Nefsin Mertebeleri ve Negatif Benliklerin Dönüşümü

Kısa Özet

Sohbette insanın ruhsal düşüşü ve yeniden yükseliş (miraç) süreci anlatılır; cehalet, arzu ve kendini koruma güdülerinin korku, kıskançlık ve öfkeye nasıl yol açtığı, bunların da nefsi saran beş kılıfla (beden, duyular, düşünceler, arzular, bireysel bilinç) ilişkisi ele alınır. Dinin nihai hedefinin dünyevi bir kazanım değil bizzat Allah'ın kendisi ve yakınlığı olduğu vurgulanır, kulluğun tüccar, köle ve hür kulluğu şeklindeki üç türünden bahsedilir. Sohbetin ikinci yarısında negatif benliklerin (nefs-i levvame) suçlanmadan nasıl gözlemleneceği, tövbenin kendini suçlamaktan farkı, tebliğ ederken dengeli olmanın önemi ve acının nasıl dönüştürüleceği çeşitli örneklerle (hırsız-şeyh kıssası, Hz. Yusuf'un kuyusu, Hz. Asiye) açıklanır.

Öne Çıkan Vurgular

  • İnsanın bütün sıkıntılarının temelinde ruhsal bir düşüş vardır ve hayattaki çoğu çaba, aslında bu kaybı telafi etme girişimidir.
  • Dinin insana verdiği asıl ödül dünyevi bir kazanım değil, Allah'ın kendisi ve yakınlığıdır; asli hedef budur, geri kalan her şey görecelidir.
  • Negatif benlikler suçlanarak değil, tarafsızca gözlemlenip "fotoğrafları çekilerek" fark edilir ve dönüştürülür; tövbe kendini suçlamak değil, hatayı meşru görmeden yola devam etmektir.

Düşüşün ve Yükselişin (Miracın) Temeli

İnsanların dinlenmeye özel bir geliş amacı var mıydı? Bu da hiç yok değil. Geçen haftaki konumuz, yaşadığımız düşüş ve çıkış, yani miraç ile ilişkiliydi. Geçen hafta bahsettiğim aslında insanın temel serüveniydi. Yani en üst düzeyde ruhsal bir öz ile var olan insan, daha düşük varoluş düzeylerini ve daha düşük bilinç düzeylerini deneyimliyor.

Bizim hayattaki tüm sıkıntılarımızın temeli nedir? Düşmüş olmamızdır. Düşmüş olduğumuz için o düşmüşlüğümüzü bir şeylerle telafi etmeye çabalıyoruz. Bir insan düşünün, uçağı var. O uçakla istediği yüksekliğe çıkabiliyor. Fakat uçağını kaybetmiş. Ne yapacak? Önce zıplayacak. Sonra merdiven falan gibi bir şey bulmaya çalışacak. Sonra bir planör bulsa veya başka bir şey bulsa... İnsan sürekli ne yapacak aslında? Kaybettiği şeyi telafi edecek bir şey bulmaya çalışır. İnsanın bu hayatta yaşadığı serüvenin temelinde bu vardır.

Bizim nefsin mertebeleri dediğimiz şey aslında bu tekrar çıkış sürecidir. Yani önce inişi yaşar insan. O inişte dikkat edin, işte en bariz ve doğal görünümü nedir? Bir çocuğun solucu, yani her şeye tutunan bir varlık olmasıdır. Her şeyi eliyle tutar, ağzına götürür, dokunmaya çalışır. Bir süre sonra "ben" ve "sen" oluşur; gıpta eder, kıskançlık yapar, ihtiyacını elde edemediğinde ve ihtiyacı karşılanmadığında kaygı yaşar, korkar. Bütün bunlar bir düşük bilinci tecrübe ediyor oluşumuzla ilişkilidir.

İnsan düştüğünde üç hatanın içine gömülüyor. Bunlar nedir? Birincisi cehalet: neyin ne olduğunu bilmiyoruz, bir bilgisizlik hâli. İkincisi arzu. Üçüncüsü kendini koruma. Kendini koruma bizde neyi meydana getiriyor? Öfke ve çatışmayı doğuruyor. Kendini korumak için ne yapıyor insan? Çatışıyor. Kendisine tehlike arz eden şeylerle çatışıyor ve o süreçte öfke meydana geliyor.

Arzu neyi meydana getiriyor? Kıskançlık ve gıptayı meydana getiriyor. Mesela niye bende yok diyoruz. Diyelim ki birileri evlendi, "niye ben evli değilim" diyoruz. Yani, "birinin şusu var, niye benim yok", "birinin böyle bir çocuğu var, niye benim çocuğum olmuyor" gibi... "Niye bende yok, niye ben buna sahip değilim" gibi vesaire. Bu da arzunun meydana getirdiği sonuçtur. Tabii ki burada arzu neyi meydana getiriyor? Mahrumiyet hissini meydana getiriyor. Mahrumiyet hissi neyi oluşturuyor? En yoğun şekilde depresifliği oluşturuyor. Bunun yanında ifade ettiğimiz gibi kıskançlık ve başkalarıyla mukayese etme, karşılaştırma meselesi doğuruyor.

Cehalet ve bilgisizlik temelde neyi oluşturuyor? O da korku ve kaygıyı oluşturuyor. Bunu daha çok zihin merkezli insanlar yaşıyor; daha çok bilgi edinerek aslında o cehaleti gidermeye çalışıyorlar. Arzu merkezli insanlar ise daha çok şeye sahip olarak veya eksikliğini hissettiği şeylere sahip olarak, arzularının meydana getirdiği boşluğu doldurmaya çalışıyor. Bunlar o üç merkeze tekabül ediyor değil mi? Tabii. Evet.

Beş Kılıf ve Nefsin Arınması

Burada okuduğumuz metin bir Budist metin ama hepsi de aynı, değişen bir şey yok. Şimdi bu inişte insan beş kılıf giyiniyor, diyor bu literatür. Ki doğru bir şey: beden, duyular, düşünceler, arzular ve bireysel bilinç. Bu beş yapı, bizim aslında ruhumuzu, özümüzü sarmalayan ve onu örten kılıflardır. Bu kılıflarla biz aslında ruhumuzu ve özümüzü örtüyoruz.

Bu beş şey insanda acının kaynağı ve biraz önce sıraladığımız şeylerin de, o üç şeyin de temelidir aynı zamanda. İşte dönüşüm dediğimiz şey, veyahut miraç dediğimiz şey, veya nefsin üst mertebeleri dediğimiz şey, veyahut nefsin arınması dediğimiz şey, aslında bu kılıfların birer birer ortadan kaldırılması işimizdir. Mesela dünya arzusu niye olumsuz bir şeydir? Bu yüzdendir. Yani kılıfları güçlendiriyor. Tek şey bu, o yüzden günahtır.

İşte burada şunu anlamak lazım: insan serüvenini doğru anlarsa ancak bir şeyin niye doğru niye yanlış olduğunu tanımlayabilir. Eğer o şeyleri doğru tanımlayamıyorsak, o zaman zararlıyı ve faydalıyı da doğru bir şekilde tanımlayamayacağız.

Geleneksel Öğreti ile Modern Psikoloji

Mesela diyelim ki bir insan var; dünyevi anlamda tam bir tutsak ama aynı zamanda bir Ârif, tam bir hakikat ehli. Ama psikolojik olarak da mutlu mu? Bu insan nasıl bir insandır sorusunun cevabını, nereden bakıyorsan neredeyse oradan verebilirsin. Veya diyelim ki bir kısım arzuların, hedeflerin oldu ve bunlara dünyada ulaştın; dünyevi hedef ve arzular. Bu insanın da bir tutsaktan farkı yoktur.

İşte geleneksel öğretiler ile modern psikolojinin arasındaki temel fark şudur: geleneksel öğretiler, kadim bilgelik, insanın bu serüvenine atıfla insana bakar; modern psikoloji veya modern anlayış ise insanın bu serüveninden değil, insanın bu dünyada daha rahat, daha egosal düzeyde, yani bireysel bilinç düzeyinde daha tatmin olmasını sağlamaya dönüktür. Egosu mutmain ise o insan sağlıklıdır; egosal hedeflerine ulaşmışsa büyük ölçüde bir problemi yok kabilindendir.

Sekiz Dilimli Yol ve Kulluğun Üç Türü

İşte burada insana tavsiye edilen hedefler, veyahut da yol, mesela sekiz adımdan ibarettir. Sekiz dilimli bir yol: doğru görüş, doğru hedef. Bunlar bilgi temelli hedeflerdir; yani doğru görüş (anlayış manasında), doğru anlayış ve doğru hedef. Ahlaki düzeydeki adımlar ise doğru sözlü olmak, doğru ve samimi şekilde davranmak ve geçim ehli olmak, yani mümkün oldukça insanlarla iyi geçinmek, doğru ve samimi davranmak, doğru sözlü olmaktır. Bu süreçte yapısal olarak nasıl olunması gerektiğiyle ilgili de üç şey var: doğru çaba, doğru dikkat ve doğru odaklanma.

