Nefsin Yargılanamayacağı ve Işdırabın Hikmeti

Kısa Özet

Sohbet, bir altı (Enneagram Tip 6) mizacındaki bir tanıdıkla yaşanan bir diyalog üzerinden başlayıp, psikolojik düzeydeki davranışların "sahtekârlık", "kibir" gibi ahlaki sıfatlarla yargılanamayacağı, çünkü bu davranışların ihtiyaçtan doğduğu fikriyle ilerliyor. Ardından konu, yaratılışın zorunlu olarak eksik ve sınırlı olmasına, ızdırabın (acının) aslında nefsin yaşadığı bir mahrumiyet duygusu olduğuna ve bu ızdırabın Tanrı'ya doğru yöneltilirse "erdirici" bir işlev göreceğine geliyor. Sohbet, feragat, ölüm korkusu, sınırlı benlik kavramı ve son olarak Şeyh Galib ile Niyazi Mısri'nin şiirleri üzerinden tasavvufi hakikate duyulan imanın önemiyle kapanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Psikolojik düzeyde işlenen her "suç" aslında bir ihtiyaçtan kaynaklanır; bu yüzden kişiyi "sahtekâr", "yalancı" gibi sıfatlarla yargılamak anlamsızdır — sadece "ne yapıyor, niye yapıyor" sorusu sorulmalıdır.
  • Işdırap aslında nefsin yaşadığı bir mahrumiyet duygusudur; alemden mutlak mükemmellik beklendiği için ortaya çıkar. Doğru değerlendirilirse insanı hakiki çareye (Tanrı'ya) götüren bir lütfa dönüşür.
  • "Tanrı uzaklaştırarak sınar, insan feragat ederek kanıtlar." Feragat, Tanrı'nın kıskançlığından değil, insanı alemin memesinden kesip daha büyük bir gerçekliğe çağırmasından kaynaklanır.

Psikolojik Düzeyde Yargılamama

Bugün biriyle güzel bir sohbet ettik. Ben orada kendimce anlaşıldığımı düşünüyorum ama karşı taraf beni tam anlamadı sanırım. Kâmil Bey'e "çok anlayışlı bir insan değil mi, din konusunda falan" dedim. O da "sen çok rahat olmuşsun, niye bunu yapıyorsun" dedi. İçim ve dışımdaki birlik meselesini, Allah'la ilgili düşüncemi topluma göre nasıl sergilediğimi anlattım. Dedi ki "sen benden daha dini yükseksin ama niye bu kadar Allah'la ilgilisin?" Ben de "benim öyle bir beklentim yok, ben onun hakkımdaki düşüncesine göre yaklaşmıyorum" dedim ve "sen de çok kendini izliyorsun, kendini saklıyorsun o zaman" diye tavrını eleştirdim. O da "ben daha toplumsalım" dedi. Aslında daha korumacı olduğu için, tehlikeli olabilecek verileri muhataplarına sunmuyor.

Bir altı mizacı, eğer olayın dışındaysa, gayet objektif veri toplar; rahatsa, kendisi olayın dışındaysa sana çok iyi veri, çok iyi malzeme sunabilir. Ama bir altı bir olayın içindeyse kesinlikle sübjektiftir, kesinlikle kendi tarafını tutar. İçinde olduğu için aşırı bir kendini koruma mekanizmasına sahiptir; ketum olma, kendini farklı gösterme eğilimini ister istemez içinde barındırır. Fakat kendisi olayın dışındaysa sana çok iyi veri sunabilir.

Biz "bu şey nedir" sorusunun cevabını zihinden almalıyız; "bu şey bana uygun mu" sorusunun cevabını ise duygu merkezinden almalıyız. "Bu şey nedir" sorusunu en iyi zihin cevaplar, çünkü onu bütün unsurlarıyla analiz eder. "Bu şey bana uygun mu" sorusunun cevabı ise duygu merkezidir; orada senin kişisel, öznel ihtiyaç ve beklentilerin devreye girer. Mesela bir altı anne, kızına bebek arabası bakarken bütün özelliklere, çeşitlere, renklere bakar; kendi ihtiyacını da bilir aslında ama "ben gerçekten ne istiyorum" noktasında karar vermek için hemen eşine yönelir, kendisi karar veremez. Bütün olanakları sunar, eşi karar verir, o da buna uyar.

