Negatif Duygulanımlar Üzerine
Kısa Özet
Sohbette negatif duygulanımların (öfke, kırılma, kıskançlık, şüphe, korku, güvensizlik vb.) her mizaçta farklı ağırlıkta bulunduğu, kişinin "negatif olmama hakkı"na sahip olduğu ve bunun önce negatif duygulanımları ifade etmemekle, sonra da onların zihinsel/düşünsel kök nedenleriyle çalışılarak kazanılabileceği anlatılıyor. Sohbet; nefsin kirlerinin önce temizlenmesi gerektiği, negatif durumun asıl kaynağının dışarıdaki kişi/olay değil kişinin kendi içi olduğu, terapötik boşaltma yöntemlerinin (boş sandalye tekniği vb.) geçici bir rahatlama sağlasa da asıl çözüm olmadığı ve Peygamber'in "öfkelenme, öfkelenirsen sus" öğüdü etrafında ilerliyor. Ara sıra gerçek hayattan (telefon görüşmesi, sohbete geç katılan biri, mendil arayışı gibi) kısa kesintiler de yaşanıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- "Negatif olmama hakkına sahipsiniz" — kişi bu hakkını çoğunlukla kullanmaz veya bu hakka sahip olduğunun farkında değildir.
- Negatif durumların gerçek nedeni kişinin dışındaki olay veya insan değil, kişinin kendi içidir.
- Negatif duygulanımlarla mücadelenin ilk adımı onları ifade etmemektir; bu bastırmak değildir — asıl çalışma daha sonra, zihinsel/düşünsel zeminde yapılır.
Negatif Duygulanım Nedir, Mizaçlara Göre Nasıl Farklılaşır
"Negatif duygulanım" başlığının içine farklı duygulanımlar konabilir. Bizim burada temelde ifade ettiğimiz şey öfke, hoşnutsuzluk; bir şeye veya bir insana karşı duyulan düşmanlık, küçümseme, kıskançlık. Tabii buna biraz daha uzak olsa da şüphe, korku, tedirginlik, güvensizlik de eklenebilir.
Modern psikoloji bu gibi şeyleri bir ölçüde normal karşılar. Fakat geleneksel öğreti bunu şöyle algılar: bu, bir süreçte mazur görülebilir bir şey olsa da, bir noktadan sonra makul ve mazur şeyler değildir. Yani diyelim nefs-i emmarede veya nefs-i levvamede kişi öfke duyabilir, zaten duyabilir. Geçen biri sordu, dedi ki "kızayım mı kızmayayım mı?" Yani sen zaten kızmamazlık edemezsin, bu soruyu sormanın anlamı yok. Aslında biz bazen kendimize veya muhatabımıza tavsiye niyetiyle sorular sorarız; mesela "öfkeleneyim mi öfkelenmeyeyim mi?" gibi bir soru ne kadar muteber ki? Bir insanın içinden öfke ya gelir ya gelmez.
Yok, öyle bir soru değil. Yani "öfkelenmem doğru mu yanlış mı" manasında soruyor ama kişi belli bir noktada zaten bunu kontrol edemez. Çünkü o bir sonuçtur, bir şeyin sebebi değil, sonucudur. Dolayısıyla o değil de, onun ortaya çıkmasına sebep olan şey kontrol edilmeli; o da sonuç olarak ya çıkar ya çıkmaz. Çünkü şöyle bir şey: negatif duygulanımlar bizde, hayatımızın belli bir noktasına kadar olan süreçte, yani çocukluğumuzdan itibaren belli bir noktaya kadar şekillenir. Gerek tarzları itibariyle gerekse hızları itibariyle. Bazen çok hızlı bir şekilde bu negatif duygulanımlar oluşur, bazen de daha yavaş; ve mizaç yapımıza, kişilik yapımıza göre de farklı negatif duygulanımlara farklı afinitelerimiz vardır.
Yani diyelim ki bazı mizaçların öfkeyle daha yakın temasları vardır; o insanlar daha çok ve daha çabuk öfkelenirler. Bazı insanlarda mesela alınma, gücenme, kırılma daha güçlüdür. Bazı insanlarda diyelim kıskançlık daha güçlüdür. Dolayısıyla burada şunu anlamak lazım: o 9 mizaç yapısının bize öğrettiği şey şudur. Mesela bazı mizaçların öfkeyle olan problemi diyelim 10 üzerinden 2'dir. Ama bazı mizaçların 10 üzerinden 9'dur. Yani diyelim bir sekiz mizacının temel problemi, temel negatif duygulanımı öfkedir. Mesela bir sekiz alınıp gücenmez, kırılmaz, kendine acımaz; ama öfkelenir ve yıkıcı bir öfkesi vardır.
Dolayısıyla diyelim ki sekiz mizacındaki birinin, insanların yaptıklarından dolayı fazla kırılmaması, hatta umursamaması — "onlar ne dedi" diye fazla aldırış etmemesi — onun bir olgunluğu değildir. Onun zaten tabiatı bu. Zaten kimseyi takmaz, kim ne derse desin umurunda bile değildir. Ama onun temel problemi; saldırganlığı, öfkesi ve kendi istediği şekilde bir şey olmuyorsa veya birisi onun emir ve direktifini yerine getirmiyorsa, ona karşı yıkıcı ve aşağılayıcı bir öfke duymasıdır.
İşte o yüzden her mizacın kendi avantaj ve dezavantajlarını dikkate alarak bu negatif duygulanımları ayırmamız lazım. Mesela bir dört mizacının veya altı mizacının çok öfkeli olmaması, onun bu konuda öfkesini kontrol ettiği anlamına gelmez, öfke konusunda olgun olduğu anlamına gelmez. Onun problemi daha başkadır. Ama bir sekiz mizacının, bir bir mizacının öfke konusunda özellikle çalışması, bu negatif duygulanımı özellikle temel alması gerekir.
Dolayısıyla şunu özetle söyleyebiliriz: negatif duygulanımların her insanda birkaç tanesi daha öndedir, daha önceliklidir. Kişi onlar üzerinde çalışmalıdır çünkü onun ana problemleri oradadır. Yoksa öbürlerine atıfta bulunup "bak, ben onun kadar öfkelenmiyorum" demek manasız bir şeydir. Sen zaten onun kadar öfkelenemezsin, o kabiliyet zaten yok. Yani diyelim Tayyip Erdoğan'ın öfke üzerinde çalışması makul bir şeydir, çalışsa da epey zorlanır. Ama diyelim bir başka mizacın, bir Abdullah Gül'ün o kadar fazla çalışmasına gerek yok; onun problemi daha farklı bir noktada olabilir.
O yüzden buna dikkat edelim; gerek kendimizi gerek çevremizdeki insanları, diyelim bir x duygulanım konusunda "normaller" diye, bu konuda olgun oldukları hatasına düşmemeliyiz. Mesela diyelim bir dört mizacı — naif, alıngan, hassas biri — öfkelenmiyor. Zaten onun öyle bir imkânı fazla değil; çok zor, çok travmatik bir durumda bunu yapabilir. Dolayısıyla biz "bak bu ne kadar olgun, ne kadar naif, ne kadar nazik, ne kadar hassas bir insan" diyemeyiz. Onun tabiatı zaten daha çok bunu taşıyor.
Negatif Olmama Hakkı
Böyle bir özet geçtikten sonra şu cümleye gelelim, önemli bir şey: *Negatif olmama hakkına sahipsiniz.* Negatif olmaya hakkınız yok değil. Yani kişi, negatif olmama gibi bir hakkı, yetkinliği ve imkânı olduğunu bilmelidir. Bu, kullanmadığımız önemli bir yetkinliktir aslında, önemli bir haktır. Fakat modern insan genellikle bu hakkını pek kullanmamaktadır.
Kişi negatif olmama hakkına sahiptir. Modern insan bu hakkından feragat ediyor ve kendine zarar veriyor. Bilerek ve isteyerek mi? Hayır, bilerek ve isteyerek değil; ama böyle bir hakkı olduğunun farkında değil. Onun için bu cümle önemli. Negatif olmama hakkına kişi sahiptir ve bu kendisiyle ilgilidir. Çünkü her şeyin bir karşılığı var — olumsuz bir şey mesela öfkeye neden olur, sana kötü bir yük getirir, sen de öfke duyarsın; ya da alınırsan da aynı şekilde, ona yönelik bir tepki. Herkes bir durumla karşılaştığında sende ona yönelik bir reaksiyon oluşması gerektiği gibi bir koşullanmışlığımız var, ondan da alakalı. İşte o andan itibaren, o koşullanmayla, hayatımız boyunca bu negatif olmama hakkımız elimizden alınmış ve alınmaktadır.
