Nefs-i Levvame ve Nefsin Nötr Doğası

Kısa Özet

Sohbette nefs-i levvame hali, insanın kendinde gördüğü olumsuzlukları fark edip değiştirme çabası olarak anlatılıyor; ancak bu süreçte ümitsizlik, karamsarlık ya da kendini kötüleme yoluyla tekrar nefs-i emmareye dönüldüğüne dikkat çekiliyor. Nefsin aslında bir ayna veya boş bir oda gibi nötr olduğu, kendisine ne yansırsa onu gösterdiği; kişinin görevinin sadece negatif düşünce ve duyguları onaylamamak olduğu vurgulanıyor. Örnekler üzerinden (çocuğun yürümeyi öğrenmesi, tecrübenin doğru yorumlanması, anne-çocuk ilişkisi) yanlış niyetlerin fark edilip Allah'a havale edilmesiyle kötülüklerin dahi iyiliğe dönüşebileceği anlatılıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Nefs ne iyi ne kötüdür; bir ayna veya boş bir oda gibi nötrdür, kendisine ne yansırsa onu gösterir.
  • Değişim sürecinin belirli bir zamanı, yaşı ya da standardı yoktur; kişi kimseyle kendini kıyaslamamalı, ümitsizliğe ve karamsarlığa düşmemelidir.
  • Negatif bir düşünce veya duyguyla özdeşleşmeyip "ben bunu onaylamıyorum" demek, o yansımanın anında ortadan kalkmasını sağlar; kendini suçlamaya, yargılamaya gerek yoktur.

Nefs-i Levvame ve Tekrar Nefs-i Emmareye Dönüş

Nefs-i levvame, benlik durumunda kalması ve bunu kabullenmesi ile bunu dönüştürmesi arasında temel bir ayrım noktasıdır. Çünkü kişi, kendinde gördüğü bir kısım negatiflikleri değiştirme sürecinde çoğunlukla zaafa uğrar. Birçok insan aslında az veya çok o nefs-i levvame dediğimiz, yani kendisinde gördüğü bir kısım negatifliklerin değişmesi gerektiğini hissettiği noktadan itibaren bir şekilde bu hale girer. Fakat insanların ekseriyeti az veya çok hemen o durumdan tekrar nefs-i emmareye girer.

Bunun bir kısım nedenleri vardır. Bunların başında ümitsizlik ve karamsarlık gelir. Yani kişi mesela nefs-i levvamededir. Kendi benliğinde bir kısım eksik ve yanlışları görür. Bunları da değiştirmek gerektiğine inanır. Ama değiştirmeye gayret ederken bir bakar ki değiştiremiyor. Veyahut bir benlik damarını görürken arkasından 2-3-4 negatif benlik damarı daha görür. Bu sefer ne yapıyor? Ümitsizlik ve karamsarlık hissediyor. "Bu çok zor" diyor, "değişemem" diyor veya "değişmek çok zor" diyor. Veyahut bunaltı hissediyor. Bu gibi şeyler, kişinin o nefs-i levvame dediğimiz durumdan tekrar nefsinin artı eksi bütün yönlerini kabul edip onlarla öylece yaşayıp gitmek noktasına geri dönmesine sebep olur. Bu insanoğlunun hayatında defalarca tekrar edebilir.

Peki o zaman burada dikkat edilmesi gereken şey nedir? Hiçbir durumda ümitsizlik ve karamsarlık içine düşme. Hiçbir durumda yapamayacağını düşünme. "Bu yapılamaz" — yok öyle bir şey, yanlış. Hatta "yapabilir miyim" sorusu bile son tahlilde gereksiz bir sorudur. Sen bir insan isen, yani bir insan olarak yaratılmışsan, o zaman yapabilirsin demektir. Bir insan olarak yaratılmışsak o zaman yapabiliriz.

Bu sorunun arkasından insan, "ne kadar zamanda yapabilirim", "şu kadar zamanda yapabilir miyim" gibi soruları da bırakmalıdır. Çünkü süreç ne şekilde ve ne kadar zamanda tamamlanacak, kişi bunu tespit edemez. Bununla uğraşmamıza da gerek yoktur. Tıpkı mesela bir hayvan gibi — insanlar bilir ki 9 ay 10 günlük bir hamilelik dönemi vardır ama bir hayvan bilir mi hamilelik dönemi kaç gündür? Bir filinki yaklaşık 2 yıl, öbürününki 3 ay, birinin 9 ay, birinin 11 ay. Düşünmez, "ne zaman doğuracağım" diye. Doğal olarak yaşar, yer, beslenir, dinlenir ve o doğum gerçekleşir.

İnsan da böyle bakacak. Kimseyle de kıyaslayamazsın. "Bak falan kişi 18 yaşında ermiş" veya "bak şu insan benden çok daha olgun, ben çok geri kaldım", "benim yaşım 40 ama bak falan kişi daha 25 yaşında nerelere gelmiş" gibi — yine ego seni gereksiz şeylerle uğraştırır. Bunların hiçbirinin anlamı yoktur. Ne zaman fark etmişsen orada yola başlarsın. Bunun zamanı, mekânı, yaşı vs. hiçbiri yoktur. Hiçbir zaman da kaybedilmiş değildir. Neden? Çünkü bu zamanla olan bir şey değildir. İnsanın tekâmül süreci, zamana bağlanacak mutlak anlamda bir şey değildir.

Diyelim ki nefs-i emmareden nefs-i mutmainneye geçiş 24 senede tamamlanır — böyle bir şey yok. Bir günde de tamamlanır, 24 yılda da tamamlanır, 10 yılda da tamamlanır, 50 yılda da tamamlanır. Bunun bir zamanlama standardı yoktur. O yüzden insan kimseyle kendini kıyaslamayacak ve karamsarlığa düşmeyecek; "vakit geçti" demeyecek. Diyelim ki bir ay sonra öleceğini biliyorsun — yine bu yola çıkmak gerekir. Bir ay kalmış, fark etmez. Belki o uzun yolu bir ayda değil on günde kat eder, onu bilemezsin. Kişiye düşen şey, o konuda yola girmek ve gayret göstermektir; sonucunu düşünmeden. Çünkü ego yine bir başka tuzakla sonuca odaklanıyor: "Başarabilecek miyim?"

