Nefsi Tanımak, Hatayı Görmek, Şefkatle Bakmak

Kısa Özet

Sohbette önce kişinin kendine veya bir başkasına "ben/o böyleyim" diyerek sabit bir kimlik biçmemesi, insanın sürekli bir değişim ve tekâmül süreci içinde olduğu anlatılıyor. Ardından nefsin insanı nasıl ele geçirdiği, öfke ve kırgınlık gibi hallerin eserini dışa vurmamak gerektiği, nefsin "surda gedik açar gibi" meşruiyet bularak sızdığı işleniyor. Sohbetin ikinci yarısında ise başkasından gelen bir kötülük veya haksızlık karşısında kaderin payını hatırlamak, karşıdakinin de nefsine mağlup olduğunu görüp ona şefkatle yaklaşmak, kendi kusurunu da fark etmek ve "hata var ama suçlu yok" ilkesiyle affetmek gerektiği; Bediüzzaman, Reis Bey ve çeşitli mizaç (enneagram) örnekleriyle pekiştiriliyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • "Ben iyiyim deme, ben kötüyüm de deme, Allah de. Lütuflarını göreceksin." (Ahmed el-Alevi)
  • "Negatifseniz hata sizdedir."
  • "Hata var ama suçlu yok."

Giriş: "Ben İyiyim" de "Ben Kötüyüm" de Deme

O yüzden kişi ilk başta kendine "ben şöyleyim" dememelidir. Dediğimizde hata ederiz. Kişi "ben iyiyim" de dememeli, "kötüyüm" de dememeli. Çünkü "iyiyim" dersen, sende ortaya çıkan olumsuzları göremeyebilirsin; o sefer iyi olana odaklanırsın ve oradaki olumsuz olanı perdelemek zorunda kalabilirsin, farkına vararak veya varmayarak. O yüzden işte her zaman tekrar ettiğimiz gibi, büyük mürşid Ahmed el-Alevî'nin dediği: "Ben iyiyim deme, ben kötüyüm de deme, Allah de. Lütuflarını göreceksin." Çünkü "ben iyiyim" demek, bir süreç olan bir şeye "bu budur" demek gibidir, değil mi?

Şimdi, hava nasıl? Hangi anda, hangi durumda? Bu referanslar olmadan "hava nasıl?" Türkiye'de hava nasıl mesela? Böyle bir soru sormak ne kadar manasızsa, biri sorar: hangi gün, hangi saatte? Bir gün içinde bile hava değişir. Bu soruya cevap vermek için zaman ve mekân kaydı yapıyoruz; en azından zaman ve mekân veriyoruz. Antalya'da mı, Kars'ta mı, Erzurum'da mı, Muğla'da mı? Türkiye'nin neresinde, hangi zamanda? Biz de böyleyiz. Biz de bir süreç yaşıyoruz. Dolayısıyla o süreçte "ben iyiyim", "ben kötüyüm" demek manasızdır. O yüzden geleneksel öğreti ne günahına takılmayı ne sevabına takılmayı bize tavsiye etmiştir. Bırak her şey yaşandığı yerde kalsın.

Terzi Örneği: İnsanları Dondurulmuş Bir Algıyla Tanımlamamak

Birine iyi kötü demek de, kendine de aynı şekilde. Yani biz birine bir şey dediğimizde, onu geçmişle bağlantılı bir şekilde tanımlamış oluruz. Hani derler ya, bir anne için çocuğu hiç büyümez. Niye? Çünkü hâlâ ona o çocuk çağrışımıyla bakar. Otuzuna gelir, kırkına gelir, ellisine gelir; hâlâ onun bebeğidir. Neden? Çünkü o belli bir algıda fikse olmuş, o algı orada kalmış. Onu ne zaman görse, kırkına da gelse ellisine de gelse, bebeğidir, çocuğudur.

Biz de böyle bir dondurma algısına sahip olmayacağız muhataplarımızla ilgili. Çünkü süreç gidiyorsa göreceğiz. Ama süreç gitmeyebilir de. Adama sormuşlar, "en çok kimi seviyorsun?" Demiş: "Terzimi seviyorum." Neden? Demiş, her ona gittiğimde elbise yaptırmak için ölçümü yeniden alır. Ama insanlar "benim ölçümü bir kere almışlardır, bir daha değiştirmemişlerdir" derler. Belki ölçüsü değişmemişse değişmemiştir, ama bir bakarsın değişmiştir. Ha, ben seni biliyorum diye senin ölçülerini bilip körcesine tekrar ona elbise dikmezsin, değil mi? Şişmanlamış olabilir, zayıflamış olabilir, boyu kısalmış olabilir, uzamış olabilir; ölçüsünü yeniden almak zorundasın. Tıpkı bir terzi duyarlılığı içinde: "ya ben sana yirmi sene evvel bir elbise dikmiştim, dur aynısını sana dikeyim" demeyiz, değil mi? Demememesi lazım bir terzinin.

Ama işte insan zihni veya psikolojik yapımız hemen tanımlar. Mesela bazen seneler geçer, birini bize sorarlar, "ya ben onu tanıyorum" derler. Hayır, sen onu tanımıyorsun; sen yirmi sene evvelki Ahmet'i tanıyorsun, onu tanımıyorsun, değil mi? Şimdi yirmi sene geçmiş aradan, belki bir sene geçmiş her neyse. İnsanlarda bir yargı var: "değişmez ki." Ne kadar değişebiliriz? Öyle bir yargıdan dolayı insana kesin bir hüküm vermeye izin vermiyoruz kendimize. Hâlbuki kendimize dönüp baksak, kendimizde hiç değişim olmamış mıdır? Mutlaka bir yerlerimizde bir değişim olmuştur. Dolayısıyla nedir? İnsanların değişimine açık olmak, hürmet etmek, o imkânı görmek; kendimizde de o şeyi görmek gerekir.

Kendini Dondurmak: Alışveriş ve Mizaç Örnekleri

Mesela diyelim ki, geçen gün üç kanatlı bir iki mizacında bir bayan vardı; alışveriş hastasıydı vesaire, tam bir alışveriş hastası. "Ya işte ne yapayım" diyor. "Beni de, beni de böyle kabul edin" falan diyor. Hani adamın, kocasının demiş ki en sonunda: "Bir iş açacağım, bir de senin gibi üç tane müşteri bulacağım, bana yeter" demiş. Anlatabildim mi? Şimdi işte burada o kişi ne yapıyor? Aslında kendini ketliyor. Diyor ki, "ne yapayım, ben böyleyim, ben alışverişi seviyorum ve alışveriş yapmadan duramıyorum." Bunu dediği anda aslında kendi psikolojik sürecini orada dondurmuş oluyor; en azından bu noktada dondurmuş oluyor. Hâlbuki evet, şunu diyebilirsin: "ben çok alışverişe meyilliyim." Ama değişebilir. Değişmek için tabii ki bunun değişmesi gerektiğine inanmak lazım, o ayrı bir konu.

Ama biz kendimizi herhangi bir noktayla ilgili -bu düşünce olabilir, duygu olabilir, tutum olabilir- "ben böyleyim" dediğimiz anda, zaten sen öyle olabilirsin, öyle kalırsın. O değişmemiş olur; kendine o değişim fırsatını tanımamış olursun. O yüzden İslami gelenekte olsun, bütün geleneklerde olsun, hiçbir zaman insanı, deyim yerindeyse, herhangi bir anıyla, durumuyla tanımlamamak, onu belirlememek esası vardır.

Kur'an'da Kulun Tanımlanması

Mesela Kur'an'da işte "ey kendi nefislerine zulmeden kullarım" diyor. "Ey zalimler" demiyor. Hâlbuki o anda nefsine zulmediyor kişi. Ama üst ilke, çatı nedir? Allah'la insan arasındaki ilişki "kul"dur. Her durumda "kendi nefislerine zulmeden kullarım" diyor; yani demiyor ki "siz zalimlersiniz." Çünkü öyle dese orada onu ketleyecek, o durumuyla bloke edecek. Hâlbuki daha büyük üst ilkeye referans veriyor, ama o durumunu da ifade ediyor. Yani "şu anda böylesin ama sen her zaman böyle olmak zorunda değilsin, her zaman bu noktada olmak zorunda değilsin" demiş oluyor. Bizim kendimize de muhataplarımıza da bakış açımız bu perspektif içinde olmalı; yoksa öbürü, hem kendimiz açısından hem muhataplarımız açısından yanlış bir perspektiftir.

Değişimden Korkmak: "Kendimi mi Kaybediyorum?"

Veya bazen kişi ne yapar? Bir değişim yaşar, o değişimden korkar. "Ben" der, "kendimden mi sapıyorum?" Atıyorum, mesela "ben çok duygusaldım ama şimdi öyle o kadar duygusal değilim, acaba ben kendimi mi yitiriyorum?" Hayır, o sen değildin zaten; senin yaşadığın bir süreçti, bir durumdu. Dolayısıyla bazen kişi kendisi için hoş olduğunu düşündüğü bir algıyla kendini tanımlar; bu sefer oraya tutunur. Bu tıpkı neye benzer? Bir bisikleti bir zincirle bir demire, bir direğe bağlamamıza benzer. Ona bağladığın anda oradan uzaklaşamazsın, orada kalırsın. Ve bu anlamda bizler aslında çoğunlukla kendi kendimizi tutuklarız; farklı duygu ve düşünce hallerinde orada tutuklusundur. Ama sen o kelepçeyi takmışsındır.