Yani kişi bu negatif olmayı, şartların onu mecbur ettiği bir şey olarak görüyor. "Elimde değil" diyor. "Elimde değil, o beni öfkelendirdi, o beni kızdırdı, o beni kırdı" diyerek aslında kendi elinde olan bir imkânın sanki kendi elinde değilmiş gibi olduğunu zannediyor. Dolayısıyla daha küçüklüğümüzde bu negatif olmama hakkını yitirdiğimiz veya unuttuğumuz için, sürecin başında kişiye "negatif olmamalısın" demek gerçekçi değildir. O kişi belli bir otomatizasyon taşıdığı için negatif olmama hakkına karşı bir uzaklaşma yaşamıştır. Ve bu uzaklaşma nedeniyle kişi "ben karar verdim, bundan sonra negatif olmama hakkımı kullanacağım, negatif olmayacağım" diyemez; dediği zaman zaten başaramaz. Belli bir yerleşmişlik, belli bir otomatiklik, belli bir alışkanlık kazanmıştır çünkü. Ve bunun altyapısı, zihinsel argümanları oluşmuştur.
Önce Ne Yapılmaması Gerektiği: Bahçeyi Temizlemek
Yapılacak şeylerden çok, bu durumda kişi yapılmayacak şeyler hakkında konuşmalıdır. Bu süreçte dönüşüm "ne yapmalıyım" değil, önce "ne yapmamalıyım" konusuna odaklanmalıdır. Kişi henüz bir şey yapamaz ama ne yapmaması gerektiğine dair, ve bunun da mümkün olduğuna dair bir anlayış geliştirmelidir. Bir şey yapmadan önce durmalıdır.
Mekaniklik, mekanik ve yanlış konuşma, her türlü kale alma, her türlü kendini haklı çıkarma, kendiniz hakkındaki tüm hayaller, hoşnutsuzluk, kendine acımanın ve kendine saygının tüm çeşitleri, kıskançlığınız, nefretleriniz, kibriniz, yalan söylemeniz, kendini beğenmişliğiniz, tutumlarınız, ön yargılarınız — bunlar üzerinde düşünülmesi gereken şeylerdir. Kişi bunlarla mücadele etmeyi düşünmeli, önce bunların yanlış olduğu konusunda derin bir zihinsel anlayış geliştirmelidir; bunu sadece dışarıdan verilmiş bir kural olarak kabul etmemek lazım. Öyle olması gerektiğine dair derin bir anlayış geliştirilmelidir. O anlayış olmadığı zaman, bunu dışarıdan bir dini, ahlaki veya toplumsal bir kural gibi düşünmek çok fazla çözüm sağlamayacaktır. Buna dair derinlikli bir anlayışın gelişmesi lazım.
Bir insan kendisinin neye benzediğini ve olup biteni görmeye başlamalıdır. Dışsal dikkatiyle sadece başkalarını görmek yerine, içsel dikkatiyle kendi negatif duygulanımlarını görmeye başlamalıdır. Ve negatif duygularla özdeşleşmenin ne anlama geldiğini görmelidir. "Ne yapmalıyım" diyen insan, yabani otlarla dolu bir bahçesi olan ve hırsla "buraya ne ekmeliyim, burada ne yetiştireceğim" diyen insana benzer. Önce bahçeyi temizlemelidir. Bu yüzden yapılmaması gereken, durdurulması gereken, uzak durulması gereken, önlenmesi gereken, artık beslenmemesi gereken şeyler öncelikle vurgulanmalıdır.
Çünkü hiçbirimiz nefsin tekâmül sürecine girdiğimiz ve buna karar verdiğimiz durumda tertemiz değiliz. Körelmiş ve bazı kirleri olan makineler gibiyiz. Bu negativitenin ve kirlerin en büyük parçası negatif duygulanımlar ve onlara düşkün olma alışkanlığıdır.
Negatif Duygulanımlara Düşkünlük ve Haklılaştırma
İnsan, mizacının motivasyonuna göre ağırlıklı olarak taşıdığı negatif duygulanımlara bir süre sonra düşkün olur. Mesela öfke ile problemi olan bir mizaçlı bir arkadaşa öfkelenme üzerinde çalışması gerektiği söylendiğinde, bir yazardan naklen şunu söylemişti: "Öfkelenmek müsekkin-i asaptır" — yani sinirleri yatıştırır demiş. Bu ne yapar? Aslında insan buna düşkünlük göstermeye başlar. Çünkü insan nefs itibariyle bu düşkünlüğünü haklılaştırmaya, haklı argümanlarla beslemeye doğru gider. Bu önemli bir problemdir.
Veyahut da "ben çok duygusalım, bu yüzden kırılıyorum" — tamam, anladım, duygusalsın, kırılıyorsun, ama bu doğru bir duygulanım değil. Duygusallık mutlaka kırılmayı gerektirmez. Veyahut diyelim bir şeyin doğru yapılıyor olmasını istemek, illa yanlış yapıldığında öfkelenmeyi gerektirmez. Veya "ben kimseye laf ettirmem, kendime karşı saygım var, kimseye laf ettirmem, bu yüzden öfkelenirim" demek — bütün bunlar, düşkün olduğumuz negatif duygulanımların bir süre sonra haklılaştırılma ve doğal görülme çabasının sonuçlarıdır. Hâlbuki kişi bunların kendi yapısındaki kirler, evin tozları, kirleri olduğunu bilmelidir. Ev önce temizlenmelidir. Çünkü ev temizlenmezse eve alınan her şey o tozlarla kirlenecektir. Ve olumlu şeyler o olumsuz şeyler tarafından zaman içinde nötr hale getirilecektir.
O yüzden mesela çok öfkeli bir insanın iyi bir Müslüman olabileceği düşünülemez. Çünkü onun öfkesi bütün hayatına sirayet edecektir. Ve bu, onun iyi bir Müslüman olmasını zorunlu olarak engelleyecektir. İnsan diyecektir ki "iyi biri ama işte şöyle..." Veyahut duygusal merkezli olup çok kırılan bir insansanız, istediğiniz kadar iyi bir Müslüman olmaya çalışın, olamayacaksınız. Çünkü kırılacaksınız, kırıldığınız zaman bunu yansıtacaksınız, kırıldığınız kişiyi başkalarına anlatacaksınız. Dolayısıyla negatif duygulanım temizlenmezse, kişinin pozitif şeylerle olan temasını hem engeller hem de o pozitif şeylerin yerleşmesine zarar verir, yerleşmesine engel olur.
Kalbin Temizlenmesi (Tezkiye) ve Negativitenin Kir Olması
Olumsuz şeyler atılıyor. Kalpten ise tezkiye — yine tahliye ile ilgili bir şey karışıyor. O şeylerin bir önceliği var: önce talibin temizlenmesi, kötü şeylerden arınması gerekiyor. Sonra oraya Allah'ın nuru yerleşecek. Aynı şey. İş önce temizlenmeli, boş olmalı ki bir şey girebilsin.
Buna dikkat etmediğimizde işte mesela niye iyi bir Müslüman olamıyoruz? Bu yüzden olamıyoruz. Çünkü negativitelerimizi göz ardı ederek pozitif şeyleri edinmeye çalışıyoruz; ama o negatif şeyler orada duruyor. Diyelim kişi namaz kılıyor ama çok huysuz. İşte hacca gidiyor ama hacda kavga ediyor. Bunlar "doğal" gibi görünen şeyler ama aslında doğal değil.
Yani kişi önce temizlenmelidir. Başkaları hakkında her zaman hoş olmayan şeyler düşünen, söyleyen, yargılayan, nefret eden, kıskanan, her zaman bir miktar şikâyete ve kendini acımaya sahip olan ve her zaman birilerinin kendisine doğru davranmadığını hisseden bir insan, en gerçek ve en pratik anlamda kirli bir zihne sahiptir. Çünkü bütün bunları oluşturan şey bizdeki kirliliktir. Ve bunlar negatif duygulanımların temelidir. Kişi bilmelidir: negatif duygulanım kendi başına kirdir.
Negatif olmama hakkına sahipsiniz. Kişi bunu unutmamalıdır. Bunu anlamak size yardım edecek ve sizi kendi asli hâlinize döndürebilecektir.
İçindeki "Bene" Bakmak
Negatif bir durumla ilgili olarak bu negatifliği yaşadığınız kişiye değil, içinizdeki bene bakmalısınız. Burada bir yöntem önerisi var: negatif bir duygulanım içinde olduğumuz zaman, bu negatifliği yaşadığınız kişiye değil, içinizdeki bene bakın. Negatif durumun gerçek nedeni içinizde olan, size konuşan ve sizin de dinlediğiniz bendir.
Kişi negatif duygulanım içinde olduğunda doğrudan doğruya kendi dışındaki nesneye, olguya, kişiye odaklanır ve kendisinin aslında niçin negatiflik içinde olduğunu görmez. Buradaki temel öneri işte bunun tam tersidir: kişi negatif olguyla veya kendi dışındaki kişiyle değil, kendi negatif duygulanımının öznesi olan beniyle meşgul olmalı, ona bakmalıdır — "ben şu anda niye öfkeleniyorum?"
