Nefsin Stratejileri ve Rağmen Olabilmek
Kısa Özet
Sohbette nefs kelimesinin aslen nötr olduğu ve tezkiye edilebilecek (arındırılabilecek) bir öz olduğu hatırlatılıyor; insanın psikolojik benliğinin hayatta kalmak için sürekli stratejiler ürettiği, bunun bir bebeğin stratejisiz, saf hâlinden farklı olduğu anlatılıyor. Kişinin içinde çok sayıda "bencik" (alt-benlik) bulunduğu, bunların kimi zaman birbirini tanımadığı örneklerle gösteriliyor. Sohbetin ikinci yarısında, insanı tetikleyen dış olaylardan değil kendi içindeki hazır "düğmelerden" sorumlu olduğumuz, buna rağmen sükûnetini koruyabilmenin ("rağmen olabilmek") en yüksek örneğinin peygamberler olduğu; toplumsal sorumluluğun da benlik tatmini için değil, sırf o işin gereği olduğu için üstlenilmesi gerektiği vurgulanıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Nefs, tıpkı mal gibi tezkiye edilebilen (arındırılabilen), aslen temiz ve fıtri bir hâle sahip bir kendiliktir; kirlenmesi, kişinin kendini olduğu gibi görememesinden kaynaklanır.
- Psikolojik benliğin bütün hayatta kalma stratejileri (insanlarla iyi geçinmek, uzak durmak, kontrolü elde tutmak vb.) temelde gereksizdir; bir bebeğin stratejisiz, saf hâli bunun karşıtıdır.
- İnsan, kendini tetikleyen dış sebepleri ortadan kaldıramaz ama kendi içindeki "düğmenin" (o sebebe karşı hazır tepkinin) farkına vararak sorumluluğu kendinde arayabilir — tıpkı ayakkabı giyerek ıslak zeminden etkilenmemek gibi.
Nefs Tezkiyesi ve Fıtri Temizlik
Kur'an'da nefs kavramı kendilik demektir; Allah için de kullanılır — "Allah'ın nefsi" diye. Hz. İsa'nın diliyle, Allah'a "Ya Rabbi, sen benim nefsimde olanı bilirsin, fakat ben senin nefsinde olanı bilmem" der — yani "sen benim kendimde ne olduğunu bilirsin, fakat ben senin kendinde ne olduğunu bilmem" demek. Nefs kelime olarak yalın bir kelimedir, herhangi bir artı veya eksi anlamı yoktur; kendilik demektir.
Kur'an'da "nefsi tezkiye etme" kavramı vardır — insanlara "nefsinizi tezkiye edin" denir. Tezkiye, arındırmak demektir; zekât kelimesi de o kökten gelir — malı arındırır, temizler. Bu noktadaki gayret ve çabalar da nefsi arındırır. Demek ki nefs, temiz ve doğal bir hâle sahiptir, ama bir süre sonra bu fıtri hâlini kaybedebilir ve kaybettiğinde problem yaşar — kendisini olduğu gibi görememe, olduğu gibi anlamama problemi. Fıtri hâlini kaybettiğinde kendini başka bir şey zanneder, başka başka algılara, tasavvurlara sokar kendini. Kirlenmiş olur.
"Ben kendimi ezdirmem" diyen biri, kendisini ezilebilecek biri olarak tasavvur eder — böyle bir kendilik aldanışına düşer. Hâlbuki senin öz kendin ezilecek bir şey değildir; sen eğer idrak etsen, tıpkı Habil kıssasında olduğu gibi — Kabil, Habil'e "seni öldüreceğim" dediğinde Habil "ben sana el kaldıracak değilim" demiştir (Maide Suresi: 28) — çünkü orada öldürülebilecek, ezilebilecek bir kendilik olmadığını biliyordu, görüyordu. Ama kişi kendini psikolojik benliğiyle tanımladığında, o psikolojik benlik her türlü artı ve eksiyi barındırdığı için, kendini korumaya, bunun stratejileri çerçevesinde hareket etmeye eğilim göstermeye başlar.