Altılar eşlerinin gözünde vazgeçilmez olmaya çalışırlar — bu bir sahtekârlık değil, çok tabii bir eğilimdir. Çünkü egoyu hiçbir zaman değerler bazında yargılayamayız. "Bu sahtekâr, bu kibirli" demek psikolojik düzeyde anlamsız bir şeydir. Çünkü psikolojik düzeyde işlenen suç, ihtiyaçtan dolayı işlenen bir suçtur. Kişi ihtiyacı olduğu için yalan söyler; yalan söylemezse kendini koruyamayacağını, huzurunun bozulacağını düşünür. Burada "yalancı" diye bir sıfat atfedersin ama ortada suç atfedecek bir şey yoktur; sahtekârlık yapıyorsa kendini korumak için yapar, mevzu biter. Psikolojik düzeyde bir kişiyi yargılamanın hiçbir manası yoktur. Sorulacak soru "ne yapıyor, niye yapıyor" sorusudur — olgusal olarak ne yapıyor. "Sahtekârlık yapıyor, kibir yapıyor" değil; sadece olguyu söylersin: "Bu hareketi yapıyor, şu sözü söylüyor" dersin. Öbür türlü yargılayamazsın, yargının orada bir yeri yoktur.

Netice itibarıyla deliler ve akl-ı bâliğa ermemiş insanlar sorumlu değildir. Psikolojik düzeyde de sorumluluğumuz yoktur. Ben insanların davranışlarına gülmeye, ağlamaya değil, yargılamaya da değil, sadece anlamaya geldim. Üç yaşında bir çocuk bir şey kırdığında ona "katil" demeyiz, çünkü ceza ehliyeti yoktur. Ama tabii biz bunu anlamakta, kabul etmekte zorlanıyoruz — çünkü kişiye bunu şuurlu yaptığını düşünüyoruz.

Ne yaptığının farkında olmak, şuurlu yaptığın anlamına gelmez. Yalan söyleyen bir insan yalan söylediğini bilir ama yalan söylemekten başka çaresi yoktur, başka türlü yapamaz. Bir altı bir şeyi söylemediğinde kendine "sus, kendini bu kadar ifade etme, kendini koru; yarın söylediğin şey aleyhine delil olarak kullanılabilir" der. Burada bir korku ve kendini koruma isteği vardır; bunun aksine davranamaz. O yüzden ona "kapalı, ketum, her şeyi gizliyor" ya da "sahtekâr" diyemeyiz.

Peki tövbe nedir? İnsan pişmanlık duyduğu noktada mı şuurlanıyor? Bir davranışı yapıp idrak edip tövbe ettiğinde bir şuur var mıdır orada? Tövbe, aksini yapma konusunda bir karar vermedir; kişi yine tam olarak yapamayacaktır ama pişmanlığı da vardır, aynı hareketi daha az yapabilir. Ne yaptığının şuurunda olmak ayrı bir şeydir, onu yapmayabilecek bir şuura sahip olmak ayrı bir şeydir. Bu, gerçek anlamda özgür olmaktır. O özgürlük şuuru gerçek şuurdur; diğerleri hepsi sübjektif bir şuurdur ve gerçek şuur olarak adlandırılmayı hak etmez.

Analiz yaparken kişinin "ne yapıyor ve niye yapıyor"unu sakin bir şekilde değerlendirip cevapladığımızda orada herhangi bir negatif düşünce, negatif duygu ortaya çıkmaz. Psikolojik düzeyde kişi kendini korumak, kendini ayakta tutmak, var olmak için yapar. Hırsız geçinebilmek için hırsızlık yapar, kanun bunu suçlar — o ayrı bir konu, biz burada psikolojik değerlendirme yapıyoruz. Kanunen elbette bir adam öldürürsen, hırsızlık yaparsan kanun seni tutar, bu ayrı bir şeydir. Fakat kişi bunu yaparken şuurlu değildir; bunu anlamak gerekir.

Bugün biriyle tanıştım, yasa dışı işler yapıp kazandığı parayı Allah yolunda harcadığını söylüyor. Kendince orada bir kahramanlık yapıyor, "Allah yolunda harcıyorum" diyor. İşte orada kahramanlık hissetmek arzusunda olan bir ego var; o kahramanlık hissetmeye çalışan ego kendini orada tatmin ediyor. Mazur değil.

Yaratılışın Zorunlu Sınırlılığı

Yaratılış zorunlu olarak bir eksiklik, bir sınırlılık gerektirir. Yaratılıştan bahsettiğimiz anda bu bir eksiklik, bir sınırlılık ve bir kusur taşır. Çünkü yaratılmak mutlaktan düşmektir, mutlaklığın düzleminden indirgenmektir. Dolayısıyla mutlak olmayan bir şey görecelidir, sınırlıdır, eksik ve kusurludur. Tabii sınırsız ve sonsuz olan mutlak, sınırlılığı yaratabilme kabiliyetine de sahiptir; sınırlılığı yaratır ve sonra onu tekrar toplar. Bu, çok nitelikli bir elektronik aleti ancak tekrar takabileceğine güvenen kişinin sökebilmesine benzer — tekrar toplayacağına güvenmiyorsa sökmez. Tanrı o göreceliliği, o sınırlılığı, yaratılışı tekrar toparlayabildiği için, tekrar kendine döndürebildiği için yaratır.