Bu soruya, "kişi kendine kendi tekâmülü ya da nefsindeki o şeyi aşma anlamında mı bakmalı, yoksa problemin çözümü açısından da mı bu yöntem işe yarar?" diye bir soru sorulabilir. Kişi kendine bakacak, ama en azından bu ilk başta şunu sağlar: o negatif duygulanımı devam ettirmemeyi sağlar. O negatif bene bir perspektifle bakacak ki o negatif beni ekarte edebilsin.
Diyelim ki biri bana hakaret etti, ben de öfkelendim. Şimdi ben burada "niye öfkelendin?" diye kendime soruyorum. Ve o cevap veriyor, içimdeki ben: "Çünkü seni küçümsedi. Kimse seni küçümseyemez, öyleyse o da küçümsenmeyi veya hakareti hak ediyor" diye devam eder içimdeki ben. Fakat ben ona şunu diyebilmeliyim: "Ben bir şey değilim ki beni küçümsemiş olsun." Veyahut "evet beni küçümsüyor ama bu onun yanlış bir değerlendirmesi; bir insan bir insanı nasıl küçümseyebilir, bu büyük bir gaflet, dolayısıyla o şu anda büyük bir yanılgı içinde, ben ona nasıl yardım edebileceğimi düşünmeliyim" diyebilirim. Bunları diyebilmem için bir olgunluk düzeyinde, daha farklı bir düşünüş içinde olmam gerekir. Olgu değişmiyor, olayın boyutu da değişmiyor; ama önce kişi o negatif duygulanım içinde olan benliğine bakmalı.
Hani diyelim ki bir insan bir insana "sen çok berbat bir insansın" dedi. Muhatap olan kişiye biz şunu sormadık: "şu anda ne hissediyorsun?" Kişi bunu kendine sormaz, orada otomatik bir şey gelişir. İşte biz bunu kendi kendimize sormalıyız. Hani psikolojik terapilerde terapist bunu sorar; kişi öfkelenmiş veya tepki vermiştir, terapist "ne hissettin?" der. İşte onu biz kendimize sormalıyız: "şu anda ne hissediyorsun?" Mesela biri size "sen yetkin değilsin, yetersiz birisin" dedi ve sizi küçümsedi; "şu anda ne hissediyorsun" diye kişi kendine sormalıdır. Bunu kişi normalde yapmaz, hemen tepki üretir. Bu çok otomatik bir tepkidir. Kişi başta bu otomatik tepkiyi görmeli ve kırmaya çalışmalıdır. Bunu da içteki bene bakarak yapmalıdır. Fakat bu tam çözüm sağlamaz elbette, ama o otomatizasyonu bir noktada kırar.
Duygu Merkezinin Hızı ve Kontrolsüzlüğü
Bir başkasına hakaret edildiyse çok rahat karşıya tepki gösterebilirim; biri bana hakaret ettiği zaman tepki göstermiyorum ama bir başkasına yapıldığında tepki gösteriyorum. Burada kendime soru soruyorum. Bir ihtimal: sonuçta kendisine hakaret edilmediği için kendini haklı görebiliyor, "bu onun için yapıyorum" diyebiliyor. İyi dinlenmeyi unutabiliyor. Ya da bir iş düzgün yapılmıyorsa kızıyor, çünkü yine bu kendisiyle ilgili bir şey değil, sonuçta onu yapması gerekeni yapmıyor.
Burada temelde negatif duygulanımların tümü yanlıştır. Kendimize karşı kullanılsa da, bize karşı bir şey yapılsa da böyledir. Kendimizin doğrudan özne veya nesne olmadığı bir durumda da bu yanlıştır. Bir başkasına hakaret edildiği zaman orada kendini bulamıyorum, ama verilen tepkinin bir hazzı olabilir; birçok nedeni olabilir. Veyahut bir üçüncü şahsı korumanın tatmini olabilir.
Bir soru daha var: "Biz negatif duygulanımlarla çalışıyoruz, bu tüm noktaların (mizaçların) duygu partisini kapsayan bir şey mi, yoksa her nokta kendi negatif duygulanımını mı işliyor?" Değil. Burada "duygulanım" kelimesini özel bir anlamda kullanıyoruz; tam olarak duygu merkezini veya duygu bölümünü temsil etmiyor. Mesela bir mizacın umursamazlığa gelmesi de bir negatif duygulanımdır. O zaman mekanizmalar, her noktanın kendi negatif tepkisi sonucunda ortaya çıkan bir sonuç veriyor, ama bu ortaya çıkan sonuç her zaman duygu olarak ortaya çıkmıyor. İşte bu anlamda "duygu" kelimesini, tam karşılayan başka bir kelime bulamadığımız için kullanıyoruz. Buna "negatif tepkiler" de denebilir. Bahsedilen o negatif şeylerin çoğu, önemli bir kısmı duyguyla alakalıdır — öfke gibi.
Bir başka soru: "Duyguyu engellemek bir noktada imkânsız gibi bir şey. Öfke de bir duygudur, kırılmak da bir duygudur, kızgınlık da. Bunu engellemek — zihni bir aktiviteyi engellemek yine zihni bir süreçte mümkündür; ama duyguyu nasıl engelleyebiliriz ya da nasıl kanalize edebiliriz? Bir insan kırılırsa kırılır, sevinirse sevinir, üzülürse üzülür, öfkelenirse öfkelenir; 'daha az öfkeleneyim' derken bu nasıl bir süreçtir?"
Duygu merkezi ve duygu bölümü, en ilk başta konuştuğumuz merkezler içinde en hızlı ve en keskin tepki veren bölümdür. En problematik tarafı da budur zaten; en hızlı ve en keskin tepki. Bunun avantajı da var, dezavantajı da var; fakat çoğunlukla dezavantajlı olarak işler. Çok hızlı olduğu için ne aklı dinler ne de bir başka dış kişiyi dinler. Kimseyi dinlemez. Ne kişinin kendisini dinler, ne de mesela çok öfkeli olan birisine siz o anda bir şey söyleyin — en samimi arkadaşınız dahi olsa — sizi göz ardı eder; "sus, sana da şimdi sıra gelir" der mesela. Çünkü burada duygu merkezi hem çok hızlı tepki üreten, hem de tepkisinin ölçüsü şartlar tarafından belirlenen bir yapıdır. Kişi "ben şu kadar öfkeleneceğim" diyemiyor; öfke, kontrolsüz bir düzeyde, karşıdakinin onu ne kadar tetiklemesine bağlı bir şekilde gelişiyor. Dolayısıyla insanoğlunun aslında en tehlikeli durumu bu gibi durumlar, negatif duygulanımlardır.
Bunları nasıl kontrol edeceğiz, biraz onu konuşuyoruz aslında. Belki en sonunda diyeceğiz ki "olmuyor kardeşim, böyle devam edeceğiz ama hiç olmazsa hatamızı anlayacağız" diyeceğiz, "yapamıyoruz ama bu yanlış bir şey, makine böyle işliyor ama doğru işlemiyor" diyeceğiz negatif duygularımız için.
Negatif bir duygulanımı pozitif bir duygulanımla engellemek pek olası gözükmüyor. Negatif bir duygulanımı ancak — her ne kadar o mekanizmanın içinde zihinsel aktiviteler düşük de olsa, az da işlese — yine zihinsel bir takım aktiviteleri ön plana çıkararak, o sisteme dahil ederek, negatif duygulanımları belki geri plana çekebiliriz. Kısmen öyle; bir bakıma temel olan tarz odur. Neden böyle olduğu birazdan belki gelecek.
Negatif Benin İnsanı Kuşatması
Eğer bu (negatif ben) konuşmaya devam etmesine izin verir ve onu dinlerseniz, gittikçe daha negatif hale gelirsiniz. Onun tek amacı sizi negatif hale getirmek ve kuvvetinizi olabildiğince çok emmektir. Bu çok ilginç bir şey: negatif duygulanım sizi bütünüyle kuşatmak ister. Mesela birisi çok öfkelendiği zaman "alev topu gibi olmuş" derler; her tarafı öfke sarmış gibi. Kırılmış bir insana bakarsanız, her tarafını kırılmışlık kuşatmış gibi olur. Bu, insanın ne kadar büyük bir canavarla mücadele etmesi gerektiğini de düşündürmelidir.
Mesela öfkelendiği zaman bir insanın hiç düşünmemesi gibi bir şey olur; hiç düşünce, değerlendirme, yorumlama, meydana gelen yeni duruma göre tavır alma yok, son hızla gidiyor. Bu da bize şunu gösteriyor: insan çok tehlikeli bir canavarla, kendisini yutabilecek bir canavarla karşı karşıyadır. Her negatif ben tek bir amaca sahiptir: sizi yakalamak, sizden beslenmek ve sizin zararınıza kendini güçlendirmek. Hatta kişi bu negatif duygulanımları çok yaşadığında bir gün şunu der: "Ben eskiden böyle değildim, nasıl bu hâle geldim?" Çünkü artık o ben, o kadar kendini beslemiş ve güçlendirmiştir ki, o kişinin asli, fıtri hâli tamamen yenik duruma gelmiştir.