Mesela ben çok böyle insan görmüşümdür: rasyonalitesine çok güvenir ve sürekli "ben mantıklı bir insanım, iyiyim" der. O zaman diyelim ki mantık üstü bir durum olduğunda ne yapacaksın? Hep mantıklı bir insan olduğu için hiçbir zaman o mantık üstü durumu deneyimleyemeyeceksin. Veya diyelim ki tamamen duygu merkezlidir, duygu ötesi bir şeyi veya içinde duygusallık olmayan bir şeyi deneyimlemek ona ters gelir. Bu şuna benzer: "içinde soğan olmayan hiçbir yemeği yemem" diyen bir insan, muhtemelen kendini çok sınırlı bir listeye mahkûm edecektir. Dolayısıyla hayat nedir? Aslında kendimize koyduğumuz birçok sınırla yaşadığımız bir durumdur, bu noktada.

Değişim İçin Ortamı Değiştirmek

Mesela bir tanıdığım bir kişi vardı; gençliğinde çok büyük hatalar yapmış. Biri mesela üç numara, tam böyle hilekar, üçkâğıtçı falan, bir sürü şey; diğeri de sekiz numara -öfke, kavga- işte bir kavgada birini bıçaklamış, hapse girmiş, hapisteyken annesi ölmüş, annesinin cenazesine bile gidememiş; bir sürü hikâye. Şimdi bakıyorsun, adam değişmiş aslında, değişmiş; ikisini de yakından tanıyorum. Değişmişler yani. Kaçtan sonra? Kırkından sonra değişmişler, kırk beşinden sonra her neyse. Ve çevresindeki o eski yakın çevresi, ebeveyni, şuyu buyu, hâlâ onu oradaki kişi olarak algılıyor. Hâlbuki burada sen ne yapmış oluyorsun? Karşındaki insana o değişme imkânını da vermemiş gibi oluyorsun.

O yüzden bazen derler ki, "değişmek istiyorsanız içinde bulunduğunuz sosyal ortamı da değiştirin." Çünkü etrafınız sizi eski kimliğiniz üzerinden tanır; tanımakla da kalmaz, ona göre muamele eder. Diyelim ki siz çok geveze biriydiniz, biraz sakinleştiniz; etraftakiler sizin gevezeliğinizi dürter. "Ya biraz konuşsan, eskiden konuşurdun, şaka yapardın, onu yapardın bunu yapardın, eğlendirirdin bizi" falan derler. Hâlbuki adam değişmiş, artık öyle olmayacak, o hâli geride bırakmak istiyor, kısmen bırakmış. Yok, biz diyoruz ki "sen bildiğimiz gibi kal." O yüzden bazen ortamımızı, sosyal çevremizi değiştirmek gerekir.

Bunu basitçe mesela bağımlılık tedavisiyle yaparlar. Adam diyelim ki alkolikse, adama derler ki "alkol içtiğin ortamdaki kişilerden uzak dur." Neden? Çünkü onlar hâlâ seni öyle kabul ediyorlar. Veyahut da sigara içiyorsan, sigara içen insanlarla fazla bir arada olma ki o şekilde daha rahat bırakırsın. Yoksa öbür türlü arkadaşın ısmarlar, takdim eder: "ya bir tane iç, ne olacak" falan. Sen de kendini o konuda henüz tam olarak kontrol edebilecek, dengeleyebilecek bir durumda değilsen zorlanırsın. Bu, bahsettiğimiz meselenin imkânsız olduğu anlamına gelmiyor; ama işte böyle bir şey var, psikolojik bir etki var insanlar için.

Sekiz Mizacı Örneği: Gerçek Kimliğimi mi Kaybediyorum?

Hatta böyle çok öfkeli ve sert tabiatlı bir sekiz mizacında biri vardı; biraz konuştuk vesaire. "Bak, biri sana meydan okuduğunda hemen reaksiyon gösterme, hemen tepki verme; biri sana tepeden bakıyor hissiyle baktığında hemen 'buna nasıl haddini bildireyim' demene gerek yok, rahat ol" falan dedik. Tabii biraz hürmet ettiği için uygulayınca, bir süre sonra dedi ki: "Ya ben, gerçek kişiliğimden uzaklaşıyor muyum, kimliğimi mi kaybediyorum?" Yok dedim, bir şeyi kaybediyorsun ama o kaybettiğin şey senin gerçek kimliğin değil, her sabitlenmiş olan şey. Evet, sabitlenmiş. Başlayınca şaşırdı herhalde. Hani "eskisi gibi biri bana yan gözle baksa hemen tepkimi koymuyorum; acaba bir eksiklik mi oluyor bende, bir arıza mı var?" diye düşünmüş. Hâlbuki yok, arıza yok; o kadar odaklanmış ki o şeyine.

İşte insanın zaten değişimine en çok dikkat etmesi gereken şeylerden bir tanesi, çok çok kemikleşmiş tutum, davranış ve duygu hâllerini iyi gözlemlemesidir. Çünkü onlar o kadar bizi sarmıştır ki artık onun sen olmadığını düşünemezsin bile; orada o ayrışmayı bir türlü aklına getiremezsin. "Başka türlü davranamam" der insan. Kişi şunu düşünmeli: "başka türlü davranabilir miyim?" Bu daha doğru bir sorudur. "Başka türlü davranamam" değil, "başka türlü davranabilirim" veya hiç olmazsa "başka türlü nasıl davranılabilir?" Teorik olarak bunu görmelidir kişi.

Tabii ki insan şunu der: "irade benim elimde değil, sanki bu fıtratımda var." Diyelim ki fıtratımda adavet var, düşmanlık var; biri bana şöyle şöyle yaptığında ona düşmanlık hissetmekten kendimi alamıyorum. Veya bunun yerine başka nitelikler koyabiliriz: kızgınlık, kıskançlık, haddini bildirme; biri beni incittiği zaman onu incitme arzusu, kırılma, küskünlük. Mesela diyelim ki biri beni kırdığında onunla bir türlü konuşamıyorum; "ne yapayım, testi kırılmış veya vazo kırılmış, bir daha eski hâline dönmüyor" derim. Bir bak bakalım, belki de dönebilme imkânı vardır. Ama ne yapıyor kişi? Orayı bloke ediyor ve "bu bende var" diyor.

Peygamberin Cevapları Kişiye ve Sürece Göredir

Şimdi ilk adımda bir cevap olacak; bu aslında ilk adımla ilişkili bir cevap, asli bir cevap değil. O yüzden burada antiparantez şunu ifade etmek isterim: mesela peygamberlerin, evliyaların verdikleri cevaplar kişiye göredir. Kişiye göredir derken bu "adamına göre muamele" anlamında bir şey değil, nabza göre şerbet, çıkarcı bir şey değil. Onun sürecine, istidadına, kabiliyetine, o anki sürecine odaklı bir şekilde bir cevap verir. Onu genelleştirmemek durumundayız her zaman; bazı cevaplar belli süreçlere nispetle verilmiş cevaplardır.

Mesela Peygamberimiz'in, Hazreti Ayşe daha genç yaşındayken, bir sofra hadisesinde -tam hatırlamıyorum kim önce başlatıyor, biri bir şey yapıyor- Peygamberimiz "sen de ona yap" diyor. Bundan şu çıkmaz: "birisi sana bir şey yaptığında mutlaka sen de ona yap." Hayır. Ama orada onun sürecinde bu, onu nötrleyecek bir hadise. Anlatabiliyorum. Bu şey mutlak bir cevap değildir; onu genelleyemeyiz. Orada peygamber, duruma ve o kişilerin psikolojik süreçlerine bağlı olarak, o an için uygun olan bir cevap vermiş. Oradan sen külli bir kaide, genel bir kaide çıkaramazsın.

İradenin Elimizde Olmadığını Fark Etmek

Kişinin bir zaten hâli budur. Kişinin elinde olmadığını düşünmesi, aslında insanın gelişiminde ilk adımdır. Çünkü kişi bundan önce ne düşünür? Der ki "ben bilerek, doğru olduğuna ve meşru olduğuna inanarak böyle davranıyorum." "Bana göre kızmak, küsmek, kırılmak, öfkelenmek, hiddetlenmek, muhatabına laf sokmak, büyüklenmek bunlar doğru şeyler, meşru şeyler, ben onaylıyorum" der. Bu en problemli durumdur, bu süreçtir; bu süreçte olduğumuz sürece bir milim dahi ilerleyemez, gelişemeyiz. Bundan bahsedemeyiz, öyle kalır o; daha doğrusu daha kötüye de gidebilir. Çünkü kötü şartlar kişiyi daha kötüye götürür, eğer bilinç yoksa.

