Nefsin Çarpıtması, Af ve İlahi Tecelli (Kayıt 06)

Kısa Özet

Sohbet, ibadetin kişinin idrak düzeyine göre farklı bir anlam taşıdığını ve ölüm korkusunun aslında benlikten (nefsin kendini ebedileştirme arzusundan) kaynaklandığını anlatarak başlıyor. Ardından gerçek affetmenin sadece söylemde kalmayıp derin bir idrakle gerçekleşmesi gerektiği, nefs-i emmarenin insanı nasıl esir aldığı, Freud'un ego stratejisi görüşünün eksikliği ve buna karşılık dokuz farklı ego stratejisinin (Enneagram) varlığı işleniyor. Son bölümlerde ise ilahi isimlerin (celal, cemal, vedud vb.) insanda nasıl nefis merceğinden geçerek çarpık biçimde tezahür ettiği, acı çekmenin gerçek kaynağının Allah'tan ayrılık bilinci olduğu ve muhataplardan beklenti içine girmeden, zan yerine anlayışla yaklaşmanın önemi vurgulanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • "İnsan acıyı tecrübe etmez, bir tecrübeden acı çeker" — acının kaynağı olaylar değil, kişinin düşük bilincidir.
  • Nefs-i emmare insanı bir çöplüğü hazine sanıp koruyan biri gibi kin ve kırgınlığa tutundurur; oysa affetmeyen, tutan bizzat nefistir.
  • İlahi isimler (celal, cemal, vedud, kıskançlık/gayret vb.) insanda tecelli eder, fakat nefis merceğinden geçerken çarpıtılabilir; asıl mesele bu çarpıklığı fark edip düzeltmektir.

İbadetin Mertebeleri ve Ölüm Korkusu

İbadetler, eylemler olsun; başlangıçlar kişiyi hem hazırlar hem de ona bir ufuk açar. Anlatabiliyor muyum? O yüzden mesela haktan ve hakikatten gafil bir insan için ibadet, onu uyandıran bir şeydir. Gafletten uyandıran bir şeydir. Ama arif için ibadet, kendini bütünüyle erittiği bir şeydir. Arif ibadetteyken yok olur. Ama bizim için, diyelim ki namaz ibadeti, dünyanın bizi uyuttuğu gaflet uykusundan bir uyanıştır. O yüzden hani ibadetin de idrakimize ve varlık durumumuza göre bir açılımı, bir manası ve icra ettiği bir fonksiyon var.

Hazreti Ali diyor ki: "Ben her namazda emaneti sahibine iade ederim." Emaneti veriyor. Geçen bir yerde okumuştum, diyor ki soruyorlar: Namaz kılıyor musun? "Namaz kılıyorum" dersem müşrik olurum, "kılmıyorum" dersem de zındık olurum, diyor. Nasıl yani, diyorlar. Namazı ben kılıyorum ama namaza başladığım anda benliğim siliniyor. Dolayısıyla ben namaz kılmıyorum. Ama orada bir namaz kılınıyor. Fakat ben de mazurum. "O namaza durduğum anda benliğim siliniyor" diyor. Bu, irfanda da var yani. O yüzden neyin üzerine oturduğumuzu da bilmek lazım. Bunun farkında olmamız lazım. Hangi geleneğin, hangi hazinenin üzerine oturduğumuzu fark etmemiz lazım.

Ölüm korkusu, aslında insanın kendini ebedileştirme arzusunun bir ürünüdür. Yani ölümden korkan benliktir. O zaten ölecek yani, ister korksun ister korkmasın. Bu şuna benzer: Bedenimi terk etmekten korkuyorum veya bedenimi terk etmek istemiyorum. Yani terk edeceksin yani. Kendini beden olarak algılıyorsan, işin kötü. Anlatabiliyor musun? Kendini beden olarak algılıyorsan onun geldiği yer topraktır, ona döneceksin. Veya yakarsın, kül olacak. Ama başka bir hakikate, başka bir varlık bilincine erdiğinde, artık o başka bir şey olur.

Bunlar öyle güzel laflar değildir. Yunus Emre, "o ölen hayvan olmuş, aşıklar ölmez" dediğinde... Aşkın ne olduğuna nasıl bakıyordu? Tabii orada da biraz indirgeniyor; sanki adam duygusal bir coşkunluğa girmiş, öyle uçmuş gibi algılanıyor. Bu değil yani. Niye "aşıklar ölmez" diyor? Aşk, seni kaynağınla birleştiren bir şeydir. Aşık nedir? Kendi kaynağına dönen kişidir. Kaynağına döndüğünde aşık, maşuk haline gelir; Hak ile Hak olur. Onun için de ölüm yoktur. Bu, duygusal bir coşkunluk değildir. Oraya "arifler ölmez" de diyebilirsin, aynı şeydir. "Müminler ölmez" de diyebilirsin, aynı şeydir.

Aydınlanma denen dönüşüm için hiçbir teknik ya da sistem olamaz. Çünkü bu uğurda sarf edilen bütün çaba, zorunlu olarak insanın kurtulmak istediği kasvetli durumu üreten zihinden doğar. Geçmiş ölü bir hatıradır, gelecek ise henüz var olmamıştır. Şimdiki an, geçmiş ile gelecek arasında değildir; fakat zamanın dışında daimi bir boyuttur. İşte bunu arifler tecrübe ediyor. Biz mesela modern anlamda, psikolojik anlamda "şimdiki zaman" dediğimizde aslında şu anki zaman dilimini kastediyoruz. Hakikat öğretilerindeki "şimdi" bu değil. Ve o andan başka bir şey zaten yoktur.

Hatta aslında "ilmi hal" tabirinin de iki anlamı var: biri bildiğiniz hal, durum anlamında; biri de şimdiki an anlamında. Arapçada mazi, hal ve müstakbel olarak geçmiş, şimdi, gelecek denir. Aslında "ilmi hal" şimdinin ilmi, şimdinin bilgisi anlamına geliyor. Mesela biz diyoruz ki, kaç yaşındasınız? Buna cevap veren ne veya kim? Eğer bedeninin atomlarını kastediyorsan, atomlar da milyarlarca yıllık değil mi? Atomlarımızın bile üç-beş milyar yıllık olduğu söyleniyor. Ama kendini ne olarak algılıyorsan ona göre bir cevap üretiyorsun. Kaç yaşındasın dediğinde, hangi bilinçte ve hangi varlık algısı içinde bu soruya cevap veriyorum? Eğer atomik düzeyde bir bilincim olsa, diyeceğim ki beş-altı milyar yıllık olabilirim, fizik açısından daha fazla da olabilir. Ama hiçbirimiz öyle bir cevap vermiyoruz. Tamamen psikolojik benliğimiz üzerinden bir cevap veriyoruz: kendimizi hatırladığımız zamandan, doğum tarihimizden itibaren iki tarihi birbirinden çıkarıp yaşımızı söylüyoruz.

Bir veliye, mürşidi demiş ki: Senin doğumun belli değildir. Bazıları bunu "doğum tarihin belli değil" diye algılıyor; o değil. Senin doğumun yok yani, muayyen bir tarihi yok senin doğumun. İşte o büyüğün anlatmak istediği hep bu: kendini geçici olan varoluşun üzerine bina etmemek. "Bu, sen değilsin. Evet, böyle bir tarafın var; fakat o, sen değilsin." Benim elbisem var ama elbise ben olmadığım gibi, bedenimiz de psikolojik bilincimiz de bir elbisedir, geçici bir halidir. Kendimizi ona sınırladığımızda, kendimizi o olarak algıladığımızda, hatalı bir bilinci sürdürmeye devam etmiş oluruz. Bazı gelenekler hep bunun üzerinde durur. Tasavvufta insanın bir hakka bakan yönü, bir de halka bakan yönü vardır (halk, yaratılma manasında). Hakka bakan yönümüzün yaşı yoktur, ezeli ve ebedidir. Halka bakan, yani yaratılmış yönümüz ise zaman, mekan, sınırlılık ve fanilikle malûldür. Fakat o taraf bizim asli yönümüz değildir.

İşte Nasreddin Hoca'nın hikayesi: Bir gün düşmüş, üstü başı kan içinde. Yanındaki demiş ki: Ne oldu? "Cübbem merdivenden yuvarlandı" demiş. "E sana ne oldu?" demişler. "Ben de içindeydim" demiş. İşte mesela biz niye travmatize oluyoruz da evliyalar olmuyor? Evet, travmatize olan bir taraf var; fakat onun bilinci orada değil, o zatın bilinci orada değil. Yoksa o da vefasızlığa maruz kalır, hasta olur, cismani olarak zarar görür; bu oluyor. Bir mürit üstadına sormuş: "Efendim, bana böyle böyle haksızlıklar yapılıyor, niye bana bunlar geliyor?" Demiş: "Oğlum, insansın sen." Burada iki mana var. Biri: zahiri bir tabiatın ve bu alemde zahiri olarak bir sürecin var, bunlara maruz kalacaksın. İkincisi: sen insansın, o negatifliklere karşı pozitif bir şekilde cevap verebilme kabiliyetine sahipsin. İnsan olduğun için kötülüğe maruz kalıyorsun, ta ki senin o insaniyetin açığa çıksın. İnsanız, o zaman eksikliğe, hataya, yanlışa, haksızlığa maruz kalacağız; fakat insaniyetimizle ona cevap vereceğiz. O zaman onlar benim için dert değil, beni inkişaf ettiren, bendeki potansiyeli açığa çıkaran şeylerdir. Ama ben ne yapıyorum? Bendeki o potansiyel açığa çıkacağına, ben de o kötülük yapanla aynı konuma kendimi sokup dejenere oluyorum.

