Nefs-i Levvame ve Fıtrata Dönüş
Kısa Özet
Ders, nefs-i levvame kavramını nefs-i emmareden ve süperegodan ayırt ederek anlatıyor; kişinin kendi orijinal/fıtri doğasına dair bir farkındalık geliştirmesinin ve orijinal olanla olmayanı "içsel bir tat" olarak ayırt etmesinin önemini vurguluyor. Süperego kaynaklı kaygılardan farklı olarak nefs-i levvamenin referansının pragmatik bir fayda değil, insanın kendi özüne (fıtratına) dönme ihtiyacı olduğu; bu sürecin çaresizlik, pişmanlık ve irade tartışmalarıyla iç içe geliştiği, soru-cevap şeklinde işleniyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Nefs-i levvamenin süperegodan farkı: pragmatik bir fayda beklentisi değil, kişinin kendi doğasına (fıtratına) dönme ihtiyacından kaynaklanması.
- Orijinal olanla olmayanı ayırt etmek için "içsel bir tat alma" melekesinin gelişmesi gerekliliği (bozuk yemek örneği).
- Gerçek iman/inanç tanımı: mutlak, sonsuz ve mükemmel bir varlığa ait olduğunu, ondan geldiğini ve ona döneceğini idrak etmek.
- İrade konusunda henüz "gerçek irade"ye sahip olunmadığının kabulünün, o iradeyi kazanma yolunda ilk adım olduğu.
Nefs-i Levvame ile Süperego Arasındaki Fark
Bırakmaya çalış deriz genelde. Ama mesele bu değil, tasfiye de değil. Mesele, bırakabilme duygusunu idrak etmektir. İşte tasfiye etme arzusu var, bir de bunun bir süreci var. Bu süreç huzur amaçlı bir süreçtir.
Nefs-i levvamenin ayırıcı özelliği şudur: kişi yanlış bir şey yapsa da yapmasa da, daha doğrusu yapsa da yapmasa da onu yanlış olarak kabul eder. Der ki mesela kıskançlık veya işte hırs veya işte bir şeyi aşırı arzu etmek yanlıştır. Bunu olağanlaştırmaz. Gene o kıskançlık, kibir veya hırs tuzağına düşüp o şekilde davrandın, olabilir. Eğer nefsi levvame ile davranırsan, gene aynı hatayı yaptım der ama bunu olağanlaştırmaz. Ama öbür durumda, mesela en mağrur kişi bile ne yapar? Ya haklıyım diye kendini orada doğal bulur, savunur; veyahut da diyelim ki yanlış bulur ama bunun sorumluluğunu ve suçunu başkasına yıkar.
Bunun süperegodan farkı ne? Bunun süperegodan farkı şu: kişi bunu herhangi bir pragmatik nedenle yapmaz. Yani nefsine muamele eden kişinin toplumsal baskı, işlevsel bir kötü olma problemi veya işte "ben şöyle olmalıyım ki insanlar beni beğensinler, takdir etsinler veya işte ilişkilerim iyi olsun" gibi herhangi bir niyete, bir temele bağlı bir durumu yoktur. Temeli şudur: yani orada derdi kendine ya da başkasına yönelik bir şey değildir. Öyle bir şey olursa o nefs-i levvame sayılmaz. Nefs-i levvamenin referansı, kişinin kendi doğasına tekrar dönme ihtiyacıdır.
Zaten bazen şu şeyle karşılaşacağız: "Ya tamam, bu kadar anlatılıyor da, niye böyle yapalım ki? Ne var ki yani, böyle yaşıyoruz işte, büyük bir sorunla karşılaşmıyoruz. Karşılaşırsak değiştiririz." Diyelim ki kıskançlık gösteriyorum, eşim de "bana mecburen veyahut da işte bir kısım olumlu özelliklerim yüzünden katlanıyor" diyor, ben de kıskançlığa devam ediyorum. Ben işte çok kibirliyim, holding patronuyum. Kimse de bana "kardeşim, ne bu kibir" demiyor. Anlatabildim mi?
Ama nefs-i levvame olan kişi, bütün dünya onu onaylasa, onu doğru da bulsa, kendi doğasına dair belli bir göreceli farkındalık nedeniyle der ki: "Bunlar benim doğama aykırıdır. Ben bunları onaylamıyorum ve bunlar bana yabancı şeylerdir." Ve onları bu referans üzerinden nötralize etmeye çalışır. Eğer bu yoksa kişi zaten hemen nefs-i emmareye düşer.
İnsanlar niye değişmek ister, insanlar niye psikologlara psikiyatristlere gidiyor? İşlevselliği bozuluyor, ilişkilerini yürütemiyor, sıkıntı yaşıyor. E bunu düzeltmek için ne yapalım? Ben diyorum ki: bunu düzeltmek için bir şey yapma, tekrar insan olmak için bir şey yap. Bunun için bir şey yapmaya çalışırsan bu makul bir zemindir. Anlatabildim mi?
Yani şimdi bir kısım insanlar vardır; kibir, hırs, öfke, açgözlülük var ama işte diyelim ki holding patronumuz, tırnak içinde sanatçıdır, medya yapımcısıdır, çok da güzel para kazanıyor. "Herkeste senden büyük yok" diyor mesela, değil mi? "Adam işini biliyor" diyoruz mesela. Peki bu insan mesela değişim arzusu niye duysun değil mi? Duyması için ne lazım? Duyması için kendi doğasına dair bir farkındalık olması lazım, az da olsa bir farkındalık olması lazım. "Yani bu bana yakışmıyor" demesi lazım.