Biz niye kaygılanıyoruz? Eksiklikten, kusurdan toparlayamayız diye — çünkü bizim gücümüz yok. Halbuki Tanrı yayar ve toplar. Fakat o yaydığı anda sınırlılık, eksiklik doğal olarak zuhur eder. Yayılan, toplanan senin sınırlı tarafın oluyor; ama sende yayılmayan ve toplanmayan bir şey de var, onu idrak ettiğinde bunu anlayabiliyorsun. Işdırap aslında ruhun yaratılış alemindeki sınırlılığı görmesidir ve bundan duyduğu mahrumiyet duygusudur. Tabii buradaki ruh mutlak anlamda bir ruh değil; buna belki "nefs" desek daha uygun olur. O zaman cümleyi baştan alalım: Işdırap aslında nefsin yaşadığı mahrumiyet duygusudur.

Nefs, ruhsal olanın izini taşıdığı için her şeyi mükemmel ister; fakat yaratılışta mutlak mükemmellik yoktur, izafi mükemmellik vardır. Dolayısıyla nefs alemde sürekli bir mahrumiyet duygusu yaşar — hiçbir şey mutlak değildir, hiçbir şey mutlak mükemmel değildir. Biz bir şeye yöneldiğimizde onu mutlak mükemmelmiş diye tasavvur ederek, en iyiymişçesine yöneliriz. Eksiklik onda ızdırap uyandıracağı için eksiksiz olanı isteriz; mesela yalan söylenmesi bizde güvensizlik hissi, kötü hissetme, aldanılmışlık hissi, hayal kırıklığı uyandırır — o zaman muhatabımızdan doğruluk isteriz. En çok öfkelenen ya da en çok acı çeken nefs, bu mahrumiyetin acısını daha çok hisseder.

Kur'an insanın Rabb'e yönelmesini prensip olarak tavsiye eder. Hz. İbrahim aya baktı, yıldızlara baktı, güneşe baktı ve "bunlar doğuyorlar ama batıyorlar" dedi. Yani bunlar eksiktir; en sönüğünden en parlağına kadar ne olursa olsun, ne kadar parlak olursa olsun yine de batar. O zaman "ben batan şeylere meyletmem" dedi. Çünkü bunlara, mutlakı idrak etmeden yönelirsek bunlar bizde ızdırap oluşturur — ya doğuşuna odaklanıp batıncaya kadar mutluluk şarkıları söyleriz, battığında da o mutluluğun tam zıddı bir şekilde ağlamak zorunda kalırız; ya da mutlaka dair bilincimizi canlı tutar, yaratılışa da hürmet ederiz. O zaman olgun insan, yaradılışta eksiklik gördüğünde şefkati, merhameti ortadan kalkmaz, öfkesi olmaz. Tanrı ile buluşmadan alemle buluşursan alemin seni nereye götüreceğini Allah bilir; ama Tanrı ile buluşursan alemle doğru bir ilişki kurabilirsin. Oradaki eksikliği, sınırlılığı, izafiliği anlarsın ve doğal karşılarsın. Merhametin, şefkatin eksilmez; hakikaten olduğu gibi algılarsın, orada bir hayal kırıklığı oluşmaz.

Işdırabın Hikmeti

Bir meyveyi düşünün: bir süre sonra pörsüyor, yumuşuyor, rengi kararıyor, bozuluyor. Bunu doğal karşılıyoruz. Ama alemdeki diğer şeyleri böyle karşılamakta zorlanıyoruz — sınırlı, geçici, bir tarafı eksik olan o şeyleri tam istiyoruz; tam olmadığını gördüğümüzde reddediyoruz, çatışıyoruz ya da kendimize bakan yönüyle ızdırap yaşıyoruz. Halbuki yaratılış budur, yaratılış eksiktir, mutlak değildir. Mutlak olmayan bir şeyde nasıl bir mutlaklık ararsın? Onu kendi imkân ve kabiliyetleri içinde kabul etmen gerekir.

Işdırap aslında nefsin yaşadığı bir mahrumiyet duygusu; ızdırabın nedeni, o mahrumiyetinin ya da ihtiyacının alem tarafından karşılanabileceği zannına düşmesidir. Bu zanla hareket edip aleme yönelir, alemden de tokat yer, o zaman ızdırap yaşar. Aslında nefsin aradığı şey gerçek mükemmelliktir ama yanlış bir yerde arar — Hz. İbrahim'in bize anlattığı da budur: ay, yıldız, en sonunda güneş bile batıyor; o zaman hakiki güneşe, ezelî ve ebedî güneşe, yani Tanrı'ya dönmeliyim. İşte bundan sonra İbrahim gerçekten muvahhit bir kul oluyor; çünkü mutlakın bilincinde yaratılışa muhatap oluyor. Ne yaratılışa yapışıp ona bağımlılık yaşıyor ne de bundan dolayı ıstırap çekiyor.

