Nefs ve Psikoloji Üzerine Çalışma
Kısa Özet
Bu derste nefs üzerinde çalışmanın aslında psikolojik bir çalışma olduğu, insanın bedenini kabul ettiği halde kendi psikolojisini kabul etmekte zorlandığı anlatılıyor. Mizaç tiplerine (özellikle 4, 6, 7, 8 örnekleriyle) göre kişinin hangi psikolojik "istasyonda" durduğu, bu durumun nasıl fark edilip değiştirilebileceği, anlayışsız iradenin faydasız olduğu ve kendini gözlemlemenin (dışsal değil içsel gözlemin) bu çalışmanın temeli olduğu işleniyor. Kısas, kibir, Hz. Ayşe kıssası ve peygamberin örnekliği üzerinden psikolojik ile manevi/ruhsal düzey arasındaki fark da tartışılıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Nefs üzerinde çalışmak aslında kişinin kendi psikolojisi üzerinde çalışmasıdır; beden kolayca kabul edilir ama psikoloji kabul edilmekte çok zorlanılır.
- Her mizaç kendi psikolojik "merkezine/evine" gitmeye eğilimlidir (mesela yedi kolayı seçer, sekiz tahakküm eder, altı şüphelenir, dört kendini geri çeker); asıl çalışma bu merkezi fark edip pozisyon değiştirebilmektir.
- Anlayış olmadan irade faydasızdır; sadece iradeyle bastırılan bir tepki bir gün mutlaka başka bir yerden patlak verir.
Nefs Üzerinde Çalışma Aslında Psikolojik Bir Çalışmadır
Nefs üzerindeki çalışma aslında psikolojik bir çalışmadır. Tabii nefsi bundan önceki iki derste işledik. Nefsin genel anlamda veyahut da en temel anlamında bir kendilik anlamı var. Onu şimdilik hariçte tutarak söylüyoruz; ruh, nefs ve beden üçlüğü içindeki anlamıyla bunu konuşuyoruz şu anda. Dolayısıyla nefs üzerinde çalışma, aslında modern anlamdaki tabiriyle psikolojimiz üzerinde çalışmaktır. Kişinin nefsi üzerinde çalışması, psikolojisi üzerinde çalışmasıdır.
Belirli bir sona ulaşmak için düzenlenmiş, özel olarak tanımlanmış bir takım psikolojik çabalar göstermeye dayanır. Belirli bir sona ulaşmak için düzenlenmiş ve özel olarak tanımlanmış çabalardır bunlar. Her insan bir bedenin yanı sıra bir psikolojiye sahiptir. Nefs üzerinde çalışmanın amacı, bir insanı bulunduğu psikolojik durumdan ve temelden yukarı yükseltmektir.
Herkes daha iyi ya da daha kötü bir durumda olabilen bir bedeni olduğunu kabul eder. Beden duyuların nesnesidir ve bildiğiniz gibi hepimiz sadece duyuların gösterdiği şeyleri gerçek olarak almaya ve anlamaya eğilimliyiz. Fakat herkes aynı zamanda bir psikoloji sahibidir. İnsanlar dış duyular yoluyla kendi psikolojilerine veya başka bir insanın psikolojisine dokunamadıklarından veya onu göremediklerinden, bunu kolaylıkla kabul etmezler. Daha doğrusu bu gözümüzden kaçar.
(Rahatsız ettiği zaman söyleyin, kapatırız.)
Yani hepimiz birbirimizin bedenini görüyoruz, değil mi? Veyahut da işte dışarıyı görüyoruz; elle tutulabilen, gözle görülebilen şeyleri görüyoruz. Ama psikolojilerimizi görmüyoruz. Kendi psikolojimizi hele hele daha çok görmüyoruz. Bazen nispeten başkasının psikolojisini görmeye imkânımız daha çok vardır. Fakat kendi psikolojimizi çok daha az görüyoruz, çok nadiren görüyoruz. Bunu böyle nadiren, vicdani bir hesaplaşma dediğimiz durumlarda veyahut da pişman olduğumuz bazı durumlarda aslında görmüş oluruz.
Evet, herkes aynı zamanda bir psikoloji sahibidir. İnsanlar dış duyular yoluyla kendi psikolojilerine veya başka bir insanın psikolojisine dokunamadıklarından veya onu göremediklerinden bunu kolaylıkla kabul etmezler. Dahası, bir insan genellikle kendisinin belirli bir tür psikolojiye sahip olduğunu kabul etmek konusunda özellikle isteksizdir.
Psikolojiyi Kabul Etmekteki Direnç
Mesela çok öfkeli bir insana "sen öfkeli bir tabiata sahipsin" dersiniz, mesela "sen çok alıngansın" dersiniz. "Hayır öyle değil" der mesela, "ben öyle değilim, çünkü ben o tepkinin yerinde olduğunu düşünüyorum" der, değil mi? "Kendimden dolayı değil, dışarıdan dolayı olan bir tepki" olduğunu düşünür. Aslında şöyle bir şey: bunun bir psikoloji olduğunu anlamaz. Yani burada psikolojimizle özdeşleştiğimizde, bunun bir psikolojik durum olduğunu algılamayız. Temeldeki problemin ne olduğunu düşünüyoruz. Yani ne olarak algılar? Gerçekten ne olarak? Kendilik olarak algılar ve bunu çok tabii karşılar. Çünkü biraz önce ifade ettiğim gibi, psikolojisiyle özdeş hâle gelmiştir.
Dolayısıyla aslında "böyle bir psikolojik yapım var" denildiği zaman, "yok, böyle bir psikolojik yapım yok, ben böyleyim, ben buyum" der. İşte aslında bakın burada bir şey demiş oluyor: mesela bir insana "senin çok zayıf bir bedenin var, işte senin çok zayıf bir bünyen var" dediğimizde bundan kimse alınmaz, değil mi? Çünkü aslında nispi olarak biraz bundan kendimizi uzak tutabilme becerimiz var. Ama psikolojimizden kendimizi ayırma becerimiz zayıf olur. Hatta mesela bedeniyle çok özdeşleşen bir insana da aslında bedeniyle ilgili bir şey söylendiğinde biraz alınıp gücenebilir mesela; mesela işte çok şişman bir insana "sen çok şişmansın" denildiği zaman gücenebilir, değil mi?
Ama mesela diyelim ki bedeniyle ilgili "kısa boylu olduğu, uzun boylu olduğu" veyahut da diyelim "karaciğerin rahatsız, karaciğerin çok iyi çalışmıyor" denildiğinde, "vay sen bana karaciğerim çok iyi çalışmıyor mu dedin" demeyiz yani. Ama "sen çok çabuk alınıyorsun, çok çabuk parlıyorsun, çok çabuk tepki veriyorsun, hemen muhalefet ediyorsun, hiçbir şeyi kabullenmek istemiyorsun" denildiğinde, kişinin bunu kabul etmesi zordur. Belirli bir tür beden denildiğinde evet der, ama belirli bir psikoloji bize denildiğinde hayır der. Yani "senin şöyle şöyle belirli bir psikolojik yapın var, genelde hayatı böyle okuyorsun, hayata böyle bakıyorsun" denildiğinde "ne münasebet" der.
Ve hemen bunu doğrulamaya çalışır; yani aslında "bu zaten doğru olan bir şey, tabii olan bir şey, hiç de eleştirilmeye veyahut da düzeltilmeye ihtiyaç duyan bir şey değil, ben doğru bir yerden bakıyorum ve bu doğru bir şey, bu psikoloji falan da değil, bu zaten doğru bir şey" der. Hemen psikoloji olarak da kabul etmeyiz o zaman; "bu doğru bir şey" deriz. Mesela "sen her şeyden şüphe ediyorsun" dendiğinde, "yok, haklıyım, bu doğru bir şey, ben şüphe etmiyorum aslında, o öyle zaten, olanı görüyorum, ben objektifim" der. "Bende böyle bir psikoloji var da ben onu, o psikolojiden dolayı böyle değerlendiriyorum" demez. İşte bu çok temel bir problem ve üzerinde yıllarca çalışılabilecek bir şeydir.
Bedeninin yanlış bir durumda olabileceğini kabul edecektir ama psikolojisinin değil. Bunun sonuçlarından biri de, çalışmadaki bir insanın nerede ve hangi yönde çaba harcayacağını bilmemesi durumunun sık görülmesidir. İşte bu niçin oluyor? Çünkü psikolojimizi tanımıyoruz. Dolayısıyla nerede ve hangi yönde çaba göstereceğimizi de bilmiyoruz.
Mizaçlara Göre Çalışma Alanı
Hani dün biraz konuştuğumuz gibi; diyelim ki mizaçlardan yola çıkarsak, yedi nerede çalışacak, hangi yönde çaba gösterecek? Sekiz nerede çalışacak, hangi yönde çaba gösterecek? İki nerede çalışacak, hangi yönde çaba gösterecek? Bunu bilmediği zaman hiçbir mizaç yapısı kendi handikapları üzerinde çalışmak istemez. Çünkü bu zor bir şeydir, o yüzden çalışmak istemez. İkincisi, buna karşı çalışmak için -deyim yerindeyse, tırnak içinde söylüyorum- kendine karşı olması gerekir. Çünkü o noktada kendilik dediği şey o nefs düzeyidir. Dolayısıyla kendisine karşı çalışması lazım.
Bir iki arkadaşın dediği gibi, bir gün böyle üç-beş ay falan çalıştı, bir sene diyelim; "ya" dedi, "ben niye böyle yapıyorum" dedi, "belki ben buyum" dedi. İşte orada bitti. "Ben buyum, belki ben buyum" dedi, "niye değişeyim" dedi yani. "Niye, sen bu kadar duygular üzerinde kontrol et, duyguların üzerinde çalış, sen duyguların değilsin" denildiğinde, "belki de ben buyum" dedi. İşte bu çok güzel bir cümleydi yani, çok önemli bir şeydi aslında.
Mesela bir yedi mizacına "bak biraz dur, fazla konuşmamaya, fazla aşırı hareketli olmamaya, her şeye dalmamaya çalış" dersin. Kişi şunu diyor: "ben buyum, sen ne demek istiyorsun?" değil mi? Çünkü hakikaten o. Sanki bu, kendini inkâr etmek gibi bir şey. Aslında işte nefsi öldürmek denilen şey aslında bu, bu yani. Aslında burada o nefs zaten senin gerçek nefsin değil yani, gerçek kendiliğin değil manasında.