Aslında bunun cevabı şudur: Kesin başaracaksın. Çünkü yola giren insan mutlaka yolun sonuna ulaşır. Yol açıktır ve yolun sahibi de Allah'tır. Ama ego kendisine bakıyor: "Başarabilecek miyim?" Onun için sufilerin güzel bir duası vardır. Derler ki: "Ya Rabbi, ben nefsimin terbiyesinden de acizim. Nefsimi terbiye edecek olan sensin." Yani bir nevi şu: sen kendi üzerine düşen o farkındalığı, o imkânların ölçüsündeki anlayışını ortaya koy; ilahi sistem sana yardım edecektir. Çünkü o sistemin sahibi, o sistemin yürütücüsü yaratıcıdır. Rahat ol. Yani sen yalnız başına bırakılmış, "hadi bakalım, bana gelebilirsen gel" — Allah böyle demiyor. Anlatabildim mi?

Sen "gelişmek istiyorum" dediğin anda, o yönde, o anlamda senin elinden -deyim yerindeyse- Allah tutar. Bazen deriz ki: "Sen yola çık, ben seni görürüm." Değil mi? Böyle bir bakış açımız vardır. "Sen yola çık, ben yolu görüyorum, seni fark ederim." Kırsala gitme, yola çık — Allah seni yolda görür ve seni en güzel şekilde o süreçte terbiye eder.

Kişi hem kendine bu noktada güvenmemelidir hem de boş vermişlik içinde olmamalıdır. Şu anlamda kendine güvenmemeli: "Bu iş tam seninle olacak bir şey değil." Anlatabildim mi? "Ben yaparım, ben şu benlik damarından kurtulurum" demeyeceksin. "Ben kurtulmaya gayret edeceğim, ilahi irade ve kudret de bana yardım edecek" diyeceksin.

Allah'ın Nedensiz Yardımı ve Lütfu

Bazen ego der ki: "Sana niye yardım etsin, nedeni yok." Bakın, Allah hakkında düşündüğümüz zaman şunu anlamalıyız: Allah bir nedenle iş yapmaz, hakikatte bir nedenle iş yapmaz. Allah nedensiz lütfeder; Kur'an bunu söylüyor. Allah size hesapsız verendir, Allah onlara hesap etmedikleri şekilde rızık verir diyor. Yani Allah bize göre böyle nedenlerle bir şey yapmaz — "işte bu bunu yaptı, onun için bunu vereyim" değil, hiçbir nedeni yok, verir. "Ben çok iyi insan mıyım ki Allah bana yardım etsin" dersen, kendi egonu Allah'a yansıtmış oluyorsun. Zannediyorsun ki Allah da bir şey nedeniyle yardım eder. Allah nedensiz yardım eder. Senin hiçbir zâhiren hakkın, istidadın olmasa da yardım eder. Allah nedensiz faaliyette bulunandır. Nedenlere bağlı faaliyeti de vardır ama asli faaliyeti nedensizdir. O yüzden yaratılışın da bildiğimiz anlamda bir nedeni yoktur. Allah yaratmayı istemiş ve sevmiştir, bu kadar.

"Allah bana niye yardım etsin?" — yardım etmek istiyor, bunun için. Bir nedeni yok. Seviyor. Niye seviyor? Hiçbir nedeni yok, öyle seviyor. Anlatabildim mi? Budur. İnsan bu anlamda Allah'ın nedensiz, sebepsiz olarak kendisine yardım edeceğini bilmelidir, idrak etmelidir. Allah'ın tarzı hakikatte budur.

"Ben neyim ki Allah bana yardım etsin" dersen, yine Allah'ı kendi egonun penceresinden değerlendirmiş, hata etmiş olursun. Allah bana yardım eder, hiçbir nedeni yok, bu kadar. "Bu kadar günahkâr olmama rağmen yardım eder mi?" Kesinlikle eder. Hangi günah, hangi hata vardır ki Allah'ın lütuf ve keremine engel olsun? Onun için bir hadiste vardır: bir insan yaptığı hata ve günahı Allah'ın affetmeyeceğini düşündüğünde, bu, yaptığı günahtan daha büyük bir cehalettir. Hangi günah, hangi hata vardır ki Allah'ın rahmeti, affediciliği karşısında bir engel teşkil etsin? O bizim egomuzdadır bazen. Biz deriz ki "ben bunu affedemem." Allah'ın öyle bir şeyi yoktur. Madem Allah'ı tanıyorsun, kabul ediyorsun; Allah'ın affetmeyeceği hiçbir şey yoktur.

Nefs Bir Ayna Gibidir: Ne İyi Ne Kötü

Şimdi, nefs-i emmare düzeyinde kişi kendine aslında "ben iyiyim" der. Nefs-i levvamede ise şuna dikkat etmek lazım: Nefs-i levvame demek "ben kötüyüm" demek değildir. Nefs-i emmare "ben iyiyim" diyor, "kendimi değiştirmeme gerek yok, neysem kendimi böyle kabul ediyorum, sen de edersen et" diye etrafına da söyler. Kendi de aşağı yukarı kendini iyi kabul eder.

Nefs-i levvame dediğimiz süreçte ise bu bir kendini kötüleme değildir aslında. Nefsinde yabancı olan bir şeyi görüp reddetmedir. Çünkü aslında nefs bir ayna gibidir. Onu bir aynaya benzetebiliriz. Doğal halinde nefs bir ayna gibidir; veya bir güneş-ay ilişkisi gibidir. Ayda bir şey yok ama güneş ona yansıyor ve onu parlatıyor. Ya da bir ayna gibi — aynada bir şey yoktur ama ayna birçok şeyi gösterir. Değil mi? Diyelim ki önüne parlak bir şey koyarsınız, ayna o parlak şeyi gösterdiği gibi kendi de ondan parlar. Siyah bir şey koyarsınız, hem onda görünür hem o siyahlık yansır.