Bazen şu olur: çok öfkeli bir insan çok büyük bir hata işler; diyelim birini yaralar, veyahut çok sevdiği bir insana hiç söylenmeyecek bir söz söyler. Sonra oturur ve "ben nasıl bunu dedim?" diye düşünür. Çünkü aslında o negatif ben o kadar güçlenmiştir ki kişiyi yutmuştur; ve öyle bir yutmuştur ki, yutulandan eser kalmamıştır neredeyse. Ve o güçlenmiş negatif benlik öyle bir şey yapar ki, artık kişi "ben ne yapıyorum, ne yaptım?" der. İşte bu, bazen negatif duygulanım taşıyan bir insanın geleceği bir noktadır ve oradan dönüş yapar bazen.
Buna ne sebep olur, bu her zaman olmayabilir. Kişinin idrakinin temelleri sağlamsa ve kendini rasyonalize etmiyorsa, ahlaki veya kültürel veya dini güçlü argümanları varsa, yaptığı çok büyük bir hata onu oradan geri döndürebilir. Ama yoksa, biraz önce bahsettiğimiz şeyler; kişi kendini çok haklı bulabilir.
Mizaca Göre Öncelikli Negatif Duygulanım: Sekiz Mizacı Örneği
Her mizacın kendine göre negatif duygulanım öncelikleri var. Diyelim bir sekizin, bir birin temelde öfkesi var; peki neye öfke? Bazı şeyleri, o kişinin kendi mizacının, kişilik yapısının motivasyonlarını dikkate alarak anlayabilirsiniz. Mesela bir sekiz mizaçlı biri çok cömert olabilir, zayıfı koruyabilir, babacan bir tavır takınabilir; ama birisi ona "sen kimsin" dediğinde o insanın boğazına sarılabilir. Burada biz "bak çok iyi, dindar, ahlaklı, cömert, merhametli biri, ama nasıl böyle bir şey yapıyor?" diyemeyiz. Kişi kendi içinde, mizacının ağırlıklı olduğu negatif duygulanım neyse onun üzerinde çalışmalıdır. Onun üzerinde çalışmıyorsa ve onu dönüştürmüyorsa, o orada kalır ve tetiklendiği zaman ortaya çıkar. Çünkü kişi onu temizlenmesi gereken bir negativite, bir kir olarak görmemektedir. Görmediği için de orada kalmaktadır, tetiklendiği zaman da açığa çıkmaktadır.
Dolayısıyla, biraz önce söylediğimizi tekrar edelim: kişi negatif duygulanımlar üzerinde çalışmadan dindar olamaz, iyi bir insan da olamaz; buna imkân yok. O negatif duygulanım mutlaka bir şekilde tetiklenecek ve ortaya çıkacaktır. Kişi onu engelleyemez, eğer üzerinde çalışmıyorsa engelleyemez.
Burada önemli bir cümle: negatif durumların gerçek nedeni sizin içinizdedir. Bunu kabul edebilmek zor bir şeydir, öyle midir diye de müzakere edilebilir. Ama negatif durumların gerçek nedeni sizin içinizdedir. Sadece yarı gerçekler ve yalanlarla sizi ikna etmek, sizin üzerinizde hüküm sürmek ve yaşamınızı bozmak için yaşayan negatif benlerdedir bütün neden. Tüm negatif benler sadece sizi yıkmayı, yaşamlarınızı mahvetmeyi isterler.
(Bu noktada sohbete kısa bir ara giriyor: "Özür dilerim. Selam Yusuf, iyiyiz Allah'a çok şükür. Bir toplantıdayım, fazla konuşamayacağım. Kitabı çıkarmıştık, onu da sana gönderecektim, fırsat bulamadım; akşam ara, görüşelim inşallah." — "Tamam." — "Eyvallah, olsun, selam, sağ olun." — "Ben de bir arayayım dedim, fırsat bulamadım." Sohbet ardından kaldığı yerden devam ediyor.)
Aynı Olay, Farklı Tepki: İç Durumumuzun Belirleyiciliği
Bunu çok basit bir şekilde şöyle düşünebiliriz: bazen aynı olay vuku bulur, fakat aynı olay bizde aynı negatif tepkiyi oluşturmaz. Bu bize bir şey gösterir. Aynı insan, aynı şartlar olabilir. Diyelim ki çok mutlu olduğunuzu düşünün ve bir yere gittiniz; birisi size ilgi göstermedi, siz de duygu merkezlisiniz ama o kadar mutlusunuz ki hiç önemsemezsiniz, "kim bilir ne düşünüyordu o anda" dersiniz mesela. Ama aynı durum, mutsuzsunuz; biri sizi görmezden geldi, veya daha önce biri sizi küçümsedi; geldiğinizde en ufak bir görülmeme, fark edilmeme sizi rahatsız eder, kırılır veya alınırsınız. Dolayısıyla olayın bizzat kendisi bizi negatif duygulanıma götürmez aslında.
Mesela böyle bir arkadaşla bir gün bu konu üzerinde konuşuyorduk, arabadaydık; arkadaş şofördü. Giderken önümüzde park etmiş bir arabadan bir adam çıktı; ama öyle bir çıktı ki, neredeyse kapıyı kırıp gireceğiz — hiçbir dikkat yok, birdenbire açıldı. Fakat arkadaş ilginç bir şekilde sola kıvırıp devam etti; hiçbir şey hissetmedik, öyle devam ettik. Dedik ki "bak adam dikkat etmedi, ne kadar tehlikeli bir davranış yaptı" ve geçtik. Başka bir durumda olsa belki ona küfür edebilirdik, "insanlar ne hale gelmiş, dikkatsiz insanlar, başımı belaya sokacak" diyebilirdik. Ne fark var? Biz o anda çok iyi bir hâlde olduğumuz için o davranış bizden bir negatif duygulanım meydana getirmedi. Eğer öyle değil de, o gün birkaç olumsuz olay yaşasaydık, kapı da o şekilde açılsaydı, biz en sonunda bu memleketin ne kadar berbat olduğuna, bu insanlarla yaşanamayacağına, hatta bu memleketi terk etmek gerektiğine dair teoriler üretebilecektik. Ne fark var? Ve çok makul teoriler olacaktı bunlar. Arada hiçbir fark yok; bizim kendi iç durumumuz orada belirleyici. O durumumuzdan dolayı tepkimizin tabiatı, niteliği ve formu değişiyor. İşte bunu anlamak çok önemli.
Samimiyet Yanılgısı ve Nefse Muhalefet Etme
Kendine acıma, öfke, şüphe, korku, tedirginlik, sıkıntı, güvensizlik, kıskançlık ve diğerleri — bunlara biz negatif duygulanım diyoruz, ama "duygu" kelimesini burada tırnak içinde kullanıyoruz. İnsan bu negativiteleri sıradan, oldukça doğal, hatta gerekli bir şeymiş gibi algılama eğilimindedir. Büyük bir sıklıkla bunlar "samimiyet" olarak adlandırılır. Bu da en temel problemdir. "Ben içim dışım bir, içimdekini saklayamam, söylerim" — samimi olmaya dair bir argümanla bunu savunuruz. Elbette bunun samimiyetle hiçbir ilgisi yoktur. O zaman kişiye "samimi ol ve ifade etme" denilemez; kişi bunu samimiyetinden dolayı değil, ifade edememesinden dolayı yapmaktadır, sonra da buna "samimiyet" adını takmaktadır. Bunların ifadesi sadece insandaki bir zayıflığın, kötü bir huyun sembolüdür; güzel bir kavram olan "kendi kederini kendine saklama" kapasitesinin yetersizliğinin bir sembolüdür.
İnsan bu anlatıma karşı çıkmaya çabalarken idrak eder ve buradan bir başka ders daha çıkarır: otomatik tezahürlerle ilişkili olarak, onları sadece gözlemlemenin yeterli olmadığını, onlara karşı direnmenin şart olduğunu; çünkü insanın direnç göstermeden onları gözlemlemesinin imkânsız olduğunu idrak eder. Bu çok önemli bir şey. Tasavvufta denir ki: nefsini görmek istiyorsan ona muhalefet et. Nefsinin tabiatını ve nefsinin senin üzerinde nasıl egemen olduğunu görmek istiyorsan ona muhalefet et; o zaman onu görebilirsin.