Deyim yerindeyse deriz ki, o olmadığını bilmesi demek, aslında onun gerçek değil, sahte bir benlik olduğunu bilmesi demektir. Bu da fark edilmesi zor olan bir şeydir. Evet, bu şimdi tamam, kabul etme aşamasını geçti; önemli bir aşama. Ondan sonra rastgele davranmadı, "tamam" dedi, "hepsine karşı çıkacağım" dedi.
Kendini İnkâr mı, Sahte Benlikten Ayrılmak mı?
Onunla beraber sanki yeniden bir inşa gerekiyormuş gibi. "Peki ne olacağım? Öyle olmayacağım ama ne olacak?" Bu sadece "yaramaz bir çocuğu engelle, engelle, dur, orada dur, hiçbir şey yapma" gibi görünüyor. Evet. Burada işte aslında geleneksel eğitimde, kişi diyelim işte bir mürşid veya bir eğitici olduğunda, aslında ne olması gerektiğine dair bir şeye de sahip oluyordu. Bir görüye, bir vizyona, bir ufka, bir gayeye sahip oluyordu. Hani "onun gibi olacağım" diyordu mesela. Dediğin öyle, doğru.
İşte burada bir ideale, bir hedefe, bir gayeye matuf anlamda bir yönlenme var; ideal olmadığında ise işte o bahsettiğim problem olur: "ne olacağım" yani. "Bunu da bırakacağız, hani elimizdeki bulgurdan da olacağız" diyebilir. Kesinlikle. Kişinin bunu kendi kendine yürütmesi çok zor bir şey. Çünkü işte terk ediyorsun, kendini kaybedeceksin -tırnak içinde kendini kaybedeceksin- bir şey de bulamayacaksın.
Ama o, diyelim bir mürşid veyahut da ideale yakın bir insan olduğu zaman, başta "bak, ben böyle olacağım" der; deyip o sahte benliğini, kendiliğini yıkabilir ve ondan vazgeçebilir. Yoksa öbür türlü, tabii ki vazgeçmek o zaman "ne kalacak elde?" durumu söz konusu olur.
Peki mürşid yoksa? Belli bir süre çalışmadan da olmaz. Çünkü artık insan bunu biliyor ve çalışması lazım. "Mesela bir terapist sizin fikrinize göre geçer mi?" "Bir terapist diyemeyiz, hangi terapist diye sormak zorundayız." Yani bu konuda yetkin olması gerekir. Konu bir terapist değildir; konu, belli bir idrak, belli bir şuur seviyesine gelmiş insandır. O insan terapist ise, o terapist bahsettiğimiz fonksiyonu icra edebilir.
Peygamber Örnekliği ve İdealin Değeri
Zaten Kur'an'da dikkat ederseniz "sizin için Peygamberde güzel örnekler vardır" diyor. İşte aslında bir dinde niye peygamber vardır, niye sadece kitap gelmez? Çünkü aslında hem o kitabın yaşayan bir canlı örneği vardır, hem de kişi ne olunabileceğine dair bir ufuk elde eder. İşte o, yani peygambere benzemek. Veyahut da işte "eğer Allah'ı seviyorsanız bana tabi olun ki Allah da sizi sevsin" -yani o peygambere tabi olmak nedir aslında? Mükemmel örneğe tabi olmaktır.
O mükemmel örneğe tabi olma bir ufuk olur ve kişi o sahte ve olumsuz nefsinden ayrılmaya hem iştiyak bulur, çünkü der ki "bak bu mükemmel, ben öyle değilim." O mükemmele doğru bir meyil ve iştiyakı olur. İkincisi, o bahsettiğin korku da: "ya öyle olunabilir mi? Ya niye olunmasın?"
Mesela insan hiç öfkelenmeyebilir mi, hiç kırılmayabilir mi? İnsan der ki, "ben o zaman duygusuz mu olacağım, yoksa bomboş biri mi, kütük gibi biri mi olacağım? Hiç duygulanmayan, ne biçim bir şey bu acaba" diyebilir. Halbuki öyle değildir; "ne korkuyor ne üzülüyor, ne biçim insan böyle" diye düşünülebilir ama halbuki bu evliyaların sıfatıdır. Ama biz de tam olarak öyle değiliz, bir kütük değiliz yani.
Ben şimdi "işte böyle böyle olacağım, işte böyle böyle olacağım" diye zorlamak değil bu; bir ihtiyaç gibi dayatılan bir şey değil. Yoksa "tamam, hadi başladık" diye zorlama bir başlangıç değil; zaten aslım yedi veya aslım altı veya aslım sekiz, "ben böyle olacağım" demek değil, "ben normal zaten yaşıyorum, bu tabii olarak gelişen bir şey" demek. Yani "tamam bak ben sekizim, dur, böyle böyle" demek değil. Yoksa gün içinde her gün "ben sekizim, ben bilmem neyim" diye kendine hatırlatmak mı? Yoksa ihtiyaç duyulduğunda mı? Zaten normalde her engel geldiğinde kademe kademe onunla baş etmek değil mi yani? Veya ondan sonrası ne olacak, değil mi? Tabii farklı usuller olur.
Mesela bazen öyle bir şey olur ki, mesela diyelim bir kişi o mürşidiyle veya o olgun insanla beraber olur. O beraberlik içinde zaten o, mizacının ve nefsinin yoluna kapı açmaz; çünkü ona tabidir, ona bağlıdır, ona tabidir ve onu örnek alır. Orada ne olur? Aslında zaten o şey durur, ketlenir zaten. Ama kişi bireysel olarak kendi başına çalıştığında veya yalnız olduğunda ne yapar? Neyin üzerinde çalışacağını bilir.
Mesela diyelim ki bazen bir mürşid "bunu bunu yapma" der mesela; işte diyelim ki "öfkelenme" der, "kimseye kızma" der, "kimseyi yargılama" der. Orada ne yapmış olur? Onun psikolojisinin temelini ve psikolojisinin neresi üzerinde çalışması gerektiğini ona işaret eder. O yalnızken onun üzerinde çalışır, bilinçli olarak onun üzerinde çalışır. Hayatın akışı içinde, o bahsedilen noktanın ortaya çıkış durumlarında kişi farkındadır ve der ki "evet, şu an mesela kızıyorum" veya "şu an kırılıyorum" veya "şu an kırılma durumunu yaşıyorum, bunun üzerinde çalışmalıyım."
Buradaki temel problem veyahut da temel handikap şu: "ben kendi üzerimde çalışırken hayat akıp gidecek, işte şunlar şöyle şöyle olacak, ipi kaçıracağım" diyebilirsin. Yok, hayır; senin ana işin bu. "Hani ben çalışacağım, karşımdaki çalışmayacak, işte ben kaybedeceğim, veyahut da ona cevap verememiş olacağım, aptal durumuna düşeceğim, bilmem ne olacak" diyebilirsin. Bu bir nefsin aldatmasıdır. Sen kendi üzerinde çalışacaksın, başka bir işin yok, başka bir şey yok. Hayatta bir yere kaçmıyor, olduğu yerde duruyor. Asıl sen hayata bu anlamda tutunmuş olursun; öbürü sahte bir tutunmadır.
Fiziksel Çaba mı, Psikolojik Çaba mı: Neden Kolay Olan Seçiliyor
Psikolojimiz üzerinde çalışma bir dizi egzersizden ibaret olsaydı, fiziksel egzersizden ibaret olsaydı, herkes nerede ve hangi yönde çaba göstereceğini bilirdi. Ve birisi bir egzersizi yanlış yapsaydı, onun yanlış yaptığı apaçık görülür ve düzeltilebilirdi. Doğru yaptığı bir dizi fiziksel egzersizle nasıl ilerlediğini görürdü ve ayrıca diğerlerinin yapabildiğinden daha fazlasını yapabildiğine dair bir tatmin de hissedebilirdi. Çünkü bariz bir şey; diyelim ki halter kaldırıyorsun veya başka bir spor, uzun atlama yapıyorsun, yüksek atlama yapıyorsun -bu bariz bir şey. Mesela burada çalışmak ne kadar kolay.
İşte bu yüzden bazı mizaçlar özellikle fiziksel şeyler üzerinde çalışmayı severler. Mesela her gün oruç tutmak -tut, ne olacak. İşte günde elli rekât, yüz rekât namaz kılmak; belirli ya, görünüyor. Bunda çalışmak kolay. İşte oruç tutuyorsun, belirli ya, hem tutuyorsun, üstelik de egonu besleyebilir. Ama önemli olan şu: belirli. Öbürü belirsiz bir şey ve kişi "bir şey yapmıyorum" falan der.
Ama mesela oruç tuttuğunda "oruç tuttum, ne güzel bak", "elli rekât namaz kıldım" diyelim, "işte bu kadar Kur'an okudum" -bunlar aslında bir yönüyle fiziksel aktivitelerdir; nicelik olarak ölçülebilen ve kişiyi de tatmin eden şeyler. Ama psikoloji üzerinde çalışma ölçülemeyen bir şey, üstelik de zor olan bir şey. Elli rekât namaz kılmak kolay ama biri seni kızdırdığında kızmamak zor, biri seni kırdığında kırmamak zor. Ama elli rekât, yüz rekât namaz kılmak kolay, bir açıdan kolay diyelim ve kişi orada sanki bir iradesi olduğuna dair bir tatmin de yaşar. Yani bu tür şeyleri yaptığımızda "bak ben iradeliyim, oruç tutuyorum, işte dedim ki elli rekât namaz kılacağım, işte bir günde beş günlük kaza namazı kılacağım, bilmem ne edeceğim" gibi.
Bak, "iradeliyim" der ve o iradesi de ayrı bir tatmin verir. Halbuki çalıştığı alan fiziksel alandır; psikolojisi üzerinde çalışmamaktadır, maneviyatı üzerinde çalışmamaktadır. Çünkü daha maneviyatı üzerinde çalışmaya henüz imkânı yoktur.
