Nefsin Temizlenmesi ve Esneklik

Önce Temizlenmek, Sonra Hikmeti Almak

"Sizi temizleyen" ifadesi öncelikle geliyor; yani "size kitabı ve hikmeti öğretti ve temizledi" değil. "Sizi temizleyen, kitabı ve hikmeti öğreten bir elçi gelmiştir." Dolayısıyla aslında burada, doğal normumuza, doğal formatımıza dönüp o gerçek öz varlığımızı idrak etmek için kendimize yabancı olan unsurları temizlemek gerekiyor.

Yani Hz. İsa'nın bir ifadesi vardır, der ki: "Yeni şarapları yeni fıçılara koyun." Bu ne demek? Buradaki konu içki değil, yanlış anlaşılmasın. Yani "yepyeni bir içecek veriyorum, bunu daha önce başka içeceklerin konulmuş olduğu kaplara koymayın." Çünkü o ona tat verecek o zaman. Yepyeni bir şeye koyun. Eğer bir şey varsa, o zaman onu tamamen temizleyin, eskisinden hiçbir şey kalmasın, herhangi bir tortu kalmasın. O zaman o yeni olanı koyabilirsiniz.

Mesela diyelim ki ben öfkeli biriysem, kendimin önemsenmesini isteyen biriysem, kendimi ispat etme arzusu duyan biriysem, ben bilgiyi, bilgeliği ne şekilde alırım? Böyle bir kişi olarak alırım. Dolayısıyla aslında ben onu tamamen olduğu gibi almış olmam; onu kendi rengime büründürürüm. O zaman da ne olur? Aslında doğal olmamış olur. Bu şuna benzer: siz ayran içtiğiniz bir bardakla limonata içmeye çalışıyorsunuz. O ayran içtiğiniz bardakta ayrandan bir kalıntı var. Siz oraya limonatayı döktüğünüzde mutlaka oradaki ayranla o limonata karışacak ve farklı bir şey olacaktır.

Şimdi mesela herkes dine muhatap oluyor ama herkesin o dini algılama ve değerlendirme biçimi o yüzden farklı. Mesela güç odaklı biriyseniz, din sizi güçlendiren bir şey. İşte insan ilişkilerine odaklı biriyseniz, din sizin için aynı inancı paylaşan bir birliktelik gibi geliyor. Dolayısıyla temizlenmeden aslında biz bilgiyi, maneviyatı tam olarak kavrayamayız.

Bunun bir nevi sembolik açılımı Kur'an'daki İsra ve Miraç bahsinde geçer. Şimdi iki yolculuk vardır: birisi yatay gece yolculuğu, birisi dikey Miraç yolculuğu. Sembolik olarak yatay ve dikeyi kullanıyoruz. Yani birisi gece yapılan ve kişiyi dikey yolculuğun merkezine taşıyan yolculuk. Peygamber o yolculuğu gerçekleştirdi ve gerçekleştirdiği noktadan da Miraç'a yükseldi. O nokta nedir? Miraç'a yükseldiğin nokta, en doğal fıtratını yaşayabildiğin, idrak ettiğin nokta. O, arınmışlık gerektiren bir şeydir.

Onun için mesela peygamberin bazı uyarıları vardır: "Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız." "Kalbinde bir zerre kibir olan cennete giremez." Gibi. Aslında bunlar ne demek? Yani siz bunları temizlemediğiniz zaman o zaman sizin için o manevi yolculuk gerçekleşmez. Fıtratınıza aykırı olan, fıtratınızın doğasında olmayan şeyleri tahliye etmeniz gerekir. Mesela dünyayı seviyorsanız, sizin gerçek anlamda bir maneviyat yolcusu olmanız mümkün değildir. Böyle bir şey düşünülemez. Neden? Çünkü o şey sizi o yolculuktan alıkoyacaktır.

Bununla ilgili bir benzetme vardır: denir ki yeni bir yemek yapacaksan tencereyi temizlemen gerekir. Tencereyi temizlemezsen, dünkü yemekte o tencerede yemek yaparsan sağlıklı ve lezzetli bir yemek yapamamış olursun. Bir gün evvelden etli bir yemek yapmışsın, bugün başka bir yemek yapacaksın; onun artıkları, belki kokuşmuş unsurlarının temizlenmesi gerekir. Tertemiz bir tencerede sen o yeni yemeği yapabilirsin.

O yüzden ayetin o ifadesinde insana önce temizlenme hatırlatılıyor. Yoksa temizlemediğin zaman, hani çok terlisin, ter kokuyorsun, onu bastırmak için koku sürünüyorsun; ama aslında o ter kokusu orada duruyor. Ve gerçekten o koku kendi gerçek kokusunu da gösterememiş oluyor. Hâlbuki önce bir yıkanman lazım, sonra o güzel kokuyu sürmen lazım. Bunun gibi; temizlenme olmadan yeni bir şey bizde kendisini gösteremiyor. Biz o yeni geleni çarpıtmış oluyoruz farkına varmadan.

O yüzden Miraç sıfır noktasında gerçekleşen bir şeydir. Yani bir nevi varlığının merkezine döndüğünde gerçekleşen bir yolculuktur. Ona tam teslimiyetle diyebiliriz, yaratılışının doğal hâline dönmen de diyebiliriz. Aynı şeydir; yani o ilk yaratıldığın hâle dönmek. Buna tasavvufta "veled-i tıfl" denir. Yani böyle minnacık çocuk; en, deyim yerindeyse, yeni doğmuş çocuk gibi. Böyle hiçbir arzunun, hiçbir korkunun, hiçbir benlik duygusunun, algısının olmadığı bir hâl. Ona dönmeyi tasavvuf işte o doğal hâle dönmenin sembolü olarak görür.

Uhud Örneği: Ganimet Arzusu Mesajı Nasıl Çarpıtır

O yüzden bizde bir arınma, bir temizlenme gerekir. Yani benim bir şeye karşı bir hırsım varsa veya bir şeyin mağduriyet ve mahrumiyetini hissediyorsam, ben gerçek anlamda o mesajı tam olarak algılayamam. Mesela bunun en güzel örneklerinden biri Uhud Savaşı'nda peygamberin "okçular tepesi" denen bir tepeye yerleştirdiği kişilerle ilgili olaydır. Oraya yerleştirir, der ki: "Düşman bizi arkadan dolanmasın diye siz burada bekleyin, biz düşmanla mücadele edeceğiz ama burada bekleyin ki bizim arkamızı dolanmasınlar. Buna tevessül ederlerse oklarınızla onları engelleyin."

Ama onların bir kısmında dünyaya karşı bir meyil var, yani ganimet arzusu da var. Öyle olunca, düşmanın biraz yenildiğini görünce o ganimet arzusu onların içinde alevleniyor, tetikleniyor ve peygamberin onlara söylediği şeyi unutuyorlar. Şimdi bunun nedeni ne? Bakın Kur'an ona işaret ediyor. Yani orada şeyi yapmıyor; böyle işte "niye peygamberi dinlemediniz, ne biçim insansınız, böyle olur mu, nasıl Müslümansınız" demiyor. Diyor ki: "Kiminiz dünyayı tercih ediyordu." Yani olgusal analiz yapıyor ve diyor ki: bakın burada bir temizlenmesi gereken bir şey var. Bunu temizlemezseniz, hakikati, bilgeliği, maneviyatı temsil eden peygamberin sözünü tam olarak içinize alamazsınız. O içinize sinmez, içinize tam olarak yerleşmez. İyi niyetle almaya çalışırsınız ama o içinizdeki o dünyaya olan arzu, sizin o mesajı tam olarak idrak etmenizi, sindirmenizi, kavramanızı engeller.

Mesela diyelim ki benim bir üstün gelme, kendimi göstereyim, diyelim ki hırsım var. Birisi bir şey anlatıyor, hatta Kur'an'dan, hadisten bir şey anlatıyor, benim egom depreşiyor: "dur, biraz da ben anlatayım" diyorum. Şimdi orada neden böyle yapıyorum? Çünkü orada hâlâ "ben de varım, benim de yetkinliğim var" diyen bir ego var. O bu sefer camide de depreşiyor: "ben senden daha çok tavaf yaparım" diye orada da o his depreşiyor. Anlatabildim mi? Yani oradaki temizlenmesi gereken negatif damar, bir düşünce olabilir, bir duygu olabilir, bir arzu olabilir, bir korku olabilir. O damar benim hakikatle olan temasıma her zaman bir engel koyacaktır. Her zaman orayı gölgeleyecektir, onu saptıracaktır, oraya doğru akışı engelleyecektir. Mıknatıs gibi bir şey giderken onu yamultacaktır.

Onun için mesela inanan bir insan — tırnak içinde söylüyorum — para, iktidar, bir şeye sahip olma, bütün bunlara dair çok arzulu olmamalıdır. Önce bir temizlenmelidir, temizlendikten sonra iktidarla temas edebilirsin. Temizlendikten sonra, tırnak içinde söylüyorum, parayla temas edebilirsin. Paraya arzun varsa senin parayı yönetme şansın yoktur. Bu neye benzer? Mesela ciğeri kediye teslim edemezsin değil mi, çünkü kedinin ona bir arzusu var; ama ciğeri ceylana teslim edebilirsin, çünkü ceylanın ciğere herhangi bir arzusu yok ve sen onu nereye götürmesini istiyorsan oraya götürecektir, arada kapmayacaktır bir kısmını.

