Nefsi Temizlemek ve Fıtrata Dönmek

Kendini Sevmek, Allah'ı Sevmek

Kısa bir şey yapalım, sonra ikinci konuya belki gireriz, bakalım. Belki bugün konuşacağımız şey farklı bir konu olacak ama geçen haftalardan eksik kalmış olma ihtimaline binaen bir şeyi değerlendirmek istiyorum. Geçen haftalarda kendini sevmek, Allah'ı sevmek konusundan bahsettik. Gerçek anlamda bunun bir gerçekliği varsa bu ne anlama gelmelidir? Dediğimiz gibi kendimizi sevmek öncelikle kendimizdeki ilahi tecelliyi ve fıtrat değerlerini sevmektir.

Bir başka konuya değinmiştik daha sonra: insan kendi olarak bir hiçtir. Yani ne anlamda bir hiçtir? Bu, insanın kendisini aşağılık gibi görmesi, yok sayması anlamında değil. İnsan öyle bir varlıktır ki Allah'ın sonsuzluğunu, mükemmelliğini, bütün isim ve sıfatlarını idrak edebilecek, hissedebilecek, kavrayabilecek, anlayabilecek ve bunları yansıtabilecek bir mahiyette yaratılmıştır. Yani insan varlık olarak bir nevi bir hiç gibidir ama onda her şey tecelli edebilir.

Burada gerek tasavvufu, gerek uzak doğu geleneklerini yanlış anlayabiliyoruz. "Tanrıya benzemek", "mükemmel olan yaratıcıdır, biz de ona benzemeye mi çalışıyoruz acaba" diye düşünülebiliyor. Böyle değil. Mutlak tevhid ilkesi, varlık noktasında mutlak varlığı yaratıcıya nispet eder; bütün iyilikleri, güzellikleri, hayırları da yine yaratıcıya nispet eder. Kaynak odur. İnsan ve bütün varlıklar onun sıfatlarını ve isimlerini yansıtırlar, kendilerinde gösterirler ve bunu idrak ederler. Bunu en temelde idrak etme kapasitesi en yüksek olan varlık da insandır.

Belki bir hayvan Allah'ın sevgisinin tecellisine mazhar olur ama mazhar olduğu şeyin ne olduğunu bilemeyebilir. Mesela bir kedi yavrusuna yiyecek götürürken aslında neyi yaşıyor? Allah'ın sevgisini, şefkatini yaşıyor. Hatta geçen sene bizim iş yerimizde yakın bir kedi vardı, yavrulamıştı. Ona yiyecek veriyordum, yemiyordu. Sabah yiyecek veriyorum, yemiyor, götürüyor. Birkaç defa engelledim onu, baktım ne yapacak. Böyle duruyor, yemiyor ve bana bakıyor. Hani sanki "bak, ben yavrulara götüreceğim, bana müsaade et" diyor. Yemiyor, aslında kendi aç. Hatta o süreçte çok da kilo verdi. Yavrularını beslemeyi bir öncelik olarak görüyordu ama belki aslında yaşadığı sevginin, şefkatin, merhametin, duyarlı olmanın manasını bilmiyor. Belki hikmetini bilmiyor, belki kaynağını bilmiyor ama yaşıyor.

İnsan ise hem ne yaptığını biliyor hem de bunun kaynağını ve kökenini bilebiliyor. Daha derin bir idrak imkânına sahiptir insan. Bir bitki, bir hayvan o tecelliyi yaşar ama yaşadığı tecellinin manasına ve idrakine dair algısı zayıf olabilir. İnsan bütün bunları yaşadığı gibi neyi yaşadığını da bilir ve bunun kaynağına dair de yüksek düzeyde bir idrake sahip olabilir.

Toparlarsak, tırnak içinde söylüyorum: mükemmel bir insan da olsa buradaki mükemmeliyet insana değil Allah'a aittir. Bu çok önemli bir şeydir. Yani insan kâmil dendiğinde bile, aslında kâmil olan yine Allah'tır; kemalini en yakın derecede yansıtandır insan-ı kâmil. O mükemmel tecelliye kendini açmış olandır. Yoksa oradaki kemal ve mükemmellik o insana raci değildir, o insana izafe edilemez. O yüzden iki mükemmel yoktur, iki sonsuz yoktur. Dolayısıyla bu hiçbir zaman insanın Allah'a benzemesi, insanın da sonsuz olması gibi düşündürecek şekilde yaklaşılması, bu kadim bilgeliklerin onaylamadığı bir şeydir.

Mükemmellik, iyilik, güzellik, hayır; aslen hakikatte kaynak olarak yaratıcıya aittir. O yüzden tevhid dediğimiz şey sadece "Allah birdir" demek değildir. Aynı zamanda sevginin kaynağı birdir, merhametin kaynağı birdir, ilmin kaynağı tektir, güzelliğin kaynağı tektir. Aklınıza gelebilecek her türlü iyilik, güzellik, hayır yaratıcıya aittir ve kaynağı tektir. Bilgelerin, sufilerin, manevi doktrinlerin ulaşmaya çalıştıkları idrak noktası budur. Belki okuyanlarınız bilir: tevhid-i ef'al, tevhid-i sıfat, tevhid-i zat denir. İyi, güzel ve hayırlı fiillerin kaynağı Allah'tır. İyi, güzel sıfatların kaynağı Allah'tır.

Nefsi Arındırmak: Benliği Görmenin Üç Basamağı

O noktada benliğimizin arınması demek — manevi geleneklerde, spiritüel öğretilerde çokça duyduğumuz "benliğini temizle" veya "nefsini temizle" ne demek? Şöyle özetlenebilir:

1. Kendinde varlık görme. Varlığın kaynağı değilsin.

2. Kendinde gördüğün bütün güzellikleri, hayırları kendinden görme; çünkü değiller. Kaynakları yaratıcıdır ama sende görünüyorlar.

3. Fıtratının farkındalığını tam olarak yaşayamadığından dolayı sende ortaya çıkan negatiflikleri, aşırılıkları, ölçüsüzlükleri ve sağlıksız durumları da kendi nefsinden ve fıtratından tahliye edilmesi, çıkarılması konusunda samimi bir gayret içinde ol.

İnsan bu anlamda arındığı zaman hiçbir ızdırap kaynağı olmayacaktır, hiçbir mutsuzluk olmayacaktır. İnsanların bütün ızdıraplarını, mutsuzluklarını, acılarını, olumsuz hallerini alın; nefsini arındıramadığı içindir. Mesela siz nefsinizi arındırmış olsanız birisine "nankör" diyebilir misiniz? Nankör demeniz için kendinizi iyiliğin kaynağı olarak görmeniz lazım. Bana karşı bir nankörlük kavramı, bahsettiğimiz gerçeklik nedeniyle otomatik olarak devreden çıkar.

Hani bazen deriz ya, insan aydınlandığında hayatında ve varoluşta hiçbir travma olmadığını anlar. Çünkü bunların ego kurgusu olduğunu fark eder. Psikolojik düzeyde oluşturulmuş bir benlik üzerinden, o benliğin oluşturduğu hikâye üzerinden biz travma yaşıyoruz. Eğer öyle bir hikâye üretmeseydik, öyle bir benlik hikâyesine sahip olmasaydık, onun üzerine bina edeceğimiz bir travma da olmayacaktı.

