Nur, Fıtrat ve Takva - Sahte Maneviyata Karşı Gerçek Varlık
Allah'ın Nuru: Fiziksel Işık Değil, Soyut Aydınlık
Nur, ışık değil. Şöyle söyleyeyim, açık söyleyeyim: "Allah yerin ve göğün nurudur" denildiğinde "Allah yerin ve göğün ışığıdır" diye çevirsek, ışığı da bu anlamda alsak, herhalde yanlış olur değil mi? Veya gökyüzü görünen gözümüze karanlık diyelim; "Allah yerin ve göğün nurudur" deniyor. Nerede o zaman nur, karanlık olduğunda gökyüzünde eğer bir karanlık nokta varsa değil mi? Böyle anlayamayız. Türkçede onun karşılığı ne? Türkçede onun karşılığı yok; yani bir nevi soyut aydınlık. Soyut, veya beş duyudan bağımsız olan bir aydınlığa işaret eder. Mesela diyelim ki bir velinin nuru vardır ama sen gözle göremezsin. Bir de nurun rengi de vardır, farklı renkleri vardır; siyah nur da vardır -siyah katliam değil.
Çünkü hocam, bu biraz şey; hani "aydınlanmış kişi" dediğimizde modernizmin aydınlanması, aydınlanmış kişinin aydınlanması, ışık denkleminde -yani spiritüel şeyleri konuşan arkadaşlar bakıyorum, o kadar yanlış bir bağlantı ki. Ben o yüzden bir sormak isterim; işte orada şu soruyu sormak lazım: neyle aydınlanmış? Yoksa öyle türlü birileri başının üzerine beyaz hale koyup aydınlanıyor. Mesela bir hocayı dinliyordum, o şöyle diyor: "biz hem bilimin aydınlığını hem dinin insanı arındıran ve açığa çıkartan aydınlığını birleştiriyoruz" gibi, izafi üzerinden iyi, doğru, güzel bilgi işlerini bir araya getirerek aydınlandığını düşünüyor. Böyle dersler yapıyor ya da bu minvalde olan insanları çağırıyor.
Anlaşılmıyor -aydınlanma bu değil ama. Değil, aydınlanma o değil. Yani bilimin bilgisi izafi bir bilgidir; biraz onu anlamak gerekiyor. O kadar fazla gerçeklikten farklı bir şekilde bilime mutlak bir gerçeklik, mutlak bir hakikat nazarıyla bakmamak gerekiyor. Bu bilimi küçümsemek de değil ama bilimsel bilginin mahiyetiyle ilgili bir şey. O yüzden modern zamanlarda tabii ki bilimsel bilgi aşırı abartılmış bir şeydir; biraz da bilim felsefesini tam bilmeyenlerin çok mutlaklaştırdığı bir şey. "Bilim böyle diyor" -hatta birileri birilerini bastırmak için bilimi kullanırlar.
Bir gün ben böyle bir yerde çalışıyordum; böyle birisiyle bir tartışmamız oldu, o zaman 18-19 yaşındayım. Biraz tırnak içinde kendini şey hissetti, ezilmiş hissetti; bu sefer dedi ki "sen nerede okuyorsun?" Ben "ilkokulu bitirdim" dedim, "belli zaten" dedi. Ben o zaman biraz insanları irrite ederdim, alttan alta ezerdim; tabii çok kötü bir benliktir o. "Hastane" dedim, ben ilkokulu bitirdim diye. Sonra o böyle bir şey yaptı: "işte zaten sizin gibi okumayan cahiller böyle şeydir" falan filan. "Yok" dedim, "ben veterinerlik fakültesindeyim, üniversite okuyorum" dedim; birden bir durdu, çekti gitti. Yani böyle bilimselliği veya üniversite bilgisini çok abartmamak gerekir. Bilimsel bilgi izafi bir bilgidir; hem sınırlıdır hem görecelidir. Mahiyetini doğru tanımlayıp ona göre kabullenmek veya değer vermek gerekir. Böyle reddetmek, bilim karşıtlığı da gerekmez, bilimcilik de gerekmez. Dini çok fazla illa bilimsel bilgiyle desteklemek de gerekmez, illa zorlamamak gerekir.
Dinin dili veya dinin anlatmak istediği şey nadiren maddi gerçekliktir; her zaman maddi gerçeklik üzerinde durmaz. Çünkü dinin maksadı insanın maddeye, dünyaya ait bilgisini geliştirmek, onu maddeten ve medeniyet noktasında terakkiye ulaştırmak değildir. Din temelde senin içteki donanımını, yetkinliğini sana fark ettiren ve senin varlığının bütün imkân ve kabiliyetini açığa çıkarmayı hedefleyen bir mesajdır. O yüzden dinin birinci ve temel gayesi insanın dünyadaki hayatını daha kolay kılmak değildir. Din burada insanın temelde kaybettiği şeyi, yani unuttuğu ve kaybettiğini de bilemediği, fark etmediği şeyi hatırlatır. O da insanın kendisinin ne olduğu, insanın mutlakla olan bağının ne olduğu ve varlığın hakikatinin ne olduğudur. En temel şey bunlardır: sen kimsin, kime aitsin ve varlık nedir? Bunu anlamak için gelmiş bir mesajdır; buna dair yanılgıları düzeltmeye hizmet eden bir mesajdır. O yüzden dinin fonksiyonu daha spiritüel, daha asli olan gerçekliğe işaret etmektir.
Sahte Maneviyat: Enerji, Kuantum, Beyin
O yüzden dinden beslenmemiz gereken nokta budur. Mesela ben spiritüel bilincin açılması için "üstünde kötü bir enerji varmış, onun alınması lazımmış" ya da "beynimde şu merkez varmış, onun açılması lazımmış" ya da "bilinçaltında kirli yerler varmış, açılması lazımmış, işte reiki öğrenmem lazımmış" gibi bir sürü şey duyuyorum; şu anda bunlarla ilgilendiğim için bunlar için soruyorum, gerçekten spiritüel bilgi değil mi? Temelde değil; böyle tepe bezini açmakla ermek mümkün olsa, dini eserler de "git şu otu ye, şu çayı iç, erersin" derdi değil mi? Öyle bir şey yok.
Mesela bir kişinin anlatımı için söylüyorum: "bütün olay beyinde, beyinde bir bilinç durumu var ya da bilinç seviyesi var, oraya ulaşınca belli nöron ağları ya da bağlantıları açılınca bu gelişiyor" falan. Şimdi haklı bir noktada şöyle anlatıyor kendisi: "işte bir madde kullandığın zaman şu salgılanıyor, öyle saatler önce şöyle deneyimler yaşıyorsun; işte ermişlerin anlattığı deneyimler de böyle deneyimler, demek ki bunun yolu buradan geçiyor" gibi bir bağlantı duyuyorum mesela. Hepsi yanlış. O tür şeylerin hepsi yanlış. Böyle beyne çok fazla abartılı bir değer atfediliyor maneviyatta; daha doğrusu bugünkü sahte veya yüzeysel maneviyat ekollerinde. Hatta "inanç geni bulunuyor" falan, nerede bulunmuşsa öyle bir gen de varmış diye böyle sahte iddialar. Bunlar bilim de değil, biraz dini modernize edip "biz bilimseliz, biz moderniz" havası vermek için beyne atfetme.
Yani adam ölünce ne oluyor? O zaman beyin toprak olup gidiyor; adam nerede, adam toprakta mı? Öyle mi kabul edelim? Buna şöyle bir yorum ekleyen de duydum hocam: "işte biz ışığın mahiyetini öğrenince, onun bir tanecik modeli değil de daha böyle enerji parçacığı şeklinde olduğunu öğrenince, aslında bütün maddenin enerji hâlinde olduğunu, işte yer yer kristalleştiğini falan, aslında bir kuantum denizinde yüzüyoruz; ben toprağa girince de, ölünce de bu kuantum denizinde bir yerlere gideceğim" diye. Yani ayrı, yine bu izafi düzenin içerisinde ama; kastedilen bir şeyle de birleştirmişler.
Bediüzzaman'ın bir sözü var: "ehli dünyayı ve materyalistleri boğan madde ayağımı dahi ıslatmadı" diyor. Bir başka ifadesinde de "bir çeşit maddi madde olan esir maddesi" diyor. Şimdi esiri biz esir veya eterik yapı diyoruz, veya işte kuantum varlık diyoruz; aslında o esir bir nevi de denilebilir, aslında o da bir maddi maddedir yani, o da madde dışı bir şey değil, madde üstü bir şey değil. Dolayısıyla belki şu noktada bir problem var: gerçek asli olan tam anlaşılmayınca bu sefer izafi şeyler asıl zannediliyor. Temel hata burada.
