Nefsi Tanımak ve Şahit Olmak
İnsanları Anlamak: İki Temel Soru
Onun gibi insan bu sorular üzerinde gerçekten bir şekilde düşünmelidir. Biz hayat bize yaklaştığında sürekli şikâyet etme moduna düşüyoruz; o da bizim için aslında problemli bir nokta. Bizde meydana getirmesi gereken şey soru olmalıdır. Bir insan sana çok ters davrandı, hiç beklemediğin bir şekilde davrandı -bu bir soru oluşturmalı, nasıl bir soru: "bu insan acaba niye böyle davranıyor?" Ama yargılama içermeden. Buradaki soru bir yargılama, bir şikâyet, bir hoşnutsuzluk oluşturmayan bir cümle: bu insan hakikaten niye böyle davranıyor, hiçbir negatif düşünce ve duygu taşımaksızın.
Kişi, hiçbir negatif düşünce, duygu taşımaksızın, hayatın hoşnut olmadığı noktalarını bir soruya dönüştürmelidir. Mesela: niye insanlar senin ihtiyacına uygun bir şekilde davranmıyorlar? Niye bir insan kaba davranıyor? Niye bir insan sana kibirli bir tutum sergiliyor? Niye sana karşı rekabetçi ve kıskanç? Bu, insanda bir soru oluşturmalıdır. Bu soru iki noktaya ayrılacaktır. Bir tanesi, muhatap olduğumuz süreci, insanları, hayatı anlamamızı sağlayacaktır. Mesela hayatta istediğin bazı şeyler olmuyor; sonra döneceksin kendi üzerinde bir düşünceye: sen niye bundan rahatsız oluyorsun? Bu iki soruyu kendimize sormalıyız ve bu iki soru bizim için her zaman ufuk açıcı olacaktır. Muhatabımız olan insanlar niye böyle davranıyor -bu bize ne sağlayacaktır? İnsan egosunun, insanın otomatizmasının, insan psikolojisinin analizini yapma imkânı sağlayacaktır.
Ama bu soruları üstünkörü cevaplandıramayız; olabildiğince ayrıntılı ve nitelikli bir şekilde cevaplandırmak zorundayız. İlki dediğim gibi: niye öyle davranıyor? Çünkü bizim hayatımızı en çok işgal eden şeylerin başında ilişkilerimiz gelir -eşimiz, arkadaşımız, çocuğumuz, annemiz, sokakta karşılaştığımız insan, otobüste birlikte bindiğimiz insan, birçok şey. Eğer biz burada bu soruları sormazsak, bu bizim otomatik şekilde şikâyet etmemize, üzülmemize, kırılmamıza, öfkelenmemize sebep olacaktır. Çünkü soru sormamak aslında belli bir düzeyde mekanik davranmakla neredeyse özdeştir. Yani eğer aydınlanmamışsak, bu gibi soruları sormadığımızda aslında otomatik davranış kalıbını devam ettiriyoruz demektir. "Bir insan benim hoşlanmadığım bir şekilde davrandı, ben de şu duyguyu yaşadım, şu düşünceler içimden geçti ve şöyle yapmak istedim" -bu nedir? Otomatik tepkidir.
Hâlbuki eğer şunu sorabilsek: gelince bir dur, karşındaki insan bunu niye yapıyor, onu anla. Sadece anla ve analiz et. Bunu yapman için neye ihtiyacın var? Nötr olmaya ihtiyacın var. Nötr değilsen analiz edemezsin. Önce bir durayım; şu an içimde bir rahatsızlık, koşulsuzluk da olabilir, bunu inkâr etmiyorum ama onu şimdilik bir kenara koyayım.
Geçen Baba filminin bir bölümüne denk geldim, seyrettim. Oğul Corleone'nin bir sözü: babam şöyle derdi, "düşmanın hakkında nefret duyma, nefret senin değerlendirmeni engeller." Yani negatif duygu taşıdığın zaman analiz edemezsin, doğru yorumlayamazsın. Mesela biz bazen niye bir başkasının hikâyesini daha rahat yorumlayabiliriz, analiz edebiliriz? Bir başkası bize bir şey anlattığında, biz onun yaşadığının daha üst düzeyinden bir bakışla yorum yapabiliriz. Çünkü biz bu olayı yaşamıyoruz. Hatta insanlar bazen onlarla hemfikir değilsek bize şöyle derler: "tabii ki sen yaşamadın ki, sen yaşasaydın böyle demezdin." Hani "bekâra kız boşamak kolaydır" derler; niye kolaydır? Aslında o daha dışarıdan bakıyor, o yüzden. Kolay olduğundan değil, daha dışarıdan bakabildiği için. Sen içine gömülmüş şekilde bakıyorsun -bağımlılıkların var diyelim, veya alacakların var, hesabın var, kırk türlü benlik hikâyen var o işte. Ama dışarıdaki adam onu dışarıdan nötr bir şekilde analiz edebilir; içindeysen onu analiz etmekte zorlanırsın.
O yüzden insanın dikkatle değerlendirmesi gereken şey şudur: karşımızdaki insanlar bir şeyi neden yapıyorlar? Onların zaafları vardır, korkuları vardır, beklentileri vardır, ihtiyaçları vardır. Eğer bunu analiz ederseniz meselenin o insanla ilişkili olduğunu zaten anlarsınız. Bir korkusu var diyelim, müthiş derecede hırsı var, o yüzden iş hayatında sana zarar vermeye çalışıyor; neden? Çok hırslı. Peki niye çok hırslı? Çünkü başarma ihtiyacı var. Niye başarma ihtiyacı var? Çünkü başarırsa mutlu olacağını zanneden bir benliğe sahip. Bak, anladın değil mi -o zaman gerilim yok, gerek yok. Anladın onu, onaylamak değil ama anladın.
Sonra kendi psikolojine dönersin: peki onun o davranışı beni niye rahatsız etti? Orada da kendi psikolojinin üzerinde bir analiz yaparsın. Ben o yanlış davranıştan niye bu kadar rahatsız oldum? Senin de belki bir kısım korkuların tetiklendi, belki senin de bir hırsın var, o senin yolunda bir engel gibi göründü. Veya karşındaki bir insanı ikna etmek istiyorsun, ikna olmadığı gibi sana da çok basit ve yüzeysel tepkiler veriyor, sen rahatsız oluyorsun; neden? Çünkü onun ikna olmasını istiyorsun, ikna olmadığı için rahatsız oluyorsun.
Dolayısıyla ilişkilerde hep dikkatle sormamız gereken iki soru var: bir, karşımdaki insan niye böyle davrandı, niye böyle bir söz söyledi, niye böyle bir tutum takındı? İkincisi, ben bunu nasıl algıladım, nasıl karşıladım, benim kendimde ne oluştu? Eğer buna karşı farkındalıklı bir analiz yapabilirsek, bu iki soruyu iyi bir şekilde çözümlersek, göreceksiniz ki birçok meselenin çözümü, anlaşılması daha kolaydır.
Kişinin Kendisi İçin İlişkide Sorun Yoktur
Burada şunu unutmamak gerekir: psikolojik düzeyde her zaman mutlak bir çözüm olmayabilir. Neden? Çünkü psikolojik mekanizmada eğer ilişki söz konusuysa her zaman iki, üç, dört insan vardır, sadece siz yoksunuz. Dolayısıyla hiçbir zaman bir ilişkide siz ne yaparsanız yapın bazı şeyler çözülmeyebilir; siz alçak gönüllü davranırsınız, şefkatli davranırsınız, sabırlı davranırsınız, bütün insani niteliklerinizle kendinizi ifade edersiniz, fakat karşıdaki insan anlamayabilir, bunu suistimal edebilir, yanlışına devam edebilir. O sizin alanınız değil. Ama sizin açınızdan bütün mesele net, berrak ve sorunsuzdur.
Yani hayatta ilişkilerde -psikolojik anlamıyla söylüyorum- kişinin kendisi için ilişkide sorun yoktur. Diyelim ki bir ilişki yürümeyebilir, bir insanla arkadaşlık yapamayabilirsin, dostluğunu devam ettiremeyebilirsin; bu ayrı bir konudur. Ama senin için bir sorun yoktur. Diyelim ki karşındaki insan seni aldattı, karşındaki insan seni maddi olarak sömürdü; bir sorun var mı? Yok, bir sorun yok. Sorun kimin için var? Sorun, arzu ettiği ihtiyaçlarına, beklentilerine kavuşmak isteyen ego için sorun olabilir, veya korkularının güvene çevrilmemesinden, başına gelmesini istemediği şeylerin başına gelmesinden rahatsız olan egonun sorunu vardır. Kişinin gerçek anlamda kendisi için sorun yoktur; kişinin psikolojik benliği için ilişkilerde sorun olabilir, kendisi için değil. Bunu ayırmamız gerekiyor.
Mesela peygamberler hiçbir zaman kişisel olarak insanlara dair bir şikâyette bulunmamışlardır. Hani anlatırlar, Hz. Eyyub'un hanımı varmış, hastalanınca onu terk etmiş falan -mesela Hz. Eyyub şikâyet etmiyor yani. Veya Hz. Peygamber hiçbir insandan şikâyet etmemiş: "beni niye anlamıyorlar, ben onların kötülüğünü mü istiyorum" böyle bir şey yok. Kişinin kendisi için ilişkilerde bir sorun yoktur; kişinin psikolojik benliği için ilişkilerde sorun olabilir.