Mesela bir insan "ben bunu hak etmedim" der mi? Nefsi arınmış biri bunu demez. "Ben bunu hak etmedim" demek, sahte bir kendini bir şeyi hak eden bir varlık olarak görmektir. Bu bir tuzaktır. İlla "biz neyi hak ediyoruz" diye bir soru üretecek olursak: biz kendimizi Allah'a yönelik tutmayı hak ediyoruz. Allah'ın bizim fıtratımıza koyduğu o isim ve sıfatlar üzerinden koyduğu değerleri idrak etmeyi, yaşamayı ve yansıtmayı hak ediyoruz. Ben vefalı olmayı hak ediyorum, çünkü yaratıcı benim kalbime onu koymuş. Ben vefasızlık diye bir şeyle uğraşmak durumunda değilim. Veya vefasızlık durumu gördüğümde bunu kendime nispet edip "bak bana vefasız davrandı" deyip onun üzerinden hikâye üretecek değilim. Çünkü hikâyenin başı artık bende yok. Bana vefasız demem için önce kendisine vefasızlık yapılabilecek bir benlik, bir özne üretmemiz gerekiyor.

Kadim öğretiler o özneyi ortadan kaldırıyor, çünkü zaten gerçekliği olmadığını söylüyor. Sen öyle bir varlıksın ki Allah'ı tanıyacak, onun isimlerini sıfatlarını ve senin üzerindeki tecellisinden doğan değerleri fark edecek, yaşayacak ve yansıtacak bir mahiyettesin. Vefasızlık yapılıyorsa o Allah'a gider, beni ilgilendirmez; araya kendi egomu sokup sorun üretmeme gerek yok. "Nankörlük" deyip egomu iyiliğin kaynağı gibi görüp "bu kadar nankörlük olur mu" dememe gerek yok. Bunların hepsi sahtedir.

Egonun Yükü ve Nankörlük Hikâyeleri

İnsan egosu olunca bu dünyada yaşamak gerçekten zor oluyor. Egosuyla yaşayan insanları takdir etmek lazım; gerçekten çok büyük bir yükün altına giriyorlar. Benliksizlik hâlini fark ettiğiniz ölçüde, benliğin aslında ne kadar büyük bir yük olduğunu ve bu yükle yaşayan insanların kendilerine ne kadar büyük bir yük yüklediğini görürsünüz.

Mesela geçen bir arkadaş, çok samimi bir dostuna "seninle 20 yıllık bir dostluğumuz oldu ama sana müteşekkir olabileceğim hiçbir iyi tarafını görmedim" demiş. Buna muhatap olan arkadaş, tip 2, bunu nükleer santrale bomba koymak gibi bir şey olarak yaşamış. Şimdi düşününce, hakikaten 20 yıl arkadaşlık ettiğiniz bir insan "senden hiçbir iyilik görmedim" diyor. Ben kendimi onun yerine koysam şunu derdim: doğru, benden bir iyilik görmüş olamazsın; ama benim üzerimden bir iyilik görmüşsen, o zaten benim mevzum değil, onu Allah'la halledebilirsin. Ama arkadaşım o "ben" bilinci üzerinden baktığında ne kadar büyük bir acı, değil mi? 20 yıl dostluk yaptığın bir insan "senden hiç iyilik görmedim" diyor. Bu yükü taşımak ne kadar ağır. Onun için onu takdir etmek lazım, söz konusu etmeyelim.

Bütün yük ego tarafından bize yükleniyor. Egonun yükünü taşıyoruz, yoksa hayatın yükünü değil. 20 yıl, 30 yıl dostluk yaptığınız bir insan size bir şey dedi; bu sizde asla bir yük olmamalı aslında. Peki ne yapacaksınız? Nefsinizi temizleyeceksiniz. Veya diyelim bir topluma 30 yıl, 40 yıl tırnak içinde hizmet edin, sonra sizi unutsun. Böyle bir durum bir benlik tarafından ne kadar ağırdır. "Bu toplum, bu insanlar, bu memleket benim kıymetimi bilmedi" dersiniz. Ama ne kadar büyük bir yük yükleniyorsunuz, değil mi? Peki bu yükün nedeni ne? Toplumun size beklediğiniz teveccühü gösterip göstermemesi mi? Değil. O, toplumun konusu. Ama siz itibar görmek isteyen, takdir görmek isteyen bir benliğe sahipseniz — bu takdir en basit anlamda bir teşekkür bile olabilir — ağır bir yükün altına giriyorsunuz demektir.

O yüzden bize o yükü yükleyeni bulmamız gerekiyor her zaman. Yoksa "insanlar bu çok kötü bir şey, bu çok ağır bir şey" derseniz gerçek sorumluyu bulmamış olursunuz. Gerçek sorumlu içeridedir, dışarıda asla değildir. Dışarıda aramaya başladığınız anda "işte o nankör, bu vefasız, bunlar kadir kıymet bilmiyor, bu zamanın çocukları anne babasının kıymetini bilmiyor" — hepsi yanlış bir bakış açısıdır.

Öznenin Kaybolduğu Yer: Nasrettin Hoca'nın Eşek Hikâyesi

Diyelim ki bir kadın, eşi ölüyor, iki tane evladını her türlü fedakârlık yaparak büyütüyor, okutuyor. O çocuklar annesini huzurevine bırakıp sırtını dönüp gidiyorlar. Bunu kabul etmek bu kadar kolay bir iş değil. Burada özne kaçtı. Sanki sadece olay varmış gibi ele alınıyor.

Hani her zaman anlattığım Nasrettin Hoca'nın eşek hikâyesi vardır. Kısaca söyleyeyim: Nasrettin Hoca hep sınır ticareti yapıyor, adı kaçakçılığa çıkmış. Yükünü indiriyorlar, her defasında hiçbir şey bulamıyorlar. Neyse, emekli olmuş, ihtiyarlamış artık. Gümrük muhafızları da ihtiyarlamış. Birinin yanına oturmuş, "hoca artık iş işten geçti, bir anlat da içim rahatlasın" demiş. "Sen kaçakçılık yapıyor muydun, yapmıyor muydun?" "Yapıyordum." "Ne kaçırıyordun?" "Biz bütün yükünü indirip bakıyorduk." "Ben eşek kaçırıyordum. Beş eşekle gidiyordum, on eşekle dönüyordum. Siz yüklere bakıyordunuz, eşekleri saymıyordunuz."

Mesela arkadaşımızın anlattığı örnek: bir anne, kocası ölmüş, iki çocuğu var. Çocukları ona bakmayıp huzurevine gönderiyorlar. Bu acı değil mi? Kimin için? Özne nerede? Şöyle deseniz: bir anne, kocası ölüyor, iki çocuğu var; tabii ki anne çok fedakârlık yapmış biri olarak kendini görüyor, o fedakârlığın ileride bir karşılığı olacağını bekliyor. O beklenti içindeyken çocuklar bu beklentileri karşılamadıkları gibi onu huzurevine gönderiyorlar. Bu nedenle çok beklentisi olan o kadın çok zor durumlar yaşıyor. Bakın, biraz özneyi öne çıkardım değil mi? Ortada bir özne daha belirgin hâle geldi.

