Nefsini Temizlemek

Bir Soru: Alt-Ben, Ben, Üst-Ben Nedir?

Yoksa başkasının sorusu, ben de soru sorayım. Buyurun. Soru sorulmadı mı? "Ne soruyorsun sen" diye? Sen soru sor. "Hocam şöyle, alt-ben, ben, üst-ben diye kavramlar var ya. Alt-ben bu bedenimizin isteklerini, haz mekanizmalarını -bu yemek yemek, içmek, dinlenmek falan- ifade ediyor; bunların ruhsal mekanizmasına id deniyor. Üst-ben ise toplumsal kurallar, dayatmalar şeklinde bildiğimiz kültürü, kültürel kalıpları ifade ediyor. Bu üst-ben dediğimiz şey ortadan kalkabilir mi? Onu biraz açar mısınız? Bu üç kavramı biraz izah edebilir misiniz?"

Aslında böyle kutsal metinlerde bir analiz yapmak lazım. Fıtri insan, doğal insan kendini nasıl tanımlıyor acaba? Böyle bir gözle Kur'an'a bakılabilir. Hakiki insan kendini tanımlarken nasıl bir tanım yapıyor?

Kur'an'da Düşmüş İnsan Tasviri

Kur'an'da ilginçtir, insanla ilgili değerlendirmeler yapılırken aslında düşmüş insana hep göndermede bulunur. İşte insan zalimdir, cahildir, tartışmacıdır, sürekli kendini öne çıkarır, hatasını kabul etmez, nankördür, acelecidir, rahat olduğunda Allah'ı unutur, sıkıntıya düştüğünde Allah'ı hatırlar gibi. Aslında orada ifade edilen şeyler fıtri insanı anlatmıyor. Düşmüş insanı anlatıyor. Ama bir nevi aslında "ey insan, sen böyle davranıyor olsan da sen buna rağmen insansın. Ama bunlar doğru değil. Bunlar senin kendinde temizlemen gereken şeylerdir, niteliklerdir. Bunlar aslında sana yabancı olan ama hayatın içinde bir şekilde kendini bunlarla bulaştırdığın bir noktadasın."

Sen insansın, fakat senin insanlığına uymayan, yakışmayan bir kısım sahte benliklerle kuşatılmışsın. Bir kısım sahte benlikler tarafından çevrelenmişsin, işgal edilmişsin. Mesela aceleci bir benle işgal edilmişsin. Tartışmacı bir benle işgal edilmişsin. Doymak bilmeyen bir benle işgal edilmişsin. Gereksiz birçok noktada dünyadan talepleri nedeniyle mutsuz olan; işte istediğin bir şey olmadığında "Rabbim bana ihanet etti, yani niye beni kollayıp gözetmiyor" diyen bir benlik. Halbuki Allah seni kollayıp gözetiyor belki. Hiç düşündün mü o benlik nasıl bir benlik? Değil mi? O benlik gerçek bir kendilik mi yoksa sahte bir şey mi?

Allah'ın Şanslı Kulları Kim?

Sana göre Allah'ın en şanslı kulu peygamberler değil, değil mi? Evliyalar da değil. Sana göre Allah'ın en şanslı kulları dünyada ne istiyorsa olmuş insanlardır. Kendisine eş istiyorsa eş bulmuş, iş istiyorsa iş bulmuş, ne istiyorsa olmuş insanlardır. İyi dikkat et. Bak gerçekten Allah'ın şanslı kulları kim sana göre yani? Şu anki ben bilincine göre kim Allah'ın şanslı kulları?

Kur'an'da halbuki anlatıyor: Allah'ın kendilerine nimet verdikleri peygamberler değil mi? Sonra? Salihler değil mi? Şehitler. Değil mi? Dört sınıf sayıyor zannediyorum: Resuller, Nebiler, Salihler, Şehitler. Bakın bunları Kur'an'da Allah kendilerine nimet verdikleri kullar olarak tanımlıyor. Biz de Fatiha'da "bizi nimet verdiklerinin yoluna ilet" diyoruz. Hadi bir o kadar Fatiha okuyoruz. Resuller, Nebiler, Salihler, Şehitler'in yolunu mu istiyoruz acaba? Yoksa "kendilerine nimet verdiklerinin" dediğimizde aklımızdan geçen, dünyada ne istediyse eline geçmiş, ne istiyorsa olmuş kişileri mi kastediyoruz? Kim? Hangisi? İşte orada bir bilinçsizlik var.

Dolayısıyla bakın dikkat edin, bizim bilincimiz yanlış bir şey tarafından bulandırılıyor aslında. Ama farkında değilizdir. Ama şöyle bir adım geriye çekilip bir baktığımızda, ya ben kimi şanslı görüyorum? Bu hayatta kimi şanslı görüyorum? Veya bu hayatı ne olarak tanımlıyorum? Mesela bu hayat bana hiçbir şey vermedi mi? Veya istediğim hiçbir şeyi vermedi mi? Mesela bu gözle mi bakıyorum? Mesela hayat, benim dünyamda hayat dediğim şey, yani şu dünyadaki yaşam süreci anlamındaki hayat, ne olarak benim tarafımdan tanımlanıyor? Bana bir şey mi verecek? Bir şey mi elde edeceğim? Yani 60-70-80 yıl sonunda bir şey elde edeceğimi mi düşünüyorum?

Ben işte 60-70 yılımı düşündüğümde, ya işte evlendim, mutlu bir evliliğim oldu, şu oldu bu oldu, istediğime ulaştım, istediklerimin çoğunu elde ettim, Allah'a şükür öyle önemli bir mahrumiyet yaşamadım, ne olarak tanımlıyorum hayatı? Hayat bana bir şey verecek olan bir şey mi acaba? Hiç düşünmeyiz bunu. Gerçekten hayat gerçekten benim gözümde nasıl bir mahiyete sahip? Şimdi eğer bunu sorgulamazsanız fark edemezsiniz bunu.

Aslında bir bakarsınız hayat size sürekli bir şey vermesi gereken bir süreçtir. Hani geldim 25-30 yaşına, 35 yaşına, 40 yaşına, ne oldu, ne elde ettim ben şimdi diyorsam, acaba ben nasıl bir benlik içindeyim? Ve bu benlik acaba gerçekçi, hakiki bir ben midir? Yani işte "geldim bu yaşa, ne elde ettim" diyen benle mi yaşamak istiyorum? Bu beni mi onaylıyorum? Bu beni doğal mı buluyorum? Biz bu soruları sormaya zaten fırsat bulamadan o benlik bize sürekli bu soruyu sormaya kalkıyor: "geldim bu yaşa, ne elde ettim?"

Şöyle bir dönüp kim soruyor bana bu soruyu? Bana bu soruyu soran kim? Bu nasıl bir benlik? Bunun hayat algısı nasıl? Bunun hayat algısı acaba gerçekle mutabık mı diye sormazsam, ben sahte bir benlik tarafından ömrünü yaşayan ama gönlünde Müslüman olan, gönlünde işte iyi bir insan olmaya çalışan biri olurum. Hakikaten de iyi bir insan olmaya çalışıyorsun ama ömrün şu benlikle geçiyor: "bu hayat bana ne verdi ki?" Bununla ömrün geçerse iyi bir insan da olamazsın. Çünkü kendinle problemlisin.

Trajik Bir Örnek: 18 Yaşında İntihar Eden Genç

Bakın geçen, eğer doğruysa, 20 yaşlarında bir çocuk intihar etmiş. Bütün hikayesine dikkat edin, okuyun. Birkaç sayfa yazmış. "İşte iyi bir insan olmaya çalıştım. Çevreci oldum. Yerdeki çöpleri topladım. Şunu yaptım, bunu yaptım. İnsanlara iyi davrandım. Kimseyi kırmamaya çalıştım. Elimden geldiğince yardımcı oldum. Her türlü fedakarlığı göstermeye çalıştım ama kimse beni sevmedi. Ve bundan sonra da bir kimsenin beni seveceğine dair umudum yok."

Bakın çocuk böyle bir benlikle yaşamış. Yıllardır bu benlikle yaşamış. Ve kendini bu olarak tanımlıyor. Bakın trajik taraf bu. Kendini "bir şeyler yapayım da, iyi bir insan olayım da insanlar beni sevsin" diyen bir benlikle hayatı algılamış. Kendini de o benliğin tanımladığı şekilde tanımlamış. Halbuki sen öyle bir varlık mısın? Yani sen, tırnak içinde, iyi bir insan olup insanların sevgisini kazanmaya çalışması gereken bir varlık mısın?