Bundan bir adım ilerisi nedir? İşte bahsedeceğimiz durum budur. Kişi der ki: "ben aslında bu düşüncelerimi, hislerimi, tavırlarımı, tutumlarımı onaylamıyorum ama kendimi kontrol de edemiyorum. Bunlar neredeyse sanki benim fıtratımda var" -aslında fıtratta böyle şeyler yok, o ayrı mesele, ama deyim yerindeyse insan ikinci bir fıtrat oluşturmuştur bir nevi- "hem çok damarıma dokundurmuşlar, vazgeçemiyorum." Yani o kadar tetiklemişler ki benim bu hâlimi. Diyelim ki o kadar fazla eleştiriye, o kadar fazla suçlamaya maruz kalmışsındır ki, mesela çocukluğunda, biri seni suçladığı anda hemen sigortaların atıyordur, kendini kontrol edemiyorsundur. Çünkü o damarına o kadar işlemişler ki. Bizim de o damarımıza o kadar fazla etki gelmiştir ki hemen orada reaksiyon gösteririz; dolayısıyla orada bizim bir damarımız oluşmuştur.

İşte kişi o damarları anladığında şunu da anlar: "ben bu konularda gerçek anlamda iradeye sahip değilim." Yani diyelim ki biri bana meydan okuduğunda ona sertçe tepki vermekten kendimi alıkoyamıyorum. Biri beni suçladığında onun hatalarını bulup çıkarıp beş katıyla ifade etmekten kendimi alıkoyamıyorum. Diyelim ki reddedildiğimde çok fazla kırılıp, kırıldıktan sonra da agresifleşip karşımdakine saldırmaktan kendimi alıkoyamıyorum. Bunlar damarlardır.

Dolayısıyla kişi o ilk noktadan bu noktaya gelir. İlk nokta neydi? "Ben bunları normal, doğru, makul, meşru kabul ediyorum, bunlarda hiçbir problem görmüyorum." Bu en olumsuz durumdur, kişi buradan hiçbir yere gidemez. İkinci nokta: "aslında ben bunları kontrol edemiyorum." Kişi bunu ne zaman anlayabilir, bunu nasıl test edebilir? Çok basit: herhangi bir tutum, tavır, duygulanım ve düşünce konusunda kendimize "ben bunu bir hafta, on gün, bir ay yapmayacağım" diyelim, bakalım yapabiliyor muyuz? Göreceğiz ki yapamıyoruz. Oradan da çıkacak olan şey ne? Buradaki soru: "irade benim elimde değil, sanki bu fıtratımda var, hem de damarıma çok dokundurmuşlar, vazgeçemiyorum." Bakın, ilk adımda bu değildi; ilk adımda "vazgeçmiyorum"du.

"Vazgeçmiyorum" diyen kişi orada gururundan olabilir, kibrinden olabilir, anlayışının yetersizliğinden olabilir. Kişi oraya hapsolur ve der ki: "benim vazgeçmemi gerektirecek bir yanlışlık yok, bunlar doğru ve ben özellikle vazgeçmiyorum." Hayır, doğru davranmakla "vazgeçemiyorum" demek arasında fark vardır; kişi burada kilitlenmiştir. Orada kişiye herhangi bir suçlayıcı ad atmıyoruz, çünkü kişi bulunduğu durumu makul, meşru görüyor. İkinci adımda ise artık böyle görmüyor; makul ve meşru görmüyor, fakat aksini de yapamadığını görüyor. Bu, insanın acizliğidir; acizliğini hissettiği noktadır.

Nefs-i Emmare: Bizi Yöneten Mahalle Kabadayısı

Bu aslında işte o nefs-i emmare ve nefs-i levvame arasında bir hâli görürüz; yani bize kumanda eden ve bizi tahakküm altına alan bir benliği görürüz, ve şunu ayırt ederiz: "bu bana tahakküm ediyor." Daha önceden böyle bir şey görmüyorduk, çünkü biz de onu onaylıyorduk; onu onayladığın için sana kumanda ettiğini fark etmiyorsun.

Hani bazı böyle serseri mahalle kabadayıları olur; mahalledeki çömez çocukları toplarlar, "gelin aslanlarım" der, istedikleri yere götürürler, "şunu döverler, şunu yapalım, şunu yiyelim bunu içelim" derler. Ve çocuklar zannederler ki "biz bilerek, isteyerek, kendi irademizle yapıyoruz." Ne zaman ki içlerinden biri biraz akıllanıp "ya ben sana uymaktan vazgeçiyorum, senin yaptığını doğru bulmuyorum" dediği anda, oradaki çatışma o zaman görülür. İşte bizde de böyle, deyim yerindeyse, bir mahalle serserisi gibi bir nefis var ve bizi orada götürüyor. Ne zaman ki "ey nefsim, sana tabi değilim" dediğin anda, "dur" der; "bana darbe yapmaya kalkışan da kim oluyor, dur sana göstereyim" der. Bir de bakarsın karşı koyamadığını görürsün hakikaten.

Yani kişi vazgeçemediği bir noktada, o tavır ve tutumlardan vazgeçemediği bir süreci yaşar. Peki bu durumda ne yapacak? Bu yanlış, gayrimeşru, hatalı ve fena olan nitelikler, düşünceler, duygular, tavır ve tutumlar fark edilirse ama bunların eseri gösterilmezse -şimdi ilk şey şu: bir, bunların yanlış, gayrimeşru, doğru olmayan şeyler olduğunu göreceksin; ikincisi, bunların eserini göstermeyeceksin.

Eserini Göstermemek

Peygamberin o sözünde dendiği gibi, öfkeleniyorsan o zaman tutamıyorsundur, kişi tutamadığını beyan ediyor. Peygamber "öfkelenme" diyor. Kişi "öfkelenirsem ne yapayım" diyor. "Öyleyse sus" diyor; yani onun eserini gösterme. Diyelim ki birine kırılmışsın; "ben bunu nötrleyemiyorum" diyebilirsin, ama diyelim ki o kırılmanın eserini gösterme. Yani suratını asma, öyle kırgınlık sözleri etme; bunların eserlerini gösterme. Anlatabiliyor muyum? Yani, dışarıya bir şey sızdırma. Bu, gizlemek anlamına gelmiyor, bastırmak anlamına da gelmiyor; bunu karıştırmayalım. Sadece diyorsun ki, "ben bunu onaylamıyorum, doğru bulmuyorum ve bunun üzerinde çalışacağım; bunun üzerinde çalışırken de etrafı rahatsız etmeyeceğim." Yani o yanlış şeyin üzerinde çalışırken dışarıya bunun eserlerini sızdırmayacağım.

Diyelim ki kontrol edemediğim bir öfke hâli var, içimde bunu nötrleyemiyorum; biri diyelim ki bir hareket yaptığında içimde öfke çıkıyor. Bir: onaylamıyorum. İki: o öfkeye dayanarak herhangi bir söz, tutum, tavır üretmeyeceğim; buna karşı dikkat edeceğim, bunun eseri gösterilmeyecek.

Nefsin Sızma Yolları: Surda Açılan Gedik

Peki, düşünün, bunun eserini biz ne zaman gösteriyoruz? Mutlaka haklılık verdiğimiz zaman bunu gösteririz. Yani o tavır ve tutumlarımıza yüzde bir, yüzde iki meşruiyet tanıdığımızda, orada deriz ki: "kardeşim, o da beni sinirlendirdi; tamam yaptım, doğru ama o da bunu yapmasaydı." Diyerek ne yapıyoruz? Alttan alta o hâlimize meşruluk kazandırıyoruz, öyle gösteriyoruz. Öbür türlü gösterirsek utanırız zaten; yani meşru görmediğin hâlde o yanlış tutumun eserini gösterdiğin anda kişi utanır, çünkü yanlış bir şey yaptığını hisseder. Ama meşruiyet tanıdığın anda utanmazsın; önce şöyle başlarsın, sonra dersin ki "o da bunu yaptı", ondan sonra dersin ki "ben çok doğru bir şey yapıyorum." Hani surda bir gedik açıldı mı, oradan İstanbul fethedilir. Oradaki nefsin izlediği yolu tanımamız lazım.

Nasıl, hangi gediklerden giriyor mesela? Bazen böyle top atarak girer, bazen de kapıyı çalarak, tatlı bir şekilde girer. Top atarak girmesi şu şekildedir: "hayır, sen bunu hak etmiyordun" falan diye başlar; bombalar, surda koskoca bir gedik açar. Daha sakin olanı ise kapıyı çalar: "tamam işte sen bunu hak etmiyordun ama, işte o da bunu yapmasa ne kadar iyi olurdu, bir insan bunu yapmaması lazım" diye tatlı tatlı başlar; kapıyı aralarsın, kapıdan sonra girer. Onun için nefse karşı orada uyanık olmak lazım. Önce üzülürsün, acırsın; dersin ki "ya çok üzülüyorum, aslında onun böyle davranmaması lazım, kendine çok büyük kötülük yapıyor." Sonra döner döner: "ama bana yapıyor, nasıl bana yapıyor" diye, veyahut "bak benim ona bu kadar iyiliğim olduğu hâlde bana nasıl yapıyor" diyen başlar. En sonunda küfredersin. Dikkat etmek gerekir; yani hangi yollardan sızdığına dikkat etmek gerekir.