Bu konuda güzel bir hikaye var. Biri gitmiş elbise diktiriyor; elbise diken usta değilmiş, bir kolu uzun dikmiş. Adam giymiş, "kolu uzun" demiş. Terzi demiş: "Bir şey olmaz, sen onu biraz çek." Kolunu çekince, "şurası kırışıyor" demiş. "Onu da öyle yap" demiş. Adam çıkmış, biri sormuş: "Ya sen niye kambur oldun, yoksa bir hastalığa mı düştün?" Şimdi adam kendince bir elbise dikiyor, sonra o elbiseye adamı uyduruyor. Adam düz girmiş, kambur çıkmış. Biz de bu dünyaya düz giriyoruz. Sonra nefsi bizden daha önce malûl olmuş insanlarla karşılaşıyoruz, onların bize giydirdikleri elbiseye biz tabi oluyoruz. Anlatabiliyor muyum? Mesela karşımızda kibirli bir insan varsa, "sende kibir varsa bende onun alası var, buyur" diyoruz. Veyahut onun karşısında eziklik yaşıyoruz. Fark etmez; ikisi de aynı şey.

İnsan mesela "ölmeyeceğim" diye düşünmeli. O büyüğün dediği de bu: "Öleceğim" deme, "ölmeyeceğim" de. "Ben ölü değilim, ben yaşıyorum" de. Ama bunu zahiri ve düşük düzeyde değil, tefekkür ederek düşün. Yani "ben yaşayacağım" ama yaşayacak olan bu bedenim değil, bu psikolojik düzeyim değil; ama ben yaşayacağım, ben ölmeyeceğim. Yoksa "ben ölmeyeceğim" diye hırsla dünyaya dalmak değil bu. Ortalama bilinçteki insanlara böyle söylersen ne yaparlar? "Biz öyle ölmeyecekmişiz, hadi bakalım" diye hırsla dünyaya saldırırlar. O ermişin dediği şey ne? "Öz bilincine yolculukla öz bilincine dönersin" diyor.

Burada farklı eğitim tarzları var, muhataba göre değişir. Mesela bazı yerlerde Allah "öleceksiniz" diyor; bazı yerlerde de "inna lillahi ve inna ileyhi raci'un" (Biz Allah'tanız ve O'na döneceğiz) diyor. Demek ki burada farklı düzeylerin bilgisi var: ölen bir tarafımız var, Allah'a dönen bir tarafımız var. Bu ikisini ayırmamız lazım. Yoksa arife ölüm hiçbir şey yapamaz. Hatta öyle ölüm tecrübeleri vardır ki; mesela bir Fatih Camii'nin son bir türbedarı vardı, sanırım ondan bir önceki hocası ona demiş ki "sen git, bir dolan bakalım Fatih Camii'nin etrafında." O da gitmiş, bir dolanmış, gelmiş bakmışlar vefat etmiş. Böyle yani, bu ilimde de var. Şems-i Tebrizi'ye atfedilen bir söz var: Azrail gelmiş, Şems-i Tebrizi demiş ki "beden torbasında birkaç kemik var, onlar da senin olsun." Ama bu retorik bir laf değil, hakikaten öyle. Bir zattan işitmiştim; o zatın evine Azrail izinsiz girmezmiş, annesi de bunu bilirmiş; bu zat bir arif. Annesi ölümden biraz korkarmış, her ne zaman böyle bir ölüm hadisesi yaşasa hemen oğlunun yanına giderdi. Yani Azrail o zata hürmet ediyor. Anlatabiliyor muyum? Böyle bir bilinç, böyle bir idrak. Tabii ki bizim dezavantajımız bu idrak ve bilinçten tamamen koparılmış olmamız. Tamamen psikolojik düzeyde, nefsani düzeyde bir anlayış ve algılamanın içine sokulmuşuz, oralarda oyalanıyoruz. Evimiz cehennemdeyken kim altta kim üstte kavgası yapıyoruz. Cehennemden çıkma şansın varken, o cehennemde debelenmenize gerek yok. Kötüden daha iyi olmak, iyi bir şey değildir.

Affetme, Nefs-i Emmare ve Ego Stratejileri

Bu kadar acımasız ama "ben şu kadar acımasız", hiç affetmiyorum ama "ben şuraya kadar affediyorum" — bu, o iş değil. Orada sen o affetmeyi bütün derinliğiyle idrak edeceksin, "bizi affedecek bir şey bile görmüyorum" diyecek hale geleceksin. Ama bu laf olarak değil; hakikaten bunun ne anlama geldiğini, nereden kaynaklandığını idrak ederek. Bakacaksın, dünyada affedilmeyecek ne olabilir ki? Dünyanın bütünü ne ki, onun içindeki o küçücük hadiseyi ben kalbimde tutuyorum.

Bu bayramda bir akraba geldi, dedi ki: "Amcam bana bir laf söyledi, kırk iki yıldır bunu buramda taşıyorum." Bu gayet doğal bir şeymiş gibi geliyor; kırk iki yıldır bunu buramda taşımak sanki önemli bir şey yapıyormuş gibi. Yazık. Sen onu tutmuyorsun aslında; o bizi tutuyor. Bırak, bakalım, hadi. Bırakamıyorsun çünkü o seni tutuyor, o seni bırakmıyor; ve sen bırakılmayansın, bırakmayan değil. İşte nefsin dönüşümünde insanın idrak ettiği en temel noktalardan biri bu: aslında biz özel bir kasıt ve idrakle davranmıyoruz, bir bilinç düzeyi tarafından idare ediliyoruz. İslami terminolojide ona nefs-i emmare bilinç düzeyi deniyor. Yani kırk iki yıldır o lafı unutmayan, onu tutan, nefs-i emmare düzeyindeki bilinçtir. O seni tutuyor, sen onu tutmuyorsun; onu bırakamıyorsun zaten. Affedemiyorsun, unutamıyorsun, silemiyorsun. O diyor ki: "Hayır, sana bunu veriyorum, bunu muhafaza edeceksin." Yani şuna benzer: Birisi bize bir çöp getiriyor ve diyor ki "bunu senden alıncaya kadar sende duracak." Niye diyorsun "tamam"? O çöpü alıyorsun, kötü kokusu tutuyor ama tutuyorsun. Nefs-i emmarenin böyle bir yanı var. Bize diyor ki: "Al, bu çöplüğü sana veriyorum, bu benim hazinem." Hakikaten o çöplük onun hazinesi; ona göre bir hazinedir. "Al, o şeyi koru" diyor.

Onun için neyin tenceresinde olduğumuzu idrak etmemiz lazım. Onun için, dışarıya saldırı oklarını veya eleştiri oklarını göndereceğimize, orada kendi nefsimizin o anda ne halde olduğunu; doğal halinde mi, fıtri halinde mi yoksa bir oyuna mı geliyoruz, onu görmemiz lazım. Oyuna geliyorsun ama içindeki, seni oyuna getiren de diyor ki: "Bak, sana bu oyunu oynatan da odur." Buradaki acizliği hissettiğimiz anda dönüşmenin gerekliliğini fark ediyoruz. Bu çok önemli bir nokta. Bakacaksın ki sen nefsinin elinde esirsin, onun karşısında da acizsin, bir şey yapamıyorsun; o seni tuttuğu müddetçe de değişme imkanı yok. İşte orada sana oyun oynayanı fark edeceksin. Sana oyun oynayan dışarıdaki değil.

Hiçbir dini literatürde dünyayı cennete çevirmekten bahsedilmez; mümin olmaktan, kamil olmaktan, hakiki insan olmaktan bahsedilir. Mesela birkaç kere değindiğimiz o meşhur hadise: Hz. Ebu Bekir'e diyorlar ki, sen birine yardım ediyordun, o yardım ettiğin insan senin kızına iftira yaydı, o iftirayı her yerde dillendiriyor; sen ona kızıp yardım etmeyi kesme, diyor. Hatta bu konuda yemin bile etmesin. Sen ona ilgi gösterirsin, o kendi kendisine oyun oynuyor; yani o iftirayı dillendiren ve yayan, kendi nefsinin oyununa düşüyor. Sen de onun nefsinin oyununa düşme. Az önce bahsettiğim terzi hikayesi de bu: orada bir terzi sana yanlış bir elbise dikmişse, sen o elbiseye uygun tavır takınmak zorunda değilsin.