Mesela çift terapisinde böyle insanlara iki taraftan da sorulur: "Bunu niye yapacağım? Bunu yaparsam kâr eder miyim?" Yanlış bir zemin yani. Sen bunu niye yapacaksın? İnsan olmak için yapacaksın. Deme hemen, "ben insan değil miyim?" Değilsin aslında. Ama işte bir kere bunu anlamak lazım; biz henüz tam insan olmanın bütün imkân ve kapasitesini açığa çıkarabilmiş değiliz. Anlatabiliyor muyum?
Ama model insanda şöyle bir gariplik var: insan "ne var ki" diyor, "ben de insanım" diyor. Yani "ben de insanım" derken ne var ki, yani insanız; kıskançlık da olacak, öfke de olacak, kibir de olacak, o da olacak, bu da olacak, tabii ki insanız diyor. İşte bu, buradan kişi bir yere varamaz. Eğer peygamberler, ermişler, evliyalar da insansa, o zaman "ben insan değilim" demeli. Eğer ben kendime insan dersem, o zaman onlar insan değil demek olur. Zaten ikinci yolu tercih ediyoruz; diyoruz ki biz insanız, onlar da insan işte, varsınlar. Halbuki bu bahsettiğimiz anlayış neyi ifade ediyor? Onlar gerçek insandır, biz de insan olma potansiyeli taşıyoruz. Onların örnekliğini kabul ederek, o yolda gayret ediyoruz.
Yoksa, hani deyim yerindeyse, bugün insanlar bir araba almak istedikleri zaman "ne kadar orijinal" diye soruyorlar değil mi? Mesela işte kapı değişmiş mi, değil mi, cam kırılmış mı, boya var mı, değil mi? Orijinal bir şey arıyoruz. Peki bizim orijinalimiz nedir? İnsanın orijinal hali nedir? Bunun cevabı verilmek zorunda. Bunun cevabı verilmediği zaman yol alınamaz.
İnsanın Orijinal Hali ve Gerçek İman
İnsanın orijinal hali nedir? Şimdi bizde kapı, çerçeve, birçok şey değişmiş, orada değil mi? Orijinal parçalar gene bir yerlerde duruyor; yani biz tekrar orijinalitemize dönebiliriz ama birçok şeyimiz orijinal değil. O zaman biz o orijinal olmayan şeyleri ayırmalıyız. İşte aslında nefs-i levvamede bende orijinal olanla olmayan nedir, onu ayırmaktır.
Yani mesela diyelim ki bencillik orijinal bir şey değil. Mesela işte peygamber niye diyor: "Kendin için istediğini başkası için de istemedikçe gerçek anlamda iman etmiş olmazsın." Bizde mesela iman, "Allah'a inanmak, böyle bir şeye inanıyorsun, bir şeye iman ediyorsun" bu değil aslında. İman, gerçek, orijinal insan olma halidir.
Mesela "Allah'a inanıyor muyum?" Biri diyor ki ben inanıyorum, öbürü diyor ki ben inanmıyorum. Hayat tarzına, algılayış tarzına bakıyorsun, orada çok büyük bir fark yok, küçük şeyler var. Yani diyelim ki ikisi de bencil oluyor, ikisi de kendini psikolojiden ibaret zannediyor, ikisi de kadınlar için aynı şeyi söylüyor -belki de fark etmiyor-, ihtiyarlamaktan korkuyor, ölmekten korkuyor, bir şeylerle mutlu olacağını düşünüyor, kalbinin bir şeylerle tatmin olacağını zannediyor. O zaman ne farkı var benim, inanmayan bir insandan?
Peki o zaman inanmak nedir? Mesela "ben Allah'a inanıyorum" dediğimde ne demek istiyorum? Şunu demek istiyorum: sonsuz, mutlak ve mükemmel bir varlık var, ben de ondan geliyorum, ona aidim ve tekrar ona döneceğim. İnanmak budur. Öbür türlü inanmanın, benim şahsi olarak nazarımda çok fazla bir kıymeti yoktur. Ben inanmayı böyle anlıyorum: mutlak, mükemmel bir varlık var, ben de ona aidim, ondan geliyorum ve ona döneceğim.
İnsan da bir mutlak ve sonsuz bir varlık olmadığını, deyim yerindeyse kendisinin topraktan, beyinsel mekanizmalardan, psikolojiden ibaret olduğunu düşünüyorsa... Şimdi ben inandığımda kendimi bir beden ve psikolojiden ibaret görüyorsam, o zaman benim inanıyor olmamın çok büyük bir şeyi yoktur. Anlamı ve farkı yoktur. O yüzden insan "ben inanıyorum" dediğinde bunun ne anlama geldiğini düşünmek zorundadır. "Ben inanıyorum" demek, "işte Allah'a hesap vereceksin, işte cennet var, sevap kazanırsan cennete gidersin, günahkâr olursan haram şeyler işlersen Allah seni cezalandıracak" -inanmayı böyle anlamak bu boyuttaki bir algının inanışıdır. Bunun da kendine göre bir değeri vardır. Ama gerçek iman, gerçek inanç, kişinin mutlak, sonsuz ve mükemmel olan bir varlık olduğunu idrak etmesi, ona ait olduğunu, ondan geldiğini ve ona döneceğini bilmesidir. O zaman ben derim ki: ben bir beden değilim, ben bir psikolojik varlık değilim. İşte iman budur. Bu olduğu zaman insan yol alabilir; yani kendi orijinalitesini arar.
İman ne demek aslında, aynı zamanda? Yani Allah'ı aramak nedir aslında? Kendi orijinal kaynağını aramak. O zaman da orijinal, orijinalden geliyor değil mi, kaynağını arıyorsun. Yani Tanrı'yı aramak aslında aynı zamanda kendini aramaktır. Dolayısıyla sen kendi orijinalitene, orijinal kaynağına dönmek istiyorsun, orijinine dönmek istiyorsun ve o orijinden nasıl çıktıysan o hali kavramaya çalışıyorsun.
