimin fark edilmesini, onaylanmasını, takdir edilmesini istiyorum" derse, nefs-i emmarede kalmayı tercih ediyor demektir. Aradaki farkı görmemen ve bir şeyi kendi doğanın gereği olarak yapman gerekir. Eğer bu ayırt ediş yapılmazsa ve bu aradaki fark tadılmazsa, kişi nefs-i levvamede yol almakta zorlanır. Ya da birisinin hatırı için nefs-i levvamededir; "hocam öyle diyor" -peki sen ne diyorsun? Bunun bir gün cevabını sen vermezsen devam edemezsin.

Tilkinin Kuyruğu ve Dönüşümün Şartı

Halkın arasında bir laf vardır: tilkinin kuyruğunu kırk yıl mengeneye koymuşlar, çıkarınca gene eğri çıkmış. Neden? Çünkü kendisi düzeltmemiş, biri mengeneye sokmuş; o mengeneden çıkardığın zaman kuyruk gene eğrilir. Bunu dönüştürmenin yegâne şartı, bizde o farkın tam bir tadını hissetmemizdir. Ben nasıl ki bozulmuş bir yemeği tattığımda hemen ağzım yüzüm ekşiyorsa, "bu ne biçim şey, bu bozuk" diyorsam, aynı şekilde psikolojik benlik mekanizmasındaki negatifliklere karşı da böyle bir içsel tat alma melekemizin ortaya çıkması lazım. O zaman kişi kendi içinden dönüşümün referansını da bulmuş olur.

Hayvanlar kendi tabiatlarına göre bakarlar; bir şey bozulmuşsa yemezler. Her hayvanın kendine göre bir ayırt etme şeyi vardır; hep ot yiyen bir hayvana otun üzerine et koysanız, koklar ve yemeyebilir, çünkü kendi doğasına uygun olanla olmayan arasında bir fark görür ve bunu içsel olarak ayırt eder. Kişi psikolojik düzeyde bu ayırt etme kabiliyetine en azından belli bir oranda sahip olursa nefs-i levvame süreci devam eder, olmazsa devam etmez. Bir kişi kırk yıl bir tarikatta dursa, eğer bu ayırt edici idrak gelişmezse oradan bir şey çıkmaz.

Farz edelim ki Allah "kibir, hırs, öfke, bencillik, rekabet hiç problem değil, rahat olun" dese -farz-ı muhal- bu idrakteki bir insan "ben bunları yapmayacağım, bana uymuyor" demesi lazım; Allah serbest bıraksa bile insan "bu benim doğama uygun değil" demeli. Dolayısıyla günah, senin doğana yabancı olan şeydir; bir insanın doğasına yabancı olan, onu kendi orijinalitesine dönmeye engelleyen şeydir. "Niye günah olsun, bizim içimizde var, ne yapayım ki" demeyiz; tıpkı vücuduna mikrop girince doktora koşman, "içimde var" deyip bırakmaman gibi, kanına karışmış olsa da tasfiye etmeye çalışırsın. Peki psikolojik benliğinde var olan şeyleri ortadan kaldırmak için niye çalışmıyorsun? Demek ki orijinal olanla olmayan arasındaki farkı bilmiyorsun.

Modern Psikolojinin Eksikliği

İnsan niye doktora gider? Çünkü bilir ki vücudundaki bu ısı ya da şu kızarıklık, şu şişkinlik doğal değildir; doğal olmadığını kabul ettiğin için doktora gidersin. İnsan psikolojik düzeyde de bunu ayırt etmek zorundadır. Ayırt edersen yol alabilirsin. Yoksa mesele süperego ya da "insanlar seni sevecek, evlilik hayatın güzel olacak" değil; yok böyle bir şey, kötü de olabilir. Peygamber zamanında inanan nice insanın ailesi, ticareti batmış. Peygamber "aile düzeniniz çok rahatlayacak, namaz kılarsanız iyi aranız düzelir" dememiş. Bazen insanlara dini ritüeller dünyevi şeyler adına tavsiye ediliyor -bu, dinin kötü yapılması, dinin indirgenmesidir; çok yanlış bir şeydir.