Şimdi biz aynaya "kötü" diyebilir miyiz? Diyelim ki ayna tozlanmış, kirlenmiş olabilir; üstü çamurla bulanmış olabilir, belli yerlerinde büyük simsiyah lekeler olmuş olabilir. Biz "ayna siyahtır" der miyiz? Demeyiz. Ayna nötr bir şeydir. Nefs de öyle bir şeydir. Anlatabildim mi? Nefs de nötr bir şeydir. Onun için "nefse iyi de deme, kötü de deme, Allah de" diyor bir veli. Kendine iyi de deme, kötü de deme; Allah de, ilahi lütufları göreceksin.

"Nefs mi öz mü hocam, acaba?" — Yok, öz saf iyiliktir, saf mükemmelliktir, saf varlıktır. Nefs nötr bir şeydir, bir ayna gibi düşünün; ona özden de bir şeyler yansıyabilir, negatif benliklerden de bir şey yansıyabilir. O nötr bir şeydir. Mesela aynada ne var? Aynada bir şey yok. Aynada ne görünürse, ona ne koyarsan o var, değil mi? Aynada kendinden bir görüntü var mı? Yok. Kendinden bir ışık var mı? Yok. Kendinden bir şey yok, neyi onun önüne koyarsan o var. İşte nefsi de böyle algılamak gerekir. Dolayısıyla nefs-i levvamede kişi kendine "ben kötüyüm" de dememelidir. Bu da insanı bir çıkmaza sokar; ümitsizliğe, karamsarlığa, kaygıya sokar ve zaten yanlıştır. Onun için "ben kötüyüm" de deme, "ben iyiyim" de deme.

Şimdi ayna "ben parlağım" da demez, "ben karanlığım" da demez, değil mi? Aynayı aydınlık bir odaya koyarsın, o odada karşısında ne varsa onu gösterir, değil mi? Aynayı karanlık bir odaya koyarsan, o karanlığı gösterir. Dikkat edin, aynı zamanda aslında ayna hiçbir şey taşımaz, değil mi? Ama yansıtır, onu gösterir. Hem gösteriyor hem yansıtıyor, hem alıyor hem yansıtıyor.

Şimdi ego'dan, benlik damarlarından bir şey alır o nefs, etki alır; onunla yanlış düşünce ve duygulanımlar taşır. Mesela diyelim ki kıskanç bir benlik etkileşimi olur ve sen kıskançlık hissedersin. Veya kibirli bir benlik ortaya çıkar, sen onunla özdeşleşirsin; yani ona "ben" dersin. Bak, "ben" dediğin anda aynada görüntü oluştu demektir. O içinde ortaya çıkan negatif düşünce ve duyguya "ben" demezsen, onun bir zararı yok, aynaya yansımıyor demektir. Ama ona "ben" dediğin anda aynaya yansıdı demektir, nefs aynasına yansıdı demektir. Sen o yansımayı devam ettirirsen, yani "ben böyleyim, ben şöyleyim" dersen, o görüntü devam eder. Ama sen "bu kıskançlığa veya bu çekememezliğe, bu gurura, bu kibre ne gerek var, ben bu düşünceyi ve duyguyu onaylamıyorum" dediğin anda görüntü ortadan kalkar. Nefs orada masum bir şeydir aslında. Anlatabildim mi? Masum bir şeydir. O yüzden insan nefsine kötü de dememeli, iyi de dememeli.

İşte bu nokta bu süreçte çok önemlidir. Çünkü nefs-i emmarede "iyi" dediğinde de çıkmaza giriyorsun, nefs-i levvamede "ben kötüyüm" dediğinde de bir çıkmaza giriyorsun. Çünkü "ben kötüyüm" dediğinde ya kendine dair büyük bir karamsarlık ve ümitsizlik oluyor, veyahut bir noktadan sonra "kötüysem kötüyüm, ne yapayım kardeşim" demeye başlıyoruz. Onun için nefs-i levvame şu demektir: nefsim bir kısım yanlış, negatif benliklerle özdeşleşiyor. Bu negatif benliklerle neyi kastediyoruz? Yanlış niyetler, yanlış hedefler, yanlış düşünceler, yanlış duygular. Bunları kastediyoruz. Bunlarla özdeşleşmezsen, yani onlara "ben" demezsen, sahiplenmezsen, onlar çekip giderler.

Veyahut diyelim ki özdeşleştiğin ve farkında olmadan, istemeden sahiplenmiş olduğun bir negatif benlik damarını gördün nefsinde — kaygılanmayacaksın, "eyvah" demeyeceksin. Anlatabildim mi? Şöyle düşünün: Ben bir aynada diyelim ki bir çöp görüntüsü görsem, aynayla mı uğraşırım? Hayır. Aynada bir şey yok ki, ayna sadece o çöpü gösteriyor. "Bu ben değilim" dediğin anda ve "ben bunu onaylamıyorum" dediğin anda, aynada o görüntü kalmamış olur. Dolayısıyla "eyvah, ben ne kadar kötü bir insanım, bende ne kadar kötü düşünce, duygu, nitelik, damar var" dememize de gerek yok. Şunu diyebiliriz en fazla: "Ben bir kısım negatif düşünce ve duygularla çok özdeşleşmişim, artık bunlarla özdeşleşme gereği duymuyorum ve bunları bırakıyorum." Nefs o anda tertemizdir, hiçbir şey yoktur.