Onun için bir insan kendini bilmenin, hakikatin en azından belli bir noktasına gelmediği müddetçe yaptığı yorumlar da yanıltıcı olabilir. Hani diyelim ki ilk kez uzaya çıktığında "işte güneş sistemi çok büyüktür" dersin, ondan sonra bir bakarsın ki aslında güneş sistemi de bir galaksinin içindeymiş, sadece bu galaksi de yokmuş, milyarlarca galaksi varmış falan. Bakın ne oluyor aslında? İlerledikçe aslında bir başka yer açılıyor. Ama eğer sen tamamına künhüne vakıf olamazsan bulunduğun noktayı büyük zannedersin ve onu temel zemin zannedersin. O yüzden yanılgının temeli bu. Biz de aslında benlik olarak aynı tuzağa düşüyoruz; işte hislerimizi bazen kendimiz olarak algılıyoruz, bazen düşünce mekanizmamızı kendimiz olarak algılıyoruz. İşte adamın IQ'su çok yüksekse sanki hakikati daha iyi bulurmuş zannediyoruz. Mesela bu gibi yanılgılar var. Dolayısıyla insan nerede olduğunu ancak yolun tümünü bildiğinde kavrayabilir; yolun tümünü bilebilirse ancak neresinde olduğunu kavrayabilir. O yüzden böyle çok fazla işte enerji, kuantum falan bu gibi şeyler biraz gerçek maneviyatı modernize kavramlarla ikame etmeye çalışan yaklaşımlardır; biraz onlara dikkatli bakmak gerekiyor. Benim kanaatim bu.
"Siz ruhu bedenden ayırıyorsunuz ya, asıl onların tıkandığı nokta ruha dayandırmaya çalışıyorlar; akılları bir yerde tıkanıyor. O zaman biz bunu biraz daha subtle boyuta taşıyalım, biraz daha uygun hâle getirelim deyince böyle süslü kelimelerle benliği psikolojik benlik, bedensel benlik, ruhsal benlik şeklinde ayırıyorlar; orada ayrılmayınca zaten hepsi tıkanıyor mu, biraz karışıyor?" Tabii karışıyor; ama karman çorman değil, herkesin bir süreci var, herkese saygı duymak lazım, kendi süreçleridir. Hani daha önce tekrar ettim, bir sufinin ifadesi: "bulduğundan mutmain isen bulduğunla kal; değilsen daha ilerisi de olabilir." Yani eğer bulduğuyla bir kişi mutmainse ve "ben buldum" diyorsa diyecek bir şey yok, ona "sen bulamadın" demek tartışmak manasız bir şeydir. Ama "dahası var" olabilir diyebiliyorsa o zaman o biraz daha iyi bir noktadadır. O yüzden peygambere tavsiye edilen dua "ya Rabbi ilmimi arttır" şeklindedir. O yüzden insan biraz o noktada mütevazı olup, bilmiyorsa da belki o bilenlere danışması ve en azından bildiği şeyin üstünde spekülasyon yapmaması gerekir; daha makul bir şeydir o. Spekülasyon yaptığında insan kendini sınırlamış olur.
Felsefe: Hikmet Sevgisi
Peki bu maddi yaratılmış kevn u fesad dediğimiz şeylere bakarak, inceleyerek, ben fizikle ya da bilimle yaptığım şeylerle, ya da atıyorum geçen Antalya'da felsefeyle -aslında çok ulaşılacak bir şey değil mi bunlarla? Bunlarla da gerçekten ulaşılmaz mı? Bu, ulaşılacak bir yol mu, buradan çıkmak, başlamak? Ben hakikati bulmaya çalışıyorum ama... Geçen bir yerde rastladım, böyle Türkiye'de sayılı felsefe hocalarından birinin, "felsefe kuşku duymaktır, felsefe şöyle yapmaktır, böyle etmektir" diye böyle güzel laflar söylemiş. Ben de herhalde cevap verdim mi yoksa aklımdan mı cevap verdim hatırlamıyorum: felsefe şüphe duymak şu bu falan değildir. Felsefe, hikmeti seven insanın hikmetin kendisine verilmesi için kendini uygun hâle getirme yoludur. Felsefe budur; yoksa işte "felsefe şüphe etmektir, şüphe etmekle başlar, şüphe ediyorsan sen felsefeye girmişsin demektir" gibi şeyler değil. O yüzden felsefe şüpheyi arttırmaz aslında; ama tabii ki mevcut durumdan şüphe etmekle başlayabilir, bu ayrı bir şeydir.
Ama felsefe, hikmeti seven ve bir objektif hikmet olduğuna inanan insanın o hikmeti -yani sofya'yı- sevip ona ulaşmaya iştiyak duyup kendini o sofyanın, yani hikmetin kendisine verilmesine uygun hâle getirmek için çaba göstermesidir; aklını, hissiyatını, benliğini hikmetin kendisine verilmesine hazırlama yolculuğudur. Budur felsefe. Kelime kökü de zaten budur: hikmet sevgisi. Kişi hikmetin kendisine verilmesine kendini hazırlar. O yüzden "felsefe biraz ölmektir" ifadesinin bir anlamı da biraz budur; yani senin psikolojik benlik düzeyinde nötralize olman ve onun üzerine herhangi bir bilgi, varlık inşa etmemendir. Çünkü o, varlığın kendisi veya varlığın zemini değildir.
Orada "felsefe biraz ölmektir, ölmeyi öğrenmektir"den kasıt da senin o psikolojik benlik düzeyinde bir şey olduğunu, var olduğunu, özgür olduğunu zannetme tuzağından seni kurtarmak ister. Felsefenin seni ulaştıracağı şey odur: seni ego düzeyinde varlık zannından kurtarır. Bakın varlığınızı öldürmüyorsunuz orada, varlık zannından kurtuluyorsunuz; bir şeyi öldürmeye gerek yok aslında, o mecazen söylenmiş bir şeydir. Kişiyi varlık zannından kurtarır, o düzeydeki varlık algısından kurtarır, ta ki gerçek varlığını idrak edinceye kadar.
Bunun da ölçüsü nedir? Kişinin arzu ve korkularını aşabilme bilincine gelmesidir. Çünkü arzu ve korkuların varsa tırnak içinde felsefe de yapamazsın, sofyaya da ulaşamazsın; çünkü arzu ve korkularının seni tuttuğu bir alan var, sen o alana mahkûmsun. Arzu ve korkularının seni tuttuğu alan, senin daha bir üst düzeye çıkmanı engeller. Arzu ve korkularının nereden kaynaklandığını bilmemen de senin gerçek anlamda yol almanı engeller; çünkü arzu ve korkularının kaynağını bilmiyorsun. Yani arzu ve korkularının bir ego bilincinden kaynaklandığını, bir geçici, sınırlı, sahte bir benlik algısından kaynaklandığının farkında değilsin; zannediyorsun ki ben sabit bir şeyim, "ben" dediğimde sabit bir varlığım var, onun da arzuları, korkuları var, o da arzularını tatmin edip korkularından emin olunca mutlu olacak, var olduğunu hissedecek. Böyle bir konseptin üzerinden hayata baktığında o zaman problem yaşıyoruz.
Burada Bediüzzaman'ın bir ifadesi -"benim gibi nefs-i emmareyi taşıyan gaddar"- şöyle der: "bir lezzet verse bin elem takar, bir yedirse yüz tokat vurur." Buradaki nefs-i emmare, bir şey olmaya çalışan benlik, arzularının gerçekleşmesiyle ancak mutlu olacağını zanneden benlik, illa kendini ortaya koyma ihtiyacı içinde olan benlik, başkalarıyla kendini mukayese eden benlik, başkalarıyla kendini mukayese edip kendini aşağıda veya yukarıda gören benlik, bir şeye sahip olmazsa mahrum ve mağdur olduğunu zanneden benlik -bütün bunlar nefs-i emmaredir. Ve Bediüzzaman diyor ki, böyle bir nefs-i emmareyi taşıyorsan bu dünya sana çok gaddardır; yani sen dünyayı çok gaddar görürsün. Hepimiz az çok zaman zaman öyle görürüz değil mi? "Bu dünya çok zor" diyoruz -en yumuşak ifademiz bu. Veya insanlara "şu insanlar var ya ne kadar kötüler, seni ne kadar rahatsız ediyorlar" değil mi? Ey ego diye sormak gerekir ve o tuzaktan çıkmak gerekir.