Miraç, Fıtrat ve Çocuk Sembolizmi
Zaten Miraç da bu anlamda iki düzeyden ibarettir. Bir tanesi işte Kudüs'e yatay bir yolculuk var, sonra da Kudüs'ten dikey bir yolculuk var. Dikey yolculuğu yapmak için o yatay yolculuğu gerçekleştirmek gerekir. O yatay yolculuk nedir? Fıtratına dönmektir, yani kendi orijinal doğana dönmek demektir. Sonra o orijinal doğanın göreceli olan taraflarını bırakıp saf, aşkın olan halini tecrübe etmek de dikey yükselişe işaret eder. Dikey yükseliş için o yatay yolculuğu yapmak zorundayız; yani kişi orijinal haline dönmek zorunda.
Bu neyle sembolize edilir? Özellikle Hristiyanlıkta ve İslam tasavvufunda bir çocuk gibi olmak. "Bir çocuk gibi olmadıkça krallığa giremezsiniz." Nedir çocuk aslında? İşte o saf hali, bir insanın doğal, orijinal hali. Ona dönmedikçe o hale giremezsiniz. Dolayısıyla burada insan gerçekte ne olduğunu anlamak zorundadır.
Diyorum ya mesela işte bir araba oluyor, diyoruz ki bunun orijinali ne? Biz modifiye edilmiş insanlarız. Bizde birçok şey değişmiş. Ne değişmiş? Hayatta yaşadığımız olaylar neticesinde kendimizi kıyaslamaya başlamışız. "İşte hayatta bir şey üretmem lazım, üretmezsem kendimi iyi hissetmeyeceğim" diyen bir ön kabul oluşmuş böyle. Hayata o gözle bakıyorsun. Ve bunun gibi birçok şey; işte kıskanç bir çocukluğunda, işte ailede birkaç çocuk var, sende de bir sevilme ve ilgilenilme arzusu var, işte kardeşine ilgi duyulunca bu sefer kıskanmışsın. Bunlar en saf halinizde yoktur, en doğal, orijinal halinizde yoktur.
O zaman kişi ne yapmalı? "Benim orijinal halim nedir?" Peki bunu nereden anlayacak insan? Burada bir kısır döngü oluşabilir, değil mi? Ya bunu kendi tasavvuru ile, aklı ile, birikimi ile tanımlayacak -ki bu bir kısır döngü olabilir- ya da ilahi bir ilham olacak, sana Tanrı gerçek orijinaliteni gösterecek. Peygamberlerin fonksiyonu budur: orijinal olanı göstermek.
O yüzden nefs-i levvamede insan niye tıkanır? Orijinal olana dair bilinci zayıfsa tıkanır. Ne yapar bir yerden sonra? "Ya ben de böyle yiyorum, ne yapayım, ben de böyle kalıyorum" der; ister istemez kendini rasyonalize edecek, meşrulaştıracak, "olmuyor" diyecek vesaire, ümitsizleşecek.
Kişide bir, kendi orijinalitesine dair bir bilinç olacak. İkincisi de, belli bir noktadan sonra orijinal olanla olmayan arasındaki farka dair bir algı gerçekleşecek. Buna bazıları içsel tat diyor. Yani mesela birisine karşı büyüklenme hissediyorsun, bir de büyüklenme hissetmiyorsun; şimdi bu ikisi arasında biri orijinal, biri orijinal değil. Farkını hissetmezsen bu iş olmaz. Yani "kibir çok kötü bir şeymiş, aman Allah'ım" falan, ya da "kıskançlık bir şey değilmiş" gibi bir kabul değil yani; farkı hissetmek.
Nasıl insan mesela tatlıyla tuzluyu ayırt ediyor değil mi, veya işte diyelim ki lezzetli bir yemekle kötü bir yemeği ayırt ediyor değil mi? Hatta bazı insanlar "benim işte tat alma duyum çok hassastır, midem çok hassastır, biraz bayatlamış veya biraz şöyle böyle bir yemek olsa hemen midem rahatsız olur" der. Bu ne demektir? Ondan, bir şeyin iyisiyle kötüsünü, orijinaliyle olmayanını ayırt etme melekesi güçlü demektir.
Bir insanda bu içsel tat oluşmazsa nefs-i levvame sürecinde yol alamaz, devam edemez. Çünkü negatif benlikler sana der ki: "Tabii ki kıskanacaksın, tabii ki karşındaki insanı gerektiğinde küçümseyeceksin, tabii ki rekabet edeceksin, tabii ki önce kendini düşüneceksin, herkes öyle zaten değil mi?" Şimdi ne yapıyor, bunu sana dayatıyor. Önce ne diyorsun? Diyorsun ki "işte peygamber böyle demiş veya büyükler böyle demiş" vs. Bununla biraz yol alırsın ama bununla yol almaya uzun süre devam edemezsin. Sende bir içsel tat gelişmesi lazım; yani o hırslı olmakla gayretli olmanın farkını hissetmen lazım. Birisiyle rekabet etmekle, rekabet etmeden, kendini başkasıyla kıyaslamadan hareket etmenin ayrımına varman lazım.
İşte insanların yaptığın bir şeyi görmesini istemekle, görmesi ve görmemesi arasında fark olmadığını bilmen arasındaki farkı kavraman lazım. Hangisi daha güzel? Ama mesela bakıyorsun, "ya tamam Allah için yapıyoruz da insan bekliyor" diyor. O zaman bekliyorsan, işte nefs-i emmare tam da bu. Sen orada kalmaya devam edeceksin, sen oraya razısın demektir. Eğer bir insan "ben şu eylemimin fark edilmesini, onaylanmasını, takdir edilmesini istiyorum" derse, o zaman nefs-i emmarede kalmayı tercih ediyor demektir.