Nefsin Stratejileri ve Bebeğin Saflığı
Psikolojik benliğin hayattaki en temel problemi, kendisini hayatta kalmak, yaşamak için belli stratejiler üretmeye çalışmasıdır. Biri "çevremde iyi arkadaşlarım, dostlarım olursa mutlu olurum" der; bir başkası "kendi alanımda kalır, fazla insan ilişkisi içinde olmazsam benim için daha rahat olur" der; bir başkası "beni gerçekten anlayacak biri olursa mutlu olurum" der; bir başkası "güçlü olup hayatı kontrol edebilirsem mutlu olurum" der. Aslında bu stratejiler, gereksiz yere enerji tüketmesine yol açan şeylerdir; psikolojik benliğimizin, nefsimizin bütün stratejileri prensip olarak gereksizdir, hiçbir gereği yoktur.
Bir bebeğin hayatta stratejisi var mıdır? Yoktur. Ona gülümseyene gülümser, acıktığında ağlar — herhangi bir "şöyle yapayım böyle yapayım" stratejisi yok. Bu demeye başladığı anda onun saf masumiyeti zayıflamaya başlar. Bir bebeğin doğal olarak kendini sevdirme hâli vardır; egosu geliştikten sonra "şöyle yaparsam beni severler" dediği bir hâl gelişir — ikisi arasında bir fark vardır: ilki saf ve doğaldır, herhangi bir stratejiye dayanmaz; ondan sonrası benliğin stratejisi olmaya başlar ve o strateji ömür boyu kullanılır, insan fark etmeden o stratejinin altında ezilmeye başlar. Hâlbuki hayat, o stratejileri üretmeden yaşanabilecek bir şeydir.
Bencikler: İçimizdeki Çokluk
Benliğimizde bu strateji üretme sürecinde oluşan bir kısım pozitif ve negatif hâllere "bencik" diyebiliriz — büyük benlikten bencikler, terminolojik karışıklık olmasın diye. Bir benliğin var ama o bir benlik birçok bencik kümesinden oluşuyor. Zaman zaman çok şefkatli, diğergam, fedakâr bir benlik hissedersin — o anda kendini hiç düşünmezsin. Bir başka zaman sadece kendini düşünürsün — bu da bir başka ben kümesi. Bazen gayet iyi niyetli, olumlu bakarsın; bazen her şeye bit yeniği arar, kötümser bir nazarla bakarsın. Peki nesin sen, iyimser mi kötümser mi? Hepsi var içinde. Biz psikolojik olarak tek bir yapıdan ibaret değiliz, tek renk bir benliğimiz yok — acımasız olduğumuz zaman da var, çok şefkatli olduğumuz zaman da var. Demek ki psikolojik benlik tek renk değil; belli etkileşimlerle tetiklenen farklı farklı renklerimiz var.
Bunu anlamadığımızda iki ihtimal vardır: ya kendimizde büyük bir çelişki olduğunu düşünürüz, ya da bunları hiç karşılaştırmayız — olumlu taraflarını kendimize alır, olumsuz taraflarını yok sayarız. "Ben cömert, şefkatli, merhametli biriyim" deriz; peki cömert olmayan, şefkatli olmayan benliklerini de yaşamıyor musun? O zaman "çelişkili birisin" mi diyeceğiz? O da değil — bu her insanın az çok yaşadığı bir şeydir, sadece bunu ağırlıklı olarak görmezden geliyoruz. Tek bir ismin, tek bir bedenin olduğu için "tek bir ben hâlim var" zannediyoruz.