Dolayısıyla mesela Peygamberimizin söylediği gibi, bir insan iman etmedikçe cennete giremez; birbirini sevmedikçe de iman etmiş olamaz. Yani insanlardan nefret ederek tekamül edemeyiz. İnsanları küçümseyerek tekamül edemeyiz. Kibirlenerek, kendimizi birilerinden büyük görerek tekamül edemeyiz. Bunlar o kılıfları güçlendiren şeylerdir. Eğer o kılıfları güçlendirirsen, zaten yolda kalmış olursun; orada herhangi bir dönüşüm meydana gelmez.

En nihayetinde o bireysel bilinci aşmak için ne gerekiyor? İşte kendine rağmen olabilmek, kendi ihtiyacın olduğu hâlde bir başkasının ihtiyacını giderebilmek. Bu seni bireysel benlikten çıkarır. Tabii ki burada hiçbir menfaat, fayda hesabı olmaması gerekir; ne dünyevi ne uhrevi.

Hazreti Ali'nin bir sözü var: "Kullar üç çeşittir" diyor. Birisi tüccarın kulluğu, birisi kölenin kulluğu, birisi özgürlerin kulluğu. Tüccarın kulluğu, yaptığı bir şeye karşılık daha kıymetli bir şey almak hesabındadır. Kölenin kulluğu, korktuğu bir şeylerden kaçındığı için, yani efendisinin öfkesinden veyahut cezalandırmasından korktuğu için, mesela cehennemden korktuğu için doğru davranmasıdır. Bu da bir köle kulluğudur. Hürlerin, özgürlerin kulluğu nedir? Sadece ve sadece Allah'a olan iştiyakından ve ona olan muhabbetinden dolayı gelen kulluktur.

Dolayısıyla Bediüzzaman da bir yerde bunu ifade eder: "Kur'an'ın talebesinin hedefi menfaat değildir" diyor. O cenneti bile amellerinin sonucu olarak görmez ve o nazarla bakmaz. Cennet Allah'ın bir lütfudur; yoksa biz cennet için amel ediyor değiliz. Bunu hatırdan çıkarmamak gerekir.

Bu Dünya Perspektifiyle Anlaşılamayacak Bir Çaba

Dolayısıyla bu çalışma, bu yaşamın kendi koşullarıyla anlaşılamayacağına ikna olanlar içindir. Yani şu dünya yaşamının koşullarıyla biz niye böyle bir çaba gösteriyoruz, bunu anlayamayız. Bir adam mâneviyattan bahsediyormuş, biri demiş ki "bu karın doyurmuyor." Biz de demişiz ki "biz karın doyurmak için zaten çalışmıyoruz." Yani eğer bir insan hayata sadece bu dünya hayatı perspektifinden bakıyorsa, niçin kendini dönüştürmek ve geliştirmek için çalışacaktır? Böyle bir şey yoktur. Bu gelişim sürecinde dünya hedefli bir şey söz konusu değildir. O yüzden dünyayı hedefleyen insan için aslında dinin çok fazla ifade ettiği bir şey yoktur.

Dikkat edin, bu zamanda din niye görünürde bir ölçüde artıyor gibi gözükse de aslında geriliyor? Çünkü dine duyulan gerçek ihtiyaç, iştiyak veya yönelim az; çünkü biz dünya yönelimindeyiz. Şimdi dünyaya yönelimli olduğunda, dinin insanlara verdiği şey dünya hedefli bir başarı veyahut bir gaye değildir. Bunu çok iyi ayırt etmemiz lazım. Hani bizde çok şu söylenir: "iyi insan olacağım da kim anlayacak beni? Takdir mi edecekler? Yok, takdir etmeyecekler." O yüzden egonun, yani bireysel benliğin dünya odaklı bir din anlayışı, nihai noktada dini bozan bir anlayıştır; dini dejenere eder. Çünkü çarpık bir yerden bakıyor. Tüccar kulluğu değil mi? Hem tüccar kulluğu hem de peşin ticaret yapmak istiyor. Tahminen bu dünyada ekseriyetle karşılık arıyor. Çünkü bakın,

Dinin Gerçek Ödülü: Allah'ın Kendisi

Dinin aslında insana verdiği ödül Tanrı'nın kendisidir. Ve sendeki Tanrısallıktır, yani sendeki ilahi özdür — öyle yumuşatarak söylüyorum, yanlış anlaşılmasın. Yani dinin insana verdiği şey Tanrı'nın yakınlığıdır, onun dostluğudur, onun varlığıdır. Başka temel bir ödülü yoktur. Bu ödül aslında zaten senin içinde olan bir şeydir aynı zamanda; yani bizim aradığımız şey bizde var olan bir şeydir. Onu bulduğumuzda -bu çok önemli bir nokta- hiçbir kaygımız, hiçbir korkumuz, hiçbir arzumuz kalmayacak. Fakat bu, odun gibi bir insan olacağımız anlamına gelmiyor. Bu tabii ki ancak yaşandığında anlaşılacak bir şey.

İnsan şöyle düşünüyor: "hiçbir arzum yok, hiçbir gayem yok, hiçbir şeyim yok, tatsız tuzsuz bir şey" — işte öyle bir şey değil o. O bahsettiğimiz metafizik tahakkuk denilen, veyahut manevi kemal dediğimiz nokta, veya hakikate erme veya marifete erme dediğimiz, hepsi aynı şeyi ifade eder. O aslında bizim aradığımız şeyin aslı ve kaynağıdır. Onu bulduğunda herhangi bir korkuyu gerektirecek bir durum kalmıyor, herhangi bir arzuyu gerektirecek ihtiyaç kalmıyor. Güneş açar ve bütün karlar erir gibi bir şeydir o hakikati bulma.

İşte o, bütün kadim öğretilerde insanın önüne konulan hedeftir. Buna yönlendirilir, bu hedef önümüze konur. Dolayısıyla bize şu öğretilmez hiçbir zaman: "dünyada arzularınız olsun ve arzularınıza kavuşun, mutlu olacaksınız." Böyle bir şey bize hiçbir zaman öğretilmemiştir. Ama modern anlayışta insan, arzularına ulaşan, hedeflerine ulaşan insan mutlu olur diye düşünülür.

Peki o hâle geldiğinde insan hiçbir şey yapmıyor mu? Yok, her şeyi yine yapıyor; fakat başka bir hâlde yapıyor. Arzu etmeden istiyor, hedef gütmeden çalışıyor. Nasıl oluyorsa, bu ancak yaşandığında tecrübe ediliyor; biz şu anki bilincimizle onu tam olarak kavrayamayız. Belki sezgimizle, uzaktaki bir yıldızın parıltısını uzaktan uzağa görür gibi sezebiliriz. Ama böyle bir şey var. Zaten bütün sûfilerin "ballar balını buldum, kovanı yağma olsun" dediği, veya "hakiki varlığı buldum, bütün ariyet malım yağma olsun" dediği nokta budur. Çünkü orada, bulunabilecek ve varlık anlamında tek varlık olan hakiki varlığı deneyimliyoruz.

Asli Hedef ve Göreceli Kayıplar

Mesela bizim niye arzularımız var? Çünkü eksiğiz, mahrumiyetimiz var. Çünkü düşük bilinç düzeyinde eksiğimiz var ve bu eksiklik, bu bilgisizlik korku üretiyor. İşte "Allah'ın dostları için korku ve hüzün yoktur" ayetinin anlamı tam buraya denk gelen bir şeydir. Yani o, hakka vasıl olmuştur, varlığın kendisini bulmuştur; artık onun için korku ve mahzuniyet yoktur.

Bak, hüzün neyden doğar? Herhangi bir mahrumiyetten veya ayrılıktan doğar; temel iki sebebi budur. Ya bir şeyi kaybederiz, veyahut ayrılırız, veyahut bir şeyden mahrumiyet hissederiz; onu elde edememişizdir, mahrumiyet hissederiz ve o mahrumiyet bir hüzün olur. İşte o ayetin ifade ettiği şey buna işaret ediyor: diyor ki, Allah dostlarında böyle bir şey kalmıyor.

