Negatif Benlikleri Gözlemlemek ve Dönüştürmek
Kısa Özet
Sohbette önce kişisel bir örnekle (ablasıyla yaşanan gerilim) başlayarak negatif benliklerin nasıl fark edilip dua yoluyla dönüştürülebileceği anlatılıyor. Ardından negatif benliklerin kendini haklı çıkarmak için zeki savunma mekanizmaları kurduğu, bunların bastırılmadan fakat onaylanmadan sonuna kadar görülüp ikna edilmesi gerektiği; bu sürecin vücudun bir mikroba karşı bağışıklık kazanmasına benzediği vurgulanıyor. Son bölümde her konuya "evet ve hayır" ile bütüncül bakmanın önemi, yargılamayan "gözlemleyen benlik" kavramı ve Allah'ın cezalandırmasının aslında yanlış algı ve hallerin bertaraf edilmesinden ibaret olduğu anlatılıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Negatif benliği bastırmak yerine onu tüm yönleriyle görüp, argümanlarını sonuna kadar dinleyip daha yüksek bir bilinçle ikna etmek gerekir; aksi halde kapanmamış bir bilgisayar penceresi gibi sürekli geri gelir.
- Bu mücadele, vücudun bir mikropla mücadele edip bağışıklık kazanmasına benzer: zorlu geçebilir, insan bu süreçte "hastalanabilir" ama sonunda güçlü bir bilinç kazanılır.
- Hayatta hemen hiçbir şey saf iyi ya da saf kötü değildir; her konuya "evet ve hayır" ile, bütünüyle bakmak gerekir. "Gözlemleyen benlik" ise taraf tutmadan, şok olmadan ve yargılamadan sadece gözlemler.
- Allah'ın cezalandırması, insana acı çektirme arzusu değil, kişinin kendi yanlış algı ve vehimlerinin, onu asli haline döndürmek üzere bertaraf edilmesidir.
Negatif Benliği Fark Etmek: Kişisel Bir Örnek
Kendinizi gözlemleyebiliyor musunuz? Bununla ilgili bir değerlendirme, bir hatıra... Valla benim oluyor. Ablam karşısında kendimi çok özellikle gözlemliyorum. Yani şimdi ablam zaten öfkeye meyilli bir tip. 7-8'inci sınıfta, buralar üzerinde çok baskı var; hem okul hem KPSS kursu falan filan. O siniri benden çıkartmaya çalıştığında ben böyle içimde ince ince bir şeyler hissediyorum. Ben de ona aynı tepkiyle karşılık verdiğimde bir şey değişmiyor, ama sonra oturup onun için dua ettiğimde o kırılma siliniyor. Artık onu öğrendim yani kendi kendime; onun için dua ettiğimde bendeki o kırılma siliniyor. Artık onu yapıyorum. Çünkü öteki türlü ona bir şey ifade etmek de istemiyorum; çünkü bir işe yaramadığı gibi o beni bu sefer ezmeye çalışıyor, bu sefer ben de asabileşmiş oluyorum. O yüzden dedim ki bunu içimde biriktirmektense onun için dua edeceğim, onun iyiliği için. Demek ki ben göremiyorum, ben anlayamıyorum diyorum. Öyle yapmaya başladım.
Demek ki muhatabımızla ilgili yapabileceğimiz bir şey yoktur; bir şeyi anlatmak, bir şey söylemek onu farkında kılmayacaktır, değerlendirmeyecektir. Hatta bazen daha da olumsuzluğa götürebilir; ters tepiyor, "sen beni anlamıyorsun, ne çevriyorsun" oluyor. Dolayısıyla orada insan söylememesi gerektiğini gördüğünde rahatlıkla söylemeyebilmelidir.
Bu bazen kendini savunma olabilir, bazen haksız ve yanlış anlaşılmayı düzeltmek manasında olabilir; birçok durumda olabilir. Yani diyelim ki biri seni yanlış tanımlar; der ki, atıyorum, "sen çok kaba birisin" diyebilir, "sen insanları hiç umursamıyorsun" diyebilir, vesaire her neyse. Biz de hemen deriz ki hayır ben böyle değilim, hemen kendimizi savunmaya geçmeye çalışırız. Halbuki şunu düşünmeyiz: tamam, sen kendini savunacaksın diyelim, ve diyelim ki haklısın, bir yanlışı düzelteceksin; peki muhatabın böyle bir şey bekliyor mu? Yok, beklemiyor. O zaman sen de gösterme, gerek yok yani.