Bir kişinin yazdığı bir not, bunu güzel ifade eder: "Kaybolmuşum benlerimin içinde / Her gün her an bir başkası sahnede / Sahipsiz çocuklar gibi / Her biri bir yerde / Biri şımarık, biri kızgın / Biri kalbi kırık, biri hırçın / Biri ukala, biri seven, biri nefret eden / Biri küfreden, biri yeren, kınayan / Biri hayalperest, bir diğeri karamsar / Bir diğeri sahipsiz / Bir diğeri kendisini kurtaracak birini bekleyen, kaçan, binlerce ses... Ah, değiştirebilsem, dönüşebilsem, bir çırpıda bunu yapabilsem, istediğim anda, bir daha düşmeden, aynı gaflete bir daha aynı çukura düşmeden, yükselirken bir yandan ayaklarım kayıyor mu şüphesi yaşamadan değişebilsem, değiştirebilsem, dönüşebilsem, verdiğim sözleri tutabilsem, efendisi olabilsem içimdeki binlerce benim." Ne güzel ifade etmiş — aslında yolculuğumuz tam da bu cümledir: onların efendisi olmak.
Nefsini Savunmayı Bırakmak
Onların efendisi olabilmek, bir çabanın, bir gayretin, öncelikle de buna dair bir gerekliliğin farkına varmayı gerektirir. Yoksa siz her bir beninizi savunmak durumunda kalırsınız. Kur'an ve kutsal metinler bize hep "nefsini savunma" der. Bunu daha anlaşılır hâle getirirsek: içindeki negatif benlikleri savunma. Çünkü bu benlik dairesinin içinde artılar da var eksiler de — merhametli, şefkatli, fedakâr, yardımsever, affedici, hoşgörülü, mütevazı benliklerimiz olduğu gibi; öfkeli, kızgın, kibirli negatif benciklerimiz de var. Bunların aynı anda çalıştığı, bazen birbirine çok yakın çalıştığı, hatta insanın hangisinin olduğunu anlayamadığı durumlar da olur — "affedeyim mi, cezalandırayım mı", "cömert mi davranayım, cimri mi davranayım" gibi. İyi davranmak istersin, iyi davranırsın ama altında bir negatiflik de vardır — o da öbür benliktir.
Bunu fark etmek insanın psikolojisi adına çok önemlidir. Bazen tek biri çalışır, kendini neredeyse evliya gibi fedakâr, şefkatli hissedersin; hâlbuki içeride temizlenmemiş öbür benlikler yatar. Bazen olumlu bir benlik çalışırken arkasında olumsuz bir benlik onunla mücadele etmeye kalkar. Bu noktada önce bunu fark etmek, böyle olduğunu görmek gerekir — kendimizi psikolojik anlamda göreceli olarak tarif etmeye ihtiyacımız var. "Ben çok çalışkan biri miyim?" İyi motive olduğumda, sevdiğim bir işi yaparken çalışkanım; motive olmadığımda tembelim. O zaman "çalışkan mıyım tembel miyim" diye sormayacağız; "hangi durumda çalışkanım, hangi durumda tembelim" diye soracağız.
En kibirli görünen bir insan bile, tam bir tevazu ve mahviyet içindeki birinin huzurunda mütevazı olabilir — bir mafya babası bir evliyanın huzurunda süt dökmüş kedi gibi davranabilir. Bu adama "kibirli" mi diyeceğiz? "Bu insan şu şartlarda kibirli olmakta, şu durumda mütevazı olabilmektedir" diyeceğiz. Psikolojik benliklerimiz şartlara "göre" davranan benliklerdir. Bu otomatizmadan çıkabilir miyiz? Çıkabiliriz — "göre" değil, "rağmen" olabilmek.