Biz olayları anlatırken farkına varmadan özne hep gölgede duruyor, olay öne çıkıyor. Mesela bu olay doğru mu? Çocuklar açısından bakarsak doğru değil. Neden? Çünkü çocuklar Allah'ın onların fıtratlarına koyduğu müteşekkir olmak, bir iyiliğin, hayrın kadrini kıymetini bilmek gibi değerleri unutmuşlar veya bunları örtmüşler. Bu ayrı bir olay. Ama o anne için olay niye kötü olsun?

Taif'te Peygamberin Duası ve İçteki Zalim

Eğer anne benliğini arındırmışsa, temiz bir benliğe sahipse, onun için bir problem yoktur. Hatta çocuklarına şefkatle dua bile edebilir; kendi içi için değil, o çocukların farkındalıkları adına dua edebilir. Bakın, Taif'te Peygamberin duasının sırrı budur. Eğer Peygamber nefsini o durumdayken yaşasaydı o zaman o duayı edemezdi. "Ben bunu hak etmedim" diye başlayacaktı, mükemmel bir travma hikâyesi üretecekti. Ve gayet de kime sorsanız makul görünürdü: "İyi bir mesaj götürmek niyetiyle insanlara gitmiş, dinlemiyorsan niye taşlıyorsun" der, oradan travma hikâyesini üretmeye başlardı. Halbuki gereksiz bir şey. O insanların yaptığı yanlış ama bu yanlış davranışın bende tetiklediği bir benlik damarı yok, çünkü nefsimi temizledim, diyebildiğiniz zaman, dışsal anlamda muhatap olduğunuz bir yanlış tutumun sizin benliğinizle tetiklediği bir damar olmadığı için siz olaya tetiklenen benliğinizle değil objektif olarak bakabileceksiniz. Objektif bakabildiğiniz için de kendi içinizde herhangi bir travma yaşamadığınız gibi, tamamen objektif olarak karşınızdaki insanın nefsine mağlubiyetinin farkına varacaksınız.

Peygamberin oradaki sözü çok önemlidir: "Ya Rabbi onları affet, çünkü onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar." Burada da bir ayağı yere basmayan bir romantizm veya "biz herkesi seviyoruz, bize taş atanı da seviyoruz" gibi ayağı yere oturmayan bir anlayış yok. Bunu Bediüzzaman bir eserinde çok güzel izah eder: eğer bir kardeşin sana karşı yanlış bir davranışta bulunursa önce şunu düşün — o kardeşin nefsine ve şeytana mağlup olmuştur. Nefsine ve şeytana mağlup olan o kardeşine şefkat et ve o hatasından kurtulması için dua et. Ama bunu yapabilmeniz için egonuzun size hikâye üretmemesi lazım.

Biz egomuzun ürettiği hikâyeden bu ikinci basamağa gelemiyoruz ki. "Ben bunu hak ettim mi"den başlıyoruz, "insanlar vefasızlaşmış"tan başlıyoruz, "samimiyet dostluk kalmamış"tan başlıyoruz, "kardeşim bile böyle yaparsa" diye başlıyoruz. Ne dua etmeye ne de karşımızdaki insanın içinde bulunduğu ego tuzağına dair hiçbir farkındalığımız oluyor. Çünkü egomuz bizi kendisiyle meşgul ediyor. Ben bazen insanlarla konuşurken "onu bir anla" derim. Hemen ego "beni kim anlayacak" diye karşılık verir. Sende anlaşılmaya ihtiyacı duyan bir ego mu var hâlâ? Onu hallet, o zaman o soru gereksiz kalacak. Karşındakini anlaman için senin kendini mağdur, haksızlığa uğramış, nankörlüğe uğramış gibi hissetmemen gerekiyor.

Evet, orada Peygambere yapılan yanlıştır ama Peygamber orada bir benlik hikâyesi üretmiyor. Bu, adaleti savunmamak anlamına gelmez; adalet için elbette konuşulur, konuşuruz. Ama o rahatsız olan benliğinle o müzakereyi yapmamalısın. Şikâyetçi benliğinle o yapılmaz. Bir muhatabımızın yaptığı yanlışı saatlerce, objektif bir bilinçle analiz edebiliriz: bu yanlış hangi benlikten kaynaklanıyor, hangi benlikler tetiklenmiş, hangi yanlış düşünce ve stratejiler oluşmuş — sonuna kadar analiz edebiliriz.

Başkasına yapılan bir kötülükten rahatsız olmak da mutlaka egodan değildir diyemeyiz; ayrı bir konudur haksızlık. Biz deriz ki bu insanın bu insana yaptığı yanlıştır — bunu, adil olmadığını, bir zulüm olduğunu tespit ederiz. Ama o üçüncü kişi bundan egosuyla rahatsız oluyorsa, ona da deriz ki: onların yaptığı kötülüktür, zulümdür, ama sen de burada egon üzerinden tetiklenmişsin, sen de bunun üzerinde çalış. Dışarıdaki zalimi tanımladık; bir de içerideki zalime bakalım. Bir insan bir insanın vefasızlığından dem vuruyor ve bunu yıllarca kendi içinde işliyorsa, biz orada teslim etmeliyiz ki bu yanlış bir tutumdur, ama senin bu yanlış tutumdan dolayı bu kadar tetiklenmenin ve o benliğe bu kadar meşruiyet tanımanın anlamı var mı?

Vicdan, Peygamberin Mekke Sabrı ve Ayetin Hatırlattığı

"Vicdanım el vermedi" ifadesi de otomatik kullandığımız bir kelime. İnsan doğasında iyiye, doğruya, güzele, olması gerekene bir meyil var; bu bizi harekete geçiriyor. Ama bazen bunun üstünde kurduğumuz bir benlik de var. "Vicdanım el vermedi" derken belki neye el vermedi diye sormak lazım — orada bir haksızlık var ve daha idarede bulunulur.

Peygamber 13 sene Mekke'de yaşadı. Hem kendisine baskı ve zulüm oldu, hem de arkadaşlarına dostlarına zulüm oldu. Peki vicdanı çok mu el verdi? O kadar büyük reaksiyonlar göstermedi. Yoksa "çok duyarsızmış" mı diyeceğiz? Hayır. Peygamber oradaki haksızlığı gördü, zulmü gördü, imkân ve kabiliyetini şartlar çerçevesinde kullandı ama buna rağmen bir kısım zulümleri ortadan kaldırma imkânı yoktu. Bu nedenle bir kısım arkadaşları geldi, "Ya Resulallah dua et, Allah bu baskıyı, bu zulmü ortadan kaldırsın" dediler. Peygamber "siz çok acele ediyorsunuz, sizden önce nice topluluk oldu ki sizin yaşadığınızdan çok daha fazlasını yaşadılar" dedi. Ama onlar mealen şikâyetçi olmadılar. Bu, "biraz daha zulüm görün" anlamına gelmez. Bu şu demek: bir haksızlığa, bir zulme maruz kalıyorsunuz, ben de kalıyorum, elimizden geleni yapıyoruz — bu bizi fıtratımıza göre davranan insanlar kılmış olur. Yapılan zulüm onların egolarını tahrik etmedi. "Ben bunu hak etmiyordum" demek bir ego damarıdır. Onlar nefislerine uyup zulmediyorlar ama "ben bunu hak etmiyorum" demek ayrı bir şey, bu ego damarıdır. Bu çok ince bir ayrımdır.