Burada iki önemli şey var: bir, orijinal haline dönmek istiyor musun; iki, bu süreçte orijinal olanla olmayan arasındaki farkı tadabiliyor musun? Nefs-i levvamedeki iki temel şey budur. Nasıl usta bir tamirci arabayı görür görmez "bunun sağ kapısı değişmiş, boyanmış, tamponu değişmiş" der -çünkü orijinal olana dair o kadar hassas bir farkındalığı, tecrübesi, idraki vardır. Modern psikolojinin en temel problemi, insanın orijinalitesi nedir diye sormamasıdır. Elinde bulduğuyla gider, patolojiyi tarif etmeye çalışır; araba sürekli arıza yapıyorsa, oraya buraya çarpıyorsa, "neresini düzeltirsek yolda gidebilir" der, orijinaliteyi aramaz. Temel fark budur: "işlevsel olabiliyorsa tamam" der, bu da sağlıklıdır diye kabul eder. Maksat yolda gitsin, yolda beni bırakmasın deriz ya bazen; halbuki gerçek anlamda maneviyat bu değildir, seni yatay yoldan dikey bir yolculuğa çıkarmak ve bunun için orijinalitene dönmen gerekir.

Bazı çağdaş psikologlar da bu darlığı aşmış; doğu gelenekleriyle, Budizmle, Hinduizmle veya spiritüel yollarla tanışınca insanda aşkın bir boyut olduğunu fark etmişler, "acaba biz insanı hep yanlış bir yerden mi tutuyoruz" diye düşünmüşler. Ama bu, kadim bilgeliklerin her zaman söylediği bir şeydir. Freud da nefs-i levvameyi bir tür anlatmış ama bir türlü tam çıkaramamış; son tahlilde nefs-i levvameyi tam anlatmıyor, sadece nefs-i levvamenin kıyısına gelip "içindeki rezaleti gör, bunun farkında ol" diyor ama insandan son tahlilde istediği, nefs-i levvamenin sadece nasıl daha rahat yaşanabileceğidir. Çünkü temel referans yok; sadece durumu analiz ettiriyor. Nefs-i emmarede kişi ne olduğunu çok görmez; Freudyen analizde ise "bak ne halt olduğunu gör, farkına var, olabildiğince yönetmeye çalış" noktasına gelinmiş oluyor.

Kabe Örneği: Orijinali Hatırlamak

Orijinal nedir, insanın orijinalitesi nedir? Bir dairenin merkezi gibidir; o merkezdedir ve merkezi tarif eder. Gökten kitap gelir, dikey boyuttan bir şey gelir; o düştüğü nokta orijinal noktadır, öbürleri sapmalardır. Mesela Kâbe: Peygamber dünyaya gelmiş, Kâbe'yi görmüş, ama Kâbe'nin orijinal halini de biliyordu -"Kâbe orijinal olarak böyle değildi" diyordu. O döneme kadar oraya üç yüz altmış put yerleştirilmişti, insanların çoğu bunu kabul ediyordu. Peygamberin farkı, o bilincin farkı; "bu orijinal değil" diyordu, "orijinali İbrahim'in Allah'ın emriyle yaptığı ev" diyordu. Ne yaptı? Orijinali hatırladı ve onu orijinalitesine döndürmeye gayret etti, orijinal olmayan her şeyi çıkardı.