İşte burada şunu anlamak lazım: kimin iktidar arzusu varsa o iktidar olmamalı. Kimin paraya arzusu varsa o kadar paranın peşine düşmemeli. Paraya ihtiyacın olmasın, ondan sonra kazanmaya başla; o zaman parayı yönetebilirsin. İktidara ihtiyacın varsa, iktidarın getireceği nemalanmaya ihtiyacın varsa iktidar seni bozar. Aslında burada seni iktidar bozmuyor; zaten senin iktidara arzun var, o iktidarın getirdiği nemalanmaya karşı bir mağduriyet hissin var, bir arzun var. İktidara gelince de tırnak içinde senin içindeki yamukluk ortaya çıkıyor, imkân bulmuş oluyor. Yoksa iktidar seni bozmuyor, veya para seni bozmuyor.

O zaman aslında şöyle: o zaman gerçekten her şey senin oluyor. Çünkü vazgeçtiğin anda sen benlik arzusuyla sahiplenmeden kurtuluyorsun. Benlik arzusuyla sahiplenmeyince, o zaman vazgeçtiğin toprak kimin? Yaratıcının. Sen kime aitsin? Yaratıcıya. O zaman Yaratıcının her şeyi bir manada senindir ama benlik arzusuyla değil.

Kendini Suçlamak Değil, Nedenini Görmek

Dolayısıyla burada insanın her zaman dikkat etmesi gereken şey: benim gerçeklikle uyuşmayan düşünce, duygu, arzu, korkularım nelerdir? Çünkü bunlar oldukça, hiçbir zaman o hakikatle gerçek anlamda sağlıklı bir temas kuramazsınız, sağlıklı bir uyumu muhafaza edemezsiniz. İşte ayet o yüzden onlara, orada ganimet arzusu nedeniyle peygamberin sözünü unutan insanlara bunu hatırlatıyor.

Bakın burada mevzu kendini suçlamak değil. Mesela insanoğlunda gene böyle bir şey var: "işte şöyle yapıyorum sonra da kendimi suçluyorum." Kendini suçlama, insanoğlunun bir başka cehaletidir. Seni o yanlışa götüren nedeni bul. Bakın ne yaptı Allah? Onları suçlamadı; sadece o yanlışı yapmalarına neden olan sebebi onlara gösterdi. Yoksa orada "Allah kahretsin, nasıl öyle peygamberin sözünü unuttuk ya, insan böyle peygambere söz verir de unutur mu" diye bir kendini suçlama olsaydı, bir şey kazanırlar mıydı? Hiçbir şey kazanmazlardı. Neden? Çünkü onun nedenini görüp çözmediler ki. Onun nedenini görüp çözmüyorsanız, kendinizi suçlamanın bir faydası da, gereği de yoktur. Zaten hiçbir zaman mevzu, "suçlanma" konusu değildir. İnsan asla kendini yanlış yaptığı için suçlamamalı; o yanlışa kendisini götüren arzu, korku, heves, mağduriyet hissi, algı, bakış açısı neyse onu bulup onunla yüzleşmelidir. O yüzden insanın kendini suçlaması bomboş bir şeydir. Hatta zaten zararına bile işleyebilir.

Mesela dikkat ederseniz kadim bilgelik hiçbir zaman bu anlamda bir suçlayıcılık değil. Hatta insanın o öz eleştirisini yapmasıyla ilgili "ben nefsime zulmettim" ifadesi var. Yani "ben, nefsimde, kendimde olmaması gereken, doğal olmayan, kendime yabancı olan bir şeyleri barındırıyorum." Mesela düşünün, hayatta bir şey konusunda hırslanmışsınız, illa şunu istiyorum şu olmalı diyorsunuz. Aslında bu, nefsinize zulmetmenizdir. Çünkü kendinizi daraltıyorsunuz, kendinizi sıkıyorsunuz, geriyorsunuz. Bu insanın kendi nefsine zulmetmesidir. Veya dersiniz ki "işte hayatta şu olmasa yaşayamam" — kendi nefsinize zulmediyorsunuz. Allah sizi öyle yaratmadı ki.

Şimdi orada Âdem'in hatası ne oldu? O ağaca, yani yaratılış ağacına, arzu ve korkuyla yaklaştı. "Eyvah, acaba bir melek olamayacak mıyım? Ya da ebedi bir mülke sahip olamayacak mıyım? Bir şeye sahip olamayacak mıyım?" dedi. Biz bazen demiyor muyuz: "Ya şu dünyada hiçbir şeye sahip olamadım, işte bir sevenim yok, böyle övüneceğim bir başarım yok, işte ben de şunu yaptım diyeceğim bir şey yok." Aslında bakın aynı şeyleri söylüyoruz; bir şeye sahiplenmek istiyor egomuz. "Kardeşim işte beni seven de var, saygı duyan da var, değer veren de var, başarım da var, şunu da gerçekleştirdim" — ego hep ne yapıyor aslında? Bir mülke sahip olmaya çalışıyor. Bu ise nedir? Âdem'in sözüne vurguyla, insanın kendine zulmetmesidir. Bir şeye sahiplenmeyi arzu etmek kendi nefsine zulmetmektir. Bu isterse eşin olsun, çocuğunu da sahiplenmeyeceksin; sahiplenmeyeceksin dediğimiz umursama, boşver anlamında değil. Ona karşı sorumluluğunu yerine getir ama onu sahiplenme; "bana aittir" deme, "benimdir" deme.

Yani sahiplenme arzusu insanın nefsine zulmetmesidir. "Ben şunu yapamazsam kendimi kötü hissederim" demek insanın kendi nefsine zulmetmesidir. Allah seni öyle yaratmadı ki. Bak, bir çocukta var mı o şey? Çocuk ne kadar mutlu değil mi? Bazen biz çocukları gözlemleriz, deriz ki "ya ne kadar mutlu çocuklar" ve deriz ki "tabii büyüyünce bu gidiyor." Ya bu büyümekle ilgili değil, bu yaşla ilgili bir şey değil. Sen de şu an arzularından, korkularından sıyrıl, bak o çocuk kadar mutlu olacaksın. O arzuları bırak, kaygıları bırak, o kendini ispat etme, bir şeyin mağduru olduğunu hissetme; bırak onları, o çocuk kadar mutlu olacaksın.

Soru: "Kendine ya da nefsine zulüm etmek" ile "kendine kıyıcılık" arasında fark var mı?

Yok, burada bahsettiğimiz nokta aynı şey. Dolayısıyla mesela bir insanın "şu olursa mutlu olurum ama olmazsa mutsuz olurum" demesi de nefsine zulmetmesidir. Bunların hepsi kendimize zulmetmek cümleleri. Çünkü Allah seni öyle yaratmadı yani, senin kendiliğini bu şekilde yaratmadı. Sen o hikâyelerin üzerinden kendine zulmediyorsun. Mesela niye mutsuzsun? Aradığın şeyin altında bir istek, bir ihtiyaç, bir beklenti, bir mağduriyet hikâyesi, bir kendini ispat etme veya onaylanma, kabullenilme veya güçlü olma, etkili olma; her neyse, ne varsa hep bir arzu ya da korkuya doğru gideceksiniz. En son kök o iki şeye dayanacak: arzu ve korku.

Arzu ve Korkunun Kökleri; Kendi Işkencelerimizi Kendimiz Üretiriz

Bu korku, kendimize zulmetmenin kökleri. O yüzden insan kendi nefsine zulmedendir. Diyorsun ki "beni anla," e anlamıyor, üzülüyorsun. Bak kendine zulmettin. Allah seni ancak biri anladığında mutlu olacak bir varlık olarak yaratmadı ki. Sen bunu bir noktada öğrendin veya bir noktada böyle bir hikâyeye inandın. Bu hikâyeye inandığın için kendine zulmediyorsun. Veya diyelim ki günah işledin, "kendimi çok suçlu hissediyorum" — bak yine kendi nefsine zulmediyorsun. Bakın ilginçtir: Âdem'in ifadesinde kendini suçlama yok, bir tanım var. "Ben, o arzu ve korku nedeniyle nefsime zulmettim" diyor. Yoksa orada "ben suçluyum" ifadesi yok aslında; "ben şeytanın o arzu ve korku vesvesesine inandığım için nefsime zulmettim ve hata ettim" — bir suçlama değil bu, bir tanımlama, bir analiz.

O yüzden insan sadece kendine zulmedendir. Onun için bugünkü sohbeti bir söz üzerinden yaptım: kendi ıstırabınıza ancak siz son verebilirsiniz, başka bir kimse değil. Kendi kendimize zulmetmeyi biz yaptık, kendimiz yaptık; buna son verecek olan da biziz.