Dolayısıyla ızdırap insanın zorunlu bir kaderi değildir. Işdırap bize neyi anlatır? Boş zevkler ve aldanışlarla üzeri örtülü olan sınırlılığı, zavallılığı ve kusurluluğu gösterir. Senin çözüm olarak gördüğün her şeyde bir sınırlılık, bir eksiklik, bir zavallılık vardır; senin ihtiyacını karşılayacağını düşündüğün şeyin kendisi muhtaçtır. Işdırap bize bunu açar, gösterir. Ama biz ne yapıyoruz? Bizi ızdırap yaşatanlara hücum ediyoruz, "niye eksiksin, niye böylesin" diyoruz — aynı düzlemde tekrar bir arayışa giriyoruz. Halbuki ızdırap sana şunu anlatıyor: sen mükemmel olanı istiyorsun ama alem sınırlı. Bunu anladığında, sana verenlere aynı şekilde bakmayacaksın; çünkü ızdırabının nedeni çevre değildir.

İnsanın derdini ve devasını en iyi bilen ilahî hekimin rahmet ve merhameti de aynı zamanda bunun içinde saklıdır. Alemde dolaştın, yaralandın, ızdırap çektin; senin derdini ve devanı bilen ilahî bir hekimin rahmet ve merhametine bu noktada bir kapı açılmıştır. Çünkü seni gerçekten tatmin edecek, seni ızdıraptan kurtaracak olan şeye yönelebilme fırsatı buluyorsun. Eğer ızdırap yaşadığımızda alemden mutlaka bakabilirsek, o ızdırap erdirici bir ızdırap olur — insan acıyla pişmiş olur. Acı o zaman bir dönüştürücü fonksiyon görmüş olur. "Tanrı'ya arz edildiğinde ızdıraptan daha yüce bir şey yoktur" denmesinin sebebi budur. "Ya Rabbi, alem beni yaraladı, incitti, beni ızdıraba düşürdü ama anladım ki gerçek çare sensin ve kendimi sana teslim ediyorum" dediğinde, Tanrı'ya arz edilmiş bir ızdırap en erdirici şey haline gelir. Biz ise ızdıraplarımızı Tanrı'ya arz etmeyip birilerine anlatıyoruz — ızdırabını adam gibi Tanrı'ya arz et, "başka insanlar ver" diye değil, "benim hakiki çarem sensin" diye.

Bu neye benzer? Bir ağrın var, o ağrı seni doktora götürüyor; doktor da ileride çok zorluk yaşayacağın bir hastalığı erken teşhis ediyor. O ağrı iyi bir ağrıdır, çünkü sana erken teşhis imkânı verdi. Hayatta yaşadığımız acılar da böyledir; küçük acılar sayesinde insan o kapıya varsın yeter. Yoksa acı, öbür acı, öbür acı derken acıların arasında dönüp dolaşırsın. Ama yaşadığın bir acı seni hakiki devaya, hakiki ilaç olan ilahî hekime götürüyorsa, o acıyı yaşatanlara bile rahmet okuyabilirsin — "Allah razı olsun, beni gerçek bir kapıya gitmeye tetiklediniz" dersin.

Feragat: Tanrı Uzaklaştırarak Sınar, İnsan Feragat Ederek Kanıtlar

Gerçek bir iman daima bir feragati zorunlu kılar; biz alemden feragat ederiz. Fakat bunu ego yanlış anlar — sanki Allah kıskanıyormuş, sürekli "bunu bırak, şunu da bırak, bunu elleme" diyormuş gibi telakki ederiz; sanki bizi sıkıntıya sokacak ya da mutluluğumuzu istemeyen biri gibi görürüz. "Allah çocuğumu elimden aldı, şunu elimden aldı, bunu elimden aldı" deriz. Halbuki buradaki feragat ve süreç, seni Tanrı'nın kendine çağırmasından başka bir şey değildir. Gerçek bir iman, Tanrı'nın onu feragate götürdüğü süreçleri müteşekkirane karşılar, bundan memnunluk duyar; çünkü onu alemde hapsolmaktan, aleme mahkûm olmaktan kurtaran bir şeydir. Alem Tanrı değildir, mükemmel değildir.

