Nefs Psikolojisi ve Bilgi-Varlık Seviyesi
Kısa Özet
Sohbet önce enneagram altı-yedi mizaç tiplerinin davranış kalıplarına kısaca değinerek başlıyor, ardından negatif duygulanımın kaynağının hafıza ve imajinasyon olduğu, bunun her zaman kişinin kendisinden kaynaklandığı, dışarıdan gelmediği anlatılıyor. Kendine acımanın, gururun ve nefsin/otomatizmanın (mekanizmanın) insanı nasıl tekrar tekrar aynı olumsuz tepkilere sürüklediği; buna karşı şuurlu gözlem, "ilk uyanış" ve insan olmanın "rağmen olma" (kendine kötü davranana bile iyi davranabilme) yeteneğiyle ölçüldüğü işleniyor. Son bölümde bilgi (malumat) ile varlık (gerçek tecrübe edilmiş bilgi/olmak) seviyesi arasındaki fark; modern psikoterapinin geleneksel mürşitlik/terapi anlayışından farkı; affetme, tövbe ve Tevbe Suresi'ndeki geride bırakılan üç kişi kıssası üzerinden hakiki dönüşümün ancak "varlık" seviyesinde gerçekleşebileceği anlatılıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Negatif duygulanım her zaman kişinin kendisinden kaynaklanır, başkasından değil; bu yüzden yanlıştır ve durdurulabilir.
- Kendine acımak her zaman negatiftir; kişi kendine borçlu olunduğunu hissettiği sürece kendi üzerinde çalışamaz.
- Bilgi (malumat) ile varlık (olmak) birbirinden farklıdır; hayattaki olaylar bize bilgimizin değil varlığımızın derecesini gösterir.
- İnsan olmanın ölçüsü "rağmenlik"tir: sana kötü davranana iyi davranabilmek, seni sevmeyeni sevebilmek.
Enneagram Altı-Yedi Mizacı Üzerine
Üzgünüm, unvansız birine ne diyebiliyoruz? Uzman biri değil. Uzmanları tercih ediyorlar. Mesela isim yapmış, bu işin uzmanı falan kişiler, onun için. İlk elde hangi veri var elimde? Bir kişinin iyi olduğuna dair unvanı. Ondan sonra diğerinin unvanına gitti. Ama şey almadı, pozitif bir şey almadı, o zaman onu düşünüyor. Ama önce unvanına bakar. Mesela unvansız biri hemen hemen pek gitmez. Ya özel biri tavsiye edecek veya prezente edecek. O yüzden altı için ilginç bir şey var. Yani anlamak lazım, çok şeydir.
Ama yedi onu kendine çeken bir şeydir. Yedi biraz altılığı rahatlatır, biraz rahatlatır, tabii biraz spontan olabiliyor. Bir altı doktorun bir şeyi var. Bir altı doktor söylüyor, "ben para kazanırım, biraz kendime güvenim artırır, sonra gider para harcarım, böyle işte keyifle yaparım." Çok hareketli davranır. Tam bir altı-yediliğin ifadesi. Ama yoksa, gergin olduklarında ve kaygılı olduklarında yediliklerini hiç işletmezler, doğrudan doğruya altılık yaparlar. O yedilikleri hiç gözükmez orada. Ama altılıkları rahatladığı zaman, altının endişesi kaygısı olmadığı zaman, altı sağlam düzenine basmaya başlayınca bu sefer yedilik ayağıyla keyfine bakar. Çok keyfe de düşkünlük yapıları vardır.
Özellikle bazı 6-7 bayanların çekilmez bir tabiatları var. Tersleştikleri zaman eşleriyle hep negatifini görürler. "Beni gezdirmiyor, şöyle yatmıyor" der, adamı sorarsın, "ya şu işi yapmıyor" falan diye tersleşirler yani. Bir 6-7 ile çatışmayacaksın. Çatışırsan seni mahveder. Ama pasifliğiyle mahveder yani, hani böyle direkt çatışmaz ama çok iyi ince bir sezgisi vardır; seni nerede rahatsız edeceğini bilir, senin neyinin rahatsız ettiğini, neyin seni üzdüğünü bilir. Hani deyim yerindeyse bir cerrahın bıçağı kullanması gibi, nerede sinir var, nerede kemiğe dayanıyor, o bıçağı iyi bilir. Orayı böyle hedef alır. Çok insafsız. "İğrenç" kelimesini kullanmamak lazım ama olumsuz bir emosyon oluyor, bu iyi bir şey değil. Bir altının buna dikkat etmesi lazım.
Ama birine kötülük yapmışsa, pozitif anlamda da memnun etmek istediği zaman muhatabını çok iyi bilir; yani nasıl memnun edebilir, nasıl onun dikkatini çekebilir, nasıl onu pozitif düşünce ve duyguya getirebilir, bunu da iyi bilir. Altıya yanlış yapmayacaksın. Çünkü aslında paradoksal bir şekilde hem muhatabını kötüye götürür hem aslında kendi kötüye gider ama bunu fark etmez. Yani altının burada yaptığı şey onu iyiye götürmüyor, en sonunda o da mutsuz oluyor. Ama altı çok hesapçı olduğu için problem oluşuyor.
Bu yüzden altılar obsesif duruma daha yatkındır. Birler de öyle. Zihinsel obsesyona altılar çok yatkındır. Birler daha ağırlıklı olarak fiziksel obsesyonlara yakındır ama obsesif kompülsif problemler en çok birlerde ve altılarda oluşuyor.
(Bu noktada kısa bir çay/kahve molası ve aradaki sohbetten bir kesit geçiyor.)
Bu mizah bilgisini geliştirmenin yegâne şartı gözlem ve analizdir. Bu konuda ne kadar çok konuşabileceğim bir arkadaşım olursa o kadar çabuk ve hızlı gelişir; tek başına da olur ama beraber olunduğunda o tecrübelerin paylaşımı, o analizler daha güzel oluyor.
Negatif Duygulanım: Hafıza ve İmajinasyon
Çok kısa, negativite ile ilgili bir şey okuyacağız, daha sonra inşallah asıl konuya nasip olursa geçeriz.
Negatif duyguya her zaman bir başka insan sebep olur; yani bizim tarafımızdan öyle algılanır. Öfkemizin, alınganlığımızın, kırılmamızın sebebi başkalarıdır. Bu başka insanın o anda hazır bulunması şart değildir. Kişi bunun yerine hareket eden "imajinasyon" adını verdiğimiz şeye sahiptir. Yani bizim imajinasyonumuz, hayal melekemiz bir olayı, bir kişiyi hatırladığında tekrar o negativiteyi yaşarız. Hatta biz şöyle deriz: "Ya bana onu hatırlatma, onu hatırladıkça sinirim tepeme çıkıyor" deriz. Veyahut da onu hatırladıkça, uğradığımız bir haksızlık aklımıza geliyordur. Hafıza bizi negatif yapar. Dolayısıyla burada bu durum her zaman bir kişiye dair hafızamız veya imajinasyonumuzdur.
Negatif duygu imajinasyondan veya hafızadan meydana geldiğinde, genellikle kişinin diğer birey hakkında daha önce hissettiği şeyin bir tekrarı söz konusudur ve bir süre sonra, ilk başladığında bunu gözlemlemek mümkün olur. Bu durumda bazen tam gücüne ulaşmadan önce kişi bundan ayrılabilir. Yani negatif duygulanım ilk başta bir şeyi hatırlamakla veya hafızamıza geri döndüğümüzde bir şeyi anımsamakla başlar. Kişi o anda kendini tutabilirse, kendini o anda görebilirse durdurabilir. Durdurmak istemek lazım tabii. Durdurmak istediği zaman durdurabilir. Ama bir yerden sonra onu durduramazsın, bu bir eşiğe bağlıdır.
Yani diyelim ki haksızlığa uğradığını düşünüyorsun. Burada bir yol var: ya bu gerçek değildir, ya da diyelim ki affetmen gerekiyor. Aklına gelir onun yaptığı, uğradığın bir haksızlık; dersin ki "evet yaptı, ben onu affediyorum, yanıldı veya yanlış yaptı, gaflete düştü ama ben onu affediyorum, inşallah kendini düzeltir." Mesela dediğin anda bu durmaya eğilim gösterir. Ama bunun üzerinde zihinsel ve duygusal olarak adım atmaya başlarsan, onu bir kartopu gibi büyütürsen, tetiklersen büyür ve öyle bir noktaya gelir ki çığ gibi olur; altında kalmaktan başka bir şansın yoktur. Onu tetiklediğin anda ve devam ettirdiğin anda altında kalırsın. Bir yerden sonra istesen de durduramazsın. Hatta kişi şöyle der: "Öfkeleniyorum, çok rahatsız oluyorum ama ne yapayım, durduramıyorum." Çünkü bir yerden sonra durduramaz kişi. O bir çığ gibi kişiyi alt eder.
Kişi şansını kullanmalıdır. Bunun için de kişi bunun yanlış olduğunu kabul etmelidir. Bizim en büyük hatamız negatif duygulanımları doğru kabul etmemizdir. Doğru kabul ettiğimiz için de bunları durdurmak gibi bir tavır göstermeyiz. Haklı olduğumuzu ve samimi olduğumuzu düşünerek bunları yaparız. Bunlar bütünüyle yanlıştır. Negatif duygulanım yanlıştır ve kişinin kendisinden kaynaklanır, dışından değil. Bunu kişi anlamalıdır. Bu iki ilke: yanlıştır ve senin kendinden kaynaklanır. Biz tam aksini düşünürüz, doğru olduklarını kabul ederiz. Çünkü tırnak içinde "insan olduğumuzu" kabul ederiz: "İnsanım, tabii ki öfkeleneceğim; insanım, tabii ki kırılacağım; insanım, tabii ki cevap vereceğim." Bu yanlış.