Akıl Merkezinin Tuzağı: Zihinsel Çalışma Gerçek Çalışma Değildir
Tam tersi de olamaz mı? Nasıl yani, tam tersi de olamaz mı? Yani sadece biri çalışılıp da diğeri sonuç vermemiş olabilir mi? Daha çok akıl merkezinin de bunda bir görevi olsa gerek. Tabii, akıl merkezi biraz spekülasyon yapar. O akıl merkezinin çalışması da ayrı bir handikap. Mesela işte bazı "bilenler" vardır; "ben biliyorum" der, "burada öfkelenmeyeceğimi biliyorum ama işte adama haddini bildirmek gerekiyor" der. Orada zihinsel spekülasyon yapıyor; hem bildiğini düşünüyor hem de bunu sanki bilinçli olarak yaptığını iddia ediyor. Halbuki öyle değil. Bu da zihinsellik üzerinden çalışma.
Dediğin şey şu olabilir: mesela diyelim kişi bazen zihinsellik üzerinden kendi üzerinde çalışır, çalıştığını düşünür. Aslında zihinsellik üzerinden çalışmak da gerçek anlamda bir çalışma değildir ve eylemsel yönü ihmal eder. "Ben mesela işte orucun aslında manasını, hikmetini, hakikatini biliyorum" -iyi de dili vardır, iyi laf yapabilir, iyi şeyler de okumuş, öğrenmiştir, ama oruç tutmaz. Halbuki bilmez ki, aslında nefsi bir şey istediğinde onu engelleyememektedir. Anlatabildim.
Üstelik atıyorum, ağzında sigarası, işte konuşur: "oruç şöyle şöyle şöyledir, bilmem ne, işte orucun sırrı, manası, hikmeti" diyebilir. Bu da tehlikeli bir durum, daha çok. Yani bunu her tip yapabilir, veyahut da akıl merkezinden olanlar ya da akıl ağırlıklı olanlar diyelim, yapabilirler. Bu da ayrı bir handikaptır. Bu da çalışma değildir, doğru ve dengeli bir çalışma değildir.
Anlayış Olmadan İrade Faydasızdır
Ancak anlayış olmadan irade faydasızdır. Hani buradaki irade şu anlamda kastediliyor: bir şeyi yapıp yapmama konusunda kesin kararlılık ve eylem. Eğer burada anlayış yoksa, o irade çok faydalı bir şey değildir. Kişide anlayış gelişmelidir; yani bir şeyin hakikatine dönük, bir şeyin manasına dönük, bir şeyin irfanına dönük bir anlayış olmalıdır.
Mesela diyelim bir altı mizacı "tamam, ben kimseden şüphelenmeyeceğim" diyebilir -gerçi bu çok zor da, yani o zihni işlemi durdurmak çok zor. Ama diyelim ki "tamam, ben hiç kimseye öfkelenmeyeceğim, bağırmayacağım" diyebilir; bunu yapabilir bir kişi, iradesini kullanarak, tırnak içinde güçlü bir iradeyle bunu yapabilir. Bunun bir faydası yok. Anlayış olmalıdır; zaten o bir yerde mutlaka patlak verecektir. Dolayısıyla anlayış olmalı: "niye ben kızmamalıyım, niye ben kırılmamalıyım, niye alınmamalıyım, niye işte 'haksızlık bu' diye bağırmamalıyım, neden?" Bunun anlayışı olmadan, bu konulardaki irade durumunun pek fazla bir faydası yoktur.
"Peygamber'in kendisine kötülük yapıldığında öfkelenmediği doğru mu?" "Tabii. Ama orada anlayışla mı hareket etti bilmiyoruz; sadece öfkelenmedi. Belki yapmıştır, bilmiyoruz onu, tabii. Ama prensip olarak budur." Yani diyelim ki birisi bu tür bir anlayışa henüz hazır değildir; ona da dersin ki "öfkelenme", olabilir. Ama biz bütüncül olarak düşünüyoruz. Kişi onun anlayışına sahip olmayabilir, çünkü ona henüz hazır olmayabilir. Ama biz prensip olarak ve temel bir şey olarak diyebiliriz ki anlayış olmadan irade faydasızdır. Çünkü o irade bir gün pragmatist nedenlerle ya da başka türlü nedenlerle sapmaya uğrayabilir. Anlayış ancak bizi sapmadan kurtarabilir.
Yani mesela "sus sus, nereye kadar; şu şu, nereye kadar" falan diyebilir ve bir yerde o irade sapabilir. Ama anlayış olursa orada bir sapma olmaz. Dolayısıyla asıl nokta fiziksel değil, psikolojiktir. Ve daha önce söylendiği gibi amacı, bir insanı bulunduğu psikolojik temelden ve durumdan yükseltmektir. Yani amacı bir insanı değiştirmektir, ama fiziksel olarak değil, psikolojik olarak. Bu, manevi veyahut da bizim burada "anlayış" dediğimiz, yani hakikate oturan, hakikatten feyz alan bir anlayış ile olur.
Fakat o anlayış önce neyi değiştirir? İşte psikolojiyi değiştirir. Psikoloji değişmezse hiçbir şey değişmez. Dersin ki "adam namaz kılıyor, Müslüman ama işte böyle böyle" -işte annem çok iyiydi, oruç tutar, namaz kılar ama çok kırılıyor, hemen kırılıyor falan dersin. Veya "bu adam çok iyi bir adam ama çok çabuk parlıyor" dersin. Çünkü adam psikoloji üzerinde çalışmıyor ki; böyle bir şey yok çünkü. İşte o zaman bu mevzuyu anlarsak, "ya Müslüman ama böyle, Müslüman ama şöyle" -gayet tabii, bunun böyle olması gayet tabii; kişisel çalışmanın talep ettiği çabalar, ne zaman istenirse istensin, esasen fiziksel çabalar değil, psikolojik çabalardır.
Kendini Gözlemleme: Birinci Psikolojik Çaba
Ve bunların birincisi kendini gözlemlemedir. Kendini gözlemlemek psikolojik bir çabadır ve sadece kendini gözlemleme ile bir psikolojiniz olduğunun farkına varırsınız. Yani kendi içimizde o düşünceyi, davranışı, tavrı ortaya çıkaran şeyi gözlemlemek. Mesela bazen psikolojide söylerler: "sana böyle dendiğinde ne hissettin?" Aslında bu, biraz kendini gözlemlemeye matuf bir çabadır. "Ne hissettin?" Veya "bunu yaparken niye yaptığını düşünüyorsun?" Veya "aklından neler geçiyor?"
Hepiniz bu çabayı göstermenin kolay olmadığını bilmelisiniz. Çünkü bakın bu fiziksel bir şey değil, bu yüzden kolay bir şey değil. O yüzden bir insana diyelim on sene hizmet ettirebilirsiniz; size saygı duyabilir, saygı duyduğundan dolayı hizmet eder. Ama ona deseniz ki "bak şu huyun var ya, veya şu özelliğin var ya, bunu değiştir" diye -"kimseye şöyle şöyle yapma"- ona daha zor gelir, ona çok zor gelir. Tabii, kontrol etmesi çok zor, üzerinde çalışması çok zor ve onunla öyle bir özdeşleşmiştir ki onu terk etmek demek kendinden feragat etmek, kendinden fedakârlık yapmak gibi bir şeydir.
Hani şey gibi yani: bir insan cebindeki bir şeyi verebilir ama ona "etinden bir parça ver" dediğinde veremeyecektir. Onun gibi bir şey; çünkü o et kendinden bir şey. Ama diyelim cebindekini verebilir, kendinin kabul ettiği bir şeyi ise veremeyecektir; biz de psikolojimizi kendimiz kabul ettiğimiz için ondan vazgeçemeyiz, vazgeçmemiz -daha doğrusu- çok zordur. Kişi böyle bir zorluğu az çok hissettiği için, eğer hissediyorsa -ki bazıları hiç bunu hissetmezler- hissettiğinde zaten onun zorluğunu görecektir ve diyecektir ki "beni bununla uğraştırma yani, başka bir şey iste, yapayım."
Beden ile Psikoloji: Görünen ve Görünmeyen
Her birimizin biri dışsal, görünen ve mekânda müşahede edilen; diğeri içte olan, görünmeyen ve mekânda müşahede edilmeyen iki durumu vardır. O dışsal olan, görünen ve mekânda müşahede edilen bedendir. Öbürü ise içte olan, görünmeyen ve mekânda müşahede edilmeyen şey, psikolojidir. Bedenlerimiz mekândadır ama psikolojimiz mekânda değildir. Fakat hayvanlardan ayrı olarak öylesine yapılmışızdır ki, bedenlerimizin bulunduğu mekândaki görünen dünyada dışarı ve psikolojimizin bulunduğu görünmeyen dünyada içeri bakabiliyoruz. Yani işte kendi kendini görme imkânı insanda vardır. Tabii bu kolay bir şey değildir.
Bunun metaforik, sembolik bir benzetmesi de aslında kişinin kendi yüzünü görememesidir. Biz şu an hepimiz birbirimizin yüzünü görüyoruz ama kendi yüzümüzü şu an görmüyoruz; mesela ben kendi yüzümü görmüyorum. Bu da şuna işaret eden bir şey: kişiyi aynalayacak birinin olması gerekir. Veyahut da çok özel şartlarda kişinin kendi kendine ayna olması gerekir. Ama bu kesinlikle kolay bir şey olmadığı gibi kişinin aynası sübjektif de olur.
İyi Bir Ayna: İman Kardeşliği ve Otokritik
Dolayısıyla "ben kendi kendimi öz eleştiri yapıyorum, otokritiğimi yapıyorum" dediğin durumda senin aynan saf olmayabilir. O da haliyle, senin yaptığın o öz eleştiri veya otokritik, gerçek bir otokritik değildir. Olmayabilir yani, veya nispeten öyledir, nispeten değildir. Kişinin iyi bir aynaya ihtiyacı vardır. Bu da iyi bir arkadaş, yoldaş olmak veya iman kardeşliği denilen şey budur.