Ha, senelerce özdeşleşmişsin — fark etmez. Bir aynanın önünde 10 sene bir biblo koymuş olalım, 10 sene o görüntü o aynada olur. Bibloyu çektiğiniz zaman kenara, aynada bir biblo görüntüsü kalır mı? Velev ki on sene orada görüntü yansımış olsun. Nefsin meselesi de tam olarak budur: sen onaylamadığın anda o gider. Tam olarak o onaylamamayı gerçekleştirdiğinde, o ortadan kalkacaktır.

Tövbe ve Anında Değişim

Tövbe edip inanmakla bütün günahların gitmesi gibi. Veyahut diyelim ki bir odanın, senelerce karanlık kalmış bir odanın elektrik düğmesine bastığında aydınlanması gibi. Bu oda 100 sene karanlıkta kalmış olsun, fark etmez. Yani 100 sene karanlıkta kalan bir odayı aydınlatmak için 100 sene mi bekliyorsun? Yok, anında aydınlanır. "Benim günahlarım mahvolmaz" denir mi? Hayır. Veyahut "ben bu kadar olumsuz şeylerle senelerce özdeşleşmişim, 20 sene, 30 sene, 40 sene" — fark etmez. Hiç o konuda herhangi bir zaman problemi söz konusu değildir. İnsana düşen sadece çalışmaktır, yolda çalışmaktır. Başka bir şey yok.

Dolayısıyla nefs-i levvame kendini suçlamak değildir, kendini yargılamak değildir, kendini kötülemek değildir. Kendinle özdeşleştiğin negatif düşünce, duygu ve davranış kalıplarının kendin olmadığını anlayıp onları salıvermektir. "Bunlar benim değil, ben bunlara sahiplenmiyorum, artık bunları meşru görmüyorum" demektir. Bu kadar, başka bir şey yok. İnsanın kendi üzerinde çalışmasından kastettiğimiz budur aslında.

Tekrar edersek: kendini suçlamak değil, kendini yargılamak değil, kendini kötülemek değildir. Dolayısıyla da acele etmenin, kaygı duymanın gereği yoktur. "Çok geç kaldım" demenin gereği yoktur — farkında olduğun an her şey aydınlık hale gelir. Hazreti Yunus, o balığın karnında ne yaptı? "Ey Rabbim" dedi, "Sen her şeyden münezzehsin" dedi — yani sen her türlü eksikliğin, negativitenin ötesindesin, senden başka hakiki kudret ve varlık kaynağı yoktur, ben karanlıkta kaldım ve sana sığınıyorum. Ne oldu? Allah onu anında aydınlığa çıkardı. Bu kadar.

Onun için insan sadece şunu görecek: "Bu düşünce, duygu ve davranış tarzları doğru değildir, nefs-i levvamede bizden istenen budur, bu kadar; doğru değildir, onaylamıyorum, onların üzerinden elimden geldiğince hareket etmeyeceğim." Peki bu süreçte hiç düşmez misin? Düşersin. Ne kadar düşersen düş, önemli değil; tıpkı emeklemeden yürümeye doğru giden çocuğun anlayışı ve şuuru içinde olacağız. Tıpkı o çocuk gibi yine kalkacaksın, hiç ümitsizlik yok. "Sürekli yeniliyorum" — olsun, sen de sürekli gayret etmeye devam et, bu kadar. Çocuk bir dönem sürekli düşer değil mi? Ama sürekli gayret eder değil mi? "Sürekli aynı benliğe yeniliyorum" olabilir; o zaman da sürekli o aynı benliği fark etmeye ve onu onaylamamaya çalışırsın. Başka söylenecek bir şey yok. Orada bir başka ego çıkar: "Ama yapamıyorum, çok zor, bak bırak, hepsini bırak ya."

Çocuğun Yürümeyi Öğrenmesi ve Tecrübenin Doğru Yorumlanması

Bir çocuğun şuurunu düşün. O çocuk nasıl yürüyor? Tek bir hedefi var, o da geçen sefer bahsettiğim gibi yürümek. İkincisi, hiç negatif duygu taşımıyor. Mesela bak, maazallah insan yavrusu 4 yaş moduna sokulmuş olsaydı, emin olun yürüme için özel terapiler, eğitimler gerekirdi. Neden? Çünkü 4-5 yaşında senin zihnin devreye giriyor. Bir çocuk iki defa düştüğünde eğer mizacı altıysa, kaygı ve korkudan bir daha ayağa kalkmayacaktı. Anlatabildim mi? "Bir daha mükemmel kalkamayacağım, ya ayağa kalktıktan sonra düşecek olursam ne olacak" demekten yürüyemezdi. İyi ki Allah bize o bir yaş civarında yürüme yetisini vermiş; yoksa zihnimiz devreye girdiği anda biz adam gibi yürüyemezdik. Belki çocukların %70'i yürüme problemi yaşardı; halbuki fiziksel hiçbir problem olmadığı halde, tamamen o yanlış zihnin devreye girmesinden dolayı birçok çocuk yürüme problemi yaşayacaktı. Tıpkı bizim kocaman insanlar olarak bugün psikolojik problemler yaşamamız gibi.

O zaman tecrübelere nasıl bakacağız? Tecrübeler hangi bilinç tarafından yorumlanıyor? Hepsini incelemek lazım; o tecrübeleri doğru bir şekilde tanımlamak lazım. Mesela çocuk kalkmaya çalıştı düştü, kalkmaya çalıştı düştü, kalkmaya çalıştı yine düştü — üç defa kalkmaya çalıştı düştü. Bu bir tecrübe midir? Tecrübedir. Peki bu çocuk bu tecrübeyi hangi şuurla tecrübe ediyor? Bizim şuurumuzla değil. Bizim şuurumuzla tecrübe etse, "işte üç kere denedik, olmadı" diyecek değil mi? Ama mesela Peygamber Aleyhisselam'ın buyurduğu gibi, mü'min bir delikten iki kere sokulmaz, bir kere sokulur denir. Bir kere mi?