İkincisi, bunun durdurulamayacağı ve bizim elimizde olmadığı inancıdır. Bu da yanlış. Kişi bunu durdurabilir ve elindedir, ama bunun için çalışması gerekir. Çünkü bu artık kişide yol olmuştur. Belli bir seviyeye geldiğinde kişi bunu durduramaz; o seviyeden önce farkına varılmalıdır. Durdurmak niyeti taşırsan durdurma ihtimalin vardır, yoksa durmaz. Şiddetle negatifleştiğinde bu durumda hiçbir şey yapamazsınız. Belli bir şiddete erişmişse o negativite karşısında kişinin kendisi de bir şey yapamaz, çevresi de bir şey yapamaz; o şiddete o anda başka bir şey yapmak mümkün değildir. Kişi o anda olur olmaz herkese o negativiteyi yansıtır, orada artık ip kopmuştur, yapılacak bir şey yoktur maalesef.
Niçin bir şey yapılamaz? Çünkü yapmak istemeyiz. Pek çoğumuz o anda şiddetle negatif olmaktan hoşlanırız. İnsanların negatif olmayı, acı çektiklerini hissetmeyi sevdiklerini fark etmeliyiz. Söylenebilecekler bundan ibaret ama bunu görmek gerekir; gerek kendimizde gerek çevremizde bunu tecrübe etmeli, iyice fark etmeliyiz. Yani insan aslında bu duyguları seviyor. Öfkeyi seviyoruz. Birinden hoşlanmamayı ve bunu ifade etmeyi seviyoruz. Sevdiğimiz için de kurtulamıyoruz. Negatif olmaktan hoşlanmamaya başlamak için çok uzun bir zaman boyunca büyük bir mücadeleye ihtiyaç vardır. Negatif olmak oldukça kolaydır ve sorun da budur.
Sadece siz en derin düşüncenizde, anlayışınızda ve hissedişinizde, şuurun ışığıyla ve hedefle kendinizi negatif durumların çukurundan kurtarabilirsiniz. Derin düşünce, anlayış ve şuurun ışığıyla ve hedefle. Burada hedef çok önemli. Yani "ben öfkeleniyorum ve öfkelenmek yanlış bir şeydir, öfkelenmeyeceğim" — bu bir hedeftir ve kişi bu hedefi ne kadar çok hatırlarsa o ölçüde başarıya ulaşabilir.
(Bu noktada kısa bir telefon görüşmesi araya giriyor: "Toplantıdayız. Geliyor musun? Tamam var var. Tamam tamam. İnşallah." Sohbetin ana akışıyla ilgisi yok, olduğu gibi bırakılmıştır.)
Hedefimiz yoksa böyle bir şeyimiz de olmayacak. Hatta kişi şunu sorar: "Niye böyle yapayım ki? Niye negatif duygulanımları bırakayım ki? Ve niye öfkelenmeyeyim ki?" O zaman kendimizi bundan kurtaramayacağız. Bir de sanki bunu kendi varlığımızın bir bölümü kabul ederiz. Mesela bir 8, bir 1 öfkelenmediği zaman sanki bir parçası eksik hisseder. Bir 4, bir 2 gücenip alınmadığı zaman, üzülmediği zaman, ağlamadığı zaman sanki bir şey eksiliyormuş gibi hisseder. Değil mi? Bu çok büyük bir yanlıştır. İşte hedef bu. Yani ruhsal açıdan bakmamız gerekir derken bunu kastediyoruz. Yani bunlar yanlıştır ve bizim hedefimiz bunlar değildir.
Kendine Acımanın Tehlikesi
Kendine böyle ego daha çok tatlı oluyor, ben de onu sevmiyorum. Bu mizaçlara göre değişen bir şey. Benliği besliyor ama farklı açıdan besliyor. Mesela bunu bir üç için daha çok söyleyebiliriz. Yani kişinin "insan olma" diye bir hedefi olmalı ve şunu kabul etmeli: insan olmayı hedefliyorsan bunlar terk etmen gereken şeylerdir. Yani "ben hem insan olacağım hem de bunlar olacak" — böyle bir lüksümüz yok. İşte hedef dediğim şey bu. İnsan olmak istiyorsan bunlar fazlalıktır.
Hazreti İsa'ya birisi der ki "seni takip etmek istiyorum." "Peki, kabul" der, "ama bütün varını yoğunu sat." O zaman adam boynunu büker ve Hazreti İsa'yı takip etmeyi bırakır. Çünkü o yüklerle İsa'yı takip edemezsin, onun imkânı yok. "Ben hem öfkeli olacağım, alınacağım, güceneceğim, kırılacağım, sinirleneceğim, şikâyetçi olacağım, insanlardan alacaklığım olduğunu düşüneceğim, hem de Allah'a ulaşacağım, iyi bir mümin olacağım, iyi bir insan olacağım" — böyle bir imkân yok.
Burada en önemli bir yapı da şudur: kendine acıma. Kendine acımanın her türlü rengi negatiftir. Romantikliğe dönüşebilir ama yine de negatiftir. "Ama romantikler olmasaydı, dörtler olmasaydı, acının edebiyatı olmayacaktı ve en azından çok zayıf, çok fakir kalacaktı" diye düşünülebilir. Nereden baktığımıza göre değişir bu. Ruhsal açıdan bakarsak bu hiç iyi bir şey değildir. Ama edebiyat açısından, insani açıdan bakarsan iyi bir şeydir; edebiyata çok şey kazandırmıştır. Ama tamamen yanlıştır.
Bir sufi öğreticinin müritlerine söylediği çok güzel bir söz var: "Sen kendine acımayacaksın, ben sana acıyacağım." Bu çok önemli bir söz. Bunu Aziz Mahmut Hüdayi'nin hocasıyla ilişkisinde görebiliriz. Aziz Mahmut Hüdayi, Bursa'ya yeni kadı gelirken biraz kendine acır; der ki "sen koskoca Bursa kadısıydın, bak şimdi yerleri siliyorsun, temizliyorsun, kendine acımıyor musun, sen bu hallere düşecek adam mıydın, sen nerelerden nerelere geldin" falan deyince, bunun nefsani bir dürtü olduğunu hisseder, bu sefer sakalıyla yerleri temizlemeye başlar; bunun da ters bir kibir olduğunu görür. Sakalıyla temizlemeye çalışırken süpürge yerine, hocası (Üftade Hazretleri) gelir, der ki: "Hüdayim, bu kadar kendine eziyet etme." Yani hocası ona acır: "Senin kendine acımaya hakkın yok, çünkü bizim kendimize her türlü acımamız aslında bir benliktir." Yani "ben kötüyüm, ben şöyle yıkığım" demek de öyledir; onun altında da ayrı bir benlik vardır. O da nasıl bir benlik, bakmak lazım; sanatçı bir benlik mi, altı-iki benliği ezerek mi işliyor, bakmak lazım.
Neyse, "aslında ben kötüyüm" — gerçek anlamda, yüzde yüz, hiçbir insan bunu demez. En fazla "ben kötüyüm" diyen insanın biraz derininde "aslında ben iyiyim" diyen bir tarafı vardır. Gerçekten her şeyiyle "ben kötüyüm" diyen bir insan iyi olmaya adım atmış demektir. Fakat bunu gerçek bir insan diyebilir ancak. Bir sufi "ben kötüyüm" diyebilir ve bu gerçekten kendi derinliğinde doğrudur. Ama bizim gibi insan olmaya çalışan insanların "ben kötüyüm" demesinde gerçek bir söz, gerçek bir derinlik yoktur. Bunu şöyle test edebilirsiniz: "ben kötüyüm" diyen insana herkes toplansın, "evet sen kötüsün" desin, "kötü olduğun bir durum" desin. Hemen kendini savunacaktır. Çünkü kendini yüzde yüz kötü olarak görmemektedir ve göremez de zaten; bu imkânsızdır. Görse intihar eder, ya da yıkılır, psikolojik olarak yıkılır.
Bazen "ben kötüyüm" demenin altında "beni siz kötü yaptınız, hepiniz suçlusunuz, hepiniz bana borçlusunuz, beni bu hale siz getirdiniz, artık ödemeler gelsin" demek vardır. Onun için o sözün altı iyi doldurulmalıdır. Fark edilmesi gereken şey, zengin ya da fakir, evli ya da bekâr, başarılı ya da başarısız, herkesin kendine acıma eğiliminde olduğudur. Kendine acıyan bir insan kendine borçlu olunduğunu hisseder. Mesela bunu en az yapanlar sekizlerdir ama burada kendine acımayı tam yaşarken biraz bunu kibirle örter; "insanlar zaten bana layık değil, nerede beni anlayacak insan" diyerek bu acımayı örter. O da kendine acıyor. Belki en az görülen tip sekizlerdir ama o da kendine acıyor.
Kendine acıyan insan kendine borçlu olunduğunu hisseder. Kendinize borçlu olunduğunu hissediyorsanız asla kendi üzerinizde gerçekten çalışmaya başlamayacaksınız. Bu çok önemli bir şey. Kişi kendisine borçlu olunduğunu hissettiği sürece kendi üzerinde çalışamaz. Çünkü kendinde problem olduğunu düşünmez. Problem başkalarındadır ve kendisini bu hale getiren başkalarıdır. Dolayısıyla kendisinin değişmesinin değil, başkalarının değişmesinin gerektiği söz konusudur. İşte bu yüzden kişi kendine hiç acımamalıdır. Kendimize acımasız olmak durumundayız, ama bilgece.
Kendi üzerinde çalışmak amacıyla çaba göstermek için aslında kendinizde bir şeyin yanlış olduğunu hissetmelisiniz. Bu denildiğinde ortalama şuurumuz şöyle cevap verir: "Sen o tarafı mı tutuyorsun, onun bana yaptığı şey doğru mu demek istiyorsun?" Hayır, böyle bir şey demiyoruz. Diyoruz ki sen yanlışsın. Senin yanlış olman onun doğru olmasını gerektirmiyor. Muhatabın yanlış olabilir, ama sen de yanlışsın. Sen kendi yanlışınla uğraşmalısın. Bu, başkalarının yanlış yapmadığı anlamına gelmiyor. Bu bir nokta ve bunu bir kişinin ikna olması genellikle yıllar alır. Evet, yıllar alır.