Mesela ben bazı çocuklar görüyorum, böyle annesine veya babasına kendisini ispat etmek için yirmi sene çalışır. Şimdi orada kim kendine zulmediyor? "Göstereceğim sana adam olacağımı sana ispat edeceğim" — sen niye birine bir şey ispat etmek için çabalıyorsun? Sen böyle bir kodlamayla doğmadın ki. Niye birinden daha iyi olmak için çalışıyorsun? Sen bu şekilde yaratılmadın ki, kendin o yarışı, o rekabeti ürettin. Veya tam tersi: "ben ondan daha kötüyüm" diye bu kıyaslamayı yapıp kendini daha altta hissedip o hataya düştün. Yer yoksa burada başlıyor. Dolayısıyla insan kendi ıstırabını kendi yaratan bir varlıktır.

Onun için bakın ayet: "Allah size zulmetmez, siz kendi kendinize zulmedersiniz." Ama şimdi biz bu ayeti okuyoruz, peki birbirimize şu eleştiriyi yapmıyor muyuz: "senin yüzünden acı çekiyorum" değil mi diyoruz? Peki ayet nerede kaldı? Hatta bazen "Allah bize böyle bir sıkıntı veriyor ama hadi dişimizi sıkalım, belki de cenneti verir, oradan da paçayı sıyırırız" diye düşünüyoruz. Hâlbuki Allah ne diyor? "Siz kendinize zulmediyorsunuz, Allah sizi zulmetmez." Yani arzu ve korkularınız nedeniyle kendi üzerinize yüklenmemiş ve taşımamanız gereken bir yükü yüklüyorsunuz. Bütün ıstırapların köküne bakın, bir arzu ve korku bulacaksınız. Başka hiçbir şey yok. O yüzden bütün kadim bilgelikler arzu ve korkunun üzerinde durmamızı önermişlerdir.

O yüzden Kur'an'da anlatılan Âdem kıssasında şeytanın verdiği vesvese iki şey üzerine kuruludur: arzu ve korku. "Bir melek gibi olmayasın diye o ağaca yaklaşma" dedi — korku verdi. Sonra "ebedi bir mülke sahip olmayasın diye. İstemez misin ebedi bir mülke sahip olmak?" — arzu verdi. Âdem de onlara yenildi. Âdem'in oradaki ifadesi aslında ne? "Ben nefsime zulmettim." Yani kendi kendime zulmettim, kendimi arzu ve korkunun hapishanesine soktum.

Onun için tasavvuf veya manevi gelenekler ne ister? "Hiçbir şey istemiyorum" değil, doğal bir gayret ayrı, arzu odaklı bir istek ayrıdır. Hani ben hep veririm — bir ağaç meyve verir, bir kedi yavrular. Ama kedi "anne olacağım" arzusuyla yavrulamıyor. "Beş tane çocuk büyüteyim, böyle bir tatmin olayım, beş tane yavru büyüttüm, sonra da bununla övüneyim" — böyle bir arzuyla çocuk büyütmez ama çocukları büyütür. Bizim bahçede bir kedi var, yemek veriyorum, kendi yemiyor ve yavrularına götürüyor, zorluyorum yesin diye, illa önce onlara yedirecek. Ama bakın burada "işte ben çok fedakâr biriyim, dayanamıyorum veya işte inşallah onlar da bunun kıymetini bilirler, sen böyle çocuklarına bakacaksın ki yarın öbür gün çocukların sana baksın" gibi bir arzu yok. Ama ne yapıyor? O işlev var, fıtratının gereği olarak o şeyi yapıyor. Veya bir ağaç meyve veriyor, fıtratının gereği olarak veriyor.

Sen fıtratının gereği olarak çalışacaksın. Fıtratının gereği olarak eşine, arkadaşına, dostuna destek olacaksın. Fıtratının gereği olarak seveceksin, bir beklentiyle sevmeyeceksin. Onun için ben hayatta hiçbir zaman insanların acılarına acımam. Çünkü acılarında acılacak bir şey yok yani. Ama ben onun kendisine acı çektirmesine üzülürüm. Yoksa "işte bu senin yaşadığın çok büyük bir acı" değil; yaşadığın büyük bir acı yok ki, sen kendine acı çektiriyorsun, ona üzülebilirim. Ama bir insan dese ki, atıyorum, "benim üç çocuğum öldü" — öldü tamam yani, bunu anlamlandırırız, onun manasını idrak etmeye çalışırız. Ama "işte bundan dolayı çok büyük acı çekiyorum" — niye çekiyorsun ki? İnceleyelim niye acı çektiğini. Niye acı çekiyorsun? Çünkü onları sahiplendin ve onların şimdi ölmemesini istiyorsun. Yani köküne gittiğimizde ne çıktı ortaya? Bir arzu ve korku çıktı. Sahiplenmedin ama sevginden dolayı ayrılığın verdiği bir hüzün olur; o başka bir şey, geçici bir ayrılığın hüznüdür. Yoksa bir korkunun veya onlarla bu dünyada sürekli birlikte uzun yıllar geçirme arzusunun sonucu olan bir hüzün değil. Fıtri, geçici bir hüzün olur, o sınırlıdır; sürekli yaşayacağın bir şey değildir.

Mesela Bediüzzaman diyor ki: "İşte çok sadık, ileride benim varisim olacak, ilmimin hem talebesi hem de devam ettiricisi olacak nazarıyla baktığım bir yeğenim vardı. Yeğenim ölünce büyük bir hüzün yaşadım" diyor. İşte bu hüznün nedenini, Bediüzzaman orada yeğeniyle ilgili bir şey arzu etmiş, bir temennide bulunmuş ve bir şey arzu etmiş. Arzusunun hilafına, yeğeni yanılmıyorsam otuzunun altındayken ölmüş. Bak bunun için bu yüzden hüzün. Ama deseydi ki "ya bilmiyoruz, Allah ne kadar ömür verirse, o da ne kadar arzu ederse benim talebem olur, varisim olur, şu olur bu olur; vefat edince vefat etmiş olur," sen de dersin ki "Rabbimin bu konudaki ilahi hikmeti gereği takdiri budur." Ama geçici bir ayrılığın bir hüznü var. Bakın şu çok önemli: Kur'an'da geçer, Allah peygamberlerin ümniyelerinin bile bir kısmını kabul etmemiştir. Ümniye yani temenni; ümmetleri hakkında temennileri var veya insanlar hakkında temennileri var, bir kısmı gerçekleşmiyor. Fakat buradaki incelik ne? Sen ona esnek bir bilinçle bakacaksın, olmadıysa hemen esneyebileceksin. Esneyemiyorsan arzunun tutsağısın. Ve dolayısıyla da burada kendine zulmetmiş oldun.

Soru: Bediüzzaman'dan misal verdiniz. Bediüzzaman'ın oradaki hisleri, duyguları yanlış mı? Olmamalı mı?

Yanlıştır. Hatta kendi söylüyor. Sonra diyor "baktım Allah bir Abdurrahman'a bedel yüz Abdurrahman verdi. Ve sonra anladım ki Rabbime tam tevekkül etmeliyim." Ben kafamda derim ki "bu Abdurrahman epey uzun yaşasın, ben öldükten sonra da benim manen, ilmen varisim olsun" diye temenni ediyordum. Sonra hiç beklenmedik vakitte gencecik öldü. Ben de hüzünlendim, diyor. Sonra baktım, diyor, Allah o bir Abdurrahman yerine bana yüz tane Abdurrahman verdi. Bakın vermeyebilir de. Hani verdiği için rahatladım değil; şunu demek istiyor: tamam, sen böyle bir arzu ve ümniyede, yani temennide bulunabilirsin, bu doğal bir şeydir, insansın, edebilirsin. Fakat gerçekleşmediğinde hemen ne yapacaksın? Rabbimin hikmeti ve takdiri budur, ben de bütün kalbimle sanki ben istiyormuşum gibi bunu kabul ediyorum diyeceksin. İşte dediğinde o zaman bir problem yoktur. Önce nefsanî hissiyatla o hadiseden etkilenip bir hüzne düşmesi ve hüznüyle karşılaşması yanlış olan şey değil; iktida edin zahmet olarak. Daha sonra da Bediüzzaman'ın aynı hadisede doğruyu göstermesi.

Soru: Aslında Bediüzzaman'ın burada yanlış yaptığını düşünmüyorum, kendi de yanlış yaptığını düşünüyor mu? Bir insanın böyle güzel bir şey istemesi kötü bir şey mi?

İstemiş, kötü değil. Ama oradaki problem ne? Senin arzunla ilahi takdir farklı olabilir ve sen burada esneyebiliyorsan o zaman doğru olan nokta budur. O süreçte esnek değil, esnekleşmeyi sonra kazanıyor. Ben burada maksadım eleştiri yapmak değil, anlamaya çalışıyorum. Konu o değil, bahsettiğimiz şey şu: bir şey arzu ediyorsun, orada arzunda önce bir ölçülü olacaksın, meşru bir arzu olacak. İkincisi, arzun gerçekleşmediğinde ardında esneyeceksin, neticeyi hakkani bir bakışa bağlayacaksın. Bediüzzaman'ın oradaki neticeden doğruyu şey yapması, hissiyattan doğruya gelmesi, hakkani bir bakışa bağlamasıdır asıl olan. Yani orada aslında Bediüzzaman'ın önce nefsani ve gönlü bakışlarla böyle hissetmesi, ama sonradan düşünmesi ki hakkani bir bakışta Allah daha sonra bana yüzlerce Abdurrahman verdi. Başka yerlerde de bu tarzı çok kullanmıştır: önce "kurbeyettim, hüzünlendim, ailemden ayrıyım, sürgüne uğradım" der, arkasından "Allah'ın ihsanının bir başka bakışı" diyerek hakkani bir bakış açısını sunar arkasından.