Mesela diyelim ki kahveye o kadar alışıksın ki — bir arkadaş vardı, kahvesiz yapamıyordu — şimdi sen bir ay kahve içme, bakalım o benliğinin senin üzerinde ne kadar egemen olduğunu göreceksin: ikide bir sana kahveyi hatırlatacak, sonra bu kahve yasağını koyan kişinin aslında ne kadar zalim olduğunu, hatta kahve içmenin ne kadar doğal, günah bile olmayan bir şey olduğunu düşündürmeye çalışacak. Bir bakacaksın ki nefsin her taraftan o "kahve içmeme"yi ekarte etmeye, o yasağı delmeye çalışıyor; onu görecektir kişi. Burada şu ortaya çıkıyor: nefsinin gücünü, onu engellediğin zaman görebilirsin. Bu da negatif duygulanımlarımız üzerinde çalışırken çok önemli bir şey.
Mesela bir insan öfkelendiğinde, peygamberin dediği gibi, "sus" — bakacaktır ki susamamaktadır. Nefsi, susmaması gerektiğini, "sen ona öfkelenmezsen bu yarın başka bir şey yapar, sen ses çıkarmadığın için bu kendini haklı bulacak" diye bir sürü akli ve mantıki argüman bulacaktır. Fakat bunların hepsi oyundur, hepsi o negatif duygulanımı ifade etme amacını güden bir manipülasyondur. Kişi negatif duygulanımlarını ifade etmekte zorlanır. Mesela biri sizi kırmış, hiç bahsetmiyorsunuz ona, ima da etmiyorsunuz — ne kadar zor bir şey. Çünkü nefs bunu ifade etme zorunluluğu hisseder; bununla kendini koruduğunu, bununla kendini iyi hissettiğini, bunu yapmazsa kendini kötü, küçümsenmiş, kabullenmiş hissedeceğini ve daha bir sürü şey bulacaktır. Ve bakacaksınız ki en sonunda o lafı söylemiş ve "oh, söyledim işte" demiştir. Ve bakacaksınız ki bir egemenliğin altındadır. İşte o yüzden negatif duygulanımlarımızın bizim üzerimizdeki gücünü anlamak istiyorsak, bunları ifade etmeyelim; o zaman bunların ne kadar güçlü olduğunu görebiliriz.
Bu negatif duyguların ifadesinin iki boyutu var öyleyse: birincisi negatif duygulanım içerisinde olmak, ikincisi bunu ifade etmek. Birinin olmaması diğerinin olmadığı anlamına gelmiyor; negatif bir şey söylememek, o duygunun olmadığı anlamına gelmiyor. O zaman başlangıç aşamasında bunu ifade etmekten kaçınmak gerekiyor. Daha sonra...
(Sohbete kısa bir ara giriyor — telefon: "Özür dilerim. Selam Yusuf, iyiyiz Allah'a çok şükür, bir toplantıdayım, fazla konuşamayacağım... Tamam, elden geldiğince... Eyvallah, olsun, selam, sağ olun... Ben de bir arayayım dedim, fırsat bulamadım." Ardından sohbete geri dönülüyor.)
Negatif duygulanımlardan arınmak, onlar üzerinde çalışmak için önce gereken şey bunları ifade etmemektir. Kişi bunları ifade etmemekle onları aşmış olmaz; bu da bastırmak değildir. Şimdi eğer "çalışmak" diye bir kavram varsa kafamızda — yani "ben bunun üzerinde çalışacağım", "negatif olmama hakkına sahibim ve bu hakkımı kullanacağım, bunun üzerinde çalışacağım" diye bir perspektifimiz varsa — bu negatif duygulanımları ifade etmemek bastırmak değildir. Ama ortalama insan için bu bastırmak olur.
Çocuklara bunları uygulatmak çok zor oluyor; özellikle ergenlerde. Çoğunda öfke, darp, küfür — çok zor. Bu şeyleri düşünce anlamında işletmeye çalışıyorum, büyükler için; ama olmuyor işte. Onlara nasıl bir yöntem bulacağımı bilmiyorum, kalakaldım açıkçası.
Çocuklarda Öfke ve Sekiz Mizaçlı Çocuk Örneği
Onlara uygulanacak şeyler daha farklı. Mesela küçük çocuklara şöyle bir örnek: geçenlerde 7-8 yaşında, mizacı sekiz olan bir çocuk vardı; "abi dövmek istiyorum" diyor, elini de koyuyor, "döveceğim" diyor. İşte sekiz mizaçlı çocuklar; eğer küçüklüklerinde alışmışlarsa — televizyonla, oyunlarla, filmlerle, internet oyunlarıyla veya toplumda kavga etmelerini tetikleyecek durumlarla karşılaştıklarında — çok kısa sürede bir otomatizasyon oluşuyor: öfke gösterme ve şiddet. Özellikle sekiz mizaçlı çocuklarda.
Buradaki en önemli şey şu: sevdikleri ve sözünü dinledikleri bir otorite olduğu zaman ancak başarılı olabilirsiniz. Yani "birbirimize söz verelim, söz ver bana; sen çok iyi bir çocuksun aslında, bunu yapmak istemiyorsun" dersiniz, o da söz verir. Bu bir öğretmen olabilir, bir büyük olabilir. Der ki "çok öfkelendim ama size söz verdiğim için dövmedim." Yoksa öbür türlü anlatamayız. Orada tek şey korku olursa, disiplin ve korkudur. Mizacı sekiz olan çocuk çok fazla o disiplin ve korkuya yakın biri değildir; altı mizaçlı olsa, dokuz mizaçlı olsa korkar, ama sekiz korkmaktan neredeyse nefret eder; korkmamak ister zaten, "beni korkutmayın" der. Onun için o tür çocuklara korkutarak yapmamak lazım.
"Böyle yaparsam okuldan atılırım" dese, "atılırsam atılayım" der. İşte burada mizaç farklılıklarının farkı ortaya çıkıyor; orada yöntem korkutmak değil, "haklısın ama farklı yöntemler olabilir" diyerek ona alternatif göstermektir. Çünkü biraz önce ifade ettiğimiz gibi, duygu merkezi ve bu tür negatif duygulanımlar ani ve hızlı çıkar; kişi çocukluğundan beri belli bir süreç içinde tek bir kanalda hareket eden bir su gibi olur. Ona farklı kanallar da olabildiğini göstermek gerekir.
Diyelim ki biri sana küfür etti, hakaret etti; "ne yaptım, kafasına geçirdim yumruğunu" — tamam, bu bir yöntem. Peki başka ne yapabilirdin? "Konuşabilirim, bunu niye bana söylediğini sorabilirim" gibi değişik diğer yöntemleri de ona düşündürerek — tabii bu uzun bir süreçtir — bu aşılabilir. "Sence başka bir şey yapabilir miydin? Uzlaşabilir miydin? Konuşarak bu iş hallolabilir miydi?" Tabii burada "ben haklıyım ve adaleti uyguladım" duygusu var; haklı olmanın ve adaleti uygulama inisiyatifinin doğru olduğunu prensip olarak kabul ederek, ama bunun farklı yöntemleri olabileceğini bir çocuğa hatırlatmak lazım.
(Bu noktada sohbete geç kalan biri katılıyor: "İki haftada gelemedim, kusura bakmayın. Neler yaptınız?" — "Gelişim üzerine kayıt yaptık." — "Vereyim mi?" — "İki haftada yaptınız değil mi?" — "Evet." — "Orada vermedik." — "Ne dedik?" — "Samimiyetle ilgisi yoktur dedik." Sohbet ardından kaldığı yerden devam ediyor.)
Bunları göstermenin ikinci boyutu: kişi bunlara direnç göstermeden bunları tam olarak gözlemleyemez. Kişi ne kadar öfkeli olduğunu, mesela 3 gün veya 1 hafta "hiçbir şeye öfkelenmeyeceğim" dediği zaman aslında ne kadar çok öfkelendiğini görür. Veya "1 hafta boyunca beni kıran insanlara bir şey demeyeceğim, hatta onlara dua edeceğim" dediği zaman aslında kişi ne kadar çok kırıldığını görmüş olur. Çünkü kişi bunların ne kadar fazla olduğunun farkında değildir. Bu negatif duygulanımlar kişinin hayatında çok büyük bir yer tutar. Pek çok insanın tüm yaşamlarının bu negatif duygulanımlar tarafından düzenlendiği, kontrol edildiği ve sonunda yine onlar tarafından berbat edildiği söylenebilir.
Bunlar bizim yaşamımızda yararlı bir rol üstlenmezler. Bu çok önemli bir şey. Kırılmamızın, alınmamızın, kızmamızın, öfkelenmemizin, gücenmemizin, kıskanmamızın bir faydası yoktur. Kişi bunun üzerinde de düşünmelidir — bunların bir faydası var mı diye. Bu düşünüşler kişinin onlara karşı daha doğru tavır almasına hizmet eder. Bunlar bizi bilgilendirmez, olgunlaştırmaz ve makul bir şekilde yönlendirmez. Aslında tüm hayat algımızı ve huzurumuzu yok edip yaşamı bizim için bir yük hâline getirirler ve gelişme olasılığımıza sekte vururlar.