"Tanrı uzaklaştırarak sınar, insan feragat ederek kanıtlar." Tanrı bizi uzaklaştırarak alemdeki şeylerden bizi pişirir — sınar dediğimiz budur, seni dönüştürüyor. İnsan da feragat ederek onun bu iradesine onay verir, "evet ben onaylıyorum" der. Bu, bir çocuğun arabaya bağlanıp "bırakmam" demesine benzer; halbuki "bırak canım, sana daha büyük araba verilecek" denir — sen daha büyük bir arabaya adım atacağın için senden feragat isteniyordur, sevilmediğin için değil. Bazı çocuklar emzikten, mamadan kesilemez; oysa daha çeşitli yiyecekler yiyebilsin diye kesilir. "İlla ben ölünceye kadar süt içeceğim" demek ne kadar garip olur. İşte bizim halimiz de bundan daha garip değil — biz alemin memesinden sürekli süt emmeye çalışıyoruz. Allah "bırak artık, seni sütten kestim" diyor, biz "hayır, illa devam" diyoruz. Halbuki sen o alemi bırak, alemin Rabbine bak. Namaz, aslında Fatiha'daki "alemlerin Rabbine hamd" ve onun mükemmelliğini idrak, bizi alemden çekip Kendisine yöneltir. Her namazda biz alemden feragat eder, hakiki kıblemize döneriz, o bilinci yineleriz. Ego ise "sen beni sütten kesiyorsun ama aç kalmayayım" diye korkar; oysa aç kalmayacaksın.

Işdırabın Üç Kaynağı: Sen, Dünya, Tanrı

İnsan karşılaştığı bela ve musibetleri bir ızdırap olarak hissettiği ölçüde, bunun sebebi kendisidir. Bu bela ve musibetler onu evrensel bir yanılsama içinde tuttuğu ölçüde, bunun sebebi zahiren dünyadır. İnsanın başına bir arındırma ve olgunlaştırma olarak geldiği algılandığı ölçüde ise sebebi Tanrı'dır. Bir insan "ızdırabımın nedeni nedir" diye sorsa, üç cevap var: ya sensin, ya dünyadır, ya Tanrı'dır — bu, senin idrakine göre verilecek bir cevaptır. Eğer onu seni dönüştüren bir şey olarak telakki ediyorsan sebebi Tanrı'dır; ama "ben bu kadar acı çekmemeliyim, nereden geliyor bu kadar acı" diyorsan ızdırabın sebebi sensin, ya da dünyadır.

Bu durum, ızdırabın kendi başına hiçbir imtihan niteliği olmadığını gösterir. "Ben çok büyük imtihan yaşıyorum" — hangi imtihan? Sen onun altında eziliyorsun, orada dönüşmüyorsun ki imtihan olsun; piştiğin zaman o bir imtihan olmuş olur. Dinsiz bir insan da ızdırap çekebilir ama onun durumunda sınanacak hiçbir manevi yön yoktur; onun bunu yaşamasının nedeni kendisidir. Kuantum fiziğinde "bir deneye nazar edene göre olay değişir" derler ya, burada da böyledir — bilincine göre olgunun tabiatı değişir, cevabı da değişir.

Hiçbir ızdırap çekmeden ermek mümkün değildir ama az ızdırap var, çok ızdırap var; bu kişiye göre değişir, ilahî bir takdirdir. İnsanın katlandığı bir cefa ve meşakkatin yarıkları arasından Tanrı'nın ışığı parıldar; yol bilincine sahip olan insan o yarıklardan ilahî muhabbeti, marifeti almaya yönelir. Yol bilincine sahip olmayan insan olguların içinde yuvarlanıp gider; "bu sana ne anlatıyor" sorusuna bakmaz, sadece "bu oldu, şu oldu" diye bununla uğraşır, dünya ölüm ve yıkımla üzülüp sarsılır. Dünyanın iç yüzüne vakıf olan bilge kişi ise keder ve dertten uzaktır; çünkü dünyanın mahiyetini bilir, onu doğru değerlendirir, o sana acı veren bir şey olmaktan çıkar. Trajedi nefsin bir gafletinden kaynaklanan bir şeydir; bunu abartmamak lazım.

Geçici Benlik ve Ölüm Korkusu

Arzuların, korkuların senin geçici kişiliğine aittir. Seni üzüp canını sıkan ve belaya düşüren tek şey, senin bu geçici kişiliğindir. Kişi o sınırlı benliği de aşmak durumundadır, çünkü acının nedeni aynı zamanda o sınırlı benliğimizdir. O sınırlı benlik ilahî mükemmelliği bulduğunda Allah'a dönmüş olur ve onunla zengindir artık; mutlak sevgiyi bulduğunda sevgi açlığı duymaz, mutlak hayatı bulduğunda ölüm kaygısına düşmez, çünkü yaşayan kendisi değildir. "Benim sonum ne olacak" diyen kişiye bir ermiş şöyle der: "O 'ben' kim, onun özelliklerini bana söyle, o gerçekten sen misin?" Ölüm korkusu duyan hangi benlik ise onu irdele, ona cevap vermeye uğraşma — korkak ya da geveze bir benlik sürekli sana "ben ne olacağım" diye sorar; "ne olacaksan olacaksın kardeşim, git işine" diyeceksin, "ben sen değilim" diyebilmek gerekir. Bunu sükûnet içinde söyleyeceksin. Eğer bunu soran bir bedensel algı içinde soruyorsa, "herhalde öleceksin, seni ayakta tutmama gerek yok, sen zaten benim geçici ve sınırlı bir tarafımsın" diyeceksin.