İşte nefsin kör noktası bu. Geçen benim on üç yaşlarında bir yeğenim var, kardeşleri var, kıskançlık falan filan yaşıyor. Anne biraz erkek çocuğuna daha çok değer veriyor; çünkü ailede hiç erkek kardeşi yok, hep bayan. Hep bu şekilde erkek çocuğa daha ekstra bir şey oluyor, farkına varılmadan. Tabii on iki-on üç yaşındaki çocuğun mizacı itibariyle kıskançlığa eğilimi de var, bu tür şeyleri hemen kokusunu alıp tepki gösteriyor. Çok reaksiyonel; kardeşine bağırıyor, dövüyor falan. Bayramda haddi epey aşıyor, kendisi için de zararlı hale geldi. Kardeşleri yüzünden oturttum, konuştum; biraz ağladı falan. Dedim ki: "Sen bu kıskançlığı bırakacaksın, bu küsmeyi de tamamen bırakacaksın." Mesela küserek onların üzerinde bir baskı kuruyor; küstüğü zaman onları odaya almıyor, bilgisayar oynatmıyor, küsmeyi bir araç olarak kullanıyor. Dedim: "Bir daha küsmeyeceksin, küsmek bir iletişim tarzı değil." Biraz sert davrandım ama daha önce de hep konuşmuştum, artık o tona mecburen geçtim çünkü altındaki tonu almıyordu. Dedim: "Kıskanmayacaksın, şey atmayacaksın, küsmeyeceksin; bir iletişim dili değil bu. Bir de bağırmayacaksın ve onları ezmeyeceksin." Bana ne dedi biliyor musunuz? "O zaman güçsüz olurum, kendimi koruyamam." O kadar aciz, o kadar zavallı bir şey var ki o öfkeli, kibirli yapının altında: "Böyle yapmazsam kendimi koruyamam, zayıf düşerim ve zarar görürüm" diyor. Baktım, içim yandı; bunu zaten biliyordum ama çocuk olduğu için daha rahat, aleni ifade etti. Halbuki bu, egonun çok yanlış bir stratejisi. Bizim hayattaki temel kırılması gereken şey de bu; egomuz hayatta bir strateji üretmiş, küçük yaşlarda. Dolayısıyla Freud'un burada hafif bir haklılık payı var: mizaç temelli olarak çok küçük yaşlarda o mizaçtan kaynaklanan bir ego stratejisi oluşuyor ve o kemikleşiyor, tamamen kalıplaşmış hale geliyor.

Bizim hayatta bize en temelde engel olan ilk şey budur. Şunu soracağız kendimize: Benim ne tür bir ego stratejim var hayatta? Fakat Freud'un yanıldığı nokta şu: o stratejiyi ve şekillenmesini genelleştiriyor, herkes için genel hale getiriyor. Halbuki en azından dokuz farklı ego stratejisi var. Anladın mı? Ve biz o ego stratejisini o küçük yaşlarda aile içinde, sosyal çevre içinde, eğitim içinde ediniyoruz; "ben böyle yaşamazsam ayakta duramam" diyoruz. Her insan yaşamak için yapıyor bunu; kötülük yapıyorsa bile bunun için yapıyor, kendine göre ayakta kalabilme, var olabilme, yaşama biçimi bu. Kimsenin kimseye kastı yok diyoruz. Şimdi buradaki çocuk kasıtlı mı kardeşlerine öyle davranıyor? Hayır. Tamamen kendi için, kendini ayakta tutmak, var olmak, kendini korumak için öyle davranıyor. Öyle davranırken zarar veriyor mu? Veriyor. Ama kasıt yok.

Bu yüzden o alanın vebali var ama yerine oturtulursa doğrudur: "haklıyız ama alacağımız yok." Muhataplarımız evet, bize yanlışlar yapmışlardır — anne, baba, eş, çocuk, arkadaş, vesaire yapmıştır. Ama alacağımız yok, hesabı bırak. Herkes birbirine körlemesine vuruyor; kimi kime vurduğu, niye vurduğu belli değil, tek bir gerçek var: kendini korumak, hayatta kalmak. Hatta bazen deriz ya, "can havliyle öyle yaptı." Diyelim ki çok zor bir durumda, derin bir korku veya kaygı içinde sana bir tokat vurdu veya eli sana çarptı; deriz ki "korkusundan can havliyle öyle hareket etti, sana da yumruk geldi." İnanın, başta hiçbir şey yok. O yüzden de hesaba gerek yok. Keşke hesap sorabilecek bir bilinç olsaydı; o bilinç yok. Böylece kimseye hesap sormaya, herhangi bir ilişkiye, herhangi bir olguya takılmamız da gerekmiyor. Çünkü bu bizi engelleyen bir şey. Mesela ben hayatımda birilerini affetmeyerek veya birilerinden mutlaka bir gün hesap soracağıma yemin ederek, ömrüm boyunca alacaklı olduğumu düşünerek "adam" olamam; çünkü ermek demek, o benliğin olmaması demektir; sen o benlikle ermeye çalışıyorsun, böyle bir şeye imkan yok. Böyle bir şeyin tabiatı itibariyle geçerliliği söz konusu değil.

Mesela o kırk iki yıldır unutmayan kişi: "cennette olursa ben olmam" diyor. Zaten olamazsın yani, bu kafayla mümkün değil. Öyle bir şey olabilir mi? Hayır, o kişi kendi benlik hapishanesinin farkında değil. O yüzden kişi her şeyi bilgece unutmalıdır; niye unuttuğunu, niye sildiğini bilerek silmelidir. "Öyle denildiği için" değil, hakikat temelli bir şekilde unutmalı. Niye ben kimseden hesap soramam? Gerçi hesap soracak bilinç de yok ki; zaten o insan o kötülüğü yaparken farkında değil. Uykuda sana yumruk atmış, uyur gezer, yüzüne eline basmış; hesap sorabilir misin? Soramazsın. Hakikat noktasında soramayız. Ama zahiri hukukta "bunu öldürmüş, bunun cezası budur" dersin; bu ayrı bir şey, zahiri düzenin korunmasıyla ilişkili bir şey. O insan gerçekten şuurlu olsa onu yapmaz; dolayısıyla hakikatte şefkat edilmesi, uyarılması ve uyandırılması gereken biridir. O yüzden bizde çok böyle menkıbeler veyahut yakın tarihli örnekler var. Mesela bir Allah dostu hapishaneye girmiş, üç-beş adam öldürmüş falan. Ona canavar gibi bakmıyor, şefkate, uyarılmaya, uyandırılmaya muhtaç biri olarak görüyor. Bu adam cani, üç kişi öldürmüş ama o gözle bakmıyor, bu gözle bakıyor. O yüzden de gerçek anlamda bir affedicilik var.

Şimdi biz bütün benliğin, egonun stratejilerine dolu olarak hakka yönelemeyiz, yol alamayız. O yüzden bir ayette diyor ki: "Size hikmeti öğreten ve sizi arındıran bir peygamber gelmiştir." Önce arındırma geçiyor, sonra ilim ve hikmeti veriyor. Hazreti İbrahim'in bir duası da hatırlatıldı: "Ya Rabbi, ilim ve hikmeti öğreten ve arındıran bir evlat bana ver" diye, bir nesil ister, hizmet etsin diye. Allah kabul ettiğini beyan ederken ayetteki sıralamayı değiştirerek kabul ediyor; çünkü temizlenmeden, arınmadan ilim ve hikmete hakiki anlamda muhatap olamayız. O bizde yer bulamaz. Anlatabiliyor muyum? O yüzden mesela biz çok şey okuyoruz, dinliyoruz ama yer etmiyor. "Güzel" diyoruz ama "Allah benden biraz uzak olsun." "Merhametli olmak, affetmek güzel ama ben alacağımdan vazgeçemem" diyoruz. İşte orada geleneksel öğreti önce arındırma üzerinde duruyor, ondan sonra ilim ve hikmet süreci işliyor.

Arınma, İlim-Hikmet ve Muhatabı Anlamak

Burada kendimizle ilgili şu önemli: bizi birçok defa yoldan alıkoyan şey, çevremizin ve muhataplarımızın yaptıklarının, eylemlerinin, tutumlarının bizim benliğimiz tarafından değerlendirilme biçimidir. Bu bizi hayatta engelliyor. Ama bu, bizatihi engelleyen bir şey değil; biz onu engel haline getiriyoruz. Allah hiçbir zaman "dağa çıkın, hiç kimseyi görmeyin, öyle ereceksiniz" demez; böyle bir şey değil. O geçici bir dönemdir; bütün o negatif etkilerden uzaklaşıp kendine dönmek içindir. Ama bizde şöyle oluyor: toplandığımız zaman ne kadar da kendimiz üzerine değil, hep birilerinin yaptıkları yanlışlar üzerinde konuşuyoruz. Birilerinin yaptığı yanlışlar üzerine ancak şu şartla konuşabiliriz: kendimizin bu gibi durumlarda ve tutumlar karşısında nasıl bir tutum ve anlayış içinde olacağımızla ilgili konuşabiliriz. Yoksa onun dışında caiz değildir. Hiç kimseyi şikayet etmekle ilgili konuşmamızın bir anlamı yoktur, boş bir şeydir. Nefsimiz bunu söylese bile dinlemeyeceğiz; "şu an boş konuşuyoruz" demeliyiz. Şunu konuşabiliriz: "O bunu yaptı; ben gerçek anlamda insan olarak bu durumda nasıl bir tutum ve tavır takınmalıyım?" Bunu insan kendi kendine konuşabilir. Yoksa nefsin gevezeliği — "sana bunu yaptı, şunu yaptı, ne hakkı vardı, sen bunu hak etmiyordun" gibi — boş bir şeydir.

Kendimizi o noktada çekmeliyiz ve o ego stratejisine dönmeliyiz: Ben nasıl bir strateji içinde hareket ediyorum? Nasıl bir stratejinin beni ayakta kılacağını, var kılacağını zannediyordum? O stratejiyi gözlemlememiz, çözümlememiz gerekir; o strateji yanlış bir stratejidir. Tabii o stratejinin yerini alabilecek bir anlayışa ihtiyacımız var. "Peki bu yanlış, bunu anladım, ne olabilir?" O zaman kişi hakikate yönelebilir; işte orada da ilim ve hikmet basamağı ortaya çıkar. Ama öncelikle onu yanlış olarak fark edecek. Burada muhataplarımızın bireysel algılarını, bireysel stratejilerini, bireysel çarpıklıklarını şefkatle karşılamak durumundayız. Ama önce onu anlamak durumundayız.