Rağmen Olabilmek
"Göre" olmak, karşındaki insana, şartlara göre davranmaktır — "o şöyle olsa ben şöyle olurum" gibi; "o kendini çok savunduğu için ben de öfkeleniyorum" — bu bir "göre"dir. "Rağmen" olmak ise özel bir çaba gerektirir. Karşındaki insan öfkeli, agresif, kavgacı olabilir, ama sen rağmen sakin olabiliyorsun, rağmen daha barışçıl, daha anlaşmaya dönük olabiliyorsun; karşındaki seni suçluyor ama sen suçlanmışlık hisseden benliğine rağmen onun suçlayıcılığını anlamaya çalışıyorsun, kendini savunma gereği duymaksızın olayı çözümlemeye, tanımlamaya çalışıyorsun. İşte bu "rağmen olabilmek" çalışmasıdır. Bunun en fevkalade örneği, kendisini taşlayanlara dua eden peygamberdir — kendisini yok etmek isteyen insanların hidayetine dua eden bir peygamber. "Dünyada nefret ettiğim insan sensin" denildiğinde peygamber "ben de senden nefret ediyorum" demez — bu rağmen olmanın en üst aşamasıdır.
Tetiklenme: Sorumluluk Kimde?
Biz neye dikkat edeceğiz? Bizde ne gibi negatif benlikler hangi durumlarda ortaya çıkıyor — hangi durumlar, hangi tutumlar bende negatif benliklerin tetiklenmesine yol açıyor? Bunu bilirsem, ve daha önemlisi, o negatif benliklerin sebebini beni tetikleyenlerde değil, kendi tetiklenmemde görürsem yol alabilirim. Yoksa "kardeşim, beni kimse negatif tetiklemesen ben negatif olmam, zaten çok iyi bir insanım" deriz — bu değil. Tetikleniyorsan kendine bakacaksın. Tetikleyici sebepler hayatta olur mu? Tabii ki olur; ben tetikleyici sebepleri ortadan kaldıramam.
Ayakkabı giyip her yerde dolaşırız — cama da basarız, çimene de, yağmurlu, çamurlu suya da. Ama ayağımızda ayakkabımız olduğu için o su bizi tetiklemez, ayağımız ıslanmaz; cam bizi tetiklemez, yaralanmayız. Ayakkabın olmasa cama bastığında ayağın kanardı, çamurlu suya bastığında ıslanırdın ve "suçlu çamurlu su, suçlu cam" derdin. Hâlbuki onlar öyle — cam orada, çamurlu su öbür tarafta, çakıllı yol öbür tarafta. Sen doğru bir ayakkabı giymişsen problem olmaz.
Peki tetikleyici sebeplerle dolu bir ortamdaysanız, bunu bir tekâmül vesilesi olarak görüp içinde kalmaya devam etmek mi doğru, yoksa oradan çıkmak mı? Burada bir kısım sınırlar var. Biriyle beraber yaşıyorsun, her gün seni fiziksel olarak dövüyor — bu ayrı bir şeydir; burada psikolojik olarak tetiklenmesen bile beden tetiklenir, morarır. Ama "muhatabım beni küçümsüyor" ise, sen tetiklenmeyebilirsin; oturur, seni küçümseyen insanı dinlersin. Küçümsendiğini hissetmeden, seni küçümseyen insanı dinlemek ne kadar güzel bir özgürlük olurdu. O insan kendince seni küçümser, o onun baktığı penceredir; ama sen hangi pencereden bakıyorsun? Küçümsenen benlik penceresinden bakıyorsan küçümsendiğini hissederek dinlersin; o pencereden bakma, seni küçümseyen insanı bütün ciddiyetinle, dikkatinle dinle. Ama biz öbür türlü davranırız — negatif benliklerimiz zaten orada durur, birisi düğmeye basar, ekran açılır, negatif benlik bütün maharetini sunar, arşivi taşır.
Sürekli psikolojik olarak "dayak" yiyorsan (fiziksel olmasa da), o ortamda kalmak da bir yerde vardır — bunları tek tek analiz etmek, sınırı iyi tanımak gerekir. Bir insanla iş yapıyorum; "senin kararını beğenmiyorum" der ama bana tabi olur, onunla iş yapabilirim. Ama "beğenmiyorum" deyip işi savsaklıyor, ağırdan alıyor, verdiği sözü tutmuyorsa, o zaman iş yapamayız.