Yaramaz bir çocuğun "ben sürekli çocuk kalmak istiyorum" demesine benzer bu — "git işine" dersin, gülümsersin, ona çözüm bulmaya çalışmazsın. Bizim o geçici ve sınırlı benliklerimize niye yardım edelim? Gerçek olana bakalım. Onun sorunu yok, sorusu da yok; ne derdi var, ne mahrumiyeti var. O garanti istemez, ama bütün sınırlı benliklerimiz hep garanti ister — biz o garantileri veremeyiz, veremeyeceğimize ihtiyaç da yoktur. Özün itibarıyla hep yaşayacaksın, onun garantiye ihtiyacı zaten yoktur, o zaten yaşıyor ve yaşamaktadır; onun için ölüm söz konusu değildir. O zaman biz o geçici ve sınırlı benliklerimizin kendilerince ürettikleri ihtiyaçlara odaklanıp sürekli onlara garanti vermeye çalışmamalıyız. Bu, çapkın bir kocaya sahip olup sürekli "beni aldatmayacaksın" diyen bir kadına, ya da kasabın önünden geçince ciğere bakan bir kediye benzer — onun tabiatı odur. Geçici benliklerimizin tabiatı fanidir, hepsi ölecektir; onların garanti istemesi bir yanıltıcı durumdur, onlara herhangi bir garanti, bir cevap verme ihtiyacımız yoktur.

Acılardan kurtulmak istiyorsak öncelikle acının kaynağını öğrenmek zorundayız. Biraz düşündüğümüzde anlarız ki tüm acılar, temelde özümüzün yanlışlıkla bedenle ve zihinle özdeşleştirilmesinden kaynaklanır. Tüm ızdırapların ana sebebi yalnızca cehalettir. Allah ızdırap vermez, Allah olay verir; nedeni odur diyoruz, yani nedeni Tanrı'dır, seni dönüştürmek istiyor — ama ızdırabın bizatihi temeli cehaletten kaynaklanır. Fakat Allah'ın o cehalet üzerinden sana bazı olaylar yaşatıp o olaylar nedeniyle ızdırap yaşaman, eğer bunu doğru değerlendirirsen, bunun sebebi Tanrı'dır deriz.

Acının Farklı Tatları ve Mazoşizm Yanılsaması

Bazı acıların farklı bir duygu olduğunu, normal çektiğin acılardan farklı olduğunu hissedebiliyorsun — o acının kendine bile bir muhabbet duyabiliyorsun ama yine de acıdan uzak durmak istiyorsun. Bunu düşünmek gerekir: acının tatlarındaki bu farklılık, farklı olaylar olmasından değil, insanın farklı hallerde olmasından mı kaynaklanır? Evet, orada temel sonucu kişinin idraki belirler.

Şöyle bir ihtimal var: kişi aslında acı çektiğinde varlığını daha çok hisseder — fakat bu varlık öz varlık değildir, psişik düzeyde varoluşumuzu daha fazla hissederiz. Çünkü acı bütün algılarımızı, bütün imkân ve kabiliyetlerimizi tetikler; tetiklediği için kendini daha var, daha genişlemiş hissedersin. Bu yanıltıcı olmamalıdır. Mazoşistlik aslında bundan kaynaklanan bir şeydir — acı çektiğinde varlığını hissediyorsundur, ama bu algılanan varlık psikik düzeydeki bir varlık algısıdır. Kişi psikik düzeyde dahi olsa böyle bir varlık algısını diğer algıya tercih eder, fakat bu doğru bir zemin değildir.

Kişi kendi idrakini alemden mutlaka çevirdiği ölçüde o acıdan istifade edebiliyor demektir. Fakat burada mesele aleme düşmanlık değildir — kişi mutlakın farkına vardığında aleme düşman olmaz, aksine aleme daha müşfik, daha şefkatli ve daha anlayışlı olur. Bir arif aleme küfrediyorsa zaten arif değildir. "Allah'ı buldum, lanet olsun bu dünyaya" diyorsa o zaten ermemiştir. Mutlakı idrak etmek ve tam bir irfan, mutlakın farkındalığı içinde aleme fevkalade bir hayretle bakmayı netice verir; insan kemale erdiğinde aleme hayretle bakar, çünkü mutlak olan kendini bu şekilde tezahür ettirmektedir — bu fevkalade bir hayret noktasıdır. Dolayısıyla aleme şefkatli ve hürmetli bir şekilde nazar eder, fakat aleme bağlı ve bağımlı değildir; müşahede eder ve onun içinde ilahî fonksiyonunu icra eder.