Çalışma; katman katman gurur, cahillik, kendinden memnun olma, rahatına ve zevkine düşkünlük, kendini sevme, kendini erdemli görme vesaireden geçmelidir. Yani bütün mekanizmamızdaki bu olguları görmeliyiz. Çünkü bunların çok farklı renkleri vardır; gururun türlü türlü rengi vardır, kendine acımanın türlü türlü rengi vardır, kibrin çeşit çeşit renkleri vardır. Kişi bütün bunları görmelidir ve bunlardan vazgeçmelidir.
İlk Uyanış ve Kendini Gözlemleme
Kişi ne zaman bununla ilgili bir farkındalığa erer? Konuşulan şeyin gerçek bir şey olduğunu fark ettiğinde olur. Yani biz burada konuşuyoruz ya, burada konuştuğumuz şey farklı bir şey, çok önemli, değerli bir şey. Bunu kişi kendine söylediği zaman gerçekten çalışmaya başlamıştır. İlk değişiklik zihindedir, yani farklı düşünmektir. Bu ilk adımdır. Kişi burada döner. Ve kendine der ki: "Sen yanlış bir yoldasın, yanlış yapıyorsun; bugüne kadar yanlış yapıyordun ve yanlış yapıyorsun; eğer böyle devam edersen çok pişman olacaksın." Bakın bizler değişmeyiz çünkü pişman değiliz. O yüzden bütün geleneklerde, dini referanslarda pişmanlık ve tövbe kavramı üzerinde çok durulur.
Aslında pişmanlık ve tövbe şudur: "Benim şu ana kadar yaptığım şey yanlış ve eğer böyle devam edersem kaybedeceğim, değişmekten başka bir çarem yok." İşte orada kişi değişmeye başlar. Yoksa kişi şunu diyorsa, "aslında doğru yolda gidiyorum ama bazı ufak tefek eksikliklerim var, bunları da düzeltirsem tamam" — biz burada hiçbir zaman bununla ilgili konuşmayız. Biz burada hiçbir zaman insan eleştirisi yapmayız, çevremizi eleştirmeyiz; bu yanlıştır ve kimseyi de bu konuda dinlemeyin. Geçici olarak dinleyebilirsiniz, özellikle terapi yapıyorsanız zaten mecbur olursunuz, ama bunun asli bir etken olmadığını bilmeliyiz.
O yüzden biz başkaları hakkında değil, kendimiz hakkında konuşuruz. Başkalarının bize yaptığı hiçbir şey (bizi ilgilendiren bir şey) yoktur; vardır ama bu bizi ilgilendirmez. Bizim algımız, bizim anlayışımız, bizim bakış açımız esastır. İşte bunu Kur'an'ın deyimiyle ifade edersek: insanların dalalette olması, yani sapma durumunda, yanlışlıkta olması, sizin hidayetinize ve doğruluğunuza zarar vermez. Yani başkasının sana kötü davranması senin öfkelenmeni gerektirmez. Birisinin sana kibirli davranması seni rahatsız etmesi gerekmez. Onun yanlış yolda olması senin yanlışını zorunlu kılmaz. Dolayısıyla biz başkaları hakkında konuşamayız. Eğer ben yanlış yapmışsam veya bir olumsuzluk hissediyorsam bu kendi yüzümdendir; ben yanlış bir yerden baktığım içindir.
O yüzden dikkat edin, hiçbir geleneksel öğreti "dünyanın düzeleceği" üzerine kurulmamıştır. Yani "dünya düzelirse biz de iyi mümin oluruz, iyi insan oluruz; dünya düzelse ben çok iyi bir insan olurum" — böyle bir şey yok. Sen iyi bir insan olacaksın, hem de en kötü şartlarla. Yoksa "insanlar iyi olsa ben de çok iyi olurum" — bu insan olma meselesi değildir. Eğer böyle bir cümle kuruluyorsa burada kastedilen şey insan olma değildir. Çünkü insan olma bir "rağmen olma"dır. O yüzden kısaca ifade edeyim: gerçek bir insanın ölçüsü, "rağmen davranabilme" yeteneğiyle ölçülür. Yani seni sevmeyeni ne kadar seviyorsun, sana vermeyene ne kadar cömertsin, sana zulmedeni ne kadar affediyorsun — insan olmanın ölçüsü bunlardır. Yani rağmenliktir, göreklik (karşılıklılık) değildir.
Bunu Hazreti İsa çok ifade eder; vergi toplayıcıları örneğiyle: kişi ne kadar çok vergi verirse vergi toplayıcısı da o kadar o insanı sever. Bir insan sana ne kadar merhametliyse sen de o kadar merhamet duyarsın, yardımcı olursun. Veya bir 8 mizacındaki birinin ifadesiyle "ben o insanları çok seviyorum çünkü bana çok saygılıdır" — böyle bir şey olabilir mi? O insanlar seni sevmiyor ama sen onlara saygılı olacaksın; o insanlar seni küçümsüyor ama sen onları en küçük bir şekilde bile küçümsemeyeceksin. Onlar seni hakir görüyor, görmek bile istemiyorlar seni, ama sen onları seviyorsun, önemsiyorsun, değer veriyorsun ve hiç küçümsemiyorsun. Bu insan olmaktır.
O yüzden herhangi bir insanla münasebetinizde kendinize bu yönden bakın, muhatabınızla bu yönde değerlendirin. Bir arkadaşlık, bir dostluk neyle ölçülür? Rağmenlikle ölçülür. "Ben ona kötü davranacağım ama o bana iyi davranacak" — işte o iyi bir dosttur. Ya da tersini düşünelim: "o bana kötü davranacak ama ben ona doğru ve güzel davranacağım" — işte o zaman ben gerçekten bir dostum, bir arkadaşım. "Ben onu kıracağım ama o beni kırmayacak" veyahut da "o beni kıracak, kırmasına rağmen ben onu kırmayacağım, üzmeyeceğim ve buna dair en küçük bir negatif duygu da beslemeyeceğim" — işte...
Kişi burada kendini manipüle edebilir ve gösterdiği negatif tepkinin haklılığını "o yanlışını anlasın diye yapıyorum" diyerek savunabilir. Bu yanıltıcı bir şeydir. Kişi önce pozitif olabilmelidir; daha sonra "bunu ona nasıl anlatabilirim" ayrı bir konudur. Ama biz bunun için (negatif davranmak) yapmayız; yaparız negatif davranışı, sonra buna manipüle ederek kendimize pozitif bir kılıf uydururuz. Bu dikkat edilmesi gereken bir şeydir.
Biz buna "ilk uyanış" diyoruz: "yanlış yapıyorum ve böyle devam edersem kendimi zayi edeceğim, yani kaybedeceğim, kendi varoluşumu kaybedeceğim ve bu benim için büyük bir kayıp olacak" demek, ve doğru olana doğru bir hedef belirlemesi yapmak — işte buna biz ilk uyanış diyoruz.
Mekaniklik: Aksiyon Değil Reaksiyon
Kişi benliğin dönüşümü üzerinde her şeyden çok önemli bir şekilde çalışmalıdır; hayatının merkezinde bu vardır. Diğer insanların yanlış olduğundan emin olmalarına rağmen genellikle insanlar kendilerinde bir şeylerin yanlış olduğunu düşünmezler. Bu durum, miyop olmuş ve gözlük takmayı reddeden, kendisinde bir sorun olmadığını ama son zamanlarda gazetelerin çok kötü basıldığını söyleyen bir adama benzer. İnsanların geçmeleri gereken bir basamaktır bu.
Bu dünyada insanların, olayların vesairenin doğru olduğunu, iyi olduğunu göstermez. Senin doğru bir yerden bakmadığını gösterir. Sen doğru bir yerden bakınca onlar doğru davranıyor olmayacaklar; ama sen doğru bir yerden bakmayı öğrenecek ve onlardan etkilenmemeyi sağlamış olacaksın.
Aynı şekilde düşünmeye ve hissetmeye devam ettiğimiz sürece mekanik yaşıyoruz demektir. "İnsan makinedir" denildiğinde kastedilen budur. Yaşamımız sandığımız gibi bir aksiyon değil, bir reaksiyondur. Ve her şeye tekrar tekrar aynı mekanik yolla reaksiyon gösteririz. Neyse ki içimizde mekaniklikten rahatsız olan bir bölüm vardır ve biz onun sayesinde bir dönüşüm yaşayabiliriz. Tekrar tekrar aynı mekanik şekilde reaksiyon göstermemizin sebebi, merkezlerimiz arasındaki ve içindeki bağlantılardan ve ilişkilerden dolayıdır. Fakat merkezlerimizi gözlemleyene kadar bunun şuurunda olamayız. Değişmek için merkezlerin yeni bir yolla çalıştırılmaları gerekir.
Bir örnek verelim: bir şeyi bulamadığınız zaman üzüldüğünüzü varsayalım, veya aksine öfkelendiğinizi — "bunu kim aldı" diye. Veyahut da bir şey istediğiniz zaman size hayır denildiğinde tepkinizi düşünelim. Bu mizacımıza göre değişir: kırılmak, alınmak şeklinde olabilir, hayal kırıklığına uğramak şeklinde olabilir, öfkelenmek şeklinde olabilir vs. Bu mekaniklik değil midir? Hayat boyunca birisi seni kırdığı zaman değil, birisi bir şey yaptığı zaman kırılıyorsun; hep aynı şekilde. Hayatımıza baktığımızda aslında hep aynı şekilde işler.