Prensip şudur: meşruiyet tanımadığımız bir şey, kolay kolay netice göstermeye imkân bulamaz. Meşruiyet bulduğun anda sızmaya başlar, oradan kendine bir alan bulur, eserini gösterir. Mesela hafif laf dokundurursun, şunu edersin, bunu edersin; bir tavırla, bir yüz mimiğiyle bunu yaparsın. Böyle kırk türlü şeyle göstermeye çalışırsın. Çünkü içimizdeki o negativite der ki, "mutlaka bunu göster." Sen mücadele edersin, der ki "tamam yarın bakarız, bugün beni tuttun, ha, bir de yarın olsun o zaman görüşürüz" veya zayıf bir anını bulur, "tamam" der, "şu an zayıf, şu an hiçbir güçlü idrak yok" diye orada hücuma geçer. Çok ilginçtir. Bir bakarsın, ifade etmişsin o kızgınlığını, kırgınlığını, her neyse. Anlatabiliyorum. İşte bunları ifade etmeme kararı almıştın, evet, kararı almıştın; ama o kararı alan bir başka "ben" hâliydi. Şimdi o uyuyor; o uyuduğu için, kendini mutlaka realize etmek isteyen, mutlaka ortaya koymak isteyen, "kardeşim beni kırdın, bana haksızlık yaptın, şunu yaptın bunu bil ve mümkünse bunu öde" diyen o gereksiz işleyen bir nefis hâlinin varlığını görürüz orada.

Kişi bir süre sonra bunlara karşı daha farkında olur; artık bu gibi hâllerine gülümsemeye başlar, orada görürsün. Ondan sonra deyim yerindeyse artık direkt surda bir gedik açamıyor, bombalayamıyor; kapıyı tıklattığında da açamıyor. Bu sefer yalvarmaya başlar: "ya işte ama bu kadar haksızlık da olmaz ki, bir insanın üzerine bu kadar da gelinmez ki" diyerek daha farklı bir metotla, "bak sen böyle yaparsan tepene çıkarlar, sen bilmiyorsun, ben seni seviyorum, önemsiyorum, değer veriyorum, ben senin için söylüyorum, bir hoş gör, bak ne biçim tepene çıkarlar" gibi bir kısım manevralarla meşruiyet kazanmaya çalışır.

Kişi nefsin bu yoluna karşı dikkatli olmak durumundadır. Dikkatli olmak derken aşırı bir gerilim, bir kaygı, "aman çok dikkat edeyim" değil; sakinlik ve farkındalıkla. Bu basit bir şeydir; sen onunla silahla mücadele etmeyeceksin. Öyle çok özel bir korku veya özel bir alarm sistemi kurmamıza gerek yok, sadece farkında ol ve sakin ol; zaten öyle olduğunda daha rahat göreceksin.

Bunun eserini göstermeyeceğiz, gıybetini de yapmayacağız; yani başkalarına da anlatmayacağız. Bu sefer kişi öyle yapmaya başlar, direkt söylemez, bu sefer başkalarına anlatarak: "ya işte o böyle böyle" diyerek. Bunu diyelim ki bir değerlendirme yapmak, anlamak, yardım etmek için değil, sırf "bil, o böyle" demek için anlatır; bu da yanlış bir şeydir. Ve kusurunu anlasa, bu ona çok zarar vermez. Eğer kusurunu da anlıyorsa, o durum -henüz önleyemediği, henüz engelleyemediği o negatif şeyler- ona zarar vermez.

"Negatifseniz Hata Sizdedir"

Bakın, art arda tekrar ediyor, kusurunu biliyor. Bunu bir kusur olarak görecek: kardeşim, bak kırılmak, alınmak, gücenmek, öfkelenmek, laf sokmak, büyüklenmek bunların hepsi yanlış, hepsi kusur. Bende hangi negatif duygulanım varsa, bunun nedeni benim, bu benim kusurumdur. Hani her zaman tekrar ediyoruz, tekrar söylemiş olalım: negatifseniz hata sizdedir. Bu kadar basit bir şeydir bu.

Bu şuna benziyor: diyelim ki ben gömlekle bugün dışarı çıkmışım, görmüşüm hava güneşli, öyle çıkmışım; birden akşam tam bir buz gibi soğuk, kar soğuğu. Ve ben diyorum ki "bu hava beni üşüttü." Hayır, bu hava seni üşütmedi; sen uygun giyinmediğin için üşüyorsun. Anlatabiliyor musun? Üşümenin nedeni hava değil, sensin. Buna dair en küçük bir şey bırakmamalıyız kendimize, benliğimize bir haklılık payı. "Ama insanlar çok kötü, böyle vefasız, o bu" -böyle bir şeye izin bırakmamalıyız. Bıraktığın anda en küçük bir nokta bulursa, oradan seni çok yanlış bir yere götürecektir. Bütün negativitemizin sebebi kendimiziz.

Yani biri bize bir top atıyor diyelim, bir basketbol topu, ve sen topu tutmaya çalışırken düşüyorsun; neden? Topu alırken yanlış pozisyondasın, o yüzden mevzu bu; o anda yanlış bir durumdasın, yanlış bir pozisyondasın, o topu tutarken dengeni yitiriyorsun ve düşüyorsun. Hata nerede? Hata senin pozisyonunda. Kişi her türlü kötü durumu absorbe edebilecek, onu tolere edebilecek bir mahiyette yaratılmıştır. Tam donanımlıyız; her türlü kötülüğe karşı tam donanımlı olarak yaratılmışızdır.

Özgürlük Yanılsaması

Kardeşim, diyelim ki buna tepki vermezsem o zaman ben kim oluyorum? Ben sanki tepki verince "ben" oluyorum; böyle bir tuzak da vardır. Hani sanki insan ürettiği o tepkiyle bir şey oluyor. Bazı kişiler bunu farklı temellere dayalı olarak da yaparlar; "kişi verdiği tepkilerle insandır, tepkilerin ve reaksiyonların ölçüsünde, hayata karşı verdiğin cevap ölçüsünde insansın" derler, "sen henüz gerçek kimliğini bulmadın" derler. Doğru tepkilerin ne olduğunu anlarsın o zaman. Yanlış tepkilerimizi kimlik ve kişiliğimiz hâline getirdiğimizde bu bir başka felaket durumudur. Bu bazı insanlarda çok belirgindir.

Bununla ilgili güzel bir anekdot aklıma geldi. Bir gün bir mürşit talebesine diyor ki: "benim hakkımda bir ortamda ağır eleştiriler yapılırsa, biri bana küfrederse, cevap verme ve beni savunma." O da diyor ki: "ben böyle bir haltı işleyemem." O da diyor ki: "o zaman sen de adam olamazsın." Yani sanki o tepkiyi vermek zorunluluğu var. Yok, vermek diye bir şey yok; illa vermek diye bir şey yok. Bir durum, pozitif bir durum olabilir, verebilirsin de. Fakat vermek zorunluluğu duyan bir insan, vermeme erdemini veya vermeme cevabını üretemez; çünkü sen vermek zorunluluğu hissediyorsun.

Dikkat edin, biz hayatta iki şıkka sahip bir insan değiliz; her zaman önümüzde tek bir şık vardır. Diyelim ki bir altı numaraysanız, olumsuz bir durum karşısında tek bir şıkkınız vardır: kaygılanmak ve bütün kötü ihtimalleri üretmek. Başka bir şık yok ortada. Anlatabildim mi? Biz zannediyoruz ki "ben karar veriyorum." Hayır, öyle bir karar yok; tek bir şık var önümüzde. Nefsimiz, egomuz, benlik durumumuz bize diyor ki "sen böyle olunca böyle cevap ver, başka bir şık yok" ve "bu senin seçimin" diyor. Hâlbuki böyle bir seçim zaten yapmıyorsun, onu seçtiriliyorsun. Dolayısıyla bizim o şıkları görmemiz lazım.

Bir gün o tek şıkkı işaretlemeye, öyle odaklanırız ki, o şıkkı değil de başka bir şıkkı işaretlemek sanki büyük bir şeymiş, böyle bir şey olamazmış gibi gelir. Mesela bir gün bir dörde biri demiş ki "şöyle bir site yap." O da demiş ki "efendim işte şöyle değil de böyle yapsak daha güzel olur"; çünkü ona çok banal ve monoton gelmiş istenen şey. Biraz kibar bir dört numara kardeş, biraz yoklamış karşıdaki insanı; adam da tam dümdüz bir adam, "yok" demiş, "ben ne diyorsam öyle, başka ne ekle ne çıkar." O demiş: "buyurun, istifa ediyorum." Neden? Çünkü öyle estetik zevki olmayan monoton bir site yapmak ona göre kişiliğinden feragat etme anlamına geliyor. Hâlbuki bir alakası yok, ama işte böyle. "Ben özgür hareket ettim" diyoruz; hayır, biz şu an özgür değiliz. Başka türlü davranabilme imkânı, ihtimali ve bunu gerçekten özgürce seçebilme durumuna geldiğimiz zaman nisbi anlamda bir özgürlüğümüz olacaktır.