Yaşamımızda bu negatif duygulanımlardan daha mekanik olan hiçbir şey yoktur. Ve ilginç bir şekilde kişi bu duygulanımları sanki insani olmakla özdeşleştirir — "hepimiz insanız, dolayısıyla insani bir şey" der. Hâlbuki bu tamamen mekanik bir şeydir. Bunlar asla kontrolümüz altına giremez. Hem bunları taşıyacağım hem de kontrol edeceğim — böyle bir şey yok. Negatif duygulanımlarını kontrol edebildiklerini ve ancak kendi istedikleri bir zamanda açığa çıkardıklarını sanan insanlar sadece kendilerini aldatırlar.
Buna karşı çıkacağımı düşünmeyin, doğru — ama hangi düzeyde doğru? Alt düzeyde doğru. Nefs-i emmare düzeyinde, İslami geleneği kullanırsak, hatta "uykuda olmayı" kabul ediyorsak bu doğrudur. Gerçekten birisine öfkelenmemiz bizi rahatlatabilir; öfkelendiğimiz bir insana sövüp saymak bizi rahatlatabilir. Bizi kıran bir insanın yüzüne serbestçe "sen berbat bir insansın, çok kötü bir insansın, seninle bir daha hiç konuşmayacağım" demek insanı rahatlatır. Ama hangi insanı, hangi düzeydeki insanı ve hangi yapımızı rahatlatır? İşte onu sormak lazım.
Yedi ve Altı Mizaçlarında Negatif Duygulanım
Genel sorunlar sürekli aynı konumda mı kalıyor, yoksa yedilerde bunu nasıl uyarlayacağız? Yedilerde ne tür bir negatif kullanım olabilir? Genelde içe kapanma mı oluyor, o mu sayılıyor? Yedilerde bir hattı işlediği zaman o da öfkelenir. Bir de yedinin en hoşlanmadığı, fakat pek farkına varılmayan şey: yok sayıldığı zaman muhataplarını yok sayması ve umursamamasıdır. Çok rastlanan bir şeydir bu — yok sayılmak. Durumuna göre kısmen gelir. Olumsuzluklara dair çekince de bir negatif duygulanımdır; yedilerde hoşlanmadığı ve keyif almadığı bir durumdan hemen uzaklaşma — aslında o da üzerinde çalışması gereken bir durumdur.
Altılarda nasıl? Altı için daha çok güvensizlik ve şüphe demiştik herhalde. Burada bir güvensizlik, şüphe ve bir anlamda altılarda da küçümsenme, yok sayılma ve eleştirilmeye karşı aşırı bir alınganlık vardır. Bu onun en temeldeki negatif duygulanım tarzıdır.
Dolayısıyla günümüzde modern insan bu negatif duygulanımlara hem haklılık vermekte hem de bir nevi onlara takmaktadır. Her mizaç kendi negatif duygulanımlarını terk etme tavsiyesiyle karşılaşsa, sanki varlığından bir şey çekip almışsınız gibi olur. Dolayısıyla kişi bundan kopamamaktadır; hatta bunları yüceltmektedir de — kendi varlığının bir parçası hâlinde kabul etmektedir. Mesela bir mizacın yargılayıcılığı, öfkesi içselleşmiş ve yüceltilmiştir aynı zamanda. Bu önemli bir problem oluşturuyor.
Öfke Boşaltma Terapisi: Geçici Rahatlama mı, Kalıcı Çözüm mü?
İsmail Bey, biz mesela grup terapilerinde veya bireysel terapilerde, eğer bir kişiye karşı öfke duyulmuş, birikmiş ve bunu ona söyleyememişse — mesela bu ölmüş bir insan da olabilir, veya kocasından şiddet görmüş, ezik düşmüş bir kadın mesela — "bir şey söyleyelim mi?" denir, boş bir sandalye hayal ettirilir. Ortaya bir sandalye konur, içindeki öfkeyi kusar, tabiri caizse, bütün öfkesini boşaltır. O duruma gelmek için bayağı yoğunlaşır; oraya geldiği anda bir yandan ağlar, bir yandan bütün öfkesini ifade eder ve müthiş bir rahatlama sürecine girer. Ama bunu yapmadığı zaman, yılların birikimi o kadar çok ki başka türlü atamıyor. Böyle yöntemler kullanılıyor.
Bu şöyle düşünülebilir: bu geçici bir tedavi olarak kabul edilebilir. Fakat gerçek gelişim şudur ki, bunların temelde yanlış olduğu — benim bir insana karşı öfke biriktirmemin, negatif duygulanım içinde bulunmamın, kırılmamın yanlışlığıdır asıl olan şey. Ama tabii ki, bir kazan neredeyse patlayacaksa kapağını açarsınız, buharı tahliye edersiniz; fakat temeldeki o ateşin olmaması gerekir. Yoksa "ben ifade ettim, rahatladım" demek doğru, tamam, rahatlayalım; ama bu asli bir şey midir? Bu asli bir şey değildir.
(Sohbete kısa, günlük bir ara giriyor — birinin bağırmasıyla ilgili küçük bir şaka ve mendil aranması: "Islak mendil de var, kurusu da var. Kurusu var mı? Burada. Sen otur, telefonla ben ilgilenirim." Sohbet ardından devam ediyor.)
Burada hangi düzeyde bir şeyin uygulanacağı, hangi düzeyde bir şeyin yanlış olduğu iyi anlaşılmalıdır. Bu karıştırıldığı için mesela geleneksel öğreti öfkelenmemeyi ifade eder; ama öbür durumda da "öfkeni ifade ettiğinde rahatlarsın" denir. Bu ilki hangi düzey için, ikincisi hangi düzey için söyleniyor — bunları ayırmadığımız zaman burada bir kafa karışıklığı olacaktır. Hakiki bir insan, o tekâmül sürecine odaklıysa, hakiki insan olma gayesini taşıyorsa, negatif duygulanımların tamamen yanlış olduğunu ve bunlar üzerinde çalışması gerektiğini bilir, buna göre çaba gösterir. Öbür türlü, kişi kendi düşük nefs düzeyinde kalıp o nefs düzeyinin rahatlatılmasını istiyorsa, bu ayrı bir konudur. "Kardeşim, bak öfkelen, rahatla, tamam doğru; ama sen bu gidişle insan olamazsın." O düzeyde de tabii ki rehabilitasyonun bir niteliği var, ama neyi rehabilite ettiğimizi bilmeliyiz. Neyi düzelttiğimizi ve neyi rahatlattığımızı bilmezsek, onu gerçek insanın rahatlama tarzı gibi zannedebiliriz. Bu yanlış bir şeydir.
Haklısınız da İsmail Bey; ben mesela dolu bir şeyin zihinle hemen çözülebileceğini, hemen akli olarak düşünüp insan olma yoluna girmeye çalışmanın, bedeni rahatlamadan, ruhu rahatlamadan çok zor olduğunu düşünüyorum, değil mi? Uzun bir yol zaten. Boş bir şeyin doldurulması daha kolaydır; insan doluysa, zihinle bazı şeyleri çözmek çok zor gibi geliyor bana. Yani önce bir tedavi sürecinden geçsin, ondan sonra dolmaya başlasın — bu anlamda. Tabii ki, fakat işte burada süreci doğru işletmek gerekir. Kişi belli bir düzeyde tolerans gösterilen bir niteliğin doğru olduğu yanılgısına düşmemelidir. Bu önemlidir.
Buradaki, zihinsel düzeyde mesela bir insanın bize karşı yaptığı bir yanlışı düşünelim ve bizim ona karşı beslediğimiz bir duygulanımımızın olduğunu düşünelim. Şimdi biz, o insanın bu durumda yapacak başka bir şeyi olmadığını anladığımızda, aslında yarı yarıya o negatif duygulanımımız ortadan kalkar. Güçlü bir teorik zemin aslında bizim birçok negatif duygulanımımızı ortadan kaldırır. Biz teorik zemin konusunda da yanlış içindeyiz; zannediyoruz ki muhatabımız olan insanlar şuurludur ve istemezlerse o hareketi yapmayacaklardı. Geleneksel öğreti der ki: hayır, o bundan başka bir şey yapamazdı. O zaman ne olur? İşte gerçek anlamda affedicilik, tolerans gösterme ve merhametli olma ortaya çıkar. Muhatabım o durumda başka bir şey yapamazdı. Dolayısıyla bu, bizim negatif duygulanımlarımızın temelindeki yanlış anlayışla ilgilidir.