Halbuki çocuğun kaçırdığı şey ne? Çocuk kendini görmemiş. O kendindeki ilahi değeri sevmemiş. Değil mi? Yani kendini fark etseydi, gerçek anlamda kendini fark etseydi, Allah'ın ruhundan üflediği, Allah'a muhatap olan bir varlık olduğunu görürdü. Varsın sen ya, bir kere zaten yaratılışın sevgiden kaynaklanıyor. Allah seni sonsuz ilminde tanımlamış, sevmiş ve bu aleme göndermiş. Sen bir kere zaten sevgiden yaratılmışsın. Sevginin bir ürünüsün. Varoluşu, sevildiğinin bir aslında yansıması. Bizatihi varlık sevgiden kaynaklanır çünkü.

Bak bütün bunları unutmuşsun. Sonra da insanlardan sevgi dileniyorsun. Ne kadar üzücü bir şey. Ve o dilendiğin sevgiyi bulamadığın için de mutsuz olmuşsun. Yanına bir yanlış bir benlik daha gelmiş, o da umutsuz benlik, o da yandan fısıldıyor: "bundan sonra da, bugüne kadar sevilmediysen, bundan sonra da sevilecek bir durumun yok. Elimden gelen her şeyi yaptım" çünkü, "daha ne yapabilirsin, her şeyi yaptın yine sevilmedin, ne ümidin kalabilir? Kalamaz o zaman. Yaşamanın anlamı yok."

Şimdi biz bu insana ne dememiz gerekir? Nefsini temizle. Şimdi görünürde çocuk hiçbir kötülük de yapmamış aslında. Hani üçkağıtçı değil, hırsızlık yapmamış, birisinin namusuna, şerefine bir halel getirmemiş. Ama çok büyük bir günahın içinde. Hangi günah? Kendini unutma günahı. Gerçek kendini unutma günahını yaşamış. Ve kendini sahte benliklerle tanımlama günahı. Sahte bir benlikle tanımlıyorsun. Diyorsun ki ben nasıl biriyim? "Ben iyi davranarak, güzel şeyler yaparak sevilmek isteyen ve buna muhtaç olan, bu olduğunda kendini mutlu ve var hisseden ama sevilmediğini düşündüğünde de, kimse onu sevmediğinde de kendini yok hisseden biriyim."

Şimdi bakın biz farkında değiliz. Kendimizi hep tanımlarız aslında. Mevcut durumda hepimizin içinde bir tanım var. Mesela bir insan terk edildiğinde niye acı çeker? Var mı cevap vermek isteyenler? Ben konuşmayayım.

"Hocam böyle bir şey söylüyorsunuz değil mi, yaşanmış bir olay benimse. Arkadaşım pazarcılık yapıyor. Oğlu burada intihar etti, dört yıl önce, 18 yaşında. Bir kızı çok sevdi, çok uzun tanıyor ama sonra kız demiş ki 'ben bir pazarcıyla evleneceğim ve arkadaşla çalışacak konumda değilim' diyor. Ben mahvoldum diyeceğine, 18 yaşında bir bilinçle gelip burada intihar etti mesela."

Yani ama 18 yaşında intihar etmesi hâlâ sevmeni yok etmez. Yani ben 6-7 yaşında "intihar edeceğim" diyen çocuk biliyorum. Hani tabii ne kadar farkında ama öyle bir şey var yani. Annesinden beklediği pozitif geri bildirimi alamadığı için, artık nereden duymuşsa bir şeyler, hani "ben öleceğim, ölmek istiyorum" diyen. Tabii olur. Bakın biz ta küçük yaşlardan itibaren sahte bir kısım tanımlamalarla kendimizi tanımlarız.

Nefsini Temizle: Neyden Temizleyeceksin?

Bütün kutsal metinler niye "nefsini temizle" diyor? Yani kendini temizle. Neyden temizleyeceksin? Bakın en önemli şey, kendimizi temizleyeceğimiz şey, kendimizle ilgili sahte tanımlardır. Başka bir şey yok. Onları temizlersek, onların sebep olduğu hataları, günahları da temizleriz. Biz onların sebep olduğu hataları veya günahları temizlemeye çalışıyoruz. Bu değil. O hatalara sebep olan benliklerden temizle. Yani o hatanın kaynağı olan benliği gör, ondan kendini temizle.

Mesela diyelim ki hırslı bir benliğin var: "ancak şunları şunları başarırsan, şu noktalara gelirsen iyisin, kendini iyi hissedebilirsin, rahat edebilirsin, yoksa asla rahat etmeye hakkın yok, sürekli olarak bunun peşinde koşmalısın" diyen bir benliğiniz varsa siz gergin de olursunuz, kızgın da olursunuz. Bunun sonucunda insanlara zarar da verebilirsiniz. Bunun nedeni ne? Oradaki o hırslı benlik. Yani bir şey üzerinden olacağını zanneden benlik. O bize o hatayı işletiyor.

Veya çocukluğunda edinmiş olduğun, yaşadığın olayların etkisiyle edinmiş olduğun yetersizlik, çaresizlik, değersizlik benlikleri. "Ben değersizim. Ben çaresizim. Ben bu hayatla baş edemem. Ben asla birinin desteği olmadan yaşayamam." Bütün bunlar aslında ne? Kendimizle ilgili tanımımız. Kendimizle ilgili tanımımızı kaçırdığımız zaman hiçbir zaman isabetli bir değerlendirme yapamayız. İsabetli bir hayat yaşayamayız. Çünkü yanlış bir kılavuzun kılavuzluğundayız.

Sana sürekli "sen çaresizsin, sen yetersizsin" diyen, sürekli olarak "insanlardan hiçbir hayır görmedin" diyen, sanki insanlardan hayır görmeyince çok mutsuz olman gerekiyormuş gibi bir benlik. Ben kimden ne hayır gördüm ki? Allah'tan görmedin mi? İnsanlardan hayır görmemiş olabilirsin. Ama bak, düşün bak, nasıl bir benliğin var: sanki eğer insanlardan yana bir hayır görmezsem ben mutsuzum, ben rahat edemem, ben huzurlu olamam, ben mutlu olamam diyor.

Onun için bakın, tek ve asli dikkat edeceğimiz, üzerinde duracağımız tek bir şey var: kendimizle ilgili tanım. Kendimizi nasıl tanımlıyoruz? Ama bunu olayları analiz ederek, yani olayların içinde analiz ederek görün. Hani sorduğum soruyu tekrar ediyorum: diyelim ki bir arkadaşım, eşim, dostum tarafından terk edildim. Olmuştur benim hayatımda. Yıllar yılı çok iyi dostluğum olan bir arkadaşımın tahmin edilmediğim bir vefasızlığını yaşamışımdır. Ben orada bakacağım: ben bu durumda ne hissediyorum, ne yaşıyorum? Yıkıldım mı? Kendimi eksik mi hissettim? Sömürülmüş mü hissettim? Hayatımın önemli bir kısmı boşa mı gitmiş oldum? Şimdi ben bununla on yıl arkadaşlık yaptım. Boşa mı gitti o on yıl?

Şimdi bakın bu sorular ve bu haller aslında kendimizin ne olduğuna işaret eder. O yüzden kendimizle ilgili tanımı keşfederken ilişkilerimize bakabiliriz. İlişkiler kendimizle ilgili tanımları iyi görebileceğimiz bir alandır. Eğer diyelim ki bir arkadaşım, eşim, dostum beni terk ettiğinde ben eksiklik hissediyorsam, o zaman benim tanımım şudur: ben bir insanla ancak tamım, bir insan olmadığında eksiğim. Veya terk edildiğimde ben değersiz biriyim diye tanım yapıyorsam, o zaman dönüp benim kendi tanımıma dair bir sorgulama yapmaya ihtiyacım var. Ben kendimi ne olarak tanımlıyorum?