Tabii işte zaten bahsimizin konusu da bu: bizim fıtri olmayan birçok düşünce, duygu, arzu ve korkumuz var. Biz o yüzden acı yaşıyoruz, o yüzden problem yaşıyoruz. İş, bunları fark etmek. Bahsimizin ilk konusundaki ayet neydi? "Allah sizi temizleyen, sonra da kitabı ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermişti." Yani önce temizliyor, sonra kitap ve hikmeti anlayabilirsin. Yoksa ben öbür türlü anlayamam kitabı ve hikmeti; fark etmeden hayat akışını anlayamazsın.

Yine mesela Bediüzzaman'ın hayatında var: suçlu olmadığı hâlde yirmi altı yıl, otuz yıl sürgün yaşıyor, gözetim altında yaşıyor. Ama bunu kendine dert ediyor mu? Etmiyor. Niye? Fıtri bir noktadan bakıyor. Yani burada bir insan bir şeyi istiyor, arzu ediyor ve bu meşru diyelim; buraya kadar problem yok. Arzusu gerçekleşmedi; ne kadar anında esneyebiliyorsan o kadar fıtratındasın demektir. Esneyemiyorsan, geriliyorsan, kızıyorsan, öfkeleniyorsan, acı çekiyorsan, kırılıyorsan, gücreniyorsan o esnekliği gösteremiyorsun demektir. Mesela bir insana bir şey anlatıyorsun, anlamasını istiyorsun, anlamıyor, kızıyorsun; bak esneyemiyorsun. Niye anlamıyor diye kızıyorsun? Çünkü anlamasını arzu ediyorsun.

Hudeybiye: En Mükemmel Esneklik Örneği

Onun için insanın manevi olgunluğunun bence en önemli göstergelerinden biri budur: arzuların gerçekleşmediğinde esneyebilme kabiliyetine ne kadar sahipsin? Bu esneme, "boşver önemli değil, kafanı takma" esnekliği değil; böyle bir kayıtsızlık, umursamazlık değil. Farkındalıklı bir esneme: "ben elimden gelen gayreti gösterdim, arzum da meşru ama olmadı, kabul ediyorum, esniyorum." Asla çatışmıyorum. Hep Hudeybiye örneğini veririm, o da en mükemmel bir esneklik örneğidir. Bakın bunlar çok önemlidir, insan bunları çok iyi etüt etmelidir.

Peygamber ta son noktaya kadar gelmiş. Hani bazen ben duyarım, "işte evlilikten bir gün evvel bozulmuş, olur abiciğim olur" derler. İşte Hudeybiye — Mekke'ye on kilometre, on beş kilometre kalmış. Kaç kilometre gitmişsin? Neredeyse dört yüz elli kilometre. Yani Mekke-Medine arası, İstanbul-Ankara gibi aşağı yukarı. On beş kilometre kala; hani diyelim ki Ankara'dan İstanbul'a geliyorsun, Gebze desin yani, ve diyorlar ki "seni İstanbul'a sokmuyoruz." "Peki neden sokmuyorsunuz? Bir suçumuz mu var?" "Yok, suçumuz yok ama keyfi olarak sokmuyoruz." Ya bak olur mu öyle, insan yani haksızlık bu, diyorlar haksızlık. Şimdi sen burada esneyebilir misin? Kaç kişimiz esneyebilir? Onu kendimize sormak durumundayız.

İşte orada peygamber esnemiş. Dört yüz otuz beş kilometre gelmiş, hiçbir art niyeti yok, hiçbir suçu yok, hiçbir hatası yok, karşıdakilerin hiçbir haklı tarafı yok. Ama engelleniyor ve peygamber orada esniyor. İşte peygamber böyle bir insandır — daha doğrusu insan olduğu için böyledir, peygamber olduğu için değil. Oradan egoya bir malzeme çıkmasın diye düzeltiyorum; çünkü egolarımız "o peygamberdi, o zaman o işine gitsin biz işimize gidelim" diyor. O zaman biz niye peygamberi peygamber kabul ediyoruz ki? Peygamberdir demek için değil herhalde; o, insan olmanın örnekliğidir. Ben onun örnekliğini alacağım.

Bak ne kadar sana öyle bir esneklik örneği veriyor ki, bundan daha ötesi yok gibi. Dört yüz otuz beş kilometre geliyor, on-on beş kilometre kalıyor, yüzde yüz haklı, karşı taraf yüzde yüz haksız, ama yapacakları hiçbir şey yok, ve orada esliyor ve anlaşmaya oturuyor. Daha da esliyor: bak adam daha da üstüne geliyor, "işte Allah'ın Resulü Muhammed'le falan kişi arasında yapılan bir anlaşmadır" diye anlaşma yazılıyor. Mekkeli diyor ki "biz seni Resulullah kabul etmiyoruz ki, zaten kabul etsek anlaşma gibi bir şey olmazdı, sana tabi olurdu." "E ne istiyorsunuz?" "Abdullah oğlu Muhammed olacak" diyor. "Tamam" diyor, "öyle olsun, daha doğruydu zaten." Yok, burada kardeşim bu kadarı da fazla ya, falan demiyor; "tamam, kardeşim, problem değil." Bak esneklik.

Sonra ego diyor ki "ama çok zor." Zaten orada bir takoz koydu şimdi oraya. Şimdi biz esneklikle gidiyoruz ya, oraya ego takozu koydu: "ama çok zor." Yumuşak giriş ama, dikkat edin sert giriş yapmaz bazen ego. Çıkacak bir çıkış bulamadığı müddetçe öyle sert kavga etmez. O yüzden bazı egoların farkına iyi varmanız gerekiyor. Bunlar egonun böyle yumuşak girişleridir. Ama çok zor. Diyorsunuz ki ama çok güzel bir şey değil mi? Ya tabii ki güzel bir şey. Ama işte çok zor. Oradan bir giriyor. E zor zaten. Sonra buradan çıkınca zaten esneklik falan bitiyor. "İsmail Hoca iyi konuştu, güzeldi, çok güzeldi" falan — oraya da yamıyor güzelce, hani şey yapmıyor, çatışmıyor yani. "İsmail Hoca güzel konuşuyor, orayı da iyice sıvadı, e zaten o zaman zor, e o zaman yoluna devam et, yapacak bir şey yok, çarşamba yedim." Anladın mı? Bakın uyanık olmak gerekiyor.

Onun için mümin insan işte uyanıklığı bu. Egolara karşı uyanık ol. Mesela bir ego var, birisi sana bir söz söyledi, senin bir egona dokundu; onu keşfet, onun dolduruşuna gelme. Uyanıklık bunlar demektir. İçindeki cahil benliklere karşı uyanık olacaksın.

Bakın peygamber orada tam uyanıklık içindeydi. Hiçbir benliğin tuzağına düşmedi. Başkalarının benliklerinin de tuzağına düşmedi. Mesela Hz. Ömer geldi, dedi ki: "Ya Resulallah, biz haklı değil miyiz?" "Haklıyız." "Onlar haksız değil mi?" "Haksız." Yani bir laf daha diyecek, o zaman "savaşalım, niye anlaşıyorsun" diye kızacak, orada dese ip kopacak onun tarafından. Geri gidiyor, sonra dönüyor: "Sen Allah'ın Resulü değil misin?" "Resulüyüm." "Onlar Allah'a düşman değil mi?" "Düşman." Gene dönüyor, bir şey daha diyecek. Ve bakın peygamber orada gayet tabii: "Allah'ın Resulüyüm, onlar da düşman ama imkân ve şartlar içinde yapacağın bir şey yok. Onlar haksız, biz haklıyız ama yapacak bir şey yok." Bak ne kadar büyük bir esneklik ama biz ne diyoruz? "Ben haklı değil miyim?" "Haklısın." "O haksız değil mi?" "Haksız." "O zaman ben kabul etmiyorum" diyor. Ya sen neyin peşindesin? İşte bak öyle bir şey diyor mu orada peygamber? İşte orada Hz. Ömer öyle diyor: "biz haklıysa onlar haksızsa niye kabulleniyoruz bu durumu, böyle bir kural yok ki yani." Sen haklı olursun, karşındaki insan da haksız olur, yapacağın bir şey de yoktur, durumu da kabul edersin. Hem de bunu böyle kendini kasarak değil, gönül rahatlığıyla, hiçbir şey yapmadan.

Ve orada da kurbanını kesersin. O bir nevi ne kurbanı olur? Arzularını kurban etme kurbanıdır o. Bak arzunu kurban et orada, vazgeç o arzudan, ne kadar meşru olursa olsun. O zaman ne olursun? Medine'ye sağlıklı bir şekilde dönersin, yüzün asık dönmezsin, mutsuz olmazsın. İşte "hayat hiçbir zaman bana istediklerimi vermedi" falan demezsin, "hayatta kimseden gerçek anlamda bir değer, olay görmedim" demezsin, veya "hayatta hiçbir arzum gerçekleşmedi, hiçbir şey, hiçbir işim düz gitmiyor" demezsin. Neden? Çünkü arzularının ve korkularının senin içinde bıraktığı hiçbir iz yoktur.