Mesela bir insan diyorsa ki "ben kendi izzet-i nefsime çok düşkünüm, kendime laf ettirmem" — niye ettirmezsin ki? Bırak etsin. Ettiği zaman ne olacak, neyi kaybedeceksin? Yani biz yanlış bir zemin üzerinde oturup o yanlış zeminin üzerinden sağlıklı olmayı arıyoruz. Mesela geçen bir arkadaş vardı, hayatta kendine göre bir planlama yapmış; yaptığı planlama çökmüş, "canım artık hiçbir şey yapmak istemiyorum, hiçbir şey yapmayacağım" diyor. Bak, baştaki planlamanda bir yanlışlık var; senin planına Tanrı'nın uyacağını mı düşünüyorsun, veya senin planın Allah tarafından imzalanmış mı? "Evet, bu planı imzalıyorum" mu demiş, geçerli mi? Neyi planlıyorsun ki, sonra o planlamana insanlar uygun hareket etmediği için insanlara kırılıyorsun, kırıldığın için de rahatlama terapilerine gidiyorsun. Kısır döngü bu.
Bir de şunu soruyorum: grup terapisindeki o öfkeyi boşaltma — ama orada sadece onun duyduğu öfke mi boşaltılmış oluyor, yoksa tamamen bir öfke duygusu mu uyandırılmış oluyor? Yani bu, öfke duygusunu hiç uyandırmıyor mu aslında, yoksa var olan bir şey mi o? Boşaltılma, öncesinde onun bastırdığı şey. Bunu daha sonraki süreçte de görmüyor musunuz — başkalarına karşı daha sonra öfkeyle tepki verdiğini? Zaten olumsuz giden bir şeyler var; hayatında bir şeylerin kötü gittiğini hissediyor, psikolojik olarak sıkıntıları var, bazı olaylarda karar veremiyor, başka sıkıntıları var. Ama onun kaynağında anlıyorsunuz ki sürekli ilerledikçe bir öfke var; birisinin duyduğu veya birilerine duyduğu bir öfke.
Mesela bu, evlenemeyen, karar veremeyen bir genç kız örneği: bunun altında yatan asıl sebep zamanında babasına duyduğu öfke — babasından şiddet görmüş, ailesi görmüş vesaire, erkek dünyasına karşı yaşamış olduğu bir öfke var, aynı şeyi kardeşinden de görüyor, ve bu ona karşı cinse karşı bir güvensizlik oluşturuyor; o yüzden evlenmeye karşı bir çekingenlik var. Baştan hikâyesini dinlediğinizde basit gibi geliyor — o kararsızlığı, o süreci yaşaması — ama derinlere indiğinizde, altında o erkek dünyasına karşı, özellikle babasına karşı duyduğu bir öfke var. Birikiyor, birikiyor; babasına karşı o kadar kötü ki, içindekini boşaltacak.
Peki boşalttığı zaman iyileşir mi? Bu bir metot; orada boşalabilirse, söyleyebilirse rahatlayabilir. Ama yapamayabilir de bunu; ama oraya kadar gelmiş, o kişiye yapamadı. O terapide bitiyor mu bu öfke dönemi? Bitmez tabii, bu bir süreç. O anlık rahatlar, en azından babasına ve karşı cinse karşı duyduğu öfkeyi bulmuş, fark etmiş olur. Ve özellikle babasına söylemek istediklerini o sırada söyledi mesela. Babası ona birçok şey yapmış olabilir; "sen bize bunu yaptın, şunu yaptın" diyecek belki — orada, ben böyle bir şeye şahit olmuştum, içinden çok kötü şeyler söylemek geldi kızın ama söyleyemedi, ağladı. Babası hakkında söylemek istediği şeyi söyleyemedi çünkü inancı vardı, o anlamda zararlı olabilir diye söylemedi, kendini engelledi. Ama böyle düşünmeyen bir insan, veya diyelim o insan (baba) yaşıyorsa, ona karşı söyleyemediğini, senelerce biriktirdiğini o sırada söylüyor.
Bilinçaltında var olan bu öfke, bu süreçten sonra bilinç yüzeyine çıkarsa ve artık o negatif duygulanım, bundan sonraki süreçlerde normal gündelik olaylarda dahi tepkisel, dışa dönük bir öfke düzeyinde yaşanırsa, bu da iyileşme sürecinde pozitif bir şey değildir demek istiyoruz sanırım. Öyle bir sonucu da olabilir; artık öfkesini açıkça ifade ediyor, bundan sonra rahatlıkla ifade edecek. Bu bir dönem olabilir. Ama bu kişiden kişiye göre değişir, tabii yönlendiren kişiye göre de değişir. Yönlendiren psikolog, psikiyatrist her kimse, ona o açıklığı vermemeli, ya da o kişiyi bilinçlendirmeli.
Bir de bazen kişi, doğrudan doğruya kendisini öfkelendiren kişiye bir şey söylemez ama gider etrafına anlatır ve rahatlar; direkt o kişiye değil de başkalarına anlatırsınız, üçüncü şahsa kızgınlıkla, öfkeyle bir şey anlatırsınız, ama öfkelendiğiniz başka bir şahıstır. Burada nefs mekanizmasında böyle bir rahatlama tarzı var; bu da bir açıdan bunun bir başka versiyonu. Burada ne olmuş oluyor? Kişi o fiksasyondan çıkmış oluyor; hayatında hiç kimseye ifade edemediği bir şeyi ifade ederek, "ifade ettim" diyor ve o geride kalabiliyor. Tabii bu tamamen kişinin yönlendirilmesine ve bakış açısına bağlı bir şey.
Bebeklere Karşı Neden Negatif Duygulanım Duymayız?
Negatif duygulanımlarla mücadeleye başlamadan önce, faydalı tek bir negatif duygulanımın bile var olmadığını idrak etmek şarttır. Tüm negatif duygulanımlar eşit derecede kötüdür ve tümü de zayıflık simgesidir. Dikkat edin, bebeklere karşı hiçbir negatif duygulanımımız olmuyor. Neden? Mesela 3 aylık, 6 aylık bir çocuğa olmuyor; niye olmuyor, onun karşısında zayıflık hissetmiyoruz, değil mi? Büyüklerin ne farkı var? Aslında hiçbir farkları yok. İşte biz büyükler karşısında zayıflık hissediyoruz ve zarar göreceğimizi düşünüyoruz insanların tavırlarından, ama o bebeğe karşı bunu duymuyoruz. Hem o çocuğun masumiyeti hem de bizim o çocuk karşısındaki zayıflık algımızın olmayışı, negatif duygulanımımızı engeller.
Mesela bir altı aylık, bir buçuk-iki yaşında bir çocuk size "çok çirkinsin" dese hiç alınmazsınız. Aynı şeyi büyük biri söylese niye alınırız, değil mi? Veyahut "sen ne biçim adamsın" dese alınmayız; ama bir başka büyük dese alınabiliriz. Kendimizi ifade edebilmek veya diğer pek çok şey için negatif duygulanımların gerekli, kaçınılmaz ve hatta yararlı olduğunu düşünmeye devam ettikçe hiçbir şey yapamayız. Negatif duygulanımların hiç de yararlı olmadığını ve yaşamımızda hiçbir faydalı işlevinin olmadığını, ama yine de aynı zamanda tüm yaşantımızın onların üzerine kurulu olduğunu idrak edebilmek, belki bize mücadele etme gereğinin farkına vardırabilir.
Negatif Duygulanımların Gerçek Kaynağı ve "Hak İddiası"
Negatif duygulanımların koşullar yüzünden ortaya çıktıklarını sanmak en büyük yanlıştır. Ve bu koşullara tam tamına uygun düşen mükemmel bir neden bularak kendimizi kızgın hissettiğimizden bahsedebiliriz. Fakat tüm negatif duygulanımlar bizde, bizim içimizdedir. Onlarla mücadele etmeye başlamadan önce, kızgın olmak için uygun nedenler olmadığını idrak etmeliyiz. Negatif duygulanımların başka insanların hataları yüzünden ya da koşulların bozukluğu yüzünden ortaya çıktığını düşünürüz ve böyle düşünmeyi severiz. Öfkem bir nedenden kaynaklanmıyor; öfkemin kaynağı benim içimdedir. Negatif duygulanımların kaynağı dışsal nedenler değildir, içimizdedir. Bir başkasının bir eyleminin ya da belirli koşulların bende negatif bir duygulanım yaratmasını gerektirecek tek bir kaçınılmaz neden bile yoktur. Bu sadece zayıflığımızdan kaynaklanır. Kendinizi gözlerseniz, nedenler hep aynı kalsa da diğer zamanlarda aynı nedenlerin böyle bir duygulanım yaratmadığını görebilirsiniz.