Ego bizi birçok meşru kavramla kandırır: hak, haksızlık, vefa kavramı gibi. "İnsan bir teşekkür de beklemez mi, çok mu şey bekliyorum" gibi meşru gibi görünen cümlelerle alt etmeye çalışır. Bunu bekleyen kim? Senin içinde bir benlik var, senden çok şey bekliyor; senin üzerinden Allah'ın insanlara yansıttığı iyilikten, güzellikten dolayı hep teşekkür bekliyor. Neden çok şey bekliyor? Çünkü her insan objektif şuura sahip değil ki. Herkes objektif fıtratında olan bir durumda değil; teşekkür edeni olur, etmeyeni olur. Ama o ego sana der ki: "bak, filanca teşekkür etti ama bunlar teşekkür etmedi." Sürekli bu beklenti içinde olduğu için de seni mutsuz ediyor.

Ben bir kedi bile görmedim yavrularından bir teşekkür bekleyen. Çok ilginç bir şey gördüm: bahsettiğim kedi bir gün, attığım bir tavuk parçasını yemeye başlamıştı. Bir yavru geldi — muhtemelen fıtratından biraz kayma olmuş bir yavru kedi — annesinin önündeki yiyeceği kaptı, kendi önüne çekti. Annesi hafiften yemeye çalışırken ona bir pençe attı. Baktım kediye, emin olun zerre kadar bir rahatsızlık duymadı o anne kedi. Öyle baktı yavrusuna, öyle bıraktı ona. Ne bir alınganlık, ne bir gücenme. Ne kadar fıtri bir şey. Biz de bunu hak etmiyor muyuz? Böyle bir erdemi, böyle bir farkındalığı hak etmiyor muyuz? Kediler mi hak ediyor sadece?

Aslında o kedinin gösterdiği şey şu: onun benliği yok, dolayısıyla o hareket ona bir yük gibi gelmedi, ağır gelmedi, bir alınganlık ve rahatsızlık oluşturmadı. İçeride tetikleneni görürseniz o zaman yol alabilirsiniz. O yüzden bütün kadim öğretiler "nefsini temizle, nefsini temizle" diye bunun üzerinde durmuş. Bu, dıştaki hayatın içinde oluşan haksızlıklara, kötülüklere, zulümlere kayıtsız olmak anlamına asla gelmiyor. Ama önce arınmak lazım — deyim yerindeyse Hazreti Ali gibi olmak, ondan sonra savaşmak. O zaman savaşın içinde nefsin namına hiçbir şey olmaz.

Rivayetlere göre Hz. Ali savaşırken, düşman en küçük bir fırsatta onu öldürecekken, yere yatırdığı düşmanın yüzüne tükürmesi karşısında "acaba benim şu anda nefsim tetikleniyor olabilir mi, nefsimin nispeten minnacık dahi olsa buna cevap mı vereceğim, yoksa tamamen saf bir şekilde o arınmış benlik bilinciyle mi karşılık vereceğim" diye kendisini otokritiğe tabi tutuyor. Bu insan savaşabilir. Öbür insan savaştığında nefsi adına savaşır, az veya çok. Dıştaki düşmanla mücadele ederken içteki ile mücadele en azından eş zamanlı gitmiyorsa orada bir problem var demektir.

Kur'an'da bir ayet var — tam mealini hatırlamıyorum ama aklımda kaldığı kadarıyla anlamını vereyim: "Sizden bir kısım kişiler, siz savaşa giderken kalsınlar, savaştan dönenlere Allah'ın ayetlerini hatırlatsınlar." Bu ne demek? Şu demek: siz savaşıyorsunuz ya, savaş sizdeki birçok psikolojik benliği tetikleyebilir. Birçok noktada düşünce, duygu ve davranış noktasında bir aşırılık oluşturabilir. Geri döndüğünüzde size Allah'ın ayetlerini hatırlatacak bir grup olsun — bu çok önemli bir şeydir.

Biz de bazen hoşnut olmadığımız bir durumla karşılaşıp biriyle tartışıyoruz veya biri bize bir yanlışlık yapıyor. Bu anlar psikolojinizde bir kısım damarların tetiklendiği ve aşırılaşma ihtimalinin olduğu zamanlardır. Öfkeniz, alınganlığınız, alınganlığınıza bağlı küsmeniz, karşınızdakinin canını acıtma duygunuz tetiklenebilir. Peki ne yapacaksınız? İçinizde o aşırılıkların aşırılık olduğunu hatırlatacak ve aynı zamanda fıtrat ölçülerini hatırlatacak bir hatırlatıcı yoksa, ömrünüz boyunca o aşırılıkları devam ettireceksiniz. Ayet çok ilginçtir bu anlamda. Çünkü dualite taşıyan bu âlem hem iyilik hem kötülük, hem zulüm hem adalet, hem vefa hem vefasızlık, hem fıtrat hem fıtrattan uzaklık, hem nefret hem sevgiyi içeriyor. Böyle bir dünyadayken, özellikle olumsuz şeylerle muhatap olurken içinizde bir kısım benlikler tetiklenmiyor mu? Tetikleniyor. Tetiklendiğinde aşırılaşmıyor mu? Aşırılaşıyor. Peki siz bunları ne yapıyorsunuz? "Şöyle biraz hava alayım, bir kendime geleyim" diyorsunuz; gidip AVM'de bir şeyler yiyip içiyorsunuz veya bir arkadaşla muhabbet edip unutayım diyorsunuz. Ama o aşırılıklar orada duruyor, orada bir kalıp oluştu, orada bir şey ekildi.

Aşırılıkları Fark Etmek ve Otokritik Yapmak

Bir şey tetiklendi; senin bunu kritize etmen gerek. Bakın, mesela tehlikeli bir şeyle karşılaştığımızda vücut ne yapıyor? Derisinden kalp atışına, karaciğerin çalışmasına kadar farklı bir şekilde çalışıyor, çünkü özel bir durum. Sonra ne yapıyor? Normal durumuna geçiyor. Peki psikolojik olarak biz bunu yapabiliyor muyuz? Yapamıyoruz. Çocukluğumuzda, gençliğimizde şu veya bu zamanda bir şeyler tetiklenmiş, onlar orada duruyor. Çünkü onlarla hiçbir zaman hesaplaşmamışız, onları tekrar normal fıtri ölçütlerine döndürmemişiz. Onlara Allah'ın ayetlerini hatırlatacak içimizde bir idrak bilinci, bir idrak noktası yok. Ne kadar tetiklenmişlerse o kadar devam ediyorlar bizde. Bir alıngan benlik tetiklenmiş, tartışmacı bir benlik tetiklenmiş, altta kalmamak için karşındakinin ince damarlarını bulup dokunmak gibi şeyler tetiklenmiş; bunlar orada duruyor. Biz ise "neyse, bir yemek yiyeyim, bir çay içeyim, bir gezeyim, tatile çıkayım da sakinleşeyim" diyoruz. Tamam, güzel, rahatla; ama onlar orada duruyorlar, tekrar tetiklendiğinde tekrar o aşırılığı sergileyecekler.