Mesela bir bir için hata yapılır, hemen öfkelenip düzeltmeye kalkışır ya da öfke duyar. Bir dört için istediği olmadığında kırılıp alınıp çekilmesi söz konusudur, değil mi? Hep aynı mekaniklik. Veya bir sekiz için istediği olmadığında ve etrafını tam kontrol edemediğinde öfkelenip saldırganlaşması. Hep aynı mekaniklik. Evet, şuurun ışığını onun içine koymadığınız sürece düzenli olarak tekrar edecek olan şey mekanik bir reaksiyondur. Bizi değiştiren şuurdur.
Önce kendini gözlemleme çabası gereklidir. Bir şeyi bulamadığınızda negatif bir şekilde reaksiyon gösterdiğinizi gözlemlediğinizi farz edin, bu ilk çabadır. Veya diyelim ki bir altı için, beklediği bir şey olmadığında veya beklemediği bir şey gerçekleştiğinde, hemen zihni bunun nasıl işlediğini görse, hep aynı şekilde işler: aynı kaygı, aynı endişe, aynı kötümserlik, aynı olumsuz senaryo ihtimalleri kurgulamak.
Dolayısıyla aslında biz orijinal bir makineyiz. Ama makineyiz. Bunu dediğimizde veya ilk okuduğumuzda rahatsız oluruz: "bir insana nasıl makine denebilir?" Ama basbayağı makineyiz, sadece özel bir makineyiz; yani X olgusuna Y ile cevap veren bir makineyiz. Ama canlı bir makine olduğumuz için makine olmadığımız algısını taşırız.
Bir şeyi bulamadığınızda negatif bir şekilde reaksiyon gösterdiğinizi gözlemlediğinizi farz edin — bu ilk çabadır ve genel kendini gözlemleme çabasına aittir. Yani daha şuurlu hale gelme, kendine dikkat etme, kendini her zaman olduğu gibi kabul etmeme. Sonra düşüncelerinizi gözlemleyin: bir şeyi kaybettiğinizde size hep hangi düşünceler gelir? Daha sonra duyguyu gözlemleyin, onu fark edin. Daha sonra hareketlerinize, ifadelerinize dikkat edin. Bir dahaki sefer bir şeyinizi kaybettiğinizde mekanik bir şekilde reaksiyon göstermek pek kolay olmayacaktır. Size ne yardım edecek? Bu mekanik reaksiyon üzerine daha önce yaptığınız çalışma. Şuurlu yaptığınız her şey kalıcıdır; mekanik olarak yaptığınız her şey bir kayıptır.
Bizler bunu gerçekten iyice düşünsek şunu anlayacağız: "Ya ben hep aynı şeyi tekrar etmişim." Ve bir bakacağız ki aslında biz hayatımızı heder ediyoruz. Fakat hayatımızı heder edenin kendimiz değil, çevremiz olduğunu düşünüyoruz. Hani şöyle deriz: "İşte evlilik yapsaydım iyi olurdu, kocam böyle olmasaydı, ailem böyle davranmasaydı, şu şöyle olmasaydı" vs. Bununla bir ömür kaybedilir. O kişi belki eğer güçlü ve cesur olsaydı en sonunda Allah'ı bile suçlayacaktı: "suçlu sensin" diyecekti, "böyle yaratmasaydın böyle olmazdı" diyecekti. Kesinlikle. Zaten "yıllar alır" diyor ya — bakın gerçekten yıllar alır.
Bazen bunu hissederiz ama mekanizmamız ve mekanikliğimiz o kadar güçlüdür ki bizi yine uyutur, yine devam ederiz. Zamanın birinde bunun yanlış olduğunu düşünmüşüzdür fakat mekanizmamız ve mekanikliğimiz o kadar güçlüdür ki bize bunu unutturur ve der ki "ben haklıyım" — ejderha tekrar bizi yutar. Bazı masallarda bir ejderha tarafından yutulan, ejderhanın midesine düşen ama ölmeyen bir kahramanla bazen anlatılır bu; kahraman ölmemiştir ama ejderhanın karnındadır. Bazen kahraman ejderhanın karnından, ağzından çıkar, fakat ejderha yine onu yutmak ister, "benimsin" der, "sen bana aitsin." Çok güçlüdür, şunu unutmayın: mekaniğimiz, makinemiz çok güçlüdür ve türlü türlü yollardan bizi kuşatmaya çalışır; oradan olmazsa başka bir yerden. Ve ilginç bir şekilde çok zekidir, çok ince bir zekâsı vardır, hiç hissettirmez; bir bakarsın dönüp dolaşmışsın, aynı yerdesin. Bu bazen mümkündür, çoğu defa mümkün gözükmez, ortalama düzeyde söylüyorum; bazen fark ettiğimizde de mekanizmamız bunu alt eder.
Küçük deneyimler çok işe yaramaz mı? Biz o küçük deneyimleri arttırmalıyız, faydası var. Bir arkadaşım var; Allah'a inanmıyor, onunla ilgili sıkıntıları var, bir ara konuşmuştuk, açıklığa kavuşmadı. Sonra bir gün tekrar konuşuyoruz ve ben o an içini anlamadığımı fark ettim. Sonunda bir arkadaşım "nasıl öyle inanamazsın" falan dedi, şu an düşünüyorum da, o kadar öfke kontrolü yani. Çok sivri bir şekilde "nasıl böyle düşünürsün" diye tepki vermiş, şaşırmış bir şekilde. Demek ki her zaman bunu sergiliyoruz, çok açık bir şekilde damarına basılıyor. Bu, halk arasında "damarına basmak" olarak tabir edilir. Şimdi bazı kişilerin damarları epey dışarıdadır, bazı kişilerinki çok içeridedir; herkes o damarı bulamaz ama herkesin damarı vardır ve damarına bastığın zaman otomatik tepkiyi verir. İşte bu bizim acınacak halimizdir, ama kendimize acımamalıyız — daha doğrusu kendi özümüze acımalı, makinemize acımamalıyız.
Bazen insan bunu fark etse bile, mesela Allah musibetler gönderir, çok şükür, bazı şeyleri fark edersin, ama bu bir süre sonra tekrar yerini alır, sonra zaman içerisinde onu unutmuşsundur. Mekanik onu yavaş yavaş sana unutturur, çok başka bir şekilde, ve seneler sonra tekrar aynı şeyi yaparsın. Geriye dönüp baktığında dersin ki "ben bunu yaşamıştım, bunun sonucunda bir daha böyle yapmamaya karar vermiştim ve uzun bir süre yapmamışım belki de, ama nasıl oluyor da tekrar aynısını yaşamışım, unutmuşum" — o zaman çok üzülürsün, dersin ki "bu kadar yaşanmışlık, tecrübe boşuna mıydı yani?"
Burada da şu: makine sinsidir. Biz bunu aramızda konuşurken şöyle bir tabir üretmiştik: "su uyur, makine uyumaz." Fırsatını bulduğu anda, gaflete düştüğün anda bir bakarsın çıkmış. Bazen bazı mitolojik şeylerden örnek verelim: senelerce uyuyan bir ejderhadır ama mevsimini bulunca, güneş açınca çıkar mesela. Onun için kişi makinesine karşı uyanık olmalıdır, onu boşa bırakamayız.
Bu nefisler var ya, öldüğünü zannederler, fakat nefis şimdi sırada demez mi? Yedi canlı, yedi ejder gibi öldürürsün, "ben hallettim" dersin, tekrar çıkar. Ben size bir ara bahsetmiştim; dünyayla ilgili pek fazla bir arayışım olmadığını, artık paraya, maddeye, makam mevkiye önem vermediğimi düşünürken baktım, ejderha tekrar kendini gösterdi mesela. Fark ettim ve üzerinde çalıştım. Anlatabiliyor muyum? Kişi uyanık olmalı; makinenin hiçbir zaman uyumadığını, her zaman orada durduğunu ve seni zayıf bulduğu anda ortaya çıktığını bilmeli. Çünkü aslında dönüşümün ve tekâmülün devam etmesi için düşmana ihtiyaç var. Ama herkesin ejderhası kendi kameti kadardır. Basit bir insanın makinesi çok daha basittir ama bir evliyanın nefsi kendine göredir.
Anlatılır ki bir mürit halvete girmiş, falanca gün sonra şeytanın nefsinin oyunlarını görmüş, şeytanın negativitesini fark etmiş. Şeytan ona demiş ki "bak benden çok şey öğrendin, benim bir çok numaramı keşfettin, bunları yazma, hiç olmazsa ümmeti Muhammed'e faydası olsun." Nefsinin de bu hoşuna gitmiş: "bak böyle faydalı olacağım, insanlara faydalı olacağım, iyi bir şey" diye. Şeyhine gitmiş anlatmış, "halvete devam et" demiş. Şeyhi demiş ki "bu nefsin ve şeytanın aldatmasıdır, seni yolculuğundan alıkoymak istiyor, seni Allah'a vuslattan uzaklaştırıyor, seni tekrar halka döndürüyor. Sen vuslata erdikten sonra halka dönebilirsin." Dolayısıyla şimdi buradaki nefsin tabiatıyla, ortalama bizim gibi insanların nefsinin tabiatı ve oyunları farklı olacaktır.
Bilgi Seviyesi ve Varlık Seviyesi
İşte burada dönüşümle ilgili en önemli bir kavram üzerinde duracağız. İkinci bölüm: bilgi ve varlık seviyesi. Bunlar ikisi birbirinden farklıdır. Bu, modern anlayışın büyük ölçüde unuttuğu bir şeydir. Eski geleneksel öğretilerde bilgi ve varlık eşit kabul edilirdi; gerçekte de öyledir. Yani ne kadar olduysan, varlığın ne ölçüde varsa, onun derecesi senin bilgi derecendir. "Olmak bilmektir" veya "bilmek olmaktır" diye birbirini çağrıştıracak şekilde kullanılmıştır. Ne kadar biliyorsan o kadar varsın, denilmiştir geleneksel öğretilerde. Ama bu, bugün kullandığımız anlamdaki bilgi değildir. Gerçekten idrak edilen, fark edilen, tecrübe edilen bilgiye eskiler "bilgi" demişler.