Şiddet gösteren erkekler zayıftır. Öfke bir zayıflığın işaretidir. Ve kişi şunu der: "eğer tepki vermezsem, çatışmazsam, beni işgal eder, bana zarar verir, bana bir şey kaybettirir." Bu aslında bir zayıflık tahayyülünün sonucudur. Temeldeki bütün hepsinin nedeni odur. Genelde savunma mekanizması dışarıyı suçlar: "kadın konuşmasaydı ben ona vurmazdım" diyor. Basit bir mantıkla baktığımızda doğru gibi görünür. Fakat kişi şunu düşünmeli: kadın öyle konuştuğu hâlde sen öfkelenmeyebilir miydin? Evet, öfkelenmeyebilirdin. İşte mesele bu. O, yanlış bir yerden bakarak "sen beni öfkelendiriyorsun" der.
Mesela benim mizacım öfkeye çok yatkın bir mizaç olsun. Bir sekiz mizacındaki birinin dediğini yapmadığında, sekizde doğal olarak öfke oluşur. Bu aslında şudur: "sen benim dediğimi yapmalısın, yapmak zorundasın, bana itiraz edemezsin, bana hayır diyemezsin." İşte buradaki temel şey, bir sekiz mizacı için şudur: "neden sana birisi hayır diyemesin, neden bir insan senin dediğine uysun?" Burada temel neden, kişinin kendisini bir konuda haklı bulmasıdır. Diyelim ki evladına "şunu yapmalısın" dedi ve muhatabı dediğini yapmadığında oluşacak şey, o mizacın doğal negatif duygulanımı olan öfkedir.
Dolayısıyla burada kişi şunu sormalı: senin ne gibi bir hakkın var? Hiçbir hakkın yok. Eğer "benim hiçbir insan üzerinde hakkım yok" dersen, o zaman bende öfkenin yüzde seksen gider. Hakkım olduğunu düşündüğüm andan itibaren, ben kendimin öfkelenmesinin zeminini oluşturmuşum demektir. "Kimse beni hayal kırıklığına uğratmamalı, beklentilerimi, sevdiğim insanlar beklentilerimi karşılamalı" dediğin zaman, negatif duygulanımın önünü açmış oluyorsun. Böyle bir şey yok çünkü. Dolayısıyla biz aslında negatif duygulanımlarımızın zeminini daha en baştan oluşturuyoruz; oluşturduğumuz için de, doğal olarak o zeminin üzerinde negatif duygulanımlar ortaya çıkıyor.
İfade Etmemeyi Bırakmak ile Duygularla Başa Çıkmak Arasındaki Fark
Negatif heyecanları ifade etmeyi bırakmak ile bu heyecanların kendileriyle başa çıkma mücadelesinin birbirinden oldukça farklı iki pratik olduğunu anlamak gerekir. Bu duygulanımları ifade etmeye son verme çabası önce gelir. Onları ifade etmeye son vermeyi öğrenmedikçe, bu heyecanların, duygulanımların kendileriyle başa çıkabilme konusunda hiçbir şey yapamazsınız.
Bu, Peygamber'in bir sözünde netleşmiştir. Peygamber'e biri gelip "bana ne yapmayı tavsiye edersin" diye soruyor. Peygamber üç defa "öfkelenme" diyor. Adam üç defa soruyor, üç defasında da "öfkelenme" diyor. Adam "efendim, öfkelenirsem ne yapayım?" diyor. "Hiç olmazsa sus" diyor. İşte bu, burada ifade ettiğimiz şeyin gelenekteki temeli. Negatif duygulanımlar içinde olduğun an sus. Biri seni kırdı, kırıldın, sus. İfade etme.
Bu sadece susmak, öfkeyi önlemez, değil mi? Tabii ki önlemez zaten. İnsan olma konusunda tekâmül etmek istiyorsanız, sadece suskunluk yeterli olmayacaktır. Yalnız suskunlukla yaramayacaktır. Doğru çalışırsa yaramaya başlayacaktır. Bu çalışmak dediğimiz şey, bunu sadece kabul etmek değildir; çok derinlikli bir yönelimdir. Negatif duygulanımların ifade edilmesi konusunda belli bir kontrol kazandığınızda, negatif duygulanımlarla kendi içlerinde çalışmaya başlarsınız; kendindeki yapıda çalışıyorsun artık. Ama önce ifade etmiyorsun. Temelde hangi negatif duygulanımlara sahip olduğunuzu, niçin ortaya çıktıklarını, onları neyin ortaya çıkardığını keşfedersiniz. Kişi bunlar üzerinde gerçekten oturup çalışmalıdır: bende ne kırılmaya, alınmaya, gücenmeye, kızgınlığa, öfkeye sebep oluyor — bunları yazmalıdır. Olguları yazmalı, o olguların hangi düzeyinde, hangi noktasında o negatif duygulanımın başladığını, yükseldiğini teker teker incelemelidir. Bir arkeolog gibi çalışmak gerekir kendi içinde.
Akıl, Duygu Merkezi, Öfke Merkezi: Doğru Düşünme Zemini
Duygulanımlar üzerindeki tek kontrolünüzün zihniniz yoluyla olabileceğini anlamalısınız. Bu İslam geleneğinde de böyle ifade edilmiştir: denir ki en üstte akıl vardır, daha sonra duygu merkezi, daha sonra öfke merkezi denir geleneksel kitaplarda. Kişi hem bir şeyleri talep ettiğinde, istediğinde, beklenti içinde olduğunda, hem de kendini savunmak veya mücadele etmek için tepki göstereceğinde akıldan müsaade almalıdır. Yani temel olan, üste olan, yönetici olan akıldır, zihindir, düşünmedir.
Ama bu kontrol hemen gelmez. Altı ay doğru düşünürseniz, negatif duygulanımlar bunlardan etkilenecektir. Çünkü ortaya çıkış nedenleri yanlış düşünme alışkanlığına bağlıdır. Bugün doğru düşünmeye başlarsanız, negatif duygulanımlarınız hemen yarın değişmeyecektir; fakat şimdi doğru düşünmeye başlarsanız, altı aylık bir süre içinde değişebilirler. Ancak zemin önceden hazırlanmalıdır. Bu duygulanımların başlamasına bir kez izin verdiniz mi, artık onları durduramazsınız. Bu çok önemli bir şey; düğmeye bastığınız zaman bir baraj kapısının açılması gibidir. Bir kez izin verdiniz mi ucunu bulamazsınız; bir kez ifade etmeye başladınız mı artık onun egemenliği altına girersiniz. Savaş kafanızda başlamalıdır. Ve belli bir konudaki düşünme biçiminizi keşfetmek zorundasınız.
Negatif bir duygulanım görünmeye başladığında kendinize hakim olmalısınız — olamazsınız. Negatif bir duygulanım görünmeye başladığında ona hakim olamazsınız; artık çok geçtir, o hamlesini gerçekleştirmiştir bile.
Örneğin kızgınlık tezahürleri gibi şeyleri ancak belli bir şekilde kontrol edebilirsiniz. Belli bir kişiyle karşılaşmak durumundasınız diyelim, ve bu kişinin sizi gerdiğini farz edelim; onunla ne zaman karşılaşsanız öfkeniz kendini gösterme eğilimindedir ve siz bundan artık hoşlanmıyorsunuz. Fakat kendinize nasıl hakim olacaksınız? Düşünme biçiminizle ilgili bir çalışmayla işe başlamalısınız. Bu insan hakkında ne düşünüyorsunuz — gerildiğiniz zaman ne hissettiğiniz değil, sakin anlarınızda bu insan hakkında ne düşünüyorsunuz? Onunla tartıştığınızı, ona yanıldığını ispat ettiğinizi, tüm hatalarını yüzüne söylediğinizi, size karşı genellikle yanlış davrandığını düşünürsünüz. Tüm bunlar beyninizden geçer. İşte yanılgıya düştüğünüz nokta budur. Doğru düşünmeyi öğrenmek zorundasınız, doğru düşünmenin yöntemini keşfetmek zorundasınız.
Bunu başarabilirseniz şöyle olacaktır: heyecan, düşünceden çok daha hızlı olmasına rağmen geçici bir şeydir; ama düşünce sürekli ve kalıcıdır. Negatif duygulanıma siz düşünsel bir zemin hazırlarsanız, veyahut o negatif duygulanımın yanlış düşünsel zeminini sürekli tutarsanız, o negatif duygulanım her an ortaya çıkacaktır — arkasını güçlendiriyoruz demektir. Yani o kendisine haklı bir zemin, haklı bir dayanak bulmaktadır. Biz o dayanağı ortadan kaldırmadan negatif duygulanımlar üzerinde çalışamayız. Ama şu çok önemli: negatif duygulanımlar geçicidir. Ve biz, kalıcı ve doğru bir düşünme anlayışı zemininde, onların filizlendikleri ortamı ortadan kaldırabiliriz.
Kırılma Anında Yapılacak Şey
Peki, kırıldığımız anlarda düşünelim: neden mesela desteklenmediğimizi hissediyoruz? Bazı beklentilerimizden dolayı kırılmışızdır. Bunu tutmak yerine, önce sabretmek de olur değil mi?
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Yok --- ---