O olay geçtikten sonra hemen Allah'ın ayetlerini hatırlatmak lazım — bir durup şunu sormak: eşimle, arkadaşımla, her neyse bir insanla olumsuz bir şey yaşadım; benim burada söz olarak, fikir olarak, düşünce olarak, duygu olarak nerede aşırılıklarım olmuş olabilir? Nerede ileri gittim? Nerede sağlıksız bir duygu, sağlıksız bir düşünce, sağlıksız bir davranış sergiledim? Nerede ölçüyü kaçırdım? Bu otokritiği yapmıyorsanız bu ayeti yaşamıyorsunuz demektir. Bunu yapabilmeniz için biraz kendinizin fıtrat farkındalığının olması lazım. Çünkü egonuz size mazeret uydurur: "adama karşı öfke, hınç duydun, kin duydun, ama savaştasın, adam da sana hınç duyuyor, eline geçirse boğacak seni, sen de ona kin gütmüşsün, çok mu?" diye düşünebilirsiniz. Halbuki bütün bunlar yanlış. Çünkü sen Allah'ı tanıyan biri olarak fıtratının değerlerine uyman gerekir. Karşındakinin öyle bir referansı yok ki, sen onun yanlışından dolayı kendi yanlışına mazeret uydurasın. Asla benliğe mazeret imkânı vermeyin.

Karşınızda yanlış yapan bir insanın yanlışı kendinedir; onun yanlışı asla sizin fıtrat değerlerinizden sapmanıza mazeret olamaz, meşruiyet veremez. Onun için ayet diyor ki savaştan dönenlere Allah'ın ayetlerini hatırlatsınlar. Yoksa öbür türlü "onlar da bizi öldürmek için geliyor, ben de nefret edeceğim, elime geçerse şöyle yapacağım" diye devam eder gider. Aliya İzetbegoviç'e, Bosna Savaşı'nda bir kısım Sırp ve Hırvat esirler alınınca "onlar bizim esirlerimize böyle yaptı, biz de onlara böyle yapalım" denildiğinde, "biz kalkıp onların yaptığını kendimize mi örnek alacağız, bu yanlış bir şey" demiş, bunu reddetmiş; çünkü bu en başta kendimize haksızlık olur.

Burada asla — beni dinleyenler bilir — ben günah, sevap, cennet, cehennemden bahsetmem; çünkü böyle düşündüğümüzde dini anlamamış oluyoruz, dini bağlamından çıkarıyoruz. Bunlar doğru olmadığı için bahsetmiyor değilim, yanlış anladığımız için bahsetmiyorum. Her zaman fıtrata işaret ediyorum. Allah fıtri olanı helal, fıtri olmayanı haram kılmıştır. Fıtratına göre yaşadığında cennete ehil bir hâle gelirsin, fıtratından uzak yaşadığında cehennemin arındıracağı bir duruma kendini düşürürsün.

Cehennemin Hikmeti: Fıtrattan Uzaklaşmanın Ateşi

Düşünün bir insan psikolojik düzeyde "aşırı buhranlar yaşıyorum, acı çekiyorum, mahvoldum, hayat bana ağır geliyor" diyor. Bunu birisi mi bu duruma sokmuş? Hayır, kendi kendini sokmuş. Bu, psikolojik cehennemdir. Bazen kendini psikolojinin cehennemine atıyorsun: alınganlık ateşi var, küsme ateşi var, vefasızlık ateşi var, öfke ateşi var, "hak ettiğim şeyi bulamadım" ateşi var, "ne kadar nankör insanlarmış" ateşi var, "hak ettiğim yere gelemedim" ateşi var. O kadar çok ateş var ki, her birimizin kendi özel cehennemi var bu dünyada, biz bu cehennemleri yaşıyoruz. Bu cehennemden kurtulmamız gerekiyor. Ben niye kendimi cehenneme atayım ki?

Fıtrata işaret ediyorum, çünkü cehennem deyince hemen aklımıza zamanın ötesinde bir ateş geliyor. Yani Allah kebap yapmayacak insanlara. Bunlar semboldür. Arkadaşlar, biraz tefekkür etmemiz lazım. Allah insanı haşa bildiğimiz ateşte pişirecek mi? Şimdi bazıları "işte Allah onların derisini değiştirecek" falan diyecek. Tabii ki bir benlik ortadan kalkınca Allah öbür benliğini sana gösterecek, "bunu da temizle" diyecek. O ayetin manası da budur. Yoksa haşa Allah'ın öyle bir şeyi yok; hepsi teşbihtirler, müteşabih ayetlerdir, yani benzetmelerdir. Ateş dünyada en rahatsız edici şey olduğu için onunla sembolize edilmiş, teşbih yapılmış. Biz bugün de "ayrılık ateşi", "kaybetmenin acısıyla yanıyorum" demiyor muyuz? Nerede ateş? Ama yanıyorsun. Bu kadar açıktır. Cehennemde bildiğimiz bir ateş yoktur; biz kendi cehennemimizin tohumunu burada oluşturuyoruz, o orada açılıyor. Fakat maksadı seni arındırmak. O yüzden seni öldürmeyen acı seni güçlü kılar. Dolayısıyla sende yanmayacak bir şey kalmışsa, cehennemden tertemiz çıkacaksın, bütün kirlerinden arınmış olarak çıkacaksın. "Cehennem Allah'ın rahmetinin bir eseridir" diyor Bediüzzaman. Seni yokluk karanlıklarından varlığın aydınlığına çıkarır, seni temizler.

Bizler işte günah, sevap, cennet, cehennem gibi kavramlar üzerinden değil, fıtrat üzerinden kendimiz üzerinde çalışmalıyız. "Bu benim fıtratıma uymuyor" demeliyiz — alınganlık benim fıtratıma uymuyor mesela. Alınganlığın makul olanı çocukların yaşadığı gibi birkaç dakikadır, iki dakika sonra unutulur; doğal bir şey, geldi ve geçti. Ama sen senelerce bunu devam ettiriyorsun, senelerce küsmeyi, bir mahrumiyeti devam ettiriyorsun. Gereksiz bir şey. Beden kayıt tutar; psikoloji kayıt tutmazsa beden de tutmayacak, psikolojinin kaydı bedene yansıyor. Allah insanı fıtrata çağırıyor, dolayısıyla Darüsselam'a çağırıyor — doğal huzur ve sükûnete bizi çağırıyor. Bu sükûnet ve huzurumuzu bozanı görmemizi istiyor; onlara haram demiş, gayri fıtri demiş. O noktada kendi fıtratımızın kodlarını hatırlamamız gerekiyor.