Şimdi bir şeyi bütün nitelikleriyle kavramak şartıyla biz bir tecrübenin mahiyetini doğru değerlendiririz. Hani adama sormuşlar: "Sen en çok kimi seversin?" Demiş: "Terzimi severim." "Niye?" demişler. "Çünkü" demiş, "benim terzim, ne zaman ona gitsem ölçümü yeniden alır." Yani "ben senin 10 sene evvel ölçünü almıştım, o zamandan tecrüben var" demez sana. Neden? Çünkü terzi bilir ki senin bedenin sürekli değişmektedir; bakar, değişmiş mi değişmemiş mi. Yoksa "10 sene evvel ben senin ölçünü almıştım, dur tecrübe kutusundan çıkarayım" demez; yeniden ölçünü alır.

Şimdi diyelim ki biz bir insanla bir süreç yaşadık ve bak olumsuzluğu ağır basıyor, onunla iş yapmak zor. Ama bu insan değişebilir. Biz şunu diyemeyiz: "Ben bu insanla bir ticaret yaptım, beni kazıkladı, benim için bu adam bitti." O tecrübeyi böyle bir zihinle yorumladığında, bu tecrübeyi doğru yorumlamak anlamına gelmez. Belki o insan vazgeçti, belki tövbe etti, belki büyük bir dönüşüm yaşadı. Peygamberin 20 sene sonra iman ile şereflendirdiği insanlar var değil mi? Şimdi peygamber şunu mu diyor: "Ben seni bilirim ya, sen işte Bedir'de şunu yaptın, Uhud'da şunu yaptın, Hendek'te şunu yaptın" — demiyor peygamber. Ha, eğer değişmemiş olduğunu görürse, tabii ki "saf saf, ya bu belki değişmiştir, dur bakalım" da demiyor. Ama değişim imkânının farkında.

Dolayısıyla biz kendimizle de ilgili — mesela sen bir zaman bir şeyi yapamamışsın, ama o zamandı, o şartlardaydı, o andaydı; belki şimdi değişti, belki senin imkân ve kabiliyetin gelişti. Şimdi hâlâ "ben bir kere denedim, yapamadım, bundan sonra da yapmam" dersen, o tecrübeyi yanlış yorumlamış olursun. Ama onu doğru bir şekilde analiz etmeye ihtiyacımız var; kendimizle ilgili de, çevremizle ilgili de.

Mesela çok defa şunu duyarız: "Geçen Haziran, Temmuz çok sıcaktı, eminim bu sene de öyle olacak." Bu, bir tecrübeyi yanlış yorumlama örneğidir. Çünkü aklı başında iklimi bilen bilir ki hiçbir sene bir öncekini aynısıyla veya benzeriyle tekrar etmeyebilir; edebilme ihtimali de vardır ama ekseriyetle etmez. Şimdi sen şunu diyebilir misin: "Geçen sene Haziran'da sıcaktan yandık, kesin bu Haziran, bu Temmuz'da da yanacağız"? Bunu dediğinde, bir tecrübeyi yanlış bir şekilde tanımlamış, değerlendirmiş ve yorumlamış oldun.

O yüzden buna da insan dikkat etmeli. — Evet, öğrenme konusunda diyorlar ki insanın mesela iki kere evlenip boşanma oranı, bir kere evlenip boşanma oranından daha yüksek oluyor; yani bir kere boşanırsan bir daha boşanma olasılığın artıyor, sanki insan öğrenemiyor kendini orada görüyor gibi mesela. — Tamam, bu karşılaştırmayla da ilgili bir şey ama, tabii, iki kere evlenince boşanma oranı, o kişinin ilk evliliğinden boşanma oranından daha yüksek oluyor. Onu da diyorlar. Yani insan nelerle muhatap olduğu kadar, ona hangi şuurla muhatap olduğunu da düşünmeli; doğru yorum yapmalısın.

Şimdi bir erkek veya bir kadın üzerinden sen genel bir erkek ve kadın yorumu yaparsan, bu bir tecrübenin sonucundaki bilgi değildir. "Ben çok erkek tanıdım, erkekler böyledir" — kaç tane tanıdın? Diyelim ki 3, 5, 10; peki oradan sen genelleme yapabilir misin? İki evlilik yaptın, diyelim ki iki eşinde de problem yaşadın; "kadınlar böyle, ben iki tane de denedim zaten" diyebilir misin? Bunu demen için bütün kadınların aynı olduğunu bilmen gerekir. Aynı olduklarını bilir misin? Bilmezsin. Dolayısıyla sen iki örnekten yola çıkarak bütün hepsini aynılaştırarak bir genelleme cümlesi kurmuş oldun. O yüzden orada "düşün, emin misin?" diye sorarlar. Ama insan zihni bazen kolaycılık, bazen bilgisizlikle birçok yanlış hüküm ve yorumda bulunabilir; bunlara da dikkat etmek lazım.

Buradaki nefs-i levvame sürecinde de dediğimiz gibi bu noktaya çok dikkat etmek gerekir. Kendini kötülemek, nefs-i levvamede çıkışı olmayan bir duvardır. Nefs-i levvame bu değildir.

Nefs Bir Boşluk Gibidir

Peki nefs nedir? O zaman nefsi anlaşılır bir yere oturtmamız gerekir. Nefs, ne artılıkla ne eksilikle tanımlanabilecek bir şeydir; bir nevi bir odanın boşluğu gibidir. Odaya ne koyarsan o olur. Şimdi bakın, odanın boşluğu var değil mi? Odaya mobilya koyarsanız, o boşlukta mobilya olmuş olur. Ama bakın, o boşlukta 10 sene mobilya dursa, boşlukta mobilya izi kalmaz, değil mi? Veya o odanın boşluğuna kömür doldurdunuz — biz ne deriz? "Kömür dolu bir oda." Veya odun yığdınız, "odun dolu bir oda" olur. Ama dikkat edin, o odanın boşluğu aslında boşluk olmak özelliğini yitirmiyor; sadece siz o boşluğa bir şey doldurdunuz.

