Nefsime Acımıyorum
Kısa Özet
Sohbette bir buz kütlesine darbe vurulup iz bırakılabileceği ama o buz eridiğinde suyun üzerinde hiçbir izin kalmayacağı örneğiyle, insanın da psikolojik benliğinin (buzun) yaralarına değil, ruhsal özünün (suyun) izsizliğine odaklanması gerektiği anlatılıyor. Bediüzzaman'ın "ben nefsime acımıyorum" sözü ve Hz. Yusuf'un kardeşlerini suçlamadan, mağduriyetini büyütmeden Allah'ın huzuruna "tertemiz" çıkma arzusu, bu bilincin örnekleri olarak sunuluyor. Nefsin bizi "taciz ettiği", kendi mahrumiyetini abartarak büyümeye çalıştığı; bunu meşru görmemenin, kendi acısını referans almamanın yolun temel prensiplerinden biri olduğu vurgulanıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Bir buza vurulan her darbe, çizilen her iz, buza aittir; buz eridiğinde suyun üzerinde hiçbir iz kalmaz — insan da ruhsal özü itibariyle hiçbir travmadan, yaradan etkilenmemiş olarak kalabilir.
- Bediüzzaman: "Ben nefsime acımıyorum" — kendine acımak, o yaraları ve o psikolojik bilinci tazelemek, güncellemek demektir.
- Hz. Yusuf'un duası: "Beni Müslüman olarak vefat ettir ve beni salihlerin arasına kat" — hiçbir alacak hesabı yapmadan, mağduriyetini öne sürmeden.
- İnsan aslında "nefisleri tarafından ikna edilmiş" varlıklardır; en büyük tehlike, bu ikna edilmişliğin farkında bile olmamaktır — göze görünmez bir lens takılmış gibi.
- Ruhsal bilinç renkli, çok boyutlu görür; psikolojik benlik ise sadece iki renk bilir — hoşlanıyorum, hoşlanmıyorum; hayatı siyah-beyaz görmek psikolojik benliğin özelliğidir.
Buz ve Su: Travmanın İzi Kime Aittir?
Yok öyle bir şey — travma. Hakikaten çok güzel bir örnektir: bir buz kütlesine bir çekiç darbesi vurabilirsin, şeklini bozabilirsin, bıçakla üzerini çizebilirsin, testereyle kesebilirsin; onda bir kısım etkiler, izler oluşur. Ama izler ve etkiler buzadır, suya değildir. O buz eridiğinde suyun üzerinde ne testere izi vardır, ne çekicin darbe izi vardır, ne de bıçağın çizgisi vardır. İşte biz o özgürlüğü aramalıyız. Ama insan o psikolojik benliğinin izlerine, travmalarına, yaralarına odaklandığında kendini buzlukta tutmuş oluyor; o buzlukta yaralar gittikçe belirgin hâle geliyor. Halbuki eriteceksin.
Bediüzzaman'dan bir bölümü okuyordum, çok hoşuma giden bir cümle var: "Ben nefsime acımıyorum." Çok önemli bir şey. Acırsan o yaraları ve o psikolojik bilinci tazelemiş, güncellemiş olursun. "Şöyle yaşadım, böyle bir sorun oldu, çocukluğum şöyle geçti" — olabilir, hiçbiri dert değil; bunu dert olarak görürsen bundan bir yere çıkacağını zannetmek büyük bir yanılgıdır. Allah, "ne yaptığını sormayacak", "bu yaralarla niye karşıma geldin" diye soracak. O yaralarla Allah'ın huzuruna geliyorsan, psikolojik benliğinle çıkmışsın demektir. Halbuki Allah'ın huzuruna "ya Rabbi, beni bu dünyaya gönderdin, şu dünya hayatında şu süreçleri yaşadım, acı tatlı birçok deneyimim oldu, senin huzuruna tertemiz, yarasız beresiz geldim" diyerek çıkacaksın. Yoksa "bu beni mağdur etti, bu beni üzdü, annem babam beni hep dışladılar" diyerek çıkarsan, Allah'tan bir şey vereceğini zannetme; aksine "bu sana yakışır mı, ben sana hiçbir şeyden etkilenmeyen bir ruh vermiştim" diyecek.