Bu şuna benzer: bir insan yürürken, evde yürürken ayağı bir masanın kenarına çarpar, hele de serçe parmağıysa biraz acır, değişik bir acısı olur. Şimdi iki insan düşünün, ikisi de aynı şekilde aynı yere serçe parmağını çarptı. Biri bağırır, "Allah kahretsin, bu masayı kim buraya koymuş, niye ben görmedim" der bir şey yapar. Biri de der ki "şu anda serçe parmağımı masaya çarptım ve biraz ağrıyor." Şimdi ikisi arasındaki fark nedir? İkisi de serçe parmağı, ikisi de aynı acıyı yaşıyor diyelim, ama bakın serçe parmağı ayrı, sen ayrısın; senin psikolojin ayrı, sen ayrısın. Şimdi psikolojim acı duyabilir, fakat ben duyuyor muyum? Bunun gibi. Serçe parmağın ağrıyabilir ama sen o acıyı duymakla birlikte daha sakin, daha kontrollü, daha kabullenici davranabilirsin. Ama kabullenemediğinde bu sefer vereceğin tepki yüksek derecede ortaya çıkacaktır.
Şimdi bizim hayatta ayırmakta zorlandığımız şey budur: psikolojimizle kendimizi birbirinden ayıramıyoruz. Psikolojimizi ve onun tepkilerini kendi tepkilerimiz olarak görüyoruz. Mesela "korkuyorum" diyoruz -hayır öyle deme, "psikolojimde bir korku duygusu şu an hissediyorum" de. Bu ayrımı yapmak zorundayız. Hayatın bütünü bu ayrımdır. İman, farkındalık, aydınlanma, kendini bilme -bu ayrımı yapabilme becerisidir, bütün her şey burada yatar.
Mesela bir iş yapmak istedim, başarısız oldum: "çok başarısızım ve kendimi çok kötü hissediyorum" -bu cümle tam bir cehalet cümlesidir. Hâlbuki: "bir iş yaptım, işin sonucu beklediğim ölçüde başarılı olmadı ama bundan dolayı herhangi bir hoşnutsuzluk, yetersizlik duymuyorum" -duyman gerekmez.
Ne kadar özdeşleşiyorsan hayat o kadar sana zor gelir, sıkıntılı gelir, kendini hapsetmiş olursun. Ne kadar özdeşleşmeden yaşarsan o kadar özgür, o kadar doğal gelir. Mesela şöyle düşünün: bir insanın size dair, hani sen de biliyorsun ben de biliyorum, senin hakkında şöyle dedi: "o beş para etmez, o bencilin teki, ben onunla hayatta arkadaşlık yapmam ama senin hatırın için yapıyorum" dedi -diyelim size böyle bir şey naklettiler. Bunu ne kadar rahat, sakin dinleyebilirsiniz? Bunu size bir övgünün nakledilmesi kadar doğal dinleyebiliyorsanız özdeşleşmiyorsunuz demektir.
Tasavvufta anlatılır ya, övgüyü de sövgüyü de bir görmek, daha geniş planda, Yunus Emre'nin "ne varlığa yerinirim ne varlıkla övünürüm ne yokluktan yerinirim" dediği şey yani bu şu demektir: psikolojik benliğin algısının farkındasın ama o olmadığının da farkındasın. Bu kadar net.
Biz bazen niye onları anlamakta veya onların anlattığı şeyin doğallığının farkında olmuyoruz? Çünkü psikolojik benliğimize referanslıyız. Diyoruz ki "ya nasıl olur, bir insan seni seviyor, işte sana canını bile feda edecek bir durumda, bir insan da senden nefret ediyor, bir kaşıkta boğacak; bu ikisi nasıl bir olabilir?" Kimin için bir? Bu soruyu sorup cevaplandırmalıyız. Şimdi biz psikolojik benlik odaklı baktığımız için "ya böyle bir şey olur mu" diyoruz. Veyahut mesela "hiçbir arzu, beklenti ve korku olmadan davran" -"ya insan böyle davranabilir mi" diyoruz. İnsan derken neyi kastediyoruz? Psikolojik düzeyimizi kastediyoruz. Tabii ki psikoloji mutlaka ödül veya cezayla çalışır, psikolojik benliğin tabiatı bu. Hâlbuki sen o psikolojik varoluştan ibaret misin? Bütün mesele bu. Din, iman, maneviyat dediğimiz şey tamamen budur. Onun için psikolojik düzeyde maneviyat diye bir şey yoktur. Sufilerin ifadesiyle söyleyelim: "nefsin dini olmaz." Ne demek nefsin dini olmaz? Psikolojik benliğin mutlaka bir hesabı vardır, arzuları vardır, ihtiyaçları vardır, korkuları vardır; o onların üzerinden hareket eder.
Ego Neden "Niye" Diye Sorar
Bugün biz psikolojik düzeyde olduğumuz için ne oluyor? Mesela diyorsun ki "bak bunu yap" -"niye yapayım, mesela yapsam ne olacak" değil mi? Mesela birisine yardım et, veya kendi rahatına rağmen rahatını boz ve bir insanın rahatlaması için biraz fedakârlık yap, veya işte şu günahı işleme -"niye" diye soruyor. Bakın ego hep niye diye sorar, öz niye diye sormaz. Öz şuna bakar: bu fıtridir, bu değildir. Ego ne diyor? "Niye? Çünkü bana bir hesap ver, önüme bir hesap koy: kârım ne olacak, zararım ne olacak?"
Peki din aslında böyle bir şey midir? Aslında öyle değildir, her ne kadar bize öyle olduğu empoze edilmişse de. Mesela Bediüzzaman der ki: Kur'an'ın hakiki bir talebesi, cenneti bile yaptıklarının bir ödülü olarak görmez. Yani hakiki bir kul neyi ne için yapar? Fıtri olduğu için bir şey yapar, gayri fıtri olduğu için bir şey yapmaz, bu kadar. Din de budur. O fıtri olanı yaşadığında Allah dünyada da sana huzur verebilir, ahirette cenneti de verebilir, ayrı bir konu; fakat senin eylemlerinin gayesi o değildir.
Ama nefse dönün, nefis mutlaka bir menfaat ister. Ama biz ne yapmışız dini? Şu hale getirmişiz: dine inananlar son tahlilde ahiret menfaatine, dindar olmayanlar da dünya menfaatine odaklı. Hâlbuki bu yanlış bir şey. Kur'an bir menfaate odaklı öneride bulunmaz insana aslında. Allah'ın ikramı ve lütfu ayrı bir konudur, yaptıklarımızın motivasyonu olarak ödül konulması ayrı bir konudur. Allah yaptıklarımıza bir ödül koymamıştır.
Hazreti Ali'nin meşhur ifadesidir: üç çeşit kulluk vardır. Birisi kölenin kulluğu -korkusundan dolayı bir şey yapar veya yapmaz, efendisinden korkar. Birisi tüccarın kulluğu -o da ne kazanacağının peşindedir. Birisi de özgür olanın kulluğu; gerçek kulluk özgür olanın kulluğudur ve gerçek eylem de budur aslında. Mesela biz "hiçbir menfaati yok ama yapıyor" deriz, değil mi? Fıtratımız böyle bir davranışı takdir ediyor. "Ne için yapıyor, hiçbir menfaati yok, ne kadar güzel bir şey bu zamanda, böyle bir şey var mı" deriz. Neden? Çünkü bir menfaatin olmaması aslında fıtri bir şey.
Bütün mesele karşımızdaki insanın ve kendi psikolojimizin arzularını, beklentilerini, ihtiyaçlarını, korkularını fark etmektir. Karşımızdaki insanı anlamak, kendimizi de dönüştürmektir; ama karşınızdaki insanı dönüştüremeyiz, eğer o istemezse; eğer o isterse o zaman birlikte bir dönüşüm yaşarız -arkadaş olarak, eş olarak, ebeveyn-çocuk olarak vesaire. Ama karşındakini anla -bu zorunlu bir şeydir. "Anlamak istemiyorum" dersen, o zaman egonun dehlizlerinde dolanmaya devam edeceksin. "Ben böyle insanları görmek de istemiyorum, karşılaşmak da istemiyorum, anlamak da istemiyorum" -o zaman senin hayatın epey zor geçecek, kesin bu; çünkü mutlaka karşılaşacaksın, egonun rahatsız olduğu insanlarla mutlaka karşılaşacaksın.
Ama anladığın zaman anlarsın ki bu o insanın bir problemidir, o insanın bir sürecidir, o insanın bir açmazıdır, o insanın kendi kendini kısıtlamasıdır, o insanın kendisine kurduğu bir hapishanedir. Mesela düşünün, bir insanın size topu atmasını istiyorsunuz ama kolu kırık, dolayısıyla topu size ulaştıramıyor. "Topu niye bana ulaşacak şekilde atmıyorsun" diyorsunuz; atamaz ki, kolu kırık. Anlasanız kolu kırık olduğunu, öfkeniz kalır mı? Kalmaz. Bizim hoşnutsuzluğumuzun, tepkimizin nedeni nedir tek kelimeyle? "Karşındaki insan başka bir şey yapabilir ama yapmıyor, kasıtlı olarak yapmıyor ve benim öfkelenmemi, kızmamı, alınmamı, gücenmemi, rahatsız olmamı istiyor." Biz ilişkilerimizi bu zemine oturtmuşuz. Hâlbuki böyle bir durum yok. Doğru soruyu soracağız: bu insan niye böyle yapıyor, veya bu insan niye şunu yapmıyor -anlayın, sadece anlayın, analiz edin. Analiz ettiğinizde göreceksiniz ki o bilinçle başka bir şey yapamaz. Sizin ondan başka bir şey beklemeniz, kedinin havlamasını istemek, köpeğin miyavlamasını istemek gibi bir şeydir; bir atın koyun gibi ses çıkarmasını istemek gibi.