Mesela diyelim ki buraya geldim, bir gün pazartesi kimse yok diyelim. Ben ne hissedeceğim? Ne hissedeceğim? "İşte insanları etkileyemiyor musun acaba, bak insanlar azaldı, kimse de kalmadı" mesela ne geçiyor içimden? Ben o geçeni alacağım; işte onlar benim kendimle ilgili farkında olduğum veya olmadığım tanımlardır.

"Şimdi hocam hiç mi duymadım, yani çok sevdiğim bir arkadaşım var ama dediğiniz bu benler yok bende. Nasıl bir duygu, varlığınızla nasıl bir durumda olduğunuz gerekir?"

Tamam ben örnek vereyim o zaman yaşadığım olaydan. Böyle hiç tahmin etmediğim, dediğim gibi, uzun yıllar arkadaşlık yaptığım bir arkadaşım, umulmadık, çok yüz seksen derece arkadaşlığa, dostluğa zıt bir -vefasızlığın da ötesinde bir düşmanlık diyebileceğim- bir tavrı oldu. Benim içimden şu geçti...

Terk Edilme, Vefasızlık ve "Allah Bana Yeter"

Gözlüyorum ya kendimi. Hemen şeye dönmüyorum: "böyle arkadaşlık olur mu, ne biçim insanlar, dünyada vefa kalmamış, insanlık kalmamış" falan. Bu sahte, bunlar. Benim bakacağım şey ne bu durumda? İçeride ne oluyor? İçeride kim ne diyor? İçerideki kim? Baktım. İçimden şu geçti, dedim ki o arkadaşıma içimden: "bu sana yakışmadı." Ama bakın hiçbir alınganlığım yok, kızgınlığım yok, yıkılmışlığım yok. İçimden dedim ki "ya bu sana yakışmadı." Sonra Allah'a dedim ki "ya Rabbi, bu hareket ona yakışmadı, ona yaptığı şeyin yanlışlığını onun için göster." Yani benim bir alacağım yok. Herhangi bir incinmişliğim yok yani. Benim içimden geçen bu duygular oldu. Ben duygusuz bir adam değilim. Belli bir yere kadar üzüntü duymanız gayrimeşru olmaz.

Şimdi belli bir üzüntü, kendinle ilgili bir üzüntü duymuşsan, yani "ya ben bir tarafım şey oldu gitti" veya "bana bunu nasıl yapar, ben bunu hak etmedim" gibi bir şeyle üzülüyorsan, bu prensip olarak tabii ki gayrimeşrudur. Ama burada gayrimeşrudur deyip tepesine bir tokat atmayacağız o benliği. Analiz edeceğiz onu. Çözümleyeceğiz. Yani bende hangi sahte benlikler var ki diyelim böyle bir durumda mesela kendine üzülüyor, veya "ben bunu hak etmedim" diyor?

Orada analiz edeceğim, diyeceğim ki demek ki birisiyle iyi bir arkadaşlık yapıp o dostlukla kendini bu dünyada daha iyi hisseden bir benlik var. Şimdi bu gerçek bir benlik mi? Bak kutsal kitap ne diyor? Eğer etrafındaki insanlar dağılıp giderlerse, de ki "Allah bana yeter." Ama laf ederek değil yani, hakikaten. Hakikaten "Allah bana yeter." On yıllık arkadaşımdı, umulmadık bir vefasızlık ve düşmanlık sergiledi ama Allah bana yeter. Benim hiçbir kendimde bir eksiklik, bir kaybetmişlik, bir mağduriyet yok. Allah bana yeter. Sonra analiz edebilirim, diyebilirim ki arkadaş için, "hakikaten ona yakışmayan bir şey, acaba hangi benliği nedeniyle bu tuzağa düştü?" Ama ben diyorsam ki "bana bunu nasıl yapar, üstelik de ben onun için şunları şunları yapmıştım" orada sen sahte bir benliğin tuzağındasın. Anlatabildim mi?

Geçici Ayrılığın Hüznü, Kalıcı Bir Kayıp Değil

Peygamber Efendimiz'in oğlu vefat ettiğinde kalp üzülür, göz yaşarır demek ki, tabii tabii göz yaşarır, bu aslında bütün düzeylerin hakkını vermektir, göz yaşarır, kalp geçici olarak üzülür. Ama Rabbimizin hükmüne tam bir teslimiyetimiz vardır. Yani bakın Bediüzzaman güzel bir ifade kullanır: mümin için ölüm geçici bir ayrılığın hüznünü oluşturur. Geçici bir ayrılığın. Bir kaybın değil. Anlatabildim mi?

Mesela ben diyorum ki işte falan yerde üniversite kazandım, oraya gideceğim. Benim bir arkadaşım var burada, her gün muhabbet ediyoruz, haftada birkaç gün buluşuyoruz. Ama artık ayda bir, belki yılda bir görüşeceğiz. Belki de bir daha yüz yüze görüşemeyeceğiz. Amerika'ya gittim, başka bir yere gittim, Avustralya'ya gittim. O nedir? Geçici bir ayrılığın hüznüdür. Kalıcı bir kaybın değil. Bu ayrı bir şeydir, o ayrı bir şeydir.

Biz bakın ölüm deyince "seni kaybettik" yani, kayboldu gitti, bitti yani, kayboldu. Halbuki hepimizin toplanacağı manevi bir alem var. Senden bir adım daha önce gitti. Sen de onun arkasından gideceksin. Herkes de gidecek. Üstelik de bu dünyanın zorluklarından, sıkıntılarından, iniş çıkışlarından da kurtulmuş.

Ben mesela bilsem bugün öleceğimi, yarın öleceğimi, ne kadar mutlu olurum. Bu hayattan bıktığımdan değil yani. Hayattan bir bıkmışlığım yok. Hani "bir an evvel öleyim" veya "intihar etmek istiyorum" ama hiç olmazsa girmeden gireceğim bir şey yok. Ama yarın bilsem, burada sizinle sohbet ederim, işte hakkınızı helal edin, belki görüşemeyiz derim, güzelce giderim yani. Neden? Çünkü benim için hayat devamlı olan bir şey. Ben bir şey kaybetmiyorum ya. Ben burada bir şey kaybetmeyeceğim. Yarın ölürsem bir şey kaybetmeyeceğim. Yarın ölürsem bir şey yarım kalmayacak. Bu dünyada bitiremediğim bir şey yok. Bitirmezsem gözüm arkada kalacak bir şey yok. Varsa oturup onu düşünmem lazım.

Ben kendimi nasıl tanımlıyorum? Ben hayatı nasıl tanımlıyorum? Ben varoluşu nasıl tanımlıyorum? Bunları sorgulayacağım. Yani hayatın içindeki tepkilerimi gözlemlerken aslında orada benimle ilgili bir tanım var, hayatla ilgili bir tanım var, varoluşla ilgili bir tanım var, yaradanla ilişkimle ilgili bir tanım var.

Biri beni terk etti. Ben kendimi terk ettim mi? Ben kendimi terk ettiğim için terk edilmekten rahatsız oluyorum. Ben eğer yaşadığım bu olayda kendimi terk etmiş olsaydım ne kadar büyük acı yaşayacaktım. Ama ben kendimi terk etmedim. Kendimdeydim yani. Gerçek anlamda kendimdeydim. Kendimde bir eksiklik olmadı. Sadece dedim ki ona hiç yakışmayan bir davranış, dedim yani. Onun adına üzüldüm dedim. Hani nasıl bir insan kendine zarar verirse üzülürsün değil mi? Onun adına bir üzüldüm dedim ya, hiç ona yakışmadı, niye böyle nefsine mağlup oldu diye. Ama bu onun süreci, dedim; kendimde bir eksiklik hissetmedim. Hayatımda bir yarılma hissetmedim. Bunca yaşadığım arkadaşlık dostluğun bir kayıp olduğunu düşünmedim. Neden? Çünkü ben onunla arkadaşlık dostluk yaşarken herhangi bir geri bildirim beklemiyorum ki. Yani işte "ben ona bu kadar dostluk arkadaşlık fedakarlığı sergiledim, onun yaptığına bak" — onun yaptığı ayrı, benim yaptığım ayrı. Ben benim yaptıklarımı kendi değerlerim adına yaptım. Varlığım adına yaptım.

Nankörlük: Kimin Nankörlüğü?