O iman kardeşliğinde kişi muhatabını ayna kabul eder, ona karşı da bir ego üretmez. "Sen bana böyle diyorsan sevmediğin için, kıskandığın için böyle diyorsun" der ve işte başka nedenler üretirsin; ondan sonra da zaten iş sarpa sarar. Orada bir aynalama söz konusu olmaz. Kişi bu konuda muhatabına karşı açık olmalıdır, savunma durumunda olmamalıdır ve ona inanmalı, güvenmelidir. Tabii öyle bir arkadaş bulmak da bir lütuftur.
Psikolojik İstasyonlar: Bulunduğumuz Yer
Dış dünyada her zaman bir yerde olmamız gibi, iç dünyada da her zaman bir yerdeyiz. Mesela işte şu an ne haldesin? Mesela gergin, kaygılı, sakin, öfkeli, kırılgan -değil mi? Aslında buralar birer psikolojik istasyondur; buralarda bir yerde durursun. Dış dünyada mesela nerede? İşte bir koltukta oturuyoruz, bir yerde oturuyoruz, bir odada bulunuyoruz. Peki psikolojik olarak nerede bulunuyorsun? Kişi bunu çok kendine sormaz, nadiren olur.
Mesela birisiyle hoşnut değilsin mesela; sürekli karşıt olma istasyonunda oturuyorsun. Adam bir şey diyecek, muhatabın bir şey diyecek, sen de ona hemen tepki vereceksin -o moddasın yani, o psikolojik durumdasın. Dolayısıyla diyelim ki mesela bazen olur: "ben ona hep doğruyu söylüyorum ama hep bana karşı çıkıyor." Kardeşim, sen o adamın psikolojik durumunu biliyor musun, nerede durduğunu biliyor musun? Adam sürekli sana karşıt olma modunda. Yani bir şey söyleyecek, ben de ona karşı kendimi savunacağım modunda. Niye konuşuyorsun o zaman? Konuşmaman lazım. Karşındaki insanın psikolojik durumunu da gözlemlemen lazım. Ve gözlemleyebilirsen, doğru bir şekilde davranmış olursun. Kendi durumunu da tabii ki gözlemleyeceksin.
Çünkü sürekli senin uzattığın bir şeye tepki veriyorsa, dışlıyorsa, "senden hiçbir şey duymak istemiyorum" diyorsa... Yok, "ben sana Allah birdir diyeceğim" işte deme kardeşim, onu bile duymak istemiyor adam. "Onu bile duymak istemiyorum" der kişi. Çünkü neden? Çünkü onun psikolojik durumu, o kapı tamamen kapalı ve tepkiseldir. Senin diyeceğinin hiçbir anlamı yoktur; dolayısıyla "ben inanmam" der, o kadar. O zaman senin "Allah bir" demen bile ona yanlış gelir.
Psikolojik Pozisyon Değiştirmek
Çalışmada yer alan fikir aynen şudur: dış dünyada fiziksel çaba ile pozisyonumuzu değiştirebileceğimiz gibi, psikolojik çaba ile de iç dünyada pozisyonumuzu değiştirebiliriz. Fiziksel olarak pozisyonumuzu değiştirebilmeyi biliyoruz mesela, değil mi? Diyelim bir koltukta oturuyorsun, rahatsız ediyor -veya öyle bir oturuşun var, belin ağrıyor, düzeltiyorsun veya yer değiştiriyorsun. Ve işte bir yer esiyor, diyelim sinüzitin var, yerini değiştiriyorsun, değil mi?
Ama mesela psikolojik olarak hiç böyle bir şey yapmıyoruz. "Ya şu psikolojik durum aslında beni hasta edecek" -ama bu psikolojik durumumuzu değiştirmiyoruz, en sonunda hasta oluyoruz mesela. Ama "ya işte bu hava beni çarpıyor, sıcak, tansiyonumu düşürüyor, gölgeye çekileyim" veya "işte şurası esiyor, esmeyen bir yere gideyim" deriz. Peki sen hangi psikolojik durumda olduğunu biliyor musun? O seni nasıl etkiliyor?
"Yedi belki onu yapacak: 'aman canım şimdi, ne canımı sıkacağım'" -evet, o da kendi psikolojik mekanizması içinde nefsani bir yer değiştirme yapıyor. Dediğin çok güzel; orada da kendisinin, yani yedi mekanizmasının/nefsinin, hoşuna giden ve gitmeyen diye ayırması söz konusu, hakikaten bu yedilerde vardır. Mesela diyelim böyle hoşuna gitmeyen bir ortamdan hemen sıvışır, kaybolur, bakarsın yedi ortada yok mesela. Veyahut da mecburen oradaysa dinlemez, başka bir şeyle uğraşır, diyelim.
Ama bu kastettiğimiz şey değil. Kastettiğimiz şey doğru yer değiştirme, yani psikolojiyi değiştirme. Bu psikolojinin değişimi fiziksel bir şey değildir, psikolojik durumun değişmesidir. Mesela diyelim işte sen dedin ya, "ablam bir şey diyor, hoşlanmıyorum." Şimdi sen kendi psikolojine bakacaksın: niye hoşlanmıyorsun? O psikolojik durumunu değiştireceksin. Sen odayı veya evi değiştiriyorsun diyelim -o dediğimiz, o anda takmamaya çalışmak da değil, eyvallah. Veyahut da diyelim ilgi alanını değiştiriyorsun -bunu da kastetmiyor sistem.
Diyelim ki niye hoşlanmıyorsun, önce onun üzerinde çalışmak, ondan sonra o durumu değiştirmek. Mesela diyelim ki diyoruz ki: "ben bu insanın eleştirisini veya bana böyle sözler söylemesini hak etmedim." Hak etmediğim için de mesela ne yapıyorum? Mizacıma göre ya kırılıyorum, alınıyorum veya öfke duyuyorum, veyahut da uzaklaşıyorum. Temele bak: nereden çıkarıyoruz ki "ben bunu hak etmiyorum"? Ve niye böyle bakıyoruz? Şöyle bakamaz mısın: "çok yanlış değerlendirmeler yapıyor, çok yanlış düşünüyor, acaba ona yardım edebilir miyim?" Bu başka bir psikolojik durum mesela.
Bu anlamda psikolojimizin yerini değiştirmiş oluruz. Yani psikolojik pozisyonumuzu değiştirmek budur. Ve aynen bir insanın dış dünyada daha iyi veya daha kötü bir yerde olabilmesi gibi, iç dünyada da insan daha iyi veya daha kötü bir yerde olabilir. Fakat içsel dünyadan içeri bakmak ve orada durduğumuz yeri görmek zor olduğundan, insanlar dışarıda herhangi bir yerde olmayı bir an için bile düşünmemelerine rağmen, sanki içeride herhangi bir yerde olmayı kendilerine bırakmış gibidirler. Bizler o iç dünyada sanki doğal olarak bulunuyoruz ve aslında orada bulunmaktan başka yapılacak bir şey yokmuş gibi düşünürüz. Mesela fiziksel anlamda bir yer değiştirmeyi, bir pozisyon değiştirmeyi daha kolay yapabiliyoruz. Ama psikolojik anlamda...
...yer değiştirmeyi, "buradan başka nerede olabilirim ki?" Bu aslında en doğal durum dememizden dolayı değiştiremiyoruz veya değiştirmiyoruz. Yani bir insan başka ne yapabilir ki? Bir insanın göstereceği en doğal tepki bu. "Ben normal olanı yaptım" dediğimiz için yer değiştirmiyoruz, psikolojik pozisyonumuzu değiştirmiyoruz. Çünkü aslında sanki kendimiz onu istemişiz gibi düşünüyoruz; bunun aslında bir müteessiriyetin sonucu olan bir psikolojik durum olduğunu düşünmüyoruz. "Normal olanı yaptım" diyebiliyoruz. "Bir de hakkımı savundum" -aslında bundan da bir övünç çıkartabiliyoruz. Tabii, tabii; aslında elinde değildi yani. "Ben böyle bir de haksızlığa hiç gelemem, gelemem" -bazı mizaçlar özellikle, veyahut da "diyemem"; duygusal mizaçların, bir duygusal mizacın: "ben çok hassas, çok narin bir insanım, çok hassas bir insanım, o yüzden tabii ki etkileniyorum, insanım ve hassasım tabii ki yani." O hassasiyetten de bir şey üretmek yani; "insan hassas olmalı" gibi algılanıp, o da mesela ne yapılır? Onaylanarak kişi içinde bulunduğu durumu doğal bir durum olarak görür. O yüzden de değiştirmez.
Mizaçlara Göre Psikolojik Merkezler
Bir bakış açısından bizim psikolojimiz, bizim olduğumuz yer ve bu içsel dünyada sık sık gittiğimiz yerdir. Dedik ya, bir bedenimiz olduğu gibi bir psikolojimiz de var. Bizim psikolojimiz demekten kastımız, bu içsel dünyada sık sık gittiğimiz yerdir. Buna bazen ne diyorlardı? Ona kişinin ana yapısı, ana özelliği deniyor.
Mesela işte bir yediye daha çok "ehl-i keyif" denilmesi veyahut da "maymun iştahlı" denilmesi, bir altıya diyelim "kaygılı, şüpheci" denilmesi -çünkü genelde ağırlıklı olarak oraya odaklanıyor. Bir sekizin çok öfkeli ve tahakküm etmesi, hemen kendini gösterme çabası; bunlar işte aslında bizim ana psikolojik durumumuz, yerimizdir. O yer bizim bir nevi merkezimizdir; o merkezin etrafında bizim psikolojik alanımız oluşmuştur. Aynen dış dünyada bir yerde yaşamamız ve belirli yerlere sık sık gitmeye eğilimli olmamız gibi, iç dünyada da yaşarız ve belirli yerlere sık sık gitmeye eğilimliyizdir. Aradaki fark, iç dünyada söz konusu olanın mekândaki yerler değil, psikolojik durumlar olmasıdır.
Mesela hemen oraya gideriz yani; nasıl her insan akşam evine gider ve oraya gitmeye eğilimlidir, kafasında oraya gitmek vardır, veyahut da herhangi bir durumda en son oraya gidecektir -insan da bu durumda o psikolojik merkeze gitmeye eğilimlidir. Mesela hayatta bir yedinin zoru seçtiği vaki değildir, hep kolayı seçer mesela; çünkü ona eğilimlidir, veyahut da bir zorla karşılaştığında deneyimleyip biraz hafiften o zoru gördükten sonra hemen ondan vazgeçer.