Mesela diyelim ki ben kaygılanabiliyorum ve kaygılanmayabilirim; o zaman burada iki tane temel ihtimal var. Diyelim ki bir hayal kırıklığı durumunda, bir şeyin olumsuz gitmesi durumunda, o zaman iki tercih yapabiliyorsundur. Ama anında, o ters giden olayın karşısında hemen kaygılanıyorsan, burada irade nerede, burada tercih nerede? Veya sevdiğin insanı başkasının kollarında gördün, hemen tak; ve diyorsun ki "ben neredeyim?" Yok, bir mekanizma başka bir şey bilmiyor ki. Değil mi? Ve işte en sevdiğin arkadaş sana büyük bir vefasızlık yaptı, bütün mekanizmanı çökertebilir, değil mi? Peki sen bu reaksiyonu verirken özgür müsün? Hayır değilsin. Çünkü başka türlü verecek durumda değilsin. Dolayısıyla "ben özgürüm, özgürlük atmosferi içinde karar veriyorum" demekten sakınmak gerekir. Gerçekten, en azından iki ihtimale çıkardığımız zaman nisbi bir özgürlükten bahsedebiliriz.

Ben Kusurluyum Demek

Dolayısıyla negatif olduğumuzda, tekrar dönersek, negatif olduğumuzda "ben kusurluyum kardeşim," bu kadar. "Senin kusurunu bilmem ama bu durumda ben bu hâl, tavır, tutumumdan dolayı kusurluyum." Bunu böyle imalı bir şekilde değil, gerçek ve tek anlamıyla söylüyoruz: "ben kusurluyum." Diyelim ki sen bana öfkelendin, ben de yüzümü astım, kırıldım veya sana tepki gösterdim, "sen kendine bak" dedim, bir şeyler dedim. Burada ben kusurluyum, bu kadar. Senin kusurunla şu an ilgilenecek vaktim yok; bu ayrı bir konu, ayrı bir bahis, ama ben burada kusurluyum. Yanlış bir hâldeydim; idrakim, algım, anlayışım yanlış bir pozisyondaydı, o yüzden senden gelen hareketi doğru bir pozisyonda karşılayamadığım için negativiteye düştüm. Kusur bende, bu kadar.

Manevi bir pişmanlık, gizli bir tövbe ve istiğfar hükmünde olan, kusurunu bilmendir. Bakın, kusuru bilmek hem bir pişmanlık hem bir tövbe hem bir istiğfar oluyor. Gerçekten kusurunu bilmek böyle bir şeydir. Kusurunu bilmen ve o tavır, tutum ve gösterdiğin davranışta haksız olduğunu anlaman, seni o hâlin şerrinden kurtarır.

(Burada kısa bir çay molası verilip sohbete devam edilmiştir.)

Bir Günlük Kızgınlığa Bir Sene Küsmek: Köpek Anekdotu

Bu hadisenin bahsettiği meselenin bir başka nedeni şu sorudur: bir gün bile öfke, kızgınlığa, kırılma ve küskünlüğe değmeyen bir şeye, bir sene kin, düşmanlık, kızgınlık, kırılma, küsme ile mukabele etmeyi hangi insaf kabul eder, bozulmamış hangi vicdana sığar? Bizim öyle vicdanlarımız var ki sığıyor, değil mi? Halbuki kardeşinden sana gelen bir fenalığı bütün bütün ona verip mahkûm edemezsin. Şimdi niye bunu yapmamamız gerektiğine dair bir bilgi veriyor.

Hatta geçen bir arkadaş vardı, bir köpek besliyormuş; etraftakiler biraz rahatsız olduklarını söylemişler, kendi bahçesinde besliyormuş, havlıyor şu bu falan. "Ben barınağa gideyim, bırakayım artık, komşularla problem yaşamayayım" diye demiş. Fakat çok üzülmüş, dayanamamış. Bir iki numara bir abi de "hemen gittim, ertesi gün aldım köpeği, getirdim tekrar" demiş. "Ama köpek bana küsmüş" demiş. "Yemiyor, içmiyor; ben yanına yaklaşıyorum, uzaklaşıyor" falan. "Ama üç gün sürdü, üç gün sonra hemen yakınlaştı" demiş. Dedim ki: "köpek bile mümin, üç günden fazla uzatmamış."

Niye muhataplarımızdan gelen bir fenalığı bütün bütün ona verip mahkûm edemiyoruz? Demek ki biz bütün bütün ona veriyoruz, değil mi? Bütün bütün ona verdiğimiz için zaten kızıyoruz, öfkeleniyoruz, kırılıyoruz. Bütün bütün ona vermesek o kadar bir reaksiyon gösteremeyeceğiz. Diyoruz ki "o bunu kesinlikle yapmayabilirdi, başka bir şey yapabilirdi, başka bir şey değil de bunu yaptı, ve bunu kasten, taammüden, bilerek yaptı" diyoruz. O yüzden de her türlü eleştiriye, cezalandırmaya, öfkelenmeye, yargılamaya kendimizi haklı görüyoruz. Hâlbuki bu yanlış bir şeydir.

Kaderin Payı: Bediüzzaman ve Uhud Örneği

Niçin yanlış? Evvela, kaderin onda bir hissesi vardır; o büyük takdirin içinde bazı şeyler takdir edilmiştir, kişinin onda bir hissesi yoktur. İkinci olarak, buna da rıza ile mukabele etmek gerekir; insan diyecek ki "olacağı varmış." Mesela Bediüzzaman, biri biraz tedbirsizlik yüzünden gizli bir metin yakalanıyor, o yüzden de bütün elli-altmış-yüz kişiyi hapse koyuyorlar -sanırım 1935'te Eskişehir hapsinde. Bediüzzaman diyor ki: "buraya gireceğimiz varmış." O yüzden "sen niye dikkat etmedin, niye tedbirli olmadın" demeye gerek yok diyor; "takdirde burada olmamız varmış" diyor ve "buna razı olmalıyız" diyor. Orada suçlamayı, o şeyi kesip atıyor. Bu, tedbirli olalım mı yok sayan bir şey değil, ama bu olmuşsa burada kaderin bir payı mutlaka vardır, bu olacakmış.

Bu, aynı Uhud savaşındaki hadise gibidir. Uhud savaşındaki hadisede aynen mesela Peygamberimiz o yerini terk eden okçuları suçlamamış. Olacakmış; yani Hazreti Hamza Uhud'da şehit olacakmış. Bu, onların kendi hatalarıyla ilgili bir öz eleştiri yapmalarını engeller mi? Engellemez, o ayrı bir şey. Ama şunu diyeceğiz: olacakmış. Yoksa "işte sizin yüzünüzden Hazreti Hamza öldü" falan, bunlar manasız şeyler. Takdirde bir şeyler vardır, kaderde bazı şeyler vuku bulacaktı, orada insanın bir payı yoktur. "O da sizin yüzünüzden oldu" dediğin zaman aradaki fark ortadan kalkar; unutmayalım ki karşı taraf da kendi kaderinde büyük acılar yaşamıştı. Evet, evet.

O, ancak kalbini çiğneyerek, ciğerini çiğneyerek rahat etti; bizim ağzımıza böyle bir şeyi getirmemiz başka türlü mümkün olmazdı elbette. Biz ciğer çiğnemiyor muyuz? Biz de kendi ölçümüzde başka şeyler yapıyoruz ama. Tabii, tabii. Böyle bir şeye gerek yok tabii. Bu biraz kapalı bir hadisedir, onun için bunu kısa geçiyoruz; çünkü bu kaderle ilgili bir sır meselesidir. Kişi bu hadisede kaderin payı ne kadardır, ne kadar değildir bilmez, ama şunu bileceğiz: kaderin bir payı var, ama bilmiyoruz -bu hadisede yüzde bir mi yüzde doksan mı bilmiyoruz. Dolayısıyla "bir şey olmuş, olacakmış" diyeceğiz. Kaderin payı bu.

Nefsine Mağlup Olana Şefkat Etmek

Bizim için önemli iki tane nokta üzerinde daha çok duracağız. Bir tanesi şu: nefsin hissesini ayırıp, o kişiye düşmanlık değil, belki nefsine mağlup olduğundan dolayı ona acımak ve pişman olmasını beklemek gerekir. Tekrar okuyorum: nefsinin hissesini ayırıp o kişiye düşmanlık değil, belki nefsine mağlup olduğundan dolayı ona acımak ve pişman olacağını beklemek gerekir.

Buradaki anahtar mesele nedir? Kişi nefsine mağlup olduğundan dolayı onu yapıyor. Bu bakın çok önemli bir şey. Biz ne diyoruz? "Yok, bilerek, kasten, isteyerek." Ya kim? Nefsi var ve ona mağlup oluyor. Orada o mağlup olan insana şefkat etmek, acımak ve pişman olmasını beklemek gerekir; ama bizim için pişman olmasını beklemek değil, kendisi için pişman olmasını beklemek. Yoksa "pişman olup gelip özür dilesin, şunu yapsın bunu yapsın" anlamında pişman olsun değil; o kişi kendisi için pişman olsun, kendi eksiğini, hatasını, yanlışlığını görüp o kirden, o hatadan arınsın diye, onun namına pişman olmasını beklemek. Yoksa "gelsin, pişman olsun, bizden özür dilesin" -bunu kastetmiyor burası.