Allah niye Adem'i şekillendirip "onun maddi usullerini düzenledik, sonra ruhumuzdan üfledik ve secde edin dedik" diyor? Neye secde ediliyor? Allah'ın üflediği ruha. Sen de Allah'ın huzuruna öyle çıkacaksın. Suyun hafızasında, buz olma sürecinde yaşadığı olaylar vardır ama su olarak üzerinde bir iz var mıdır? Yoktur. Biz de öyle olacağız: ruhsal bilincim ve benliğim itibariyle hiçbir yara, hiçbir travma, hiçbir acı, hiçbir mahrumiyet yok; sadece dünya hayatında şöyle şöyle olgular yaşadım, psikolojik benliğimin böyle deneyimleri oldu, bu kadar.
Hz. Yusuf'un Duası: Hiçbir Alacak Hesabı Yok
Hz. Yusuf ne diyor: "Tevaffenî müsliman ve elhıknî bissâlihîn" — "beni Müslüman olarak vefat ettir ve beni salihlerin arasına kat." Hiçbir alacak hesabı yok: "ya Rabbi bak bu kadar sene mağdur oldum, kardeşimden mağdur oldum, çalıştığım yerden mağdur oldum, iftira attılar, hapse atıldım, hiç suçum yoktu" demiyor. Eğer Hz. Yusuf Allah'ın huzuruna böyle gitseydi, Allah ona bir şey verir miydi? İnsan için en temel yol prensiplerinden biri, psikolojik benliğinin mahrumiyetlerine, acılarına gömülmemek ve bunları referans almamaktır.
Bediüzzaman'ın ifadesiyle nefis bazen kendi mahrumiyetlerini, sıkıntılarını öne sürer: "sen böyle yaşamadın, bunu elde edemedin, mutsuzsun" diye bizi sürekli rahatsız eder — bir tabirle, "nefsim beni taciz etti." Biz nefsin tacizine dair bir farkındalığa sahip değiliz; nefsimiz bizi sürekli taciz ediyor. Ego, yaşadığı zorluk ve acıyı büyüterek kendi varlığını büyüteceğini zannediyor; halbuki tamamen yanlış bir şey. Hz. Yusuf "on bir kardeşim beni kuyuya attı, bir tanesi bile vicdanlı çıkmadı" diye büyütmedi bunu. Sen bunu büyüttüğünde hiçbir şey büyümüş olmaz, sadece o psikolojik benlik güçlenir, sen ona kuvvet vermiş olursun.
Biz aslında nefisleri tarafından ikna edilmiş varlıklarız — hem de öyle bir ikna ki hiç ondan şüphe etmiyoruz. Tasavvuf veya manevi yolculuk, nefisleri tarafından ikna edilmiş insanların kim tarafından ikna edildiklerini ortaya çıkarıp doğru zemine yönelme sürecidir. Manevi yol nefsi zorlar — kime zor gelir? Psikolojik benliğe. Nefis, manevi yoldan bile kendi arzularının gerçekleşmesini talep eder; ama maneviyat böyle bir garanti vermez. Bazen eskiden sahip olduğun şeyleri de kaybedebilirsin — mesela eskiden iyiliği kendinden bilip onunla övünüyordun, maneviyat onu da elinden alır: "iyilik senden değil" der.
Nefsin Gözlüğü ve Kim Tarafından İkna Edildik
Hz. Yusuf kimseyi suçlamadı; kardeşlerinin haset ve çekememezlik damarıyla o yanlışı yaptıklarını analiz etti, tanımladı, ama suçlamadı. "Rabbimin rahmeti olmasa nefis kötüyü emreder" dedi — kendi varoluşuna dair bir farkındalık içindeydi, kimseyi suçlamadı. İnsan psikolojik benliğinin ne tatminine olduğundan fazla kıymet vermeli ne de tatminsizliklerine; onun kendine göre bir meşruiyeti vardır ama ona "ben" demeyeceksin.