Hicret Örneği ve Sınırlar
Hicret buna bir örnek olabilir mi? Evet, bir anlamda örnektir. Mekke'de zayıf olan Müslümanlara yaşam hakkı verilmiyordu, onlar Habeşistan'a göç etti; o ölçüde ağır baskı altında olmayan diğer Müslümanlar kalmaya devam etti. Ama en son, hayat hakkı tanımayacak ölçüde ağır bir ambargo, cana kastta bulunacak ölçüye gelince hicret edildi. Ama orada terk etme sebebi, "Mekkeliler niye bizi kabul etmiyor, niye bize saygı duymuyor" gibi bir şey değil — orada fiili bir durum vardı. "Senin inancın berbat, aşağılık şeylere inanıyorsun" dese biri, bu beni rahatsız etmemeli — etmemesi lazım, çünkü bu beni rahatsız etmiyor ki. Eğer ibadet ederken fiilen müdahale etmiyorsa, adam benim inancımı küçümseyebilir, aptallık olarak görebilir; ben niye psikolojik olarak bundan etkileneyim?
Biri "senin inandığın şeye hayvanlar bile inanmaz" dese, ben adamı dinlerim, "biraz daha aç, ne düşünüyorsun" derim — "sen bana hayvan mı dedin" diye tepki göstermeme gerek yok. Adamı anlamaya çalışırım, niye öyle düşündüğünü, ne gördüğünü anlamaya çalışırım. Bir adamı dinlemem için beni, inancımı veya düşüncemi övmesi, takdir etmesi gerekmez. Sahabinin biri Peygamber'e "ne kadar çekeceğini" sorduğunda, Peygamber "doğru söyledi" der — çünkü onun baktığı pencereyi görür, oradan öyle gözükür. Hz. Halid bin Velid'in "İnanmadan önce hayatta en sevmediğim insan sendin; inandıktan sonra hayatta en çok sevdiğim sen oldun" demesine karşı, Peygamber "sen beni madem sevmiyorsun, ben de seni sevmiyorum" demez.
Hâlbuki biz içimizdeki negatif benliklerin farkında olmadan tetiklendiğinde tetikleyiciyi hedef alarak "sen nasıl bana böyle dersin, şöyle dersin" deriz. Hâlbuki orada tetiklenen bir düğmen var; onu gör, farkına var, o zaman nerede çalışacağını anlamış olursun. Yağmur üzerinde çalışmam ben — ayakkabım delik mi, onunla ilgilenirim, yerde su olmasıyla değil. Sen o zemine neyle basıyorsun — çıplak ayakla mı, ayakkabıyla mı? Seni küçümseyen insanı neyle dinliyorsun — doğal, objektif hâlde mi, yoksa kompleksli bir benlikle mi? Bütün sorun bizim kendimizdedir; iş kendimizde biter. Bunu anladığımızda hayatta yol alabiliriz. Bu, çevremizdeki insanların tertemiz, hiçbir yanlışlıkları yok anlamına gelmez — küçümsenmiş, önemsenmemiş birçok evliya da yaşamıştır bu hayatta, her evliya el üstünde tutulmamıştır; ama onlar öyle mi hissetmiştir kendini? Hissetmemiştir. "Ben küçümsenmeye dayanamam" — dayanamıyorsan bu senin problemin; niye dayanamıyorsun? Dayanamayan, içindeki kompleksli bir benliktir; orada yanlış bir benlik vardır.