Şey var: indirgenmiş bir bilinç, düşmüş bir dil, bir anlayış, bir şuur var; onu anlamalıyız. Anlarsak özdeşleşmeyiz, meşru görmeyiz ve özdeşleşmeyiz. "O bunu niye yapıyordu" diye sorabildiğimizde, o zaman benliğimizin takılacağı çengel kalmaz; nefret, kızgınlık, alınmışlık, gücenmişlik gibi gereksiz stratejileri bırakırız. Diyelim ki ebeveynim bir kardeşimi kayırmış; niye kayırmış diye analizini yaparsın, bundan bundan bundan, tamam mevzu bitti. Ama "onu kayırdı, beni hep ezdi" — bu yanlış bir dil, oradan bir yere varamayız. O hesabın bizi götüreceği bir sonuç yoktur; hiç kimse bu dünyadan alacaklarını tahsil ederek gitmemiştir, gidemezler. Bazı hadislerde de vardır: biri Allah'ın huzurunda "ben bundan hesap soracağım" der, öteki de "ben de bunu ondan sorun" der. Kamil insan kimseden hesap sormaz, doğru Allah'a gider; ne uğraşır insanlarla?

Burada Bahauddin diye bir zat var, diyor ki: Allah'ı bulacağımız yol, başkalarına karşı öfke, kırgınlık veya kırılmışlık duyacağımız yol değildir. Oradan gidilmez. "Sen insanlarla kavga ederken o gerçek yolundan alıkonuyorsun" diyor. Çok önemli bir şey bu. Biz insanlarla kavga ediyoruz, bazen zihnen bazen zahiren; fakat bu bizi ilahi yakınlıktan alıkoyuyor. İstediğin kadar haklı ol. Mesela şöyle düşünün: Çok güzel bir yere davet edilmişsin, yoldasın, biri sana sataşıyor. En doğru tavır nedir? "Tamam abicim, tamam haklısın" deyip yola devam etmek; yoksa onun sataşmasına cevap vermek, uğraşmak, çatışmak, kavga etmek değil. Sen yoldan alıkonuyorsun, kendine engel oluyorsun. Karşındaki, sana sataşan zaten güneşli değil. Orada çok güzel bir şey söylüyor: "Biz insanlarla kavga ederken o kavganın gürültüsünden Tanrı'nın sesini duyamaz oluruz." O ego savaşları yapılırken ilahi sesi, ilahi ahengi kaçırıyorsun. İstersen orada o kavgayı kazan, ne olacak? Biri bana haksızlık yaptı, ben de haklı olduğumu ispat ettim, ele aleme de gösterdim; ne oldu, ne kazandım? Kazandığımın değeri ne kadar?

Şirkette de böyle durumlar yaşanıyor; orada zahiri hukuk itibariyle insan hakkını, hukukunu ifade eder, almak için gayret eder. Fakat bu tür şeylere hiçbir zaman takılmaz. Diyelim ki adam psikolojik olarak, makam olarak, etki olarak güçlü; senin yapacağın bir şey yok, o güçlü. Ama devamlı bir strateji izler, her şeyi bütün ayrıntılarıyla analiz eder; cevap veremeyen biri yanlış bir şey yapabilir. Ama buradaki temel fark şu: hayattaki her şeyde bu bilinci elde etmek. Anlatabiliyor muyum? Yoksa tabii ki insan zahiren hakkını hukukunu savunabilir; ama sanki bu olmazsa hayati ve sürekli bir şey kaybedecekmiş gibi davranmaz. Böyle bir şey yoktur hayatında; hiçbir şey, gönlünü oraya koyacak kadar, varlığını oraya tahkim edecek kadar, orayla özdeşleşecek kadar kıymetli değildir.

"Duygusal olarak bunu yenemiyoruz" diyorsanız, tabii yenemiyoruz; söylediklerinize akılla ikna oluyoruz ama gönül aynı yerde kalmıyor mu? Onu da öyle olmasın diye çalışıyoruz, gönül orayı koymasın diye; çünkü gönül çok önemli, işte duygu merkezimiz. "Hissettiğim o şeyden kurtulamıyorum" diyorsan, işte burada temel olarak dua devreye giriyor. Ama öncelikle kişinin hakikat olarak bir temeli olması lazım: kendisine, "bu nedenle kırılman manasız, bu nedenle affetmelisin" diyecek bir hakikate öncelikle ihtiyacımız var. Sonra içgüdüsel merkezimiz, duygusal merkezimiz bunu bir türlü kabullenemiyor, değişemiyorsa, işte orada insanın dua etmesi devreye girer. Veyahut sufilerin dediği bir şey var: eğer nefsini ikna edemiyorsan, ona tabi olma. İkna edemeyebilirim, çünkü o her zaman ikna olabilecek bir nitelikte olmayabilir, süreç içinde hemen ikna olmuyor; "ben de varım" diyor hâlâ. Yaşama konusunda epey güçlüdür.

Sufilerin güzel bir kıssası var: Ashab-ı Kehf. Demişler ki, biz bu şehirde yaşamayacağız; çünkü bu şehir bize hem hayat hakkı tanıyor hem de kendisine tabi olmamızı istiyor; hem bizi serbest bırakmıyor hem de "tabi olacaksınız" diyor. O zaman "biz mağaraya çekiliyoruz" diyorlar. O mağara aslında insanın kendi kalbi, ruhudur. Köpekleri de "ben burada kalacağım" diyor. Sonra onlar gidince köpek yalnız kalıyor, "ben de geliyorum" diyor. Yani nefsim tatmin olmuyorsa yapacak bir şeyim yok, kusura bakma; bu böyle. Sonra en son gelip katılıyor gibi. Anlatabiliyor muyum? Temel olan, ona deyim yerindeyse yüz vermemek, onu haklı bulmamak. Yoksa bazı merkezler var insanda, hemen değişmiyorlar; tam erince iş değişiyor, otomatikman hepsi sıfırlanıyor. Ama o yol sürecinde hakikatle ikna olmayan bazı nüveler oluyor bizde. Fakat biz tabii ki onları her zaman, her durumda hakikatle karşı karşıya getireceğiz; dönüşmediklerinde de en azından tabi olmayacağız ve hakikaten dua edeceğiz. Hani Hazreti Yusuf'un kıssasında olduğu gibi, "Allah'tan bir burhan gördü de onu koruduk" diyor. Fakat orada Hz. Yusuf'un iffetini koruma kararlılığı ve himmeti var; o konuda iştiyakı ve şevki var, Allah da ona öyle yardım ediyor. Orada insan dua ile nefsine karşı Allah'ı siper almalı; o zaman nefsin gücü zayıflar. Zaten biz duadan ve Allah'ın yardımına yönelik teveccühten uzak kaldığımızda nefis kendini güçlendiriyor.

İnsan iç varlığına tamamıyla dönebildiği zaman, nefsin bir hükümranlığı kalmayacaktır; orada nefs fıtri haline gelecek. Daha önce çok eski derslerde de bahsetmiştik: nefs mutlak olarak kötü bir şey değil, fıtri halinde çok iyi bir şey. Fıtri hali tam bir ayna gibidir; kendisine tecelli edeni yansıtır. Bir tercihte bulunmaz, nefsani bir reaksiyon göstermez fıtri halinde. Bunu neye benzetebiliriz? Güneşle aya. Ay, güneşin (ruhun) etkilerini hem indirgeyen — fakat pozitif anlamda indirgeyen — hem yayan bir şeydir. Aynı zamanda da farklı halleri tecrübe eden bir tabiata sahip. Mesela ruh sevilmemeyi tecrübe edemez, ruhta böyle bir imkan yok; fakat nefiste böyle bir imkan var, sevilmemeyi tecrübe edebilir. Ama fıtri halinde nasıl tecrübe eder sevilmemeyi? "Bu insan sevmiyor" diye tecrübe eder; olumsuz anlamdaki nefs düzeyinde ise "bu insan beni sevmiyor, niye beni sevmiyor, sevmeli" diye tecrübe eder. Anlatabiliyor muyum? Nefs, görecelilikleri ve negatiflikleri tecrübe etmek için verilmiş bir mercektir; fıtri hali böyledir. Ama bozulmaya başladığında, kendine yansıyan şeyi çarpıtarak hem alır hem çarpıtarak yansıtır. Mesela "bu insan beni sevmiyor, cehennemin dibine dönsün" — bak, yanlış aldı ve yanlış yansıttı. Fıtri halde olsa nefs derdi ki: "Bu insan kendisine gelen sevgiyi aktaramıyor, yansıtamıyor, Allah selamet versin"; bunu kendine dair, "ben" diye algılamaz. Nefsin bir başka durumu da dışarıdakiler, dış dünyanın kendisiyle ilgili algısı.