Bununla ilgili basit gibi görünebilecek bir şey anlatılır: Hazreti Peygamber bir gün oturuyormuş, önünde bir kâse varmış, içinde bir şey var. Hazreti Osman gelir, Peygamber Efendimiz der ki "bu nedir?" Hazreti Osman bakar, "belki baldır" der. Hazreti Ebu Bekir gelir, ona sorar, aynı cevabı alır. Hazreti Ömer gelir, ona sorar, aynı cevabı alır. Hazreti Ali gelir, ona sorar, "Peygamberim bu nedir ya Ali?" der. Hazreti Ali "bir bakayım" der, elini o kâseye daldırır ve ağzına götürür, şöyle iyice bakar, tadar, sonra der ki "bal efendim, doğru söylediler." Öbürlerinki zannî bir şeydi, doğru olabilir dedikleri doğru; ama tadılan, bizzat tecrübe edilen bilgi, gerçek bilgi budur. Tecrübe edilen bilgi gerçek bilgidir. Öbürüne, eski dildeki bir terimi kullanırsak, "malumat" diyebiliriz. Bediüzzaman'ın deyimiyle "eski Said'in malumat odunları marifet ateşiyle nurlanmıştır." Bizzat tecrübe edilmiştir. Çünkü malumat olarak bildiğim şey bilmek değildir. O yüzden biz bu bilgiye değer vermemeliyiz; bu önemlidir, bu malumat, ama gerçek bir şey değildir.
Diyelim ki kişi doğru olanı bilir, yapılması gerekeni bilir veya çok kitap okumuştur, ama bu malumattır, varlık değildir. Mesela bazen deriz ki "ya bu adam çok okumuş, kitaplarını okudum, şöyle oldu böyle oldu, ama tanıştım, hayal kırıklığına uğradım." İşte bu bilgi ve varlık seviyesinin farkıdır. Bir kişi çok okumuş olabilir, çok zihinsel kabiliyeti fazla olabilir, bir dört olabilir, çok güzel yazabilir ama öyle değildir. Anlatabildim mi?
Bu çok önemli bir şeydir. Bugün bu derste bir tek şunu bilseniz bile çok önemli bir şey bilmiş olacaksınız, ama yine de bilgi olarak kalacak; bunu üzerinde düşünmek için söylüyorum. Bilgi seviyesiyle varlık seviyesi ayrıdır. Kişi çok şey bilebilir, fakat bilgisi hiç olabilir. Bilmek onu dönüştürüyor mu, o kişinin varlığı sürecinde pozitif yönde etki ediyor mu, ona bakmak lazım. Ama dediğiniz gibi hayatında bunun bir yansıması yoksa, neden? Ya hakikaten düşünülmemiştir ya da ezbere bilgidir. Nedeni üzerinde düşünelim: ezberlenmiş olabilir, unutmuş olabilir, düşünse bile üzerinde kafa yormamış olabilir. Ama çok fazla insanda bakıyorsun, bu konularda çok ileri gitmiş, mesela bunların anlamı gerçekten anlaşılmıştır, o zaman gerçekten anlamlıdır.
Şimdi birincisi: makinemiz, yani otomatizmamız, bilginin varlığa dönüşümünü engeller, onu istemez. Yani diyelim ki ben birisi bana kibirli davrandığında veya beni umursamadığında rahatsız oluyorum ve onu iğnelemeye çalışıyorum; "beni dikkate almadı" diyelim. Ama bilgi bana diyor ki "mütevazı ol, alçak gönüllü ol." Falan okuyorum, hikâye okuyorum, menkıbe okuyorum, örnekler veriyorum, malumatımda bir sürü şey var, herkese anlatıyorum: "mütevazı ol, alçak gönüllü ol." Fakat makinem bana diyor ki "hayır, ne münasebet mütevazı olacaksın, o kim ki seni küçümsüyor." Ve bakıyorsun ki bilgi daha başta kafası koparılmış, gariban olarak yatıyor duruyor. Makine, otomatizma engel oluyor o bilginin bende işlemesine.
Dikkat edin, mekanizmamız yani otomatizmamız, gerçek bilgiyle çatışır. Makina, otomatizma hangi bilgiyi kabul eder? İşine yarayan bilgiyi kabul eder ve onu kullanır; işine yaramayan, ona zararlı olan, aksine olan, zarar verebilecek olan bilgiyi almaz, kenara koyar. (Bu, pozitif bilimlerdeki pragmatizme benzetilebilir: sana faydalıysa, pratikse, işine yarıyorsa o bilgiyi kullanırsın, yaramıyorsa kullanmazsın. Burada da dediğim şey aşağı yukarı aynıdır.) Dikkat edin, mekanizmamız, nefsimiz, alışkanlıklarımız, otomatizmamız gelen bilgiye bakar. Hatta çok ilginç bir şekilde şu olur: bazen makinemiz biraz insaflı haldedir, çok fazla dişlerini göstermemiş, tırnaklarını çıkarmamıştır. Makine der ki "ya doğru, aslında mütevazı olmam lazım" mesela, veya "kırılmamam lazım" veya "öfkelenmek hakikaten yanlış." Fakat daha yarım saat geçmeden bir olay olur, öfkelenirsin. Neden? Otomatizma o bilgiden rahatsızdır ve daha sonra onu reddediyor. Yani diyor ki "sen bensin, bana muhalif bir bilgiye müsaade etmiyorum, bana muhalif bir bilgi benim kapımdan giremez."
Otomatizmanın böyle davranmasının bir hikmeti var mı? Aslında hiçbir hikmeti yok. Şu şekilde düşünürsek olabilir: mekanizma sınırlandırılmamıştır, çünkü tekâmülün sınırı yoktur. O anlamda dersek hikmeti bu olabilir, yoksa başka bir hikmeti yok. Mekanizma sınırlandırılmamış demek şu demek: bir halterci düşünün, ağırlığın sınırı yok, dolayısıyla ne kadar kaldırabiliyorsa o kadar ağırlık ona sunuluyor. Yüz kiloyu mu kaldırdın, "101 kilo da var" deniyor, istiyorsan kaldır; 105'i kaldırdın, "106 da var" deniyor. Yani mekanizmamıza sınır tanınmamış; onunla ne kadar mücadele edebilirsen, o kadar gerçek anlamda varoluşuna ve özüne yakınlaşıyorsun, özün imkânlarını kullanabiliyorsun demektir.
Ama bazen otomatizma doğru davranarak seni ters köşeye de yatırabilir; otomatizmaya bakarak tam olarak doğruyu tespit edemeyiz, mutlak bir şey değildir. Otomatizma kendi başına bir ölçü değildir. Fakat genel olarak tasavvufta denilmiştir ki "nefsine muhalefet et", çünkü otomatizma kendisini haktan da gösterebilir, sağ taraftan da yaklaşabilir. Burada otomatizmanın sınırının olmaması, insanın özünün sınırsızlığından dolayıdır. Ama otomatizmanın bir sınırı da vardır, çünkü tabiatı icabı sınırlıdır; ama tırnak içinde söylüyoruz, sınırı belirsizdir. Bu matematikteki sayılar gibidir, sınırı belirsizdir ama mutlakla nispet edildiğinde mutlaka göre sınırlıdır. Sen ruhsal boyuta geçtiğinde onun alanından çıkarsın.
Kişi ne kadar otomatizmasıyla mücadele edebilirse o derece kendi öz varlığının inkişafına, yani gelişmesine ve ortaya çıkmasına zemin hazırlar. Örnek: sana bir hayrı olmayan bir insanı seviyorsun; bir faydası yok ama zararı da yok, ve diyorsun ki "bana bir faydası yok ama gene ben seveyim." Bu bir düzeydir sevgide, merhamette veya cömertlikte. Sana zararı olan bir insanı sevmek, merhametli olmak, cömert olmak ise ayrı bir şey. Sana kasten zarar verene merhametli olmak biraz daha ayrı bir şey; diyelim ki seni idama mahkûm edene şefkat etmek ayrı bir şey, ama sana çok basit bir zararı dokunmuş bir insana şefkat etmek daha ayrı bir şey. Bunların hepsi değişik hallerdir. Bizde bütün bu farklı düzeydeki iyiliği ve erdemi ortaya çıkaran nedir? Farklı düzeydeki negativitedir. Farklı düzeydeki negativite, farklı düzeydeki erdemi doğurur.
İşte burada biz bilgi yönümüz ve varlık yönümüzle karşılaşıyoruz. Ve biz şuna hiçbir zaman itimat etmemeliyiz: "ben bilgiliyim, ben biliyorum." Hayır, ben bilmiyorum. Çünkü malumat kişiyi kendi başına bir yere götürmez, bir şey de yapmaz. Gazali'nin ifadesiyle: bir kişi her gün ve her dakika "bal" demekle ağzı tatlanmaz. Yani ben merhametli olmak üzerine bir kitap okuyabilirim, affetmek üzerine iki üç kitap okuyabilirim, dinde, tasavvufta, erdemlilikte vesairede bununla ilgili çok şeyler yapabilirim; fakat Allah beni bir olayla karşılaştırır, affedemem. İşte birisi benim bilgi seviyemdir, birisi benim varlık seviyemdir. Affedebiliyor musun? Senden nefret edene karşı içinde şefkat duyabiliyor musun, onun için üzülebiliyor musun? Yapamıyorsan, o zaman sen affetmeyi bilmiyorsun demektir; affetme hakkında bilgin de yok, ama malumatın var.