Veyahut da diyelim ki burada bir nevi kendini savunma var; muhatap olan insan buna açık değilse bunu ifade etmenin bir gereği yoktur. Ve orada şunu görürsün: bunu ifade etmeye çalışan bir benlik var; kendini haklı çıkarmaya çalışan veyahut da uğradığı haksızlığı düzeltmeye çalışan bir benlik var. Ama onu görmek, fakat onu o noktada onaylamamak gerekir. Onaylamamak. Hani deyim yerindeyse, karşında objektif bir muhakeme yapan bir hakim yoksa, avukatın gereksiz bir şekilde savunma yapmaya çalışmasına gerek yoktur gibi. Dolayısıyla aslında orada onları gözlemleyip fark etmek ve onaylamamak gerekir.
Negatif Benliğin Zekası ve Savunma Düzeneği
Fakat burada tabii zor olan şey şudur: bu benliklerimiz ikna olmazlar, veyahut da bizi yanlış fikirlerle, yanlış argümanlarla ikna etmeye çalışırlar. Mesela geçen bir arkadaş bahsetti; işte böyle bir cami hocası var, diyor ki "bir yere girdiğim zaman niye saygı göstermiyorlar, ayağa kalkmıyorlar veya kendilerini düzeltmiyorlar." Arkadaş demiş ki "gerek yok yani, önemli değil, bunu dert etme." "Yok" demiş, "biz Resulullah'ın makamını temsil ediyoruz." Şimdi ne yapıyor? Burada kibirli bir ego var, tamam mı? Ve kendini legalize etmek için iyi ve masumane bir kılıf kullanıyor. Anlatabiliyor muyum? İnsandaki bazı yanlış benlikler zekidirler, veyahut da arkalarında çok zeki bir şey vardır. Savunma düzeneği vardır. Eğer siz o savunma düzeneğini ortadan kaldırmazsanız o negatif benlik sürekli önünüze çıkacaktır. Çünkü orada güçlü bir zeka var; hani şunu diyecektir: "niye beni onaylamıyorsun, niye benim dediğimi yapmıyorsun" diyen bir benlik orada göreceksin.
Mesela diyelim ki işte biri yanlış bir şey yapar ve sen bundan alınırsın, veyahut da ona cevap vermek istersin ve şunu dersin: "ama ben bunu hak etmedim." Tamam, hak etmedin. Sonra mesela zayıf bir savunmadır bu ama çok iyi işleyen bir savunmadır. "Ben bunu hak etmedim." "Evet, hak etmedin." Tamam, devam et savunmaya, ben de onaylıyorum; "evet hak etmedin" — peki, sonra onu sürdürmek lazım. Yani bir insanın bu benliklerini bir nevi muhatap alıp onunla konuşması gerekir; ta ki onun yanlış argümanlarını sonuna kadar ortadan kaldırıncaya kadar. Eğer biz onun yanlış argümanlarını iyi analiz edemezsek, daha yüksek bir bilinçle, daha yüksek bir zeka ile karşılık veremezsek, o sürekli kendini gösterecektir. Bu tıpkı bilgisayarda kapanmamış bir pencerenin sürekli işlemler arasında kendini ekrana sokması gibidir; sen onu kapatmadığın için, doğru bir şekilde kapatmadığın için.
Bastırma ile Yüzleşme Arasındaki Fark
Burada işte meselenin bastırmadan farkı nedir? Kişi burada bunu bütün yönleriyle görür, fakat buna karşı ne korku ne endişe duyar. İnsan niye bir şeyi bastırır? Ya korku ya endişe duyduğu için bastırır. Burada kişi bundan korkmamalı.