Burada nefs aslında sen nesin ve nasıl algılanıyorsun, bunu tecrübe edebilecek bir mahiyette; buraya kadar problem yok. "Ben şöyleyim ve çevremdeki algı merkezleri de beni farklı açılardan, farklı durumlarda oldukları için böyle algılıyorlar" — buraya kadar problem yok. Problem, o algıyı ayırt edip sonra o ayrımı devam ettirerek "ben bu algıdan rahatsız oluyorum" demesinde. İşte o zaman bozulmuş oluyor. Mesela peygamber geldiğinde insanlar onu farklı noktalarda, farklı şekillerde algıladılar; kimisi ona yalancı dedi, kimisi "Mekke'ye hakim olmak için bunu yapıyor" dedi, kimisi türlü türlü şeyler söyledi. Hz. Ebu Bekir dedi ki: "Sen hak bir insansın, hiçbir zaman yalan söylemezsin, söylediğin de haktır." Fakat bakın, bu peygamberin kendisiyle ilgili bir şey değil; peygamber ne olduğunu biliyor, etraftakiler onu kendilerine göre bir şekilde tanımlıyorlar. Orada Allah peygambere diyor: "Allah'ın sana şahit olması sana yeter." İnsanlar sana yalancı diyebilir, kahin diyebilir, menfaatçi diyebilir. Ama nefis bozulduğunda veya fıtratından koptuğunda diyor ki: "Bana niye öyle diyorlar, ben öyle değilim ki." Halbuki bu, ne kadar göreceli şekilde değerlendirilebildiğini gösterir. Allah mı diyor "ben sonsuz kudret sahibiyim ama kimileri beni aciz biliyor, kimileri beni yok biliyor"? Herkes bir türlü biliyor Allah'ı ama Allah bunlardan rahatsız değil. Kamil insanlar da rahatsız olmaz; sadece o yanlış algılayanların, kendileri için hatalarını düzeltmeleri adına onlara yardımda bulunur. "Sen beni böyle yanlış değerlendiriyorsun ama bu senin için iyi değil, seni geliştirmez, olumlu bir şey değil, senin varlığın için karartıcı bir şey" der. Yoksa "istersen beni öyle bil, öyle bil" diye bir tavrı yoktur.

İnsanın temel varlık sebebi de yine Tanrı'nın varlık sebebiyle bir manada örtüşüyor: Tanrı bilinmek istedi, insanı onun için yarattı. İnsan O'nu inkar ettiğinde de bu bir algılama biçimidir; cezalandırma sıfatlarından biri de işte budur. O manada bakıldığında insanın da en temel kaygısı bilinmek; ikincisi, iyi bilinmek istiyor. Buradaki incelik şu: "Bak, şu insan bana iftira atıyor, beni yanlış biliyor, beni yok sayıyor, bunu cezalandıracağım" diyoruz mesela. Biz diyoruz ki herhalde Allah da böyle cezalandırıyor. Hayır. Sen Allah'ı tanımamakla kendini bir sürece itiyorsun; o sürecin adı cezalandırılmadır, çünkü ceza zaten "karşılık" demektir. Anlatabiliyor muyum? Allah "kızmış da bunu cezalandıracağım, nasıl beni böyle bilir" demez; böyle bir şey yok. Bu, birçok gelenekte anlatılan deve, at veya aslan hikayelerine benzer: çok susamış, suyun kenarına gelmiş, kendi yüzünü suda görmüş; kendi yüzünü tam bilmiyor, orada biri var zannediyor. Başını suya sokmaya çalışıyor ve susuzluktan ölüyor. Orada bir şey yanlış algıladı, değil mi? Ve ne oldu? Öldü, ya da susuzluktan çatladı. Bir ceza gördü mü? Gördü. Cezayı veren kim? Kendisi. Yoksa haşa Allah "nasıl beni tanımazsın, sana ceza" demez. Sen O'nu doğru tanımamakla bir sürece giriyorsun; bu fıtri bir süreçtir, o sürece girip sıkıntı çekmeye başlıyorsun. Halbuki Allah çoğu zaman yardımcı oluyor, "tamam, sen böyle bir sürece girdin ama yine ben seni tutayım" diyor; işte affetmesi de bu. Acı çekiyoruz ya, acıların özü aslında Allah'tan uzak olmaktır. Bir sufinin ifadesiyle, "nar-ı cehennem" dediği şey aslında Allah'tan ayrılıktır (firak).

Acının Kaynağı ve Saf Bilinç

Niye cehenneme giriyorlar? Allah'tan ayrı oldukları için. Ayrı olmanın bizatihi kendisi cehennem yani; yoksa ekstra bir cehennem yok. Bu dünyada çektiğimiz acılar da onun bir iz düşümü, bir yansıma biçimidir. "Ben acı çekiyorsam bu Allah'tan ayrı olduğum içindir." Yoksa acı bizatihi yoktur; ama o ayrılık ve o ayrılığın düşük bilinci bana sonuçta acı olarak yansıyor. Mesela güneş var fakat ben bütün perdeleri kapatmışım, elimde de bir mum var; o sönünce karanlıkta kalıyorum. Bu benim kendime yaptığım bir şeydir. Biri mumu söndürünce "eyvah, karanlıkta kaldım" diyorum ve ona saldırıyorum, "sen beni karanlıkta bıraktın" diyorum. Oysa güneşe bir pencere açsan, tavanı biraz açsan, hiç karanlıkta kalır mısın? Mumu da yakarsın, bakarsın kim mumu söndürüyor kim yakıyor, o da bir tecrübe. Ama biri senin mumunu söndürdüğünde karanlıkta kalmazsın, karanlıkta kalıp acı çektiğinde acının körüklenmişi biz oluruz. O zaman Allah kimseye acı çektirmez; acı bizim düşük bilincimize dönüktür. Arif, kamil insan acı çekmez. Biz bunu anladığımızda, "bize acı verenler" diye bir cümle kullansak bile aslında bu yanlış bir şey. Birilerinin yaptığı şeyden ben acı çekiyorsam, o acının sorumlusu onlar değil, benim kendi bilincim. O zaman kardeşim, sen yanlış yaptın, bu senin adına yanlış bir şey; ama acı çekiyorsam bu benimle ilgili bir mevzu, bunun seninle bir alakası yok. O mesele benim meselem, ben onunla uğraşmalıyım.

İşte o kamil insanlar, Allah'ın yakınlığını idrak etmeyen insanları cehennemi bir bilinç düzeyinde görmüştür; çünkü hakikat odur. Hakkı bulduğunda o ortadan kalkıyor. Dolayısıyla insan acı çekmez, fakat bir olaydan acıyı tecrübe eder; kendisinin düşük bilinci o tecrübeye düşer. "İnsan acıyı tecrübe etmez, bir tecrübeden acı çeker" der Barşeker (?). O tecrübeden acı çeken bizim sınırlı bilincimizdir, orada kimsenin suçu yoktur. O yüzden gafil kişi kendi halinden değil, fenomenlerden (olgulardan) sakınır. Ama bilge kişi olgulardan değil, kendi iç halinden sakınır; sakınacağı bir şey varsa o, nefsani ego düzeyli bilincidir. Yoksa olayın kendisinden değil. Bu şuna benzer: İncecik çamaşırlarla dışarı çıkmışsın, tabii üşüyorsun. Ama "niye bu hava beni üşütüyor" diyorsun; kardeşim, hava kış, öyle. Sen giyinsen problem kalmayacak; sen havadan değil kendinden sakın. "Ben o olayı yaşarken ne haldeyim" diye bir bilinç lazım burada. Gafil insan olaylardan sakınır; yani kendi içsel hali, bilinç düzeyi değil de olaylardan sakınır, "aman böyle olmasın, şöyle olmasın" diye. Olgunlaştığında olaylardan değil kendi halinden sakınır. Burada korku veya kaygı anlamında değil; "ben burada daha derinlikli, daha hakikate yakın bir bilince doğru yol almalıyım" anlamında. O olaylar bizi aslında ona hatırlatan, ona götüren, ona hizmet eden şeylerdir. Fenomenlerden, olaylardan bizim etkilenim düzeyimiz aslında bize nerede olduğumuzu hatırlatan bir ölçü birimidir; hava sıcaklığını gösteren termometre gibi. Biri sana vefasızlık yaptı, "ne kadar nankör insan" diyorsun; bu, onun değil senin seviyeni gösterir. Ben ne kadar egoistçe bakıyorum ki olaya, ne kadar "nankör bir insan" olarak tanımladım onu — o olay ve benim verdiğim cevap, benim durumumun bir göstergesidir. Analiz konusu bu, başka hiçbir şeyi göstermez. O yüzden ben genellikle arkadaşlarımla konuştuğumda, onun anlattığı şeye değil, daha çok bunu nasıl hissettiğine, nasıl algıladığına bakarım. Ben ne yapabilirim ki, o şeyi değiştiremem. Bana kışın çok soğuk olduğunu anlatıyor; ben de o kendisi de kışı değiştiremez. Ama o ne halde, onun üzerinde konuşabiliriz; o, üzerinde çalışabileceğimiz bir alandır.