Peki muhatap olduğumuz insanlar değişmez mi? Hayır, değişebilir. Ama o anda başka bir şey yapamaz ve onu yapmıştır. Peki değişip gelişebilir mi? Tabii ki gelişebilir; bu neye bağlı? O insanın kendisinin üzerinde çalışmasına bağlı. Orayı bu şekilde tanımladık; bakın hiçbir sıkıntı yok. Sonra kendinize bakacaksınız: benim psikolojimde bundan rahatsız olan nedir? Benim psikolojimde bundan rahatsız olan bir ihtiyaç ve beklentimin karşılanmaması mıdır? Tetiklenen bir korkum mudur? Hak ettiğimi düşündüğüm bir şeyi alamamak mıdır? Sahip olduğumu düşündüğüm bir şeyi kaybetmek midir? Nedir? Orada da onu çöz. Onu çözdüğün zaman açıklığa kavuşmayan hiçbir mevzu yoktur; dolayısıyla herhangi bir sorun da yoktur.
Ama psikoloji size şunu fısıldar tabii: "ama böyle olmazsa daha iyi olurdu." Önce böyle yumuşak bir giriş yapar -en masumane olanını söylüyorum. Ama insan da böyle anlaşılmak istiyor, insan da sevilmek istiyor, insan da değer görmek istiyor, insan da bir cevap bekliyor, güzel bir cevap bekliyor değil mi? Önce tatlı bir giriş yapar. Sonra eğer bu hapı yutarsanız size ikinci bir hap verir: "insanlar hiç doğru değiller, niye böyle davranıyorlar, ben bunu hak etmedim." Bunu da yutarsanız bu sefer öfke, tepki, alınma, aşırı gücenme, kırılma hapı devreye girer: "insanlardan çok rahatsızım, bir daha insanlarla görüşmek istemiyorum, insanlar beni çok yoruyor" dersiniz. Ve hikâye tekrar eskiye döner. Çünkü ya psikolojinizin istikametinde yol alacaksınız ya da psikolojinizi fark ederek ruhunuzun istikametinde davranmaya çalışacaksınız.
Heva Kavramı
Mesela Kur'an'da der ki: "hevasını ilah edineni gördün mü?" Şimdi heva nedir? Heves olarak da biraz kullanılır ama heva kelimesi Arapça'da onun çoğulu olarak da düşünülebilir, geniş bir çerçevesi içinde heves kavramı da konulabilir. Heva nedir? Heva, psikolojik benliğin ihtiyaçları, arzuları ve beklentileridir. Bakın heva illa kötü bir şey demek değildir. Mesela "beni anlayacak bir insan arıyorum" -ne kadardır arıyorsun, yirmi senedir, iyi güzel, sen hevanın peşindesin. "Ben kötü bir şey mi arıyorum" der insan -kötü bir şey mi arıyorsun, seni anlayacak bir insan arıyorsun; evet sen hevanın peşindesin, hevanı ilah ediniyorsun. Yani egon diyor ki: "biri beni anlamalı ve şu dünyada en azından beni anlayacak bir tane insan olmalı" ve o olmadan mutlu olamayacağını düşünüyorsun, o olmadan tatmin olamayacağını düşünüyorsun. Bu nedir? Onu ilah edinmektir, onu merkeze koymaktır, onun etrafında dönmektir. Bu bir tuzaktır.
Psikolojik benliğin böyle bir ihtiyaç duyabilir, bir mahsuru yok; ama onu ilah edinmek, yani hevasını ilah edinmek -mahsuru olan budur. Yoksa psikolojik benliğin birçok hevası olabilir, bu onun tabiatıdır. Hani bazen insanlar şey yaparlar: "Allah niye bunları verdi, Allah sana bunu verdi bir de bunu verdi" -hani ben bazen şöyle derim, sanki Allah öyle bir şey yok da, sanki Allah bazı insanları çamurdan yaratmış ama tam üfleyecekken kaçmışlar yani, Allah'ın nefesi yok o insanda sanki -hayır böyle bir durum söz konusu değil. Biz niye kendimizi sadece toprak zannediyoruz, niye kendimizi sadece beden ve psikolojiden ibaret görüyoruz? Allah bize ruhundan üflemedi mi? Allah sana ruhundan üflemiş; zaten orada kaçma şansın da yoktu, kesin üflemiştir yani. Çünkü o zaman hevanı ilah edinmemiştin.
Senin de ruhun, o çamuruna ilahi nefes üflenmiş; o zaman sen onun peşine düş. Hazreti Mevlana'nın ifadesiyle "çamurun peşinde koşma" diyor -senin bir çamur tarafın var, çamurun peşinde koşma diyor, ilahi nefesin peşine düş diyor, onu ara, onu bul. Bu çamur dediği ne? İşte çamur dediği psikolojik benlik ve bedenin arzuları, hevesleri. Ben bunun peşine mi koşacağım?
"İnsan" Kelimesinin Yanlış Kullanımı
Bakın hayatta en yanlış kullanıma sahip olan ve böyle bir kullanımdan dolayı da bizim hayatımızı berbat eden en temel kelime "insan" kelimesidir. Onun için insan kelimesini kullanmamanızı tavsiye ederim. Şöyle diyeceksiniz: psikolojik benlik ve ruhsallık, böyle ayrım yapacaksınız, "insan" demeyeceksiniz. Çok tehlikeli bir kelime bence günümüzde. Neden? Çünkü o bütünlük anlamında kullanılmıyor; alınıyor o kelime, psikolojik benliğe indirgeniyor.
İnsanı eğer tanımlayacak olursak, bu çerçevede insan bedensel, psikolojik ve ruhsal bir bütünlükten oluşuyor. Eğer insan derken bir cümle kullanıyorsak, o zaman ya bu bütünlüğü dikkate alacağız, ya da bu bütünlüğü içine almıyorsak o zaman parantez açacağız: "insan, psikolojik benliğiyle özdeşleşmiş olan" diyeceğiz, sonra cümleye devam edebilirsin. Ama şunu kullanamazsın: "insan da sevilmek istiyor kardeşim, insan da anlaşılmak istiyor" -yok böyle bir şey. Biz insan kavramını ya bütüncül anlamda kullanacağız veyahut kullanmamayı tercih edeceğiz. Madem insan bölünmüştür, maalesef madem insan parçalanmış, o zaman onu parçalarıyla ifade edeceksin.
Bunu şöyle düşünün: şimdi bir araba düşünün, tam mükemmel, şoförü de var, benzini de var, bütün motoru vesaire, kaportasına kadar her şey tam mükemmel ve araba gidiyor. Farz edin ki o araba bir kaza geçirdi, kaportası bir yere dağıldı, motoru bir yere, şoförü bir yerde. Siz kaportayı alıyorsunuz, "işte araba mahvolmuş" diyorsunuz; bu araba değil ki zaten, bu zaten kaporta. Sen eline kaportayı almışsın, ona araba diyorsun; bir parçasını alıp ona insan diyorsun, onun üzerinden insan analizi yapıyorsun.
Mesela insan terk edildiğinde tabii ki acı çeker, hangi insan? Kur'an'da böyle bir şey var mı mesela? Hz. Muhammed'e Allah diyor ki: insanlar seni terk ederlerse, yüzlerini çevirirlerse, tabii ki bu sana acı gelir, insansın, zordur, ama merak etme, ben sana destek olurum -böyle bir şey var mı? Yok böyle bir şey. Bu bizim kitabımızda var; yani egomuzun kitabında var. Onun için bizim kitabımız ne zaman gerçek anlamda bizim kitabımız olur? Bediüzzaman'ın ifadesiyle "nefis hakikatte eridiğinde Kur'an senin kitabın olur." Yoksa Kur'an senin kitabın olamaz; senin nefsinin her zaman bir kitabı vardır. Her nefsin bir kitabı vardır. Kur'an'ı eline versen, Kur'an'ı o ego, kendi kitabının bir dipnotu olarak kullanır; kendine göre, en samimi olanı egosunun anladığı şekilde anlar. Başka bir şey yapamaz zaten.