Dolayısıyla biz, korkularımız, kaygılarımız, arzularımız, hüzünlerimiz olduğunda, "bunları nasıl telafi edelim" diye asli bir hedef gütmeyeceğiz. Bu asli hedefimiz olamaz, bu göreceli bir hedeftir. Asli hedef varlığın bizzat kendisidir, mutlaktır, yaradandır, ruhtur. Bu bize şunu sağlar: dünyadaki hiçbir korkunun, kaygının, arzunun ve hüznün asli olmadığını, bunun için çokça dertlenmememiz gerektiğini öğretir. Bir şey arzu ediyorum, ulaşamadım; canı sağ olsun, bir şey olmaz, o kadar önemli değil, asli değil çünkü. Ulaşsam sınırlı bir mutluluk tadacağım — bunu çok iyi anlamamız lazım. Sınırlı bir mutluluk tadacağım ama başım göğe ermeyecek.

Bunu anladığımızda kaygılarımız, korkularımız, hüzünlerimiz, acılarımız gereksiz yere tavan yapmaz, abartmayız bunları. Ama bundan başka bir dünyamız yoksa, bundan başka bir hedefimiz yoksa, bundan başka bir varoluş düzeyini en azından teorik olarak bile ayırt edememişsek, bunların olmaması bize cehennem gibi gelecektir.

Modernizmin Getirdiği Zehir: Aşırı Bireysellik

Dikkat edin, niye eski insanların yaşadıkları travmalar onlarda çok büyük etki bırakmıyordu? Bu yüzden, onlar bunu asli değil göreceli bir şey olarak görüyorlardı. Yani onlar çok küçük bir şeyi kaybettiklerini düşünürken, bizler her şeyimizi kaybettiğimizi düşünüyoruz. Aradaki temel fark bu. Eşini kaybediyor, çocuğunu kaybediyor, malını kaybediyor; belli dalgalanmalar yaşıyor. Fakat o dalgalanmaların hangi düzeye ait olduğunun idrakindeler. Bu, dünya hayatıyla ilişkili bir kayıp ve kazançtır; asli bir şey değildir. Bu, ne beni gerçek anlamda var eder ne de yok eder. O yüzden de bu tür şeyler onların üzerinde ağır bir travma bırakmıyordu. Bizim büyüklerimizde hiç öyle bir şey görmedik; dünya hâli, "olması gereken, olabilir" diyorlardı. Yoksa bunu asli bir hedef gibi görmezlerdi.

Gerçi biz onları biraz idealize de ediyoruz. "Eski insan" derken tarihsel olarak bakmayın, modern olup olmama anlamında da bakmayın; en azından geleneksel bilgeliğin izlerini görmüş ve o izlerden istifade etmiş insanları kastediyorum. Tam bilinçli olmasa da toplumsal hayatta bu bilinçsiz bir seviyede de olsa halk arasında yaşanıyordu, nispeten daha çok yaşanıyordu. Tabii bunu bilinçli olarak yaşayanlar da olabiliyordu.

Gerçek anlamdaki o kadim bilgelik, modernizmin etkisi olmadığında yaşanıyordu. Dünyeviliği esas almak, dünyevi hedeflere odaklanmak ve aşırı bireyselci bir perspektife sahip olmak; aslında bunlar modernizmin insanlara enjekte ettiği temel zehirlerdir. Böyle bir anlayış içinde olduğumuzda, aslında yaşayacağımız travmaların da temellerini atmış oluyoruz. Mesela "ben ve onlar" dediğimizde; "insanlar mutlu ama ben mutsuzum" — insanların mutluluğu benim için neyi değiştirir ki?

Mesela dikkat edin, Batıda insanlar çocuk doğurmaktan bile kaçınıyor: "bana ne" diyor, "ben rahatımı niye bir başkası için feda edeyim?" Eskiden hiç olmazsa "çocuğum için" diyordu. Orada da gerçek anlamda bir ruhsallık yok ama nispi olarak bireysellik bu kadar katı değildi. Bireysellik bugün çok güçlendi değil mi? "Ben niye uğraşayım" diyor; aşırı bir bireysellik vurgusu oluşuyor. Hatta ailelerin kendi içinde çatışmaları var. Daha ileri derecelerde tamamen bir bireysellik, tamamen bir birey odaklılık, dünya odaklılık ve dünyevi hedeflere odaklanma meydana geliyor. Böyle bir insanın mutlaka hayatında büyük bir travma yaşayacağı öngörülür; ne zaman yaşarsa yaşasın, mutlaka bu dünyada bunu yaşayacaktır.

Bediüzzaman'ın Sözü ve Gerçek Hicret

Hani Bediüzzaman'ın bir sözü var: "Eğer hastalığı, ölümü ve ihtiyarlığı bu dünyadan kaldırabiliyorsanız ben de size tabi olayım" diyor. "Ama siz bunları kaldıramadığınıza göre bana herhangi bir çare önermiyorsunuz. Bana dünyevi olmayı öneriyorsunuz ama insanın aczini, zaafını, ihtiyarlamasını ve en temel şey olarak ölümünü ortadan kaldırabiliyor musunuz? Yok. O zaman bana getirdiğiniz bütün önerilerin temel bir dayanağı yok" diyor.

Gerçek dönüşüm, işte aslında bizi ölümün, dünyeviliğin, maddiliğin tuzağından kurtaran bir şeydir. Burada aslında dinin bize öğrettiği şey şudur: Peygamberin deyimiyle, "mümin ölmez, bir yerden bir yere nakledilmiştir." O zaman dünyadaki ihtiyarlık, mahrumiyetler, eksiklikler vesaire hiç dert olmuyor, bir problem meydana getirmiyor. Ama dünyaya odaklandığımız zaman, o küçücük mahrumiyetler, sorunlar bizim gözümüzde koskocaman hale geliyor. Tüm ihtiyacınızın bu dünyada görünür şeyler olduğunu düşünüyorsanız ve bunları elde ettiğinizde tatmin olacağınız anlayışındaysanız, kendiniz üzerinde çalışmaya gerek yoktur.

Bunun ile ilgili Peygamberin bir sözü var, bunu da bu konuyla bağlantılı olarak söylemek gerekiyor: dinde hicret kavramı var. Aslında gerçek anlamda hicret bir yerden bir yere gitmek değildir; o, onun en zahiri düzeyidir. Gerçek anlamda hicret, negatiflikten pozitife geçmektir; negatif benlerden öz benliğe doğru bir yolculuk yapmaktır ve bu, kendisinden başka hiçbir şeyi hedeflemez.

Menfaat İçin Değil, Allah İçin

Buna ulaştığımda "şöyle olacak, mesela hakkı bulduğumda bütün insanlar bana imrenecek, veyahut insanlar bana daha saygılı olacak, beni sevip sayacaklar, hürmet edecekler" böyle bir şey düşünüyorsan, sen hiçbir şey anlamamışsın demektir; bu tamamen dışı bir şeydir. Hicret nedir? Peygamberin deyimiyle, Allah ve Resulü için yapılır. "Kim ne için hicret ediyorsa ona ulaşır" diyor Peygamber.

Mesela "ben dindar biri olmaya çalışıyorum, niye? İnsanlar bana daha pozitif baksınlar, bana fazla kötülük yapmasınlar, veyahut iyi bir insan olduğumu bileyim, ilişkilerim daha iyi olsun" — hani tanıdık bir abinin dediği gibi: "hanımım namaz kılmamı istiyor, çünkü namaz kılarsam onu aldatmayacağımı düşünüyor." Yani eşinin niye ibadet etmesini, namaz kılmasını, dindar olmasını istiyor? Herhangi bir manevi telakki yok burada; "namazımı kılıyorsam, orucumu tutuyorsam beni aldatmaz" diyor. Ama toplumda şöyle bir şey var: "namaz kılan insana güvenilir, korkulmaz" falan.

Bakın, bu bizi ne ilgilendirir? Doğrudan bizi ilgilendiren bir durum değil bu. Ben bir insanın namaz kılmasını veyahut dindar olmasını, onun Allah'a yakınlığından dolayı tebrik ederim; kendi adıma da onu örnek almaya çalışırım. Yoksa "bu insan dindar, bana bu insandan zarar gelmez" demek tam bir menfaatçiliktir. Güzel bir şey gibi görünüyor ama aslında bilinmeyen bir fayda hesabı var burada, değil mi? "Bu insan bana zararı dokunmaz" — böyle bir şey olur mu? Olmaz ama var maalesef. Yanlış bir şey. Ben o insan adına sevinmeliyim, "ne mutlu o insana, hakiki anlamda hedefini gayesini biliyor ve ona yönelmiş" demeliyim. Kendi adıma da "ben ondan ders alayım, ibret alayım, örnek alayım, feyz alayım" demeliyim. Bu olabilir. Yoksa "bu insan çok sadık bir insan, bu insandan zarar gelmez, ihtiyacım olduğunda yanımda olur" demek yanlıştır. Bu çocukça bir perspektiftir. Kötülemiyorum ama çocukça bir şey; bunu aşmak gerekir. Çünkü sonra bunun problemleri doğar: "ben o dinden biliyordum, bana kazık attı" der, sonra dine de küfretmeye başlayabilirsin.