Arada bir fark görmemen gerekir ve bir şeyi kendi doğanın gereği olarak yapmanı gerekir. Buradaki farkı fark edip neyin orijinal ve doğal, neyin sahte ve gerçek olmadığını ayırt etmezsen, bu aradaki fark tadılmazsa, kişi nefs-i levvamiyada yuva kurmaktan uzak kalmaya devam eder.
Fıtratına Yabancı Olan Şey: Günah
Ne için nefsine bağlı olunur? İşte hocam öyle diyor, sen de diyorsun; eğer bunun cevabını sen bir gün vermezsen olmaz, devam edemezsin. Bir laf vardır halkın arasında: tilkinin kuyruğunu kırk yıl mengeneye koymuşlar, çıkarınca gene eğri çıkmış. Neden? Biri mengeneye sokmuş olur çünkü. Kendi düzelseydi düzelebilirdi -"bu kuyrukla böyle gidilmez" dese düzelebilirdi- ama o kuyruğu biri mengeneye koymuşsa, kırk yıl da kalsa fark etmez; orada durduğu zaman düz durur ama mengeneden çıkardığın zaman o gene eğilir.
Bunu dönüştürmenin yegâne şartı, bizde o farkın tam bir tadını hissediş gerekir. Yani ben nasıl ki bozulmuş bir yemeği tattığımda hemen ağzım yüzüm ekşiyorsa, "bu ne biçim şey, bu bozuk" diyorsam -bak sen de bir tadına bak, işte sağlıklı değil diye- aynı şekilde psikolojik benlik mekanizmasındaki negatifliklere karşı da böyle bir içsel tat alma melekemizin ortaya çıkması lazım. O zaman işte kişi kendi içinden dönüşümün referansını da bulmuş olur, değil mi?
Bakın mesela hayvanlar kendi tabiatlarına göre bakarsınız, öyle bir şey bozulmuşsa yiyemez; her bir hayvan kendine göre bir şey yiyordur. Mesela hep ot yiyen bir hayvana o otun üzerine keskin kokulu bir şey koyarsınız, o onu koklar ve yemeyebilir mesela. Çünkü o kendi doğasına uygun olanla olmayan arasında bir fark görüyor ve bunu böylece ayırıyor.
İşte kişi psikolojik düzeyde bu ayırt etme kabiliyetine en azından belli bir oranda sahip olursa nefs-i levvame süreci devam eder; olmazsa devam etmez. Bir kişi kırk yıl bir tarikatta dursa, eğer bu ayırt edici idrak gelişmezse oradan bir şey çıkmaz.
Onun için mesela farz edelim ki Allah dese ki "ya kibir, hırs, öfke, bencillik, rekabet hiç problem değil, rahat olun" -farz-ı muhal dense- bu idrakteki bir insanın demesi lazım ki "ben bunları yapmayacağım, bana uymuyor." Allah serbest de bıraksa bizi, tırnak içinde hiç günah yazmasa, insanın demesi lazım ki "bu benim doğama uygun değil." Dolayısıyla günah, senin doğana yabancı olan şey demektir. Bir insanın doğasına yabancı olan şey günahtır; bir insanı bu anlamda kendi orijinalitesine dönmekten engelleyen şey günahtır.
"Ben nasıl orijinal halime döneceğim?" Eğer bir kısım negatiflikleri devam ettirirsem dönemem. Dolayısıyla biz burada "o günah bu günah, bizim içimizde var, ne yapayım" diyoruz ama vücuduna mikrop girince doktora koşuyorsun; "ne yapayım içimde var" demiyorsun, kanına karışmış olsa da tasfiye etmeye çalışıyorsun. Niye içindeki mikrobu böyle doktor doktor gezip tasfiye etmeye çalışıyorsun da psikolojik benliğinde var olan olumsuzlukları ortadan kaldırmak için çalışmıyorsun? Demek ki orijinal olanla olmayan arasındaki farkı bilirsin. İnsan niye doktora gider? Bilir ki, benim vücudumdaki şu şişkinlik doğal değil, doğal değil diyorsun; doğal olmadığını kabul ettiğin için de doktora gidiyorsun. İşte insan psikolojik düzeyde de bunu ayırt etmek zorundadır. Ayırt edersen yol alabilirsin.
Süperego Değil, Fıtrata Dönüş
İşte o zaman mesele süperego değil. "İnsanlar seni sevecek, evlilik hayatın güzel olacak" -yok, böyle bir şey yok, kötü de olabilir. Peygamber zamanında inanan nice insanın ailesi batmış, ticareti batmış. Bakın peygamber dememiş ki "aile düzeniniz çok rahatlayacak, namaz kılarsanız aranız düzelir." İnsanlara dini ritüeller dünyevi şeyler adına tavsiye ediliyorsa, bu dinin kötü sunulmasıdır, dinin indirgenmesidir. Bu çok yanlış bir şey, anlayan için.
Dolayısıyla burada iki önemli şey var. Bir: orijinal haline dönmek istiyor musun? İki: bu süreçte orijinal olanla olmayan arasındaki farkı tadabiliyor musun? Nefsine muhammede -yani nefsine hâkim olan- kişide olan şey budur.
Nasıl bir arabayı bazen çok usta bir adama götürürsen, adam görür görmez "bunun sağ kapısı değişmiş" der. Neden? Orijinal olana dair o kadar hassas bir farkındalığı, tecrübesi, idraki var ki adam görür görmez "bu boyanmış" diyor, "bunun tamponu değişmiş" diyor. Neden? Orijinal olanı biliyor.