Ama biz şimdi kendi temizliğimize bakalım o zaman. Hayatımdaki hangi arzu ve korkular nedeniyle içimde tortular var? Yani hangi arzum gerçekleşmedi ve o bir tortu bıraktı? Hangi korkum gerçekleşti ve o bende bir tortu bıraktı? "Hayatta en korktuğum şey eşimin beni anlamamasıydı; evlendim, eşim de beni anlamadı." Hadi bakalım, bu bir tortu bırakması gerekmiyor. Dersin ki: "deneyim bu, ne kadar ilginç bir deneyim, kendimi o kadar anlatıyorum ama anlaşılmıyorum, ne kadar ilginç bir şey." Ama işte bir ego gelecek: "hocam işte öyle olmuyor, insan anlaşılmak istiyor." Bakın hep onlar aradan girmeye çalışan, yolu kapatmaya çalışan negatif benlikler. Ama yumuşak giriş yapıyorlar, uyanık olmanız gerekir.

Onun için hayatımdaki hangi arzular gerçekleşmedi ve bunlar bende tortu bıraktı, ne tür tortular bıraktı? Hangi korkularım gerçekleşti ve bunlar bende ne gibi tortular bıraktı? Eğer bu tortularla yaşarsanız siz asla özgür bir hayat yaşayamazsınız ve asla gerçek anlamda hakikatin izleyicisi olamazsınız. Buna imkân yoktu.

Soru: Hz. Ömer'in Hudeybiye'den sonra duyduğu pişmanlık gerçekten olmasaydı, gerçek Hz. Ömer olabilir miydi tam olarak?

Hatta bak ne diyor kendisi: hayatımda hatırlayıp da öyle bir otokritik yaptığım ve "yapmasaydım iyi olur" dediğim bazı şeyler var, bir tanesi de budur diyor mesela. Orada diyor, peygamberin çadırına ikide bir kaç defa girip çıktım. Hani yanlış — bakın orada ne var? Yani şimdi biz burada Hz. Ömer'i eleştirmiyoruz, bakın orada Hz. Ömer'in bize gösterdiği bir örneklik var işte, sonra fark ediyor bunu. Çünkü oradaki benliğin onun için bir tuzak oldu. Ama görünürde şimdi ne var? Yani ne var ki burada, dersin değil mi, "işte haksızlığa uğramış, kafa tutmaya çalışıyor." Hayır, yanlış bu. Yani değiştiremeyeceğin bir şeye yanlış bir şekilde mukavemet ediyorsun. Çünkü esneyemiyorsun.

Bakın şu çok önemli: peygamberin orada yaptığı ziyaret, Hudeybiye'de umre yapacak, Müslümanlarla umre yapacak. Bakın hedef meşru, her şey meşru, hiçbir art niyetleri yok, silahsızlar, kurbanlarını getirmişler; öyle bir yasak da yok, Arap geleneğinde tamamen keyfi bir engelleme. Ve burada peygamberin o esnekliği — yani biz hayatta bir tek bunu alsak, tamam mı, bir tek bunu alsak, bu aslında gerçekten insan olmamız için kâfidir diyebiliriz. O kadar güçlü bir şeydir bu. Ve bakın burada böyle bir pasiflik, böyle bir "hadi ne yapalım ya, boşver, üç günlük dünya zaten" böyle bir şey değil. Yani bir gözünde küçülterek, umursamayarak yapılan bir esneklik değil; tam bir farkındalık içeren bir esnekliktir.

O yüzden günümüzde bu çok daha önemli. Çünkü günümüz bize sürekli arzu dayatıyor, bizi bir arzu topu hâline getiriyor. Niye ben kendime zulmedeyim ki? Özgürce bir şey yapayım. Okulumu özgürce bitireyim, işimi özgürce yapayım, evlendiğinde özgürce evlen, çocuğun olduğunda özgürce ona ebeveynlik yap. "Çocuğum bana bakar, işte benim bir dayanağım olur." Hayır. Böyle bir arzun da öyle bir korkun da olmasın. Ben fıtri olarak Allah bana bir çocuğu emanet etmiş, ben de fıtratımın gereğince ona Allah'ın bana verdiği imkân ve kabiliyet ölçüsünde anne babalık yapıyorum. Ne kadar özgür bir anne babalık değil mi? Veya ne kadar özgür bir karı kocalık mesela. Atıyorum, eşin dedi ki "artık seni beğenmiyorum, bırakıyorum." "Tamam, Allah razı olsun, yolun açık olsun." Bunu diyecek bir insan var mı aramızda? İnşallah vardır. Ne kadar özgür bir şey yani. Hatta orada dersin ya, "bak kusura bakma bugüne kadar yaptığın bir hata varsa hakkını helal et" dersin. Niye canım, ne var bunda? Niye yok artık ya? Bu insan olmanın gereği.

Soru: Hocam, yalnız kalacak (mı) olması burada nasıl?

Burada kastettiğimiz özgürlük kendi arzu ve korkularımıza karşı özgürlük. Yani bir şey yapıp yapmama mevzusu değil. Bakın biz özgürlüğü dışsal bir şey olarak algılıyoruz. Yani şu soru olmak istedir, mesela klasik yaşamda özgürlük tabiri vardır. Ben de diyorum ki hani onun ölçüsü ne olmalı? Ben de diyorum ki ölçüsü, ölçüsü yok, aslında ölçüsü yok. Ve devam ediyorum: bizim burada kastettiğimiz özgürlük bu manada bir özgürlük değil. Bizim kastettiğimiz özgürlük, özünü bul ve onunla yaşa. Şimdi bakın neyden özgürlük diye sorup açacağım o zaman. Özgürlük neyden özgürlük? Ben diyorum ki en temele gel: arzudan özgür ol, korkudan özgür ol. Yoksa işte kurallar bunlar değil, "şunlar yasak, bunlar serbest," bunu kastetmiyorum. Bu anlamda siz gerçekten arzu ve korkudan özgür olduğunuzda fıtri bir akış yaşarsınız.

Mesela örnek vereyim size: benim tanıdığım bir baba. Çocuğu biraz yanlış şeyler yapıyor. Mesela çocuğuna gerek dıştan gerek içten kızıyor. Niye kızıyor? Yani bu adam bir baba olarak on sekiz yaşında çocuğunun yanlış şeyler yapmasına karşı niye kızıyor, niye bazen öfkeleniyor, niye kendi kendini yiyor? Niye? Arzuları. Arzu ve korkuları. Başka hiçbir şey yok. Neyi arzu ediyor? "Bu çocuk benim istediğim gibi değil." Şimdi ego diyor ki "ama yanlış yapıyor." Tamam, senin onun yanlış yapmamasına dair arzun var, bu meşru bir arzu değil mi — bak bunu arzu edebilirsin, farz et ki bana göre meşru. Ama farz et ki arzu ettin, çocuğun senin istediğin gibi olmadı, serseri oldu. Senin bundan dolayı ona en ufak bir öfke, kızgınlık, hınç duyuyorsan veya kırılıyorsan sen esleyemiyorsun demektir. Ve o arzun onun tuzağı olduğun anlamına gelir.

Soru: Üzülebilir mi acaba?

Onun adına üzülebilir, kendi adına değil. Onun adına üzülmek bambaşka bir şey. Bunları karıştırmayın. Ona ne yapması gerekiyor? Bir kere başta şu sorgulamayı yapar: "ben örnek oldum mu? Oldum. Doğru olanı söylemeye çalıştım mı? Söyledim. Yanlış konusunda imkân ölçüsünde uyarıda bulundum mu? Bulundum. Tamam, şu anda yapacağım bir şey yok. Ona dua ederim. Eğer bana gelip 'baba ben şöyle bir şey yapıyorum, senin fikrin nedir' diye sorarsa gene fikrimi söylerim, bu kadar." Bunun dışındaki her şey arzu ve korkuya dayanır.

Soru: Peki eğer çocuk toplumu, aileyi de utandıracak şekilde davranırsa, o zaman ne olacak? Anne bunu suçluyor.

Aynen öyle. Ve buradaki problem ne aslında? O babanın acı çekmesinin altında yatan problem arzusu. O arzusu olmasa — "işte ben çocuğu böyle bir yetiştireceğim, köylüme karşı, mahalleme karşı falan filan övüneceğim" veya en azından övünemesen bile utanacağım bir çocuk olmasın — hâlbuki o senin alanın mı? Değil. Tamamen bu.

Soru: Bahsettiğimize göre bu dünya denilen argümanın iki şeyi var: arzular ve korkular. Bunları alt ettiğiniz zaman bu dünya cennete dönebilir mi?

Dünya değil, sen cennette olmuş olacaksın. Biz dünyada cennet aramıyoruz, kendimizde cennet arıyoruz. O iki duyguyu alt edersin, biz de cennet oluyoruz. Alt da etmiyoruz aslında, yol veriyoruz, bırakıyoruz.