Ama dikkat edin. Mesela, tırnak içinde söylüyorum, iyilik yaptığınız bir insan size kötülük yaptığında size hissettirilen şey ne? Ne hissediyorsunuz? O benlik ne hissediyor? Nankörlük hissediyor. Bu şu demektir: bak ben iyiliği yaratıyorum, var ediyorum, bunu da sana lütfediyorum; tırnak içinde bir de bunu Allah rızası için yaptığımı söylüyorum, oradan da bir gol atıyorum, oradan da sevap topluyorum, seni de manipüle ediyorum. Ama sen bir yanlış yapınca "nankörsün" diyorum. Yani bu nasıl bir karışık bir şey değil mi? Halbuki senin elinden iyilik akan bir insan kötülük yaparsa onun adına üzülürsün. Fıtri olan budur. Bunun dışındaki bütün benlikler sahtedir, gayrimeşrudur.

Ama analiz etmen gereken bir şey. Analiz ettiğinde, mesela ben yıllardır bunu -20'li yaşlarımda analiz ettim, 53 yaşındayım- 30 senedir en azından aklıma bir insanın bana nankörlük ettiği gelmiyor. Uğradığım birçok haksızlık var ama hiç aklımdan birinin bana nankörlük ettiği gelmiyor. Niye gelmiyor? Çünkü ben kendimi iyiliğin kaynağı görmüyorum ki. Ben diyorum ki, "ya Rabbi, bana kimle olursa olsun, bütün hayatımda, bütün ilişkilerimde, bana verdiğin insanlık üzere hareket etmeyi bana nasip et. Ben o bana verdiğin insani nitelikleri engellemeyeyim." Yoksa ben var edemem onları. Sen kalbime sevgi koymazsan sevemem. Fedakarlık hissi vermezsen fedakarlık yapamam. Merhamet koymazsan merhamet edemem. Mümkün değil.

O zaman ben nasıl bana karşı bir nankörlük yapıldığından söz edebilirim ki? Nankörlük yapan Allah'a yapmış olur. Beni ilgilendirmez o. Ben aradan çekilirim. Araya girmeye çalışan bir benliğim varsa onu bırakırım. İşte nankörlük değil mi bu? Yok kardeşim, öyle bir şey yok. Bana karşı bir nankörlük yok en azından. Değil mi? Bakın bu gerçek bir şey. Bu bir edebiyat değil yani.

Bir insan kendisine nankörlük edildiğini düşünüyorsa kendisi nankördür. Nasıl? Çünkü nimeti kendinden biliyor. Allah'tan gelen nimeti, Allah'a ait olan nimeti kendinden biliyor. Aslında nankör sensin bu durumda.

"Hocam şu ayet var, iyilikle kötülüğü savmalısın." Tabii, o zaten tam bunu anlatıyor: bir iyilik üzerinden kendinize iyilik yapılmasını veya size olumlu geri bildirimde bulunmasını beklemeyin. Ya bak, ben sana iyiyim, niye? Allah'tan gelen bir iyilik var, o da senin üzerinden akıyor. Sen de buna engel olmuyorsun. Buna şükredebilirsin. Bundan dolayı onun bir karşılığını bekleyemezsin. İyiliğin bir karşılığı yoktur. O yüzden alacaklı değiliz. Bakın sahte benliklerin farkına varırsanız bunların etkisinden kurtulabilirsiniz. Ama biz bir kısım benlikleri artık ana sermaye kabul etmişiz. Yani temel şeyimiz. Asla onlardan vazgeçmiyoruz. Çünkü onları doğal zannediyoruz.

Habil-Kabil Oğulları ve Ebu Bekir-Mistah Kıssası

Bakın Kur'an'ın ilk inen ayetlerindendir: "nefsini temizle." Neyden temizleyeceksin? Sahte benlik algılarından temizle, sahte kimliklerden temizlen. Alıngansın. İnsan niye alıngan olur? Düşün, niye alıngan olur? Her alınganlığın arkasında bir beklenti vardır aslında derinde. Peki böyle bir beklentili benlik ihtiyacına mı sahipsin? Böyle bir ihtiyacın var mı? Buna gerek var mı? Bu benlik gerçek bir benlik mi? Bakın bir kedinin bile yavrusundan bir beklentisi yok. Onun nefsini temizlemeye de ihtiyacı yok. Çünkü o nefsi kirlenmeyecek şekilde programlanmış. Ama bizim nefsimiz, yani bizim kendilik algımız - buradaki nefis bu - kendilik algımız yanlış ve sahte benliklerle kirlenebilecek bir mahiyette yaratılmış. O yüzden insana "nefsini temizle" deniyor.

Ama eğer o kendiliği doğru bir yerde kullanırsan da ne oluyorsun? Allah'ın isim ve sıfatlarını yansıtan bir varlık oluyorsun. Bakın Kur'an'da peygamber için ne deniyor? Tevbe Suresi'nin sonunda "Rauf ve Rahim" deniyor. Bunlar kimin isimleri? Allah'ın isimleri. Mecazen de peygamberin isimleri olarak aktarıyor. Bu ne demek? Yani senin kendiliğin öyle bir mahiyette ki, senin "kendin" dediğin şey öyle bir mahiyete sahip ki, mutlak mükemmellikten gelen iyiliği, güzelliği alıp idrak edip bunu en güzel şekilde yansıtabilecek bir mahiyette. Senin kendiliğin böyle bir şey. Ama ona ben demeden.

Öyle bir kendiliğin var ki, öyle bir kendilik potansiyelin var ki, mutlak hayır olan, mutlak iyilik, güzellik olan Allah'tan gelen bütün iyilik ve güzellikleri alıp -yani ondan geleni alabilmek- ve yansıtabilmek özelliğine sahipsin. Ne kadar muazzam bir şey. Ama ona sahte benlikleri karıştırdığın zaman da başına en büyük belayı sarmış olursun. "Ben bunu hak ediyor muyum" diye başlarsın, "hayat bana kötü davrandı" diye devam edersin. Film böyle sürer gider. İnsanlarla kavgalı olursun. Yaşadığın olaylardan aşırı bir şekilde, olumsuz şekilde etkilenirsin. Bütün bunların nedeni ne? İnsan olmak değil. Bütün bunların nedeni sahte benliklerle yaşamak. Sahte benliğiniz olmasın; hayattaki en büyük travma dediğiniz şey bile çok kolaylıkla üstesinden gelinebilecek bir şeydir. Hiçbir problem değildir.

Bu uyarılması gereken bir şey, yani insanoğlu her zaman sizin gösterdiğiniz o olgunluğu gösteremiyor. Aciz zaten insan olmasıyla mı ilgili? Şimdi iki çeşit insanoğlu var: bir Habil oğlu, bir Kabil oğlu. Hangi oğluyuz biz? Habil oğlu olmaya çalışıyoruz. Tamam, o zaman Habil oğlu olursak, bak Kur'an'da ne diyor? Adem'in iki oğlu var diyor. Biz de tırnak içinde sembolik olarak onların oğulları gibiyiz. O bir semboldür. Yani sen Habil kolundan mı yürümeye çalışıyorsun, Kabil kolundan mı yürümeye çalışıyorsun?

Orada bakın çok manidar bir şeydir. Hz. Ebu Bekir'in, biraz mazeretleri olduğu için, muhtaç olan birine yardım ettiğini görüyoruz. Uzaktan da akrabası. Kızı olan Hz. Ayşe'ye iftira atıldığında, o iftirayı en çok dillendiren, dolaştıran, etrafa yayan o kişi. Ve Hazreti Ebu Bekir diyor ki "bir daha ona yardım etmeyeceğim" diyor. Ayet iniyor. Bakın ayet iniyor: "yaptığınız iyilikleri veya iyiliklerin önüne niye yeminlerinizi koyuyorsunuz ve engel hale getiriyorsunuz?" Yani sen iyi bir şey yapıyorsun, niye "bir daha yardım etmeyeceğim" diye yemin edip o iyilik akışını bozuyorsun? Dikkat edin. Allah nereye vurgu yapıyor? Bizim nefsimiz nereye vurgu yapar?

"Peki hocam, o olay olduğu için belki hikmeti o şekilde yansıtır" diyemezsiniz yani. Hazreti Ebu Bekir de bir insan, hata yapabilir. O ayrı bir şey. Yani burada mevzu hata yapmamız veya yapmamız; yani illa şu anda anında kusursuz ol değil yani mevzu. Mesele şu bakın: hata yaptığınız durumu analiz edip, o hata yaptığınız durumun arkasındaki sahte benliği keşfetmeniz. Mevzu bu.