Nefsin Ayetleri
Mesela ben bazen dikkatimi çeken bir şey: hani çok rastlarsın, "bir teşekkür bile etmedi" veya "insan teşekkür etmez mi" falan. Hâlbuki Kur'an diyor ki: onlar Allah'ın kendilerine verdiklerini ihtiyacı olanlara sarf ederler, bir teşekkür de beklemezler. Ben inanın bugüne kadar bu ayeti bana okuyanı görmedim. Yani mutlaka vardır da bilmiyorum. Ama bir insan şöyle dese, diyeceğim ki elhamdülillah, bak hakikaten Kur'an onun kitabı. Mesela diyecek ki geçen şöyle şöyle bir olay oldu, bu kadar iyilik yaptım, bu kadar iyi davrandım, bir teşekkür bile etmedi, işini gördü sonra beni unuttu, üç yıldır beni aramıyor -bu tabii ki nefsimin bir fısıltısı. Kur'an'da Allah diyor ki: onlar teşekkür bile beklemezler. Mesela böyle niye diyemiyoruz? Çünkü kitabımız o değil.
Çünkü gerçekten kitabın o olması için, nefsin kendi ayetlerini okurken, Kur'an'ın sana o ayetleri okuması gerekir o anda. Nefsin de bir ayet okuyor kendince, değil mi? Nefsin ayetleri var, kendine göre. Mesela "ben hayatta haksızlığa gelemem" -sure, hak suresi, ayet, nefs bir; böyle bir ayet okuyor. Sana bu ayeti kim indirdi kardeşim? Böyle bir ayet var mı? Veya "ben mükemmel olacağım", veya "hayatta mutlaka bir şeyler başaracağım", veya "bir insan beni gerçekten sevmezse mutlu olamam" -şimdi bu ayetler kimin ayetleri? Hepsi nefsin ayetleri. Ve biz aslında dikkat edin farkında değiliz, bunu kasten bilerek yapmıyoruz. Buradan kaygı üretmemize de gerek yok: "eyvah ben Allah'a inanmıyor muyum, Kur'an'a inanmıyor muyum" diye saçma sapan benlikleri devreye sokmanıza gerek yok. Sadece şuna geleceğiz: nefsin ayetlerinden Allah'ın ayetlerine doğru bir evrilme yaşayacağız. Bütün hayat zaten budur; hidayet, hakikati kavrama, kendini bilme, bütün süreç bundan ibarettir.
Mesela diyelim ki bir şey kaybedersin, çok üzülürsün. Hâlbuki Kur'an'da Allah diyor ki, mealen söylüyorum, onlar böyle şeylere üzülmezler diyor yani. Şimdi hangi ayeti okuyor o kişi? Nefsinin ayetini okuyor. Mesela Hazreti Nuh diyor ki: "Ya Rabbi, o benim oğlum, onu hani benim ehlimi kurtaracaktın, bana söz vermiştin." O diyor ki: "senin ehlinden değil." Sen nefsinin ayetini okuyorsun; senin ehlin demek senin evladın, biyolojik oğlun demek değil ki. O diyor "senin ehlinden değil" diyor; senin ehlin, fıtratının farkında olup seni senin çağrına uyandır demek. Bakın ne yapıyor, onu uyarıyor. Çünkü egomuzun kendine göre bir gerçeklik dünyası vardır. Zaten iman nedir? Egonun sahte gerçeklik dünyasını hakiki olanla değiştirme sürecidir aslında. O değişim süreci bir süreçtir; "ben iman ettim" demekle her şey bitmiyor.
Kabe'nin Putları
Bu gerçekten nefsin tamamen fıtri bir hale dönüp ruha tabi olduğu bir noktadır. O zaman nefis sana hevasını ilah haline getirmez. Mesela "başarılı olmalıyım" -bu hangi nefsin sana ilahlık taslaması? Kim diyor bunu? "Başarılı olmazsan ne olur? Kendimi çok kötü hissederim." Ne yapayım o zaman? "O zaman ben seni mutlu etmeye çalışacağım" değil mi? Mekke'nin putları bunlar değil mi? Aslında Kâbe ne? Enfüsi manada kalbimiz. Kâbe'nin putları ne? Egomuzun arzuları, idealleri, hedefleri, beklentileri, ihtiyaçları, korkuları.
Hani işte kişi şey yapar: "başıma böyle bir şey gelmesin, Allah bana evlat acısı yaşatmasın" -ya da tabii yaşatmasa iyi olur ama, sen neyin peşindesin? Hani bir laf var ya, "ne yedin ne içtin de bu hale geldin" değil mi? Böyle bir şey var mı yani? Kur'an'ı okumuşsun, nasıl diyebilirsin ki "Allah bana evlat acısı yaşatmasın"? Şunu diyebilirsin: "Ya Rabbi senden rica ediyorum, evlat acısı yaşatmasam memnun olurum, ama yaşatırsan da bana kamil bir iman, idrak ve şuur ver ki onu razı olduğun şekilde karşılayayım." Şimdi Allah insanlara sorsa "ne istiyorsunuz, ne yapayım ne yapmayayım" ve bunları kabul etse, inanın Allah perişan olur yani, hiçbir şey yapamaz.
Bu peki neyi gösteriyor? Şunu gösteriyor: nefisle Allah arasında büyük bir uçurum var. Yoksa ben tabii ki diyebilirim "Ya Rabbi bana sağlık ver, sıhhat ver, evlatlarıma uzun ömür ver" vesaire diyebilirsin, bunda bir mahsur yok, ama korku içinde değil -sanki o başına gelirse mahvolacaksın, yıkılacaksın, üstesinden gelemeyeceksin, altında kalacaksın algısıyla değil. Yanlış olan odur. Çünkü Allah'ın bu dünyadaki işleyişini o zaman sen fark etmiyorsun.
Gerçek Dua ve Ego Duası
Niye peygamber öyle bir dua etmemiş -Hz. Fatıma dışında değil mi, yanlış hatırlamıyorum, bütün evlatları vefat etmişler o yaşarken değil mi- bir gün kalkıp öyle bir dua etmiş mi: "Ya Rabbi bana artık bundan sonra evlat acısı yaşatma" diye? Ben hatırlamıyorum böyle bir duasını. Niye yok değil mi? Onun için yine bir velinin ifadesidir: der ki, "Ey Rabbim, eğer bana bir musibet takdir etmişsen, o musibeti sil demiyorum, o musibeti yaşatma demiyorum; onu yaşattığında benim yanımda ol, bana yakınlığını idrak ettir ki onu en güzel şekilde karşılayayım." Gerçek dua budur. Yoksa öbürü ego duasıdır, o bir gerçekliğe hiçbir zaman oturmayan bir şeydir.
O yüzden biz nefsin o hevasından, arzularından, kendi kurduğu gerçeklik hayalinden onu fıtri hakikate davet ediyoruz. O en başta söylediğim sorular buna hizmet eder. Çünkü benim egomda ne var? Egomda karşımdaki insanın beni tam olarak anlaması var; istiyorum ki beni tam olarak anlasın, istiyorum ki hak ettiğim ilgiyi, takdiri göreyim -hep bunları istiyor o benlik. Peki bunlar sana verilecek mi? Bazen verilir, bazen verilmez. Peki sen o egonu referans alırsan bu süreçten yaralanmadan çıkabilecek misin? Çıkamayacaksın. O zaman sende bir yanlışlık var, bir şeye yanlış yerden bakıyorsun; o yanlış noktayı bulmak, o olmadığını anlamak lazım. O olmadığını anladığında o zaman bir sorun olmadığını anlayacaksın. Ve o zaman hayata daha doğal, daha menfaatsiz, daha dengeli bir şekilde yaklaşacaksın.
Mesela karşındaki insanı gereksiz yere zorlamayacaksın; bileceksin ki şu an değişemez, veya bileceksin ki onun bir süreci var, veya bileceksin ki şu anda ona ne yaparsan onun için daha iyi olur -çünkü ihtiyaçsız bir şekilde yaklaşıyorsun, ihtiyaçsız, beklentisiz ve korkusuz bir şekilde yaklaşıyorsun. O zaman o şeyi en güzel şekilde yaparsın. Ama bir şeye ihtiyacımız, arzularımız, tutkularımız, korkularımız üzerinden yaklaşırsak, o çok problematik bir şeydir.
Bir gün biri bana sormuş: "şöyle biriyle görüşüyorum, ilişkimi devam ettireyim mi?" Dedim ki: ilişkine ihtiyacın yoksa devam ettir, varsa ettirme. Tabii bunu psikolojik bir benliğe söylediğim için yeterince anlaşılmadı. İhtiyacın varsa egon mutlaka bunu çarpıtacaktır, diyecektir ki "o aslında iyidir, böyle hataları var ama iyidir, ileride değiştiririm, ne yapayım ihtiyacım var, birinin beni sevmesine, bana ilgi göstermesine ihtiyacım var." Bakın ne oldu? İhtiyaçlarınız ve korkularınız o ilişkiyi doğal bir şekilde algılamanızı, yaşamanızı engeller. Yoksa hayat sübjektif bir bilinçle yaşanan kör bir hayattır.
"Peki hocam orada kaderin bizim için bir şeyi de var; hani takdir-i ilahi dediğimiz, bu bizim başımıza gelmiş, bunu da yaşamamız gerekiyor anlamında. O ikisinin dengesini nasıl kuracağız? Birisi ihtiyarsız olmak durumu var, birisi de kadere razı olup bu böyleymiş diye onu yaşamayı tercih etmek var." İhtiyaçsız bir hale gelmiş özün algısıysa bunda bir mani yok; öbürü yine psikolojik düzeyde bir kompansasyon mekanizmasıdır, bir kendini rahatlatma mekanizmasıdır. Yani psikolojik benliğimizle "kaderim bu, ne yapayım, çekeceğim" demek yanlış bir şeydir. Burada kastım "bırak, boşan" veya "bitir" demiyorum. Diyorum ki böyle bakmayacaksın; diyeceksin ki ben öyle bir hale gelmeliyim ki bu ilişki benim için bir problem olmaktan çıksın. Bu ilişkiye problemli bir durum nazarıyla bakmayın; öbürü psikolojik düzeyde bir rahatlama adımıdır. Büsbütün yanlış mıdır, değildir, ama nihai nokta değildir.