Diyelim ki içinde çok kaba bir benlik var. Mesela benim hayatımda zaman zaman olmuştur; yani böyle bir kısım insanları şöyle bir gaz döküp öldürsem ne iyi olur, temizlenmiş olur dünya biraz falan diye böyle. Yani şimdi ben, işte böyle diyelim ki ahmakça veyahut da işte böyle göz göre göre yanlış yapıyor, tamamen böyle akıl almaz bir şekilde, gereksiz bir şekilde insanlar birbiriyle çatışıyor diye düşünüyorum; diyorum ki ya bunları hepsini alacaksın, üzerine benzin dökeceksin, temizleyeceksin mesela. Nedir bu? Bir sekizin işidir; kendini tatmin etmek ister. Ama o kadar basit değil. Yani bu bir sekizin yanlış olan bir şeyi yok etme dürtüsüdür; bir şey ona göre yanlışsa onu yok etmek ister, ortadan kaldırmak ister. Anlatabiliyorum. Ve bu tamamen yanlış bir şeydir; yani gazap kuvvetinin, öfke kuvvetinin çok yanlış ve dengesiz işleyişidir. Sen onu pozitif bir şekilde ortadan kaldırabilirsen kaldırmalısın; yoksa benzin dökerek veyahut da "kahretsin" diyerek, yani bu insanlara "insan değil" diyerek veyahut da hakaret ederek — mesela sekizlerin en çok yaptığı şeylerin başında bunlar gelir. Yani ya fiziksel olarak, bir yerdeyse, yok etmeye çalışır ya da onları aşağılayarak, kaba sözler kullanarak, lanet okuyarak yok etmeye çalışır. Bütün bunlar yanlıştır.
Kalkıp "ya işte tövbe tövbe" demene de gerek yok. İnsan öyle olur; içinden bir şey geçer, sonra "tövbe tövbe" der, çünkü rahatsız oluyordur, yani bunu kendisiyle örtüştüremiyordur; ya da işte çok günahtır mesela, "beddua ediyorum ama günahtır" falan diye tövbe tövbe der. Hayır, burada gerçekten onu karşına alacaksın ve onu ikna edeceksin; ta ki o tekrar gelse bile eski gücünde gelmeyecektir. Ve senin ona karşı güçlü bir bilincin, güçlü bir şuurun olur. Eğer bunu yapmazsan o gelecektir.
Yani bu, insan vücudunun bir mikrobu tanıyıp onunla mücadele etmesi gibidir. Bu mücadele bazen zorlu geçer, hasta da olur insan. Ama nihayetinde onu atlattığı zaman ona karşı bağışıklık kazanmıştır. O mikrop tekrar gelebilir, vücuda tekrar girebilir; fakat vücut artık onu tanımıştır ve ona güçlü bir savunma ve mücadele ile cevap verebilmektedir. İnsanın psikolojisi de aynen buna benzer. Ama biz onu tanımamazlıktan gelip, yani o durumu atlatmaya çalışırsak, işte bu bir nevi bastırma veya görmezden gelmedir. Hayır, sen bunu göreceksin: sendeki o negatif benliğin ortaya çıkışını, niçin ortaya çıktığını, hangi argümanlara dayandığını, kendini nasıl legalize ettiğini göreceksin. Fakat onun üzerinde çalışacaksın ve onu ciddiye alacaksın. Yani onun kendini temellendirdiği şeyler vardır; o temellendirdiği şeyleri görürsün ve onun temellerini daha yüksek bir şuur ve zeka ile bertaraf edersin.
Dönüşüm İçin Daha Yüksek Bir Bilgi Gerekir
O yüzden denir ki kendini geliştirmek veyahut da insanın dönüşümü zorunlu olarak farklı bir bilgi ve bilgelik gerektirir. Yani niçin diyelim ki kötü olmamalıyım? Niçin diyelim ki kıskanç olmamalıyım? Buna dünyevi bir cevap veremeyiz çoğu defa; daha kutsal ve daha ruhsal bir bilinçle buna cevap verebiliriz. Çünkü dünya itibariyle düşündüğümüz zaman, dünyayla sınırlı bir şekilde düşündüğümüz zaman, bazı kötülüklerin faydaları vardır yani. Anlatabiliyor muyum? Yani içki gibi. Kur'an'da diyor, "zararı faydasından çoktur" diyor; "faydası yoktur" demiyor. Yani diyorum ki içiyorsun, biraz zihnin dağılıyor; kötü bir şey mi? Evet, iyi bir şey de yani. Yani müspet, tamamen kötü değil. Anlatabildim. Ama nedir? Zararı faydasından çok olan bir şeydir. Anlatabildim mi? Yani dikkat edin, burada ilginç bir şekilde mesela Kur'an'da Allah bunu bastırmıyor yani; "hiçbir faydası yoktur, bunu bırak, terk et, olmaz böyle bir şey" demiyor. Diyor ki "zararı faydasından çoktur." Yani deyim yerindeyse bizi objektif olarak olguyla muhatap kılıyor.