Buna insan dikkat edecek: dinin, Allah'tan ve Resulünden başka bir hedefi yoktur. Mesela dikkat edin, Peygamber ne üzere biat almıştır? Doğruluk ahlakı üzere ve dine hizmet etmek üzere; yoksa "çok güzel bir dünya kuracağız sizinle" gibi bir hedef göstermemiş, böyle bir şey söylememiştir. Dikkat edin, o yüzden dünyayı imar etmek isteyen her türlü ideoloji en son zalimlik yapar. Veyahut bir insan dünyayı düzeltmek ister, ümidi kalmayınca dünyaya, insanlara küfreder.

Hazreti Asiye ve Rol Meselesi

Böyle bir durumda da kişi aslında gerçek anlamda hedefinden uzaklaşmış demektir. Bunu hedeflediğinde bir insan gerçek anlamda hedefinden uzaklaşmıştır. Bunu bulan insan, oyalanacağı bir oyuncak bulmuş demektir. Dikkat edin, bu problemi yaşadığımızda, dünyevi olarak mutlu olduğumuzda daha iyi ibadet ettiğimizi düşünüyoruz. Aslında o ibadet, ibadet değildir; biz aslında o dünyevi mutluluğumuzu deneyimliyoruzdur, dinle orada çok fazla bir alakamız yoktur. O dünyadaki mutluluğu aldıklarında ne namazda huzur kalıyor ne bir şey kalıyor. Çünkü orada yanlış bir odaklanma var: sen, Allah'ın sana verdiklerine onun bir lütfu ve ikramı nazarıyla bakmıyorsun, benliğinin gözlüğüyle bakıyorsun.

Mesela Hazreti Asiye, Firavun'la zıtlaştığında hiç problem yaşamıyor. Doğrudan doğruya Allah'a dönüyor ve "Rabbim, bana katında bir ev yap" diyor. Hiçbir travma yok. Peki Firavun'un onun hayatında ne işi vardı? Bir fonksiyonu var: Musa'yı sarayda yaşatmaya vesile olmuş, belki Firavun'u daha zalim olmaktan alıkoymuştur; birçok şeyler var. O buna egosal bakmadığı için, egosal bir nazarla bakmıyor.

Acaba o da düşünmüş müdür: "benim bu dünyaya geliş amacım nedir?" Bu dünyaya geliş amacımız, inişi ve çıkışı deneyimlemektir; o iniş ve çıkış sürecinde tezahürü deneyimlemektir. Bu tezahürü deneyimlerken, Allah'ın her varlığa verdiği -görev demeyelim de- bu deneyimleme sürecinde her varlığın doldurduğu bir alan var; bunu onun görevi de diyebiliriz, bu kadar; ama bu asli bir şey değil. Rol diyebilir miyiz? Tabii ki. Her varlığa bu dünyada o deneyim sürecinde bir rol veriliyor, bir imkân veriliyor; bu imkânın ne olduğunun hiçbir önemi yok. Allah birini çoban yapar, birini kral yapar; hiç dert değildir, aralarında özde hiçbir fark yoktur.

Kendini Suçlamak Değil, Tövbe Etmek

İnsan gerçek anlamda hedefini bildi ve o yola girdi; onda meydana gelen en temel engel, zorluklardır ve bu zorluklar yüzünden insanlar bu yoldan vazgeçer. En temel şey budur. Kendini suçluyorsa, Allah'ını da suçlayacaktır. Kendini suçlamak çarpık bir fikirden, bir anlayıştan kaynaklanan bir şeydir; yanlış bir şeydir o, kendi içinde yanlış bir şeydir.

Kendini suçlamak diye bir şey yok; yol almak diye bir şey var. Zaten orada hata nedir mesela? Diyelim ki kendini suçladın; farz edelim ki hakikaten hayatta, o an içinde bulunduğun süreçte bir yanlış yaptın. Dikkat edin, din "kendini suçla" demiyor, değil mi? Ne diyor? "Tövbe et" diyor, dön yani. Tövbe şudur: yaptığım yanlış ve inşallah bir daha yapmamaya çalışacağım. "Yapmayacağım" da yok; "yapmamaya çalışacağım." Çünkü "yapmayacağıma" söz veremezsin, "yapmamaya çalışmaya" söz verirsin.

Dolayısıyla din hiçbir yerde bize "kendini suçla" demiyor zaten. Bunu yapan aslında bizim egosal perspektifimizdir. İnsanları hata yaparken suçlayan egomuz, kendimiz hata yaparken de kendimizi suçluyor. Yanlış bir şey. Bunun geleneksel bilgide, hakikatte bir yeri yok. Ama şu ayet de var: "Başınıza gelenler kendi ellerinizle işlettikleriniz yüzündendir." Kimileri kendini suçlamaya buna dayanak veriyor. Oysa buradaki "başımıza gelen, bizim anlayışımız yüzündendir" — o anlamda ele almak lazım. Yoksa tek tek olaylar için "bizim yaptıklarımız yüzünden" anlamında değil.

Diyelim ki ben acı çekiyorsam, bu kendi yüzümdendir; çekmemem mümkündür. Çekmeme sebebim, bendeki düşük bilinçtir; o anlamda almak lazım. Yoksa başımıza gelen her şeyi "yaptığınız yüzünden" anlamında alamayız. Mesela insanlar var ya, annesi babası hasta oluyor, "ben çok günah işledim, ondan bunlar başıma geldi" diyor — böyle klasik bir anlayış var. Bu doğru bir şey değildir. Yani bunun dindeki temel sağlaması, peygamberlerin başlarına gelenlerdir. Peygamber suç işlediği için mi babası doğmadan öldü, annesi 5-6 yaşında vefat etti? Hazreti Meryem suç işlediği için mi iftiraya uğradı? Böyle bir şey yok yani.

Ama acı çekiyorsan bu senin yüzündendir; yani çektiğimiz acı, sıkıntı veyahut rahatsızlık, huzursuzluk, kendi düşük bilincimiz nedeniyledir. Bunu ayırt etmek lazım. Dolayısıyla din, insanın kendisini suçlamasını hiçbir zaman istemez. Hata yapmışızdır, ki mutlaka yapacağız. Bir velinin dediği gibi, "Âdem cennette hata yaptı; bizim dünyada hata yapmamız çok daha kabul edilebilir bir şeydir." Çok daha mazur görülür, bizim özümüz daha çok...

Hata Yapmak Kaçınılmaz, Meşru Görmek Yanlış

Bu, "rahatladım Allah, o zaman hata yap, günah işle, nasıl olsa affedilir" anlamında değildir. Din şunu bize söyler: hata yapmayın, hiç günah işlemeyin gibi bir şey yok; insan yapacaktır, sen gerçek anlamda kemale varıncaya kadar hata yapacaksın. Temel şey şudur: hatanı meşru görme ve onu bile isteye, seve seve yapma. Dinin temelde söylediği şey budur.

Bizdeki en büyük zaaf, hatayı meşru görmemizdir. Mesela diyoruz ki "ya işte adam tepemi attırdı." Böyle demeyelim. Şöyle bir söz söylenmeli: "ben de kendimi kaybettim, ağzıma geleni söyledim." Tamam, söyle kardeşim, de ki: "ben ne kadar cahillik yaptım ki, adamın sözü yüzünden kendimi kaybettim, çok hata ettim, ağzıma geleni söyledim." Anlatabiliyorum. Meşruiyet tanımamak gerekir; meşruiyet tanıdığınız anda kaybedersiniz.

Mesela bakın, Âdem hatasına meşruiyet tanımadı. Şeytan ise meşruiyet tanıdı: "beni sen" dedi Allah'a, üstelik. Aslında bu, bizim "senin yüzünden" diye suçlamamıza benzer; ilk defa şeytan tarafından söylenmiş bir sözdür. "Sen Âdem'e secde etmemi emretmeseydin, ben de sana isyan etmezdim" dedi. Ne kadar ilginç bir rasyonalizasyon değil mi? Egolar bunu hep yapıyor.

Kesinlikle muhatabına suç atfetmeyeceksin. "Hata yaptım, yanlış yaptım, meşru görmüyorum, yapmamaya çalışacağım" diyeceksin. Yarın gene yaptın diyelim, gene aynı şeyi söyleyeceksin: "meşru değil, gerçekten samimi olarak meşru değil, doğru değil, bundan sonra yapmamaya gayret edeceğim." Allah "yapmamaya söz ver" demiyor; böyle bir şey de yok. Hatta sûfiler, biri böyle kesin bir söz verince içinden tebessüm eder; gene yapacağını bilir çünkü. Çünkü yolun başında böyleyiz biz; söz versek de mutlaka gene hata edeceğiz. Bize söylenen şey şudur: meşru görme, doğrulama, onaylama; kendini onaylama, daha doğrusu hatalı benliklerini onaylama.