Bir anneye çocuğu "sen ne biçim annesin" dese, aklı başında bir anne bakar, kendini analiz eder, "idrakim çerçevesinde olabildiğince makul davranmaya çalıştım" der, sonra çocuğa döner, "bunu ne açıdan söylüyorsun" diye sorar — "beni çok kırdın, nankör" demek yerine. Kendini takdir edilmesi gereken bir anne olarak algılarsa ve çocuk bunu fark etmezse, orada bir çatışma olur. Bir çocuğun babasına "milletin babası profesör, arabası var, evi var, çocuğuna bir sürü şey alıyor, sen ne biçim babasın" demesi de böyledir. Bunu hangi benlikle karşılıyorsun? Yanlış pozisyonda karşılarsan çocuğa kızarsın, "nankör, şükretmesini bilmiyor" dersin, kişiselleştirirsin — bu senin hatandır. Hâlbuki "bu benim çocuğum ama hayata yanlış bir yerden, maddi açıdan bakıyor, beni de o konuda eksik görüyor" diyebilirsin — anlarsın, onaylamazsın ama kişiselleştirmezsin.
Benim her zaman sorduğum ve sorulmasını tavsiye ettiğim şey şudur: "Muhatabın yanlış bir şey yapıyor, tamam yanlış — ama sen niye rahatsız oluyorsun?" "Rahatsız olmam" desem ne olur? Bir ihtimal. Sen niye rahatsız oluyorsun — çünkü bende bir kısım negatif benlikler var, o yüzden rahatsız oluyorum. Bu benim alanım, bunun üzerinde çalışacağım. Sonra karşımdaki insanın yanlışları da bunlar diyebilirim; bu ilişkiden besleyici, pozitif bir şey çıkar mı, çıkmazsa "biraz uzak duralım" diyebilirim — ama ondan rahatsız olduğum için değil, ilişkinin besleyici olmamasından dolayı. Biri sürekli dünyevi hırslarını anlatıp benim hırsımı tetikliyorsa, ben ona "sen benim hırsımı tetikliyorsun" demem; kendime sorarım, "ben niye tetikleniyorum?" derim; sonra "bu insanla çok fazla muhabbet etmeme gerek yok, faydası yok" diyebilirim — bu ayrı bir şey, negatif bir duygum olmadan.
Toplumsal Sorumluluk mu, Benlik mi?
Kişinin nerede çalışacağı ortaya çıkar. "Toplumu düzeltmek" hep yanlış bir çalışma alanı olarak görülmemeli — "önce kişisel sorumluluğunu yerine getir, sonra toplumsal sorumluluğu da" denir. Ama sen niye toplumsal sorumlulukla uğraşıyorsun? Çevrende iyi insanlar olsun da rahat et diye mi? Bu sorumluluk değildir; bu sorumluluğun altında yatan şey benliktir. Peygamber niye tebliğ yaptı, niye vahyi anlattı? "İyi bir dünya kuralım, rahat edelim, ben de rahat edeyim" için değil. Bunu insanlar için yaptı. Peygamber Mekke'de 13 sene baskı ve sıkıntı içinde yaşarken mutsuz değildi; namaz onu rahatlatıyordu, Allah'ın muhabbeti, yakınlığını idrak etmek onu rahatlatıyordu — huzur dışarıdan değil içeriden geliyordu.
Peygamber öyle iyi bir toplum yaratmak için tebliğde bulunmadı; bazı sosyolojik yaklaşımlı insanlar dini de o nazarla görürler — bu değildir. Bir Müslüman, "iyi bir toplum oluşsun da rahat edelim" diye değil, her bir insanın o dinin taşıdığı maneviyata, ruhaniliğe, güzelliğe ihtiyacı olduğunu bildiği için tebliğ eder. Aynı zamanda insanların da bu mutluluğu, huzuru, yakınlığı, muhabbeti tatmasını temenni eder. Bazı insanlar toplum için çalışır çalışır çalışır, sonra bir yerde bırakır — çünkü motivasyonları benlikleridir; bundan ümidini kestikleri anda toplumun canı cehennem eder. İkisi arasındaki fark bu kadar açıktır.