Peygamber veda hutbesinde "Ya Rabbi, vazifemi yaptım mı?" diye sormuş, sahabeleri şahit tutmuş. Allah bir kulunu dünya ile ahiret arasında serbest bırakmış, kul ahireti seçmiş. Neden? Bağımlı değildir — halbuki ondan sonra birçok fetih, birçok şey elde edilebilirdi; peygamber orada o fethin, o yayılmanın keyfini yirmi sene daha sürebilirdi, ama öyle bir ihtiyaç, öyle bir bağımlılık, öyle bir arzu yoktur. O alemde bir vazife, bir sorumluluk ve bir müşahede düzleminde bulunur; aleme bağımlı değildir, anında bırakabilir.

Sinema Perdesi Metaforu

Batı sinemasında mutlaka bir varlık bağlanır — filmin sonunda bir varlığa bağlanır. Ama İskandinav sinemasında mutlaka bir yokluğa bağlanır; "dünya ardından yastırılacak bir yer değil" der, hiçbir şey hissetmeden dünyanın yok oluşunu seyreder. Burada bir yokluğa bağlama vardır ve bu bize anlam olarak uygun geliyor gibi görünse de, bağladığı yerde ciddi bir arıza vardır — hiçlik duygusuna götürür. Oradaki ayrım çok önemlidir. İnsanlar bunu yaşarken bunu çok daha derin süreçlerinde yaşıyorlar; mükemmelliği olay üzerinden değil varlık üzerinden görüyorlar.

Şeyh Galib ve Niyazi Mısri'nin Şiirlerinden

Şeyh Galib'in bir şiirinden bir bölüm okuyup açıklamasını yapalım:

"Terk eyle tedbiri, takdir Hüda'nındır,

sen yoksun, o benlikler hep vehm ü gümanındır;

birden bire bul aşkı, bu tuhfe Hüda'nındır,

devrân olanı devrân erbâb-ı safânındır.

Âşıkta keder n'eyler, gam halk-ı cihânındır;

koyma kadehi elden, söz pîr-i mugânındır."

Yani: dünkü tedbirini terk et, takdir Allah'ındır; sen yoksun, o benlikler hep vehim ve zandır; birdenbire bulduğun bu aşk, bu bir armağandır; devran olalı temiz yaratılışlı, ilahî zevk sahibi kişilerindir; âşıkta keder ne işe yarar, gam dünya halkınındır; neşe kadehini elinden bırakma, söz Pîr-i Mugân'ındır — Pîr-i Mugân'dan kasıt dinî lider, mürşit, ermiş demektir; tekke şeyhi değil.

Şeyh Galib'in bu şiiri genç yaşta yazdığı biliniyor; kendisi genç yaşta vefat ediyor, aşkı da çok gençken yazıyor, henüz aşkı olmadan yazıyor, sonra aşkı oluyor. Aşka erilir mi, aşk verilir mi? "Bul" diyor, "sen ara bul" gibi — ama birdenbire buluyorsun, insan açısından öyle. Bu armağan bir tarafta, sen bulmuş oldun bir tarafta; aslında burada iki farklı açının durumu ifade ediliyor, birbirinin zıddı değiller. Sen "buldum" diyorsun, Allah hediye etti; aramış oldun, bulmuş oldun, buraya gelmiş oldun gibi — çok iradiyle değil.

Bizim geleneğimizde olsun, doğu geleneklerinde olsun, gerçekten geleneksel olan Batı'da bile olsa hiçbir şey trajik değildir; trajik bir sonla bitmez. Bu yanlış bir algıdır, çünkü netice itibarıyla trajik olan geçici olandır, asli olan değildir. Bir kişi trajik bir hikâye anlatıyorsa aslında orada yolun sonunu görmemiş demektir. İşte Niyazi Mısri'nin "kahr u lütfu şey-i vâhid görmeyen çektiği azap, o azaptan kurtulup sultan olan anlar" dediği budur. Bir düzeye gelirsin ki, mutlaka dair idrakin oluştuğunda kahır ve lütuf bu alemin iki kutbunda yaşanan şeylerdir; iki gibi görünseler de aslında bir ve aslidir.

Kadim gelenekte bize verilen bir örnek şudur: bir sinema perdesinde birçok görüntü oynar, birçok görüntü görürsün — acı görürsün, sel görürsün, savaş görürsün, birçok şey görürsün. Ama perde bunlardan hiç etkilenmemiştir; perde onlarda hepsi de gözükür ama perde onlardan etkilenmez. Perde ıslanmamıştır, delinmemiştir, yanmamıştır. Senin zatın o perde gibidir. Ama kendini o film zannedersen, filme kaptırırsan, işte acı, ızdırap o zaman başlar. Sen o perdesin — "bu perdeden şunlar geçti" dersin. Perde hiç delinip geçmiyor; sen öyle algılıyorsun, orada bir yanılsama var. Hangi savaş filminde perde yanmış ki? Hiçbir problem yok gerçekten.