Negatif Benlikleri Suçlamadan Gözlemlemek

Bende gerçekten çok kaba, çok kazma benler var; bunları onaylamıyorum. Diyelim ki bir sıkıntı yaşadığında hemen karşıdakini suçlayan benler var — biz daha önce bunun üzerinde durmuştuk. Bakın, bu çok önemli bir şey: negatif benliklerinizi görün, fotoğraflarını çekin. Bu çok önemli bir şeydir. Egonun en yapmak istemediği şey odur.

Hayvanlar dünyasında, yer altında yuva yapan, bir şey olduğunda hemen kaçan canlılar vardır. Şunu görün: bu negatif benler hangi deliklerden çıkıyor? Bunu görmemiz gerekir. Hangi durumlarda bu negatif benliklerim çıkıyor? Mesela diyelim ki birisi bana meydan okuduğunda, benim de onun kafasını kırmak isteyen bir benliğim ortaya çıkıyor; bunu görmem lazım. Veya diyelim ki birisi beni beklettiğinde, "sen kimsin beni bekletiyorsun, bana hiçbir saygın yok, sen beni ne zannediyorsun" diyen bir benliğim var; bunu göreyim.

Bunları görüp fotoğraflarını çekmeniz gerekir diyebilirim. Böyle gördüğünüzde ve böyle adım attığınızda ancak konuşabilirsiniz. Veyahut diyelim ki birisine bir şey yap dediğimde, o da kulak asmadığında öfkeleniyorum veya alınıyorum, kendimi değersiz hissediyorum; kendimi değersiz hissedince ona da değersizlik hissettirmek için bir şey yapıyorum. Bu çok negatiftir. "Bunu bir alayım, bir inceleyeyim" dememiz gerekir. Negatif benliklerin gözlemlenmesi gerekir. Nefsin ikinci noktası denilen o nefis neydi? Levvame. Bu şekilde ancak tecrübe edilip ilerlenebilir.

Yoksa genel olarak "nefsimizi kınayalım" demek olmaz. Hangi nefsi kınayacaksın kardeşim, öyle bir şey yok ki; açık, somutlaştıracaksın bunu. "Nefsimizi kınayalım, çok kötü nefsimiz var" — hangi nefis kardeşim? Dök bakalım ortaya, nerede bu? Sayıp söyle. Yoksa biz nefsimizle şey yapıyoruz: "gene kendimi kınıyorum" falan diyerek de bazen bunu yapmaktan kaçınırız. Hangisini kınıyorsun? Çıkar bunları.

Kirli Çamaşırları Ortaya Çıkarmak

Hani kirli çamaşırları bir çıkar bakalım, nerede bunlar? Onları ya temizleriz ya da kendini gizleyerek halının altına süpürürüz. Ama biz ne yapıyoruz? Onlar birilerinin tetiklemesiyle ortaya çıkıyor, ama "zinhar bizde var olmayan şeyler onlar" diyoruz, "birileri bizi bozuyor" diyoruz. "Yoksa bizde kesinlikle böyle bir şey yok, elhamdülillah" dediğimizde, işte orada zaten kendimizi kaybediyoruz.

Yoksa tabii ki, herkes sana güzel davransa senden daha iyi nerede bir insan olur? Benim tanıdığım biri var, hiç unutmuyorum, bir gün dedi ki: "İsmail, ben o adamı çok seviyorum çünkü bana çok hürmet ediyor." Bir kardeşim, sana hürmet eden kişiyi her zaman mı seveceksin? Bir de dövecek misin adamı yani? Burada, sana yapacağı şeyi, senin beklediğin şeyi yapıyor.

Hürmet Etmeyeni Sevmek

Sana hürmet etmeyen bir insanı sev; veyahut sana hürmet etmeyen insanı sevmeyen o benliğini gör. De ki: "kardeşim, seni onaylamıyorum, yanlış yapıyorsun, bu yanlış bir şey" ve onu dönüştür. O zaman dönüşüm meydana gelir. Bunu niye yapacağız? İşte mesele bu: bakın, bize para kazandırmaz, bir şey kazandırmaz; hatta bazılarına göre enayilik kazandırır. Karşındaki insan senin hatanı hiç tolere etmiyor ama sen onun hatasını tolere ediyorsun, affediyorsun; bunlar sana ne kazandıracak? Hakikaten bir şey kazanmazsın. Ama nereden bakarsan bak: eğer kendi dönüşümün üzerinden, ruhunun üzerindeki kılıfları atmak açısından bakarsan, çok büyük bir iş yapmış olursun. Ama öbür türlü bakarsan, kendini bir insana karşı korumuş olursun ama ruhundan da uzaklaşmış olursun. O yüzden biz kendi egomuzu başkalarına karşı korurken, ruhumuzu da uzaklaştırma ihtimalini yaşıyoruz.

Tabii bu arada egonun şöyle tuzakları da olabiliyor: "böyle yaparsan karşındaki hatasını anlamayacak." Bu da önemli bir tuzak; bunlara karşı dikkatli olmak zorundayız. Bunlar o negatif benliklerin kendilerini meşru kılmak için ürettikleri kılıflardır.

Tebliğde Denge: Ne Dayatma Ne Umursamazlık

Mesela aynı örneği vereyim: sınıfta bir şey söylüyorum, bir duruş sergiliyorum; yine alttan alınma bir şey oluyor. "Sen böyle yapıyorsan karşındaki anlamıyor, cidden bir anlamama durumu var; ama orada benim yaptığım şey biraz boşa gitmiş oluyor, biraz egosal konuşuyor, en ağır yerine tanınmış gibi görülüyor" diye düşünüyorum. O zaman "biraz böyle kızıp görünmemek lazım" falan diyorum, "kızılcık şerbeti muhabbeti" gibi şeyler de devreye giriyor. Biraz böyle olmamak lazım değil mi? Anlaşılmadığı bir dilde bir şey karşılığını bulmuyor ve sen biraz böyle şey oluyorsun; "yok yere mi yapmış oluyorum" diye düşünüyorum.

Bu kadar değil değil mi? Şimdi bakın, yanlış olan şu: "zaten şöyle yaptım, Allah belanızı versin o zaman, yakasıktım sizden, hiç konuşmuyorum" demek de olur bu sefer. O da yanlış. Mesela güzel bir söz var: "eğer merdiveni yanlış duvara dayarsan, o merdivenden çıksan bile hiçbir şey yapmış olmazsın." Şimdi biz merdiveni yanlış duvara dayamamalıyız. Diyor ki "ben çok doğru bir şey söylüyorum, ama istiyorum ki beni dinlesinler." Niye istiyorum ki beni dinlesinler? Aslında o da değil ya. "Söyleyelim, söyleyelim" — dinlenmesi gereken bir şey söylemek başka, dinlensinler diye söylemek başka. Dinlemeseler de bazen herhangi bir konuyu söylemek gerekebilir.

Ya da işte imani bir konuda birisine anlatsan da diyorsun ki "anlaşılmayacak aslında, anlatmamak daha evla" diye düşünüyorum bazen. Zaten söz, yeri geldiğinde, muhatabını bulduğunda veyahut anlaşılma ihtimali yeterli olduğunda sarf etmen gereken bir şeydir. İlla söylemen gereken bir şey değildir söz. O sırada "işte o konuyu anlatman gerekiyormuş gibi" hissediyorsun ama aslında anlaşılmıyor, kaç tarafı alacak bilinmiyor. Anlaşılmıyorsa, "orası zaten yeri değilmiş" deyip sakince durman gerekir.

En basitinden, mesela "din böyle söylüyor" gibi bir şey diyorlar diyelim; ben diyorum ki "öyle bir şey söylemiyor, yanlış söylüyorsun." Tamam, bunu söylemem lazım herhalde. Söylersen, "din öyle söylemiyor, ben okuduğum hiçbir metinde böyle bir şey görmüyorum" dersin. O diyebilir ki "seni dikkate almıyorum" veya "senin sözüne itibar etmiyorum" — desin. Bunu dedikten sonrası beni pek ilgilendirmez. Sen sadece orada muhatabının faydasına, onun için bir uyarıda bulunuyorsun. O uyarıyı dikkate almıyorsa sorun yoktur orada; alırsa onun faydasına, almazsa yine kendisinedir. Biz burada rahatsız olmayacağız. Biz orada rahatsız oluyorsak, biz orada yanlış bir şeyi hedefliyoruz demektir; orada yanlış bir egosal şey var.