Allah da ona gösterdi: bak bu sahte bir benlik. Sen benden gelen iyiliğin aktığı bir köprüsün. Niye birisinin yaptığı yanlış yüzünden, sende tetiklenen o yanlış benliği görüp ona karşı uyanık olmuyorsun? Niye onun tuzağına düşüyorsun? Kötülüğe eyvallah kastınız ne? Şöyle bak, Allah ona diyor ki, bak onun o yardıma ihtiyacı var, tamam mı? Dolayısıyla senin ona Allah'ın verdiği bir şeyi vermen doğru bir şey. Onun yanlışını ona anlatman ayrı bir şey. Sen niye kalkıp onun yanlışı yüzünden "bir daha sana yardım etmeyeceğim" diyorsun? Bunların arasında nasıl bir alaka var? Hiçbir ilgisi yok. İlişki yok arada. Nasıl? İnsani bir tepki değil.

Şimdi bir şey söylemeyeyim, "insani" yerine başka bir kelime kullanmam lazım ama ne kullanayım? Yani nefsani bir tepki, insani bir tepki değil. Yani evet insan böyle bir yanlışı yapabilir, o anlamda insani. İnsan böyle bir yanlışı yapabilir. Fakat bu doğal ve fıtri değil. Biz "insani" deyince bunu doğal anlamında kullanıyoruz. "İnsani bir şey ya, insanım ben de yani" —

İnsani Bir Hata mı, Nefsani Bir Tepki mi?

"ne bekliyorsun ki benden" gibi bir tavrımız var bizim "insani" dediğimizde. Hayır, eğer bu anlamda kullanıyorsak insani değil. Ama insanın düşebileceği bir hata manasında kullanıyorsak, evet, insanın düşebileceği bir hata. Ama insana yakışmayan bir hata. O zaman sana yakışmayan şeyi yapmamaya, bunun arkasında yatan benliği keşfetmeye çalışacaksın. Budur insana düşen şey. İşte insanın nefsini temizlemesinden kastedilen şey bu ve bunun gibi şeylerdir.

Ve biz bu gibi durumlarda şey yapıyoruz: "uuu, çok uzun bir yolumuz var, İsmail de güzel şeyler anlatıyor ama uzun hikaye bu" deyip ne yapıyoruz? Devam ediyoruz. O benliğe devam ediyoruz. Halbuki o benlik senin hayatına kasteden bir benlik aslında. Bak herhangi bir arkadaşlık ilişkinde, dostluk ilişkinde, genel olarak ilişkilerinde, hayata bakışında senin başına bela olan bir benlik. Bak senin başına bela oluyor. Anlatabildim mi? Sana yük oluyor. Senin üzerinde bir yıkıma neden oluyor. Onun için bak kendini temizle.

Kendini Temizle, Alemi Değil

Ama biz ne yapıyoruz? "Alemi temizle." Sanki Kur'an'da böyle bir şey var. Alemi temizle yani. Sürekli temizle. Etrafını temizle. Arkadaşını, eşini, dostunu temizle. Ya sen kendini temizlersen zaten önce bir sakin ve rahat olacaksın. Bütün dünya kötülükle dolu olsa bakın çok basit bir şey. Bugün gene duydum. Böyle çok naif, duygusal bir arkadaş; her gittiğimde şu yakınmasını duyarım. "Ya İsmail Bey, insanlar böyle 5-10 yıldır böyle bakıyorum da çok bozulmuşlar ya. Hiç böyle şu olmuş, bu olmuş" falan.

Ben de düşünüyorum, benim dünyamda böyle bir benlik yok. Benim aklımdan hiç öyle bir şey geçmiyor. Yıllardır geçmiyor. Ama ben dikensiz gül bahçesinde yaşamıyorum. Niye geçmiyor? Niye onun zihninden geçiyor? Çünkü onun benliği şöyle: "etrafımda iyi, tırnak içinde samimi, işte sevgi, merhamet, şefkat, dostluk dolu insanlar olursa ben mutlu olabilirim, ben bu hayatta, bu dünyada yaşayabilirim. Eğer böyle insanlar olmazsa ben nasıl yaşarım" diyen bir benlik üzerinden hayatı yaşıyor. O yüzden neye dikkat ediyor sürekli? Etrafı böyle mi, değil mi? Halbuki tabii ki kendini orada bu nedenden de güvende olamadığını zanneden bir benlik. Yani "eğer böyle olmazsa güvende değilsin" diyor o benlik ona. İşte o benliği bulman lazım.

Mesela güneş etrafındaki gök cisimleri aydınlık mı, karanlık mı diye düşünüyor mu? Mesela bakın burada aydınlıktayız değil mi? Etraf karanlık, problem mi? Değil. Ama etraf bazen karanlık bazen aydınlık oluyorsa, ama sen karanlıktaysan ve etrafın aydınlığına ihtiyaç duyuyorsan, o zaman sürekli neye bakacaksın? Sürekli etrafının aydınlık olup olmadığına bakacaksın. Etrafında en ufak bir ışık düşüşü olursa ne olacak? Sana kendini kötü hissettirecek.

Her benlik insanı hataya düşürür mü acaba? Her benlik insanı hataya düşürür. Hata illa zahir bir hata olmayabilir. Bizim içimizde bizi hataya düşürür. Yani bizim içimizde mutsuzluk olarak, kırılmışlık olarak, alınganlık olarak, depresiflik olarak, kendini kötü hissetme olarak hataya sebep olur. Sahte benliklerin hatalarının hepsi görünür değildir. Bir kısmı senin içindedir. Ama onlar da çok büyük hatadır. Yani bir insanın hayattan ümitsiz olmasına kadar büyük bir hatadır. Ama görünürde kimseye bir zararın yok. Ama o sana ne kadar büyük bir zarar veriyor. Seni ne kadar büyük bir hataya düşürüyor.

Sahte Sığınaklar: Kumların Üzerine Ev Kurmak

Sığınacak bir nokta olarak kendimize sığınacağız. Kendimizin de Allah'ta olduğunu idrak edeceğiz. Dışta sığınacağın şey sahte bir şeydir. Gerçekte dıştaki bir şey sığınılacak bir şey değildir. Ama zahiren bir süre sığınırsın. Paraya sığınırsın, bir arkadaşlığa, dostluğa sığınırsın, bir şeye sığınırsın. Ama o gerçek bir sığınak değildir. Bakın kutsal metin ne diyor? "Allah'a sığın, Allah'a uçun, Allah'a kaçın." Yani sen sürekli izafi, göreceli zeminlere sığınıyorsun. "Benim çok samimi bir arkadaşım olursa ayağım sırtım yere gelmez. Eşim yanımda olsun, benimle olsun, hiçbir olumsuzluk beni yıkmaz." Bunlar sahte sığınaklar.

"Allah'a sığındık" — benlikten çıktığını düşündüğünüz olur ama bunun hâlâ bir benlik duygusu olabilir. Allah'a sığındığını nasıl anlayacaksın? İşte o da ayrı bir şey. "Allah'a sığınıyorum" demek "hiçbir zarar bana gelmez maddi olarak" demek değildir. O uzun bir mevzu. Yani Allah'a sığınmak, zamandan mekandan bağımsız olan, hiçbir şeyin etkilemeyeceği varlığın kendisine sığınmaktır. Gerçek varlıktır o. Benlikten Allah'a sığınırım ne demek? Sahte varoluştan hakiki varlık olan Hakk'a sığınıyorum. Benim ben olarak bir varlığım yok. Ben onunla var olalım. Ben ben olarak var olduğumu iddia ettiğimde bu sahte bir benliktir zaten.

Evet, tabii ki. Yani çok güzel bir duadır: "beni benden kendine al" der bir bilge duasında. "Beni benden kendine al." Çünkü ben, sahte bir ben üzerine oturduğum müddetçe, Hz. İsa'nın o dediği gibi, "evini kumların üzerine kurmuş gibisin" diyor. Şimdi kumların üzerine bir ev yapın; fırtına yoksa, dalga yoksa hiçbir sıkıntı yoktur. Ama fırtına geldiğinde, dalga geldiğinde, bir sel geldiğinde ne olur? Altı kum, sarsılır. Bakın Hz. İsa bunu çok güzel anlatıyor. "Evini" diyor, "kumların üzerine kuran insan gibi olma, evini kayanın üzerine kur." Tabi ki bu şu demek değil: kutsal kitap bizi depreme karşı uyarıyor değil yani, bu bir meseldir. Çok anlamlıdır. Kum değişimi simgeler, değişen şeyi simgeler.