Bu noktada kendi içimizdeki negatiflikleri ve pozitiflikleri objektif bir şekilde görmeye çalışacağız, bunun geniş bir fotoğrafını çekmeye çalışacağız hayatta. Buna engel olan şey, kişinin negatif benliklerini görmek istememesidir; görmek istemediği için direnç ve tampon oluşturur. Referans nedir peki — kime göre artı, kime göre eksi? Bu dini referans alan bir idrakle söyleniyor; daha açarsak, hakiki fıtratımızdır. Ama fıtratımızı tam idrak etmiyorsak, referans dindir; onun en güzel örneği peygamberdir, onun varisleri kâmil insanlardır.
Bazı kavramlar izafi olabilir. Bir velinin sözü: "Kibirli insandan rahatsız olan da kibirlidir." Bu benim için bir ölçüdür — kibirli insandan rahatsız oluyorsam bende de bir kibir vardır derim, bunu doğru görmem. Bazı negatif benlikler açıktır, kişi zaman ve zemin değiştiğinde bunu görebilir; bazıları ise kendi bilincinde izafidir. "Beni küçümseyen birine tahammül edemiyorum, ben de ona ağzının payını veriyorum" diyen biri, bunu meşrulaştırabilir — "o beni küçümsüyor, ben de ağzının payını veriyorum, niye negatif olsun?" Ama bütün mekanizma psikolojinin kendini rahatlatmasına kurulur; negatif rahatlatıcılar geçici bir rahatlık verir, durumun tekrar tekrar yaşanmasına yol açar. Bu noktada kişinin kendisinden daha idrakli, daha farkındalıklı bir kişiye danışması uygun olur.
Alevilikteki "musahiplik" kavramı da buraya dayanır — peygamberden gelen bir gelenektir. Sen biriyle musahip olursun, o sana sahip çıkar, sen ona sahip çıkarsın; bir nevi kardeşlik, çok güçlü bir yakınlık. Peygamber hicrette bunu yapmış, iki Müslümanı kardeş yapmıştır. Sen kendini göreceli ve izafi bir algıya sahip olduğun için tam olarak göremeyebilirsin; gidersin o kardeşinle oturursun, "ben şu durumda böyle düşündüm, hissettim, yaptım, bu konuda ne dersin" dersin — o daha dışarıdan bakabilir, sana bir ayna tutar. Sahabe kavramı da buraya dayanır. Peygamber sahabelere "talebem" demez, "arkadaşlarım" der — kimse kimseden üstün değildir, kimsenin kimseye üstünlük taslamasına gerek yoktur; biz bir bütünün parçalarıyız, birbirimize ayna oluruz.
Bunu daha nitelikli yapmanın yolu, bir arkadaşınla hayatın sürecini paylaşmaktır — dedikodu için değil, "sen de bana iyi yaptın de" diye değil; "böyle bir şey yaptım ama iyi yaptığımı düşünüyorum, sen ne dersin" diye sorarsın; "bana göre iyi, ama gerçekten iyi mi, doğru mu, yanlış mı, daha iyisi ne olabilir" — bu, dışarıdaki bir gözün bana ayna tutmasına bağlı bir şeydir. Böyle bir arkadaşlığa sahip olmak dünyada büyük bir nimettir. Ama bazen böyle arkadaşları da istemeyiz — acıtır çünkü; hâlbuki senin hatalı, yanlış şeyini onaylayamıyorsam, vicdanım kaldırmıyorsa, bunu en yumuşak, en güzel şekilde ifade etmek gerekir, hiçbir üstünlük taslamadan.