Şimdi nefs de böyledir. Nefs aslında boş bir şeydir. Ona özden, ruhtan, hakikatten bir şeyler de koyabilirsiniz, ona yansıyabilir; negatiflikten, egoizmden bir şey de koyabilirsiniz. Ne koyarsanız koyun, o aslında boşluk olmaya devam eder. O yüzden Evliyaullah, bu anlamdaki nefsini ilahi lütuf ve keremlerle süslense bile "ben iyiyim" demez. Çünkü oradaki iyiliğin ilahi kaynağa ait olduğunu bilir. Aynı şekilde o boşluk benliğin, egonun kötü damarlarıyla dolduğu zaman da "ben kötüyüm" demez. İşte o yüzden o ermiş kişi der ki: "Ben iyiyim deme, ben kötüyüm de deme, Allah de." "Ben iyiyim" dersen nefs-i emmarenin tuzağına düşersin. "Ben kötüyüm" dersen o zaman da çıkışı olmayan bir yola girmiş olursun; "ben kötüysem zaten bitmiş, her şey bitmiş" demektir, değil mi?

Şimdi "oda kömür" dersen, o zaman sen toptan odayı kaldırmaya yönelmek durumundasın, değil mi? Çözüm o değildir. Ama desen ki "aslında oda gerçekte boş, ama ona kömür yığmışlar; 10 yıldır içeride kömürler, odunlar yığın duruyor, çıkar kardeşim" — değil mi, çıkarınca oda olduğu gibi yerinde duruyor. O zaman o boşalan odaya güzel şeyler koyabilirsin, değil mi mesela? Diyelim ki güzel lambalar, güzel masalar, sandalyeler koyarsın. Oda diyelim ki 20-30 sene kömürle doluydu, kapkaranlıktı, örümcek ağları vardı, toz toprak doluydu; ama aslında o her zaman boştur. Boşluk her zaman yerinde duruyor, boşluk geçici olarak doluyor. O yüzden nefs nötrdür. Boşlukta ne var? Hiçbir şey. Ama boşluk öyle bir şey ki artıyı da alabilir, eksiyi de alabilir. Nefs ruhtan da beslenebilir, ruhun ışığını da alabilir, benliğin karanlığında da kalabilir. Ama aslında o her iki durumda gene boşluktur.

O zaman nefs-i emmare demek, bütünüyle o nefsi kötülemek değildir. Onun için nefs için üçüncü bir hâl kavramı ortaya konabilir: ne iyidir ne kötüdür, nefs nötrdür. Şimdi bir atomda artı yüklü de var değil mi, eksi yüklü de var; nötr olan da var değil mi, nötr olana nötron diyorsun. Bunun yükünün artı mı eksi mi olduğuna dair bir cevap var mı? Yok. Ama biz illa cevap aramaya kalksak, "ben o zaman iyi miyim kötü müyüm" — cevap yok. Nefs-i levvamede buna cevap vermeye gerek yok.

Bu süreçte iken kendinde iyi bir şey görünce ne yapacaksın? Şükredeceksin, diyeceksin ki "bu Rabbimin bir lütfudur." Burada şu da önemli: Mesela bir kısım negatif, yanlış ego temelli niyetlerimiz olur. Diyelim ki insanlara yardım etmişsin ama ömrün boyunca aslında insanlar seni sevsin diye yardım etmişsin. Şimdi bunu görüyorsun, "eyvah" diyorsun: "Ben ömrüm boyunca insanlara yardım etmişim ama hep sevilmek için, değer görmek için yardım etmişim." Bu da aslında bir egoizmdir. Peki ne olur bu durumda? Yaptığın bütün iyilikler silinir mi? Hayır. Bunda ısrar edersen silinir. Yani o niyetindeki gereksiz damarı, benlik damarını gördün, görüp de ısrar edersen o zaman yaptığın hiçbir iyiliğin kıymeti kalmaz. Ama o yanlış niyetini gördün ve dedin ki "ya Rabbi, o yanlış niyetimden, o yanlış benlik damarından sana sığınıyorum" — yapılan şey yardım, iyilik, cömertlik güzeldi, bu zaten Allah'ın senin kalbine koyduğu bir değerdi, ama benliğin bunu yanlış bir niyetle yapmaya çalıştı. O zaman ne yaptın? Negatif benlik niyetinden kendini uzaklaştırdın; "ben bu niyetimi artık onaylamıyorum" dedin, farkına vardın ve onaylamadın. O zaman Allah o iyiliği senin hesabına, deyim yerindeyse, bir sevap olarak yazıyor.

Kötülüğün İyiliğe Dönüşmesi

İşte Kur'an-ı Kerim'de "Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirmiştir" diyor. Sen diyelim ki bencil bir niyetle bir yardımda bulundun — bu kötülüktür değil mi? Sonra fark ettin o bencil niyetini, dedin ki "ya Rabbi, o bencil niyetimin farkına vardım ve bunu onaylamıyorum, meşru görmüyorum." Ama orada yapılmış bir iş var değil mi, peki ne olacak o iş? Sen dedin ki "ya Rabbi, o güzel iş güzel işti ve senin sayende aslında benim gerçekleştirdiğim bir şeydir." O zaman o sana iyilik olarak yazılıyor, kötülük iyiliğe dönüyor. Yoksa "ben bu kadar senedir hep benliğimle iş yapmışım, ne olacak?" Allah diyor ki: Sen madem benliğinin etkilerini gördün ve artık onları onaylamıyorsun, ama yapılmış güzel şeyler de var — insanlara bir şeyler anlatmaya çalıştın, yardımcı olmaya çalıştın, cömert olmaya çalıştın, vesaire — ne olacak bunlar? Sen dedin ki "ya Rabbi, bunlar aslında hakikatte senin bana verdiğin şeylerdi, senin ikramların sayesinde ben bunları senin sayende gerçekleştirdim, aslında bunlar senin fiillerindi; ama o negatif benliğim bunlara sahipleniyordu, ben o sahiplenmekten artık sana sığınıyorum." O zaman Allah da diyor ki "ben onları sana o zaman yazıyorum." Bu sefer bir anda kötülük iyiliğe dönmüş oluyor. Ama ne ile? O nefsi aradan çıkarmak sayesinde; o niyet olarak ilahi fiili manipüle eden benliği görüyorsun ve onu onaylamıyorsun. İşte sufilerin "fail olan Allah'tır" idraki o zaman gerçekleşmiş oluyor.