Diyelim bir sekizin sürekli tahakküm etmeye ve kimseden hiçbir emir almamaya, kimseyi dinlememeye, kimseye boyun eğmemeye eğilimli olması gibi; mesela işte denir ki "bu adam hiçbir yerde çalışamıyor." Niye bir yerde çalışamıyor? Çünkü adam sekizse, biraz da bozuk bir sekizse, hiçbir yerde çalışamayacaktır; üç günden fazla çalışamaz, bir haftadan fazla çalışamaz. Çünkü aynı psikolojik eve gidiyor, o evde çalışmaya müsait bir yer değil. Yani şöyle düşünün, ilk zamanlar bir fabrikada çalışsa bile, adam sürekli oradan alakasız bir şekilde uzaklaşır; fabrikaya gitse bile kısa süre sonra hemen oradan kaçar. Dolayısıyla orada bir problem meydana geliyor.
Veyahut da diyelim eleştiriye tahammül etmeyen altıları fazla üzerine gidiyoruz ama gitmiş olmuyor; çok bariz örnek olduğu için söyleyebiliriz. Ne oluyor mesela? Hemen öfke, muhalefet üretmeye, hemen şüphe etmeye, hemen kaygı duymaya eğilimli. Eleştiriye karşı çok hassas, çünkü özgüveni nispeten daha zayıf. Mesela bir eleştiri olduğunda hemen altının çekildiği yer neresi? "Ben öyle değilim, sen bana karşı taraflısın, sen bana karşı kötü niyetlisin" diye bakıyor. İlişki sürekli bozuluyor, sürekli bir çatışma alanı oluşuyor. Çünkü altının gittiği yer belli; o yerde bir ilişkiyi yürütmekte problem oluşturan bir yer. O psikolojik alanını değiştirmediği müddetçe hiçbir zaman ilişkileri sağlıklı olamayacaktır.
Veya bir sekizin sürekli gittiği yer: "bana teslim ol, rahat et." Teslim olmadığı zaman ne oluyor? Kavga oluyor; sekizde sürekli böyle bir ilişki problemi yaşıyor. Biz de hep gerçek örneklerden örnek veriyoruz. (Üç, dört, beş ve dokuzlarda çok ağır durdun; sen de üç, dört, beş, dokuz gibi tiplerde bunu görürsün. Onları size bırakıyorum.)
Mesela bir "bir"in mizacında şöyle bir tavır vardır: "böyle haksızlık olmaz, herkes yanlış yapıyor, kimse işini doğru yapmıyor, herkes kötü, kimse düşünmüyor, herkes düşüncesiz" der. Bakıyorsun okula gider öyle, eve gider öyle, çarşıya çıkar öyle. Dersin ki "aman yani bir şey deme, ne olur" falan dersin o adama artık bir süre sonra. Çünkü nerede duruyor adam? Sürekli "şunlar şöyle şöyle olmalı" diye düşünür, olmadığı zaman da tepki verir, yargılar; eğer daha da aşırı, sağlıksızsa hakarete kadar gider. Mesela birinin bulunduğu psikolojik durum o. Ve onu terk edemediği için sürekli herkesle çatışan biri olur. Mesela kimse onun yanında durmak istemez, insana gerilim verir, hissettirir falan diyelim.
Bir dördün de bulunduğu alan mesela, kendisini rahatsız eden, kendisine hoşluk vermeyen ortamlardan ve insanlardan sürekli sessizce kaçmak mesela. Hatırlarsınız, bu yüzden aslında onun motivasyonu ne? İstediği gibi olmadığında köşesine çekilmek. Mesela onu çözmeye, onun üzerinde deyim yerindeyse zahmet çekmeye yeltenmemesi ve bunun yerine çekilmesi. "Yani ben onlarla uğraşamam, ben lakaydım" der. Tabii, hatta bir arkadaşın dediği gibi, "bana göre hiç kimse sevilmeye layık değil" demesi gibi bir dördün. Hani "hiç kimseyi sevilmeye layık bulmuyorum" demesi gibi yani; ve işte hemen "ama sevilmeye layık kimse bulamıyorum" der işte.
Bir de yani kendince çok ideal bir şey arıyor; dolayısıyla bir şey gördüğünde, bir problem, bir eksiklik, bir yanlışlık gördüğünde hemen o ilgi ve sevgisi düşüyor. Orada "mükemmeliyetçiyim" noktasını taşıyabiliyor. Dörtlerde böyle bir şey var, değil sanırım, "aradığım bu değil." Veyahut da diyelim ki beni anlayan bir insan, bir konuda anlamadığında, "bu da beni anlamadı" diyerek onu kategorik olarak yüzde yüz reddediyor. "Bu da beni anlamadı" deyip hemen onu anlamayanlar kümesine koymasın; "beni anlamıyor" olabilir, "anlamayabilir" ama niye bunu böyle yapıyorsun, niye bunu merkeze alıyorsun? Mesela "bak işte bu da beni anlamadı, zaten kimse beni anlamıyor" deyip bak nereye çekiliyor? Bir psikolojik odaya çekiliyor. (Bunlar zaten standart sloganlar; hepsini dinledim, bir kısmını kaydettim, size standart örnekler veriyorum işte.)
İlişki Kurma, İlişkiden Kaçınma
Nasıl bedeniniz fiziksel bir yerle ilişki kurmanızı sağlıyorsa, psikolojiniz de psikolojik bir durumla ilişki kurmanızı sağlar. Bu çok önemli bir şey. Mesela hani fiziksel olarak örnek verirsek, bedenle ilgili mesela "ben şöyle şöyle yerlerde yaşayamam" deriz mesela, "sıcağı hiç sevmem" deriz, veya aksine başka bir şey deriz. Aslında o bedenimiz ve fiziksel durumumuz çeşitli mekânlar ve fiziksel durumlarla ilişki kurmamızı sağlar veyahut da ilişki kurmamamızı sağlar. Mesela "ben öyle yerleri hiç sevmem" deriz. Mesela bazı insanlar var, denizden hiç hoşlanmazlar; hatta böyle tanıdığım bir kaptan vardı, adam denizden o kadar bıkmış ki Çengelköy'de yer almış ama deniz görmeyen bir yer almış, mesela.
Psikolojik durumumuz da psikolojik durumlarla ilişki kurmamızı veya kurmamamızı sağlıyor. Mesela dersin ki "ben böyle böyle tip insanlardan hiç hoşlanmıyorum, hiç sevmiyorum böyle insanları" diyerek aslında ilişki kurmamanı sağlıyor. Bulunduğun psikolojik durum, bir başka psikolojik durumla ilişki kurmamanı veyahut da aksine kurmanı sağlıyor. Bu da bir ilişki çünkü -tabii ki, neticede hepsi bir ilişki; birisi olumlu, birisi olumsuz ilişki. Olumsuz ilişkiler de, çok olumlular gibi, çok olumsuzlar da çok çekici bir etki oluşturuyor insanın psikolojisi üzerinde. Oluşturabilir.
Çünkü ondan korunmak için... Bu biraz altı mizacıyla ilişkili bir şey, daha ağırlıklı olarak. Ondan uzak durma oluyor. Bu çok güzel bir cümle, özellikle altı mizacı için: negatif etkenlerden ve negatif unsurlardan uzak durma, yani kendini ona karşı özellikle koruma ve ona karşı özellikle dikkatli olma. Bu biraz bilinçli bir tercih için değil, fark etmeden oluyor, doğal olarak oluyor. Dediğim gibi fark etmeden de diyebiliriz; kendim çıkaramıyorum mesela, başkası söylerse ancak o zaman anlıyorum.
Düşmanı Gözden Kaybetmemek: Altı ve Sekiz Örneği
Hatta hani şey gibi düşünün: mesela diyelim ki ben aslandan korkuyorum ama sürekli aslanı görmem lazım. Aslında şu neden görmem lazım? Göreyim ki nerede olduğunu bileyim. Eğer göremezsem nerede olduğunu bilmeyeceğim ve daha büyük sıkıntı yaşayacağım. Bu ilginç bir şey; sürekli düşmanını kollamak gibi bir şey bu. Aslında bu bence onunla kurduğu bir ilişki tarzı değil bana göre. Aslında bu, sürekli onu görerek onunla ilgili bilgisizliği engelleme çalışmasıdır. Sürekli diyelim ki düşmanının ne yaptığını bilmek istiyorsun -bu da bir ilişki bence. Tabii ki, bir ilişki ama maksat burada ilişki kurmak olmayabilir demek istediğim yani; onunla bağlantı kurmak değildir. Değil. Temeldeki şey, onun ne yaptığını ve ne olduğunu bilerek, aslında o konuda bilgisiz olmanın getireceği problemi, korkuyu aşmak.
Şey gibi işte, diyelim ki ben aslandan korkuyorsam, aslanı gözümden hiç kaybetmemeye çalışıyorum ki her an nerede olduğunu bileyim. Ama şimdi görmesem, o diyelim ki binlerce kilometre ötede de olabilir, arkamda da olabilir -bu beni daha çok rahatsız eder. Ama sürekli onu görebileceğim bir yerde olmak, hatta neredeyse bazen onu takip etmek gerekir, değil mi? O gidiyor, sen de takip ediyorsun. Aslında maksat takip etmek değil; onun olduğu yeri sürekli bilmek ve kendini sürekli "tehlikede miyim, değil miyim" diye test etmek.
Olabilir; mesela bir sekiz için de olabilir. Bak burada kontrol etmiyor, sürekli onu bilinen bir durumda tutuyor; zihninde bilinen bir durumda olmasını istiyor, gördükçe biliyor o nerede olduğunu. Bir sekiz mizacı da düşmanının ne yapacağını, ne yapıyor olduğunu bilmek ister; o da işte orada kendini koruma ve onun muhtemel yapabileceği şeye karşı korunma olabilir. Sekiz de öyle düşmanını izler yani, ta ki onu bertaraf edinceye kadar. Belki altı burada bertaraf etme konusunda daha zayıf, sekiz bertaraf etmeye daha yetenekli, ama kesinlikle gözden kaybetmemeye odaklı. Sekizi örnek alabilirsiniz; tabii, olabilir yani, bunu böyle değerlendirebilirsiniz. Ben aklıma ilk geldiği için söylüyorum, yoksa hepsini düşünüp seçerek söylemedim yani.