Modern psikolojinin en temel problemi nedir? "İnsanın orijinalitesi nedir?" diye sormuyor. Ne soruyor, ne de bir cevabı var. Elinde bulduğuyla, patolojiyi tarif etmeye çalışıyor. Yani deyim yerindeyse araba sürekli arıza yapıyorsa, sürekli oraya buraya yalpalayıp çarpıyorsa, "bunun neresini düzeltirsek yolda gidebilir" diyor; orijinalitesini aramıyor. Temel fark budur. Diyor ki "işlevsel olabiliyorsa tamamdır ya, bizim yapacağımız iş bu, yedek parçalar için." Yani maksat "yolda gitsin, beni yolda bırakmasın" -bırakmasın deriz. Halbuki gerçek anlamda maneviyat bu değildir; seni yatay yolda bırakmaz, dikey bir yolculuğa çıkarır, bunu yapmak için de orijinalitene dönmen gerekir.
Batı'da aşkınlık hesabı yapanlar, biraz doğu gelenekleriyle, Budizmle, Hinduizmle, spiritüel yollarla tanışınca "insanda aşkın bir boyut var" vesaire demeye başlamışlar, "acaba biz insanı hep yanlış bir yerde mi tutuyoruz" diye düşünmüşler. Ama bu kadim öğretilerin her zaman söylediği bir şeydir. Bu metinlerin içinde nefs-i levvameyi tam anlatabilmiş bir şey çıkamamış. Yani aslında son tahlilde nefs-i levvameyi de tam anlatmıyor, sadece nefs-i levvamenin kıyısına gelip, deyim yerindeyse "içindeki kötülüğü gör, bunun farkında ol" diyor ama insanların son tahlilde bu olduğunu söylüyor. Anladın mı? Yani nefs-i levvameyi sadece "nasıl daha rahat yaşanabilir" üzerinden ele alıyor. Anladın mı? Çünkü temel referans yok yani, sadece durumu analiz ettiriyor. Bir nevi nefs-i emmarede kişinin ne olduğunu da görmez. Ama işte Freudyen analizde ne yapıyor? "Ne olduğunu gör." Hepsinin bir farkı var.
Dolayısıyla orijinal nedir, yani insanın orijinalitesi nedir? O yüzden işte deyim yerindeyse gökten kitap gelir, dikey boyuttan bir şey gelir; o düştüğü nokta orijinal noktadır, öbürleri sapmalardır. Bir dairenin merkezi gibi; o merkezdedir ve merkez tariftir.
Mesela düşünün, Kâbe değil mi? Peygamber dünyaya gelmiş, Kâbe'yi görmüş ama aynı zamanda neyi biliyor? Kâbe'nin orijinal halini biliyor değil mi? Demiş oluyor ki Kâbe orijinal olarak böyle değil; siz oraya 360 tane put yerleştirmişsiniz. İnsanların çoğu bunu kabul ediyordu değil mi o zamanda? Peki peygamberin burada farkı ne, o bilinç farkı ne? Peygamber diyor ki bu orijinal değil, bunun orijinalitesi şu: İbrahim'in Allah'ın emriyle yaptığı evdir diyor. Ne yaptı? Orijinalini hatırladı ve onu orijinalitesine döndürmeye gayret etti; orijinal olmayan her şeyi çıkarttı.
Mesela o dönemin olaylarını böyle de okuyabilirsiniz; peygamberler tarihini okuyup "şu olur, bu olur" -biraz onların sembolik açılımlarını da yapmak gerekiyor. Mesela onların bir teklifi var: "Haftanın veya ayın belli bir kısmında biz seninkine ibadet edelim, bu kısmında da sen bizimkine ibadet edelim" -bir ay senin Rabbine, bir ay da bizimkilere. Biz aynı şeyi yapmıyor muyuz? Biz de yapıyoruz; hani işte bazen merhametli, şefkatli, bazen de acımasız ve hırslı değil mi? Şimdi bazen öyle bazen böyle diyoruz. Her insan bunu yaşayabilir ama bakın bunu kabullenmez peygamber. 360 tane put olduğunu Kâbe'de yaşamadı mı? Hatta o haldeyken de Kâbe'yi tavaf ediyor ama hiçbir zaman içindeki putları onaylamıyor. "Bunu versin, ne olacak canım" demiyor, "ne zamanı var" demiyor değil mi?
Dolayısıyla bakın, burada nefs-i levvame aslında bir çatışma değildir; orijinal olanı hatırlayıp orijinal olmayan şeye dair bir farkındalık kazanmadır. Bakın siz o bahsettiğim içsel tadı aldığınızda zaten o hoşlanılmayan şey kenara gidecek. Yani bozuk bir yemeğin hafif tadına baktınız, ne yapıyorsunuz, çıkarıyorsunuz yani. Neden? Bir tat almışsınız, o tat doğru bir tat değil, iyi bir şey değil yani, bozuk bir tat, çıkarıyorsunuz. Budur insan için çözüm yolu, budur.
Ama işte en büyük handikap ne? Bugün biz çoğunlukla bu içsel tadı alamıyoruz. Mesela poz vermek, doğal bir şey midir? Bakın hangi hayvan poz veriyor değil mi? Hani şey diyor, "dur, sen güzel bir şeysin" diyor mesela çünkü boğazdadır [şaka yollu]. Fotoğraf çektirir, tamam çektirirsin ama poz vermek dedim; ben kâinatta poz veren hayvan görmedim, abartmıyorum. Podyumdaki gibi poz veren insanlar gördüm ve çok şaşırdım, üzüldüm ve şaşırdım. Yok, insan bir hatıra olarak çekebilirse güzel bir şey değil mi ama böyle poz veriyor, neyin peşinde olduğunun farkında değil, o davranışın doğal olmadığının farkında değil. İşte trajik olan budur.