Anlatabiliyorum. Diyelim ki şişman bir insan, çok fazla yemek yiyen bir insan. "Yemek çok zararlı." "Yok, o kadar değil." O yemek yerken aldığın haz zararlı değil, iyi ya, seni mutlu ediyor, hoşnut kılıyor. Ama o fiziksel ve boğazının zevki daha sonra bedenine zarar veriyor. Dolayısıyla orada sen bir ölçüde bir faydayı veyahut da bir hazı deneyimliyorsun, ama bunun yanında ondan çok daha büyük bir zararı da mecburen yükleniyorsun. Dolayısıyla kişi objektif olmalıdır.
Diyelim ki ben birine öfkelendim ve tırnak içinde içimi boşaltmak istiyorum; ne yapacağım, rahatlayacağım. Doğru, rahatlayacağım; "yok böyle bir şey" diyemeyiz, evet rahatlayacaksın. Fakat ne olacak? Sen o negatif benliğini onaylamış olacaksın ve o sana yol olacak. Peki bu senin ruhsal dengen için iyi bir benlik hali midir? Yani psikolojik olarak içini boşaltacaksın, ama ruhsal olarak ne olacak? Sen o ruhsallığına bir perde daha koymuş olacaksın ve o ruhsallık daha da derine gömülmüş olacak. Şimdi evet, egosal düzeyde öfkelendiğim zaman ağzıma geleni söyleyebilirim; bu bana nisbi olarak bir rahatlık verir, fakat ruhsal olarak beni ruhumdan biraz daha uzaklaştırır. Şimdi bu durumda değerlendirmeliyim, objektif bir şekilde.
Her Şey Görecelidir: Evet ve Hayır Bütünlüğü
Dolayısıyla burada şunu anlamak lazım: hayatta her şey görecelidir. Dolayısıyla evet veya hayır diyebileceğimiz bir hayat yani; evet ve hayır diyebileceğiz. Yani bir yönden evet, fakat bir bakımdan hayır. Bunu bir bütün olarak görmek lazım. Bunu insana da uygulamak mesela; bir insan iyi midir kötü müdür, bu bir soru ne sorulmalı ne de buna cevap verilmelidir. Bir insan bazı yönleriyle iyi bazı yönleriyle kötüdür. "Şunu yapmalı mıyım, yapmamalı mıyım?" Şu açıdan evet yapmalıyım, şu açılardan da yapmamalıyım. Ve orada onu bütünüyle görüp ağırlıkta olanı ve ruhsal açıdan uygun olanı tercih etmeliyim. Çünkü nefsin arzularıyla ruhun fıtratı arasında her zaman ayniyet yoktur. Ancak saf bir nefs, ruh ile bütünleşmiş olduğu için aynı değerlere sahiptir; ama o noktaya kadar nefsin bazı "evet"leri ruh için "hayır" ile karşılanır.
Dolayısıyla zamana göre, durumlara göre, şartlara göre hayatta biz bütünü görerek cevap vermeliyiz. Dolayısıyla cevaplarımızın çoğu evet ve hayırdır; yani evet ve hayır toplanır, neticede bir şey çıkar. Mesela işte içkiyle ilgili olduğu gibi; Allah diyor ki "evet faydası var," sonra diyor ki "hayır, zararlı." Topluyor, sonra sonuç harap olduğu çıkıyor. Anlatabildim mi?