Malumat bir odun gibidir; onu yakman lazım ki ateşinden istifade edesin. Böyle bir benzetme de yapılmıştır. Bir yığın odunun olsa, onu yakmıyorsan onunla ısınabilir misin, yemeğini pişirebilir misin? Eğer çok dondurucu bir kış günü, o odunların yanında üşümen geçer mi? Bir yanda bir yığın odun, bir yanda donmuş bir insan düşünün — işte varlık ve bilgi seviyemiz böyledir. Bilgi gereklidir ama varlığı zorunlu olarak oluşturmayabilir. Belki kavramsal olarak tecrübe edilmiş, yaşanılan bilgiye "hikmet" diyebiliriz, ama burada kelimeler önemli değil, ne dersek diyelim. Bir bilginin tecrübe edilmesi, yaşanması ölçüsünde o bir gerçek bilgidir ve aslında o varlık olmuştur. Ve varlık bizi kurtarıyor, bilgi bizi kurtarmaz.
"Sen dedin ya, ben altılara çok yardım edebiliyorum ama kendime yardım edemiyorum." Çünkü sen bir malumat veriyorsun ve o alabiliyor diyelim; ama senin varlığının değişmesi oranında sen kendi kendine yardım edebilirsin. Aslında ona da tam yardım edemiyorsun, sadece geçici olarak tolerans göstermesine kapı açıyorsun. Anlatabildim mi? Gerçek psikoterapi, kişiyi ruhsal olarak sağlıklı bir psikoloji yüzeyine getirip onu ruhsal alanın kapısında bırakan terapidir.
Modern Psikoloji ile Geleneksel Öğreti
"Ama bu psikologların yaptığı şey de bu, çalışıyorsunuz." Tabii ki. Zaten psikoterapistler veyahut da psikiyatristler, insan-ı kâmilin rolünü modern zamanda kapmış ve ne derler ona, gasp etmiş kişilerdir; bilerek veya bilmeyerek. Bunu biz kendi geleneğimizde bu kadar yapmıyoruz ama Batı'da bu yapılmıştır ve yapılmaktadır. Dikkat edin, "insan nedir" sorusunun muhatabı kim şu anda? Psikoloji, psikiyatri, değil mi? Hâlbuki onlar "insan-ı kâmil" değil. Herkesin bir şeyhi, bir tarikatı olmasında olduğu gibi herkesin bir psikiyatrı var; "şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır" deniyordu, bir zaman gelecek psikiyatristi olmayan hasta olacak ve yaşayamayacak, hayatta kalamayacak. Bu modernizmin bir sonucudur. Fakat fark şu: modern psikiyatri insanı tedavi ettiğine inanıyor. Ama geleneksel öğretide öğretici, muhatabının nereye kadar geldiğini biliyor; yani diyelim ki o nefsin hangi düzeyinde, hangi noktasında durduğunu biliyor. Kalkıp da "sen erdin" demiyor, "oldun" demiyor, o kendini aldatsa ve kandırsa bile demiyor. Mesela diyelim ki psikolojide, psikiyatrik terapide bir kişi "ben çok iyileştim" dediği zaman, eğer sen gerçekten olgun biriysen ona içinden şunu demen lazım: "aslında iyi değilsin ama geçici olarak iyi görünüyorsun." Çünkü tölere edemeyeceğin bir olguyla karşılaştığında yine hasta olacaksın. Veyahut da diyelim ki şartlarını iyileştiriyorsun, kişi düzeliyor; şartları bozulunca gene hasta oluyor. O yüzden hepimiz hastayız diyoruz ama bizi hasta edecek şartlarla henüz karşılaşmadığımız için hasta değiliz gibi görünüyoruz. Altımızdaki halıyı bir çeksinler, bakalım o zaman belli olacak hasta mıyız değil miyiz diye. Her birimizin altındaki halı da farklı tabii.
"Tedavi etmek için bir görevleri yok mu diye baktılar ki aslında tedavi etmiyorlar." Bir anda tedavi etmediklerini görüyorlar, o yüzden de böyle yüksekten uçmamaya başlıyorlar bu sayede. Şimdi görüyorlar bunu; aslında tedavi etmemiş, kişinin sadece toleransını arttırmış veyahut da mevcut şartlarını düzeltmiş. Bir şeye alerjisi olan bir kişiye, ona karşı toleransını arttıracak bir ilaç veriyorsun, reaksiyonu azalıyor; veya çevresinden onları temizliyorsun. Bu bir terapi değildir geleneksel öğretiye göre. Terapi de çevre üzerinden aslında; tanışılmış çevreyi, tanışılmış şartları senin uyumlu hale gelmene sağlamak ya da o şartları değiştirebiliyorsan, başka bir ortam oluşturabiliyorsan onu sağlamak — yani uyum sağlamak. Ama "uyum sağladığın şey" neyse o çok önemli değil.
Ama uyumlu olmayan bir şey bu — insan. Geleneksel öğretide insan Tanrı ile uyumludur ve âlemden münezzehtir. Bu tabii çok ilkesel bir şey. Tanrı ile uyumludur, fakat âlemden etkilenmez. Dolayısıyla onun için "uyum sağlamak" diye bir problem olduğunu söyleyemeyiz; böyle bir problemi yoktur. Aksine âleme pozitivite aksettirir; ben diyelim çok kötü bir ortamda iyiyi yansıtır. Çünkü Tanrı'ya uyumludur ve Tanrı'dan olanı aksettirir. Onun öyle bir uyum problemi yoktur.
İşte bu mesele bizim için her zaman düşünmemiz gereken bir şeydir. Yani biz malumatımızla aldanmamalıyız, malumatımıza güvenmemeli, onunla aldanmamalı ve çok önemli bir şey, malumatımızla özdeşleşmemeliyiz. Malumatımızla özdeşleşmek en büyük tehlikedir. "Ben çok şey biliyorum, çok okudum" falan filan deriz ve bir bakarız ki malumatımızla özdeşleşmişiz. Bir olayla denk geliriz, yüz yüze geliriz, Allah bize onu verir; bakarsın ki senin varlık seviyenin imtihanını çeker ve senin eline verir. Eskiden röntgen filmleri vardı, sadece kemikleri gösterirdi. Aslında mecazi olarak kemikler bizim en sağlam, en asli şeyimizdir. Hayat, olaylar bize varlığımızın röntgenini, yani varlığımızın derecesini verirler; bilgimizin derecesini değil. Ve bizi o özdeşleşmeden çıkarırlar.
Allah der ki: "sen çok merhametten, şefkatten, iyilikten, doğruluktan bahsediyordun ya, bak seni bir olayla karşılaştırıyorum, doğruluğunun, iyiliğinin, merhametinin, şefkatinin, sevginin derecesini sana gösteriyorum." Burada Allah bunu bir cezalandırma olarak yapmaz, yüzümüze vurmak için yapmaz; bunu kendimize gösterip kendimizle bilgi düzeyinde özdeşleşmemizden kurtulmamız için yapar. Yani der ki, "bak, sen aldanma, dikkat et; tamam, bilgin bu olabilir, fakat varlık seviyen bu, dikkat et, kendini aldatma." Varlığımızı arttır, varlığımız üzerinde bir tekâmül geçir.
Hatta bazı geleneksel öğretilerde varlık üzerinde daha öncelikli durulur, bilgi arkasından gelir. İşte Yunus'un meşhur menkıbesi öyledir: kendini bilmez, ne olduğunu bilmez veya olduğu hakkında bilgisi yoktur, fakat olmuştur. Tasavvufta çok hikâyede anlatılır bu; Şems ile Mevlana hikâyesinde "bütün kitapları bırak" — işte anlatılan şey budur: bilgi seviyesiyle varlık seviyesi. Kişi bilgiyle özdeşleşmiştir; ona der ki "bilgiyi bırak, ne olduğuna bakacağız." Mesela sevgi, merhamet, şefkat, doğruluk, diğergâmlık, cömertlik, kendinden önce başkasını düşünme — bunlar bilgiyle edinilmez, olmakla edinilir. Ve olmak zorlu bir iştir; fakat malumat biriktirmek kolay bir iştir. Kişi bilgiyle çok kolay biriktirebilir.
"Ben yine de daha önce yaptığım bazı şeyler söylemiştim, çok güzel örnekler de vermiştim, ama onu anlamak da ayrı bir şeydir." Bilmek ayrı, anlamak ayrı bir şeydir. "Siz tam diyordunuz ki Gazali o öğretirken bunun için mi yapıyordu, bilinçli olarak?" Fakat belli bir farkındalığa ulaştığında baktı ki aslında bunun için yapıyormuş.
Burada bizim anlamamız gereken şey şudur: aslında varlık bizim özümüzde vardır, kaybedilmiş bir şey değildir, koptuğumuz bir şey de değildir; o bizde vardır. Bize düşen aslında ona kapı açmaktır. Şöyle demeyeceğiz: "bu benim elimde değil, ne yapayım, ben böyleyim, böyle yaparım, elimde değil." Bunu çok kullandığımızda bu çok yanlış bir şey olur. Ama bir insana mutlaka değişme gücü de verilmiştir; yani kendimizi o anlamda değiştirebiliriz. "Benim elimde değil" ifadesi tabii, benim de değil.
Bu son tahlilde yine Tanrı'nın yardımıdır, o da ayrı bir imtihandır; bu da ondan olan bir lütuftur. Belki burada insanın o istemesi, talep etmesi, veya bir başka bir ifadeyle, daha geleneksel bir ifade kullanırsak, aslında ihtiyacı olduğunu fark etmesi — o ihtiyaç farkındalığı bizi değiştiren en önemli şeydir. Bakın, varlığa o kapının açılması ihtiyacın farkında olmakla mı olur? Tabii, ihtiyacımız onu belirler; ihtiyacımızın niteliği ve derecesi hem o kapıyı aralar hem gelecek olanı belirler. Ne kadar muhtaçsak o kadar gelir.