Böyle nice evliya vardır ki hanımı bilmez, veyahut hanım evliyadır eşi bilmez. Bir gün bile "gel, dur, sana anlatayım, sen bir şey anlamıyorsun" dememiştir. Bakmıştır, o başka bir dünyadadır, başka bir hedefi vardır. Hiç onu rahatsız etmemiş, ona tepeden vaaz vermemiş, bir şey yapmamıştır. Bu, umursamamakla da karıştırılmaması gereken bir şeydir. O da ayrı bir egosal, ayrı bir negatif benlik konuşturur. "İnsanlar dinlemiyor, insanlar başka bir dünyadalar, canları cehenneme" demek de ayrı bir negatif benliktir. Ne dayatma ve tahakküm, ne de umursamazlık; ikisi de negatif benliktir. "Aman ne hâli varsa görsün" demek de yanlıştır, "şu an vakti değil" demek gerekir bazen.

Mesela Peygamber'e, Ebu Cehil'in oğlu İkrime geliyor. Yirmi seneye yakın çektirmediği şey kalmamış. Peygamber demek ki o yirmi sene boyunca "canı cehenneme" dememiş. İkrime geldiği anda, Peygamber'in ona öyle bir şey demiş olabileceğini zannediyor, korkarak geliyor; "araya birini soksam mı" diye düşünüyor. Ama Peygamber geliyor, "sen değil misin" diyor, "evet" diyor, "iman mı ediyorsun" diyor, "evet" diyor, "tamam, bütün geçmişini bağışladım" diyor. Yani demek ki onu bir an bile dışlamamış; ama yirmi sene boyunca da herhangi bir iletişim olmamış. Bu gerçek anlamda bir denge hâlidir; öbürü değil.

"Anlatıyorum, anlatıyorum, kabul etmiyor, beni çok öfkelendiriyor" — bu yanlış. "Anlattım, anlamadı, canı cehenneme, ben mi uğraşacağım" — bu da yanlış. İkisi de negatif iki uçtaki benlik hâlidir.

Tebliğ ile Ego Arasındaki Fark

Peki mesela Peygamber Efendimiz zamanında, sahabenin bazı şeyleri tebliğ etmesi, anlatması, kapı kapı dolaşması; sonuçta bu vaaz vermek değil de, hazır olsun olmasın bir şekilde herkese her şeyi anlatıyorlar. Aslında birilerine bir şey anlatma duygusu biraz da buradan çıkıyor gibi geliyor bana; onun dengesini tutturmak için ne düşünmek lazım?

Tabii ki bir insan, doğruyu veya bir hakikati tecrübe ettiğinde, o hakikatin insanlara fayda getireceğini görür; birisi tecrübe ettiği bir iyiliği aktarmak ister. Ama bu egosal bir hedef ve motivasyonla olmamalı. Evet, tabii ki anlatabiliriz; ama baktın ki karşındaki umursamadı, tepki gösterdi veyahut gözünü kapattı, hiçbir negativite içinde olmayacaksın. Onlardaki o hâl zaten doğal, fıtri bir hâldedir; bizde öyle bir şey çok doğal, fıtri olmayabilir, biraz o çabayı gerektirebilir.

Aslında burada insan tebliğden önce temsil etme hâlinde olur; o temsil de bir şey taşımayan, sırf yaşanan bir temsil olmalı. Ondan sonra zaten tebliğ kendiliğinden gelir. Sen bunu fıtri olarak yaşarsın; yaşarken zaten ister istemez bazı güzellikleri paylaşırsın, anlatırsın. Bu senin açından herhangi bir artı veya eksi bir değer taşımaz, herhangi bir problem oluşturmaz; sen sadece onu yaşarsın. Ama biz karşımızdaki anlamadı diye rahatsızlık duyuyorsak, veyahut "canı cehenneme, zaten sana anlatanda hata" diyorsak, burada bizde çözümlenmesi gereken negatif benlikler olduğu anlamına gelir.

Perspektif Farkı: Küçümsemeden Hakikati Görmek

Biz ne hâldeyiz, onu sormamız gerekir; anlattığımız ne olursa olsun. Mesela 12 imamdan İmam Cafer-i Sadık ile ilgili anlatılır: inançsız biri var, Müslümanlarla tartışırmış, Müslümanlar da buna kızıyormuş. Demiş ki: "ben İmam Cafer'le konuşuyorum, o gayet rahat beni dinliyor, sohbet ediyoruz, müzakere ediyoruz; siz niye kızıyorsunuz?" O ne kadar rahat, sakince dinliyor. Evet, dinliyor; çünkü o gerçekten ruhun merkezinde duruyor ve dinliyor. Ama öbür durumda egosal bir şey var: "sen benim değer verdiğim şeye niye değer vermiyorsun" diye.

Bugün bazı insanlar dinden insanları küçümsüyorlar; mesela doğu bloku ülkelerinde, eskiden bizde de otuzlarda kırklarda namaz kılan insanları veyahut dine yönelimli insanları "bunlar geri kalmış, geçmiş çağlarda yaşıyorlar" diye görebiliyorlardı. Ben bunlardan rahatsız oluyorsam, bende bir problem var demektir. Biri beni küçümsüyorsa ve ben o küçümsenme hissini duyuyorsam ve bundan rahatsız oluyorsam, kendime bakmam lazım: niye böyle bir şey hissediyorum ki? Orada bir problemi tanımak lazım. Ben kendimde sağlam değilsem, bu sefer çevrenin benim düşündüğüm, inandığım gibi olmasını isterim, o zaman daha rahat ederim psikolojik olarak. Burada bende bir şey var.

Hakikaten kendini rahat hissetmek falan, aslında onun biraz sağlanması lazımmış gibi düşünüyor insan; çünkü sürekli bir şey konuştuğunda böyle bir ters etki, ters tepki, hep savunmada kalma durumu hissediyorsun. O zaman onlar bir şeyler söylediğinde küçümsendiğini hissediyorsun, hoş olmuyor. Bir de varlık özelliklerini tam gösteremiyorsun, rahat konuşamıyorsun, espri de yapamıyorsun.

Kendi perspektifimizden eminsek, karşımızdaki insanların farklı perspektifler üzerinden yapacakları değerlendirmeler, saldırılar bizde bir etki meydana getirmez. Biz o saldırıların mantığını doğru kabul ettiğimizde sarsılırız. "Hocam, belki karşı taraf da kendi perspektifinden emindir; o da kendi perspektifinden eminken bunu nasıl bileceğiz? Ben kendi perspektifimden eminim ama acaba gerçekten doğru mu değil mi, nasıl anlayacağım?" Yoksa bu döngüden gerçekten çıkamazsın.

Mesela diyelim ki bir çocuğu gördüğünde, çocuk kendi oyuncaklarıyla oynar, hoşuna gider. Ama senin gözünde o oyuncakların devri geçmiştir; belli bir düzeyin, belli bir algılanışın, belli bir anlayışın oyuncaklarıdır onlar. Sen, bir çocuk oyun oynarken onun oyuncaklarının değeri hakkında emin değil misin? Ama çocuğa göre onlardan daha değerli bir şey yoktur değil mi? Aşmışsan zaten farkındasın; görebiliyorsan, onun perspektifini görebiliyorsan, kendi yerini de onun baktığı yeri de görürsün. Fakat -tekrar edelim- bu, o insanı küçümsemeyi gerektirmez. Çünkü hiçbir insan bir diğer insandan küçük veya büyük değildir; perspektiflerin üstü veya aşağısı vardır.

Kimse Kimseden Üstün Değildir

Biz diyemeyiz ki "o insan çok aşağıda" veya "o insan boş bir insan." Bunu diyemeyiz; perspektifi yanlıştır, bakış açısı yanlıştır diyebiliriz. Hiçbir insan bir insandan daha üstün değildir; ama bakış açısı itibariyle, biraz önce de ifade ettiğimiz gibi, manevi mertebeler var, manevi idraklar var, bunların düzeyleri var. Yani iman küfürden üstündür ama ben küfür içinde olan bir insanı küçümseyemem; bu yanlış bir şey olur. O insanı küçümseyemem ama onun bakış açısının yanlış olduğunu, hata olduğunu, gaflet olduğunu söyleyebilirim. Uyanan bir insan, uykudaki bir insanın sayıkladığını görebilir, fakat orada hürmet eder; adam uyuyor, sayıklıyor, küçümsenmez, kınanmaz. Çünkü o da uyandığında senin gibi olacak.