Kişi bir kere şunu anlamalı: eğer sen gerçek insan olursan, senin kaderin ne olursa olsun senin için problem değildir. Onun için hakiki insan kaderinden korkmaz, hakikatte kalamamaktan korkar. Yani eğer bir korkma kavramı kullanacaksak, dikkat edilmesi gereken şey nerede durduğudur: ruhta mı, psikolojik benlikte mi? Ruh için hiçbir kader problem değildir.
Onun için Allah peygambere ilginç bir şekilde çok olumsuz şeyler yaşatmıştır. Bunun maksadı şudur: hakiki insan için dert değildir. On üç sene Mekke'de kalmış; bir gün bile "haksızlığa uğradık, bu ne biçim haksızlık, biz bunu hak etmiyoruz" diye bir cümlesi var mı peygamberin? Yok. Hatta bir kısım sahabiler geliyor, diyorlar ki "Ya Resulallah dua et, bu zulüm, bu baskı ortadan kalksın." Peygamber tebessüm ediyor, ne diyor? "Siz çok acele ediyorsunuz, sizden önce nice topluluk vardır ki sizden çok daha fazla sıkıntılara, zulme maruz kaldılar ve bundan dolayı da şikâyet etmediler." Yani aslında nerede acele ediyor insan? Psikolojik benliğin içinde acele ediyor. Mesele senin o durumu asli bir mahrumiyet olarak görmemendir, bütün mesele budur.
Yani bir insan ömür boyu zulme maruz kalsa, hakiki insan ömür boyu zulme maruz kalsa bundan asli olarak rahatsız olmaz. Bu, zulme rıza göstermek, zulme ses çıkarmamak, kesinlikle bununla ilgisi yok, bu tür kelimelerin çekilmemesi gerekir bu yerlere. Kast edilen bu değildir. Bu tamamen Kur'an'da, önce Firavun'un tarafında olan sihirbazların iman ettikten sonraki hallerinin bir açıklamasıdır. Firavun onlara diyor ki: "ben sizin Rabbinizim, bana benden izin almadan nasıl iman ediyorsunuz?" Onlar Hazreti Musa'nın gösterdiği şeyleri görünce iman ediyorlar. Firavun da diyor ki: "ben sizin Rabbinizim, benden izin almadan siz nasıl iman ediyorsunuz? Madem benim emrimden çıktınız ben de sizi öldüreceğim, asacağım, ellerinizi ayaklarınızı çaprazlama keseceğim." Sihirbazların hiç derdi değil. Diyorlar ki: sen Allah'ın izin verdiği ölçüde ancak bu dünya hayatına dair bir şey yapabilirsin, ondan ötede herhangi bir şeyin yok. Yani sen bizim geçici tabiatımıza, Allah'ın izin vermesi ölçüsünde bir zarar verebilirsin; onun dışında bizim özümüze, hakikatimize hiçbir zararın olamaz.
Ruhun İhtiyaçsızlığı ve Yaşlanma
Mesela ben bugün inanın çok üzüldüğüm bir şeydir, böyle Müslüman kadınlar erkekler görüyorum, "aman yaşlanmayayım, kırışmayayım, yaşım 60 mı orta yaş 45 mi orta yaş" falan filan -bunlar ne kadar üzücü şeyler. Neden üzücü? Ya sen o değilsin ki, sen bu beden değilsin ki, bu kadar odaklanıyorsun. Bir kere yaşlanmak niye kötü olsun? "Yaşım bu, yaşım geçti" -nereden nereye geçti, niye geçmiş yani, geçen ne, geçse ne olur? Mesela yaşın 60 olmuş, 45 olmuş, ne oldu?
Ama ego diyor ki: "bak yaşın 40 oldu ama sen şunları hâlâ yaşamadın, daha şunları yaşayacaktın, bunları yaşayacaktın; sen hayal ediyordun 15 yaşındayken, 35-40 yaşına gelince şöyle olacağım diye, bak hiçbiri olmadı, hayatım böyle geçti." Şimdi bu kimin anlayışı? Bakın tek soru budur: bunu söyleyen kim? "Ömrümün yarısı geçti" diyen kim? "İstediğim şeyler olmadı" diyen kim? "Zaman geçiyor ve ben bazı şeyler konusunda geç kalıyorum" diyen kim? Onu bul. Ruh bunu diyemez, muhtaç değildir çünkü.
Ruhun insandan beklediği şeyler var; nedir? Kendini bilmek. Bahsettiğimiz şeyler onlara hiçbir şey öğretmemiştir; kırk elli yaşına kadar anlatıldığı hiçbir şeyden farkındalığı olmamıştır. Bununla ilgili ne yaptın? Ömrün geçti diyen var, bir de egonun dediği şeyler var, dünya hayatının dediği şeyler var. İkisi de söyleyebilir. Bakın Kur'an'da ayette Adem'e anlatılırken, "Adem'e bütün isimleri öğretti" der. Adem cahil mi? Hayır. Ama Adem unutkan. Ne zaman cehalet oluyor? Unutunca cehalet başlıyor. Hakiki anlamda Adem ne? Adem cahil değil; Allah Adem'e isimleri öğretti, hatta bütün isimleri öğretti. O zaman ruh cahil değildir; ruhun bir şeye ihtiyacı yok, ruh için hiçbir şey geçmiyor. Onun için ruh hiçbir zaman bunları demez.
Ama şimdi biz hakiki anlamda ruhu idrak etmediğimiz için, biz aslında daha maddi, bedensel, cismani, zahiri şeyleri -sevgi, merhamet, mutluluk hissi, huzur hissi- bunları da ruhani şeyler zannediyoruz ve diyoruz ki ruhani olarak da biz bunları talep edebiliriz. Burada bir yanılgımız oluyor; tabii hepimizin yaşadığı bir yanılgı. Ne zaman ki ruhun farkındalığı bir insanda gerçekleşir, az veya çok -ben şahsen bunu çok net fark ettim, idrak ettim- hiçbir arzusu, beklentisi, ihtiyacı, korkusu, kaygısı olmadığını fark eder. Ruhun böyle hiçbir şeyi yok. Mesela ruh "bilmek istiyorum" demez, öyle bir şeyi yok; bir şeyi bilmek ihtiyacı yok, bir şeye sahip olmak ihtiyacı yok, yaşamak ihtiyacı yok; çünkü yaşamın kendisi. Siz yaşamın kendisi olmadığınız için ego düzeyinde yaşamak istiyorsunuz. Yaşamın kendisi olsanız yaşamak ister misiniz? Yaşamın kendisisiniz zaten. Suyun kendisi ıslak, ıslanmak ister mi, "biraz serinlesek mi" der mi? Demez, kendisi o. Ruh da öyle; ruhun kendisi bilgi, kendisi varlık, kendisi hayat. Onun için ruhta "ne kadar yaşayacağım, ne zaman öleceğim, neyi biliyorum, neyi bilmiyorum, neye sahip oldum, neye olamadım, neyi yaşadım, neyin mahrumiyetini çekiyorum" -emin olun, bunu kitabi olarak söylemiyorum, net olarak söylüyorum- böyle bir şey yok.
Bunun Kur'an'i işareti şudur: Allah diyor Adem'i yarattım ve onu cennete yerleştirdim; orada ne üşüme, ne soğuk, ne açlık, ne onu rahatsız edecek bir sıcaklık, hiçbir şey yok, hiçbir negativite yok. Ruhta öyle bir şey yok ama biz Türkçe'de "ruhsal" kelimesini psikolojinin yerine kullandığımız için sorun yaşıyoruz. Ruhsuz olarak acı çekiyor. O zaman evliyalar o mertebeye geldikleri için etkilenmeme halini yaşıyorlar değil mi? Aynen öyle. Mesela şöyle düşünün: uzaya bir bomba fırlattınız, çok büyük nükleer bir bomba; boşluk ondan etkilenir mi? Bunun gibi bir şey; boşluk bundan etkilenmez. Ama dikkat edin, uzay boşluk sayesinde vardır; yani varlık, izafi manada aslında boşluktur. Her şey o boşluğun içine doldurulur. Dolayısıyla biz o ruhsal kavramını da biraz yanlış yerde kullandığımız için bazen bu kafa karışıklığını yaşıyoruz.