Sen Kimsin? Zihinle Cevaplanamayan Soru
Bakın burada çok güzel bir ifadedir bu; yani sen böyle bir benlik algısı taşıyorsan, böyle bir benlik algısıyla insanlar, dünya, hayat sana çok ters gelecektir. Çünkü böyle bir özne bilinci üzerinden hayata bakıyorsun. Mesela diyelim ki bir şey güzel gidiyor, değişmesin istiyorsun; değişince rahatsız oluyorsun. Diyelim ki sağlıklısın, bu sağlıklılığın sürüp gitsin istiyorsun; kendine göre güzel bir ilişkin var, bu ilişkin güzel gitsin istiyorsun; güzel bir ilişkin yoksa illa güzel olmasını istiyorsun, ve hayatı, varlığı bunun üzerine kuruyorsun. Dolayısıyla ne yapmış oluyorsun? Seni "kendim" diye lanse eden bir benliğin penceresinden hayatı okuyorsun. Eğer o pencereden hayatı okursan bu dünya çok gaddardır, çok problematik bir dünyadır: adalet yok, hak hukuk yok, nezaket yok -her şeyi bir kenara bırak, ölüyorsun, hasta oluyorsun, ihtiyarlıyorsun, sevdiklerin birer birer vefat edecekler. Kırk yıl sonrasını düşünün: şu an sevdiğiniz, önem verdiğiniz insanlardan kaçı kalacak? Hâlâ siz yaşıyorsunuz, altmış yıl geçti, sene iki bin yetmiş dokuz -kim kalacak, sevdiklerinizden kim kalacak? Hani biz kendimizin kaldığını düşünüp o mantıkla düşünelim değil mi; biz de büyük ihtimalle gideceğiz. Peki ne bu dünya nedir ya, bu hayat nedir o zaman?
Bakın hangi özne bilinciyle yaşıyorsanız, hayat, varlık, kendilik, mutluluk, huzur hepsi buna göre tanımlanıp şekillenir. Nasıl ki şey düşünün: üç yaşında bir çocuğun mutluluğu nedir? İşte ona hoşuna giden arkadaşını görüp de kendisinde olmayan bir oyuncağın alınmasıdır; ne kadar mutlu olur, onun için mutluluk odur. On sekiz yaşında bir delikanlı için mutluluk işte bir sevgilisi olsun, biri onu çok sevsin; veya biraz yaşı büyüsün, bir şey başaracak, bir şeye ulaşacak, işte kendini daha aşağıda gördüğü birilerinden daha iyi bir noktaya gelecek. O zaman diyecek ki "tamam şimdi mutluyum." Eğer o noktaya ulaşamazsa da hiç mutlu olmayacak. Veya kötü giden bir evliliği var, iyi giderse mutlu olacak; iyi giden bir evliliği var, "aman bozulmasın." Bu nedir? Dünya hakikaten zor bir şey yani.
O yüzden insanoğlunun kendisine soracağı şey şudur: sen kimsin? Bu -bakın bu sorunun cevabını şu bilincimizle asla veremeyiz; bunu da bilelim. Bunun için söylüyorum, aklınıza gelen cevapların yanlış olduğunu hatırlatmak için söylüyorum. Sen kimsin? Şu an bilmiyorsun, önce bunu kabul et; kim olduğunu bilmiyorsun. Zihninden geçen "ben falan tarihte doğdum, işte doğacak ve ölecek olan birisin" -değilsin. Sen bunların hiçbiri değilsin. Ve gerçekten "ben kimim" sorusunu sorup şöyle kenara bırakmak lazım; bırakmaktan kastım, gözünün önünde dursun ama bu zihninle cevaplamaya çalışma. Çünkü bu zihninin vereceği bir cevap değildir o. Sonra zihninin ürettiği bütün şeyleri sırala, sonra hepsine de ki "bunlar değilim."
Buradan başlamak lazım: "bunlar değilim." Bir beden değilim, duygularım değilim, düşüncelerim değilim, ilişkilerim değilim, ilişkilerim üzerinden hissettiğim değerlilik veya değersizlik değilim. Başarı veya başarısızlık üzerinden kendimi var veya yok hissetmek noktasındaki benlik değilim. Kendini ispat edecek olan biri değilim, kendini göstermek isteyen biri değilim, görülmemekten rahatsız olan biri değilim, önemsenmemekten rahatsız olan biri değilim, çok önemsenip değer verilmekten dolayı kendimi çok iyi hisseden biri de değilim. Bunlar hepsi psikolojik duyumlar, psikolojik algılar; bunları reddetmiyoruz ama bunlar ben değilim. Bakın şu an elimizdeki bütün şeyler aslında bırakılması gereken şeyler.
Varlık Tuzağı ve Gerçek Varlık
Yine bir âlimin ifadesiyle: "hakikate ancak şu yolla gidilebildiğini idrak ettim; bir noktada dedim ki hiçbir varlığım yok ki ona dayanayım, hiçbir rengim yok ki onunla görüneyim." Çünkü insanda, insan egosunda iki temel tuzak var: bir "ben varım" diyor ama o varlık algısı neye oturtuluyor? Doğduğu günden bugüne kadarki eylemlerine, düşüncelerine, duygularına dayanıyor; kendini var olarak algılatan şeylerin bu olduğunu, bunlar olduğunu ve bunlarla var olduğunu düşünüyor. Bu anlamda bir varlık tuzağı var; yani yanlış noktalara bina edilen bir varlık tuzağı var. Aslında varız, varız ama şu an hissettiğimiz varlık algısında, varlık zemininde var değiliz. Biz gerçekten varız, hepimiz gerçekten varız; ama o bireysel benlik varoluşu zemininde bir şey değil bu. "İşte ben varım, bak bir bedenim var, işte aklım var, düşünüyorum, hislerim var vesaire" -evet bunlar senin bedeninin ve psikolojik aygıtının işlevleri; fakat senin gerçek varlığın bu değil. Sen gerçekten varsın aslında ama varlık algısından kastettiğin şeyler bunlar değil; "varım" dediğinde bunların üzerine kendi varlığını bina etme, çünkü bunlar geçici şeyler.
Ne dememiz gerekiyor? İşte bu anlamda "hiçbir varlığım yok ki ona dayanayım, hiçbir rengim yok ki onunla görüneyim." Bir de egoda ne vardır? Görünmek istiyor bir şekilde, veya hani en azından görenlerin görebileceği bir şey olmak istiyor. Hani bazı egolar "ben kendimi göstermiyorum ama bakan beni görür" hesabı yapar; bazıları da göstermek ister -hepsi aynıdır, arada bir fark yoktur. İkinci bir şey yoktur ki aslında o noktada görünme arzusu duysun insan. O yüzden gerçek varlığımız görünme, kendini gösterme, fark edilme gibi bir algıya sahip değildir; öyle bir şey yok, "görüneyim" yok. Hatta bir kısım bilgeler şunu derler: peygamber o ilk vahyi aldığında hakiki varlık idrakine vardığı için o gösterme arzusu istemedi, korktu, saklanmak istedi. Ama zaten baksaydı da göstermeyi istememiş olurdu; o durumda onu gösterme arzusu duyan bir benliği de yok. Anlatabildim mi?
Tıpkı böyle yeni doğmuş bir çocuğun, bir iki aylık bir çocuğun o doğal varlığı gibi; mesela o vardır ama siz ona "var mısın yok musun" diye soracak olsanız size "ben varım" demez muhtemelen, ama varlığın farkındadır. Ama "ben varım" demez. Varlık bizatihi sizin ayrılmaz bir özelliğiniz; hepimiz varız. Ama egonuz bu bahsettiğim gerçek varlığımızı unutur, sahte bir varlık zemini oluşturur. "İşte kendimi çok eksik hissediyorum, ondan daha iyiyim, daha kötüyüm, şöyleyim böyleyim" bir sürü hikâye uyduruyor egonuz; size yepyeni bir hikâye oluşturur, yepyeni bir varoluş oluşturur: "işte ben ondan iyiyim, kötüyüm, daha iyi olacağım, yok olamıyorum, kendimi göstermem gerekir, ne kadar gösterebiliyorum, ne kadar fark ediliyorum, veya neyim var ki kendimi göstereyim." Bütün bu sorular hepsi boşa düşer, hiçbiri kalmaz.