Şimdi sen varlığını, kendini neyin üzerine kuruyorsun? Bedenin üzerine mi kuruyorsun? Bu değişen bir şey. "Ben güzelim" — otuz sene sonra değil mi, ancak makyajla güzel olursun, o da olmuyorsun, görünüyorsun değil mi. Sağlığın üzerine kuruyorsan, maddi sağlığın da geçici. İtibarın üzerine kuruyorsan, "sosyal itibarım, beni kim tanıyor biliyor musun, ben kimleri tanıyorum, beni herkes bilir, herkes bana saygı duyar" bunun üzerine kuruyorsan bu da geçici. Ailenin üzerine kuruyorsan onlar da geçici. Neyin üzerine kuruyorsun? Kendini. "Kayanın üzerine kur" diyor evini. Ev orada kendimiz demek. İnsanın kendiliği evidir.

Ama senin evin bir ilişkinin üzerine kuruluyorsa, bir sosyal başarı üzerine kuruluyorsa, diyelim ki annen baban seni çok seviyor -e bir gün geldi sevmediler, insanlık hâli, olabilir, nefsine mağlup oldu- atıyorum sen biriyle evleneceksin, seninle evleneceğin kızı veya erkeği beğenmediler, sen de ısrar ettin, onlar da "biz seni evlatlıktan reddediyoruz" dediler. Ne olacak şimdi? E evini anne baba sevgisi üzerine kurmuşsun, ne olacak? Bak evinizi kurmayın öyle. Evinizi kayanın üzerine kurun. Kaya ne? Oradaki sembolik anlamı sağlam yola çıkarak, yani kaya, sağlam olan, değil mi, etkilere karşı dayanıklı olan bir şey. Sen öyle bir yere evini kur ki o ev hiçbir şekilde sarsılmasın.

Bu kaya nedir? Bu kaya senin kendi içinde Allah'ın üflediği ruhtur ve doğal olarak Allah'tır. Benim evim Allah'tadır. Sen Allah'ta olan bir varlıksın. Senin varlığın Allah'ta. Sen farkına varsan da varmasan da. Yoksa hocam, Semud kavminin yaptığı gibi sağlam kayaların içinde -yoksa zahiri olarak depremin olmadığı sağlam yerlere evinizi kurun demiyor. Sağlam yer mesela, düşünün, ben şimdi Allah'taysam, Allah da şah damarımdan daha yakınsa bana ve bu hiçbir şekilde değişmiyorsa, şimdi hangi şey beni yıkabilir? Hangi şey beni sarsabilir? Değil mi? Hiçbir şey.

Peki bu benim insanlara karşı öfkeli olmamı, veya işte "kimse beni yıkamaz" tribi yapmamı mı gerektirir, ya da bu sonucu mu üretir? Yoksa insanların içinde olup, gerçekten insanlar sana ne kadar yanlış da yapsalar, aslında hiçbirinden etkilenmeden, "ya canım, bana bir kazık mı atıyorsun, canın sağ olsun ama bu sana yakışmıyor" mu demek gerekir? "Bana vefasızlık mı yaptın? Olur, insan düşebilir, ama bu sana yakışmıyor, bundan sonra daha dikkatli ol." Yani karşı refleks göstermemiz mi lazım, yoksa doğru... ilginç, refleks değil. Fıtri cevap. Refleks göstermeyin, tepki de göstermeyin. Fıtri karşılık.

Kolay Değil Ama Mümkün: Alınganlık ve Öfkeyle Yüzleşmek

"O kadar kolay mı hocam?" O da sahte bir benlik. "O kadar kolay mı" diyen de sahte bir şey. O benliğe kolay değil, o benliğe kolay değil. Bunu şöyle düşünebilirsiniz. Bir çocuğunuz var, konuşamıyor. Bir çocuğunuz var, yürüyemiyor. Bir çocuğunuz var, duyamıyor. Bir çocuğunuz var, en küçük bir şeyi kaldıramıyor. Öyle çocuklarınız olduğunu düşünün. Ama siz yürüyebiliyorsunuz, ayağa kalkabiliyorsunuz, bir şey yapabiliyorsunuz, bir ağırlığı kaldırabiliyorsunuz, duyuyorsunuz, görüyorsunuz. Biri size diyor ki "şuraya baksana, orada görmeyen çocuk konuşuyor, ben göremiyorum ki" diyor. Siz de onunla özdeşleşmişsiniz. Onunla özdeşleşirseniz ne dersiniz? "Göremiyorum ki" dersiniz. Göremeyen siz değilsiniz, o. Ama siz kendinizi o zannederseniz o zaman göremezsiniz.

Bu çok zor. Bunu diyeni gör. Bunu diyen kim içinde? İşte alınma. Veya alınırsan uzatma. "Ama o kadar kolay mı hocam?" Ya bak, ona kolay değil. Ben de sana diyorum ki bu benlikle konuşma. Bu benliği şuraya koy. Onu gözlemle. Onun için çok zor. Çünkü o benlik nasıl bir benlik? O benlik "ben bunu hak etmiyorum" diyen, "ben onun için neler yaptım" diyen, "ben onun için bunları yaptığım halde o bak ne yapıyor" diyen ve alınmaktan başka bir şansı olmayan bir benlik. Başka bir şansı yok.

Bakın çok güzel bir metafor veya örnektir. Bir yılan veya bazı canlılar bakarlar ki o dış yüzeyleri -bu bazen kabuktur, bazen deridir- bakarlar ki artık o deri veya kabuk onların büyümesine engel oluyor. Yani artık o deri ve kabuk esnemiyor, içerideki o canlı gövde büyüyor. Ne yapıyor o canlı? Kabuk veya gömleğini değiştiriyor. Biz asla değiştirmiyoruz, biz çok sadığız o benliklere. 3 yaşında "beceriksizim" demişim ya, biz çok vefalıyız, asla ondan vazgeçmiyoruz. O bizim gönül dostumuz, bağrımıza basmışız. "Ben beceriksizim, hayatta hiç kimse beni sevmez." Ve sevmedikleri için bakın, hiç kimsenin beni sevmemesi problem değil. Hiç kimsenin beni sevmemesinden dolayı mutsuz olacağını zanneden benlik problem. Anlatabildim mi?

Yoksa hiç kimse beni sevmeyebilir. Ve şuna emin olun, hiç kimse beni mesela bu dünyada sevmiyor. Çünkü beni bilmiyor zaten. Yani beni bilmiyor ki beni sevsin. Kendi kafasındaki İsmail'i seviyor. Herkese de saygım var, kimseyle problem yok. Beni sevemez. Beni sevmesi için ermiş olması lazım. Gerçek beni görür. Mesela beni kimse sevmiyor. Peki bundan mutsuz muyum? Değilim. Beni hayatta hiç kimse anlamamıştır. Anlamasını da beklemiyorum. Anlamamıştır. Bundan rahatsız mıyım? Asla değilim. Bakın demek ki anlaşılmamak rahatsızlık oluşturmuyor. Anlaşılmadığından dolayı bunu bir eksiklik, bir problem, varoluşsal bir boşluk, bir mahrumiyet, bir mağduriyet olarak görüyorsan rahatsız olursun.

Ben merak ediyorum, anlaşılmamaktan dolayı insan niye rahatsız olur? Kabullendiremiyor karşındakine. Niye kabullendirmek istiyor o benlik? Derdi ne? Derdi kendini haklı çıkartmak. Ona ihtiyacı var mı? İnsanın ona ihtiyacı, yani o benliğe sor: senin derdin ne, niye haklı çıkmak istiyorsun?

Direksiyonu Kilitli Araba: Sahte Benliğin Esiri Olmak

Tamam bak, o benlik zaten başka bir stratejisi yok. Hani bazı oyuncak arabalar vardır, hani görünürde direksiyon vardır ama direksiyon işlemiyordur, sadece görüntüde direksiyondur, sağa sola çeviremezsin. Şimdi bizim içimizde de bazı benlikler var. Sağa sola gitmiyor. Görünürde direksiyon var. Sen de zannediyorsun ki direksiyonun başında ben onu yönetiyorum. Halbuki onun tek istikameti var. Sen asla döndüremiyorsun onu. Ve zannediyorsun ki arabayı ben sürüyorum.