Mesela örnek vereyim: bir anne düşünün. Anne çocuğuna yardım ediyor, emziriyor, büyütüyor ama hep içinden "büyüyünce bu çocuk bana bakacak, bu çocuğa ben büyüyünce dayanacağım, o beni koruyup kollayacak" diyor. Bu, besleyip büyütmeye dair bir ego manipülasyonudur, yanlış bir niyettir. Diyelim ki o kadın büyüdü, bunun farkına vardı: "Ya ben yanlış bir niyetle bu çocuğu besleyip büyütmüşüm." Oradaki yanlış, ego temelli niyeti gördü ve onaylamadı; şunu idrak etti: aslında o çocuğu besleyip büyütmesini sağlayan, gerçek anlamda Allah'ın kalbine koyduğu merhametti, şefkatti, verdiği sütü, akıl, anlayış, güçtü — aslında bütün bunları Allah verdi, dolayısıyla bunların da o eylemin de hakiki sahibi Allah'tır dediğinde, Allah bu anlayışı ve bilinci neyle ödüllendiriyor? Sanki o eylemi sen yapmışsın gibi telakki ediyor. Dolayısıyla yaptığın eylem boşa gitmiyor. Ama yaptığın eylemi egonla manipüle etmeye devam edersen ve bunda ısrar edersen, yaptığın eylem boşa gidiyor.

Zâhiri bir örnek daha vereyim: bir ebeveyn çocuğunu besledi büyüttü, hatta üç tane çocuğu olsun, hepsini besleyip büyüttü. Çocuklar da ona bakmadı, hepsi evlendi, onu aramıyorlar, o ebeveyni arayıp sormuyorlar. Şimdi ne diyor anne babalar? "Neyse, kargaya öğüt vermişiz" diyorlar; yani bütün amelleri boşa gitmiş gibi hissediyorlar. Kur'an bunu ayette ifade ediyor: "Onların amelleri boşa gitmiştir" diyor. Çünkü neden? Bir ego beklentisiyle bunu yapıyorlar. Bunu normal hayatta da yaşıyoruz. Ama o ebeveyn şunu deseydi: "Allah bizim emanetimize üç evlat verdi, biz de Allah'ın kalbimize koyduğu merhamet, şefkat, bize verdiği imkân, rızık, güç, kuvvet, ilim, akılla o çocukları besleyip büyüttük; aslında bunun hakiki, gerçek anlamda besleyip büyüteni Allah'tır" dese, o zaman Allah o anne babayı, o çocukları besleyip büyütmüş gibi muamele eder. Onlar da kaynağa bağlı oldukları için çocuklarının iyi veya kötü olmasına göre yaşamazlar ve öyle bir his de duymazlar. Eğer çocukları bencil olursa onların adına üzülürler, derler ki "aslında onlar bu insani fıtratlarının farkında değiller." Çünkü o fıtratlarını çocuklar korumuş olsa o anne babaya da Allah namına hürmetkâr olacaklardı. Ama olmazlarsa, o anne babanın herhangi bir sorunu değildir; hiçbir problem olmaz. O ebeveyn neye odaklı olacak? Rablerinden gelecek lütuf, ikram ve O'nun yakınlığı, O'nun varlığı ile mutmain olacaklar; hiçbir problemleri olmayacak, sistem hiçbir boşluk taşımayacak.

İşte nefs-i levvamede mesele, yanlış niyetlerin, yanlış algıların, yanlış değerlendirmelerin ortadan kalkmasıdır. Burada kişi nefsini ya bir ayna ya bir boşluk gibi telakki etmelidir. Bakın, boşluk "hiçbir şey" demek değildir; hiçbir şey olsaydı boşluk diye bir şey de olmazdı. "Bak, odaya şu mobilyaları koy" diyorsun — demek ki orada bir şey var ki oraya koyuyorsun. Olmayan yere mobilya konur mu? O boşluk dediğim şey, "boş" anlamında değil, "hiçbir şey değil" anlamında da değil; o bir varlık içeriyor. Esas iş yapan da o boşluk zaten.

— Evet, yani artı-eksi-nötr varsa, artı eksi birbirini tamamlar; nötr yoksa artı eksi birbirini tamamlayamaz ve hiç sistem olmaz. — Evet, işte atomdaki o denge de bu; elektron var, proton var, nötron var. Anlatabiliyor muyum? Ama bizim zihnimiz hep artı-eksi çalışıyor. Bakın, toprak nötr bir şeydir; topraklıyorsun, en mükemmel şey nötrlüyor her şeyi, değil mi? Koskoca binlerce voltluk bir enerji bile toprakta nötrlenir.

Sonuç: Ne İyiyim Ne Kötüyüm, Allah De

Nasıl davranmalıyız? Biz dolayısıyla nefs-i levvamede buna dikkat edeceğiz: "İyi miyim, kötü müyüm?" diyeceğimize, "bu soruya cevap vermiyorum" diyeceğiz. Benim nefsim nötrdür ve bana düşen şey, ilahi lütuf ve keremi, özümü o boşlukta tecrübe etmek, onu yaşamak, onu orada yansıtmak ve alabilmektir. Yani neye dönük olacaksın? Pozitif olana dönük olacaksın. Bilerek veya bilmeyerek negatif olanı o boşlukta, o nefste gördüm — hiç öyle kaygıya, korkuya, kendini kötülemeye gerek yok. Sadece "bu onaylamadığım bir şeydir" diyeceğiz, bitti, bu kadar. Onaylamıyorsun, bir anda o ortadan kalkar. Çatışmaya da gerek yok, kaygılanmaya, kendimizi kötü hissetmeye de gerek yok.