Dolayısıyla burada şunu anlamak gerekir: bir insan kötü davranıyorsa, yanlış davranıyorsa, orada ya acı çeken bir kişi var, ya korkuları olan bir kişi var, ya da arzuları olan bir kişi var. Mesela diyelim ki bir insan bir başkasının kendisinden daha iyi olmasına tahammül edemiyor; tahammül edemediği için de muhataplarını aşağı çekmeye çalışıyor, çekememezlik var. Peki o çekememezlik içinde bulunan nasıl bir durumda, nasıl bir hâlde? Aslında orada büyük bir acı yaşıyor; ve o durumu tolere etmek için sizi aşağıya çekiyor. Yani ancak sizi aşağıya çekip sizden daha üste çıkarsa yaşayabileceğini, rahat edebileceğini, huzur bulacağını zannediyor. Böyle bir nefsin tahakkümü altında o kişi. Veya diyelim ki korkuları var, korkularından dolayı kötülük yapıyor; veyahut da mutlaka ulaşmayı arzu ettiği hedefleri var, o hedeflere ulaşırken kötülük yapıyor. Dolayısıyla her durumda kişi nefsine mağlup oluyor. Nefsine mağlup olmadan kötülük yapma imkânı yoktur. Kişi nefsine mağlup olmadan başkasına kötülük yapamaz.

O zaman kötülük gördüğümüz, yanlışlık gördüğümüz, olumsuzluk gördüğümüz her durumda şunu düşüneceğiz: burada nefse bir mağlubiyet var, o kişi nefsine mağlup olmuş; veyahut öbür taraftan söylersek, nefis onu mağlup etmiş. O yüzden kötülük yapıyor. O zaman ben, nefsi tarafından alt edilen, nefsine mağlup olan o kişiye acıyacağım, şefkat edeceğim ve kendi adına, ondan, kendisi için pişman olmasını temenni edeceğim -ama benim için değil. Çünkü onun buna ihtiyacı var. Şimdi bunu ne kadar idrak edersek, işte o bütün kızgınlık, nefret, öfke, bütün bunlar ortadan kalkar. Ne zaman birine kızgınlık, öfke duyuyorsanız bunu hatırlayacaksınız: nasıl bir nefis tarafından mağlup ediliyor. Biz o nefsi görsek hakikaten o insana öyle bir acırdık; ama işte biz onu göremediğimiz zaman ne oluyor? Kızıyoruz, öfkeleniyoruz, kırılıyoruz.

Dolayısıyla şunu anlamak lazım: birilerine üstünlük taslayan, birilerine galip gelmek isteyen ve o galip gelme sürecinde kibir, gurur, kızgınlık, öfke, saldırganlık, kırılma, imalar vesaire üreten bir insan gördüğümüzde diyeceğiz ki, bu insanı mağlup eden içinde öyle kötü bir düşman var ki. Mesela bir insan kanser oluyor, diyelim ki böyle eriyor; siz üzülmüyor musunuz? Görünce hemen üzülüyoruz, değil mi? Bunun bir farkı yok. Nefsin bütün hastalıkları da psikolojik bir kanser gibidir. Biz o zahirde bakmayacağız; o işte adam atıp tutuyor, tahakküm ediyor, saldırganlık gösteriyor -o bizi yanıltmaması lazım.

Kötülüğün Üç Kökeni: Acı, Korku, Arzu

Ben bir gün bir sekiz mizacında birine dedim ki: "ya, insanları niye bu kadar korkutuyorsun? Eşini korkutuyorsun, çocuklarını korkutuyorsun, herkesi korkutuyorsun." Dedi ki: "korkutmazsam ben yaşayamam, üzerime gelirler, bunların korkması lazım, korkmazlarsa bana zarar verirler." En derinde aslında kendisine zarar gelme korkusu yüzünden böyle bir ego stratejisinin mağlubu oluyor.

İşte buradaki hata ne? Diyelim ki adam herkesi korkutuyor; hele bir ayır, de ki "bak, bu adam vicdansız, merhametsiz, gaddar; fakat ben çok üzülüyorum bu adamın vicdansızlığına, gaddarlığına." Ama Allah da bana bir hayat ve varlık emaneti vermiş, sırf bunu korumak için onu durdurmak namına korkutabilirim. Ama sen hayatta kardeşim herkesi korkutuyorsun; bir kere en temelde bu ayrımı yapmıyor kişi. İkincisi, sen korkutsan bile maksadın onu korkutmak, sindirmek değil; onun, Bediüzzaman'ın tabiriyle "tecavüzüne sınır çekmek" için ancak yapabilirsin. Yani onun haddi aşmasına sınır çekmek için, senin kendi Allah'ın verdiği hayat ve varlık emanetini korumak için bir sınır çekebilirsin. İncelik şudur: bunu yaparken ona karşı bir nefret, bir öfke, bir kızgınlık duyamazsın; duyarsan o hatalı bir şeydir, çünkü orada sen şuurlu bir varlık var zannediyorsun.

Nasıl, diyelim ki mesela acısından dolayı, herhangi bir ağrısından dolayı, kendini kontrol edemeyip oraya buraya saldıran bir hasta var, biz onu tutarız ama ona karşı bir hiddetimiz olmaz; deriz ki "ne yapsın, acısından dolayı böyle yapıyor." Onu yine tutabiliriz, yine kontrol edebiliriz, veya onun zararına karşı kendimizi yine müdafaa edebiliriz, kendimizi koruyabiliriz. Ama ona karşı bir öfke, kızgınlık, nefret duymak değil burada; bu olmamalıdır. Çünkü böyle bir varlık yok karşımızda, kime kızıyorsun? Dolayısıyla nefsine mağlup olduğundan, o kişiye acımak, şefkat etmek ve o hatasından bir an evvel vazgeçip kendisi adına sağlıklı olması için pişman olmasını temenni etmek gerekir. Bunun dışında bir algılayış, her türlü algılama hatadır. Ve bu meseleyi ne kadar derinliğine analiz edebilirsek, o nispette bu hakikati yaşayabiliriz.

Yani gerçekten birisine şefkat ve acıma söz konusu olması için, orada bir mağduriyet, bir mahrumiyet görmemiz gerekir. Biz bunu değil de sanki güçlü, şuurlu, farkında bir varlık var zannediyoruz; öyle bir varlık yok ortada. Yani şunu soracağız: kişi bunu niye yapıyor? Bu sorunun cevabı şudur: ya bir acıdan kurtulmaya çalışıyor, ya bir korkusunu ortadan kaldırmaya çalışıyor, ya da bir arzusuna, bir hedefine ulaşmaya çalışıyor. Kişi bu üç nedenle kötülük yapar, başka bir şeyi yok. Bütün bu üç şey de nefse mağlubiyet anlamına gelir. Yani nefis kişiye der ki "bu acıdan kurtul, bu acıdan kurtulmak istiyorsan şunu yap"; veya der ki "sen bu korkundan kurtulmak mı istiyorsun, veya bu korktuğun şeyin başına gelmemesini mi istiyorsun, öyleyse şunu yap"; veya der ki "bak sen bu hedefe ulaşmak istiyorsun değil mi, bu hedefe ulaşmak istiyorsan böyle yapacaksın, bu hedefe ancak böyle ulaşılır." İşte bu üç temelli strateji insanı kötülüğe sevk eder.

Bu, şu demek değil: "herkese kucağımızı açalım, tamam yapın, kötü davranın," bunu kastetmiyoruz. Kişi ilişkisini kesebilir veyahut belli bir ayarlamaya girişebilir, bu ayrı bir şey; ama ona karşı herhangi bir negativite duymaz. O negativite olduğu an kişi yanlış bir yolda demektir.

Ateş ve Mikrop Benzetmesi: Zahire Değil Öze Bakmak

Ve bakın, biz kendi nefsimize dönelim. Yanlış yaptığımız zaman niye yapıyoruz? Vurduğumuzda zaten bu bahsettiğimiz konuya dair kendimizde bir kısım şeyler bulacağız: moralimiz bozuktur, o an öfkeliyizdir, o an birileri tarafından olumsuz etkilenmişizdir vesaire; veya korkularımız vardır, arzularımız vardır. İnsanlar da böyle oluyor da bizde farklı bir şey mi? Bizde de aynı şey oluyor. Zaten kendimizde bunları ne kadar iyi irdeleyebilirsek, muhataplarımıza karşı da o ölçüde daha bir empati kurma kabiliyetimiz olur. Ama fark şu: bizim kendi mizacımızın ağırlıklı olumsuz eğilimleri ve hataları, bir başka kişinin mizacının eğilimli olduğu kötülüklerden farklı olabilir; bu bizi hataya düşürmemeli. Ben yanlış yaptığım zaman niye yapıyordum diye baksam, o zaman daha kolay bir empati kurarım muhatap olduğum insanlarla.