Şimdi böyle bir arabaya binen bir insanın arabayı sürme ihtimali var mı? Yani direksiyon kitlenmiş diyelim. Bir arabayı sizin özgürce sürme şansınız var mı arkadaşlar? Yok yani. Ama kendinizi öyle zannetme şansı var mı? Var, öyle bir şans. "Ben sürüyorum, evet, direksiyon elimde." Halbuki direksiyon elimde değil. Bak "sağa dön" diyorum, dönemiyorsun. Diyorum ki "bırak onu" "bırakamıyorum" diyorsun. Demek ki direksiyon sende değil. Demek ki o benliğin esiriyiz. O benliğin esiriyim o zaman. Peki o esarete devam etmek istiyor muyum? Soru o. Etmek istiyorsan devam edersin, o esaretin sonuçlarını ve bedellerini ödeyerek. "Yok, ben esir olmak istemiyorum." O zaman problem yok.

Sahte Benliği Onaylamadan Farkındalıkla Davranmak

"Noktada birçok şeyler yaşanıyor hocam. Sonrasında karşımızdakinin verdiği bir tepkiye dayanarak onu hayatımızdan bir çırpıda siliyoruz. Ve birçok Allah'ın ayetlerine sığınarak bunu söylüyoruz, anlatıyoruz. Arkadaşlar aynı noktadan, aynı sorudan aklımıza geldikçe hâlâ bir..." Evet.

Onun için şunu hatırlayalım: biz gerçekten kendimizi bulmadan gerçek anlamda sevemeyiz. Biz kendimizi gerçekten bulmadan dost olamayız. Biz gerçekten kendimizi bulmadan eş, arkadaş olamayız aslında. Bütün ilişkilerimizde problem vardır. Bakın en iyi ilişki de problemlidir. Hayır, bütün ilişkilerimiz problemlidir. Bu problem illa görünürde olması gerekmez. Mesela diyelim ki çok mutlu bir evlilik geçirdin, otuz sene sonra karın öldü, veya kadınsın kocan öldü. Senin için hayat orada biter, bitmiş olabilir. Artık senin için yarımsın sen. Böyle hayatına kırık gitmeye başlar. Yani bir yarım yani. Eve gidersin, her şey eksik gelir. Neden? Çünkü o otuz yıllık, tırnak içinde, mutlu evlilik gerçek anlamda bir mutluluk üzerine oturmuyor, sahte bir benliğin üzerine oturuyor. "Benim sevilmeye ihtiyacım var." Biri de "ben sensiz yapamam" diyor. Ne güzel mutlu oluyoruz. Bu gerçek bir mutluluk mu? Asla değil.

Öyle de ben bazı insanlara derim: "işte mutluyuz, beni çok seviyor" böyle içimden diyorum ki bir dur demek isterim. Ama diyemem. Neden diyemem? Çünkü anlamaz. Zanneder ki ben seviyorum, o da beni severse mutlu olurum. Sahte bir şey. Bakın bu da sahte bir şey. Ama sen dersin ki "o beni seviyor, ben de onu seviyorum, çok mutluyum." Evini kayaların üzerine kurmuşsun sanırsın. Sen bir gelince anlayacaksın onun gerçek mutluluk olup olmadığını.

Mesela ben hakiki bir insan olsam, benim için dostluklarım çok güzeldir. İsterse karşımdaki insan, yani dostluk gösterdiğim insan, vefasızlık yapsın, benim için problem değil ki. Ben kendime bakıyorum. Ben dostluyum. Yani dost olmanın gereğini yaptım mı? Yaptım. Niye yaptım? Allah bana o değerleri vermiş çünkü. O değerleri de yaşamışım. Bak ne güzel dost olmuşum. Benim için hayatta böyle bir dostluk bilinciyle bir problem yaşamam mümkün müdür? Benim problemim olmaz yani. Ama ben dostluğu -belki de dostluk çok önemli, dost dediğin vefakar olmalı- ama bunu derken şey karşıya mesaj üretiyor: "bak sen de vefalı ol." Bu dostluk değil ki.

Evet. O yüzden gerçek anlamda kendimizi bulmadan, son olarak söylüyorum, gerçek anlamda kendimizi bulmadan gerçek anlamda sevemeyiz, dost olamayız, arkadaş olamayız ve yaşayamayız. Gerçek anlamda yaşayamayız. Biz şu an gerçek anlamda yaşamıyoruz. Problemli bir hayat hali içindeyiz. O yüzden insanlar diyor, yaşamak çok zor. İşte bir olay yaşıyor, "yaşamak çok zor." Halbuki yaşamak çok kolay. Hayat çok güzel aslında.

Peygamber hicrette kovalanıyor, ölüm tehlikesi var, mağaraya giriyor. "Merak etme" diyor Hz. Ebu Bekir'e, "niye hüzünleniyorsun? Allah bizimledir." Bakın nasıl bir hayat bu? Kimle alışveriş var sürekli? Yaratanla. Kendini nerede görüyor? Onda görüyor. İlişkilerinde değil, sosyal hayatında değil, şunu yapıp yapamamasında değil, işte hayatta bir şeyi hedefleyip başarıp başaramamasında görmüyor. Sen ondasın, ruhsun. Sen bu dünyada tırnak içinde bir konuda başarılı olmuşsun, başarısız olmuşsun; ilişkilerinde problem olmuş, olmamış - bu değil. Kendindeysen, kendinde Allah'taysan bir sıkıntı yok. İşte buna engel olan bu sahte benlikleri keşfetmek durumundayız.

Ben dediğinde o ben ne? Neye ben diyorsun? "Kendim" dediğinde, kendinle bunu hesaplaştığında hayat akıp giden bir süreç. Benliklerimizi not edebiliriz belki. Tabii ki. Not edip onlara not verin. Hepsine sıfır verin ve iptal edin.

Alıngan Benlikle Yüzleşme ve Öfke Konusunda Farkındalık

"Hocam bir şey sorabilir miyim?" Buyur. "Diyelim ki alınan bir benliğim var ve ben bu benliğim üzerinde çalışıyorum. Bir olay yaşıyorum ve bu benliğim gerçekten çok tetikleniyor. Bu olay karşısında alıngan değilmiş gibi davranmak kim olur?" Yok. Alıngan değilmiş gibi davranabilirsin, eğer kendi üzerinde çalışıyorsan. "Ama içeride tetikleniyor, alıngan orada." Şöyle, yani ben şimdi alıngan bir benliğim olduğunu fark ettim, bunu iyice tanımladım, birisinin yaptığı yanlış bir davranış yüzünden o alıngan benliğim tetiklendi. Ben orada alınganlıkla cevap vermemeliyim artık. Ama bu noktadaysam, yani kendim üzerinde çalışıyorsam - kendim üzerinde çalışmıyorsam o birikir.

"Aynen öyle hocam." Ama kendim üzerinde çalışıyorsam, yani burada sahte bir şey var ve bu sahte şey tetiklendi, "işte şimdi tam zamanı, çalışabilirim bunun üzerinde" diyorsam, böyle bir bilinçteysem veya böyle bir noktadaysam, alınganlığımı yansıtmamam gerekiyor. Bu sahtelik değildir. Bu farkındalıkla farklı davranmak.

"Aynen, çok önemli bir nokta." Bu sahte bir benliğe karşı uyanık olmaktır. Biz sahte benliklerimizi göstermeyi samimiyet kabul ediyoruz. "Birine kızdım, yüzüne söylüyorum ama bak ben samimiyim, yüzüne söylüyorum." Yüzüne söylüyorsun ama sende bunu söyleyen sahte bir benlik. Sen içindeki sahteliğin farkında değilsin. Tırnak içinde sahte bir benliği samimi bir şekilde yansıtıyorsun.