Mesela bugün bakın insanlar başkasını ezerek veya küçümseyerek davranabiliyor ve bunun doğal olmadığını bilmiyorlar. Kendisini başkasına beğendirmeye çalışıyor ve bunun doğal olmadığını bilmiyor. Dolayısıyla kaybedilen şey aslında budur, yoksa kurallar değil yani. İnsanlara kurallar dayatırsanız biraz etki eder, sonra etki etmez. Onun için bir insan şunu anlamalı: "bak sen bunu kendine yakıştırıyorsun" -bir laf var ya halk arasında, güzel bir şey- ama işte bunu doğal halinde olan bir insan tam olarak şu cevabı veriyor: doğal halinde değilsen tabii ki yakıştırırsın, niye yakıştıramayayım, ben çıkarsam. Ama gerçekte kendi doğana dair bir bilinci varsa bir durursun, "yok" dersin; hatta "ben bunu kendime yakıştıramıyorum" dersin. -Süperego anlamında almayın, yani kendi öz doğama yakıştıramıyorum, bu bana yakışmıyor.
Peygamberin bir sözü var mıydı: "Utanmıyorsan dilediğini yap" diyor. Bu ne demektir? Bak, kendi doğana dair bir farkındalık. İnsan hata, yanlış yapmaz mı? Tabii ki yapar. Ama bak, o şeyin hata olduğunun farkında mısın, ayırdında mısın? Bunu peygamber söyler; o varsa kişi yol alabilir. O yoksa işte insanlar "onu küçümseyecek veyahut da toplumda arzu ettiği konumu kazanamayacak" vesaire nedenlerle, veya "Allah benden razı olsun, bana ceza vermesin" diye bir kısım dini argümanlarla bir şey yapar veya yapmaz. Bu son tahlilde tasvip edilecek bir şey değildir, geçici bir şeydir.
Bazı insanlar sigara içerler, anlamaz. Bak sigara senin doğana, senin biyolojine, senin vücuduna uygun bir şey değil, doğal bir şey değil. Hatta bu çok ilginç bir şeydir, yanılmıyorsam hiçbir hayvan tütün içmiyor, yemiyor; bakın mı, yemiyorlar, insan hariç. İnsan olur, işte müptela olur, şu olur bu olur, "olur insanız" ama bak onaylamayacaksın. Bakıyorsun bir hastalık oluyor, kalp krizi geçiriyor, bir şey oluyor, korkudan bırakıyor -bak o bırakma doğal bir bırakma değil, "gerçek bırakma benim doğama uygun değil" diyebilmektir. Olmayınca "korkudan bıraktım" söz konusu oluyor ama o, nihayetinde gerçek bilinç halli değildir.
Bence insan, niçin doğru olmalıyım, niçin merhametli olmalıyım, niçin en az kendim kadar başkasını düşünmeliyim? Çünkü bu, insanın doğasına uygun olmalıdır. Benim doğam bunu gerektiriyor; yoksa sevaptır, günahtır, nefs-i levvamede bunun üzerinden bir şey alınmaz. Son tahlilde nefsin terbiye yolu, kendi doğamıza dönme yoludur. Bunun dışında başka hiçbir referans, hiçbir ödül, hiçbir değer söz konusu değildir. Niye nefsimizi terbiye etmeliyiz? Kendi doğamıza dönmek için. Başka bir cevabı yok, başka bir arzu, heves, beklenti söz konusu olamaz. Olduğu an kişi yol alamaz, böyle bir şey mümkün değildir.
Bakın mesela bir örnek metin, kısa bir metin. İnsan tabii ki bu yolda bazen bir çaresizlik hissediyor. Nefs-i levvamedeki en temel hislerin başında bu vardır. Sufilerin bir sözü vardır: "Nefsin gücünü görmek istiyorsan..."
Muhalefet, Çaresizlik ve Nefs-i Emmare
Muhalefet et. Muhalefet etmeye başladığında çaresizliği hissedersin. Ne kadar güçlü bir baskının sana yapıldığını hissedersin. Mesela dersin ki "artık rekabet etmeyeceğim", arkadan der ki "etmelisin" ve öyle güçlü bir şekilde gelir ki, dersin ki "ben artık insanlara öfkelenmeyeceğim ve kaba söz söylemeyeceğim", bunu dersin, arkadan o kadar güçlü bir şeyin üstüne geldiğini görürsün. İşte orada kişi aslında nefs-i emmarede olduğunu görür. Nefs-i emmaredeki insan nefs-i emmarede olduğunu bilmez.
Nefs-i emmare nedir? Sana hâkim olan benlikler tarafından yönetiliyorsun. Onun için mesela alınganlık gösteren bir insana ilk önce dersiniz: "bak, alınganlık doğru bir şey değil" ama diyor ki "ne yapayım, alınıyorum." Peki sen bunu özgürce mi yapıyorsun, iradenle mi gerçekleştiriyorsun? Peki hadi, bir ay kimseye alınma, bir ay kimseye öfkelenme, bir ay bir şey yapamadığın zaman kendini kötü hissetme, yapabilir misin? Hayır. Neden? Çünkü bir şey tarafından sevk ve idare oluyorsun; işte nefs-i emmare budur. Onun için nefs-i emmarenin gücünü görmek isteyen, çokça yapageldiği bir şeyi "bir ay yapmayacağım" desin, onu görür. İşte nefs-i emmare, hem neyin baskısı altında olduğunun fark edilmesi, hem de belli bir noktada onunla baş edilemediğinin tecrübe edilmesidir. İşte o neyi hissettirir insana? Çaresizlik hissettirir.
Kişi -daha önceki derslerde bahsettik- bu yüzden bu süreçte çaresizlik, karamsarlık, ümitsizlik tuzağına düşer. En büyük tuzaklar bunlardır bu süreçte. Evet, nefsini beğenen ve nefsine güvenen hatadadır ve zarardadır; nefsinin ayıbını gören bahtiyardır. İşte nefs-i levvame, kendinde var olan ama kendisine aslında yabancı olan şeyi görüp onu onaylamamasıdır. Bunu görmek çok güzel bir şeydir.