Bu çalışmaya dönüştürdüğünde şöyle oluyor mesela -sonra bir örnek geldi: bir ortama girdiğinde, ortamda seni rahatsız edebilecek insanlar kimler ve hangi özellikler? İnsanlar değil de özellikler rahatsız. Evet, evet. Daha sonra da o insanlara atıfta bulunuruz yani; aslında o insan değildir, onun psikolojisidir. O insanlarla özellikle ilişki kurmak, yakınlaşmak, onları yakından tanımak mesela bu yönde bir çalışma olabilir, değil mi? Tabii. Ama bu sorunu artırabilir mi, sorunu artırabilir mi? Burada kişi yoğun bir çalışma içinde olmalıdır, sürekli birisiyle çalışmadayken bunu yapabilir. Yok tabii, bunu böyle karşı tahrik etme anlamında değil.
Rahatsız Edici İnsanlarla Çalışma: Bir Kişisel Örnek
Ama diyelim ki mesela ben kendim örnek vereyim: mesela ben öyle çok kavgacı, öfkeli, tahakküm eden insanlardan psikolojim hazzetmez. Ama böyle birkaç sene öyle çok tahakküm eden bir sekizle vakit geçirdim ve orada çalıştım yani. "Ne yapıyorsunuz yani, nasıl yapıyorsunuz? Ben mesela hep kontrolü altında kalıyorum, öyle bir şey" -hayır, orada ondan duyduğum rahatsızlığın kökenlerini arıyorum yani. Mesela diyelim ki "o kim ki bana böyle tahakküm ediyor, kendini ne zannediyor, bu yanlış" diyelim; bunun üzerinde çalışıyorum. Bunun yanlış bir düşünce olduğunu görüyorum. Tabii sömürüyordu beni zaten ama ben o sömürüyle uğraşmıyordum.
Bak bu çok önemli bir şey; o sömürü de bir çalışma biçimidir galiba. Hayır, şöyle -o çok güzel bir şey söyledi, bu özel bir durum yani, genelleyemeyiz, herkese tavsiye edemeyiz. Ben örnek olsun diye söylüyorum: beni sömürüyordu, beni kullanıyordu; sekizler de bunu iyi yaparlar, bunu "sömürüyorum" diye yapmazlar -yani onu da söyleyeyim- doğal olarak yaparlar. "Bu benim doğal hakkım" der yani, "ben zaten patronum, ben zaten baş olayım, büyüğüm yani." Anlatabiliyorum. Ve bir sekize "sen sömürüyorsun" denildiğinde, bunu kendisine yapılacak en büyük hakaret olarak algılar.
Burada ben sömürülmem üzerinde durmadım; sömürülmem üzerinde durmak, benim psikolojik durumumun içinde hapsolmam demek, gene aynı şeyin içinde bulunmam demektir. Çünkü benim de mizacım, hakikaten sekizliğim itibariyle, sömürülmekten hoşlanmaz, hem de hiç hoşlanmaz. Ama benim meselem o değil, o olmamalı. Ben öyle insanlardan niye hoşlanmıyorum yani? Bende bir arıza var ki hoşlanmıyorum. Bu şu demek değil: o insanlar doğru davranıyorlar anlamında değil yani -çok önemli- doğru davranıyor, iyi davranıyor falan anlamında değil. "Ben niye hoşlanmıyorum, siz böyle davranıyorsunuz" falan diyemeyecek; sen söylemeyeceksin, ben diyeceğim -sen söyleyeceksin. Çünkü bunu söylemen, zaten senin kendi psikolojik durumundur aslında; veya dışarıda söylemesen bile içinde söylersin. Bu ayrı bir şey.
Burada ben niye hoşlanmıyorum yani? Mesela ben niye kendi ego merkezli olarak bakıyorum? Bu mesele önemli. Tabii uzun bir mevzu bu. Şu an basit bir örnek verdim.
Kibirliye Karşı Kibirlenmek: Şeyh el-Alevî'nin Sözü
Birkaç senedir ilişkilerimde hiç sorun yaşamadığımı fark ettim. Öncesinde çok yaşıyordum. Ama sonra bunu iyi bir şey olarak düşünürken fark ettim ki, aslında sorun yaşadığımı düşündüğüm insanlardan o kadar uzaklaşmışım ki, yanı başımda bile olsalar öyle bir mesafe koymuşum ki zaten hiç sorun yaşamıyoruz.
Yani şimdi bu bahsettiğin şey mesela önemli. Şu anlamda bu psikolojik düzlemde bir çözüm arayışıdır; yani psikolojik anlamda "doğru" bir çözümdür -seni rahatsız edenden uzak dur, dolayısıyla sorun kalmaz ve rahatlarsın, doğru. Fakat bu psikolojik düzlemde bir çözümdür. Geleneksel öğretinin öğrettiği şey, psikolojik düzlemde bir tür kaçış değildir; kendi rahatsızlıklarımız üzerinde çalışmaktır.
İşte mesela her zaman tekrar ettiğimiz, Şeyh el-Alevî'nin dediği gibi: "kibirli bir insandan hoşlanmayan da kibirlidir." Şimdi ben kibirli insandan niye hoşlanmıyorum diyelim? Kibirli olduğum için hoşlanmıyorum. O zaman ben kendi kibrim üzerinde çalışacağım diyelim. "O kim ki benim karşımda? Veya işte ne hakkı var, beni ne zannediyor?" falan -bunların hepsi kibir aslında, başka bir yönde bir kibir. Dolayısıyla onu... peki o niye kibirleniyor? O da kibirlenmesin, senin mevzun o değil; bırak onu, o kendisi çalışsın.
"Kibire karşı kibir" bilmem nedir? Tabii, böyle bazı şeyler bir arifin yapabileceği bir şeydir; o, kibriya-i ilahîyi tecelli ettiriyordu. "Kibirliye karşı kibirlenmek sadakadır" diye böyle bir söz nakledilir. Bu, ilahi kibriyayı tecelli ettirebilecek, nefsi ifna olmuş, nefsi sıfıra inmiş birinin yapabileceği bir şeydir. Ama bizim orada, kibirliye karşı gösterdiğimiz kibir, bizim de nefsani bir kibrimizdir. Dolayısıyla onunla aynı seviyedeyiz, bir farkımız olmuyor orada.
Kısas ve Psikolojik Düzlem
"Kısas diye bir şey vardır, bu [durum] için de geçerli değil mi?" "Tabii ki geçerli değil." Yani psikolojik boyutta kısas diye bir şey yok, psikolojik boyutta yok. Zaten dikkat edersen kısas ayeti psikolojik düzlemde bir ayettir bence. Yani psikolojik düzleme ifade edersen, ayetin devamında "affedersen daha hayırlıdır" diyerek aslında kısasın nereye tekabül ettiğini ve ondan daha üstün olan bir şeyin de olduğunu ifade ediyor. Dolayısıyla işte mesela nefs ne yapıyor? Hemen kendisine uygun alanı bulup "bak kısas yapacağım, İslam'da kısas var" diyerek aslında hemen onu kendi psikolojisinin malzemesi hâline getirebiliyor. O ayrı bir mesele, onu birey kendisi yapmıyor normalde; normalde devletin yapacağı bir şeydir bu, kişisel ilişkiler içinde değil.
Tabii ki ilişkiler içinde de kısasa kısas uygulanır: biri sana hakaret etti, sen de hakaret edersin -bu da kısasa kısastır. Psikolojik anlamda o da bir kısastır: biri seni kırdı, sen de onu kırarsın, değil mi? Ya bunu "ayette geçiyor" diye değil de, mesela terapide bizim çok söylememiz gereken zamanlar da oluyor yani. Mesela işte şöyle der: "ben hep ona iyilik yapıyorum, hep ona şunu bunu yapıyorum, o bana hiç yapmıyor." Deriz ki: "sen de bir süre yapmamayı dene, bak nasıl oluyor." Böyle bir karşılık önerilebilir; onun yaptığı kadarıyla, daha fazlası değil. Mesela kısasın öyle bir hükmü var: daha fazlasıyla olmaz. O ne kadar yapıyorsa, sen de onun kadarını dene bakalım, gibi -o anlamda düşünüyorum.
İşte bu mesela diyelim ki bir insanı aramamak: eğer ben aranmadığımdan dolayı rahatsız olduğum için aramıyorsam, böyle bir tavsiye -"sen de arama bir süre, bakalım, sen de tatmin et kendini, bak sen de arama"- bu psikolojik bir düzlemdir ve bize göre tavsiye edilmez. Ama bizim baktığımız yerden tavsiye edilmez; normal ortalama psikolojik durumda tavsiye edilebilir. İnsan rahatlayabilir, hayat bulabilir yani, fakat psikolojik bir hayattır bu.
Burada ben rahatsız olduğum için değil -diyelim ki benim aramamam onu geliştirebilir, "ya ben aslında hiç aramıyorum" dedirtebilir, onu düşündürebilir vs.- onun için yapabilirsin. Fakat kendin için yaparsan, "ben hep arıyorum, ben mi aptalım, o hiç aramıyor" diye düşünüp, bunun rahatsızlığından dolayı aramamak, bu yanlış bir şey. Yani yanlışlık burada senin o rahatsızlığındır; o durumdan rahatsız olmadır asıl mesele. Bence sonra da bir aramamayı da denemesi gerekiyor: "neden ben onu sürekli arıyorum" diye sorgulaması gerekiyor. Hani burada aslında yine bir sınır var. İlk başta, evet, ilk başta bence aramamayı da öğrenmesi gerekiyor; daha sonra bunun dengelenmesi lazım.
O dediğin ayrı bir şey; senin onun için sürekli aradığın ayrı bir mevzu. Yani diyelim bu bağımlılık olabilir. Anlatabiliyorum; diyelim altının bağımlılığı olabilir, ikinin bağımlılığı olabilir, yedinin bağımlılığı olabilir -bu da ayrı bir konu, o ayrı çalışılması gereken bir konu. Bizim değindiğimiz nokta, kendisinin arayıp aranmamasından rahatsız olma durumunun bir tepkisi olarak aramamak; bu yanlış bir şey. Ama sen niye devamlı arıyorsun? Bu ayrı, üzerinde çalışılması gereken bir şey. Bunlar hep ayrı ayrı çalışılacak şeyler; iki de olabilir, altı da olabilir, dokuz da olabilir -olabilir, birçok şey olabilir.