O dönemin Mekkelilerinin bir teklifi vardı: "haftanın veya ayın belli bir kısmında biz seninkine ibadet edelim, bir kısmında da sen bizimkine ibadet et" diye. Biz de aynı şeyi yapmıyor muyuz? Bazen merhametli, şefkatli, bazen acımasız ve hırslı oluyoruz; bazen öyle, bazen böyle diyoruz. İnsan bunu yaşayabilir ama bunu kabullenmez. Peygamber, üç yüz altmış putun olduğu Kâbe'de yaşamadı mı, o haldeyken de Kâbe'yi tavaf etti; ama hiçbir zaman içindeki putları onaylamadı, "oluversin, ne olacak canım, ne zararı var" demedi. Nefs-i levvame de aslında bir çatışma değildir; orijinal olanı hatırlayıp, orijinal olmayan şeye dair bir farkındalık kazanmadır. O bahsettiğimiz içsel tadı aldığınızda, hoşlanılmayan şey zaten kenara gidecektir; bozuk bir yemeğin tadına baktığınızda onu çıkarırsınız, çünkü bir tat almışsınız, o tat doğru bir tat değil, orijinal bir şey değil, bozuk bir tat. İnsan için çözüm yolu budur.

Poz Vermek ve Doğal Olmayan Davranışlar

Bugün en büyük handikap, çoğunlukla bu içsel tadı alamıyor olmamız. Mesela poz vermek doğal bir şey midir? Hangi hayvan poz veriyor, "dur bir saçımı düzelteyim" diyor? Doğal değil; bir resim çektirirsin, tamam, ama poz vermek doğal olmayan bir şeydir. Kâbe'de poz veren, bir podyumda kil gibi poz veren insanlar görülmüştür; buna şaşırılır, üzülünür. Bir hatıra olarak çekmek ayrı bir şeydir, ama poz vermek -kişi neyin peşinde olduğunun, bunun doğal olmadığının farkında bile değildir. Trajik olan şey budur; biz kalkıp onu eleştirmiyoruz, burada görülmesi gereken şey kişinin bunun yanlışlığının farkında olmamasıdır.

Bugün insanlar başkasını ezerek veya küçümseyerek davranabiliyor ve bunun doğal olmadığını bilmiyor. Kendisini başkasına beğendirmeye çalışıyor ve bunun doğal olmadığını bilmiyor. Kaybedilen şey aslında budur, yoksa kurallar değil. İnsanlara kural dayatırsınız, biraz etki eder, sonra etmez. Bir insan şunu anlamalı: "bunu kendine yakıştırıyor musun?" Doğal halinde olan bir insan bunu tam olarak cevaplayabilir. Doğal halinde değilsen "yakıştırıyorum tabii, niye yakıştıramayayım" dersin. Ama gerçekte kendi doğana dair bir bilincin varsa durursun, "hakikaten bunu kendime yakıştıramıyorum" dersin -bunu bir süperego anlamında değil, kendi öz doğana yakıştıramamak anlamında.

Peygamberin bir sözü var: "utanmıyorsan ne yaparsan yap." Bu ne demektir? Kendi doğana dair bir farkındalık. İnsan hata, yanlış yapmaz mı? Tabii ki yapar; ama o şeyin hata olduğunun farkında mısın? Bu varsa kişi yol alabilir. Yoksa "insanlar onu küçümseyecek, toplumda arzu ettiği konumu kazanamayacak" gibi nedenlerle, ya da "Allah benden razı olsun, bana ceza vermesin" diye bir kısım dinî argümanlarla bir şey yapar ya da yapmaz -bu son tahlilde tasvip edilecek bir şey değildir, geçici bir şeydir.

Bazı insanlar sigara içerler, farkında olmazlar; sigara senin doğana, biyolojine, vücuduna uygun bir şey değildir, doğal bir şey değildir. Yanılmıyorsam hiçbir hayvan tütün bitkisini yemez, insan hariç. İnsan müptela olur, ama sen bunu onaylamayacaksın. Bir hastalık olur, kalp krizi geçirilir, korkudan bırakılır -ama o bırakma doğal bir bırakma değildir. Gerçek bırakma, "bu benim doğama uygun değil" diyebilmektir. Olmayınca korkudan bırakmak söz konusu oluyor.