Evet, dünyadaki tüm ıstırap ve mutsuzluk kişiselleştirilmiş bir "ben" veya "biz" duygusundan kaynaklanır. Ve o duygu -o ben duygusu, ben hissi, ben algısı- sizin özünüzü örtüp gizler. O içsel özün farkında olmadığınızda, sonuçta daima ıstırap ve mutsuzluk yaratırsınız; bu kadar basittir. Onun için hani acı var mı? Tabii ki bir düzeyde var; işte psikolojik benliğin varsa dünya çok acı vericidir. Bakın kendi egonuzdan da acı yüklenirsiniz. Yani "kendini ifade edemem acısı" diyor -kendimi ifade edemiyorum, bu biliyor musun ne kadar acı? Ben biliyorum ama bu sahte bir acı. Peki böyle bir acı yaşar mı insan? Yaşayabilir, kendini ifade edemeyen. "Yanlış anlaşılmanın acısını biliyor musun?" Tabii ki biliyorum ama sahte bir acı; hepsi sahte. Yani peki hangi düzeyde var gibi hissediliyor? Psikolojik benlik düzeyinde var gibi hissediliyor; yani nefs-i emmare düzeyinde acı çok vardır, hem de az buz değil, çok var hem de, o kadar çok ki.
"Peygamberin ağladığı hadisler niye ağlıyor peki hocam?" Onlar ayrı, her biri tek tek indirilip bağlamlarıyla tanımlanması gerekir. Yani şunu demek istiyorum: psikolojik bir benliğin kendiniz olduğunu zannediyorsanız kesin acı çekeceksiniz, başka bir çareniz yok. Çünkü genelde bizde şöyle oluyor: atıyorum, evladına duyduğu bir acı ya da kendisini düşünmedi ama başkasının düşündüğü bir acıyı kutsal görme gibi bir şey olabiliyor; tabii o da yanlış. Yani bazen ego başkası üzerinden acı çeker; "tamam ben o kadar acılarıma takılmıyorum ama insanlar çok acı çekiyor" -aslında o insanlar da ego düzleminde oldukları için acı çekiyor. Mesela şöyle düşünün: bir yaşında bir bebek diyelim ki doğuştan çok ağır bir hastalığa yakalanmış, o çocuk mesela yaşıyor, diyelim ki üç ay sonra da ölüyor. Aslında bir acısı yok onun, siz onun adına acı üretiyorsunuz kafanızda. Anlatabildim mi? Yani eğer o çocukta benlik algısı şekillenmemişse, o çocukta sizin anladığınız anlamda bir acı yok. Ama ne zaman "ben" demeye başlar -sonra der ki "anne, ben niye diğerleri gibi değilim, ben niye hastayım" demeye başladığı an benlik algısı oluşmuş demektir. Ve onun üzerinden acı başlar.
Algı Olmadan Acı da Yoktur
Algısı olmadığı anda bir acı yoktur; o da sadece yaşanan bir şeydir, yaşanan bir olgu vardır. Bakın ayet ne diyor? "Hanginiz daha güzel karşılık verecek" noktasında sizi bu dünyada hayırla şerle muhatap kılarız. Yani bu dünyanın mahiyeti sana acı çektirmek veya seni mutlu etmek değildir; bu dünyanın mahiyeti, bu dünyadaki dualiteye senin fıtratının kodlarıyla ne ölçüde cevap verip veremeyeceğinin kendin tarafından deneyimlenmesidir. Fıtratının tamlığını yaşarsan güzel bir karşılık verirsin; seni taşlayana "ya Rabbi onları affet, onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar" der, onlara dua edebilirsin. Veya sana rahatsız edici davranan birine aşırı veya ölçüsüz tepki verebilirsin. Egon der ki "ben bu dünyada yaşamak istemiyorum, ben böyle çok güzel romantik, herkesin hassas, samimi, dürüst olduğu, herkesin mutlu olduğu bir dünyada yaşamak istiyorum" dersin. Egon bir dünya imajı üretir; o imajı bulamayınca da üzülür. Hâlbuki bu dünyanın mahiyetini sen çözümlemediğin için problem yaşıyorsun. Bu dünya ne sana acı vermek için kurgulanmıştır ne de seni mutlu etmek için kurgulanmıştır; böyle bir mahiyeti yok. Ama dikkat edin insan egosunun dünyayı algılama biçimi budur değil mi? "Dünyada ya acı çekersin ya mutlu olursun" -dünyayla ne ilgisi var ki bu acı çekmenin veya mutlu olmanın? Değil mi? Acı çekmek veya mutlu olmak senin bilincinle ilişkili bir şey. Sen doğal bilincindeysen, yaşadığın olaylara fıtratının gereğince cevap veren doğal bir insan olarak şu dünyadaki dualiteyi deneyimleyen biri olmuş olursun, bu kadar.
Bakın ne mutluluktan bahsettim ne acıdan bahsettim değil mi? Yok öyle bir şey. Ama bir benlik üzerinden hayatı okuyorsan o zaman hayatın bir kısmı sana acı, bir kısmı mutlu gelir; çünkü bir benlikle algılıyorsun. Yani şöyle düşünün: şimdi bir çocuk bu odaya girdiğinde bakacak ne var, "adamın biri konuşuyor, birileri de oturmuş, niye oturuyorlar ki, hiçbirinin elinde de oyuncak yok, ne balon var ne araba var, değil mi, hiçbir şey yok, bir eğlence de yok." Şimdi o çocuğun bilinci o gözle görecektir değil mi? Biz de çocuğa "ya bu çocuğa bir şey verin de oyalansın" diyeceğiz değil mi? Şimdi biz de gerçeğe göre işte o çocuk gibiyiz yani. Hayatın objektif gerçekliği kaybolmuş bilincimizden: "ne yapıyorum ben, işte bir şey yapmam lazım, kendimi ispat etmem lazım." Böyle bir arkadaş var, iki üç ayda bir böyle krizi tutar: "mutsuzum, yaşamak istemiyorum." Niye? "Kendimi ispat edeceğim bir şey arıyorum ama bulamıyorum, ben işte şunu hedeflemiştim ama ulaşamadım." Hep kendini hem kendine hem dünyaya ispat edecek; onun da oyuncağı bu. Herkes bir oyuncak tutmuş eline, o oyuncakla meşgul; oyuncağının elinden alınması durumunda rahatsız oluyor, bir süre oyuncağı ile oynadığında mutlu oluyor. Fakat şu düşünülmüyor: gerçekten böyle bir algıya sahip olan kimdir ve insan bu mudur acaba?
Çünkü bakın hepimizin alıştırıldığı bir şey değil mi, hepimiz böyle bir benliğe alıştırılmışız. Bunun farkına vardığında veya en azından başka bir gerçeklik olduğunu az çok düşündüğünde yol alabilirsin; ama bunlara tutunduğunda asla yol alamazsın. Neye tutunuyoruz bu noktada? Arzularımıza tutunuyoruz veya korkularımıza tutunuyoruz. Arzu, daha tam olarak kendiniz olabilmek için kendinize bir şey katma ihtiyacıdır -arzu bu; çok güzel bir ifade, tekrar ediyorum: daha tam olarak kendiniz olabilmek için kendinize bir şey katma ihtiyacı. Henüz olamamışsınız, tam olmaya çalışıyorsunuz. "Tam olabilme" -hepimizin kafasında bir hikâye var: bu olursa tam oldu hissedeceğim, şu an biraz eksik var ama şöyle bir şey olursa tam olacak.
Veyahut da ne yapıyorsunuz bu durumda? Bir şey katmaya çalışıyorsunuz: "bir ilişkim olursa tam olabilirim, işte bir şeyi başarabilirsem tam olduğumu hissedeceğim, işte evim olsun, oyum olsun" işte yani en maddisinden en psikolojik olanına kadar. Hep bir şey kendinize kattığınızda, bir şeyi kendinize eklediğinizde tam olacağınızı düşünüyorsunuz. Psikolojik benlik size böyle bir kazık atıyor, size böyle bir tuzak kuruyor yani: "bak şu olursa tam olacaksın, evlendin, çocuk olursa tam olacak, çocuk oldu, evlendirirsen tam olacak, o evdi, torunu görürsen tam olacak" -hep bir "tam olacak" hikâyesi var egonun.