Ruhun hiçbir ihtiyacı yok. Zaten ruhsal olarak belli bir farkındalık yaşamanızın asgari şartı şudur: sizde benlik hissi kalkar, eksiklik, mahrumiyet hissi kalmaz. Saf bir huzur içindesinizdir ve bilirsiniz ki bunu hiçbir şey bozamaz. Ruhsal varoluş budur. Yoksa biz psikolojik düzeyde belli bir dönüşümle bazı şeyleri kısmen düzeltebiliriz, bir yere kadar. Nefis düzeyinde hiç kimse saf huzuru bulamaz. Saf huzur, hiçbir şarta bağlı olmayan huzurdur. Eğer huzurunuz bir şeye bağlıysa o saf değildir; mutluluğunuz bir şeye bağlıysa o saf değildir. "İşte güzel şeyler yapıyorum, mutluyum" -ne diyeyim, güzel şeyler yapıyorsun, donanımlısın, insanlığa yararlı işler yapıyorsun, bundan dolayı psikolojik benliğin mutlu oluyor, amenna, olur, bu da fıtri bir şeydir, bunu eleştirmek için söylemiyorum. Ama bu ruhsal mutluluk değildir, bunu ayırmamız gerekir.
Diyelim ki uçakla Afrika'ya yardım götürüyorsun, uçak düştü; nereye düştü? Pasifik Okyanusu'nda tek bir canlının bile yaşamadığı bir adaya düştün, kimseye yardım edemiyorsun, bir de birikimin var bir sürü, o kadar donanımlı hale gelmişsin, okumuşsun, falan olmuşsun -eee, bütün her şey suya düştü. O zaman mutsuz olursun. Ama bir hakiki insan olsan senin için dert değil, çünkü sen onu ego motivasyonuyla yapmıyorsun. Eğer Allah dilerse seni oradan kurtarır, dilerse kurtarmaz -kurtarmaz dediğim, senin zahiri varlığın; özünün farkında olduğun için zaten kurtulmuşsun.
Allah Bizimledir
Hani her zaman hatırlatıyorum: Peygamber hicret ettiğinde saklandığı mağarada Hazreti Ebu Bekir'e ne diyor? Hazreti Ebu Bekir orada peygamberi görürler de yakalarlar, zarar verirler diye kaygılanıyor ve hüzünleniyor. Peygamber ona diyor ki: hüzünlenme, Allah bizimledir. Onun parantezi de şudur: biz de Allah'layız ve Allah'tayız. O zaman sen neyin hüzünü duyuyorsun? Burada mevzu "Allah bizi kurtarır, kurtarmaz merak etme, bizi bulamazlar" değil, öyle algılıyoruz -"Allah bizimle ama onlarla değil" -ama gel gör ki bizimle olduğu halde zahiren yenilen biziz, 13 sene zulme maruz kalan da biziz. Nasıl Allah bizimle oluyor o mantıkla? Demek ki Allah bizimle demek "bizi muvaffak edecek, bize zenginlik verecek, bizi kimseye ezdirmeyecek, kimse bize haksızlık yapamayacak" demek değil.
Allah bizimle demek: Allah seninle zaten. Sen neyin derdini duyuyorsun? Şu bedenin derdini mi duyuyorsun? Yoksa "Muhammed 40 sene mi yaşasın 63 sene mi yaşasın" bunun derdini mi duyacaksın? Allah seninle, sen daha neyin derdini duyabilirsin ki? Onun için hüzünlenme diyor: Allah bizimledir, hüzün konuşmaz, hüzün söylemez. Allah bizimle, biz de Allah'layız. Dolayısıyla biz zaten ele geçirilmesi, bozulması, zarar verilmesi, öldürülmesi, engellenmesi mümkün olmayan Allah'ıleyiz; o bizimle, biz onunlayız. O zaman biz neye hüzünleneceğiz, neyi dert edeceğiz, neyin kederini, acısını duyacağız ki?
O zaman "Allah benimle" demek, egonun her türlü arzu, hırs, keder, tatminsizlik, memnuniyetsizliklerinin tamamen bittiği bir nokta demektir. Bakın aslında dünya hayatı itibariyle en sıkışık bir noktada bile bu böyledir. Ama biz nefsimizin gözünden okuyunca onu anlamıyoruz: "Allah bizimle, merak etme" diyoruz ama sonra "hep mağdur ediliyoruz, zulüm görüyoruz" diyoruz -bu nasıl Allah bizimle ya, bu nasıl bizimle ya? Bir de bizimle olmasa ne olacak, onu düşüneceksin -o mantıkla bakarsan bizimleyken böyle oluyor, bir de bizimle olmasa işimiz iş yani. Demek ki orada bir düşün, Allah bizimle ne demek, onu bir anla.
Bakın Cezayir'in kurtuluş savaşını veren bir zat var: Emir Abdülkadir el-Cezayiri. Bu hem bir sufidir hem de Cezayir'de bir siyasi liderdir. Fransızlar Cezayir'i işgal etmeye gelince tabii onlarla savaşılıyor, bir zulmetme var, Allah da sana verdiği imkânlarla zulme karşı mücadele etmeni salık vermiş; mücadele ediyor. Bir gün oturuyorlar müzakere ediyorlar, "bu nereye kadar devam edecek, bir ateşkes, bir barış" diye. Emir Abdülkadir diyor ki, Fransızlara: "eğer Fransa size dar geldiyse, burası da Allah'ın arzıdır, buraya gelebilirsiniz; bu sadece bizim değil, burası da Allah'ın arzıdır, siz de Allah'ın kullarısınız, gelebilirsiniz. Ama maksadınız bize zulmetmekse, Allah'ın hükmü ve takdiri ortaya çıkıncaya kadar biz sizinle mücadele edeceğiz." Bakın "sizi yeneceğiz" demiyor. "Allah bizimledir tabii ki sizi yeneceğiz" böyle bir şey değil. Allah'ın yaratılmış düzeyinde, hikmeti çerçevesinde bir takdiri vardır, o takdir bizim problemimiz değildir; yenilebiliriz, yenebiliriz, fakat biz Allah'la olarak buna devam edeceğiz. Yoksa yenebilirsiniz de Allah bilir, o bir hikmet, bir takdir meselesi.
Bakın bu anlayış ve yeniliyor, esir düşüyor, birkaç yıl Fransa'da esaret hayatı, sürgün hayatı yaşıyor. Daha sonra Şam'da Cezayir'e girmesine izin verilmiyor ama hiçbir dert değil yani, hiçbiri dert değil. Dolayısıyla bakın "Allah bizimle" deyince biz Allah'ı nefsimizin yanında telakki ediyoruz. O anlama geliyor nefsimize göre "Allah bizimle" demek: bak bazen bir tartışma veya gerilim olur, deriz ki "sen benimle misin onunla mısın" -egosal bir şeydir o, biz de o ayeti o nazarla okuyoruz. Peygamber dedi ki "Allah bizimle" -yani haşa, bizim nefsimizle anladığımız şeyi Hz. Ebu Bekir bilmez mi? Peygamber ona başka bir şey söylüyor: "Allah bizimle, neyin derdini duyuyorsun? Allah seninle ve seninle. Neyin derdini duyuyorsun ki, duyulabilecek bir dert mi var, başka bir nokta mı var, başka bir hedef mi var? Allah seninle, daha neyin peşinde olabilirsin ki? Neyin kaygısını duyabilirsin ki?" Peygamber bunu anlatıyor.
İşte bütün bunları fark etmenin temel şartı nefsin farkına varmaktır. Nefsin farkına vardığımızda biz bu dönüşümü gerçekleştirebiliriz. Yoksa nefsimizle Allah arasında gidip geliriz; o da ne bize bir hayrı olur ne de dinden alacağımız şeyi almış oluruz. Onun için Bediüzzaman'ın ifadesi: iman hem nurdur hem kuvvettir. Hakiki imanı elde eden adam kâinata meydan okuyabilir ve kâinat hâdiselerinden iman derecesi nispetinde müstağni olur. Hakiki iman elde eden adam, kâinat bomba olup patlasa veya kıyamet kopsa onu hayret ve hikmet nazarıyla seyreder.
Bakın peygamberimizin bir sözü değil mi: "kıyametin koptuğunu görsen elindeki fidanı dik" diyor. Bakın şuura bak. Biz öyle yapabilir miyiz? Kıyamet kopsa "eyvah işte içim buyum, bu buyum, ne olacak ne bitecek" değil mi? Hâlbuki bak ne yapıyor: kıyamet kopuyor, tabii doğaldır, elinde de madem fidan var, o fidanı da ekersin. Tabii ekmen için nefsinin orada fısıltısının ve parazitinin olmaması lazım ki onu ekebilirsin. Yoksa elinde fidan olduğunu bile unutursun.
Bu neyi anlatıyor? Bu işte o idraki anlatıyor: kıyamet kopsa ne olacak, kıyamet neyin üzerine kopacak? Derler kıyamet kâfirlerin üzerine kopacak -doğru, ama sadece kâfir insan manasında değil; senin o kör görmeyen benliklerin üzerine de kopacak. Kopsun zaten, ihtiyaç yok zaten, hiçbirine ihtiyaç yok. Kıyamet neyi temizleyecek, neyi sıfırlayacak? Geçici ve fani olanı sıfırlayacak. Senin Allah'tan gelen bir ruhun var, bir nefes var; onun üzerine kıyamet kopar mı? Kopmaz, o kıyametten etkilenir mi, etkilenmez; o ne? O şahit olur.