Ama eğer bunu kendini iyi hissetmek isteyen bir benlikle görürseniz, bu sefer bazen büyük yıkımlar yaşarsınız. Çünkü özdeşleşmişsinizdir. "Ben mesela iyi biriyim" -sonra bakıyorsun içimde öyle benlikler var ki, ne kurnaz ne tilki benlikler var. "Ben iyiyim" diyen bir benliğim var; o benliği ve onları görmeye çalışırsam ne olacak? Yıkım olacak. İşte o benliğin çözülmesi dedikleri, bazen psikolojide yaşanan şeyin nedeni budur. Çünkü kişi kendini deyim yerindeyse "iyi, doğru, anlayışlı, hoşgörülü biri" olarak algılıyor; sonra bakıyor hiç öyle değil. "Ben hiç sandığım gibi değilim, şerefsiz tekiyim" diyor. Ancak şerefsiz teki değiliz ama içimizde çok şerefsizler var demek lazım. Onun için onlarla özdeşleşmemek lazım; onlarla özdeşleşmeden onları görmek lazım. İçimizde en bencil, en çıkarcı benlikler olabilir, onlarla özdeşleşmemek lazım.
Onlara "ben" demek de ayrı bir tuzaktır. O noktada kişi kendisine yabancı olan bir şeyi gördüğü için bundan memnun olmalıdır. Yani bugün tıpta en önemli şey erken teşhis değil mi? Ama ilginç, bazı insanlar var, bir hastalık teşhis edilmesin diye doktora gitmemeye çalışıyor. "Şimdi doktora gideceğim, bir şey var" -teşhis edilmesinden rahatsız oluyor. Şimdi internette herkes kendine teşhis koyuyor; kaçmayı unutup bir an evvel -çünkü bu sefer daha büyük problemlerle karşılaşmaktan kaçındığı için- bir an evvel teşhise giren insanlar var. İşte burada kişi ne kadar erken fark ederse, o kadar erken bir şekilde tekrar kendi doğasına dönme yolculuğunu yapabilir.
Nasıl insanın bunları göz ardı etmesi -ya nasıl olsa gidiyorum yani, nasıl olsa bir şeyle yaşıyorum, araba yolda kalmadı- yanıltıcı bir şeydir. "Hocam, fark ediyoruz" dedik; fazlaca fark etmemize rağmen hâlâ aynı çukura girebiliyoruz madem, her yerde pişmanlık oluyor.
Gerçek Pişmanlık Nedir?
Şimdiki buradaki ölçü şudur: oradaki hatayı her türlü şeyden bağımsız olarak mı pişmansın? Bakın insan nefs-i emmarede de pişman olabiliyor, bu insanın nefs-i levvamede olduğunu göstermez. Fark ne? Fark şu: neden dolayı pişmansın? Pişmanlığının nedeni nedir? Pişmanlığının nedeni tırnak içinde "millete rezil olmak", işte maddi veya herhangi bir kayıp yaşamak veya insanların seni terk etmesi, şu bu, her neyse; senin pişmanlığın nefs-i levvamede olduğunu göstermez.
Nefs-i levvamedeki pişmanlık şudur: "bu benim doğama uygun olmayan bir şeydir." Diyelim ki onu insanlar takdir etse de bu böyledir. "Bana oluyor ya, işte kibir yakışıyor buna" ya da "burcu olmak yakışıyor" diyoruz değil mi, kişi kendine bazen böyle yakıştırıyor. İşte bu yanlış bir şeydir, "asildir bu" falan; şimdi enfoze ediliyor, telkin ediliyor vesaire. Buradaki pişmanlığın nedeni, insanın kendi doğasına uymadığına dair bir farkındalık olması şartıyla gerçek bir pişmanlıktır. Öbür türlü pişmanlıkların bahsettiğimiz yolda hiçbir kıymeti yoktur, o şekilde olmasın.
Mesela diyelim ki ben kocamla kavga ediyorum -bir kadın olarak veya bir erkek olarak karımla kavga ettim, aramız bozuldu, işte artık yemek de yapmıyor falan filan- böyle pişman oldum. Niye pişman oldum? Ben düzenimi bozdum diye. O zaman böyle bir pişmanlığın bahsettiğimiz yolda hiçbir kıymeti yoktur, o psikolojik bir pişmanlıktır. Nefs-i levvamedeki pişmanlık böyle bir şey değildir.
Bu levvamedeki pişmanlık, düzelmese de devam eder. Önce buna bakacağız; sonucuna bakmaksızın bu sürece devam edeceğiz. Yani bahsettiğimiz o hep, işte bir çocuğun sürekli düşmesine rağmen sürekli kalkması gibi; sonucuna bakmaksızın o çabaya, o gayrete devam edeceksin. Bu süreçte illaki bir sonuç bekleyeceksin diye bir şey yok; hatta desen ki "bu ömrümün sonuna kadar da sürebilecek bir süreç" -bunu kabullenmek zor bir iştir ama onu da idrak edilebilecek benlikler arasına koymak lazım. Sen de bir benlik olarak gör diye, onunla özdeşleşmemek lazım. "Sen de atılacaklar listesindesin" deyip nötralize etmek lazım; öyle benliklerin tuzağına düşmemek lazım.
Hırs ile Gayret: Ayrıştırma mı, Dönüştürme mi?
*Soru:* Hocam mesela şimdi hırs duygusu diye bir şey var. Şimdi biz bunu ayrıştırıyoruz ve onaylamıyoruz vesaire. Burada hani siz dediniz ya bu hırsla gayretle ilgili çalışıyoruz; yani aslında levvamede bir dönüştürme mi söz konusu, yoksa sadece fark etme mi söz konusu? Dönüştürme bir üst safhada mı oluyor, daha sonra mı gerçekleşiyor?