Soru: Bunun bir yolunu söyleyebilir misin?

Yolu çok basit: "bırakıyorum" de.

Soru: Arzu ve korkularımızı sevgiye döndürebilir miyiz? Bu hırs da diyebiliriz.

Hayır. O zaman arzularını seversin. Mesela dersin ki "ya birisiyle uyumlu bir hayat ne güzel olur, bunu da arzu etmeyeyim mi" dersen, severim bunu. Veya diyelim ki insanlara faydalı olmak, onları memnun etmek çok güzel bir şey, seversin böyle bir durumu; bu da senin içinde arzu olarak işler. Ama her şeyi sevgi olarak düşünürsek, düşmanımızı sevmek de bunun içine girer, bize zarar vereni de sevmek bunun içine girer. Ama bakın, vurgulamak istediğim şey şu, dikkat edin: ben sevgiyi burada dışlamıyorum, arzularımızı sevmeyi dikkate veriyorum. "Arzunu da sevme" diyorum. Yani istemeyi istiyor insan. Hatta Kur'an'ın bu konudaki tabiri "şehvet"tir. Yani "arzularınızı seviyorsunuz" diyor ayet. Hubb sevmek demek, şehvet arzu demek. "Arzularınızı seviyorsunuz" diyor. Yani arzularınızdan vazgeçmek istemiyorsunuz, onlara tutkuyla yapışıyorsunuz.

Soru: Hocam, duygusuz olmaktan bir şey kalıyor mu?

Öyle bir şey değil. Sen yaşa o zaman anlayacaksın, duygusuz olmadığını anlayacaksın. İşte esneyememesi, yani bir şeyin olmamasına tolerans düşüklüğü veya tolerans yokluğu.

Soru: Depremde binaların yıkılması da bundan oluyor mu hocam? Temeli sabit kalıyor, Japonya'da görüyoruz, binalar yatıyor kalkıyor ve ayakta kalıyorlar.

İşte belli bir esneklik olması lazım. Çok esneklik omurga kaybına sebep olur, ona da dikkat etmek lazım; yeri çok esneksiz olsa gene bina devrilir.

Peygamberin Kısa Hüznü

Soru: Ne kadar üzülmüş, ne kadar ağlamış? İşte zaten problem orada; bir üzülmüş, ağlamış deyince ucu açık yani.

Tamam, işte problem orada. Bir üzülmüş ağlamış falan yok; peygamber biraz hüzünlenmiş, gözünden birkaç damla yaş dökülmüş. Ben bunu daha önce çok anlattım, gene anlatmış olayım, faydası var, tekrar olsa da. Şimdi bakın orada sahabiler bir şey soruyor ona: "sende mi diyorlar?" Peki bunu niye soruyorlar, hiç düşündünüz mü? Bu eğer doğal bir şeyse, değil mi, yani doğal olsaydı ona bu soruyu sormuyor. Veya peygamber demek ki başka bir şeyler anlatmış, bir şey anlatmış ki onlar bir şeyi tam anlamamışlar ve şaşırmışlar peygamberin orada kısa bir hüzün ve gözünden iki damla yaş dökülmesine. Niye şaşırmışlar? Demek ki peygamber onlara bir şey anlatmış. Demek ki onlara şunu anlatmış muhtemelen: "Ey insanlar! Eşiniz, çocuğunuz, Allah'ın size emanet olarak verdiği her şey Allah'a aittir. Onları sahiplenmeyin, size aitmiş gibi düşünmeyin, onların üzerine bir temenni, bir tahayyül, bir plan kurmayın. Onlar Allah'a aittir, dilediği zaman size emanet eder, dilediği zaman da alır. Ve siz buna bütün kalbinizle razı olun." Bütün kalbinizle bunu teslimiyetle, ama gerçek bir teslimiyet — hani teslim olmayıp da ne yapacaksın teslimiyeti değil, o teslimiyet değil, mecburi teslimiyet değil, gönüllü teslimiyet.

"Ya Rabbim bu çocuğu bugün mü aldı? Demek ki alması gerekiyordu, demek ki hikmeti bunu gerektiriyordu. Fakat bu dünyada geçici bir ayrılık." Bediüzzaman bunu diyor: müminin ölüm karşısındaki hüznü geçici bir ayrılığın hüznü, ebedi bir kaybın acısı değildir diyor. Geçici bir hüzün. Sen gidiyorsun, "ben altı ay gelemeyeceğim" diyorsun, diyorum ki "hakanı altı ay göremeyeceğim" — bir hüzün ama bir kayıp değil yani, ve böyle "kaybettim" şeyi değil. Dolayısıyla orada peygamber fıtratın ölçüsünü yaşayarak veriyor. Ve ne diyor? "Gözde bir yaş olur, kalpte bir hüzün olur ama kalbimiz bütün Rabbimizin takdirine razıdır" diyor. Yoksa orada "ya işte çocuğum öldü" — evlat acısı gibi yok. Allah insanı evlat acısı yaşatmasın; öyle bir şey yok. Peygamberin bir çocuğu dışında bütün evlatları o yaşarken ölmüş. Peygamberin duasında var mı "Allah evlat acısı yaşatmasın"? Peki bizde var mı? Dibine kadar var. Niye var? Hâlbuki Allah diyor evlat acısı yaşatabilirim, yani sen neyden kaçıyorsun?

Bakın bir velinin bir sözü vardır, bunu da daha önce söylemişimdir. Diyor ki: "Ya Rabbi, bir şeyin olmasını takdir ettiysen, ben bu takdirinden vazgeç demiyorum. Bu takdirin gerçekleştiğinde benim yanımda olduğunu ve benimle her an bir ve beraber olduğunu hissettirmeni istiyorum" diyor. Yani benim maksadım şu olsun bu olmasın değil; bir şeyler olurken ve olmazken ben Allah'la mıyım? Onunla olabilirsem, arzu ettiğim bir şey gerçekleşmeyebilir, korktuğum bir şey başıma gelebilir ama ben orada ne hâldeyim? İşte mümin olmak budur. Yoksa arzu ettiğim "Ya Rabbi gerçekleşsin, istemediklerim gerçekleşmesin" bu değil. Böyle bir dua olmaz yani tam olarak.

Bakın ne diyor? Tekrar ediyorum: "Ya Rabbi, bir şeyi takdir ettiysen, o takdirini silmeni, o takdirini değiştirmeni istemiyorum. O takdirin gerçekleştiğinde senin benimle birlikte olduğunu bana hissettirmeni istiyorum. O zaman onu en güzel şekilde karşılarım o durumu." Bizim amacımız bu. Bir bilgenin ifadesiyle: sen bütün yeryüzünü deriyle kaplayamazsın; işte ayağıma diken batmasın, şu olmasın bu olmasın diye yeryüzünü deriyle kaplaman gerekir hiç acı çekmemen için. Ya da diyor, bu imkânsız olduğuna göre güzel bir ayakkabı edinmen lazım diyor. İşte iman güzel bir ayakkabı edinmektir, güzel bir göz edinmektir, doğru yerden bakmaktır. Yoksa ben sürekli "Ya Rabbi bizi korktuklarımızdan emin eyle, istediklerimize nail eyle" — bunların bir kısmı olmayacak yani. Allah kendi diyor: "İstediklerinizden, sevdiklerinizden bir kısmını alacağım" diyor, mallarınızdan, nefislerinizden, devam etmesini arzu ettiğiniz ticaretinizden, evlatlarınızdan eksilteceğim diyor. Yani daha nasıl konuşsun Allah, nasıl anlatsın durumu? Ama diyor siz öyle insanlar olun ki bütün bunların benim hikmetimle ve benim takdirimle ve bu dünyanın kurgulandığı hâliyle işlediğini bilin. Çünkü bu dünyada iyilik de var, kötülük de var, insanlar kötülük de yapabilir, iyilik de yapabilir; onlara bu imkânı da tanıdım. Bu dünyanın bu mahiyetini bilin, benim size işaret ettiğim yerden bakın.

Mesela peygamberin eşleri geliyor: "Ya Resulallah, o kadar ganimet geliyor, niye biz hâlâ bu giysileri giyiyoruz, niye biraz daha rahat etmiyoruz?" O da diyor "benim misyonum buna uygun değil, ben ümmete örneğim, dolayısıyla ben böyle yaşıyorum. Eğer sizi bu mutlu etmiyorsa sizi güzellikle salıvereyim." Bakın ne kadar esnek, ne kadar esnek değil mi? "Sizi güzellikle salıvereyim." Hani "peygamberi bulmuşsunuz, sizin burnunuz kalkmış" demiyor değil mi? Bak öyle demiyor. Veya "elimi sallasam ellisi" demiyor değil mi? Ne diyor? "Eğer mutlu değilseniz sizi güzellikle salıvereyim, sizi mutlu edecek insanlarla evlenin. Ama benim misyonum bu, eğer buna razı olursanız bunda kararı verecek olan sizsiniz." Bakın bunlar ne kadar büyük gerçeklikler, ne kadar anlamlı, ne kadar bize hayata dair, ne kadar büyük ölçütler veriyorlar.