Şahit Olmak, Maruz Kalmamak
Onun için ben için çok anlamlı bir ayettir, her zaman kendimi hatırlatmaya çalışırım: "kûnû maaşşahidîn - şahitlerle beraber olun." Şahit olun yani, bu yaratılışa şahit olun; artısıyla, eksisiyle, inişiyle çıkışıyla, sizi sevenlere, sizden nefret edenlere, sizi anlayanlara, anlamayanlara, hepsine şahit olun. İyi anneye, kötü anneye, babaya, kardeşe, eşe, dosta, olumlu gidene, olumsuz gidene, başarıya, başarısızlığa her şeye şahit olun. Şahit olun, maruz kalın değil, altında kalın değil; şahit olun. Ona şahit olun, siz zaten bunun için varsınız. O şahitlik şuuru ile yaratılmışız. O şahitlik şuurunu kaybettiğimizde psikolojik benlik bize maruziyet penceresi açıyor: "buna maruz kaldın, ne kadar kötü bir şansın var, annem böyle babam böyle, küçükken şöyle bir acı yaşadın, şöyle bir kayıp yaşadın, şu oldu bu bitti, sevilmedin, hayatın boyunca hiçbir zaman değer görmedin, kimsenin dikkatini çekmedin, kimse sana yeterince dikkat etmedi" -bu şahit olmak mı? Bu maruz kalmak, bu bir şeyin altında kalmak. Onun için şahitlerle birlikte olmak, şahit olmak lazım.
Kulluk da budur. Çünkü Allah diyor "sizi hayır ile şer ile de muhatap kılacağız" diyor. Yani insanın psikolojik doğasında iki kutup var, yaratılışta dualite var. O zaman sen hayrın ve şerrin olduğu bir yaratılış âlemindesin; nasıl bu âlemden mutlak hayır bekleyebilirsin? Nasıl her şeyin mükemmel gitmesini bekleyebilirsin? Ama sen şahitsen o zaman bir problem yoktur, sen şahit oluyorsun.
Mesela bakın biz bunu bazen küçük noktalarda görürüz: bir buçuk iki yaşında bir çocuk "amca seni sevmiyorum" veya "teyze seni sevmiyorum" dedi, size surat astı; siz tebessüm edersiniz değil mi? Neden? Çünkü siz o an şahitsiniz, "çocuk işte" dersiniz, hatta gülümsersiniz, tatlı bir şey olur. Neden orada? Ama size on beş yaşındaki biri söylese aynı şeyi, o zaman siz o olmuyorsunuz, maruz kalıyorsunuz, maruz bırakıyorsunuz. Hâlbuki şahit olun; bakın o çocuğa şahit olduğunuz gibi. Fark ne burada? Fark şu: o çocukluktaki deneyiminizde egonuz devreye girmiyor; psikolojik benliğiniz orada devreye girmediği için nispi derecede bir şahitlik yapabiliyorsunuz. Ama öbüründe hemen egonuz devreye giriyor, hele çok emek sarf ettiğiniz -"işte ben bu ilişkiye çok emek verdim" -nereden o emeği buldun, o enerjiyi nereden buldun, o aklı nereden buldun değil mi? "Çok emek verdim" -eee, tabii alacaklı oldun şimdi, çok emek verdin ya. Bakın hep egonun hikâyeleri bunlar.
O yüzden bazı insanlar bana anlattığı zaman bakıyorum, "ne diyorsunuz" -haklısın diyorum, ne yapayım yani, çünkü ego cevap bekliyor benden. Ama bırakmıyorum orada, çünkü haksızlık olur öyle bir şey. Diyorum ki: bak olaya şöyle de bakabilirsin, dersin ki "ya ne güzel, ben fıtratıma uygun bir şekilde eşime muamelede bulundum, fıtratımın gereğince sevgiyle, şefkatle, samimiyetle bu ilişkide var olmaya çalıştım, ne güzel bir şey, çok şükür." Böyle de diyebilirsin. Ya da dersin ki "ben çok emek verdim, çok alacağım oldu" -"hayır onu demek istemiyorum" diyor. Ne demek istiyorsun? İşte onu demek istiyorsun; Türkçesi bu demektir: "çok emek verdim, alacaklıyım." Bakın niye aslında bunu inkâr ediyor? Çünkü fıtrat bir şeyi menfaat için, çıkar için, hesap için yapmayı sevmiyor aslında. Bu yüzden bile bu mesele açıklıkla ifade edilmiyor. Hiçbir insan "ben bunu şu çıkarım, menfaatim için yapıyorum" demez yani; demek eğer fıtratını bütün bütün örtmemişse bunu diyemez. Neden? Çünkü fıtrat böyle bir şeyi reddeder, fıtri değil çünkü. Ama ego direnir orada. Hâlbuki desen ki "ya ben fıtratıma göre davrandım, çok şükür, iyi ki de öyle davrandım" -bak hiçbir dert yok, hiçbir sıkıntı yok. "Çok şükür, hanım bu kadar seviyor" -hani minnacık seviyor, veya eve ekmek getirince seviyor, ihtiyaçları karşılayınca seviyor, karşılamayınca sevmiyor. Ne güzel, bu da bir sevgi türü değil mi? Rahatsız olmazsın bundan. Ama egon varsa rahatsız olursun; egon yoksa şahit olursun.
Nasıl mesela bir çocuğa çikolata alırsın, sana güler, "seni seviyorum" der; ertesi gün çikolata almazsın, "seni sevmiyorum" der. Sen gene tebessüm edersin. Neden? Şahitsin çünkü. Ama ego orada devreye girse, sen işte "nankörlükten" bir başlarsın, "artık git gidebildiğin kadar." Onun için dikkat edeceğimiz şey: şahit miyim, yoksa egonun penceresinden bakıp bir maruz kalma sendromu mu yaşıyorum? Bunu ayırmak -bunu ayırdın kurtuldun, ayıramadın "ey kendi nefislerine zulmeden kullar" ayetinin içine girersin, ona mazhar olursun bu sefer. Bakın Allah demiyor "başkaları size zulmederler", burada başkasının zulmü ayrı bir perspektiftir. Sen bir şeyden rahatsız oluyorsan, acı çekiyorsan orada sen kendi nefsine zulmediyorsun.
Peygamberin huzurunu, mutluluğunu kim bozabilmiştir? Böyle bir şey olabilir mi? Ama kötülük yapan insan olmuş mudur? Olmuştur. O böyle bir derdin, sıkıntının içinde olmuş mudur? Olmamıştır. Hz. Yusuf zulme maruz kalmış mıdır? Kalmıştır. Zulme maruz kalmaktan dolayı mutsuz olmuş mudur? Olmamıştır. Mahrumiyet hissi duymuş mudur? Duymamıştır. "Ömrüm hapiste çürüdü, hem de bir iftira uğruna" demiş midir? Dememiştir. Bizim en rahat söyleyeceğimiz bir cümledir: "haklısın bak, ömrün çürüdü, tabii ki insan bundan dolayı acı duyar" -hayır kardeşim, duymayacaksın böyle bir şey. Diyebilmek ki "sen meseleye yanlış yerden bakıyorsun, ben senin baktığın yerden bakmıyorum" -işte o ayrımı yapabilmek, şahit olmaktır. "Bir iftiraya maruz kalıp hapishanede yaşamak da var, bu da bir deneyim, buna da şahit olalım" diyebiliyorsan, işte Hz. Yusuf'un halini yaşamış oluyorsun.
Onun için bütün incelik şahit olmak ile maruz kalmak arasındadır. Onun için din hiçbir zaman insanoğlunun psikolojik acılarının merhemi değildir; onların ötesine seni taşıyandır. Yoksa sana orada bir meşruiyet tanımaz. Onun için bir bilgenin de güzel bir sözü var, onunla tamamlayalım herhalde çok uzattık: diyor ki bazı insanlar bana gelir, konuşurlar, "işte benim dertlerimle yeterince ilgilenmiyor" derler, "işte benim yaşadığım acılar var, sıkıntılar var, beni yeterince dinlemiyor" derler. Hâlbuki diyor, ben onları hiçbir acı, keder yaşamayacakları, hiçbir korkunun tutsağı olmayacakları bir yere çağırıyorum. Gerçek bilgelik de budur zaten; gerçek bilgelik, senin acı çektiğini, mahrumiyet yaşadığını, şanssız olduğunu zanneden ego düzeyinden ruh düzeyine çıkarmaktır.
"Ama bu çok zor hocam" diyen benlikten de öteye çıkarmaktır. Arkasından çünkü bu geliyor bazen insanlarda hemen: "ama bu çok zor" -onu da geç, onun da ötesine geç. "İşte ne zaman olacak bu" -onu da geç, çünkü bu bir zaman meselesi değil, zamana da takmana gerek yok. Sen sadece şunu temel al: psikolojik benliklerimin penceresine mahkûm değilim, onların penceresinden bakmaya mahkûm edilmemişim. Dolayısıyla da şu anda o pencereden bakıyor olsam da şunu kafamda tutuyorum: gerçek, egomun gösterdiği şekilde değildir, gerçek böyle değildir. O zaman yola devam et. "Ne zaman" diye düşünme, "olacak mı" diye düşünme, "aydınlanacağım mı" diye düşünme; hiçbir şeyi düşünmene gerek yok.