Tekrar dönersek o ayete: hayatta bir olumsuz olay yaşadım diyelim, biri size kaba davrandı, sert davrandı, yok saydı, haksızlık etti. Bir duracaksınız, diyeceksiniz ki bu süreç bende hangi benlikleri tetikledi, hangi doğal düşünce, duygu ve davranışları aşırılaştırdı, hangilerini bastırdı, ezmeye çalıştı? Bazen bir olay yaşarsınız, "artık bundan sonra kimseyi sevmeyeceğim" dersiniz. Bak, ne yaptınız? Yaşadığınız bir olumsuz olay yüzünden Allah'ın kalbinize koyduğu sevgi ve şefkati preslediniz, bastırdınız. Bu gibi olayları yaşadığımızda bir duracağız: bende neler gayri fıtri olarak tetiklendi, fıtri olan hangi şeyler aşırılığa gitti? Tekrar fıtri hâllerine döndüreceksiniz. Eğer içimizde fıtratın kodlarına dair bir bilinç yoksa, bizde o aşırılıklar oluşur ve ömür billah devam ederler.

Bir insan kusursuz olsa bile kusursuzluk Allah'a aittir, insana değil; bunu asla unutmayın. Hiçbir kadim öğretide "insan-ı kâmile ait bir mükemmeliyet vardır" demezler, mükemmeliyet Allah'a döner. "Hakiki insan dünyaya kendi izini bırakan değil, Allah'ın kendisiyle kendi izini bıraktığı insandır." Tekrar edeyim: hakiki insan dünyaya kendi izini bırakan insan değildir; hakiki insan, Allah'ın o insan üzerinden dünyaya, âleme kendi izini bıraktığı insandır. O yüzden hiçbir kâmil insanın "dünyaya bir iz bırakayım" diye bir düşüncesi yoktur. Abdülkadir Geylani büyük iz bıraktı, peygamber dünyaya çok büyük bir iz bıraktı deriz ama peygamberin öyle bir düşüncesi zerre kadar yoktu. Biz egomuz üzerinden böyle bir tanımlama yapıyoruz. Allah kendi sıfatlarına, isimlerine dair en mükemmel izi Hz. Muhammed'i kullanarak bırakmıştır; o iz Hz. Muhammed'in izi değildir. İnsan-ı kâmil bizatihi kâmil değildir, göreceli olarak Allah ile kâmildir. İki kemal yoktur, iki sonsuzluk yoktur; kaynak tektir, tevhid hiçbir zaman değişmez.

Adalet, Arınma ve Cehennemin İşlevi

Kur'an'ın en önemli vurgularından biri adalet kavramıdır; birçok ayette Allah adaletten bahseder. Tarihte zalimlerin yaptığı zulümler ve günümüzde birleşmiş bir sürü zulmü bir anda yok eden insanlar var. Cennet-cehennem kavramında onlar bu cehennemde arınacaklar. Hiç azap hissetmeyecekler mi? Arınma doğası gereği bir zorluktur. Böbrek sancısı çeken, taş düşüren biri gibi; doğası gereği acı, ızdırap oluyor. Neden doğası gereği oluyor? Çünkü ego yapışmış o şeylere, onların arındırılması bir süreç gerektiriyor, o da doğal olarak bir acı. Ama Allah öyle "canını acıtayım" diye bir acı vermiyor; sürecin doğası gereği bir acı var. Doktor ameliyat yaparken acı vermek istemez ama ameliyatın doğası gereği bir acı yaşarsınız. Bu anlamda anlaşılmalı.

Burada tamamen mesele insanın kendisiyle ilgilidir. Allah der ki: ey insan, fıtratına aykırı bir kısım benliklerle bu dünyada özdeşleşirsen, ben senin bu fıtratına aykırı benliklerden ayrışman için bir imkân hazırladım. Bu imkân her ne kadar zorlu olsa da aslında senin faydanadır. Diyelim ki Hitler orada derin bir vicdan azabı, derin bir arınma yaşayacak, eğer yaşayacaksa. Aslında adalet önce onlar için tecelli edecek, çünkü o benliği hak etmiyorlar ki. Bazı insanlar bir ilişkisi yüzünden ıstırap çekiyor veya çocukluğunda ebeveyninden sevgi görmediği için ömür boyu travma yaşıyor. Bu, kimin zulmüne maruz kalmış oluyor? Kendi içindeki benliğin. Peki buna adalet nasıl sağlanır? Onu o benlikten kurtarmakla sağlanır, çünkü o insan bunu hak etmiyor. Hiçbirimiz negatif bir benliği, fıtratımıza aykırı bir şeyi hak etmiyoruz. Dolayısıyla en başta kendimize adaletsizlik yapıyoruz, Kur'an'ın ifadesiyle kendimize zulmediyoruz. Allah kendimize yaptığımız o zulmü ortadan kaldırmak için cehennemi yaratmış.

Kendimize acıyacaksak kendimize acıyalım. Bediüzzaman der ki, nefsini sevmenin bir manası da nefsindeki heva ve heves, tabiatındaki şeyleri temizlemendir. Kendini seviyorsan sana yabancı olan, sana zarar veren, yapına uygun olmayan şeyleri temizle. Kendini sevmenin doğal bir sonucudur bu. O yüzden nefsini temizlemek, kendine duyduğun saygının, Allah'ın senin fıtratın olarak sana koyduğu doğanın hakkını vermektir, ona zulmetmemektir. Beklenti içinde olursan, iyiliğin, hayrın kaynağını kendinde görürsen kendine zulmetmiş olursun. Bütün zulümlerin başlangıcı budur; kendine zulmetmeyen bir insan başkasına zulmedemez, buna imkân yoktur. İlk başta kendine zulmedersin, sonra başkasına zulmedebilirsin.

Bir genç kız büyük travma yaşamış, ailede, "benim baştan çıkaramayacağım erkek yoktur" demiş. Ona dedim ki: birisini baştan çıkarman için önce senin baştan çıkmış olman lazım. Önce kendi fıtratının dışına çıkmış olman lazım ki birine gayri fıtri bir şekilde davranabilesin. Yoksa ona kızmadım, gerçekten böyle bir şey; kendi kendine zulmettiğinin başta farkına varması gerekiyor. Kendi kendine zulmeden o zalim benlik, kendisini telafi etmek için bu sefer dışa bir zulüm yolu açıyor. Orada da ayrı bir acı var: "niye ben ihtiyaç duyduğum sevgiyi alamadım, bundan dolayı acı çektim, ben de insanlara acı çektireceğim, bana bir X acı çektirmiş, ben de Y'den acımı çıkarıyorum." Egonun bir mantığı yok tabii ki. Burada kişinin kendine bir zulmü var, ondan sonra başkasına zulmedebiliyor. Her kendine zulmün var diye seni kucaklayacak hâlimiz de yok, dışlayacak hâlimiz de yok. İnsan her ne durumda olursa olsun nefes alıp veriyorsa fıtratına dönme imkânına sahiptir. Bir bilgenin bir sözü vardır: "Günahkâr bir insana hakiki bir şefkatle ancak bir arif bakabilir." Çünkü ondaki fıtratı her şeye rağmen görür.