Veyahut da korkularına tutunmak zorunda; tüm korku bir şeyleri kaybetme ve bu nedenle küçülme ve daha az olma korkusudur. Sen neyi kaybetmekten korkuyorsun? Kaybettiğin şey senin bir parçan değil ki, neyi kaybetmekten korkuyorsun? Ama ego bilinç diyor size: "o şey senin parçan, onu kaybedersen eksileceksin, onu kaybettiğin anda bir eksiklik olacak." Sana bu senaryoyu keşfetmediğin müddetçe o hikâye alıp başını yürüyecek, hiçbir zaman bitmeyecek. Mesela düşünün, çoğunuzun çocuğu vardır -şimdi "benim yok" diyeceksiniz ki sizin çocuğunuz olmadığı için böyle. Mesela farz edin ki haber geldi, çocuğunuz öldü; mesela ne hissedersiniz, bir durup bir bakın böyle mesela. "Benim bile ciğerim kontrol ediyor" -bir şeyi kaybetme, mesela bak neyi kaybediyorsun yani, ne azalıyor? Bak senin hayali bir varlığın var, o varlığın içinde diyelim ki çocuğun da var; çocuğun var, senin çocuğun olmuş oluyor nereden oluyorsa, o senin bir varlığının bir parçası; ve onun ölümü diyelim, bir şeyi kaybetmek, bir şey eksiliyor. Şimdi eğer her ne konuda böyle bir his alıyorsanız, siz korku tarafından yönetiliyorsunuz demektir. Hâlbuki hiçbir şeye karşı korku duymamak gerekir. Çocuğun dediğin çocuk yaratıcıya ait bir varlıktır; yaratıcıyla çok özel bir kaderi vardır, eğer bugün ölmesi takdir olmuşsa bugün ölecektir; çocuk da ona ait, sen de ona aitsin. Sağlığın yaratıcının verdiği bir şey; olursa şükret, olmazsa gitmesi gerekiyormuş şu anda. Eğer onu tekrar geri getirme imkânını Allah sana vermişse tedavi için gayret et; bir şey kaybetmiyorsun. Farz et ki bedenin ölümcül bir hastalığa yakalanmış, bir şey kaybetmiyorsun; yani gerçek varlığından bir şey kaybetmiyorsun. Ama varlığını bedeninle birlikte tanımlıyorsan o zaman işte problem olacaktır.
Yani varlığının bir parçası bedeninse, o zaman bedenin öldüğünde bu bir kayıp olarak algılanacak senin dünyanda. O zaman bir şeyi kaybetme ve kazanma bir arzu ve korku hikâyesidir. Yani biz tabii ki hayatta bir şeyleri iyi, doğru ve güzel diye isteriz; bir şey kötü olmasın, eksik olmasın isteriz, bu ayrı bir şey. Fakat bunu varlığımız olarak tanımlayamayız. Yani ben iyi, güzel, doğru olan neyse onu isterim, arzu ederim; fakat varoluşsal bir arzu olarak istemem, yani "beni var edecek bu, böyle varlığımı tamamlayacak, kendimi tamamlanmış hissedeceğim." Hayır öyle bir şey yok yani. Yoksa tabii ki psikolojik olarak iyi giden hayat isteriz, hani iyi mi geldi kötü mü isterim -tabii ki iyi olanı isterim, bunda hiçbir mahsur yok. Ama iyi olmadığında bu bende bir varoluşsal eksiklik oluşturmaz; temel kriterimiz bu. Varoluşsal bir eksiklik oluşturuyorsa o yanlış bir arzu algısıdır. Çünkü bir şeyin olması veya olmaması varoluşsal olarak bana ne bir şey katar ne bir şey eksiltir; o sadece benim deneyim alanımdır.
Atlas Okyanusu'nda tsunami olmasıyla süt liman olması, Atlas Okyanusu'nun suyunda bir eksiklik veya fazlalık meydana getirmez; o bir dalgalanma işlevidir. Dalgalanır; bazen büyük yüksek dalgalar olur okyanusta, bazen küçük dalgalar olur, bazen de dalgasız süt liman da olabilir. Bu onun varlığında bir değişiklik meydana getiriyor mu? Getirmiyor; dalgalı olduğunda var, dalgasız olduğunda yok değil. O yüzden bakın ego sürekli bize "bedensel bir his var mı, duygusal bir dalgalanma var mı, düşünsel bir şey var mı" diye sürekli bunlarla bizi meşgul eder. Bunlar yoksa "yok gibisin"; o yüzden insanın canı sıkılıyor. Hâlbuki onun derininde bir varlık var, asıl varlık o; yoksa düşünce, duygu ve arzular denizin üzerindeki dalgalar gibidir. Onların olup olmaması ayrı bir konudur, varoluşsal bir şey değildir o. Uzayda galaksiler olsa da uzay var, olmasa da var; uzayın kendisi -bizim boşluk dediğimiz ama aslında bir hacim- onun içinde şu kadar galaksi veya bu kadar galaksi olması onu arttırıp eksiltmez.
Onun için dünyada yaşadığınız şeylerden dolayı diyor Allah: gıpta etmeyin, kıskançlık duymayın, "adam ne kadar şanslı" falan demeyin; "ya işte ben çok kötü bir durumdayım" demeyin. Bunlar o bu deneyimi yaşıyor, ben bu deneyimi yaşıyor, falan da şu deneyimi yaşıyor -bu kadar, başka bir şey yok. Yoksa "şanslıyım, çok iyi benim durumum" veya "karşımdaki çok iyi durumda ama ben mahrumum, dolayısıyla varlığımda bir eksiklik var, kendimi tamamlamak, kendimi gerçekleştirmek istiyorum" -bunların hepsi süper ego hikâyeleridir. O yüzden asla böyle bir dili insanın kullanmaması önerilir; çünkü bu insanın kendine hazırladığı bir tuzaktır. Sen sadece bir kısım şeyleri bu dünyada deneyimliyorsun. Deneyimlediğin bu süreçte fıtratına göre ne kadar yaşıyorsun, ne zaman fıtratından biraz uzak şekilde ona cevap veriyorsun, bütün hikâye bu. Yoksa bu dünyada ne var olacaksın ne yok olacaksın. Ama ego ne yapıyor size ve bize hepimize? Bir var olma hikâyesi ürettiriyor; var olmaya çalışıyoruz, mücadele ediyoruz, ne için? "İşte var olma mücadelesi, kendimi gerçekleştirmeye çalışıyorum" -düpedüz yalan, düpedüz bir yalan.
Kehf Suresi ve Benlik Üstü Motivasyon
Diyelim ki kendi üstüne çalışan birisi biliyor ki, mesela atıyorum şu an uyuşturucu müptelası değilim ama böyle bir şeyle uğraşıyor olsam, kendi üstüne çalışma artık hikâye olacak: "ben bir ömür bununla takılıp gideceğim." Ara ara ettiğim bir dua, bir hadiste geçtiği için, "beni kolaylaştır, zorlaştırma" -bunu ego bağlamında etmemek ve daha güzel etmek için nasıl bakmam lazım? Şimdi söylüyorsun mesela: "ben izafi düzlemde bir şeylere takılmamak için dua ediyorum, çünkü mesela bazen kaldıramayacağım, çok fiksasyona vuracağım." Ego bağlamındaki en güzel dua nedir biliyor musunuz? Peygamberimizin aslında hatırlatmak için ettiği ve çoğumuzun duyduğu bir dua aslında: "beni nefsimle baş başa bırakma." Ne güzel bir dua, baş başa kaldığında o ego seni rahat bırakmaz. Yani baş başa kalmak dediğimizde ne zannediyoruz? "Nefsimle" -yani nefsim deyince de hep böyle kötü düşünceler, kötü arzular, kötü eylemler olarak onu algılıyoruz.
Biz yaz kış, sabah akşam, 7 gün 24 saat nefsimizle baş başayız. Ne demek nefsimle baş başa? Psikolojik benliğin var: "keşke şu şöyle olsa, böyle olsa, ama niye böyle değil, ya şöyle olsa daha güzel olmaz mı, işte güzel bir dünya" -şimdi bak bu nefsinle baş başa kaldın sen şimdi. Mesela "ya insan da yalnız kalamıyor, yalnızlık çok zor bir şey" -bak nefsinle baş başasın. Ya ne demek nefsinle baş başa? Psikolojik benlikten başka bir şeyin yok zannediyorsun, onunla baş başasın, başka biri yok. Ama gerçek kendin, ruhsal benliğinin farkında olsan, o zaman psikolojik benlikle baş başa asla kalmazsın. Psikolojik benliğin de bir şeyi var, realitesi var ama o senin merkezin değil ve senin aslın değil.