Yani burada görmezden gelme yoktur. Bazen mesela birisine çok kızdığımız zaman, o kadar kızıyoruz ve nefret ediyoruz ki, ona lanet takıyoruz; sanki adamın hiç iyi bir tane yönü yokmuş gibi. Halbuki iyi yönleri de vardı, ama sen ona çok kızdın ve öfkeni çıkarmak ve intikamını almak için onların iyi yönlerini görmezden geliyorsun. Tabii, hatta daha önce de bahsetmiştik bununla ilgili: duygu merkezi ve her merkezin negatif bölümü negatifte olduğunda, pozitif olan hiçbir şeyi görmez; tamamen negatif hafıza çalışır, nerede kötülük varsa o aklına geliyor. Aynen.
Onun için kişi, mesela, bu negatif benliklerinin farkında olduğu zaman bunlara güvenmemeyi bilmelidir. Yani demelidir ki "şu anki hafızama, şu anki şuuruma, şu anki algıma güvenmiyorum." Hatta daha da farkındaysa bunun aksini düşünebilmelidir; yani "şu anda bana tamamıyla kötü geliyor, şimdi bunu bir kenara bırakayım ve onun iyi özelliklerini düşüneyim" demelidir mesela, ta ki dengelensin. Bizde o saf şuur olmadığı müddetçe, her zaman söylediğimiz gibi, şuurumuz sübjektiftir, görecelidir ve ona tamamen güvenemeyiz; bir ölçüde güveniriz. Tamamen güvenebileceğimiz saf şuura erişmediğimiz müddetçe izafi şuur her zaman ihtiyatla karşılanmalıdır.
Evet, mesela diyelim ki yalan söylemek isteyen bir benlik var. Yalan söylemen doğru mu yanlış mı? Hem evet hem hayır. Evet, kendimi kurtarırım diyelim bazı noktalarda; hayır, bu gerçek diyelim ki samimiyetime, içsel gelişime, ruhsal farkındalığıma zararlı bir şeydir gibi. Bunları beraberce görmeliyiz. Çünkü bütün olarak görmediğimizde bir tarafı ağırlıklı bir şekilde değerlendiririz ve diğer tarafı bastırırız. Mesela diyelim ki "içki içmemelisin," ama öbür taraftaki ego der ki "ama rahatlıyorsun." "Yok, inkar edin, ne rahatlaması falan, demeyeceğim yani, bastırmayacağım böyle bir şeyi" — çünkü o ikide bir "ama rahatlıyorsun" diyecek ve onaylanmadığı müddetçe sürekli "rahatlıyor musun?" diye soracaktır, çünkü orada bir haklılığı vardır yani; orada evetlenmesi gereken bir nokta var. Ama o da tabii kendi tarafından tamamen evet diyor, diyor.
Halbuki biz diyoruz ki ona: "sana evet diyorum ama aynı zamanda hayır." Evet ve hayır. Yani evet ya da hayır değildir. İnsanlar konusunda da, kendimiz üzerinde çalışırken de böyle: "kötü müsün?" Evet ve hayır. O zaman daha objektif olarak kendimizi değerlendirme imkanı buluruz. Gerek kendimiz üzerinde çalışırken bu bizim işimize yarar, gerekse muhataplarımızı tanımlarken ve anlarken bu bizim işimize yarar.
Gözlemleyen Benlik
Dolayısıyla burada bir şey daha ifade edebiliriz: gözlemleyen benlik aslında hiçbir şeyin tarafını tutmayan bir benliktir. Fakat böyle bir gözlemleyen benliğe ulaşmak kolay bir şey değildir. Biz bunu önce teorik olarak değerlendirmeliyiz. Yani teorik olarak bu nasıl bir şeydir? Gözlemleyen benlik hiçbir şeyin tarafını tutmaz. Farklı benlik hallerinin etkinliğini, farklı anlarda ne yaptığını, ne söylediğini kaydeder; ve bunun daha iyi veya daha kötü olduğunu söylemez. Gözlemleyen ben hiçbir şey karşısında şoka uğramaz. İçinizde bir tür büyük anne veya büyük baba değildir; sürekli böyle parmağını kaldıran ve "yanlış, bunu yapmayacaksın, doğru değil" demez aslında, şok olmaz. Gözlemler; sakin bir şekilde onun altyapısını, onun bütün köklerini analiz eder.