Bakın biz psikolojik düzeyde kendimizi böyle, o varoluşçuluk felsefesinin ifadesiyle, "insan yeryüzüne fırlatılmış, atılmış, sahipsiz bir varlık" gibi görüyoruz. Bu da egonun penceresi; kendimizi yetim zannediyoruz. Böyle bırakılmışsın, annesi yok babası yok, boynu bükük -hepimiz psikolojik açıdan bakarsanız boynu bükük varlıklarız, psikolojik düzeyde yetimiz yani. Hâlbuki hakikatte yetim de Allah'ın kucağında. Ne halde olursan ol, en büyük zorlukları, mahrumiyetleri yaşasan da, Allah'ın kucağında olduğunu bil. Yani sen Allah'ın kudretinin, rahmetinin, sevgisinin, şefkatinin içindesin. Sahipsiz değilsin, bırakılmış değilsin, göz ardı edilmiş değilsin, unutulmuş değilsin. Ne olursan ol. Hatta kâfirler bile bunu kabul etse doğrudur; kâfir bile böyledir hakikatte, o zaman o anlayışı da onaylamamalıyız yani "yapayalnızım, kimsem yok, beni anlayan yok" algısını terk etmemiz lazım çünkü gerçek değil. Sahibin var, onun sonsuz kudreti, rahmeti, sevgisi var; sen bilsen de bilmesen de, anlayabilsen de anlayamasan da bu böyledir. Ama onun rahmeti kendine göredir, senin kafana göre işlemez onun rahmeti; onun rahmetinin sırları çoktur. Musa'yı bir sepetin içinde Firavun'un sarayına götürür, bahçesine yanaştırır, ona baktırır. Allah'ın hikmeti, rahmeti çeşitlidir; bizim psikolojik benliğimizin ölçüleri içinde iş görmez.
Son noktası: her an ve her ne olursa olsun, Allah benimledir, bunu hatırlayacağız. Bu sadece peygambere özgü bir şey değil; bu bütün insanları, hatta kâfiri, Allah bile onunladır. Yani Allah bir kâfir ile de aynı zamanda beraberdir; çünkü onun kâfirliği nefsine ait bir şey, özüne ait bir şey değil. Kâfir rızıklandırılmıyor mu? Allah onun da Allah'ı değil mi? Allah olmasa o bir an bile var olabilir mi? Demek ki Allah da onundadır ama onu bilmiyor, anlamıyor, fark o. O yüzden insan kendini böyle yetim, garip, yalnız, sahipsiz zannetmemelidir. Bu nefsin algısıdır, nefsin bir tuzağıdır; hiçbir zaman o tuzağa düşmemek lazım. Çünkü o insanı karamsarlığa, ümitsizliğe, kedere, acıya ve nefsin kuyusuna düşürür, o karanlıktır. Onun için kim olursa olsun en büyük günahkâr dahi diyecek ki Allah benimledir, her hâlükârda budur; nefsin yalnızlık, sahipsizlik tuzağına hiçbir zaman düşmemek lazım.
"Eyvallah. Şöyle: mutlakta mutlak farkındadır, fakat deneyime açıktır. Deneyimden kasıt orada göreceli düzeyin deneyimidir; yoksa sevgi ve sevgisizlik kutupsallığı içinde onları deneyimlemek anlamında da değil." Ne anlamda? Kendisi bizatihi sevgi ve onun kaynağı, ama izafi düzeyde de farklı sevgi hallerini deneyimliyor. Şimdi Allah insana ruhundan üflüyor, sonra da isimleri öğretiyor. Bir tanesi mutlaklığın idrakidir; isimlerin öğrenilmesi de izafiyetin tecrübesidir. Belki bunu şöyle ifade etsek daha iyi olur: "Allah ruha görceliliği deneyimletir" desek daha yerine oturur, daha şık olur -kendinden kendine olan o döngü, izafi yani tezahür, iniş ve çıkış süreci.
Yani aslında Kur'an'da anlatılan "biz ona ruhumuzdan üfledik" o mutlaklığa dair varlık atfıdır. Öbürü ise "ona isimleri öğrettik, bütün isimleri öğrettik" yani bütün görecelilik düzeyindeki halleri ona idrak ettirdik. Ve bakın ne diyor? O onları biliyor. "Bu nedir?" diye sorulduğunda Adem cevap verdi, melekler tam cevap veremedi. Mesela bakın bu ne güzel bir şey: örnek, bir insan sizden nefret ediyor. Bu nedir? Bu bir insanın sizden nefret etme halidir, bu kadar. Bu, o insanda ilahi sevgi ve şefkatin olmama halidir; yani ilahi sevgi ve şefkatin en minimize olduğu veya sıfıra neredeyse indiği bir noktayı sen orada deneyimliyorsun.
Bu insanların beni anlamaması durumudur. Tamam, mesela çok insan "insanlar beni anlamıyor" der; diyorum problem ne? Anlamasını istiyorsun, problem orada. Yoksa "insanlar beni anlamıyor" bir durum ifadesidir; ama "insanların beni anlamamasından rahatsız oluyorum" bir psikolojik ifadedir. Mesela kitap yazdım, "kimse beni anlamadı" diyebilir, mesela bir alim -insanların hayrına çok çaba sarf ettim ama kimse beni anlamadı, olabilir. Ama bak, bu rahatsız oluyorsan orada bir psikolojik sıkıntı var; öbürü bir durum ifadesi. Dersin ki "ben karşımdaki insana kendimi anlattım ama o beni anlamadı" -tamam, bak sıkıntı yok. Ama "kendimi anlattım, beni anlamadı, nasıl beni anlamaz, nasıl böyle olabilir" -bak burada işe berbat bir psikolojik benlik girdi, onu çıkar oradan. Her şey sütliman, hiç sıkıntı yok.
Onun için kimin bozguncu olduğunu anlamak lazım. Hani Kur'an'da diyor ya Bakara suresinde: "işte onlar derler ki biz düzelticileriz, hâlbuki asıl bozguncular onlardı." Şimdi bizde de psikolojik benlik bu; bize o ayetleri sadece kâfirlerde görüyoruz. Egomuz diyor ki "ben aslında düzelticiyim, bak beni anlasa mutlu olurdum" diyor -doğru değil mi? Sen bozguncunun bir numarasısın zaten, sen bozgunculuk yapıyorsun. "E beni anlasa iyi olmaz mı" -bak gene bozgunculuk yapıyorsun. Sen anlat, o kadar; sonra şahit ol, anlamasına veya anlamamasına. Ama ego sürekli bozgunculuk yapıyor. Onun için uyanık olmak lazım: kim bozgunculuk yapıyor, kim orada bir problem üretiyor? Problemin kaynağını bulmalısın; yoksa bir problem ve problemin kaynağı olan biri sorunu problem diye koydu, zorunda değilsin. Egonun şeyi budur: "insanların beni anlamasını nasıl sağlayabilirim, eşimin beni sevmesi için ne yapmalıyım?" Derdin ne? Derdin ne? "İşte insanlar bana değer versin istiyorum" -derdin ne, niye öyle bir derde sahipsin, kim sana bu derdi dert haline getirdi, bu kimin derdi?
Bir rahat ol ya, bir doğal ol yani, doğal ol. Eşin seni severse sever, sevmezse canı ruhu sağ olsun; sen kendini olabildiğince doğal olarak anlat, anlatanın da canı sağ olsun, anlamayanın da, anlayamayanın da, anlamak istemeyenin de -bir sıkıntı yok yani. Bize birisi problem getirdiğinde -yani içeriden birisi, dışarıdaki değil, içeriden birisi- size bir problem getirdiğinde, problemden önce problemi getirene bakın; orada bir problem varsa onu çözün, onun getirdiği problemi değil. Onun getirdiği problemleri çözmeye kalkarsanız, problemler bir zannet, hayatınızda bitmez; çünkü onun problemleri bitmez.
Onun için aydınlanmanın bir belirtisi veya doğal neticesi de, aydınlanan insanın hiçbir problem olmadığı idrakine ermesidir. Bakın bu çaba göstermemeye gitmez; ama bir problem yok yani, her şey belirgindir, her şey sadece o fıtri olarak yapacağı şeyi yapar. Mesela dikkat edin hiçbir dinde "bütün dünyayı böyle huzura kavuşturacağız, her şey güzel olacak" gibi bir şey yok. Sen doğru, iyi ve güzel olanı yap diyor; çünkü eğer gerçekten üst düzeyden bakıyorsan aslında problemin ne olduğunu görürsün ve o problemin senin tarafından da çözülemeyeceğini görürsün. Çünkü problem insanların içindedir, nesnel bir problem değil, öznel bir problemdir. Diyelim ki hırs problemidir, bencillik problemidir, öfke problemidir, tatminsizlik problemidir; sen bunları çözemezsin ki, çünkü bunların çözümü o insanların kendilerinde yatıyor. Mesela biz dünyayı nasıl güllük gülistanlık hale getirebiliriz? Söyleyeyim: insanları psikolojik benliklerinden kurtararak getirebilirsin, çünkü problem oradadır.
"Evet, yani cennet diyorsunuz değil mi hocam, cennet ruhtadır." İşte cennet hali, o söylediğiniz benliklerden kurtulma hali. "Aynen, o psikolojik benliklerden kurtulduğumuzda ruhun cennetine döneriz." Aslında o cenneti de hiçbir zaman kaybetmedik, o her zaman içimizdeydi zaten; "anamda" dedikleri şey o mevcut halde. Evet, merkezine dönmek; çünkü merkezde cennet var, merkezde ilahi öz var. Teşekkür ederim, sağ olun.