Mesela peygamber Taif'te taşlandı; psikolojik benlik dese ki -ona örnek konuşturuyoruz, farz ediyoruz- "işte sen bu insanlara iyiyi doğruyu güzeli anlatmaya çalıştın, iyi niyetlisin, ama şu insanların sana yaptığına bak, sen onlara kötülük mü yaptın ki seni taşlıyorlar, ne yaptın da seni taşlıyorlar, sen bunu hak edecek ne yaptın, kötülük mü yaptın onlara?" Dese mesela demiş diyelim farz ediyoruz. Sadece burada kalsa ne olur? Nefsiyle baş başa kalmış olur; ve nefsi ona bir sürü acı hikâyesi üretir değil mi? "Ne biçim toplum, dünya bozulmuş, sen insanlara iyilik yapmak için gidiyorsun, en temiz niyetlerle gidiyorsun, hiçbir beklentim bile yok, ama insanların sana yaptığına bak." Bu nefsiyle baş başa kalmak. Ama ne kadar doğal gibi gözüküyor değil mi bize? Yani biz nefsimizle baş başa kalmayı böyle üçkâğıtçı, sahtekâr, şey zannediyoruz -o değil, o zaten işin iyice berbat olmuş hâli. Ama biraz önce söylediğimiz gibi, farz edelim ki peygamberin nefsi böyle dedi; eğer nefsiyle baş başa kalsa ne olacak? Onu bir acı hikâyesine dönüştürecek. Ama ne diyor? "Ya Rabbi diyor, sen benden razıysan -o razılık neye bağlı- ben senin kodladığın fıtrata uygun yaşıyorsam, fıtratıma uygun olmaya gayret ediyorsam ve sen de bundan razıysan ve bana bu konuda yardımınla destekliyorsan, başıma gelen hiçbir şeyin ehemmiyeti yok. Olabilir, o insanlar yanıltılmış olabilirler, beni taşlamış olabilirler, bu onların süreci; bana düşen şey fıtratıma uygun bir şekilde düşünmek, hissetmek ve davranmak. Bunu da yapabildiysem ve bundan dolayı da sen benden razıysan, benim hiçbir rahatsızlığım, hiçbir hoşnutsuzluğum yok." Bakın nefsiyle baş başa kalmadı.
O yüzden kendinize hep şunu sorun: şu an kiminle baş başasın? Ve yanına, deyim yerindeyse tırnak içinde kendi içinden iyi bir arkadaş bul; fıtratından bir arkadaş bulman gerekir, çünkü nefsinle baş başa kalırsan onun hikâyesi bambaşka, o sana bambaşka bir hikâye üretiyor: "işte mağdursun, mahrumsun, hak etmediğin bir sürü şey yaşadın, işte aslında hak ettiğin yere gelemedin, işte beş para etmez insanlar nerelere geldiler, işte o sana haksızlık yapıyor, bu sana haksızlık yapıyor, kimse seni anlamıyor, kimse senin derdini sormuyor." Bir sürü hikâye anlatır. Şöyle de bir hikâye anlatır: "o ne güzel bir hayat yaşarım, inşallah bundan sonra da çok güzel şeyler yaşarım, hayat çok güzel ya" falan -bu da bir nefsinizle baş başa kalma durumu yani. O anda şunu sormalısınız: şu an kimle baş başayım? Çünkü baş başa olma bakın, o var, başka kimse yok. Onun için "nefsimle beni bir an bile baş başa bırakma" diyor peygamber. O zaman kalabiliyor muyuz? Evet, kalabiliyor. O zaman kendimizi hatırlatalım: şu an kimle baş başayım? Şöyle şöyle bir benlikle onu tanımlayın; mesela işte başkalarıyla kendini kıyaslayan benlikle baş başayım, şu an kendini mağdur hisseden benlikle baş başayım, şu an haksızlığa uğradığını düşünen benlikle baş başayım, şu an dünyada gerekli ve hak ettiği şeyi bulamamış ve bundan dolayı da kendini şanssız hisseden benlikle baş başayım.
Tanımlayın bunu ki bir dahaki sefere daha uyanık olun. "Şu an nefsimle baş başayım, tövbe tövbe, gidip bir namaz kılayım" demeyin; hemen kimin sizi kuşattığının adını koyun: ben en çok hangi benliklerle baş başa kalıyorum, veya hangi benliklerle baş başa kaldığımda zorlanıyorum, hangi benliklerle baş başa kaldığımda hayat bana daha kötü geliyor, hangi benliklerle baş başa kaldığımda kendimden tırnak içinde rahatsız oluyorum. Bunları sorarsanız o zaman sizi çoğunlukla kendisiyle baş başa bırakarak neyin mağdur ettiğini anlarsınız. Ve asla bu algıdan kopmamalısınız. Yani bunu yaparken "tamam, ben nefsimle baş başayım, insanların hiçbir suçu yok" diye hikâyeler uydurmayın; bunlar sahtekâr benliklerdir, oradan buradan sizi çekiştirmeye çalışırlar. Konu sizin kiminle baş başa olduğunuzdur, insanların ne olduğu değildir. Çevrenizdeki bütün insanlar sahtekâr da olabilir, her türlü ne olursa olsun, hiç önemli değil orası değil; siz kiminle baş başasınız? Bakın peygamber nefsiyle baş başa olsaydı, "ya Rabbi onları affet, onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar" diyebilir miydi? Diyemezdi.
"İşte Allah büyük, işte ahirette Allah bunun mükafatını verecek" -bakın bu da nefsinizle baş başa kalmaktı; arada bir fark yok. Böyle bir şeyin ahiretle ilgili hikâye üretmesi de nefsaniyettir aslında; onun ahirete dönük bir hikâyesi olması, nefis olması gerçeğini ortadan kaldırmıyor. "Dua derken aradaki süreç için dua etmeyeyim hocam, hep tepeye mi verdik?" Hayır. Bakın en güzel dua: "ya Rabbi beni nefsimle baş başa bırakma" -yani her şeyi kuşatan bir dua. Mesela dediğim gibi, mesela diyelim ki "zorlaştırma, kolaylaştır" -aslında zor gösteren de bir benlik; anlatabildim mi? Yani onun için dedim, "beni nefsimle baş başa bırakma" en kapsamlı duadır aslında; içine çok şeyi koyabilirsiniz, onun içinde çok şey var. Aklınıza gelebilecek her şey o duanın içinde.
Kirlenmemek İçin İyi Olmak: Takva
"Beni nefsimle baş başa bırakma" -ama bunu irdeleyin: mesela şu an nasıl bir nefiste baş başayım? "Her şey çok zor" diyen bir benlikle baş başayım; bununla baş başa olmadığında zaten hayat kolaylaşmış olacak. Anlatabiliyor musun? Yani "işte her şey üzerime geliyor" -bak böyle bir benlikle baş başayım, şu an her şey üzerine geliyor diyen benlikle baş başayım; çünkü her şey üzerine gelmiyor aslında, Allah ve melekleri senin üzerine gelmiyor. Bak şimdi değiştirince hemen bütün hissiyat değişiyor; yani öznenin değişmesi gerekiyor, kiminle baş başasın. Şu an senin bilincini, senin ben bilincini, varlık bilincini, hayat bilincini tanımlayan hangi benlik onunla baş başa olduğunu görüp hafiften de ki "sen kardeşim bir kenarda dursan nasıl olur?" Kavga etmeyin onunla, "onunla savaşacağım, yok edeceğim" -değil, çünkü o gerçek dışı olan bir şey. Özdeşleşmediğinde onun gücü olmadığını anlayacaksınız.
Hani bazen şey olur ya, işte bir doğal gaz patlamıştır; mesela herkes çoğu insan neye koşar? İşte oradaki alevi söndürmeye koşar. En makul çözüm nedir? Bu kadar: yanı kapattığında söndürmesen bile o sönecektir. Bunun gibi, biz alevle uğraşmayacağız; benlikle kavga ediyoruz, etme, onun kökünü kes -o var değil, o meşru bir niteliğe sahip değil, onun vanasını kes, enerjisini kes. O ne demektir? Bu algı bir benlik algısıdır ve bu sahtedir.
Mesela size ben bazen Bediüzzaman'dan örnek veririm, çünkü onun yaptığı güzel bir şey vardır: eserlerinde bir şeyi anlatır, sanki böyle -deyim yerindeyse- Allah, peygamber, maneviyat, hakikat yokmuş gibi böyle tasvir eder bazen bir şeyi. Böyle iyi de tasvir eder o durumu, bütün ayrıntılarıyla açar. Sonra der ki "birden bir hakikat kalbime geldi" veya işte "hakikatin nazarıyla baktım ki" veya "şu ayetin nuruyla, şu ayetin hakikatiyle baktım, her şey değişti." Çok güzel bir anlatım tarzıdır ve çok önemlidir bu. Yani orada aslında şunu anlatmak istiyor: bak nefsinle baş başa kaldığında hakikaten dünya kötü; işte ölüm var, hastalık var, ayrılık var, birçok şey var. İşte ölüm sana sürekli seni takip eden bir aslan gibi, kabir bir çukur gibi, bu dünya hayatı sürekli kemirilen bir ağacın dalı gibi gelir sana. Ve işte ego düzeyinde ne der insan? "Hayat, dünya hayatı işte yaşadık gidiyoruz" falan böyle bir şeylik yani değil mi; bir serzeniş, bir tatminsizlik değil mi? Öyle böyle kırkın üzerindeki insanlarda bu biraz daha fazla olmaya başlar. Yani egonun gözüyle baktığında hakikaten öyledir; egonun gözü evet öyledir. İşte birileri daha şanslı, birileri daha şanssız, birileri çok acı çekiyor, birileri az acı çekiyor, biri çok rahat, keyfinin bütün imkânlarını yaşıyor; işte tırnak içinde eşitlik yok, adalet yok vesaire. Egonun gözü böyle görüyor.