Yoksa bunları böyle peygamberin hayatını okudun, ne yapacaksın peygamberin hayatını okuyup? Biyografi mi ezberleyeceksin? Peygamberin yaşadığı her şeyin, vahiy almak dışında, senin hayatında bir şeyi var, iz düşümü var. Sen o peygamberin hayatından o anlamları süzeceksin, onları kendi hayatına uygulayacaksın.

Yine daha önce de bahsetmişimdir: peygamber bir kabilenin hidayeti adına böyle bir kadına evlenme teklif etmeyi düşünüyor. O kadına diyorlar ki, "gidip peygamber sana evlenme teklif ederse senden Allah'a sığınırım de, bu senin çok hoşuna gider" diye telkin ediyorlar. Bakın böyle şeyler de olmuş. Neyse kadın da inanıyor. Peygamber de ona, o kabilesinin, o grubunun hidayetine vesile olması açısından — çünkü Araplar arasında evlilikler böyle kabilelerin, aşiretlerin birbirine olumlu bakması noktasında çok önemlidir — teklif ediyor. Kadın da diyor ki: "Senden Allah'a sığınırım." Ne diyor peygamber biliyor musunuz? "Çok güzel bir yere sığındın" diyor, "Allah'a emanet ol" diyor. Şimdi bakın bu esnekliği görüyor musunuz? Ne kadar büyük bir şey, ne kadar muazzam bir şey. Ne bir gurur kırılması var, ne bir kızma var, ne bir öfke var, ne bir gerilim var, ne bir reaksiyon var, değil mi? "Sığınılacak en güzel yere sığındın, Allah selamet versin" diyor.

Peki bunlar bize ne anlatıyor? Şunu anlatıyor: o peygamberdi, rahatlıyoruz. Biz neyiz, biz de insanız. Öyle bir şey olabilir mi ya? Biz insan olmak için peygamberi seçtik. Biz peygambere niye peygamber dedik? İnsan olmak için dedik. Biz dedik ki peygamber, insan olmanın örneğidir; biz de onun o insan örnekliğini seçiyoruz. Peygamberi onaylamak bu demektir. Yoksa işte "Muhammedün Resulullah" diyor musun demiyor musun — desen de olur, demesen de olur bu kafayla, çünkü sen onu insan örneği olarak kabul etmiyorsun ki, insanüstü kabul ediyorsun; eyvallah, aranda hiçbir şey yok. Ne zaman ben bir şey anlatsam birilerinden duyuyorum "ama o peygamberdi" — o zaman beni, ben değilim burada, onun örnekliği arasına bir şey koyuyorsun, o sana hiç temas edemiyor, en ufak bir temas yok, tam izolasyon. O zaman ne anlamı kaldı ki? Bakın bana göre İslam'a veya inanca atılacak en büyük darbe bu cümledir: "o peygamberdi." En büyük darbe, bilmeden biz bu zokayı yutmuşuz.

Hâlbuki bunun zıddı olan o kadar çok şey var ki: işte "Allah size onu bir örnek olarak göndermiştir, onda sizin için örnekler vardır" — bu kadar şey olduğu hâlde ama bunu ne olarak yutturmuşlar bize? "Ya bak öyle kendini peygamber seviyesinde görme falan, sanki böyle eşitleme" — hâlbuki ya tabii ki biz eşitlemiyoruz. O bir peygamber olarak Allah'ın seçmesi, ona vahiy göndermesi, vahye muhatap kılması anlamında biz bir adım bile yaklaşamayız onun o yönüne, ama onun insan yönüne, fıtrat yönüne biz yaklaşalım diye zaten onu göndermiş. Ve bakın "size içinizden bir peygamber gelmiştir" diyor. Bu şey değil ya, "içinizden birini aldım" değil; aslında "içinizden," yani kendi içinizden. Yani onun çekirdeği aslında sizin içinizde de var. Onun çekirdeği aslında sizin içinizde de var. O, aslında sizin içinizin dışa açılmış hâli. Sizin içinizde var olan insaniyetin, hepimizin içinde var olan insaniyetin dışa yansımış hâli. Bir peygamberi böyle anlarsan anlamı vardır. Hani sen kendinin ne olduğunu bilmiyorsun ya, o zaman peygambere bak. Peygamberin o insanlık yönü senin içinde olan şey. Sen de onun gibi merhametli, şefkatli, hoşgörülü, esnek, mücadeleci, yerine göre cesur, fedakâr, cömert olabilirsin. Çünkü senin özünle onun özü aynıdır. O yüzden sana örnek olsun diye göndermiş. Bir şey aynı cinsten olacak ki örnek olsun.

Soru: Müşrikler bu anlayıştaki Müslümanlardan daha akıllı; niye? Çünkü müşrikler diyor ki, insan değil de başka gezegenden bir peygamber olsaydı uygulayamayacaklardı, çünkü insan olduğu için uygulanabilir ama bizim peygamber de yapamayacaklardı.

O yüzden size kendinizden bir örneklik gönderilmiş, "size gökten melekler gönderseydi" ne olurdu — Allah size bir insan gönderdi. Sana denmiyor ki "vahiy getir," sana denmiyor ki "peygamber ol." Onun şahsına münhasır bir şey. Ama sana peygamberden bir örneklik anlatıldığında sen demen lazım ki, eğer o böyle yapabiliyorsa demek ki ben de böyle yapabilirim, çünkü biz aynı insaniyet hamuruyla yoğrulmuşuz, fıtratımız bir. Zaten o yüzden bize örnek gönderilmiş. O zaman ben bütün samimiyetimle, bütün gayretimle onu kendime örnek almaya çalışayım ki peygamberin orada gerçek anlamda sana rahmet olması ortaya çıksın. Biz diyoruz Allah peygamberi rahmet olarak göndermiş; biz Allah'ın gönderdiği rahmetle muhatap değiliz ki, nefsimizin bize yüklediği zulmetle muhatabız. Peygamberin rahmetine açılsak bakın ne güzel; hayat bütün zorluklarına rağmen, o her zorluk karşısında, her olumsuzluk karşısında büyük bir teslimiyet, tevekkül, huzur içinde ve aynı zamanda aktif bir gayret içinde bulunmuş. Bakın hani "peygamber rahmettir bize" diyoruz, peki o rahmetten nasıl istifade edeceğiz? Onun gibi yaşadığında o rahmetten istifade etmiş olacaksın. Öbür türlü nefsinin sana zulmüyle yaşayacaksın. O yüzden peygamber çok önemli bir fonksiyon icra eder bu bakımdan.

Esneklik ve Mücadelenin Sınırı

Soru: Genel esneklikten bahsettik ama sizin dediğiniz gibi esnekliğin de bir ölçüsü vardır. Çünkü gerektiği yerde savaş da yapmış; şimdi onu sadece düz bir esneklik olarak alırsak savaşı nasıl açıklarız? Tam tercihe ters bir şey olarak görülür. O ölçüsü ne?

Burada mesela deseydiler ki, "Allah'a şirk koşun" veya "Allah'ın yasak ettiği bir şeyi yapın" deseydi, orada peygamber uymayacaktı. Veyahut da diyelim ki kendisiyle mücadele edilmiştir, mallarına, hayatlarına kastedilecek şekilde davranılmıştır; orada yine peygamber anlaşma yolunu aramış ama olmayınca gerekli olan mücadele ve savaşı da yapmıştır. Ama mesela barış talep edildiğinde hiçbir zaman şey yapmamıştır, "illa savaşacağım" dememiştir. Burada önemli olan şey, esneklikten kastımız hiçbir zaman mücadele etmemek, gayret göstermemek değil; elinden gelen bütün pozitif gayreti göster. Diyelim ki düşman sana saldırıyor, sen diyorsun ya bak savaşa gerek yok, bir haksızlık varsa düzeltelim, yok sen bana haksızlık yapmak adına geliyorsan vazgeç, vazgeçmiyorsan ben de Allah'ın bana verdiği imkân ve kabiliyet oranında seninle mücadele edeceğim.

Bunun da en güzel örneği mesela Cezayir'in özgürlük mücadelesinin önderlerinden biri Abdülkadir Cezayirî; Fransızlar geliyor, "gelin konuşalım" diyor, uzun böyle bir mücadeleler oluyor savaşta, sonra "bir konuşalım" diyor, konuşuyorlar. Onlara diyor ki: "Eğer Fransa size dar geliyorsa, oraya sığmıyorsanız, bu topraklara gelin, çünkü bunlar Allah'ın yeryüzüdür. Bize ait de değiller, orası da Allah'ın mülkü, burası da; siz de Allah'ın yarattığı insanlarsınız, Fransa dar geliyorsa gelin." Ama "yok bizi esir etmek, bizi tahkir etmek, bizi köleleştirmek için geliyorsanız, Allah'ın aranızdaki takdirine kadar biz sizinle mücadele edeceğiz, yenilebiliriz, yenebiliriz" diyor. Bunu söyleyen de bu olgunlukta birisidir. Yani burada kastettiğimiz şey esneklik göstermek, sürekli boyun eğmek anlamında değil. Bakın peygamber orada bütün gayretini gösterdi, olabilecek en uygun anlaşmanın yolunu aradı; bir sınır var, ama bakın o sınırlar ego sınırları değil, insani sınırlar.