Son olarak bir dize var: "Bambu gölgeleri merdivenleri süpürüyor, fakat hiç toz kalkmıyor. Ay ışığı suyun derinliklerine nüfuz ediyor, fakat suda hiç iz kalmıyor." Bambunun gölgeleri merdivene yansıyor, merdivenleri süpürüyor fakat hiç toz kalkmıyor; çünkü bambu yok ki, hakikatin coğrafyası yok, bambu da yok. İşte bu, saf şuurun, kamil idrakin olaylardan etkilenimidir. Peygamberler en büyük sıkıntıları, zorlukları yaşamışlar değil mi; fakat orada bir bilinç var, hiç toz kalkmıyor, hiçbir iz kalmıyor. Bakarsın hani arabalar olur, anlayan adam der ki "bu arabaya çarpılmış, çok darbe var." Götürürsün birine, adam der ki "darbe yemiş, bir de üzerini boyamış." Ama biz anlamayız. Şimdi biz de aslında o darbelerle "tamam işte" deyip yaşıyoruz. O darbeler, ortalama bilincimizin olayları algılama tarzının sonucu; onlarla uğraşmayacağız, o darbeleri dönüştürecek bir anlayışa gelmemiz lazım. Yoksa o bilinçle her zaman darbe yiyeceğiz, o darbelerden kurtulamayız. Ama bir noktaya gelirsen artık onlar sende darbe etkisi yapmaz. İşte burada denildiği gibi: bambu gölgeleri merdivenleri süpürüyor fakat hiç toz kalkmıyor, ay ışığı suyun derinliklerine nüfuz ediyor fakat suda hiç iz kalmıyor.

Bunu bazen "peygamberlerin, evliyaların hayatı böyle" diye okuduğumuzda uzak bir şey sanıyoruz; ama onlar bizde de olan saf bilinci temsil ettiler, o itibarla bir farkımız yok onlardan. İlginç bir şey: Bediüzzaman hakkında bir Batılı — bir İngiliz ya da Amerikalı olabilir, tam hatırlamıyorum — diyor ki: "Önce eserlerini okudum, sonra hayatını inceledim ve büyük bir şaşkınlık yaşadım. Çünkü eserlerini okuduğumda sanki bu insan gayet rahat, sıkıntısız bir hayat yaşamış, kafası rahat, hiç kimseyle problemi olmamış zannettim; tabiattan, merhametten, uslu ve saf bir üsluptan bahsediyor. Sonra hayatını okudum, yirmi beş-otuz senesi sürgünlerde, bir kısmı ağır hapislerde geçmiş. Ama eserlerinde hiç o izi görmedim." Biz mesela bir roman okuduğumuzda "bu insan çok acı yaşamış" deriz ve bunu matah bir şey olarak görürüz; "adam şiir yazmış, hakikaten en büyük acıları yaşamış" deriz ve onu övgüyle karşılarız. Ama bu yanlış bir şey; hepimiz darbeler almışız ve alıyoruz hayatta, fakat mevzu darbe almamak veya darbelerden kendimizi korumak değil, bilincimizin değişip başka bir düzeye gelip bahsettiğimiz hale gelmesi. O olayları yine yaşayacaksın, fakat hiçbir acı olmayacak. Bir sözün okunduğunda kimse "bu adam çok acı çekmiş" demeyecek. Diyorsa, sen henüz iyice arınmamışsındır; insan bunu ancak muhataplarına bir ders niyetiyle anlatabilir, paylaşabilir — bu ayrı bir şey. "Böyle olaylar yaşadım, o zamanlar böyle oldu" diye sonradan anlatabiliriz; ama bunu asli ve meşru bir hal olarak anlatmak yanlıştır. Onu o bilinçle okumalıyız.

Yola girdikçe daha çok darbe geliyor mu diye sorulunca: Bunu söylemiyoruz çünkü nefis onu yanlış alıyor; "o zaman yola girmeyelim" der. Öyle değil aslında. Şuna benzer: sana bedeninin kaldıramayacağı bir yük verilmez, ama seni geliştirmek için, daha hızlı bir dönüşüme ulaştırmak için verilen bir şey vardır; tabii nefis orada yine "ben zaten bu kadarını taşıyamıyorum, bir de bu mu olacaktı" kaygısına düşer. Yoksa "yola girdin, hemen üstüne yük yükleyeyim" demez Allah. Ama günlük hayatın akışında, o yolun bakış açısını almaya başladıkça, o yolda ilerledikçe, günlük hayatın zaten sanki yeterli olamayacakmış gibi hissedersin. Biraz önce dedik ya, olaylardan değil kendi halimizden sakınacağız. Yoksa öyle basit bazı olaylar var ki bizi sıkıyor, sarsıyor, üzüntüye sevk ediyor, depresyona sokuyor; halbuki hakikaten büyük bir olay değil, biz orada çok küçülmüşüz. O gerçek varlığımızdan, özümüzden o kadar uzaklaşmışız ki o yüzden o kadar ağır geliyor.

Burada asıl mesele darbeler değil. Bazı menkıbelerde de anlatılır: o yolda olan insanlar "Ya Rabbi, daha yok mu?" derlermiş; çünkü orada onun tadını almışlar, o musibet diye bizim algıladığımız şeylerin tadını almışlar, öyle dönüştürüyor ki. Ciddi ciddi yola girdiğimizde daha bir tık daha rahat gidiyoruz; ağırlık yükselmesi çok rahatsız etmiyor. Yani artık perspektif değişiyor; sen artık olaylara aynı şekilde bakmıyorsun, çünkü anlıyorsun ki mevzu olaylar değil, mevzu sende bitiyor. Bunu anladıkça olaylardan korkmuyorsun. Öyle büyük olaylar gelir ki, fakat sen öyle bir halde olursun ki hiç problem olmaz; sen bile şaşırırsın. Hatta bazı arkadaşlarda buna tanık olmuşum, "ben bile böyle bir halde olabileceğimi tahmin etmiyordum" diyorlar. Derim ki "Allah'a şükret, çünkü bu Allah'ın sana bir lütfudur, onu da kendine mal etmeyeceksin." O da ayrı yolun bir inceliği: kendimize mal etmeyeceğiz. Ama orada insan hakikaten bazen hisseder: "Allah bana öyle bir hal verdi ki hiçbir şey demedim." Geçen biri vardı, "sen benimle kafa mı buluyorsun" dedi bana; normalde biraz hissettim ama "Allah sanki beni tuttu, otur dedi, hiçbir şey demedim, Allah'a şükür" dedi. İyi bir şey; Allah seni o anda nefsine bırakmamış. Burada, yola girdiğinde ilahi lütuflardan da emin olmalı; yolun sahibi çünkü O'dur. Zaten temel mesele kesinlikle olgular değil. Ne kadar idrak edebilirsek orada şunu anlarız: "Ya Rabbi, sen zaten taşıyamayacağım bir şeyi vermezsin, bunu biliyorsun; verilmişse de taşıyabileceğime senin idrakindir." O ağırlıkla ilgilenmiyorsun, sendeki potansiyelle ilgileniyorsun; "bunu nasıl taşırım, nasıl tönere edebilirim, nasıl kaldırabilirim" diye bakıyorsun, ne kadar büyük olduğuyla uğraşmıyorsun. Düşünün, peygamber Taif'te taşlanmış, dua etmiş. Bu aslında insan olmakla ilişkili, peygamber olmakla ilişkili değil; insan o, insan o yani.

İlahi İsimlerin Tecellisi ve Nefsin Çarpıtması

Bir şekilde her birimiz farklı isimlerin tecellisine ayna oluyoruz. Mesela Hazreti Musa aleyhisselamda çok güzel bir isim tecelli etmiş, onunla bir imtihan olmuş. Bunun dışında başka şeyler de imtihan olmuş, bizim gibi. Bu, bütün insanların içinde geçerli mi, yani taşıdığımız sıfatla mı ilişkili? Gerçekten taşıdığımız sıfatlarla mı imtihan oluyoruz? Tabii ki. Yani şöyle düşünebilirsiniz: bir anne olduğunuzda o annelikle ilişkili bir şey yaşayacaksınız çocuğunuzla. Basit bir örnek olsun diye verdim, farkındayım. Orada kendi bizdeki tecelliye göre farklı boyutlarda imtihanlar yaşıyoruz. Onu biz bilebilir miyiz? Bir zaman sonra fark edebiliriz. Mesela şöyle bir örnek vereyim: diyelim ki Allah'ın sizde celali kudreti tecelli ediyor ve siz güçsüzlükle sınanıyorsunuz; anlatabildim mi? O noktalar sizi tam olarak dönüştürecek şeylerdir. Diyelim ki edilirse, Allah on ikiden vuruyor, oradaki gereksiz cefanın harcanmaması için. Mesela diyelim ki ilahi kudretin tecelli ettiği güç odaklı bir tabiatınız var; siz orada güçsüzlükle, bir durum karşısında aciz kalmakla sınanıyorsunuz. Ama insanlar arasında ufak tefek irili ufaklı böyle şeyler meydana geliyor. Hangisinin ciddi anlamda bir imtihan olduğunu nasıl anlar insan? Seni en çok zorlayan şey, senin oradaki temel meselendir. Bunu mizaçlar üzerinden de az çok anlayabiliriz.

Kişinin en çok zorlandığı nokta — mesela geçen bir arkadaş dedi ki: "Beni aptal yerine koyuyor, tepem attı." Diyelim ki onun için "aptal yerine konulmak", birinin kendisini senden daha güçlü/zeki anlayıp seni öyle görmesiyle ilişkili. Bu nedir? Senin oradaki temel imtihan alanındır. Ama bilemeyiz, değil mi? Belli bir ölçüye kadar bilebiliriz; mizacımızla ilişkin bir şey. Mesela sana "senin hiçbir özelliğin yok kardeşim, sıradan bir adamsın" dendiğinde, o aslında biriciklik ve nevi şahsına münhasır olmayla ilişkilidir; Bedi isminin tecellisine daha yatkın ve onunla ilgili bir idraki var, fakat o çarpık hale gelmiş ve nefis düzeyinde algılanıyor. Mesela onun hayattaki en büyük imtihanı budur. Diyelim ki ben burada "hepimiz çay içelim" dedim; bir tip diyebilir ki "bana ne, hepimiz mi çay içeceğiz, sürü müyüz kardeşler?" Başka bir mizaç bundan hiç kötü etkilenmeyebilir. Anlatabiliyor muyum? Her birimizin en çok zorlandığı, "buna hiç tahammül edemiyorum" dediğimiz nokta, üzerinde çalışılması gereken noktadır; ve bu noktalar insandan insana değişir, illa kötü bir şey olması gerekmez.