Ama deyim yerindeyse hakikatin penceresinden baktığında: bir, bu dünya hayatı geçici bir metadır; bu dünya hayatı aldatıcıdır, işte mal ve evlat yarıştırmadır, hakiki hayat ruhsal hayattır. Ve siz bu dünyaya şunun veya bunun için değil, fıtratınıza göre yaşayıp yaşamama deneyimi için geldiniz. O zaman birden hayat algım değişti: Allah'tan geldim ona dönüyorum, kaderim de çok güzel, süper bir kadere sahibim. Bakın psikolojik kader var, bir de spiritüel kader var deyim yerindeyse. Psikolojik kader ne? İşte "falan günde doğdun, falanın annesi babası senin annen baban oldu, şu oldu bu oldu" bir sürü hikâye. İnsan kaderini bilebilir mi? Tabii ki bilir; "innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn" ile ifade ediyoruz, biliyoruz Allah'a şükür değil mi, Allah'tan geldin ona dönüyorsun, gerisi teferruat. Hani "vatan sağ olsun, gerisi teferruattır" ya, sen spiritüel kaynağın ve sonun Allah ise gerisi teferruat, ne olacak ki? Allah öyle diyor işte o yüzden: "onlara bir musibet geldiğinde onlar 'biz Allah'a aidiz, ona döneceğiz' derler." Bak psikolojik benliği atla diyor. Çünkü musibet başına gelince ego, psikolojik benlik ne diyor? "Benim başıma niye geldi, ben bunu hak edecek ne yaptım, niye böyle, niye başkalarının başına gelmiyor da benim başıma geliyor" falan bir sürü hikâye uyduruyor. Ama gerçekten geldiği zaman -o tam bir nefisle baş başa kalmadan- ne diyorsun? "İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn, ondan geldim ona gidiyorum, bu yaşadığım şey ne?" Demeyeyim, hepsi teferruat; hepsi bir gün bir kitap gibi katlanır bırakılacak. Ben o kitabın öznesi değilim, o kitaptaki hikâye değilim ben. Anlatabildim mi? Ben Allah'a ait, ondan gelen ve ona dönen bir varlığım.
İşte bak ne güzel bir kader; insan kaderini bilebilir mi? Bak bu kaderini bilir ve çok güzel bir kaderdir; çok muhteşem bir kaderimiz vardır, ne kadar mükemmel: ona aitsin ve ona döneceksin. Daha ne istiyorsun değil mi? "E şu hayatta şöyle yaşadım böyle" -evet, onlar da bu dünyadaki deneyim düzeyidir; onu da elinden geldiğince fıtratına uygun bir şekilde, Allah'ın sana verdiği imkân ve şartlar içinde iyi, güzel kılmaya çalışırsın. Allah'ın verdiği imkân ölçüsünde; vermediği imkân, hiç problem değil. Bir zalime denk geldin, adam zalimin dibi, senin elinde de o zulmünü kaldıracak hiçbir şey yok, problem değil. Hani geçen bahsettiğimiz Habil gibi: "ben sana elimi kaldıracak değilim, sen benim varlığımın da sorumluluğunu, kendi varlığına karşı işlediğin cinayetin de sorumluluğunu taşımış olacaksın, sen zarara uğrayacaksın; benim için bir kötü kader yok." Şimdi bakın dikkat edin orada Habil "ne kötü kaderim varmış, işte kardeşim beni öldürdü, veya bir insana karşı gücüm yok, ah bir gücüm olsaydı, kadere bak" dedi mi? Hayır, asla demedi. Neyi idrak etti? Senin varlığının bu dünyadaki yaşadığın olaylardan öyle veya böyle olsun hiçbir etkilenimi yoktur; hiçbir şey onu azaltmaz, hiçbir şey onu eksiltmez, hiçbir şey onda bir mahrumiyet oluşturmaz. "Yaşamadığın hiçbir şeyde -işte yaşasaydım tamamlanırdım diyeceğim bir şey değil o- şunu yaşamadım, keşke şunu yaşasaydım, şunu yaşamadan ölürsem gözüm açık gider" -bak kimin gözü açık gider, ruhun gözü açık gitmez, nefsin gözü açık gidebilir; o zaman o ayrımı yapmak durumundayız. O yüzden aslında Kur'an çoğu defa bizi bu ayrıma çağırır.
Bu ayrımı yapmadığın zaman, Türkçesi şudur: sen psikolojik benlik penceresiyle hayatı okuyorsun ve unutma ki böyle bir hayat çok iniş çıkışlıdır, çok yorucudur, mutlaka bir şeyler kaybedeceksin -eğer o ego bilinciyle yaşarsan. Ama spiritüel bilincinle yaşarsan, hiçbir şey kazanmayacağın gibi hiçbir şeyi de kaybetmeyeceksin. Çünkü hiçbir şey kazanmana da ihtiyaç yok, hiçbir şeyi kaybetmek gibi bir pozisyonun da yok.
İnsanın Motivasyonu: Fıtratın Doğal Gereği
"Peki hocam, insanın azmini öldürmez mi bu bakış açısı?" İnsan hangi insan, hangi nefis, şu anda kiminle baş başayız? Sizinki güzel bir şey. Şimdi ego ne diyor orada? Ego diyor ki "bana bir arzu ve korku göster" diyor; çünkü ego, nefis, arzu ve korkuyla motive oluyor. Peki bir hedef -işte hedefi verdim, bakın- güzel bir şey. Şimdi ego ne diyor orada? Ego diyor ki: hedefim fıtratıma göre yaşamak, öbür türlü bir hedefim yok. Bakın öbür türlü hedefler aldatıcıdır, ego hedefleridir. Şimdi atıyorum ben bir şeyi hedefledim; ne yaptım, hedefledim: "işte atıyorum 15 yaşındayım, üniversiteyi okuyacağım, Amerika'ya gideceğim, yüksek lisansımı doktoramı orada yapacağım, şunu yapacağım bunu yapacağım" dedim. Uçağa bindim, Amerika'ya giderken düştü; hadi bakalım, "yok öldüm." Hiç olmazsa yine yaşayalım, ne oldu şimdi? Yani o hedef ne oldu. Bazen biz durumları öyle görürüz, bazen içimiz burkuluyor değil mi, "ne hedefleri vardı" diyoruz, "ne hayalleri vardı" diyoruz. Bu sahte bir şeydir.
Şimdi nefis arzu ve korkuyla motive olur. Hepinizin de, hanımefendinin sorduğu soru aslında hepimizin egosunun bir şeyi. Ego diyor ki "o zaman ben bir şey kazanamayacaksam, anlamayacaksam veya bir şey kaybetme söz konusu olmayacaksa, ben niye bir şey yapayım? Hiçbir şey yapmam, çünkü bende hiçbir motivasyon kalmaz" diyor. Ben de diyorum ki bu kim diyorum, bunu diyen kim yani? Ona insan demeyin. Yani eskiden beri gelenler bunu bilirler. Şimdi hanımefendi de o özneyle sordu, "ama insan" dedi; ben diyorum ki öyle bir insan yok benim literatürümde. Gerçek insanın öyle bir şeyi yoktur; gerçek insan ruhsal varlığının doğal motivasyonuyla yaşar. Yani mesela peygamber niye tebliğ etti? Çünkü fıtratının gereğiydi. Bir kedi niye yavrusuna bakar? Ona birileri anne payesi mi verecekler, "iyi anneymiş ya bravo, iyi annelik yapıyor" mu diyecek? Veya kendiyle övüneceği bir benlik mi var mesela? "Ben anne oldum, hem de üç tane yavru büyüttüm" -işte biri söyleyince de "ben şehit annesiyim" diye ego büyütüyoruz. Bakın hepsi sahte.