Kadim gelenekteki terbiyeden maksat şudur: biz bunları aramızda konuşunca edebiyat oluyor, güzel laf oluyor. Ama bir ermiş konuştuğunda kişi bunun yaşanmış, ermiş bir şey olduğunu görür, ona güvenir; güvenince daha doğru yol alır. Yani ermiş bir mürşidin olmasa bile, "şurada bir ermiş bunu yazmışsa sen de bunu okuyorsan bu doğrudur" — bu bir edebiyat değildir, güzel bir laf değildir, bir hakikattir. Bazı insanlar tasavvufu "uçan kaçan insanlar" diye küçümsüyor; bu, insanın kendini bir hakikatten mahrum etmesidir. Kimse uçup kaçmıyor, mevzu bu değil; hiçbir hakiki idrak sahibi o uçup kaçmalara bakmaz. Mesele bir Niyazi Mısri'nin, bir Şeyh Galib'in o idrakine bakmaktır. Yoksa hiçbir evliya kalkıp "ben şöyle uçtum" diye menkıbe anlatmaz — ama uçtuğu da vakidir, mesele o uçmak değildir, mesele bir idraktır; sende var olan bir özün farkına varmaktır ve bu bir gerçektir.

Sen buna inanmazsan zaten modernizmin en büyük şeyi odur — bunları bir menkıbe, bir hikâye olarak dinleriz, "ne güzel yazmış adam" deriz. Halbuki adam bunu yaşamış ve sana belki anlarsın, istifade edersin diye yazmış; bir divan yazayım, bir şiir kitabım olsun diye kimse yazmamış bunu — bize bir şevk ve iştiyak vesilesi olsun diye yazılmış. Sen buna inanacaksın, o zaman tasavvufla gerçek anlamda ilgilenmiş olursun; yoksa müsteşrikler de bunu yapıyor, ehli dünya da yapıyor, bazen bizden daha iyi yapıyor ama adam ona inanmıyor — Hallac-ı Mansur'u, Abdülkadir Geylani'yi araştırıyor ama söylediği şeye inanmıyor. Bizim farkımız buna inanmaktır. Peygamber'e Ebu Bekir gibi inanacaksın; "miraca çıkılabiliyormuş, sen de çıkabilirsin, buna inanacaksın" — çıktın veya çıkmadın ayrı bir konu, ama buna inanacaksın ki çıkma ihtimalin olsun. Fark budur. O yüzden kutsal metinleri okuyacaksan inanarak okuyacaksın; yoksa dünyadan sıkıldığımızda bir klima serinlemesi gibi birkaç menkıbe okuyup geçme haline gelir.

O adam onu bizzat yaşamış, bizatihi o tecrübeyi, o varoluş düzeyini yaşamış ve sana onu işaret, iştiyak olsun diye aktarmış. Ama sen bir taraftan Niyazi Mısri okuyup öbür taraftan hayatının içinde küçücük bir şeyin içinde kaybolup gidiyorsan, o zaman okuma Niyazi Mısri'yi — ya da "ben şimdi buradayım" de. Yoksa kişi bir tarafta uzayda, bir tarafta yerin altında olmuş olur. Ben eğer Niyazi Mısri'yi, Bediüzzaman'ı ya da bir veliyi tefekkür ediyorsam, oraya doğru yöneleceğim ve şu anki halimi de onlara nispetle analiz edeceğim — onlar bu durumda ne düşünüyorlardı diye. "Abdülkadir Geylani büyük adam ama benim buradaki ilişkimde de böyle, nasıl bana döner, nasıl onu kandırırım" dersen, kardeşim Abdülkadir Geylani bu olaya böyle mi bakıyor? Olmaz böyle bir şey. Sen en nefsani düzeyde olsan bile bu mümkün olabilir, bunda eleştirilecek bir şey yok; ama bir taraftan o ego düzeyindeki bakış açını meşru görüp bir taraftan da Abdülkadir Geylani'yi ya da Hz. Peygamber'i okuyorsan, bu iki deniz birbirine karışmayan iki deniz gibi olur — o zaman ne işe yarar? Birbirine karışmıyor olacak; camiyle sokak birbirine karışmıyor olacak, o zaman bir şey olmaz. Oradan aktarım olmalı: kendi ego düzeyime o ruhani düzeyin ışığını yansıtacağım ki o ego düzeyimin karanlığını aydınlatsın. O şekilde tasavvufla ilgilenmiş oluruz, oradan istifade ederiz; öbür türlü olmaz.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Hz. İbrahim'in yıldıza, aya ve güneşe bakıp bunların battığını görerek "batanları sevmem" idrakine varması kıssasına atıfta bulunulmuştur (En'am Suresi: 76-79 civarı; metinde sure adı zikredilmemiştir). --- ---