İnsan niye doğal olmalı, niye merhametli olmalı, niye en az kendisi kadar başkasını düşünmeli? Çünkü bu, insanın doğasına uygun olmalıdır; "benim doğam bunu gerektiriyor" demeli, yoksa "sevaptır, günahtır" üzerinden değil. Nefs-i levvamede bunun üzerinden yol alınmaz son tahlilde. Nefsin terbiye yolu, kendi doğamıza dönme yoludur; bunun dışında başka hiçbir referans, hiçbir ödül, hiçbir değer söz konusu değildir. Niye nefsimizi terbiye etmeliyiz? Kendi doğamıza dönmek için. Başka bir cevabı yok; başka bir arzu, heves, beklenti söz konusu olamaz, olduğu an kişi yol alamaz.

Çaresizlik Hissi ve Nefsin Gücünü Görmek

İnsan bu yolda bazen bir çaresizlik hisseder. Nefs-i levvamedeki en temel hislerin başında bu gelir. Sufilerin bir sözü vardır: "nefsin gücünü görmek istiyorsan muhalefet et." Muhalefet etmeye başladığında çaresizliğini hissedersin, ne kadar güçlü bir ejderhanın sana baskı yaptığını hissedersin. "Artık rekabet etmeyeceğim" dersin, içerden "etmelisin" der ve öyle güçlü bir şekilde gelir ki. Ya da "insanlara öfkelenmeyeceğim, kaba söz söylemeyeceğim" dersin, arkadan o kadar güçlü bir şeyin üstüne geldiğini görürsün ki. İşte orada kişi aslında nefs-i emmarede olduğunu görür. Nefs-i emmaredeki insan bunun farkında değildir; nefs-i emmare, kendisine hâkim olan benlikler tarafından yönetilmektir.

Alınganlık gösteren bir insana "bak, alınganlık doğru bir şey değil" dersen, "insan tabii ki alınır" der. Peki bunu özgürce mi yapıyorsun, iradenle mi gerçekleştiriyorsun? "Tabii ki" der. Peki bir ay kimseye alınma, bir ay kimseye öfkelenme, bir ay bir şey yapamadığında kendini kötü hissetme -yapabilir misin? Hayır; çünkü bir şey tarafından sevk ve idare olunuyorsun. İşte nefs-i emmare budur. Onun için nefs-i emmarenin gücünü görmek isteyen, çokça yaptığı bir şeyi "bir ay yapmayacağım" desin, o zaman görür.

Nefs-i levvame, aynı zamanda neyin baskısı altında olduğunun fark edilmesi ve belli bir noktada onunla baş edilemediğinin de tecrübe edilmesidir. Bu, insana çaresizlik hissettirir. Bu süreçte kişi çaresizlik, karamsarlık, ümitsizlik tuzağına düşmemelidir; en büyük tuzaklar bunlardır.

"Nefsini beğenen ve nefsine güvenen hatadadır ve zarardadır; nefsinin ayıbını gören bahtiyardır." Nefs-i levvame, kendinde var olan ama kendisine yabancı olan şeyi görüp onu onaylamamasıdır. Bunu görmek çok güzel bir şeydir. Ama bunu kendini iyi hissetmek isteyen bir benlikle görürseniz büyük yıkımlar yaşarsınız, çünkü özdeşleşmişsinizdir. "Ben iyi biriyim" derken içimde ne uyanık ne tilki benlikler olduğunu görürsün. O "ben iyiyim" diyen benlikle onları görünce ne olur? Kişi kendini şerefsizin teki olarak tanımlayabilir -hayır, şerefsizin teki değiliz ama içimizde çok şerefsizler var, demek lazım. Onlarla özdeşleşmemek lazım, özdeşleşmeden onları görmek lazım. İçimizde en bencil, en çıkarcı benlikler olabilir; onlarla özdeşleşmemek lazım, çünkü ona "ben" dediğin an ayrı bir tuzak işler.