Hangi Mizaçlar Terapiye Gelir?
Sekiz de olabilir mi? Tabii, tabii, sekizde de olabilir. Ama terapiye hiç gelmez, hiç; hiç hiç görmedim ben, hiç olmaz. Yani bir tane bile gösterin, hiç görmedim gerçekten, en az gelen odur. Psikolojiye, psikiyatriye gelenler arasında... dışarıda böyle insanlar var mı? Bana gelenler arasında neredeyse yok gibidir. Üçler de pek gelmezler; yani en az gelenler üçlerdir. Dışarıda yok mu diyorsunuz? Yok, varlar; dikkat çekmeyebilir, çünkü her renge bürünebilirler. O yüzden. Ben mesela çok Müslüman, dindar üçler de gördüm, çok dünyevi, pozitif üçler de gördüm ama o egoyu görüyorsun, o şeyi görebilirsin -ama değişik bir ego yani, bir sekizin egosu gibi böyle bir şey değil.
Sekizin kullanması asildir, asil kullanır. Ama üç öyle bir karaktersizce yani; kullanıp çöpe atar. Yani öyle insanın zoruna giden bir yapı. Mesela bir sekiz beni kullansa kullansın, ama üçü öyle kullanmıyor; üç, üçkâğıtçı bir tip yani, öyle bir tarafı var, tam kendi menfaatine dönük şekilde. Yani tamamıyla kendi menfaatine dönük bir kullanma. Diyelim ki sana bir şey veriyorsa o da şudur: hani daha çok süt almak için ineğin başını okşamak gibidir o. Sana "evet evet" der, bilmem ne der, ama hesabını yapar, sonra kendi işine bakar. Allah'a bak! Ama seni arar mı hiç mesela?
"Egoları çok güçlü olduğu için" derler ama aslında üçlerin egoları çok da güçlü değildir, zannedilenin aksine. Çünkü dışa bağlı bağımlılar aslında; yani onaylanmaya ve takdir edilmeye odaklılar aslında. Ama diyelim ki birine karşı çok büyük ego gösterir, ama takdir edilmek istendiği odağa karşı bağımlı ve muhtaçtır derinde. Ama onu çözümlemek kolay değil tabii ki.
Dışsal ve İçsel Gözlem
Dışsal gözlem fiziksel olarak nerede olduğunuzu gösterir. İçsel gözlem, yani kendini gözlemleme, psikolojik olarak nerede olduğunuzu gösterir. Psikolojik olarak kötü bir durumda olmak, pozisyonunuzu kolaylıkla değiştirip ışığın altına geçebileceğiniz hâlde bir odanın karanlık bir köşesinde somurtup kasvetle oturmaya benzer.
(Hızlı geçiyorum bugün. Şu ana kadar hızlı geçmedim de bundan sonra daha hızlı geçeceğim; siz durdurabilirsiniz.)
Tekrar okuyorum: bulunduğumuz duruma ait olanın kendi farkına varması önemlidir. Burada şu var: kişi kendini gözlemlediğinde ve bu nitelikli bir gözlemleme olmaya başladığında, deyim yerindeyse ilahi yardım ve lütuf hissedersin. Mesela diyelim ki hak etmediğin bir durumla karşılaştığın algısı taşıyorsun, psikolojik durumun o ve tepki veriyorsun: "ben bunu hak etmedim" falan filan. Gözlemliyorsun bunu ve diyorsun ki: "benim aslında hak ettiğim bir şey yok, evet o yanlış bir davranış yaptı ama bu mesele benim hak etmediğim bir şeyle muhatap olmam anlamında değil; o insanın gaflete düşüp yanlış algılayıp bir şey yapması, bir davranışta bulunması -ben herhangi bir şeyi hak ediyor da değilim yani." Bunu dediğin zaman ilahi yardımı hissedersin; yani bir sükûnet, bir huzur, bir anlayış hissedersin. Aslında bu bir ilahi yardımdır ve bu seni yüksek bir şuura götürür; götürmenin bir adımıdır, daha farklı bir ufka açılan bir kapıdır.
Mesela diyelim ki işte Hazreti Peygamber'in orada, diyelim Taif'te taşlandığında kendini gözlemlemesi, kendi psikolojik durumunu dengelemesi diyelim, ve daha sonra "Ya Rabbi, onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar, onları affet" demesi mesela, doğrudan ilahi lütfun, yardımın, ferahlığın, sükûnetin gelmesine sebep olmuştur. Ama deyim yerindeyse, kendi psikolojik durumunun içinde kalıp da ondan sonra kalkıp "niye Allah bana yardım etmiyor" deseydi... Hayır, Allah sana yardım edecektir; hatta yardımı inmiş ama senin kanalın kapalı. Öyle bir kanaldasın ki Allah'ın yaptığı yayını alamıyorsun. Allah diyelim 91'de sana yayın yapıyor, sen 80'lerde veya 120'lerdesin -o şeyi alamıyorsun. Sen o frekansa gelsen, o ilahi yardım zaten orada hazır duruyor. Sen kendini doğru bir psikolojik ve idrak hâline getirsen, zaten o yardım sana akacak. Öbür türlü ise sen boşuna bağırıp çağırırsın: "niye Allah bana yardım etmiyor, niye bunlarla muhatap oluyorum, benim ne biçim bir kaderim var" falan demeye başlarsın.
Bu çok önemli bir nokta. Herhangi bir anda psikolojik olarak bulunduğumuz yer, onun farkında olmadan ve içsel olarak ondan ayrılmadan o anda olduğumuz şeydir. Tekrar edelim: herhangi bir anda psikolojik olarak bulunduğumuz yer, birincisi onun farkında olmadan, ikincisi içsel olarak ondan ayrılmadan olduğumuz yerdir. Yani sen onun farkında değilsin, ikincisi ondan ayrılmıyorsun -işte bu bulunduğun psikolojik durumdur. Eğer onun farkındaysan ve ondan ayrılabiliyorsan, o psikolojik durum içinde gene işlese bile sen orada değilsindir.
(Devam edelim mi? Saat 6.30, bak, hemen birisi kendi vaktini düşünüyor; yedilik işte, "senin vaktin nasıl?" diyor. Bir öğrenci muhalefet olarak bir şey söyledi -bu cümle önemliydi: "onun farkında olmadan ve içsel olarak ondan ayrılmadan olduğumuz şeydir.")
Hayatta iyice uykuda olan insanların yaptığı gibi, tüm içsel durumlarınızla, negatif duygularınızla ve kasvetli düşüncelerinizle özdeşleşirseniz, o anda psikolojik olarak bulunduğunuz yer, o anda olduğunuz şey olacaktır. O anda siz, sizin durumunuz olacaksınız. Yani kendimizi bulunduğumuz psikolojik durumla özdeşleştiririz.
Kendini Gözlemlemek Mekanik Bir Egzersiz Değildir
Kendini gözlemlemek, sürekli uygulanması beklenen monoton bir egzersiz değildir; bir farkındalık eylemidir. Yani bize "böyle yap" derler, biz de yaparız ama bir kere olmaz bu; bir iki kere yaparsın ve sonra bırakırsın. Buna dair çok köklü bir anlayış gerekir, çok köklü bir bilgi zemininde bir idrak gerekir. Yoksa kişi bunu yapamaz, bir-iki-üç deneyip bırakır. Hem zor, hem de -tırnak içinde söylüyorum- dışarıyı değiştirmeyen bir şey bu; çünkü seni değiştiren bir şey, dışarıyı değiştirmiyor. Dolayısıyla somut getirisi yok -e zor tabii- dolayısıyla içsel olarak rahatsız eder. O zaman "bırak gitsin" der.
Ama eğer bilgi olarak bunun için yapılması gerektiğine dair farkındalığımız güçlüyse, o zaman buna devam ederiz -bunun için yaptığımıza ve niçin olması zorunlu olduğuna dair. Faydasını görmeden devam etmeyi ancak özel biri başarabilir, çok zordur bu. Tabii, hiç fayda görmüyorsunuz, üstelik hızını kesiyor ve içsel karmaşa oluşturuyor: "ne? Ben ne yapıyorum şimdi? Halbuki eskiden ne kadar rahat gidiyordu" -hani tırnak içinde "rahat." O, tutarlılıkla ilgilenen insanın tutarlılığını bozan bir şey.
Evet, böyle zaman zaman aşırıya kaçıldığında şizofrenik bir şeye bile sürebilir, yani kişilik parçalanmasına kadar gidebilir. İşte bu, o süreçte zorlu bir etaptır. Diyelim ki iki mizacındaki biri kırılıyor; kırıldığında söylüyor, negatif duygusunu ifade ediyor, rahatlıyor falan. Sen diyorsun ki "gösterme, yapma." Bazen yapıyor bazen yapmıyor, bazen onu doğru buluyor, bazen öbürünü doğru buluyor. Hangisi doğru? Bazen negatif duygusunu ifade ettiğinde rahat oluyor, karşıdaki de özür diliyor, "bir işe yarıyor" diyor. Öbür taraftan da öğrenmiş ki negatif duygusunu ifade etmeyecek, zorlanıyor. Hangisi doğru? "Ben neyim, doğru olan ne?" Bu bir karmaşa doğurabilir. Onun için çoğu insan bu çalışmayı tek başına yürütemez. Böyle bir şey yaşadınız herhalde, inşallah. Bana çok karışık geliyor, özellikle bizim için çok karışık.
Ben farklı bir uygulama yapıyorum, kendim için; tamam, ama bugün mesela sevgiliyle bir tartışma [oldu, bu yöntemi] gerektirdi, [bu] yaşamın bir parçası. Ama yanlış; ben bunun yanlış olduğunu bile bile sürdürüyorum. Burada çok çalışma istiyor.
Psikolojik mi, Ruhsal mı Terapi?