Ama yargıladığında veyahut da diyelim ki kaygılandığında, korktuğunda bunu yapamazsın. Ben eğer diyelim ki "öfkelenme, insanı cehenneme sokar" diyorsam, o zaman ben öfkelendiğim zaman korkacağım diyelim veya kaygı duyacağım mizacıma göre; ve onun derinliğini, onun nereye kadar indiğini veyahut da nerelerden köken aldığını bulamayacağım. Bu, bir yılandan korkmak gibidir; bir yılanı gördüğün zaman gördüğün tüm delikleri kapamayacaksın, bakacaksın o delik nereye kadar gidiyor, öbür ucu neresi? O zaman bu daha doğru ve daha dönüştürücü bir durum olacaktır. Dolayısıyla gözlemleyen ben yargılayıcı değildir; sadece gözlemler, tanır; yargılamaz bile. Mesele yargılamak veyahut da ceza vermek değildir.
Cehennem ve Ceza Kavramının Yeniden Yorumlanması
Bunu tabii, yani biz yanlış bir dini eğitim aldığımız için veyahut da dinin bazı kavramlarını da yanlış edindiğimiz için böyle düşünürüz — "Allah cezalandırır" gibi, Allah'ı amiyane tabirle böyle bir işkenceci Frankenştayn gibi tasavvur etmek tamamen yanlış bir şeydir. Yani "Allah seni cezalandırır, işte Kur'an'ı hıfz etmiştin, unuttun, işte Allah gözünü kör eder, bilmem ne yapar" — Allah'ın işi gücü yok mu böyle bir şeyler yapacak? Bu o kadar yanlış bir din telakkisidir. Yani Allah haşa rahatlayamıyor da böyle ceza verip "oh olsun" mu diyecek yani? Böyle bir şey değil. O kadar deyim yerindeyse hümanistçe veyahut da insani düşünüyoruz ki... Tabii metafizik gerçeklikten yoksun olduğumuz için büyük ölçüde bu gerçekleşiyor.
Nedir burada? Hayat yanlış yaşandığı zaman onun doğal sonuçları olur. Ve Allah'ın cezalandırması dediğimiz şey, bizdeki yanlış algıların, anlayışların, hallerin bertaraf edilmesi hadisesidir. Buna şöyle bir örnek verebiliriz: Mesela dikkat edin, mesela ateş zahiri olarak bir şeyi ortadan kaldırır. Yani ateşe bir şey attığın zaman şekilli kalmaz; belli bir ergime derecesinde hiçbir şekil kalmaz. Neden? Çünkü şekil izafi bir şeydir. Mesela sen kendini bir şekilde tanımladığında ateşe girersin ve ateş sana der ki "senin bir şeklin yok, o geçici bir şey." Aslında burada yapılan şey nedir? Seni asli doğana irca etmektir (döndürmektir). Sen bundan dolayı acı çekiyorsan bu senden dolayıdır; orada bu muameleyi yapan sana acı çektirme niyetinde değildir. Allah kimseye acı çektirme niyetinde değildir ve kimseye acı çektirmek için bir muamelede bulunmaz; senin kendi yanlış vehimlerini, algılarını, tanımlamalarını Allah asli haline döndürür. Cehennem dediğim şey bundan ibarettir.
Kur'an-ı Kerim'de tehditle ilgili ayetler var, mesela "kafirlere şöyle yapalım" gibi çok tehditvari ayetler var; tabii insan ondan ister istemez çok ürküyor. Yani şöyle bir tehdit var: "cehennemin azabını tadacaklar" ya da işte anlam olarak söylüyorum — kelime İngilizce'de olduğu gibi tam karşılığıyla değil — yani işte "cehennem bunları öfkeyle bekliyor olacak, çok azabını tadacaklar" falan, böyle çok tehditler var ya, o yüzden de insan bundan çok ürküyor. Evet. İşte buradaki ince ayrım şudur: Allah acı çektirmek niyetiyle bunu yapmıyor. Allah'ın böyle bir gayesi, böyle bir arzusu, böyle bir tatmini yoktur. Şöyle düşünelim...
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): İçkinin (ve kumarın) zararının faydasından çok olduğuna dair ayet, anlatıcı tarafından mealen aktarılmış ancak metinde sure adı belirtilmemiştir. --- ---