Erken Teşhis ve Gerçek Pişmanlık

Kişi kendisine yabancı olan bir şeyi gördüğünde bundan memnun olmalıdır. Tıpta en önemli şey erken teşhis değil mi? Ama ilginçtir, bazı insanlar bir hastalık teşhis edilmesin diye doktora gitmemeye eğilim gösterirler; bir şey olduğunu bilirler ama teşhisten rahatsız olurlar. Bazıları da tam tersi, kaygılanıp bir an evvel teşhis olmak ister, çünkü daha büyük problemlerle karşılaşmaktan kaçınır. Kişi ne kadar erken fark ederse o kadar erken bir şekilde kendi doğasına dönme yolculuğunu yapabilir. Bunları göz ardı etmek, "nasıl olsa idare ediyorum, araba yolda kalmadı" demek yanıltıcı bir şeydir.

Bazen defalarca fark etmemize rağmen hâlâ o hatayı sürdürebiliyoruz, her hatada pişmanlık duyuyoruz. Buradaki ölçü şudur: insan nefs-i emmarede de pişmanlık duyabilir, bu o insanın nefs-i levvamede olduğunu göstermez. Fark, pişmanlığın nedenidir: pişmanlığının nedeni "millete rezil olmak, maddi ya da başka bir kayıp yaşamak, insanların seni terk etmesi" ise, bu senin pişmanlığının nefs-i levvamede olduğunu göstermez. Nefs-i levvamedeki pişmanlık şudur: "bu benim doğama uygun olmayan bir şeydir" -velev ki onu insanlar takdir etse de bu böyledir. Bazen "kibir yakışıyor buna, gururlu olmak yakışıyor" deriz, kişi de bunu kendine bazen yakıştırır; bu yanlış bir şeydir, biraz da empoze edilmiştir.

Buradaki pişmanlığın nedeni, insanın kendi doğasına uymadığına dair bir farkındalık olması şartıyla gerçek bir pişmanlıktır. Öbür türlü pişmanlıkların bu bahsettiğimiz yolda hiçbir kıymeti yoktur. Mesela bir eşle kavga edilir, aralar bozulur, "düzenim bozuldu" diye pişman olunursa, bu psikolojik bir pişmanlıktır, nefs-i levvamedeki pişmanlık böyle değildir. Kişi sürece, sonucuna bakmaksızın devam etmelidir; bu ömrün sonuna kadar sürebilecek bir süreçtir, bunu kabullenmek zor olabilir ama onu da mücadele edilecek benlikler arasına koymak lazım -"sen de o sıraya geç, sen de doğal bir benlik değilsin" deyip özdeşleşmemek, sen de atılacaklar listesindesin deyip nötralize etmek lazım.

Levvamede Ayrıştırma, Sonra Dönüşüm

Hırs duygusu bir yerde var; bunu ayrıştırıyoruz, onaylamıyoruz. Levvamede bir dönüştürme mi söz konusu, yoksa sadece fark etmemiz mi söz konusu, dönüştürme daha sonra bir üst safhada mı gerçekleşiyor? Levvamede en başta bir ayrım yapma bilinci, ayrıştırma bilinci ve negatif benlikleri nötralize etme, onlarla özdeşleşmeden bir kenara bırakma süreci olur. Bu süreç bir süre sonra bir dönüşüm haline gelir; kişi bir süre sonra dönüşmeye başlar. Bu dönüşüm mü, yoksa levvamede mi oluyor -evet, bu, levvamede gerçekleşir. Eğer bu belli bir noktaya gelmezse kişi öbür adımı atamaz.

İrade Meselesi

Birisi sorar: "İrade benim elimde değil, fıtratımda bir kısım olumsuzluklar var." Bunu bazen fıtratımıza mal ederiz; bu temel bir yanlıştır. "Damarıma çok dokunuyorlar, vazgeçemiyorum; ben aslında değişmek, dönüşmek istiyorum ama o kadar üstüme geliyorlar ki herkes sanki bana çalışıyor, benim üzerimde çalışıyor, benim damarıma dokunuyorlar." Bunlar nefs-i levvamede ortaya çıkabilecek çok temel benlik halleridir. Cevap şudur: birincisi, kötü tutum ve tavırların bu negatifliklerin eseri olduğu gösterilmezse ve bunlara uyulmazsa -bunlara "fıtrat" deme, sonra bozuşuruz, olmaz böyle bir şey. Bunlara fıtrat dediğin anda her şey biter.