*Cevap:* En başta tabii ki bir ayrım yapma bilinci, ayrıştırma bilinci ve negatif benlikleri nötralize etme var. Onlarla özdeşleşmeden onları bir kenara bırakma süreci olur. Bu süreç bir süre sonra bir dönüşüm haline dönüşüyor; kişi bir süre sonra dönüşmeye başlıyor.
*Soru:* Müslim olma safhasında mı oluyor hocam, yoksa levvamede mi bu dönüşüm?
*Cevap:* Yok, levvamede bu şey gerçekleşir. Eğer bu belli bir noktaya gelmezse kişi öbür adımı atamaz.
Şimdi bakın bununla ilgili güzel bir örnek var. Diyor ki, birisi soruyor: "İrade benim elimde değil." Yani ne yapıyorum, ne oluyor? Yapamıyorum yani, kendimi tutamıyorum, değil mi? "İrade benim elimde değil, fıtratımda bir kısım olumsuzluklar var." Bir de bunu bazen ne yapıyoruz? Fıtratımıza mal ediyoruz; bu da temel bir yanlış. "Hem de çok can alıcı yerimden yakalıyorlar, vazgeçemiyorum." Bir de ne geliyor arkasına? "Ben aslında değişmek, dönüşmek istiyorum ama o kadar üstüme geliyorlar ki, hem de sanki bana özel çalışıyorlar, benim üzerimde çalışıyorlar, can alıcı noktama dokunuyorlar." Bunlar nefs-i levvamede karşılaşılabilecek çok temel benlik halleri aslında.
Cevap veriyor: birincisi, kötü tutum ve tavırlar olan bu negatifliklerin ve yanlışların eserini göstermezsin ve bunlara uymazsın. Şimdi ne yaptın? "Öyleyse buna fıtrat falan deme" -sonra bozuşuruz, olmaz. Bunlara fıtrat dediğin anda her şey biter. Bakın cevap veren kişi hiç ona pay vermiyor.
"Ne yapayım hocam, ben celalliyim." Sen celalli olmalı ne demek biliyor musun? "İşte ben aslında çok sevdiğim için alınıyorum." Yok kardeşim, bak, hiç Allah alınmıyor yani, alınmayacaksın; alınmak doğal bir şey değil. Fıtratına mal ettiğin anda bir yanlışlığa düşersin, orada ilerleyemezsin. Dolayısıyla önce bir şeyi kabul ediyor: bak, bunlar fıtratında aslında yok, orijinalitende yok. Burada kısmen iradenin henüz tam olmadığı kabul ediliyor. Çünkü bak ne diyor: bunların eserini göstermezsen ve bunlara uymazsan ve bunların kusur olduğunu idrak edersen, sana zarar vermezler.
Yani sende diyelim ki o düşünce ve duygunun ortaya çıkmasını engelleyemiyorsun, o konuda iraden yok; bunu dert etme diyor. Neye dikkat et? Bunların yanlış olduğunu bil, bunu idrak et ve bunlarla hareket etme; yani bunları onaylayarak hareket etme, dışsallaştırma. İşte o peygamberin meşhur "öfkelenirsen hiç olmazsa sus" dediği gibi. Yani tamam, içinde öfkenin ortaya çıkmasını engelleyemem, henüz o halde değilsin; o zaman öfkelendiysen hiç olmazsa sus yani, kaba konuşma, küçümseme, aşağılama; orada dışsallaştırma. Bakın bu bir bastırma ve inkâr etme değil, bu farkındalıklı bir tutum. Bunu karıştırma.
Evet, eğer sen bunların yanlış olduğunu idrak edersen ve bunların üzerinden hareket etmemeye çalışırsan sana zarar veremezler. Madem henüz iraden senin elinde değil, vazgeçemiyorsun; senin manevi bir pişmanlık, gizli bir tövbe ve bir istiğfar hükmünde olan, kusurunu bilmen ve o tutumda haksız olduğunu anlaman, onun zararından seni kurtarır. Çok net bir tutum bu.
Tabii ki biz bugün "irade benim elimde" diyoruz. Hangi irade senin elinde? Bir insan seni yok saydığında rahat olabiliyor musun? Hangi irade? Onun için biz gerçek bir iradeye sahip olmak için, henüz gerçek bir iradeye sahip olmadığımızı kabul etmemiz gerekir.
Şimdi bir çocuğa üç tekerlekli plastik bir araba almışlar; bir süre sonra ona diyorlar ki "bak, bir gün sana yakında gerçek bir araba alınacak." O diyor ki "benim arabam var, ne alacaksın" -o oyuncak plastik arabayı gerçek araba zannediyor. Öyle zannederse arabasını aramaz da, biri ona teklif ettiğinde de gerek duymaz. Şimdi bir insana desek ki "senin iraden yok henüz, sen iradeye sahip değilsin, iradenin henüz ne olduğunu bilmiyorsun" -olur mu, "ben irademle yapıyorum" der. O insan gerçek bir irade sahibi olmayı arar mı? Aramaz.
Onun için insan gerçekte neye sahip olması gerektiğini bir düşünmeli. İnsan önce demeli ki "benim şu anda gerçek bir iradem yok"; demeli ki gerçek bir iradeyi kazanmak için yol alabilsin. Ama kişi oyuncak arabayı gerçek araba zannederse, gerçek arabaya da hiçbir zaman eğilim duymayacak, ihtiyaç hissetmeyecektir.
Evet, bu süreçte nefis, tatminsizlik, başarısızlık vs. gibi nedenlerle zaman zaman insana hücum eder. İnsan bu süreçte sabırlı, kararlı ve şuurlu olmalıdır.
İzlediğiniz için teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Yok (metinde doğrudan alıntılanan bir Kur'an ayeti geçmiyor; yalnızca hadis ve peygamber sözlerine genel atıflar var - örn. "Kendin için istediğini başkası için istemedikçe iman etmiş olmazsın" ve "Utanmıyorsan dilediğini yap" sözleri). --- ---