"Aynı durum öfke için de geçerli. Mesela ben öfkemi görüyorum diyelim ki, ve bunu geldiğinde durduruyorum. Daha mantıklı düşünüp bunu gözlemliyorum, uymuyorum bu benliğe. Fakat karşındaki kişi öfkelendiğini anlıyor -o da aslında kendi üzerine çalışan biri belki, daha tetiklenmiş biri- diyor ki sen şu an öfkeli değilmiş gibi davranıyorsun. Ve bu sahte." Evet.

Şimdi bir gözlemci olarak bakın, bu durumda ne demelisin? Bu durumda şunu demelisin: "içimde tetiklenen öfkeli bir benliğin farkındayım ama ben onu onaylamıyorum. Dolayısıyla sana onu yansıtmamayı bir ikiyüzlülük olarak tanımlamıyorum. Kendi içimde tek yüzlü olmaya çalışıyorum. O yüzden o sahte benliği de onaylamadığım için sana onun hissettiği öfkeyi yansıtmıyorum." Yoksa ben bir taraftan öfkeleniyorum ve bunu onaylıyorum ama sana yansıtmıyorum - bu sahtekarlık olur. Daha doğrusu bu sahtekarlığın sahtekarlığı olur. Yani içeride bir sahte benlik var, sen onun sahteliğini bir başka sahtelikle perdeliyorsun.

Ama bizim kastettiğimiz şey, diyelim ki ben öfkeli veya alıngan bir benlik üzerinde çalışıyorum, buna karar verdim. Sen bana bir şey söyledin, o öfkeli benlik tetiklendi, hissettim onu. Benim orada yansıtmamam samimiyetsizlik değil, tam tersine kendisi zaten samimiyetin ta kendisi olur. Ama ne yapar? Görürüm onu. "Şu anda içinde, o yüzleşmeye çalıştığım, onaylamadığım, kurtulmaya çalıştığım, sahteliğini fark ettiğim o öfkeli benliği fark ettim ve onun üzerinden hareket etmemeyi tercih ediyorum." Yani onun bana "yap" dediği şeyi yapmamaya çalışıyorum. O diyor ki "öfkelen, boşalt içini, rahatlarsın." Ben diyorum ki "hayır, sen sahte bir şeysin, seni onaylamıyorum, senin yansıtmak istediğin şeyi de yansıtmayı tercih etmiyorum." Bu kendimdeki bir çalışma.

Karşıdaki şunu derse: "ya sen şu an öfkelendin değil mi ama bunu göstermek istemiyorsun, sen sahtekarlık yapıyorsun" — orada da açıkça söylersin, içimde bir benlik tetiklendi ama ben bunu onaylamadığım için ve bundan kurtulmayı bir özgürlük olarak algıladığım için o benliğin hissettiği öfkeyi sana yansıtmıyorum, çünkü onu onaylamıyorum ve o ben değilim. Ama benim içimde henüz sıfırlayamadığım, tetiklenen bir benlik. Burada iki yüzlülük yoktur.

Fiili Bir Tehlike ile Sahte Bir "Psikolojik Şiddet" Algısı

"Hocam bir şey sorabilir miyim? Bu öfkeli benlik her zaman her olay karşısında mı saklı bir benliktir?" Şöyle, yani çok ayrıntısına girmeyeyim ama öfke ancak size fiili bir zarar geldiğinde gösterebileceğiniz, makul sayılabilecek bir şeydir. Ve bunun da ölçütü şudur: o tehlike kalktığı anda sizde de kesilir, biter. Eğer bitmiyorsa sahtedir.

"Peki hocam, bu fiili zarara psikolojik ya da fizyolojik ikisi de olabilir mi?" Şahsen ben psikolojik şiddeti kabul etmiyorum. Psikolojik şiddet şöyle ifade edeyim, şu anlamda: psikolojik şiddet denilen şeyden etkilenen şey her zaman sahte benliktir. Dahildir. Yani o sahte bir benliktir. Yani gerçek olmayan bir tehlikeyi, bir problemi, veya bir tırnak içinde psikolojik şiddeti gerçek bir tehlike olarak algılayan sahte bir benliktir.

Ben daha önce söyledim. Adamın biri gelmiş Buda'ya hakaret etmiş. Buda demiş ki "var mı başka söylemek istediğin, ifade etmek istediğin bir şey?" Adam "yok" demiş. "İyi" demiş, "tamam." Demişler ki "niye tepki vermiyorsun?" Demiş "o bana küfür etmedi. Kafasındaki Buda'ya küfür etti."

Şimdi bir insan "bana hakaret eder" diye düşünen, bende bir benlik var diye. Çünkü bir insan bana hakaret edemez. Önce bir şey anlamam lazım: bir insan bana hakaret edemez. Çünkü gerçek beni görse hakaret etmez. Demek ki o bana hakaret etmiyor, o kafasındaki beni hakaret ediyor. O zaman ben şunu keşfetmeliyim: onun kafasındaki ben kimim? Bana nasıl bakıyor, kafasındaki ben nasıl bir ben?

"Ya da susarak meramımı fark ettirmemek. O bir kaçış olabilir duruma göre, karşı taraftan." "Anladım, o duruma göre, her zaman onu yapmamız gerekmez."

"Hocam, hocam, o nedenle tartışıyoruz şimdi? Ne diyoruz şimdi, sizin şeyinizi yükseltelim mi? Kimse benimle tartışamaz." İçerideki ben kimseyle tartışmıyor, o sonsuz bir huzur içinde. "Siz benimle tartışıyorsunuz." Ben şimdiden söyleyemezsiniz, kullanacağınız cümlelerimi konuşur konuşur, söyleyeyim ki sana uğraşamam, diyebilir. Burada olmuştur: "sen boş konuşuyorsun." "Tamam" diyorum, "sana göre boş konuşuyorum." Hiç rahatsız olmuyorum. Kızmıyorum. İçimden "defol git" demiyorum, adam ben sana mı anlatıyorum diye bir şey geçmiyor yani. Zaten "senin gibiler gelmesin, istemiyorum" falan diye bir şey geçmiyor. Veya "senin kafanız zaten çalışmaz bunlara" diye hiçbir şey geçmiyor. Geçmesine de gerek yok. "Bana psikolojik şiddet uyguluyor." Bana hiçbir şiddet uygulamıyor.

"Hocam peki diyelim ki bir evlilik ilişkisi, taraflardan birisi o psikolojik şiddet dediğimiz şiddeti uyguluyor, dolayısıyla onu, aslında bana uygulamadığını düşünüp ayrışmayı, buna izin vermemeyi çok sağlıksız bir davranış mı bulursunuz?" Yok, kastettiğimiz burada izin vermek değil. Şunu dersin: senin kafandaki ben ile gerçek ben o kadar birbirinden uzak ki; hani ben diyelim ki güvercinim, sen bana kirpi muamelesi yapıyorsun, senin gözünde ben kirpi gibi görünüyorum. Ama ben biliyorum ki ben kirpi değilim, güvercinim. "En iyisi biz bu ilişkiyi bitirelim" diyebilirim. Bu ayrı bir şey. Ama bana kirpi muamelesi yaptığında, sen bana nasıl kirpi muamelesi yaparsan yap, ben "kirpi değilim" demem. Ben biliyorum, güvercinim çünkü. Anlatabildim mi? Yani buna biz psikolojik şiddet diyemeyiz.

Psikolojik şiddet kavramı son yüzyılda, veya son elli yılda biraz abartılmış bir şeydir. Mesela işte "kimse bana hakaret edemez." Ya niye edemezsin, buyursun ne etsin yani? "Edemezsin." Öyle bir cümle ki bu, yani "edemez" diyorum, direnç koyuyorum. Yani "edemezsin, ha, edersen kavga ederiz." "Edersen edersin yani, bu benim alanım değil." "Edersen bana seninle ilişkimi yeniden tanımlarım." Bu ayrı bir şey. Ama "bana şiddet uyguladın." Ne alakası? Bakalım sen kendi sahte benliğin tarafından kendi kendine şiddet duyuyorsun. Ama ben senin algınla kendin arasında bir fark görüyorum. "Bu işi devam ettirmemeyi düşünüyorum" diyebilirim bunu. Ama böyle yanlış şeyleri, olumsuz ifadeleri vesaireyi psikolojik şiddet olarak tanımlamayın. Yoksa içinizdeki bazı sahte kişiliklerle mücadele edemezsiniz. Çünkü onları onaylıyorsunuz.

Derim, tamamlıyorum, teşekkür ederim.