Mesela diyelim ki cimri biri; niye cimri? Çünkü içinde onu Kur'an'ın tabiriyle fakirlikle, yani yoklukla korkutan bir nefis var, o yüzden cimrilik yapıyor. Ve daha bugün duydum, adam diyor ki: "insanlara yumuşaklık gösterirsen tepene binerler, bu da yetmez, daha da tepene çıkar, bir de oradan taş atarlar." Tabii öfkeli bir bir numara -abarttıkça abarttı, sağ olsun. Şimdi o anda diyen karşısında biri gelse eminim onu iyi bir paylayacaktı. "İnsanlara yumuşaklık yaramıyor, hadlerini bildireceksin" diyor, falan filan sayıp döküyor. Şimdi bunu ona yaptıran şey ne? Bu algıya onu düşüren şey ne? Çektiği acı, çekebileceği acının korkusu. Şimdi kalkıp "bu insan bana kaba davrandı veya sert davrandı" diye "bak ne kadar kötü bir insan" mı diyeceğim? Ortada insan yok ki -var, ama derinde duruyor. Onun tepesine binmiş bir nefis ejderhası var; ortada o insan gözükmüyor zaten. Sen o gözükmeyen insan hürmetine şefkat edeceksin, onu göreceksin; yoksa onun üzerine çullanmış ejderhayı değil.

Şey gibi düşünün: bir insanın ateşi kırk bir dereceye çıkmış; o insan ateşli, ama ateşi geçince o insan ateşli bir insan değil, normal, sağlıklı ısıya sahip bir insan. Biz diyoruz ki "bu insan çok sıcak"; hayır, dur, bir mikrop var orada, bir iltihapla uğraşıyor kişi, o yüzden de ateşi yükselmiş. Sen orada onun ateşini yükselten şeyi gör, bakterileri, virüsleri, mikropları gör; yoksa kalkıp "vay senin ateşin kırk bir derece" demek doğru olmaz. "Bu kişi bunu niye yaptı" sorusunu sorup onun cevabını anlamak için analiz yapmak kadar güzel bir şey yoktur. Fakat biz hemen "bırak şimdi bu analizi, onun bana yaptığına bak" diyoruz; "onu sana yaptığını bırak, o niye yapmış sen ona bak, onu analiz et, onu anlamaya çalış" desek, o sana o kadar çok bir farkındalık kazandıracak ki. Çünkü ardından sen de kendine dönüp, o farkındalıktan bir şey üreteceksin kendinle ilgili; kendinde de göreceksin, bazı şeyleri niye yaptığını.

Kendi Kusurumuzu da Görmek

Şimdi iki yaşındaki bir çocuk, kardeşi olunca kıskanıyor, dövüyor, bir şeyler yapıyor değil mi? Peki niye yapıyor? Kendisine gösterilen sevgi ve ilginin azalmasından dolayı bir korku yaşıyor; ona acı veriyor, tahammül edilemez bir şey bu, tatmin olduğu bir şeyin eksiltilmesi, elinden alınması. Ve "ben buna dayanamam" diyor. "Ne kadar kıskanç bir insan, böyle kıskanç insanları hiç sevmiyorum" diyorsun; bunun tutar bir tarafı yok, böyle bir yorum manasız bir şeydir. Orada, o kıskançlık tarafından tahakküm altına alınmış, kıskançlık tarafından mağlup edilmiş, altında yatan gerçekten acı duyduğunu düşünen, egosu tarafından, nefsi tarafından mağlup edilmiş bir kişi var orada. Onu gör ve elinden geliyorsa yardımcı ol; ama kesinlikle onu yargılama, nefret etme, kızma. Çünkü o ancak bunu yaparsa yaşayabileceğine inanıyor.

Dolayısıyla her zaman söylediğimiz şey: hata var ama suçlu yok. Yani yakasından tutacağımız bir suçlu yok ortada. Ama insan bir suçlu bulmak istiyor, değil mi? Neden diyor ki kardeşim, burada bir mağduriyet var, "ben mağdur oldum," bunun da bir savunusu olması lazım. Dikkat edin: kendi düşen ağlamaz. Neden? Çünkü öteki bir sorumlu yok ortada; bir öteki bulduk mu, yakasına yapışıp acısını çıkarırız, hesap sorarız. Her türlü negatifliğimizde kendimiz düşüyoruz; bunu kabul edeceğiz ve suçlu aramayacaksın, ama analiz edeceksin. Farkında ve uyanık bir bilinç içinde olacaksın; hayatta ilişkilerini vesaireni dizayn edebilirsin, fakat bu, basit ve dar anlamda bir benlik perspektifiyle değil, daha bütüncül bir perspektifle olmalıdır.

Bir diğer nokta: sen kendi nefsinde görmediğin veya görmek istemediğin kusurunu gör, bir hisse de ona ver. Nasıl insanlar bize karşı yanlış davranıp biz de bu yanlış davranışların tetiklemesiyle olumsuz hâller yaşıyoruz, o olumsuz hâllerin vesilesiyle yanlış davranıyoruz. Ne diyoruz mesela? "O kadar üzerime geldi ki ben de yapacağımı yaptım." Sen de şunu bir düşün: bu illa olacak diye bir şey yok, ama belki senin de bazı tavır, tutum ve şeylerin vardır ki onun damarına dokunuyordur, o da bunları kontrol edemiyor, o şekilde davranıyor. Bu şu demek değil -bakın bazen basit, naif, psikolojik bir yorum olur, işte derler ya biraz gülünç bir tabirle "kadın dayak yemişse mutlaka bir hatası vardır, adamı tahrik etmiştir" derler. Bunu kastetmiyoruz biz; belki hiç tahrik etmemiştir, tamamen adamın nefsine mağlup olmasından dolayı yapmış olabilir. Bahsettiğimiz şey böyle naif bir yorum değil.

Bahsettiğimiz şey şu: sen o insanın tavır ve tutumundan bağımsız bir şekilde şunu düşün, senin bazı diyelim ki mizaç özelliklerin, davranışların, tutumların, sözlerin onun bazı damarlarını tahrik etmiş olabilir mi? Bu, ne onun yaptığı şeyi meşru kılar ne de kendini kötü hissetmene gerek vardır; bunu kastetmiyor. Sadece bu vesileyle, "acaba bizde muhataplarımızı rahatsız edebilen, onların bazı damarlarını tahrik eden şeyler var mı" diye sormamız gerekiyor. Bu bazen gerçekten bir kusur olabilir, bazen de yapı farkı olabilir; yapıda bir farklılık vardır. Diyelim ki muhatabın çok aceleci, sabırsızdır; sen aslında ne uyuşuksun ne tembelsin, ama ona nispetle çok şeysin, yavaş hareket ediyorsun.

Mesela benim tanıdığım gene böyle bir sekiz; adam bir dakika bile beklemek istemiyor. Karısı geldiği zaman hemen aşağıda olacak; adam beş saniye bekleyince öfkeleniyor. Şimdi burada kadının bir suçu yok yani, ne yapsa o olacak, milimetrik ayarlayamazsın bunu. Adamda bir şey var, problem var; o sekizlikten ileri gelen bir zaman problemi var. "Kapıyı geç açtı diye öldürenler var" ya, tabii tabii; yani o adama göre geç açmıştır, çünkü o adama göre kapıyı çaldığı anda kadın kapının arkasında duruyor olmalıdır, tak diye açacak. Biz bu kadar naifçe "mutlaka senin de bir hatan vardır" diyemeyiz, böyle bir şey diyemeyiz. Ama muhataplarımızla ilişkilerimizde şu soruyu her zaman sormalıyız: "benim kendimde görmediğim veya görmek istemediğim bir kusurum var mı?" Bunu analiz edeyim, bu kadar. Varsa var, yoksa yok; görebildiysem gördüm, göremediysem şu an görmedim, demeliyiz.

Küçük Bir Kusur Hissesi Kalırsa Affetmek

Sonra diyor, eğer küçük bir hisse kalırsa ona karşı da af ile, hoşgörü ile, şefkatle mukabele etmen gerekir; o sayede hem zulümden hem zarardan kurtulursun. Bunu şöyle yorumlayabiliriz: bizler muhatabımızın böyle özgür iradeli, bilerek, kasten, taammüden, iyice hesap ederek yaptığını zannediyoruz, ve ona öyle bir yargı, öyle bir suç, öyle bir ceza kesiyoruz ki bu bir zulüm. İkincisi, bunun psikolojisi çerçevesinde kendimiz negativite yaşıyoruz; gereksiz bir şekilde kendimize zarar veriyoruz. Yani dediğimiz gibi, bir ceza keseceğimiz ortada suçlu yoktur -psikolojik zeminde konuşuyoruz, hukuk zeminde konuşmuyoruz. Psikolojik zeminde suçlu, ceza vereceğimiz bir suçlu yok.

Ben hayatta böyle çok örnekler gördüm. O örnekleri gördüğümde, özellikle bazen böyle bazı insanların çocukluklarından itibaren yaptığım gözlemler, bazı insanların hayatlarındaki temel travma noktalarını gördüğümde şunu gördüm, şunu söyledim o zaman: dedim ki bu insanın şu anda bundan başka yapacağı bir şey yok, başka bir şey yapamaz yani, başka bir şey yapmasına imkân yok. Dolayısıyla bu, "ömrü billah başka bir şey yapamaz" anlamına gelmiyor; şu anda, bulunduğu şu durumda başka bir şey yapamaz. Hata var, yanlış var ama suçlu yok. Çocuk gibi düşünün: beş yaşında bir çocuk adam öldürse, bugünkü hukuka göre bile cezalandırılmıyor; neden? Çünkü diyoruz ki irade yok, temyiz kabiliyeti yok. Kimin temyiz kabiliyeti var ki? Yok.