İşte burada şunu biz söylüyoruz: insan psikolojik düzeyde mi terapi istiyor, ruhsal düzeyde mi terapi istiyor? Ben bir gün, iki-üç tipinde olan birisine söyledim. Dedim ki: "sen psikolojik bir merhemle mi idare etmek istiyorsun, yoksa değişerek ve gelişerek hayatın boyunca hiçbir ilişki problemi yaşamamak mı istiyorsun?" Yani sen şunu diyebilirsin: "işte karşımdaki sevilmeye layık değil, işte bana yanlış yaptı, dünya onsuz da yaşanabilir." Ben de biraz gaz veririm, derim ki "hayat ona mı bağlı, seni sevecek, değer verecek binlerce insan var, ne önemi var" deyip psikolojik bağlamda onu dengeleyebilirim. Ama bu psikolojik yüzeyde bir terapidir; geleneksel öğretiye göre ise terapi değildir.
Ama şimdi karşıdaki insan derse ki: "kardeşim, bana öyle ruhsal şeyler anlatma" -bir gün böyle biri dedi, bir arkadaş: "ya bırak" dedi, "Allah, peygamber, şu ruh falan; bana başka bir şey anlat" dedi. "Tamam" dedim, "sana" dedim, "bundan sonra ne Allah ne peygamber ne din ne maneviyat, hiçbir şey anlatmayabilirim, bu benim için zor bir şey değil. Bir ateist olarak da konuşabiliriz, bir Müslüman olarak da konuşabiliriz; sen hangi kanalı istiyorsan o kanaldan konuşuruz." Ama her kanalın kendine mahsus bir sonucu, bir süreci var; bu senin tercihin. Şimdi bir insan manevi ve ruhsal olanı tercih etmiyorsa, sana kalkıp manevi ve ruhsal olan bir şey veremezsin zaten. Ama psikolojik düzeyde bu iş görülebiliyor. Ama sen bileceksin.
Bu değil, yani benim yaptığım şöyle bir şey -onu bileceksin. Karşıdaki zaten öbürüne açık değil ki zaten, diyelim; açık değilse, sen de zorla onu veremezsin. Dolayısıyla iki tür terapi de uygulanabilir, birbiriyle çelişkili sayılmazlar. Ama kişi ne yaptığını bilmelidir; yani ne tür bir terapi yaptığını ve o terapinin ne anlama geldiğini bilirsen problem yok. Karşıdaki zaten eğer böyle bir şey istemiyorsa, zaten beklentiye cevap vermiş olursun; yani ne olur, sen o daha yüksek bir anlayışın, bir şuurun ışığını hafiften gösterirsin. Karşıdaki onu alıyorsa ve talep ediyorsa, bu önemli işte yani.
Diyelim ki karşıdaki zaten öyle bir şeyin farkında değil ki; hani senden manevi veya ruhsal bir şey talep etsin -zaten farkında değil öyle bir şeyin. Dolayısıyla karşıdaki bunu bekleme, bunu senden istemeyebilir. Ama sen ona bir ışık gösterirsin, o ışığın ucunu gösterirsin. "Ha" der, "ya aslında bence çok doğru" diyebilir, ona iştiyak ve şevk duyabilir; sen de bu sefer o kanalı daha çok kullanırsın. Ama diyelim sen ona gösterdin, ilgisi yok; baktın, hissettin ki öyle bir şeyle alakası yok -"tamam kardeşim, eyvallah, nasıl istiyorsan öyle olsun" dersin. Mesela peygamber böyle yapmıştır mesela; peygamberler, evliyalar böyledir. Hani mesela sen bir tarikatta veya bir manevi yoldaysan, sana fazla ileri şeyler söylenmez; sen zaten istemiyorsun, zaten ona da hazır değilsin. Dolayısıyla nereye kadar alabileceksen oraya kadar verilir. Bu da zaten merhamet ve rahmetin bir tenezzülün eseridir; böyle de olmalıdır.
Bu, Kur'an'da bir anlamda, bir yönüyle ifade edelim -bütün anlamı bu değil- "yetimi üzme" diyor Allah, "yetimi üzme." Şimdi adam ruhanilikten, maneviyattan, ilahi feyizden, ilahi huzurdan kesilmiş; yani yetim gibidir. Sen şimdi kalkıp "niye böyle, niye böylesin, niye onu görmüyorsun, niye böyle şeyler yapıyorsun" dersen -böyle şeyler yanlış değil de- onu üzmüş olursun. Onu üzmeyeceksin, yavaş yavaş ona yaklaşacaksın, adım adım ilerleyeceksin.
Hz. Ayşe Örneği: Peygamberin Tavrını Doğru Anlamak
Mesela örnek vereyim, çok basit: mesela peygamberimiz zamanında, hatırladığım kadarıyla -mesela peygamberimizin hanımlarından bir tanesi bir şey getiriyor, emin değilim, belki evin dışından da olabilir- Hazreti Ayşe alıp onu döküyor, kıskançlığından. Peygamber bir şey demiyor, "anneniz kıskandı" diyor. Veyahut da işte bir hanımı birisinin yüzüne yemek fırlatıyor veyahut da yüzüne bir şey yapıyor; Hazreti Ayşe dedi ki "sen de ona yap" diyor yani.
Şimdi bak, burada kısas uygulattı. Ama burada şimdi kalkıp ne yapıyor peygamber? O anda o hâl içindeler; yani o anda Hazreti Ayşe, diyelim ki kısas yapmasa, çok rahatsız olacak, çok sıkıntı çekecek, o sıkıntısını başka bir yerde patlatacak. Ne yapıyor peygamber? O durumu görüyor, "sen de öyle yap" diyor. Ama, bak ne demek istiyorum: "peygamber böyle dedi, ben de böyle yaparım; bundan sonra o bana böyle yaptı, ben de böyle yaparım" dersek, bunu böyle anlarsak yanlış anlamış oluruz. Peygamber neyi, ne zaman, nerede, kime söylemiş, bunu anlamazsak, şimdi herhangi biri aynı tavrı sergilerse peygamber de o tavrı mı sergileyecek sanırız?
Yok. Birisi peygambere hakaret ediyor, o hakaret etmiyor; kaba davranılıyor, o kaba davranmıyor. İşte bu farkı görmek lazım. Peygamber her şeyi bilen biri, psikolojik düzeyi de biliyor, psikolojik düzeyin terapisini de yapıyor. Ama orada kalıp da, haşa, "bak peygamber böyle yaptı, demek ki bunu tavsiye ediyor, sünnet mesela" dersek -hani biri sana bir şey yaparsa sen de cevap ver, bu da sünnet mi olur? Olmaz işte mesela. Orada kime söylemiş, niye söylemiş, hangi durumda? Onu anlamadan "bak kısasa kısas yaptırmış peygamber" diyemeyiz; yanlış anlamış oluruz daha doğrusu.
Kapanış: Kendini Değil Hayatı Değiştirmeyi Ummak
Eğer içinizde hiçbir şeyi gözlemlemezseniz, içinizdeki hiçbir şeyden kaçınmayacak, bu yüzden gün be gün hayatınızı tekrar edip her zaman aynı durumlara düşeceksiniz. Ve ayrıca içsel durumlarınızın normal ve doğal olduğunu düşünüp, bunların bir insan için tek olasılık olduğunu varsayacaksınız. Kendinizi değil, sadece hayatı değiştirmeyi umacaksınız. İşte bu, psikolojik zeminin en temel arayışıdır.
İnsanlar "şu şöyle olsa, bu böyle olsa, ben iyi olurum" der. Ve insanlar "ben bu hâle böyle geldim, beni kocam mahvetti" der, bu kadar; kendini değil de dışarıyı, durumu suçlar -"zaman kötü" der. Evet, işte "zaman kötü." Kendinizi değil, sadece hayatı değiştirmeyi umacaksınız. Bu şekilde, kendi özelliklerine sahip bir beden sahibi olduğunuzu kabul etmenize rağmen, kelimenin herhangi bir anlamıyla bir psikoloji sahibi olduğunuzu düşünmeye razı olmayacaksınız.
"Bu senin psikolojin yüzünden kardeşim" dediğiniz zaman, "ne demek istiyorsun, o tarafı mı tutuyorsun" denecektir. Bir kadına veya erkeğe, diyelim karı kocaya, "bak sen yanlış bir şey yapıyorsun, bu kadar kırılma, bu kadar alınma olmaz" dediğiniz zaman -diyelim ki bir sekiz erkeğine "sen çok öfkeleniyorsun, çok bağırıp çağırıyorsun, çok baskı uyguluyorsun, böyle olmaz" dersen, o diyecek ki "sen o tarafı mı tutuyorsun" diyecek. Oradan da hiçbir zaman bir sonuç çıkmayacaktır işte.
Şimdi kişi, "karşı taraf benim istediğim gibi olursa bir sorunum olmaz" diyor. Vallahi öyle bir dünya bulursak orada yaşarız ama yok böyle bir dünya; yanlış bir arayış. Ve özeniriz: "keşke benim böyle bir kocam olsa, böyle bir karım olsa" deriz; bazen insanlar birbirlerine anlatırlar, böyle özenirler yani.
Kendinizi değil, sadece hayatı değiştirmeyi umacaksınız. Bu şekilde kendi özelliklerine sahip bir beden sahibi olduğunuzu kabul etmenize rağmen, kelimenin herhangi bir anlamıyla bir psikoloji sahibi olduğunuzu düşünmeye razı olacaksınız ve sorunun o psikolojik durumunuz olduğunu kabul edeceksiniz.
Bugün burada tamamlıyorum. Çünkü mesele uzun; en az bir bu kadar daha var.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Metinde doğrudan sure adı veya ayet numarası zikredilmeden şu ayetlere anlam olarak atıfta bulunuluyor: "Sizin için Peygamberde güzel bir örnek vardır" mealindeki ayet; "Eğer Allah'ı seviyorsanız bana tabi olun ki Allah da sizi sevsin" mealindeki ayet; kısas ayeti ve devamındaki "affetmenin daha hayırlı olduğu" ifadesi; "Yetimi (sakın) üzme" ayeti. Anlatıcı sure adı/ayet numarası belirtmediği için parantez içi referans eklenmemiştir. --- ---