Senin en büyük düşmanın senin içindedir; çünkü seni psikolojik benliğin "ben" diye ikna etmiş. Sana bir gözlük takmış ama bu gözlük öyle bir gözlük ki, göze takılan bir lens gibi — gözlük olsa çıkarırdın, ama lens takıldığını bile bilmiyorsun, dünyayı o lensin kırılımıyla görüyorsun. Psikolojik benlik kendisini ikinci bir özne olarak göstermiyor, senin kendi asıl benliğin olarak gösteriyor; o yüzden ayrışmamız güçtür. Bunun çaresi, onun referanslarını ilahi ölçülerle değiştirmektir. Mesela psikolojik benliğimde intikam hissi varsa, ilahi ölçü "intikam yutma, öfkeni yut" der; onun rağmına hareket ettiğimde gerçek gözüm üzerindeki perde incelir. Ama onun algısını, hislerini sahiplenirsem perde hem kalır hem kuvvetlenir.
Bir Hristiyan'ın son anda kelime-i şehadet getirmek istemesi karşısında Müslümanların "biz burada 60 senedir çile çekiyoruz, sen son anda mı kurtaracaksın" demesi örneği bunu gösterir — psikolojik benlik ıslah olmasını bile istemez, oysa ruhani idrak olsa "kardeşimi buldum" der.
Siyah-Beyaz Görmek: Psikolojik Benliğin Özelliği
Ruhta her renk vardır; psikolojik benlikte iki renk vardır: hoşlanıyorum, hoşlanmıyorum. Halil Cibran'ın bir sözü: "Yarım bardağa tahammülüm yoktur, boş olsun daha iyi" — hayatın böyle bir lüksü yok ki, bazen yarım bardak verir. Bu, hayatı iki kutup arasında telakki etmektir; ruhsal bilinç ise renkli, bütün farklı renkleri görür, her birini tanımlar ve en güzel surette muamele eder.
Hızır'ın Musa ile yolculuğunda, aç ve yorgunken bir şehre girip kimse onları ağırlamadığı halde Hızır'ın gidip ücretsiz bir duvarı tamir etmesi örneği — Musa "buna karşı bir ücret talep edebilirdin" der; ama Hızır eyleminin karşılığını aramaz. Bu, farklı bir bilinç düzeyidir, biz elde etmeye çalışmalıyız. Psikolojik benliğini onaylamadığın zaman perde yavaş yavaş kalkar; onayladığında onu tahkim etmiş olursun. Nefis insanla "pinpon topu gibi" oynar: yeterliyim/yeterli değilim, seviliyorum/sevilmiyorum, değer görüyorum/görmüyorum ikilemine sokar — ne kendisi hayır görür ne o insan hayır görür.
Beni aldatan bir insana şefkat edebilmeliyim — o da psikolojik benliğinin hapsinde bir insan, kendi faydasına gördüğü için yapıyor, o da mağdur. Önce kendi tetiklenen psikolojik benliğimin damarlarını görmeli, yatıştırmalıyım (uçakta önce kendi can yeleğini takmak gibi), sonra karşıdakine derinde şefkat duyabilirim. Hz. Yusuf, kardeşlerinin ufacık bir pişmanlığını gördüğünde hemen "rahat olun, sizde bir kınama yok" dedi; kendi mağduriyetini hiç ortaya koymadı. Bazı yorumcular, Yusuf'un Allah'ın kendisine lütfettiği ikramları anlatırken "beni kuyudan çıkardın" dememesinin, kardeşlerini mahcup etmemek için olduğunu söyler.
İnsan kurduğu cümlenin öznesine bakacak.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): "Tevaffenî müsliman ve elhıknî bissâlihîn" — "Beni Müslüman olarak vefat ettir ve beni salihlerin arasına kat" (Yûsuf sûresi, 101. ayetin bir bölümü). Adem'in yaratılışı ve ruhtan üflenmesiyle ilgili ayete işaret ediliyor (Hicr/Sâd sûreleri bağlamı, sure adı belirtilmemiş). "Rabbinin rahmeti olmasa nefis kötülüğü emreder" mealindeki ayete işaret ediliyor (Yûsuf sûresi, 53. ayet bağlamı). --- ---