Geçen gün bir arkadaş internet üzerinden sordu: "Sana bilmediğim bir şey sorayım mı?" dedi. "Sor" dedim, kapattı gitti. Aklıma geliyordu; biraz daha şey olsam ben birkaç tane bu altta kalırdım, gece giderdim, "ne soracağım, benim bilmediğim ne olur ki" diye düşünürdüm. İşte insanın en çok zorlandığı, "ben buna hiç tahammül edemiyorum" dediği yer, biri bana böyle dediğinde tahammül boyutundan bakıyoruz, çünkü oradan fark ediliyor; öbür taraftan fark edilmiyor.

Mesela sizde var olan yansımayı düşünün: "Allah'ım, ben de Kadir, Hakim anlamında isimleri tecelli ediyor" diyelim; Allah bana bir kudret, bir güç, toplumda bir konum vermiş, birçok kişiyi sevk ve idare ediyorum diyor, bir devlet başkanı diyelim. Şimdi orada o imtihan çok daha zor bir şey, çünkü kişi orada farkında olmayabiliyor. "Ben güçlüyüm" diyor, "ben ne diyorsam o" diyor. Anlatabiliyor muyum? Orada tecelli, ego merceğinden geçerek çarpıtılmış bir şekilde yansıyor. Fakat kişinin kendisini böyle algılaması çok güç; bu daha çok dışarıdan algılanabilir, taşıdığı sıfatlardan dolayı biz onu fark ederiz.

Buradaki incelik şu; bir söz üzerinden söyleyeyim: "Gerçek iyilik, senin içinde olan ama sana ait olmayan iyiliktir." Mesela merhametli olmak, şefkatli olmak, sevecen olmak — "biz Allah'ın Vedud ismine mazharız, seviyoruz, sevilmeyi seviyoruz" deriz. Kardeşim bu böyle değil; sen Allah'ın Vedud ismine mazharsın, sen Vedud değilsin. "Ben seviyorum" dediğin anda, gelen tecelliyi nefis merceğinden geçirip çarpıtıyorsun. Allah'ın kudret, kadir, hakim ismine mazhar bir devlet başkanı — misal veriyorum, konumuz siyaset değil — "ben ne diyorsam o" derse, o tecelli egoyla indirgenmiş bir düzeydir. Gerçek bu; bu gerçeğe uyulması lazım. "Ben güçlü değilim ama bende ilahi güç tecelli ediyor" — bu ikisi çok farklı; farkı fark edenler tam olarak fark eder.

Mesela örnek olarak öfkeli insanlar: "Biz Allah'ın celal ismine mazharız" derler, bunun farkına varmadan bir çarpıklıkla; celal ismini öfke, bağırıp çağırma, yıkıp dökme sanırlar. Celal ismi neyse Allah öyle çarpık değildir. Buradaki çarpıklık şu: sen o ilahi celali nefsin manipülasyonu ve nefsin emrinde kullanıyorsun. Bu nereden anlaşılır? Şuradan: ilahi gazaba veya ilahi celale mazhar olan fıtri insan dağılmaz. Diyelim ki celal gösterebilir, öfkelenebilir; fakat dağılmaz. Ama bu sözü söyleyen kaç insan dağılmıyor? "Git" der mesela, bu dağılmış demektir. Hazreti Ali'nin olayındaki gibi. Sen o Hazreti Ali gibi ilahi celali ve gazabı gösterebiliyorsan eyvallah; ama o şekilde gösteremiyorsan, gelen tecelliyi çarpıtıyor, yamultuyorsun, sonra "celal böyle" diyorsun. Bu çok yanlış bir şey.

Tahammül edemediğin şeylerde bizim için çok büyük bir lütuf var; imtihanı görebilmek adına çok büyük bir lütuf bu. Tahammül edemediğin nokta, senin tıkanıklık noktandır. Aynen şuna benzer: iyi bir doktor düşünün, hastaları tedavi ediyor, çok başarılı; sağladığı her şeyi kendinden bildiğinin farkında bile olmaz. Ama bir hastası öldüğünde, "ben nasıl bu hastayı iyileştiremedim, nerede yanlış yaptım" diye sorgularken, aslında "her hastayı iyileştiremeyebilirim" gerçeğini de fark edebiliyor; belki bir hatası olup olmadığını da görebiliyor. İşte onun için fark etmek önemli; kaybettiğinde bile bir şey fark edebiliyor.

Bir hadiste vardır: bir sahabinin, karısını kıskanmasıyla ilişkili bir olgu vardır. Peygamberimiz der ki: "Allah da kıskançtır." Sonra biz burada mevzuyu yanlış anlarız, "Allah bile kıskançmış, ben de böyle kıskanacağım" deriz. Ama sen O'nun gibi kıskanamazsın; O'nun kıskançlığı, senin için kıskançlıktır, kendisi için değil. Biz niye kıskanıyoruz? Kendimiz için kıskanıyoruz — "eşimi, şunu bunu kıskanıyorum" derken demek istediğimiz, "sen benden başka kimseyi sevmeyeceksin, senin gönlünde bir numara hep ben olacağım" — fakat bunu kendim için istiyorum. Anlatabildim mi? Bu kıskançlığın, Tanrı'nın kıskançlığıyla ilişkisi yoktur; bu kıskançlığın çarpıtılmış hali, nefsin ona takla attırmış halidir.

Üstad Bediüzzaman der ya: "Senin kendini sevmen, Allah'ın kendini sevmesinin bir izdüşümüdür." Ama sen bunu hakikat perspektifinde algılarsan; kendini sevmen, kendi öz hakikatini sevmen anlamındadır. Yoksa "ben ne yakışıklıyım, var mı benden güzeli" diyen narsist masaldaki gibi değil. Allah da kıskanır; nasıl kıskanır? Der ki: "Benden başka hakikat, benden başka seni tatmin edecek bir şey yok; dolayısıyla sen oraya buraya dağılıyorsun, diğerlerinde bir şey arıyorsun, bu senin için iyi değil, o yüzden ben sürekli seni toparlamaya çalışıyorum." İşte bu O'nun koruma gayreti. Kıskançlık aslında Arapçada "gayret" (gayra) kelimesiyle ilişkilidir; Türkçede biraz anlamı değişmiştir. Bizde "kıskanmayan adama" gayretsiz denir, yani gayreti yok anlamında; aslında kıskançlık dediğimiz şey gayrete gelmektir — sevdiği insanı tehlikelerden, zararlardan koruma gayreti, koruma çabası. Yoksa "ben bir şey kaybedeceğim" diye değil, "o bir şey kaybedecek" diye. Allah kendisi bir şey kaybedecek diye değil, biz bir şey kaybedeceğiz diye kıskançlık gösteriyor. Yoksa şimdi kalkıp "biz kıskançız, Allah da kıskançmış, onun tecrübesine benzetiriz" — yok öyle bir şey. İlahi celal ve gazap duygusal değildir, ruhtan kaynaklanır; o, kişiyi dağıtmaz. Kişinin ne konuşmasında, ne şuurunda, ne aklında herhangi bir dalgalanma olmaz. Ama düşünün, öfkelenen kaç insanda bu anlamda bir dağılma olmuyor? Ağzına geleni söylüyor, kaba konuşuyor, ne dediğini bile bilmiyor; birçok şey çarpık hale geliyor. Bu, dağılmadır işte; ama ilahi tecelli anlamındaki celalde o yoktur.

Sevginin de aynısı: bir tip Allah'ın Vedud ismine mazhar; ama o Vedud ismi kim bilir kaç defa takla atmış nefsin sayesinde. Onu görmek lazım; ama aslı Vedud, çok çarpık bir tezahürle. Yani Allah Vedud olmasa en sağlıksız bir tip bile sevemez. Ama Allah'tan gelen o tecelliyle o kişiden çıkan sonuç arasında o kadar büyük bir uzaklık var ki. O yüzden bizdeki üzerinde çalışacağımız noktayı ne üzerinden anlayabiliriz? Bizi çok rahatsız eden olgular üzerinden anlayabiliriz. İlginçtir, peygamber hayatta çok ilginç şeylerle karşı karşıya bırakılmıştır. İşte o Taif hadisesi: Taif'ten dönerken kendisini kabul edecek hiçbir merci, hiçbir yer yok, yeryüzünde onu barındıracak bir yer yok. Ve hicret ederken mağarada olması — oradaki korku bir imtihandır. Sen kendin için mi korkuyorsun, yoksa ilahi hakikat adına bir gayretin mi var? Peygamber orada "Ebu Bekir, merak etme, onlar bizi bulamayacak" demiyor. "İnnallahe measemus" diyor, "Allah bizimledir" diyor; arada çok büyük bir fark var. "Allah bizimledir" — Allah bizi buldurabilir de, ölebiliriz de, bunun hiçbir önemi yok, Allah bizimledir. Bulunsak da bulunmasak da, bulunup öldürülsek de, bu değil mesele. Biz algımızda "Allah bizi koruyacak, merak etme" dersek, zaten koruyacak diyorsak hakiki korumanın farkında değilizdir; ikisi arasında büyük bir fark var. İlahi tecelliye tam mazhariyet için, yani gelen tecelliyi tam da yansıtmak için, benliğimizin nötr olması lazım; çarpıtmaması, içinde "ben" olmaması lazım. O yüzden geleneksel öğreti her zaman şunu ifade eder: Benliğin olduğu yerde erdem yoktur; erdemli görünen davranış vardır ama erdem yoktur. Erdem, sen o eylemin içinde olmadığında ortaya çıkar. Bediüzzaman'ın "Allah namına, Allah hesabına" dediği de bu; kolay mı böyle bir şey? Ne kadar zor. Halbuki biz hem kendi adımıza hem kendi hesabımıza davranıyoruz. Onun namına ve onun hesabına yaşayabildiğimizde, o bahsettiğimiz tecelli ve yansıma doğru işlerlik kazanır.