Burada mümin insanın bir kâfiri bile küçümsemesi söz konusu değildir. Bahsedilen, kâfirlerin küfre nispetle konumudur; sıfatlaradır oradaki kınama. Küfür, gaflet bunlar boş şeylerdir, düşük şeylerdir. Ama bir insan olarak, potansiyel olarak hepimiz aynıyız; kimsenin kimseye üstünlüğü ve aşağılığı söz konusu değildir. Ben o insana hürmet ederim, fakat düşüncesini zerre kadar paylaşmam. Onun beni küçümsemesinden de hiç rahatsız olmam, muhabbetimde de eksilme olmaz, hürmetimde de eksilme olmaz. Ama içimden "Allah selamet versin inşallah" derim, fark eder. Hiçbir küçümseme, alay söz konusu olamaz. Hatta gerçek anlamda üzüldüğümü söyleyebilirim; kendi adıma değil ama onun adına. Çünkü onun bir süreci var, "inşallah o sürecini daha kısa sürede atlatır da boşa o kadar uzun mesafe kat etmez" diyorum. Bu şekilde anlamamız gerekir.

Negatif Benliklerle Mücadele: Dükkân ve Hırsız Örneği

Bizler içimizde negatif, zayıf, tenkitçi, zavallı, şüpheci, dar görüşlü, aptal benlerle çevrilmiş hâldeyiz. Bazılarına uzun süre boyunca alışkanlık eseri hep rıza gösterdiğimiz için büyük güç kazanmışlardır. İşte önce onların büyüklerinden başlamak gerekir; ama dediğim gibi bunların fotoğraflarını çok iyi çekmek gerekiyor. Ne zaman ortaya çıkıyor, nasıl ortaya çıkıyor, sana kendini nasıl hissettiriyor ve seni nasıl manipüle ediyor? Bir dedektif gibi bunu araştırıp analiz etmeliyiz. Ve onun faaliyette olduğu anlarda, iş üstünde yakalamalıyız. Diyelim ki onu yapamadık bir süre; başta yapamayız ama sonra alışacaksın.

Bu şuna benziyor: diyelim ki dükkânın soyuldu ve sen uyanamadın; sabah gittin, dükkân soyulmuş. Ne yaparsın? Kamera vardır orada değil mi? O kamerayı alır, kayıtlarına bakarsın: burayı nasıl soymuş acaba? Etrafa bakmış, şu olmuş, bu olmuş, bir zayıf noktasını bulmuş vesaire. Tamam, "benim dükkânımın zayıf noktaları şunlar ve şu noktalarda zaaf olunca giriyor" dersin; "şu şu noktalara dikkat edeceğim" dersin. Daha sonra git gide onu iş üzerindeyken yakalarsın; tam dükkânı soyarken "seni yakaladım" dersin, ışıkları yakarsın. Işıkları yakınca hırsız durur.

Bir de şey var: sürekli dırdır eden, sürekli eleştiren, seni fiziksel olarak rahatsız eden, beynini yiyor gibi hissettiren bir taraf var. Ona ne yapacaksın? Mecbursun aynı yerde durmaya; "sus" desen olmuyor, "susma" desen sen yapamıyorsun. Ona, onun sesinden daha üst bir tondan ve onu ikna edici bir şey söylemem gerekir. "Dırdır etme" diye zorlamayacağız. Ona bir tür bilişsel terapi yapacağız: "nerelerde öfkeleniyorsun, bir gel bakalım" diyeceksin. Onu analiz edeceksin, o zaman kaçamaz. Ama o kaçak güreşir. "Nerelerde ortaya çıkıyor, nasıl ortaya çıkıyor, sana hangi düşünce ve duyguları hissettiriyor, bunlara karşı sen ne cevap vereceksin" diye soracaksın. O zaman onu zayıflatabilirsin.

Bazı, galeyana getiren tipler vardır; böyle bir şeyi sana kabul ettirmeye çalışır, bir şeyi örtmek için hırgür çıkarır veya gürültü koparır. Sen buna pabuç bırakmayacaksın: "hele bir otur, sakin ol, nedir mevzu" diyeceksin. "İşte tamam, ben yanlış yaptım, öfkelenmemem lazımdı, haklısın" demesine aldanmayacaksın; "yok, dur bir hele, otur sakince" diyeceksin. Çünkü o da onun kaçış taktiklerinden biridir: "bir daha yapmayacaksın, tamam yanlış yaptım" der ama gene yapabilirsin. Problem o değil; "nerede yapıyorsun bunu, gel bir görelim" demek gerekir. Nasıl yapıyorsun, nerede yapıyorsun? Analiz böyle olabilir.

Benim bir kız kardeşim var; o da böyle bir şey yaptığında, "bak şurada hata yapıyorsun, bunu defalarca yapıyorsun" diyorum. "Tamam tamam, anladım, bir daha olmaz" diyor. "Bir dakika" diyorum, "ama hep yapıyorsun; şöyle şöyle olduğunda hep yapıyorsun" diyorum. Farkında olmasını sağlamaya çalışıyorum; farkına varmadan özür diliyor. İşte burada mesela ne var? Biz kendimizde o benlikleri gördüğümüzde suçlamıyoruz. Çünkü nasıl ki insan suçlandığında rahatsız olur, o benlik de kendi içimizdeki bir birim olduğu için, suçlu gözüyle baktığımızda hemen kaçacaktır. "Seni suçlamıyorum ki, merak ediyorum nasıl oluyor bu" diye yaklaşmak gerekir. Suçlayarak değil; suçladığında ya kaçarsın ya bastırırsın, onu görmezden gelirsin veyahut yüzleşmek istemezsin. Burada suçlu muçlu yok kardeşim; böyle bir olgu var, o kadar. Bir hırsız gibi görmüyoruz: "ben seni tutuklamayacağım, hapse de atmayacağım. Bunu nasıl yapıyorsun, niye yapıyorsun, gel bir otur bir konuşalım" diyeceğiz.

Hani bir şeyh efendi bir gün gece yarısı ibadete kalkmış, tam o sırada bakmış bir hırsız çuvalı doldurmuş, bir sürü şey. Tam gidecekken, "evladım" demiş, "onlar ağır, bunları götüremezsin, birazını bırak; ihtiyacın olduğunda gene gel, ben sana veririm." Hırsız önce şaşırmış, "sayıklıyor mu" demiş; sonra tekrar söylemiş: "evladım, bunları götüremezsin, sana lazım olunca ben sana gene veririm, götürebileceğin kadarıyla götür." Hırsız da hakikaten bir kısmını bırakmış, götürmüş. Götürürken zabıtalar yakalamış, kelepçelemiş; bakmışlar dergâhın eşyaları. Kapıyı çalmışlar, kapıyı şeyh efendi açmış. Kelepçeli hırsızı tutmuşlar. "Efendim, bu buradan çalmış herhalde, öyle gözüküyor" demişler. "Yok" demiş şeyh efendi, "ben mi verdim; bunları da bıraktım, bir dahaki sefere bunları da yükleyeceğim." Öyle deyince hırsız kendini bırakmış, dergâha bağlanmış. Bak, suçlamayacağız; suçladın mı benlik panikler. Suçlamayacağız, ışığı yakacağız, analiz edeceğiz. Bu olmuş yani, bu bir hadise.

Benlik Hâlini Kendinden Ayrıştırmak

Fıtri hâlimizde, hayat süreci içinde bizde konumlanmış ve güçlenmiş bir benlik hâli olduğunu -ama "bende bu yok" diyerek dışlamadan- kabul etmek gerekir. "Evet, bende böyle bir benlik hâli var ama bu gerçek anlamda ben değilim" demek gerekir. Ama o benlik şunu der: "ben senim, sen kimi eleştiriyorsun, ben olmasam ne kalacak geriye?" İşte orada bir problem oluşuyor. Hâlbuki şunu demek lazım: "evet, sen bende var olansın ama sen gerçek ben değilsin." Buna biz kendimizi o benlik hâlinden ayrıştırma diyoruz.

Mesela diyelim ki bende şu şu durumlarda öfkelenen ve muhatabıma tahakküm kurmaya çalışan bir benlik hâli var; ben bunun farkındayım, fakat bu gerçek anlamda ben değilim. Bu bende olan, diyelim ki bir duygu, bir düşünüş manasında bir benlik. Bu ayrıştırmayı yapacaksın ve sonra onu analiz edeceksin. Bu ayrıştırmayı yapmazsan, eleştiren kim eleştirilen kim, karışır.

Mesela "ben şu durumlarda kırılıyorum, kırgınlık yaşıyorum" derken bu dili kullanmayacaksın; "şu durumlarda bende kırılan bir benlik var" diyeceksin. Kırılan bir benlik hâli var, ben değil bu. Ama o hâlin ötesinde bir hâlin bende karşılığı henüz yoksa, onun yerine bir şey koyamıyorsan da, koyamasan bile onu onaylamayacaksın. "Öfkeleniyor musun?" "Evet, öfkelenen bir benliğim var." Öfkelenmeyebilirsin. Tabii o benlik diyecek ki "nasıl olabilir ki, öfkelenmezsem ben kimim?" İşte orada kırılan, alınan, küsen bir benliğim var veya öfkelenen, tahakküm etmeye çalışan bir benliğim var; bu olmayabilir. Onun zıddını onaylamak durumundayız. Onun zıddını onayladığında bunu hemen yapabiliyor olmayacaksın ama onu onaylamıyor olacaksın; ilk adım odur.