Yoksa negatif bir benliğim tetiklenmiş, almış başını gidiyor; ben de arkadaşımdan beni bu konuda desteklemesini bekliyorum, "benimle ol" diyorum — kendime destekçi mi arayacağım? Bu ne kadar yanlış bir şey. Nefsimin avukatı değil, ruhumun avukatı olmaya çalışıyorum; nefsimin avukatlığını yapıp karşımdan da ikinci bir avukat aramak manasız bir şeydir. Ben ne yapmayı doğru bulurum? "Şu olayda şöyle bir şey yaptım, böyle davrandım, böyle düşündüm, böyle hissettim; sen bu konuda ne dersin — seni serbest bırakıyorum, herhangi bir psikolojik baskı yapmadan, doğru muyum yanlış mıyım, ne kadar doğruyum ne kadar yanlışım bana söyle" derim. Bu güzel bir ilişki ve iletişimdir. Yoksa farkında olmadan negatif bir benliğimin avukatlığını yapıyorumdur — zaten negatiflik yapmışım, bir de onu savunacağım; öbür benlik yanlış olduğunu bilir ama "kendi malı" diye savunur.
Mücadele ve gayret içinde en çok dikkat etmemiz gereken şey, negatif benliklerimizi savunmamaktır — ama negatif benliğe "ben böyleyim" diye takılıp kalmamak da gerekir. "Bunu kabul edersem demek ki ben kötüyüm" — hayır, sen kötü de değilsin, öyle zannettiğin gibi çok çok iyi de değilsin. Anadolu dağlıktır desek yarı doğru, ovadır desek o da yarı doğru, göldür desek doğru, tamamen kara desek kısmen doğru — hiçbiri tam doğru değil; "Anadolu kısmen dağlık, kısmen ovalık, kısmen düzlük, bazı yerleri göller bölgesi, bazı yerleri çöl gibi kurak" deriz. Çöl gibi kurak bir yer varsa, "burayı sulandırabilir miyiz, verimli bir tarım arazisi yapabilir miyiz" diye düşünürüz. "Tamamen bataklık" ya da "tamamen verimli" demek laf cambazlığı olur, yanlış olur.
Kendimizi tanımlarken de: "ben bir ara cimrilik yaptım, ben cimri miyim?" Hayır — "bazen cimri olan biriyim." Ne durumda cimri oluyorum, buna dikkat edeceğim; bu göreceli bir şey, analiz edeceğim, fark edeceğim. "Cimri miyim cömert miyim" diye iki kutup arasında germeyeceğiz kendimizi — çünkü henüz o saf, katışıksız, yekpare dengeye ulaşmış değiliz; o, nefs tam arındığında gerçekleşecek bir şeydir. "Bende kibir yok" demek yerine, "bazı yerlerde kibir çıkabilir, en mütevazı insanda bile bazı kibir damarları olabilir" diyebilmek, onun üzerinde çalışabilmenin yoludur. Görebiliyorsan üzerinde çalışırsın, görmezsen çalışamazsın; "yok" dersen zaten. Nerelerde negatif benliklerim tetikleniyor, hangi durumda, hangi şartta — onu alıp, "bu olaya bu negatif benlik penceresinden değil, başka hangi pencereden bakabilirim" dediğimde, o negatif benliğin üzerinde çalışıp alternatifini bulma yolunda gayret etmiş olurum. Alternatifini bulduğunda o negatif benlik zaten sahneden çekilir.
Bu, muhataplarımızın, çevremizdeki insanların her eleştirisinin doğru olduğu anlamına gelmez; ama bir eleştiri karşısında ne hâldeyiz, buna bakacağız — savunmaya mı geçiyoruz, yoksa "bir daha bakayım" hissi mi oluşuyor? Biri "senin karaciğerin bozulmuş, gözünden belli" dese, "ne alaka" demeyip "bir bakayım, hakikaten bir doktora gideyim" dersin — savunmaya geçmezsin. Bediüzzaman'ın bir ifadesi var: "Biri bana nefsimdeki bir hatayı, kusuru gösterse ona müteşekkir olurum; çünkü sırtımda birisi bana akrep var dese ona teşekkür etmem gerekir — benim görmediğim bir şeyi görüyor."
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Habil'in Kabil'e söylediği "Sen beni öldürmek için elini bana uzatsan da, ben seni öldürmek için elimi sana uzatacak değilim" sözü (Maide Suresi: 28) --- ---