Bakın, orada kendini kötü hisseden de doğal benlik değildir. Şimdi düşünün: bir aynada çirkin bir şeyin görüntüsü var, ayna kendini kötü hisseder mi? Diyelim ki aynada zehirli bir yılan var, ya da vahşi bir köpek, ya da kuduz bir hayvan var, aynada görünüyor — ayna rahatsız olur mu bundan? Olmaz. Biz de nefsimizde negatif bir şey gördüğümüzde rahatsız olmayacağız, sadece "onaylamıyorum" diyeceğiz, bu kadar. (Tabii bu da başka bir nefs hali — "aslında benim nefsim böyle bir şeyi nasıl taşırım" diye rahatsız olmak da, biraz olumlu gibi görünen ama olumsuza da işleyen bir şey. O tuzağa da düşmeyeceğiz.)

Çünkü nefs-i levvamenin bu anlamdaki tuzaklarına dair farkındalık olmazsa, kişi hemen o süreçten ya korku nedeniyle, ya kaygı nedeniyle, ya karamsarlık ve ümitsizlik nedeniyle, ya da kendi kendine kızmak nedeniyle — veyahut tırnak içinde "kötü bir nefse sahip olduğu için" bunu tetikleyen insanlara kızmak suretiyle — tekrar nefs-i emmareye döner. "Ben aslında iyi bir insanım, işte şunlar şunlar hep beni kötüye tetikledi, annem babam beni anlamadı, şu olayları yaşadım, bu beni olumsuz tetikledi" deyip başkalarını suçlarsın. Hiçbirine gerek yok, bunlar hepsi gereksiz tepkilerdir; seni o düzeyin dışına çıkarmaya çalışır.

Onun için şuna dikkat edin: bir benlik hali size karamsarlık, kötümserlik, yetersizlik, öfke veriyorsa, o gerçek nefs hali değildir; onlardan da kurtulursunuz. Ben bazen böyle görürüm: "Benim çok rezil bir nefsim var, ben beş para etmez biriyim" — bunu söyleyen zaten yine samimi sanılan bir insan egosudur o an. Ama bu da bir egodur, ego bunu bile fark etmez. Güya orada da kendini ne kadar kınıyor. Hayır kardeşim, kendini kınamana gerek yok; kendindeki o negatif benlikleri kına, kendini değil. Anlatabildim mi? Kendini değil. Ona "ben" deme. "Bende bir kısım negatif benlik damarları var, aynada bir kısım yanlış yansımalar oluşmuş" — bunları onaylamadığın anda o yansımalar ortadan kalkacaktır.

Çünkü nötr olmadığın müddetçe nefsle çatışma olur, gerilim olur; ya kibirlenirsin ya kendini aşağı ve kötü görürsün, ikisi de çatışma üretir. Kibirli görürsen onu sürekli korumaya çalışırsın — "ben iyi biriyim" dersin veya etrafının seni iyi biri olarak deklare etmesini sürekli istersin. Veya "kötü biriyim" dersin, orada da bir çatışma hissedersin, "kötü olmak istemiyorum" dersin değil mi? Onu da bırak, hepsini bırak. "Kötüyüm" de deme, "iyiyim" de deme, "Allah" de.

Onun için Abdullah olmak iyi bir şeydir; yani Allah'a ait olmak, kendine dönük bir şey değildir. İnsanlar bazen dini şöyle anlıyor: "Din insanı Allah karşısında köleleştirir, insanın hiçbir şeyi olmadığını iddia eder, insanı felce uğratır" derler; tabii anlaşılmadığı için böyle derler. Oradaki mesele şudur: insan nefs düzeyinde nötrdür, bir şey yoktur, ve o her şeye ayna olmak için yaratılmıştır. Mesela desek ki aynada ne var? Aynada hiçbir şey yok. Ama ayna öyle bir şey ki her şeyi görüntü olarak alıp yansıtabiliyor. Aynada hiçbir şey yok — hatta ayna neyden ibarettir? Bir cam, değil mi, ve arkasında bir siyah sır, bir folyo gibi bir şey vardır. Aynada hiçbir şey yok ama o ayna her şeyi yansıtabiliyor.

İşte aslında kulluk da böyle bir şey. Allah'ın kulu ne demek? Sende hiçbir şey yok, ama sende Allah'ın isimleri ve sıfatları gözükebilir. Bu ne kadar güzel bir şey, değil mi? Ama nefs "bende bir şey var" dediğinde, yani "iyi bir şey var" dediğinde de hata eder, "kötü bir şey var" dediğinde, yani kendini o kötü şeyle özdeşleştirdiğinde de hata eder. "İyilik bendendir" dediğinde de hata eder, "kötülük bendendir" dediğinde de gereksizce bir hataya düşer. İyilik de kötülük de senin kaynak olarak sahip olduğun bir şey değildir. İyiliği Allah'a ver ve sende göründüğü için şükret. Kötülüğün kaynağı olan egoyu gör, benlik damarını gör, onu da onaylama.

Mesele burada kapanmıştır. Ders burada tamamlanmıştır. İzlediğiniz için teşekkür ederim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Doğrudan sure/ayet numarası belirtilmemiş, ancak anlatıcının atıfta bulunduğu üç ayet meali şu şekilde geçiyor: "Allah size hesapsız verendir / Allah onlara hesap etmedikleri şekilde rızık verir" (sure adı belirtilmemiş); "Onların amelleri boşa gitmiştir" (sure adı belirtilmemiş); "Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirmiştir" (sure adı belirtilmemiş). --- ---