"Ondan başka bir şey de yapamıyorum şu anda ama bunu onaylamıyorum ve yapmamaya çalışacağım" diyeceksin. Gene yapacaksın. Fakat dikkat edin, buradaki ayrım şu: bende tetiklenen o benlik tetiklendiğinde, ben onun adımlarını izlemeyeceğim. Diyelim ki kırıldım; biri bir şey yaptı, kırıldım. Fark edeceğim onu: "şu an bende kırılan bir benlik var ve o bana kendini dayatıyor." Onaylamayacağım, onun üzerinden hareket etmemeye çalışacağım. Ama biz normalde ne yapıyoruz? Onaylıyoruz ve onun istediği şekilde davranıyoruz; kırıldık, suratımızı asıyoruz, "haklıyım" diyoruz, "kırgın herhalde suratımı asacağım, gülmemi mi bekliyorsun" diyoruz mesela. O zaman ne yapmış oluyorum? Hem onu onaylıyorum hem de onun kendini ifade etme biçimlerini onaylamış oluyorum ve bunu doğal görüyorum. Hâlbuki onu onaylamayacağım. O anda başka yapacağım bir şeyim de yok, öyle duracağım: "ben seni onaylamıyorum ama şu an başka yapacağım bir şeyim yok." O benlik diyor ki "boş duracaksan bari ben varım, beni sahneye koy." Koymayacaksın; onu sahneye koymayacaksın.

Acının Dönüşümü ve Hz. Yusuf'un Kuyusu

Biraz önce, ders esnasında acı çekmekle ilgili bir şey söylediniz; onu biraz daha açsanız. Peki, bazen mesela bir insan bir süreçten geçtiğinde bir şeyler keşfettiğini düşünüyor diyelim; o zaman acıyı hemen kaldırmaya çalışmak da tamamen saçma geliyor, çünkü hakikaten insan bir şey keşfedebilir, farklı süreçlere yol alabilir. O zaman onun için de bir yerinin olması gerekiyor; askeri bir mantıkla "acı çekilmeyecek, hiç kimse çekilmeyecek" diye bir şey yok zaten.

Bizim söylemek istediğimiz şey, acı çekmeni en yüksek veyahut en doğru hâl olarak görmeyeceksin. Biz tabii ki doğal olarak acı çekeceğiz, çekiyoruz, çekeceğiz de; fakat o acıyı dönüştüreceğiz. Şu anki durumumuzda acı doğal bir durumdur, fakat o acıyı biz dönüştüreceğiz, tefekkür edeceğiz. Ben mesela niye acı çekiyorum, bu acının bana anlatmak istediği şey nedir? Bu acı, aslında gerçek anlamda bana ne anlatıyor? Eğer o acı bir kayıpla ilgili bir idraki işaret ediyorsa, o idrak olmadığında bu acının neyin kaybıyla ilgili olduğunu anlayabiliyor muyum? O zaman ne olmuş olur? Acı, kendi içinde dönüştürücü bir şey olur.

Yani yok saymıyoruz burada; dönüştürülmüş oluruz diyorsun. Ben o acının içinden geçeceğim, acının içinde dövülmeyeceğim, acının içinden çıkacağım. Sen keşfi, idraki, keşif ya da idraki sonuç verdiği için kıymetli buluyorsun; süreçte olması gereken bir şey gibi geliyor. Doğru, fakat her acı seni bir yere götürmeyebilir de. Şu örneği verelim: Yusuf'un düştüğü her kuyu, ona aynı zamanda bir çıkış imkânıydı; aynı zamanda bir keşif imkânıydı, aynı zamanda farklı bir dönüş imkânıydı. Acının çukuruna düşüyor ama şöyle demedi: "kardeşim seni kuyuya attıktan sonra ben burada kalacağım" demedi. O acının içine gömülmedi.

Siz onu bu amaçta kullanmayacaksınız; keşfi de bu amaçta kullanmayacaksınız, o süreci bu yöne yönlendirmeyeceksiniz. Mesela "acıyı yaratıcılığı kışkırtmak için kullanma" doğru bir şey. Fakat zaten şu var: biz bulunduğumuz noktadan yol alırız, yoksa bir yere birden varmıyoruz. O acının içinden geçiyorsun; bu acıyı bana yaşatan nedir, bu yaşadığım acıyı ve bu acıyı yaşamama sebep olan olgunun gerçek anlamda bana öğretmek istediği şey nedir, bunu anlamak gerekir.

Mesela diyelim ki psikolojik olarak yetim büyümüş biri, babası ölmüş, bir yaşındayken; tamam bunun bir acısı var. Aslında bu bana ne anlatıyor? Zahiri düzeyde bir baba kaybı bir acıdır, bir dayanak kaybıdır vesaire; herkes kendi mizacına göre yaşar. Peki gerçek dayanak nedir ve biz onu gerçekten kaybettik mi? Veyahut o kaybımızın farkında mıyız? Ben o zaman babama ağlamayacağım, Hristiyanların deyimiyle "semavi babama" ağlayacağım; yani onu kaybettiğimi ağlayacağım. Diyelim ki benim o yatay düzlemde yaşadığım acı, beni asli bir idrake götürecek. Yoksa oturup "annemi kaybettim, babamı kaybettim" diye ömrü boyunca yasla kalırsa, işte o kötü bir şeydir.

Yoksa acılar yaşanacak, fakat o acılar dönüşecek, dönüştürülecek veya bizde bir şeyi dönüştürecek. Ateşi, yemeğin pişmesi için kullanacaksın; tencereye bir şey koyarsan, o tencerenin altında yanan ateş yemeği pişirir. Ama içine bir şey koymazsan, o en son tencere yanar ve kap kararır. Biz o acının ateşinde bir şey pişiriyoruz, "tavır" değil.

Peki hocam, bu süreç nasıl işliyor? Ben biraz somutlaştırmaya çalışıyorum süreci; bakıyorum, "her şey mi, her şey tekrar mı" diye bir algı oluyor. Ben orada dönüşümümün somut bir karşılığı olmayabilir mi diye düşünüyorum; somut karşılığı olmasa da bir emare, bir rüya falan olabilir mi diye. Hayır, şöyle demeyeceğim: hayatınızda değiştirdiği bir şeyler olabilir fakat buna odaklanmayacaksın. "O zaman odak noktamı kaybediyorum hocam, neye göre yol aldığımı bulamıyorum" diyorsun. Neye göre yol alıyorsun? O negatif olarak tespit ettiğin şeyin artık seni etkilemediğine, senin onun peşinden gitmediğine odaklanacaksın. Bunun herhangi bir ilişkilerimizde, dünyada, işimizde vesaire bir karşılığı olmayabilir; buna dair bir hedefimiz veya gayemiz söz konusu değildir zaten. İçsel bir tat alırsın dönüştüğünde.

Mesela ben şimdi öfkelendiğimde, eskiden hoşuma giderdi; "öfke baldan tatlıdır" hesabı. Şimdi bana çok acı geliyor. Neden? Çünkü artık ayırt ediyorum; onun ne kadar olumsuz bir şey olduğunun, ne kadar negatif bir benlik olduğunun farkındayım. Biri bana üstüne para verse öfkelenmek istemem; çünkü o farkı tecrübe ettim, iyice gördüm, hiç doğru bir şey olmadığını yaşadım, ikisinin de tadını biliyorum. Bana kazandırdığı şey odur; o düzeyde kazandırdığı şey odur. Mesela görüyorum ki daha önce öfkemi tetikleyen davranış ve tutumlar artık bende hüküm icra etmiyor. Ne kadar büyük bir özgürlük, değil mi?

Diğerlerine gelince, aslında bizim tutsaklıklarımızdır bunlar. Bazı insanlar oluyor, "ona öyle deme, çok alınıyor, kırılıyor, üzülüyor" dersin. Aslında ne oldu? Bir tutsaklık var orada değil mi? Biz birileri tarafından tetikleniyoruz ve maruz kalıyoruz aslında. Hâlbuki bu negatif benlerden uzaklaştığımızda aslında kendi merkezimizi buluyoruz ve yanlış etki odaklarından etkilenmemiş oluyoruz. Somut şey budur; yoksa başka dünyaya ait herhangi bir somut şey yok.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - "Allah'ın dostları için ne bir korku vardır ne de onlar mahzun olurlar" mealindeki ayete anlam olarak atıf yapılmış (sure adı metinde belirtilmemiş). - "Başınıza gelenler kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir" mealindeki ayete anlam olarak atıf yapılmış (sure adı metinde belirtilmemiş). --- ---