Cevap veren kişi hiç ona pay vermiyor: "ne yapayım hocam, ben celalliyim" -sen celalli olmanın ne demek olduğunu biliyor musun ki? "Ben aslında çok sevdiğim için alınıyorum" -yok kardeşim, Allah hiç alınmıyor, sen de alınmayacaksın; alınmak doğal bir şey değildir. Fıtratına mal ettiğin anda bir yanlışlığı orada, ilerleyemezsin. Önce şunu kabul edin: bunlar fıtratınızda aslında yok, orijinalitenizde yok. Burada kısmen henüz iradenin tam olmadığı kabul ediliyor; çünkü şöyle deniyor: "bunların eserini göstermezsen ve bunlara uymazsan ve bunların kusur olduğunu idrak edersen, sana zarar vermezler." Yani sen o düşünce ve duygunun ortaya çıkmasını engelleyemiyorsan, o konuda iraden yoksa, bunu dert etme; önce bunların yanlış olduğunu bil, bunu idrak et ve bunların üzerinden hareket etme, yani onları dışsallaştırma, onaylayarak hareket etme.

Öfkelenirsen hiç olmazsa sus; tamam, içinde öfkenin ortaya çıkmasını engelleyemedin, henüz o halde değilsin, o zaman öfkelendiysen hiç olmazsa sus. Kaba konuşma, küçümseme, aşağılama -onu dışsallaştırma. Ama bu bir bastırma ve inkâr etme değildir; bu, farkındalıklı bir tutumdur, bunu karıştırmamak gerekir. Eğer sen bunların yanlış olduğunu idrak edersen ve bunların üzerinden hareket etmemeye çalışırsan, sana zarar veremezler. Madem henüz irade senin elinde değil, vazgeçemiyorsun; senin manevi bir pişmanlık, gizli bir tövbe ve bir istiğfar hükmünde olan kusurunu bilmen ve o tutumda haksız olduğunu anlaman, onun zararından seni kurtarır. Çok net bir tutum.

Bugün insan "irade benim elimde" der; hangi irade senin elinde? Bir insan seni yok saydığında rahat olabiliyor musun? Onun için biz gerçek bir iradeye sahip olmak için, henüz gerçek bir iradeye sahip olmadığımızı kabul etmeliyiz. Bir çocuğa tekerlekli plastik bir araba alınır; bir süre sonra ona "bak bir gün sana gerçek bir araba alacağım" derler, o da der ki "benim arabam var, niye alacaksın ki." O oyuncak plastik arabayı gerçek araba zannediyor; öyle zannederse ne arayışa girer ne de biri teklif ettiğinde ihtiyaç duyar.

Şimdi bir insana "senin iraden yok henüz, sen iradeye sahip değilsin, iradenin ne olduğunu henüz bilmiyorsun" desek, "ben irademle yapıyorum" der. O insan gerçek bir irade sahibi olmayı arar mı? Aramaz. Onun için insan, gerçek anlamda neye sahip olup olmadığını düşünmelidir. İnsan önce şunu demeli: "benim şu anda gerçek bir iradem yok." Demeli ki gerçek bir iradeyi kazanmak için yol alabilsin. Ama kişi oyuncak arabayı gerçek araba zannederse, gerçek arabaya da hiçbir zaman eğilim duymayacak, ihtiyaç hissetmeyecektir.

Bu süreçte nefs, tatminsizlik, başarısızlık gibi nedenlerle zaman zaman insana hücum eder. İnsan bu süreçlerde sabırlı, kararlı ve şuurlu olmalıdır.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - "Kendin için istediğini kardeşin için de istemedikçe gerçek anlamda iman etmiş olmazsın" mealindeki hadis (ayet olarak değil, hadis olarak zikredilmiştir; metinde bu şekilde geçmektedir) --- ---