Soru: İyi bir şey yapmaktansa kötü bir şey yapmamak daha evla değil mi?

Şimdi orada eğer direnseydi kötü bir şey olacaktı, hâlbuki direnmeyip iyi bir şey yapmamış oldu. Ama direnseydi kötü bir şey olacaktı; o kötü bir şey olmasındansa iyi bir şey yapmamayı tercih etti. Tabii ve orada, o Hudeybiye'de savaşmak demek kendini bile isteye öldürmek demek, çünkü hiçbir silahları yok, durum hâle yapılacak bir şey yok orada; savaşabilecekleri bir durum yok. Savaşmak demek, "gelin bizi koyun gibi boğazlayın" demektir. Böyle bir şey de makul bir şey değil.

Soru: Sizin bahsettiğiniz o teslimiyet bilinciyle, o esneklik bilinciyle, o var olana razı olma bilinciyle birlikte aynı zamanda işte çocuğunun yaptığı yanlışlara karşı üzülmek veya sevdiğine ulaşamamaktan kaynaklanan üzüntüyü biraz açar mısınız? Ben diyebilirim ki birisini seviyorum ama ona ulaşamıyorum bu dünyada; kalbimin bir tarafında o hüznü yaşamam bu teslimiyet bilincine aykırı bir şey mi? Yoksa aynı anda hem ona olan sevgimden dolayı bir arzu mu?

Sevgi kavuşmayı gerektirmez ki. Gerçek ve doğal sevgi kavuşmayı gerektirmez. Beraberinde getirebilir. Bir arada olamamak, onun verdiği bir hüzün, bir arzu durumu, bu arzuda gayrı meşru değil. Ben bir şey yapmayacağım, bundan yakınıcı bir tavır sergilemeyip bu hüznümle birlikte Allah'a olan teslimiyeti bir arada götürmek istiyorum. Yani bu çiğ değil mi? Bu makbul değil mi? Çok değil.

Sevgi arzu içermez. Bakın bir şey diyeceğim: sevgi arzu değildir. Bunu ayırın, sevmek asla bir arzu değildir. Sevgiye arzu girdiği anda benlik giriyor demektir. Sevgi için bir söz belki daha önce söylemişimdir: "arzu etmeden sev, tutku duymadan bağlan, acı çekmeden ayrıl." Bu fıtrattır. Arzu etmeden sev, tutku duymadan bağlan, acı çekmeden ayrıl. Bu fıtrat. Sevmek arzu değil; çekmenin nedeni arzudur, işte diyorum bak, çekmenin nedeni arzudur. Meşru olmayan bir şey yok.

Soru: Hocam, peygamberin rahmetleri şefaat gibi mi anlaşılıyor?

Onun örnekliği rahmettir.

Soru: Hudeybiye noktasından bir şey söylemek istiyorum. Barış anlaşmasında; peygamber her yönüyle önek olsun gibi, her yönüyle lider olsun, komutanlık ve strateji yönünde de liderliğini orada göstermiştir aslında. Şimdi orada bildiğim kadarıyla peygamber bir strateji yapmıştır — sonuçta on yıl birbirleriyle savaşmayacaklarını tebliğ etme fırsatı buluyorlar, sonucunda güzel şeyler oluyor. Bu bir strateji miydi?

Orada bir strateji yok. O, sulh — o Hudeybiye anlaşması daha sonra çünkü işte on yıl birbirleriyle savaşmayacaklarını tebliğ etme fırsatı buluyorlar, sonucunda güzel şeyler oluyor ama peygamber o güzel şeyler olacak diye sulh anlaşması yapmıyor. Biz onu maalesef öyle okuyoruz, o yanlış bir okuma. "Sadıkları ve yönleri fethetmek için" gibi bir arka plan yok, bilmiyor bakın peygamber onu, bildiğim kadarıyla. Biz sonra gelişen olaylar üzerinden bu okumayı yapıyoruz. Ben bildiğim kadarıyla, tamam hikmeti öyle sonra gerçekleşiyor ama onu düşünerek yapmıyor işte; onu bilmiyor peygamber orada.

Şimdi şöyle bir şey söyleyebilirim: mesela bayramda Balkanlar'daydım, Balkanlar ziyaretindeydim, orada bir şey daha öğrendim mesela. Hz. Mehmet Han Balkanları fethetmeden önce oraya Sarı Saltuk diye mübarek bir zat gönderiyor daha önceden, öncesinde. Orada Sarı Saltuk, çok mübarek bir zat, oraya gidiyor, teklisini kuruyor, insanlar arasında seviliyor, insanlara çok yardım ediyor, gerçekten çok seviliyor. Ve hazretleri gönüllendirerek aslında önceden fethinin zeminini hazırlıyor. Bu strateji takip edilerek böyle bir şey yapılıyor, arkasından da gerçek fetih yapılıyor. Şimdi Peygamberimiz aleyhisselatü vesselam da orada Hudeybiye sulh anlaşmasında zahiren mağlubiyet gibi görünen bir durumu bu şekilde bir şey mi yapmıştır, yani daha sonraki Mekke fethinin, daha sonraki fetihlerin zeminini hazırlamak için, öncelikle kalpleri ve zihinleri fethetmek için mi yapmıştır?

Peygamber orada asla böyle bir strateji sahibi değil. Yapacağı hiçbir şey yok; tamamen makul, rasyonel bir anlaşma yapmıştır. Daha sonra anlaşma yapılıyor, bitiyor, daha sonra bir rüya görüyor. Hayır bakın, peygamber orada asla hiçbir stratejisi yok, yapacağı hiçbir şey yok, ve tamamen makul, rasyonel bir anlaşma yapılıyor. Daha sonra anlaşma yapılıyor, bitiyor, sonra bir rüya görüyor. Allah ona gösteriyor ve bunun büyük bir fethi olduğunu müjdeliyor. Ama daha önce, yani anlaşmayı yaptığında, "Ey Resulüm, bak sen bu anlaşmayı yap, bu çok süper bir strateji olacak, ben bunun arkasından bir sürü insanı şöyle yapacağım" — asla böyle bir şey yok. Beklenilen bir şey değil yani, beklenilen hiçbir şey yok. Sadece bu durumda yapılacak en makul şey budur. Daha sonra Allah o anlaşmanın sonrasında işte Hâlid bin Velid gibi birçok sahabe olarak bildiğimiz bugün insanlar o dönemde Müslüman oluyorlar, o ara dönemde. Ama peygamberin böyle bir şeyle henüz haberi yok, o anlaşmayı imzaladığında, öyle emri olup anlaşmayı imzaladığında. Hayır, asla, asla öyle bir strateji yok.

Ya Allah'ın da bir stratejisi var mı derseniz — sadece hani savaşmamanın, yani barışın tebliğe uygun olabileceğini düşünüyorlar. Ama burada bakın peygamberin gösterdiği şey şu: sen yüzde yüz meşru, yüzde yüz iyi niyetli olarak bir şey yapıyorsun, sana yüzde yüz haksızlık yapılıyor; bu ne dine, ne örfe, ne hiçbir şeye uygun değil. Yani oradaki Araplar da buna dayanarak yapmıyor, o dönemde Mekke'yi ziyaret eden herkese Mekke açık, buna rağmen onları engelliyorlar. Ve bakın orada eğer öyle bir şey olsaydı peygamber Müslümanlara söylerdi. Veya farz edelim sizin teziniz öyle olsun, o zaman peygamber ders vermek için o müminleri, özellikle Hz. Ömer'i alırdı, "bak kulağına bir şey söyleyeceğim, ben böyle bir stratejiyle hareket ediyorum" derdi, Hz. Ömer'i de rahatlatırdı. Öyle bir şey yapmaması, o zaman kendi rahatına bakıyor demektir; stratejiyi biliyor, Allah ona stratejiyi üfledi, o da Hz. Ömer'i geriyor o zaman bilerek — böyle bir şey yok. Hz. Ömer de orada kendi sürecini yaşıyor. Peygamber de orada o anda bir şey bilmiyor, yani o anlaşma ne getirecek, onlar için iyi mi olacak? Çünkü bir de tırnak içinde söylüyorum, zahiren onur kırıcı bir anlaşma. Çünkü diyorlar ki Araplar, o anlaşmada "bu sene geri döneceksiniz" diyor, on beş kilometre kalmış ya, "geri döneceksiniz, seneye geleceksiniz" — zahiren ne kadar ağır bir anlaşma değil mi. Burada bir bildiğimiz anlamda bir strateji yok. Fakat sonra o anlaşma kalplerin fethedilmesine vesile oluyor. Ama burada bize verilen ders strateji dersi değil. Burada verilen ders tamamen aktif ve meşru bir şekilde yapabileceğim bir şey yoksa olan duruma karşı esneklik göster ve kabul et. Esnekliğin, uyum arzusundan vazgeçmenin dersi var burada. Onun sonucunda iyi bir şey de olabilir, iyi olmayan bir şey de olabilir. Bize söylenen şey: arzun gerçekleşmediğinde esne ve razı ol. Budur. Benim yorumum bu.