"Ben" Kavramı ile Psikolojik Aygıtın Ayrımı

Buraya kadar iki şeyden bahsedildi: bir, "ben dediğin şey sen değilsin, ona ben deme, ondan arın." İki, sahip olduğunuz psikolojik yapıyı arındırın, negatif benliklerden temizleyin, dengeye getirin. Bu ikisi arasındaki bağlantı nedir? Ben egoyu dengelediğimde teslimiyet daha mı kolaylaşır?

Psikolojik düzeydeki aygıtımız aslında "ben" demez; biz onun içinde yanlış bir anlayışla bir benlik üretiriz. Psikolojik aygıtımız sadece psikolojik bir aygıttır; içinde düşünme melekesi, duygu melekesi, davranış melekesi vardır. Bunlar bir benlik algısına sahip değillerdir. Biz bir noktadan sonra "benlik" diye bir şey üretiriz, "ben" deriz ve o melekeleri o benliğe yükleriz: "ben düşünüyorum, ben duygu taşıyorum, ben böyle davranıyorum" deriz, sonra da onların üzerinden ya kendimizi üstün ya da aşağıda hissederiz.

Spiritüel düzeyde ise bu anlamda bir benlik algısı yoktur; o kişisel, sınırlı bir benlik algısına sahip değildir. Ama o spiritüel bilince geçebilmek için, o spiritüel bilincin farkında olmak için de psikolojik düzeydeki benliği temizlemek gerekiyor. Onun eline iyilikten, hayırdan yana hiçbir şey vermemek gerekiyor. Onun için Kur'an diyor ki: iyilik Allah'tandır, kötülük nefsindendir. Kendinde gördüğün iyiliği Allah'a ver; kötülüğe karşı da karamsarlığa kapılma, kendine yükleme, kendini kötüleme. Bu da yanlış bir şeydir, yanlış anlaşılır. Denir ki sanki manevi öğretiler, tasavvuf insanı ezer, "sen kötüsün" der. Hayır. Kötü, olumsuz diye algılanan, tanımlanan şeyler sahte benliklerdir. Kişi psikolojisini de kötülememelidir. Fıtri hâlinde psikoloji, senin kullandığın el ayak gibidir; sen elini kötüler misin? Ama sen elinle gidip hırsızlık yaparsan onun sorumlusu bu el değildir, bu eli kullanandır. Psikolojik boyutun bir günahı yoktur; psikolojik boyutu sahte bir benlik kullanıyor. O sahte benliklerin sahtelikleri temizlenmeli, onlar kötüdür deyip o benlik kötülenmeli. "Ben sizden iyiyim" gibi bir benliği kötüle, "sen kimsin ki" de. Ama "ben rezil herifin tekiyim, Allah belamı versin" demek de yanlıştır, çünkü bu sahtedir; bunu da temizle. "Ben kötü, rezil, tekiyim" demek yanlış bir şeydir; kendinizi temize çıkarmayın demekle birlikte, zaten öyle bir şey de yapmıyorsunuz.

Büyük bir velinin bir sözüdür: "Ben iyiyim deme, ben kötüyüm de deme, Allah de, lütufları bulacaksın." "Ben iyiyim" demek seni kibre götürür, "ben kötüyüm" demek de yanlıştır çünkü Allah senin varlığında isim ve sıfatlarıyla tecelli ediyor, sen farkında olsan da olmasan da, onları örtsen de örtmesen de. Kötü amelleriniz olabilir; onları tanımlayın — kötü davranış, kötü düşünce, kötü duygu, bunlar kötüdür deyin, ama "ben kötüyüm" demeyin. Çünkü varlığına toptan kötülük atfediyorsunuz; bu yanlış bir şeydir. Sahtelikleri görüp "bunlar sahtedir, kötüdür" deyip onları temizlemek gerekir. Kişinin kendisine "ben çok kötüyüm" demesi, iyi gibi görünen çok büyük bir sahtekâr benliğin tuzağıdır; çünkü o benlik seni toptan gömer. Ya Allah'a karşı bir hoşnutsuzluk doğar ya da "zaten batmışım, battı balık yan gider" der, "benden adam olmaz" dersiniz. Ama "senden adam olmaz" olsa da Allah senin üzerinden iyilik gösterebilir; çünkü biz bir şeyin kaynağı değiliz. Bir şey yazmak için beyaz kâğıt ararız; kâğıdın üzerinde bir şey var mı? Yok, olmadığı için kullanırız. Sen de "ben iyiyim" deme, "ben kötüyüm" de deme, Allah de. Allah senin bu hiçlik aynasında kim bilir neler gösterecek.

Ayçiçeği Misali: Karşılıksız Vermek

Hepiniz az çok görmüşsünüzdür — çok anlamlı bir sembol, bir metafordur. Ayçiçeği güneşe benzer; içi çekirdektir, siyahımsıdır, pek göz alıcı değildir. Onun etrafında sarı çiçekleri, yaprakları vardır ve güneşe benzer; halk bu yüzden ona "güne bakan, güneşe bakan" der. Çok ilginç bir tabiatı vardır: sabah güneş nereden doğuyorsa oradadır, güneş nereye dönüyorsa öyle döner, güneşin şeklini bir nevi sembolik olarak almıştır. Bu insana çok anlamlı bir mesajdır: kendinde bir şey yok ama müteveccih olduğu şeyin bir niteliğini kendinde gösteriyor. İnsan da böyledir. İnsan kendi zatında bir şey değildir. Onun için hiçbir insan aydınlanamaz, aydınlatan Allah'tır. Egonuz sizi germesin: "ne zaman aydınlanacağım, nasıl aydınlanacağım" diye o kafayla hiçbir şey yapmayın; doğal ayarlarınıza dönün. Bir bilgenin dediği gibi, aydınlanmak, aydınlanacağını zanneden benliğin ortadan kalkmasıyla vuku bulur. Ben ne zaman aydınlanacağım sorusunu da bırak, o benlik de sahte. Ama Allah seni aydınlatacak, yeter ki müteveccih ol, ona yönelik ol, ona kendini bırak — bir hiç olarak.

Ebul Hasan-ı Şazeli'ye atfedilen bir söz: "Rabbimin huzuruna günahlarımla çıkarım, hiçbir iyiliğim yoktur; çünkü bende görünen bütün iyilikler O'nundur, O'na aittir. Günahlarsa bana aittir. Rabbimin huzuruna bu şekilde çıkarım ve derim ki Ya Rabbi, bana karşılıksız ver." Egoda bir de şöyle bir sahtelik var: "aydınlanmayı hak ediyor musun, sen nesin ki bir şeyi hak edeceksin?" O Allah'ın bir lütfudur. "Bu kadar namaz kıldım, bu kadar oruç tuttum, bu kadar hacca gittim" — bunlar Allah'ın sana verdiği nimetlerin bir şükrüdür, bunlardan dolayı bir şeyi hak etmiyorsun. Allah sana o kadar sayısız nimet vermiş ki, o nimetlerin şükrünü eda edemeyeceğini biliyorsun ama niyeten "Ya Rabbi, verdiğin bütün nimetlerin, bildiğim bilmediğim bütün nimetlerin şükrünü etmek isterim" diyorsun, o şükrü ediyorsun ve Allah sana karşılıksız veriyor.