Bakın, bu bilgi ve varlık kavramı da aslında bizim varlığımıza bağlı olarak anlaşılabilir. Şimdi biz "bilgi" diyoruz, "varlık" diyoruz ya, her birimiz bunu kendimize göre anlıyoruz değil mi? Burada da asla tam anlamış değiliz; anladığımızı da düşünmemeliyiz. Bu da bir varoluş düzeyiyle ilişkili bir şeydir; varlığımız nispetinde idrak ederiz bir şeyleri. O yüzden bir tek gelenekte "olmak" kavramı üzerinde durulmuştur, "bilmek" kavramı üzerinde değil. Meşhur Shakespeare'in "olmak ya da olmamak" dediği şey bu. İnsanın manevi dönüşüm sürecindeki soru, bir insanın ne bildiği değil, bir insanın ne olduğudur. Bir insanın ne bildiği değil, bir insanın ne olduğudur.
Ne olduğunun ölçüsü, biraz önce ifade ettiğiniz "rağmenlik" ölçüsüdür. Rağmen olabildiği şey, onun varlığının durumunu ve ölçüsünü veriyor. Bu ölçü kendisinde yetişkin ise, yine o mekanizmadan da tutunmuş oluyor aslında; mekanizmadan tutunamıyorsa o ölçü de düşük oluyor. Tabii ki bunun objektif ölçüsünü kişinin kendi dışında biri verebilir. Fakat en asli ölçü şudur: sizi zorlayan bir şey, aslında varlığınızda ona karşı mukabelede bulunamadığınız bir şey olduğu anlamına gelir. Yani örnek, diyelim ki ben bana karşı çok kötü davranmış bir insanı affedemiyorsam, bu benim varlıkla olan ilişkimde bir eksikliği ifade eder. Anlatabiliyor muyum? Yapamadığım bir şey, varlık konusundaki eksiklikle ilişkilidir. Bu eksiklik, varlıkla olan ilişki eksikliğimdir aynı zamanda.
Biz bazen insanlarla konuşuyoruz: "affedemiyorum, çok zor." Aslında bir anda affetmek gerektiğine dair bir bilgiye ulaşırız, yani deriz ki "aslında affetmem lazım" ama bir tarafımız der ki "ama affedemiyorum, zorla mı olur, ne yapayım, affedemiyorum." Doğru, affedemiyorsun; işte burada şu ortaya çıkar: şu an affedemiyorsun ama varlıkla bağ kurabildiğin ve geliştirebildiğin ve varlıktan nasibin ölçüsünde affedebilirsin. Dolayısıyla evet, varlığın şu an şu seviyede, ama sen sürekli bu seviyede kalacaksın anlamına gelmez. Diyelim ki öfkelenmeden edemiyorum, veyahut kızmadan yapamıyorum, kırılıyorum — doğru, ama sen sürekli burada olacaksın anlamına gelmiyor. Sen şu anki varlık seviyeni fark et, ama varlığın mutlak ve sonsuz olduğunu idrak et, o da kapını aç.
Aslında dikkat edin, biz affedemezken, yani affetmekte zorlanırken, mekanizma şunu der: "niye affedesin ki?" Arkasından bunu der ve bizim yolumuzu kapatır. Yani bizi engelleyen de budur. Yani şu ızdırabı kişi duymalıdır: "affedemiyorum, yani ben niye affedemiyorum, affetmemek ne kadar yanlış bir şey ve ben bu konuda kendimi düzeltmek zorundayım" — bu çok yanlış bir şey demiyoruz, bunun üzüntüsünü duymuyoruz, affedememizin üzüntüsünü duymuyoruz. Hemen şu arkasından geliyor mekanizmamız tarafından: "niye affedeyim ki, o affedilmeye layık değil, o affedilmeyi hak etmiyor." Ve bir bakıyoruz ki varoluşumuza engeli biz koyuyoruz. Bu mekanizmamızın üretimi.
Şimdi bakın buradaki incelik şu: mesela diyelim ki burada bir insan yanlış bir şey yaptı. Ben şunu düşünürüm: o kişiyi yaptığı yanlıştan uzaklaştırabilir miyim, yanlışını fark ettirip düzeltebilir miyim, düzelmesi için bir şey yapabilir miyim, o şu an bunun için müsait mi? Şimdi biz bunu düşünmüyoruz; diyelim affetmiyoruz veyahut ona kızıyoruz: "nasıl öyle bir şey yaparsın?" Sonra bunu makul hale getirecek argüman üretiyoruz. Bunlar ikisi farklı şeylerdir. Ben diyelim yanlış yapan bir insana "niye yanlış yaptın" deyip görünürde kızabilirim, anlatabildim mi, bu ayrı bir şeydir. Kızdıktan sonra "ben o kendisini düzeltsin diye yapıyorum" demek ayrı bir şeydir. Bunun ölçüsü şudur: bunu yapmayabiliyor musun, yapmamayı bilmiyor musun? Yani yapmayabiliyor muyuz bunu?
O yüzden geleneksel metinlerde bazen bir velinin, bir peygamberin kızdığından söz edilir. Bir peygamber, bir veli kızdığı için değil, kızmış gözükür; bu muhatap olan insan içindir. Ama kendi içinde kızmaz, ve orada kızdığı zaman bunu onun için, bilinçli olarak yapar. Ama dikkat edin, biz kızdığımız zaman, alındığımız zaman, hayal kırıklığına uğradığımız zaman, negativite içinde olduğumuz zaman kendimizi kaybederiz; sonra buna makul gerekçeler buluruz. Bazen yaptığımız negatif davranışın olumlu sonuçları da olabilir, bu da bizi aldatır: "ben birine öfkelendim, adam düzeldi" — bu beni makul kılmaz, haklı kılmaz, insan kılmaz. "Ben bir insanı küçümsedim, dedim ki senden de adam mı olur dedim ve adam hırslandı, gitti adam oldu; şimdi ben şunu diyeceğim: bak ben ona böyle dedim, o bu sayede adam oldu, gördün mü" — bu benim kendimi aldatmamdır. Bu bir yanılgı, bu yanlış bir şeydir. Bu, diyelim yüz olayda beş defa olumlu sonuca götürür, doksan beş olayda olumsuzluk üretir. Ve biz bunu şuurlu yapmıyoruz zaten; bizim kastettiğimiz şuurlu olmaktır.
Şuurlu bir insan görünüşte negatif emosyon duyuyor gibi davranabilir. Bu neye benzer? Bir annenin çocuğuna kaş çatmasına benzer. İçinden kaş çatmıyor aslında, ama ona kaşını çatıp "bak kızarım ha" demesine benzer. Çünkü orada çocuktur ve kendisi orada içinde kızmıyordur. İçinden kızıyorsan yanlış yapıyorsun; kızdığın şeyin doğru olup olmamasının önemi yok. Burada bizi yanıltan şey budur. Biz deriz ki "doğru bir şey için kızdın." Yanlış. Sen doğru bir şey için de kızamazsın; kızıyorsun, doğru bir şeye rast gelmiş olabilir ama sen kendini burada temize çıkaramazsın. Yok, böyle bir şey yok, bu yanlış bir şey.
"İşte adam Allah'a küfür etti, ben de adama bağırdım, veyahut söyledim veyahut bir tokat attım — neye kızdım, Allah'a küfretti, Allah için kızdım." Alakası yok. Sen kendini tutamadın, bu yüzden kızdın. Şunu düşündün mü, "acaba ben ne yaparsam onu yaptığı yanlıştan alıkoyabilirim" diye mi düşündün, yoksa otomatik bir şekilde mi kızdın? Otomatik bir şekilde kızdın; kızdığın şeyin önemi yok. Bu bizi Müslümanlar olarak, inanan insanlar olarak yanıltıyor: "ben Allah için kızdım, neye kızdım, İsrail'e kızdım, Yahudi'ye kızdım, zulmeden birine kızdım" — yok kardeşim, kızmayacaksın, öfkelenmeyeceksin; ama görünürde öyle davranabiliriz, o ayrı bir bahis.
Zaten biz gerçek bir insan olursak öfkeye esir olmayız. Bakın o yüzden biz insan olmadan ne kızmaya hakkımız var, ne negativite sergilemeye hakkımız var; hiçbir hakkımız yok. Bakın bu çok önemli bir şey. Hakkımız yok, çünkü henüz insan değiliz. İnsan olmadığımız için, onun doğru bir şeye denk gelip gelmemesi önemli değil; onlu şeye doğru denk geliyor ama doksanı da yanlışa denk geliyor. "İsrail'e kızıyorum" diyorsun, bazen karına da kızıyorsun, sokakta sana ters bakan adama da kızıyorsun; bak, hepsi de aynı mekanizmayla kızıyorsun. Biri doğruya denk geliyor, biri yanlışa denk geliyor, hepsi yanlış aslında. Sen önce kızmamayı, öfkelenmemeyi, kırılmamayı, alınmamayı becerebilmelisin, o hale gelmelisin — işte bu varlıktır. Sonra stratejik olarak ve siyasi olarak öfkelenebilirsin (klasik anlamda siyaseti kastetmiyorum); yani bir pozitif değer üretmek için, bir pozitif sonuç için kızabilirsin.
Tevbe Suresi'ndeki Üç Kişi ve Gerçek Tövbe
Çok ilginç bir şeydir: Tevbe Suresi'nde geçen üç kişi vardır; özürsüz olarak, mazeretsiz olarak savaşa katılmamışlardır. Bir çok günahkâr da savaşa katılmamıştır; herkes gelmiş, Peygamber'e mazeret arz etmiş, Peygamber güler yüzle hepsini karşılamış, hiçbir şey dememiş, "tamam" demiş. Üç kişinin mazeretlerinin de mazeret olmadığı görülür; onlar da açıkça söylüyorlar: "ya Resulallah, bizim mazeretimiz yok, nefsimize uyduk, gaflete düştük, katılmadık." Konuşulmuyor. Ve görünürde bir negativiteye takılıyorlar, değil mi; kırk gün dışlandıklarına dair rivayetler var, kimse konuşmuyor. Bakın bu bilinçli bir negativitedir, bilinçli, ve onlar içindir. Fakat onları nereye götürüyor? Çok büyük bir algılamaya ve derinliğe götürüyor. Mesela onlara çevre yerlerden insanlar geliyor: "bakın sizi dışladılar, siz bizim için çok önemli insanlarsınız, gelin bırakın bu inancı, bırakın bu peygamberi, biz size değer veririz." Onlar rağmen oluyorlar ve şunu diyorlar. Ayette geçtiği üzere: dünya bütün genişliğine rağmen onlara dar geldi.