Son bir örnek: hapiste yüz sekiz numaralı, yirmi-yirmi beş senesi hapishanelerde geçmiş, birkaç kişiyi öldürmüş bir adam. Ama seksen yaşında hâlâ "ben baba" tavrını sürdürüyor. Yaşlanmış, artık yürüyemiyor bile. Bayramda ziyaret etmişler, konuşuyorlar, gene o ağlamaklı bir tavırla "niye ikinci gün geldiniz" diye taviz vermiyor, "hadi sizi affettim" falan diye devam ediyor. En sonunda ziyarete giden arkadaş demiş ki: "Bak, üçüncü gün ama ilk defa beni gerçekten arayan sesler geldi. Kardeşim, bu ego şeyini bırak; Allah'la münasebetini derinleştir. İnsanlar seni arar, sorar veya sormaz, dert etme bunu. Arayana büyük bir memnuniyet ve minnetle mukabelede bulun. Hiç aranmadığın zamanda de ki: 'Demek ki Allah benim de tamamen yalnız başıma kalmamı istiyor, birbirimize sıkı sıkıya bağlı olmayı istemiyoruz.'" Ama şimdi ego açısından bakılınca "zamanımız ne kadar bozulmuş, şudur budur" diye kırk tane hikaye uydurabilirsin, hepsi de gayet popüler ve mantıklı görünür. Nerede hakikaten o? O sosyal gerçeklik tabii ki vardır, ama biz o işi üstlenip kendi payımıza bakmalıyız.

Beklenti, Zan ve Muhatabı Doğru Anlamak

İnsan egosunun önemli çarpıtmalarından bir tanesi de şu: iyi olmayı, doğru olmayı muhataplarından beklemek. Bu, kesinlikle insanın ilgi alanı olmaması gereken bir şey. Tabii ki imkan ve fırsat varsa muhatabına yardımcı olabilir; ama muhatabından böyle bir beklenti içinde olmak, "beni ziyaret etmediklerinde kırılıyorum, vefasızlar; vefalı olsalar mevzu hallolacak" diye düşünmek — böyle bir şekilde mevzu hallolmuyor.

Vefa konusunda mesela: bir arkadaş uzun süre vakit geçirmiş biriyle, ama o kişi hiç aramıyor. "Adam babasının ilahı mı yani, o kadar rahat mı?" diye düşünülüyor; bu yanlış anlaşılıyor. Elbette bir sorumluluk ve görev bilinci daha da verilir, ama yüzde yüz genellemeden şu geçerli: "Ben onu seviyorum, benim için onun bir yeri var, aramaya gerek yok" diyebilirim. Yoksa bir vefasızlık değil bu. Mesela bir baba, "bir okuttuk, hiçbir şey aramıyor, görüşüyor musun onunla" diye sorar. "Ne gereği var ki" diyeceksin. İşte burada önemli olan şu: biz benlik penceresiyle bakmasak daha iyi analiz edebiliriz. Mesela "ya ne gamsız, hiç aramıyor" dediğimde, bunu bize söyleten nedir? Egomuzun aranma ihtiyacı, onaylanma veya takdir edilme, onun için yaptığımız şeylerin bilinmesi ihtiyacı değil mi? Böyle bir ihtiyacımız olmasa, hangi soruyu soracağız? "Bu insan böyle davranıyor, acaba niye böyle davranıyor?" diye daha nötr, daha objektif bir soru soracağız. Kişinin sorduğu soru bile nefs düzeyini ifade eder, onu gösterir. "Ben o insanı çok iyi anlayamıyorum, kimseyi pek aramaz, acaba nasıl bir şey, ne hissediyor?" — bu bir anlama sorusudur. Ama "çok gamsız ve vefasız" dediğinde, kendi egon üzerinden onu zanlarla tanımlarsın. Zanlar devreye girince bir daha berbat olur; o zanlar üzerinden muhatabımızı tanımlamaya veya eleştirmeye başlarız, o da "beni anlamıyor" der.

Mesela benim dokuz ablam var, hiç aramaz ama ne zaman evine gitsem iyi karşılar; onun böyle olduğunu bilirim. İki ablam ise haftada bir-iki kere arar. Ama ego açısından baksam, mesela annem uzun zaman öyle yapmıştır: "Bu ablam beni sevmiyor, bu ablam seviyor" diye bakmıştır her zaman — yanlış bir bakış. O yüzden egomuzun üzerinden baktığımızda doğru soruyu ve doğru analizi yapma şansını da büyük ölçüde yitiriyoruz.

Bir arkadaş, zanlar üzerine kendisinin yoldan çıktığını söylüyordu. Bu nasıl anlaşılabilir? Neyi kastettiğini anlamak gerekir: kendisini olumsuz bir durumda görüyorsa, yoldan çıktığını, olumsuz bir durumda gördüğü için zanlarla hareket ediyorsa, orada o zanların niteliklerine, rengine bakmak lazım. Diyelim ki korku odaklı olabilir, ilgi ve sevilme odaklı olabilir; "bu beni artık sevmiyor, bana önem vermiyor" gibi bir zan üretebilir. Bu, Allah ile ilgili kötü bir zan da olabilir — "artık sevilmediğini, Allah'a yakışıksız olduğunu, O'nun sevgisine layık olmadığını" düşünmek gibi. Ama Allah her zaman aynı şekilde durur; orada onları analiz etmek lazım ki üzerinden bir değerlendirme yapabilesin. "Allah beni bırakmıştır" gibi olumsuz zanlar olabilir. Onları önce açığa çıkarmak lazım.

Bu da bir nefis işidir; iyi görünen kısmı bile olabilir. İnsan kendince bir düzen verip daha çok yol alabilir; bazen bir şey olumlu bir noktadan başlar, fakat kişi farkında olmazsa olumsuza doğru evrilebilir. "Ben günah işliyorum, yanlış yapıyorum, insanlara haksızca kızıyorum, onları tersliyorum, yanlışım" demek güzel bir şeydir. Ama ondan sonra "demek ki benden ümit yok, ben böyleyim, bir türlü değişemem, Allah bile benden ümidini kesmiş" dediğimizde, orada yanlış bir evrilme, yanlış bir yola girilmiş olur. Bazen doğru bir nokta yanlış bir sürece gidebilir. Birinin kendini aşağılaması gibi, birinin de kendini çok yücelterek bir narsizm yaratması gibi; ikisi de aslında aynı şeye çıkar, aşağılık kompleksi üzerinden birinin diğerine dönüşmesi gibi.

Bir velinin bir sözü var: "Bir şeyin olumlu mu olumsuz kutuptan mı geldiğini anlamak istiyorsan, onun seni nihayette nereye götürdüğüne bak." Diyelim ki günahını hatırlıyorsun, fakat bu seni Allah'tan uzaklaşmaya, soğumaya götürüyorsa, o zaman günahını hatırlama. Ama günahını hatırlamak seni tövbe istiğfar etmeye, kendine çeki düzen vermeye götürüyorsa, o zaman günahını hatırla. Dolayısıyla tasavvuf metinlerinde şöyle bir ikilik vardır: bir metinde "tasavvuf günahını hatırlamandır" denir, bir başka metinde "günahını hatırlamamandır" denir. Onların ikisi de doğrudur. Günahını hatırladığında Allah korkusu, aşırı korku, kaygı, "Allah beni affeder mi, ya affetmezse" diye bir ümitsizliğe gidiyorsan, orada günahını pek hatırlamamakta fayda var. Ama günahını hatırlaman seni kendine çeki düzen vermeye, kendi üzerinde bir dönüşüm çabasına götürüyorsa, o iyi bir şeydir. O yüzden bazen başlangıç iyi olur, süreçte düşüncede veya duyguda bir kötüye evrilme olur. Buraya kadar doğrudur; bazen biz bir yola girip bir yere ulaşmaya çalışırız, bir sapak gelir, "bak, o sapakta yanlış yola girmişsin, oraya geri dön, buradan devam et" derler. Bir yere kadar doğru olabilir, bir yerden sonra yanlış olabilir.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): (Bakara Suresi: 156) — "İnna lillahi ve inna ileyhi raci'un" (Biz Allah'tanız ve yine O'na döneceğiz) anlatıcı tarafından anılmıştır. --- ---