Reis Bey ve "Başka Bir Şey Yapamaz" İlkesi

Ben şimdi bu şeyleri bilmeden önce, "Reis Bey" kitabını okuduğumda orada gerçekten bazen bazı yerleri çok abartılı bulmuştum. Evet, evet, evet -o boş sahneleri, çok abartılı bulmuştum. Bu kadar da olmaz. Ama şimdi demek ki o herhalde buradan bakmış. Tabii tabii, fazlığını bilmiyorum ama Reis Bey oradan bakmış. Burada şunu söyleyeyim: benim bu bahsettiğim şeylerle ilgili algım, mesela ben yirmi sene evvel burayı okuduğumda böyle algılamıyordum, kendimce bir şekilde algılıyordum. Fakat hayatta gördüğüm birçok örnek -bir insan, hayat ve tabiat, imkân ve kabiliyetlerini objektif net olarak gördüğümde diyeceğim: kim ne yaparsa yapsın başka bir şey yapamaz.

Bakın bu, hiçbir hatayı, yanlışı meşru görmek değil, yanlışları doğrulamak değil, bu değil. O kişi başka bir şey yapamaz -idi. Yapabilmesi için çaba göstermesi lazım, ama şu an ne yapıyorsa başka bir şey yapamaz -idi, yapamadığı için bunu yapmaktadır. Yani o psikolojik dinamikleri, kişinin muhatap olduğu çevre, şartlar, yaşadığı olgular, psikolojik aygıtı, bütün bunları yan yana koyduğunuzda, eğer doğru bir analiz yapıyorsanız, şunu diyeceksiniz: bu kişi başka bir şey yapamazdı ve o yüzden bunu yaptı. Ama ileride başka bir şey yapabilir, o imkân açıktır. Biz zaten olmasa burada konuşmamış olurduk; demek ki bir değişim imkânı var. Ama kişi şu an bir hata, yanlış, kötülük yapıyorsa, başka bir şey yapamaz.

Mesela diyelim ki bir kaynana, çocuğuyla çok yakın bir ilişkisi var; bir gelin, altı numara, kontrol ve sahiplenme dürtüsü var. Şimdi kalk buradan bir şey üret; işte akıllı, koskoca kadın, koskoca eş değil mi? Bunlar nasıl böyle çatışma yaşıyorlar? En son mesela kaynana diyor ki "al bu çocuk senin olsun," gelin diyor ki "al bu çocuk senin olsun." Şimdi bakıyorsun, analiz ediyorsun mizaçları, gelişim süreçlerini vesaireyi, diyorsun ki "hakikaten kardeşim." Ben bazen böyle bir şeyler birileri anlatırken "doğal" diyorum. "Nasıl doğal kardeşim" diyor. Doğal dediğim, yani bu işin doğası, şu sürecin doğasında başka bir şey olamaz. Ben bunu meşru görmüyorum veya doğrulamıyorum, ama diyorum ki bu insan başka bir şey yapamaz şu anda. Ancak kendi üzerinde çalışırsa, kendini fark etme konusunda gayret ederse ve çalışırsa, belli bir süreç içinde Allah'ın lütfuyla dönüşebilir, farklı davranabilir; ama şu an başka türlü davranamaz.

Ben hayatta çok böyle şeyler gördüm; gerçekten çok derinine indiğim birkaç tane hadisede kişi şunu itiraf ediyor: "ben çok yanlış bir noktadayım." En derinde o şeyi görüyor: "yanlışım, ama bunu aşamıyorum." Anlatabiliyorum yani. Bu, çok derinlemesine gidilirse ortaya çıkar -bu az olur, nadir olur- kişi orada en yakın bir noktada bu tavır ve tutumları görür, der ki "yanlış yapıyorum ama elimden bir şey gelmiyor." İşte her insanın aslında durumu, hepimizin durumu budur.

Sufi Gelenekte İnsan: Hepimiz Hastayız

O yüzden Sufi gelenekte insanlar bir hastanede tedavi gören hastalar olarak kabul edilir. Hepimiz öyleyiz; yoksa birimiz çok sağlıklı, birimiz çok hasta değil. Biz bir süreç tecrübe ediyoruz ve o süreçte dönüşüm yaşayacağız; her birimizin farklı bir şeyi var. Birisi dahiliyeye yatmış, birisi nörolojiye yatmış, birisi diyelim ki karaciğerinden muzdarip; her birimizde farklı bir şey var. Anlatabiliyorum. Ama hepimizde bir şeyler var; bunları ne ölçüde görebilirsek o ölçüde şey yaparız.

Yani, diyelim ki şekeri düştüğü için adamın eli titriyor; elin niye titriyor? Farz-ı muhal bir de size çay getiriyor, sonra da bir de üzerinize döker o çayı; şimdi ne yapacaksın, kalkıp suçlu mu bulacaksın? Adamın şekeri düşmüş, eli titriyor, çayı da üzerine döktü. İşte psikolojik tavırlarımızın, yaptığımız kötülüklerin bundan bir gram farkı yoktur. O yüzden birbirimizi gerçek anlamda affetmeye, merhamet etmeye, şefkat etmeye eğer aklımız varsa mecburuz; fakat bu, aklın ve idrakin getirdiği bir mecburiyettir.

Sonuç: Nefis ile Asli Şahsiyeti Ayırmak

İşte bu derece zararlı olan düşmanlığa, intikam fikrine dair, "eğer şahsını seversen yol verme ki kalbine girsin" diyor. Yani biz kendimizi seviyorsak bu gibi yanlış tavır ve tutumlara karşı dikkat edeceğiz. İşte oradaki, deyim yerindeyse, nefis ile bizim asli şahsiyetimiz birbirinden farklı. Ben niye insanlara karşı düşmanlık duymayacağım? Niye kin gütmeyeceğim? Niye kırılıp alınmayacağım? Çünkü kendimi seviyorum, o yüzden yapmayacağım. Gerçek anlamda kendimi seviyorsam, o en derindeki öz varlığımı seviyorsam, bunları yapmayacağım; bunlar bana zarar. Herkes kabul etse yine bana zarar. O yüzden insan kendini seviyorsa bunları yapmamalı; kendine zulmetmek istiyorsa istediğini yapabilir. Ama kendimize zulmetmek istemiyorsak, o yanlış algı ve duygulardan uzaklaşıp onlarla kendimiz arasına mesafe koymaya çalışacağız. Yoksa onlar tarafından işgal edilmiş oluruz.

Ve kişi ömrü boyunca gerekli gereksiz -hepsi özünde gereksiz, kendince bazısını gerekli bazısını gereksiz görür, ama özünde hepsi gereksizdir- acılara, gereksiz sıkıntılara kendini mahkûm eder. Bunun başka bir açıklaması yok; kişi kendi kendini, kendi elleriyle kelepçeler. O yüzden burada güzel ifade etmiş: "eğer şahsını seversen bunlara yol verme ki kalbine girsin." Bakın devam ediyor: "eğer kalbine girmişse onun sözünü dinleme." Bu çok önemli bir şey. Kalbine girmiş olabilir, henüz onu sıfırlayamadın, onu dinleme ama; eğer onu dinlemezsen zararından kurtulmuş olursun. Yine onun üzerinde çalışmaya devam edeceksin, ama prensip onu dinlememektir.

Ve bizi bu gibi durumlarda, bu gibi yanlış durumlarda onaylayan insanları da dinlememektir. "Kardeşim haklısın, kime yapılsa böyle yapar, böyle tepki verir" diyenleri de dinlemeyeceksin. Çünkü o da nefsinden konuşuyor; hani bize, deyim yerindeyse, ruhundan konuşan insan lazım, ona danışacağız. Diyeceğiz ki "kardeşim bak, ben kırıldım, öfkelendim, alındım, gücendim, bana bu konuda ne dersin?" Bize kalkıp "ya haklısın, ne diyeyim, ne biçim bir dünya" diyorsa, "anladım" diyeceksin, orada teşekkür edeceksin ama dinlemeyeceksin; dinlersin, ama içten dinlemezsin. Çünkü o da nefsinden konuşuyor, farkında değil; bir art niyet yok ama nefsinden konuşuyor. Ben, benim nefsimi onaylamayacak insan aramalıyım -nefsimi onaylayacak, onu okşayacak kişiyi değil. Ama işte nefis öyle birilerini arıyor maalesef; sonra işte toplanıyorlar insanlar, başlıyorlar, "insanlar şöyledir, böyledir" diye konuşuyorlar. Ortak dertlere sahipler, fakat ortak bir idrake sahip değiller -hakikat idrakine sahip olmayan kişiler.

Evet, burada tamamlandı. Teşekkür ederim. Hayırlı akşamlar. Hayırlı akşamlar. Allah'a emanet olun.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Kur'an'dan "Ey kendi nefislerine zulmeden kullarım" ifadesine anlatıcı tarafından mealen telmih edilmiştir (sure adı zikredilmemiştir). --- ---