İşte bakın bu, bize referansını veriyor. Bu şu demektir: "ya peygamberden, hakikatten gerçekten başka bir yolun yok" veyahut da "kardeşim, buyurun dünya çok geniş, gidin ve oralarda hayatınızı geçirin." Orada üç kişi neyi algıladı? Şunu algıladı: bu yoldan başka bir yol yok; ya peygamber ve Allah bizi affedecek ya öleceğiz, bu pişmanlık ve özür hâli içinde vesaire. Bunun dışında bizim bir kurtuluş yolumuz yok; ama görünürde çok kurtuluş yolu var. İşte çalışma budur.
Bakın bu çok önemli bir şey, Tevbe Suresi'nde geçiyor bu. Tövbe de budur: başka hiçbir yol olmadığına inanarak tek bir kapıya yönelmektir. Bu tövbedir. Yoksa kırk tane kapıdan herhangi birine, daha kolay ve güzel olduğu için yönelmek değildir. Tövbe, başka hiçbir kapı olmadığına inanarak bir kapıya dönmektir. Dikkat et. Bediüzzaman'ın o meşhur duasında da diyor ki "ya Rabbi, senden başka bir kapı yok ki o kapıya gideyim; eğer sen kapıyı açmazsan başka bir kapı yok, ben bu kapıda dururum." Yani "sen kapıyı açma diye kırk tane kapı mı var, sana mı mahkûmum" — böyle bir şey yok. İşte bu tövbedir, gerçek çalışmadır, gerçek dönüşümün imkânıdır.
Bunu denemek için Tanrı kapıdan kırk defa kovabilir ve der ki "başka bir kapı var mı, git bir bak, ondan sonra gel; başka bir kapı yoksa gel, ben herhangi bir kapı değilim." O yüzden geleneksel öğretide denilmiştir ki "Tanrı'ya kalplerinde birinci sırayı verenler ona hiçbir yer vermemişler demektir." Çünkü Tanrı "birinci" değildir, çünkü ikincisi yok ki birinci olsun. Bu anlamda, yani benim için "en önemlisi Allah, en önemlisi, yok tek önemli, başka bir önemli yok, çünkü ben en çok Allah'ı seviyorum" sonra falan filan — yok böyle bir şey. Veyahut da "bu iyi bir yol ama olmazsa da olabilir" diye düşünüyorsa kişi, yola girmemiş demektir; başka bir yol yok. İşte Tevbe Suresi'nde aslında bize anlatılan budur: başka bir kapı olduğunu düşünüyorsan sen o kapıya gerçekten bağlanmamışsın demektir; başka bir yol olduğunu düşünüyorsan sen gerçekten yolda değilsin demektir.
Kapanış: Bilgiyle Özdeşleşmemek
Bu yolda bir insanın bilgisi çok faydalı olabilir; fakat göz önünde bulundurulan ilk şey onun varlık seviyesidir. Kişi bu yüzden insanlara karşı, kendine karşı samimi olmadığı müddetçe yolda da kabul edilmez, ne bilirse bilsin. Bakın, hiçbir zaman hiçbir insanın bilgisine ne tamah edin, ne de gözünüzü kamaştırsın. Ariflerin hariç, onların bilgisi de öyledir çünkü onlar oldukları için bilgileri de öyledir. Hiçbir insanın bilgisinin cezbedici bir tarafı yoktur; bilgi bilgidir, ayrı bir konu. Fakat bir kişinin çok bilgili olması bizi yanıltıyor. Kendimiz konusunda ise özellikle yanılmamalıyız. "Ben şu kadar biliyorum, Kur'an okuyorum, şunu biliyorum, tasavvufu okudum" — rica ederim, bir sürü sayarız değil mi, böyle bir şey bizi yanıltmamalı. Olaylar bizim varlık seviyemizi verir.
İşte bu Kur'an'da anlatılan: "onlar sadece 'iman ettik' demekle bırakılacaklarını ve olaylarla denenmeyeceklerini mi zannediyorlar?" Yani, biz "ne kadar bilgilisiniz, ne kadar malumat sahibisiniz, biz bunun için sizi böyle yapmadık" demiyoruz. Hatta bu bazen aksi bir duruma da dönüşebilir; "bu kadar malumat sahibi bilmene rağmen, bunun özü nerede" diye sorulabilir. Fakat Allah bizi sevdiği için, dünyadayken o soruyu olaylar vasıtasıyla sorar. Olaylar aslında bize o sorunun cevabıdır, ne olduğumuzu bunu biz olaylar vasıtasıyla yaşarız.
Önce olaylar önemlidir; yaşadığımız olaylar, hayatta karşılaştığımız olgular önemlidir, bunlar bizim varlık seviyemizi geliştirmek içindir. O yüzden yaşadığımız her türlü zorluk, sıkıntı iyidir, çünkü bizim varlığımızı arttırır. Yoksa okuduğumuz kitaplar bize kendi başlarına bir şey vermezler; yaşanmışlar verir. Mesela diyelim ki ihanete uğramış birine "ne güzel bir şey, mükemmel bir varolma ortamı, süper bir ortam, çok verimli bir ortam, on kitap okumaktan daha kem bizi erdirebilir" denebilir. Affetmekte zorlandığımız bir şey, kişiyi erdirebilir, varlığını arttırır. Şanslıdır o insan, geleneğe göre. Ama kişi dikkat edin olayı reddetmeye eğilim gösterir: "niye bu oldu, olmamalıydı." Hâlbuki olmalıydı ve senin için oldu; seni var kılmak için oldu, varlıktan hazzını arttırmak için oldu. Kişinin varlığını arttıran bir şeydir.
Mesela düşünün, dostluğunuz birçok negatiflikle sınanmadan gerçek dost olduğunuzu siz bile bilemezsiniz. "Ya ben aslında dost değilmişim" diyebilirsiniz, iki tane olumsuz hareketle dostluk kalmaz, bir şey kalmaz. Nereden bilinir dostluktaki derinlik oluşur? Bakın, biz Allah'a kırk defa ihanet ediyoruz, o gene dostumuz; aslında biz de onu sınıyoruz değil mi. Kırk defa, bin defa tövbe ediyoruz, aynı hatayı gene işliyoruz, Allah diyor ki "ben seni gene affettim." Ve diyoruz ki "ya bu kadar da affedilir mi?" "Ben affederim, her şeyi affederim" diyor, "ne kadar tövbe edersen ben de o kadar affederim" diyor. Ne kadar büyük bir dost bu, değil mi? Çünkü Tanrı'ya rağmen olamayız, Tanrı bize rağmendir ama; Tanrı insana rağmendir, o yüzden büyüktür. Her şey bize rağmendir. O yüzden Allah için affedilmeyecek bir günah yoktur; affedilmeyecek bir günah olsaydı Tanrı sınırlı olmuş olurdu.
Aslında şirki de affeder, fakat şirki affettiğinde sen kendi varlığının dönüşümüne kapı bulamazsın. Yani Allah "şirki affetmiyorum" demekle aslında sana varlık noktasında bir kapı açıyor; Allah şirki affedemediği için değil. Çünkü affettiğinde, sen o şirk içinde kalacaksın. Anlatabildim mi? Bu senin doğru olana yönelmeni engellemiş olur, o yüzden affedilmiyor. Yoksa hâşâ, Allah bir tek kendine şirk koşanı affetmiyor demek, sanki o kadarını yapamıyor demek değildir; her şeyi yapıyor da onu yapamıyor değil. Bu da gene insan içindir; yani devirdeyse bu, yokuş aşağı yuvarlanan bir insanı bırakmamaktır. Yani "affetmiyorum" diyor, çünkü "bak seni affetmiyorum çünkü yokuş aşağı gidiyorsun, affedersem orada devam edeceksin." O yüzden dikkatinizi çekiyorum: şirk, hakikate giden yolun zıddı olan bir şeydir, o yüzden Allah "ben affetmiyorum" diyor. Dolayısıyla Allah her şeyi affeder, hakiki insan da her şeyi affeder. Bizim affetme kapasitemiz varlıkla ilişkimiz nispetindedir; merhamet kapasitemiz varlıkla ilişkimiz nispetindedir. Bütün hepsi bununla ilişkilidir.
O yüzden bilgi seviyemize hiçbir zaman bakmayacağız, varlık seviyemize bakacağız. Ve kişiye bilgi seviyesinde bir gökdelen denilebilir, fakat varlık seviyesinde bir gecekondu bile değildir.
(Sohbetin sonunda kısa bir teşekkür ve karşılıklı birkaç cümlelik, kayıt kalitesi nedeniyle net anlaşılamayan bir kapanış konuşması yer almaktadır.)
Neyse, bu anlattığınız şey bir şeyi hatırlattı...
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - Tevbe Suresi'nde geçen, mazeretsiz olarak savaşa katılmayıp kırk gün dışlanan üç kişi kıssasına atıf (ayet numarası belirtilmiyor) - "İnsanlar sadece 'iman ettik' demekle, sınanmadan bırakılıvereceklerini mi sandılar?" mealinde bir ayete atıf (sure adı belirtilmiyor) - "Siz doğru yolda olduğunuz sürece sapıtanlar size zarar vermez" mealinde bir ayete atıf (sure adı belirtilmiyor) --- ---