Bir anda günahını koy, "Ya Rabbi bu günahlarımdan dolayı tövbe istiğfar ediyorum, bu günahların farkındayım ve bunlardan dolayı tövbe istiğfar ediyorum, nefsimin sahiplenmeye çalıştığı hiçbir iyiliğin de benden olmadığını biliyorum, bunları da senden" de. "Karşılıksızlar Ya Rabbi" diyor — işte budur insan, gerçek insan budur. Bediüzzaman der ki, insanın fıtri benliğinde ilahi tecellilerin veya ilahi niteliklerin bir gölgesi vardır. Mesela 2-3 yaşında bir çocuk geldi, sizden bir şey istedi; siz ondan bir şey talep eder misiniz, bir karşılık bekler misiniz? İhtiyacına binaen verirsiniz — suya ihtiyacı var, bir elbiseye ihtiyacı var, kucaklanmaya, şefkate ihtiyacı var, o şefkati gösteririz. Çocuk size "benim hakkım var, bana şefkat göster" diye gelir mi? "Bu çocukta bir gariplik var" dersiniz. O çocuk gelir, haliyle size ihtiyacını arz eder, herhangi bir şey vermez size, "sana bunu vereyim, biraz bana şefkat göster" demez. Haline hürmeten siz ona verirsiniz. Bu fıtri bir şeydir. İşte Allah da insana bu şekilde bakıyor. Biz Allah'a gidince "Ya Rabbi işte bunu yaptım, bunu yaptım, bana şunları ver" demeyelim, çünkü bu sahte bir benlikle Allah'ın huzuruna çıkmak anlamına gelir. "Ya Rabbi, günahlarımdan başka kendime nispet edeceğim hiçbir şey yok; günahlar bana ait ama bunlardan da tövbe istiğfar ediyorum, bunlardan pişmanım, iyilik de senden bana karşılıksız ver, ihtiyacıma binaen ver" — işte bu fıtrattır, fıtri bir hâldir.

Kendini Bilmek, Allah'ı Bilmek

İnsan olarak fıtratımıza dönersek kendimizi o derece bilmiş oluruz; kendimizi ne kadar bilirsek Allah'ı o derece tanımış oluruz. Spiritüel varlığımızı idrak etmek, onu kendimize nispet etmek için değildir; bunu da unutmayalım. Ruhsallık Allah'tan gelen bir şeydir, o da Rabbimizin bir lütfudur, bize ruhundan üflemiştir ayetiyle ifade ettiği bir şeydir. Maneviyat asla ve asla hiçbir iyiliği, güzelliği, hayrı kendine nispet eden bir yol değildir. Ermiş bir insan kendini hiçbir kemalle bizatihi vasıflandırmaz; kendindeki her şeyin — eğer iyilik hayırsa — kaynağı olarak Allah'ı bilir. Bazı sahte, güya maneviyat yolları "her şey Allah'tan, seni günah işlemen de mi Allah'tan kardeşim" der. Böyle bir şey olur mu? Bu tür sahte tasavvuf yollarına dikkat etmek gerekiyor; bunlar gerçek tasavvufun yolu değildir, sahtedir, aldatandır. Sen ancak arınmış bir kul olduğun noktada "min Allah" diyebilirsin. O arınma noktasına gelmedikçe, iyilikler Allah'tan, kötülükler nefsindendir. Sen bir günahı nasıl Allah'a izah edebilirsin? Bir zulmü nasıl Allah'a izah edebilirsin? Allah zulme izin verir ama zulüm Allah'tan değildir, razı da değildir. O yüzden arınmak istiyorsak birinci prensip iyiliği, güzelliği, hayrı Allah'tan bileceğiz. Bizim bunun üzerinden kimseden bir hak talebimiz yoktur; böyleyse kimseye karşı bir nankörlük şu veya bu şekilde suçlamada bulunmayalım. Bunları bıraktığınız zaman kurtulursunuz, özgürleşirsiniz.

Fedakârlık Değil, Fıtratın Gereği

Ben en azından 25-30 senedir kimse için "nankördür" demedim. Beni tanıyan arkadaşlar bilir, birçok olumsuzlukla da karşılaşmışımdır; ben dağ başında yaşamıyorum, sizin gibi normal hayatın içindeyim, olumsuzlukla, kötü davranışla, yok sayılmakla karşılaşıyorum. Ama bu doğal olarak yaşanan bir şey; bundan dolayı asla kimsenin bana karşı nankör olduğunu, "ben ona fedakârlık yaptım ama bak onun yaptığına" gibi bir cümleyi, kendimi biraz bildikten sonra hiç kullanmadım. Neden kullanmadım? Çok olgun olduğumdan değil, bir olgunluk mevzusu değil bu; fıtrat bunu reddediyor, bunu idrak ettim, bu fıtri bir şey değil. Ben kimseye nasıl fedakârlık yapıyorum ki? Ben fıtratımın gereğini yapıyorum. Anneyim, çocuğuma karşı fedakârlık mı yapıyorum? Yapıyorsan yapma kardeşim, bu çok önemli bir şey. Çocuğuna karşı fedakârlık yapıyorsan yapma, çünkü bu sahte bir benliktir. Çocuğuna karşı fıtratının gereğini yap, fedakârlık yapma. "Fedakârlık yaptım" dediğin andan itibaren yanlış bir benlikle yola çıkıyorsun; bu benlik seni bir yerde patlatır. Çocukların seni huzurevine verince seni patlatır o benlik. Halbuki çocukların seni huzurevine bırakmış — bu onların problemi. Sen huzurluysan huzurevinde de huzur bulursun, başka yerde de huzur bulursun. Sen niye rahatsız olacaksın ki?

Ama sen anne olduğun andan itibaren "fedakârlık yapıyorum, fedakârlık yapıyorum" diyen bir benlikle davranırsan bu bir yerde patlayabilir. Bunun sorumlusu da sensin; bu bombayı sen ürettin, sen de patladın. Pimini biri çekmiş olabilir, bu ayrı bir konu — o bombanın pimini bilerek bilmeyerek birileri çekebilir. Kendine şu soruyu sor: niye orada bir bomba var, burada niye böyle bir benlik var, o benliği kim üretti? Bunu anlarsak hayatın çok doğal bir şekilde yürüdüğünü göreceğiz.

"Hocam ama insan da biraz bekliyor" diyebilirsiniz. Böyle cümleleri duyunca ego yine eski yere döndürüyor kişiyi. Bu cümleleri bırakın, uyanık olun; uyanık olun ki bırakın. Uyanık değilseniz bu benlikler hemen sizi eski hikâyeye döndürür. Ama insan da bekliyor ya — hayır, öyle bir şey yok. Gerçek insan beklemiyor.

Teşekkür ederiz.