"Hocam insanın hani şöyle, İslam'a göre de insanın ne sadece uhrevi ne sadece bu dünya ve öteki dünya için olması, tam olarak eşit bir şekilde yaşaması gerekiyor. Ben hiç bu dünyalardan bahsetmedim değil mi?" Evet ama yani bu dünyanın insana şu hâle dönülmez mi, daha çok uhrevi bir insan sadece; yani eğer bütün mana insanın sadece ruhsal boyutu ve eşlerinden elinden gelen bir yapıcı takılmadığı..." Güzel, güzel, bak çok güzel bir soru; çünkü aslında bu konuda güzel bir soru. Çünkü biz niye aslında bu soruları düşünüyoruz? Çünkü yanlış bir temel üzerine oturtulmuşuz bugüne kadar: insan uhrevi mi, dünyevi mi? Ben ne "uhrevidir" dedim ne "dünyevidir" dedim, değil mi dikkat ederseniz? Ne dediniz hocam? İnsan ruhsal bir varlıktır dedim. Ama ruh deyince aklımıza ahiret geliyor, problem orada. Ben diyorum ki insan aslen ruhsal bir varlıktır; bir beden ve bir psikolojiyi kullanıyor. Mesela bedenim şu an acıkacak diyelim veya acıktım, susadım; bazen su içiyorum değil mi? Peki ben şimdi siz şunu mu soracaksınız bana: "beyefendi siz ruhsal bir varlık olduğunuzu söylediniz, niye su içiyorsunuz" mu diyeceksiniz bana? Ben bunu demiyorum zaten değil mi? Diyorum ki ben aslen ruhsal bir varlığım, bir bedeni ve bir psikolojik aygıtı kullanıyorum; yani düşünme, duygu ve eylem manasında psikolojik aygıtı kullanıyorum ve bir bedeni kullanıyorum. Ama ben ruhsal bir varlığım. Ruhsal varlık ne dünyevidir ne uhrevidir; onun zamanı yoktur, mekânı da yoktur.
"Bir şey sorabilir miyim?" Buyurun. "Bu ruhsal varlık, bedeniniz öldüğünde kullandığınız bir nesne ölüyor, bırakıyorsunuz; yaşıyor mu ruhsal taraf?" Zaten o yaşıyor; bu yaşamıyor ki zaten, bu beden yaşamaya devam etmiyor, ayrışıyor. "Topraktan gelen toprağa" -tabii ki. Aygıtı kullanıyorum, ben bu bedeni kullanıyorum; ölmek demek onunla bağlantımın kesilmesi demek, ayrışıyorum, ölüm bu. Onu da tadıyorum zaten. "Gerçekte yaşayan -bakın biz mesela şu anki genel algımızda ne, yaşayan yaşıyorum; hatta biz diyoruz ya böyle 'yaşıyor mu, her zaman yaşıyor mu'?" Sen şunu sor: bedeninin biyolojik yaşamı devam ediyor mu, yoksa işte "öldü" mü? Kim öldü? O bedenin biyolojik yaşamı bitiyor; onun bir yeri yok dedim ya, ruhun yeri yok. "Yaşam sahne olduğunda biraz sıkıntı ama yaşam dediğimizde bir ölümle beraber ilişkilendiriyoruz." Tamam, işte ben de onu diyorum; yaşam, mesela hani ruh da tabii ki yaşar, tırnak içinde ölü değil; ama o varlık aslında var yani, onun varlığı, yaşamı eşit anlamda; o ölen bir şey değil.
"Burada aslında her insanın kendini özel hissetmek hissiyatı var ya, hani ölmeme hissi de var. Hani siz de neyse aslında Allah'tan geliyoruz, Allah'a gidiyoruz; bu bilgi olarak hepimizin bildiği bir şey. Ama idrak olarak hani ben hep bunu düşünüyorum, bilgi var ama idrak yok." Şimdi ben bundan önceki bir konuşmada zaten söyledim: gerçek kendilik düşünme...
Cennet, Cehennem ve Doğal Sonuç
...bilebilen bir şey değildir. Ona düşünerek ulaşamazsınız; çünkü o düşünmenin nesnesi değildir, o idrak edilen bir şeydir. Peki idrak nasıl? Bu bedeni -mesela işte, Yunus Emre'nin "ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm" dediği şey- ete kemiğe bürününce bir bedeniniz oluyor. Ölüm dediğinizde de büründüğünüz etten kemikten ayrılıyorsunuz; yani ete kemiğe bürünen durumda doğmuş oluyorsunuz, eti ve kemiği bıraktığınız noktada ölüm denen olay vuku buluyor. Bu ruhun doğumu veya ölümü değil. O yüzden "ne ölüyor, ölen nedir" sorusunu sormalıyız. İnsan ne uhrevidir ne dünyevidir; insan bunların ötesinde olan bir varlıktır ama dünyayı da deneyimler, ahireti de deneyimler.
Ve burada işte bakın, hanımefendi bir şey sordu: "işte o zaman arzu ve kaybetme korkusu olmasa, o zaman neyle motive olacağız?" İşte egonun motivasyonları bu iki şeydir: arzu ve korkudur; insan bir şeyi arzu eder veya bir şeyi kaybetmekten korkar, onunla motive olur. Özel olarak ekleme yapıyorum: bu insan psikolojik düzeyde insandır. Bir de insan vardır hakiki tam insan; o spiritüel varlığının farkındadır, o bir şeyi doğal olarak yapar, yapmayacağı bir şeyi doğal olarak yapmaz. Yani doğal bir şeydir; mesela diyelim ki birisinin ihtiyacı vardır, doğal bir şekilde gidip ona yardım eder. Kur'an'daki Kehf kıssası, Ashab-ı Kehf değil özür dilerim, Kehf suresindeki işte Allah'ın bir kulu ve Musa kıssası aslında bunu anlatır. Yani psikolojik arzu, korku, motivasyon olmaksızın bir insan nasıl olur aslında?
Mesela biri sana kötülük yapar, sen dersin ki bu yaptığı kötülüğün farkında değil, bunun şöyle bir iyiliğe ihtiyacı var, şöyle bir olumlu tutuma ihtiyacı var; siz o tutumu gösterirsiniz. Ama egonuz size ne der? "Ya o sana kötülük yaptı, sen niye ona iyilik yapıyorsun?" İşte bu Kehf suresindeki Musa'nın o kula sorduğu sorudur: "onlar sana kötü davranıyor, sen onlara niye iyilik yapıyorsun?" O da diyor ki "çünkü bu doğru ve gerekli." "Hocam mesela bir ayette diyor kötüye iyilikle karşılık verin" -o ortalama bilinç düzeyine hitap eden bir şey, o da önemli bir şey. Fakat burada bakın o Kehf suresindeki şey insana spiritüel bilinçle davranma öğretisini bize hatırlatır. Yani ben mesela diyelim ki bir insanın yaşadığı zorluk nedeniyle ona yardımcı oluyorum; niye yardım ediyorum? Ona yardım edilmesi gerekiyor, o kadar. Ona yardım edilmesi gerekiyor çünkü onun yardıma ihtiyacı var, bu kadar. "E peki o sana yardım etti mi?" Etmedi. "Çok zor durumdaydın, sana destek oldu mu?" Olmadı. "Peki bir dahaki sefere senin sıkıntın olsa yardım eder mi?" Bilmiyorum, denkleme ben girmeyeceğim yani; denklemde ben yokum. Anlatabiliyor muyum? Denklemde benim arzum, korkum, beklentim vesaire yok; benimle ilgili bir hesap yok. İşte bu benlik üstü motivasyondur; yani benlik ötesi bir motivasyona sahip olmak. Bu mümkün mü? Mümkün olan bir şey.
Ama bize hep ne öğretilmiş? Benlik üzerinden motivasyon hep öğretilmiş: "bunu niye yapıyorsun?" Ben bazen diyorum ki bak senin bildiğin bir nedeni yok; "nasıl olur" diyor. Yok öyle bir şey; zaten öyle olsa nefsimle baş başa kalmış olurum. Yani diyor ki biri ileride bana yardım etsin diye ediyorsan, ve o anı düşünmüyorum ama o bana yardıma ihtiyacım olduğu zaman yardım etmediğinde orada nefsimle baş başa kalıp diyorum ki "bak ben ona ne kadar da yardım etmiştim, hatta zor durumdayken ona yardım etmiştim, bak o çok rahat durumunda bana yardım etmiyor" -bak böyle bir hikâyeyi üretmemiş olacağım, bir hikâyeden kurtulacağım. Onun için biraz daha derinlemesine düşünmek lazım: insan dünyevi bir varlık da değil, uhrevi bir varlık da değil; Allah'lık bir varlık, yani Allah'a ait yani o anlamda, Allah'a ait.
"Sorunun devamı için: dünyayı bedenle deneyimliyoruz ya, dünyada bedeni bıraktım, ahireti ne ile deneyimleyeceğim? Ben bunu soruyorum. Ahireti neyle deneyimliyor? Temel deneyim diyen aslında hangi organla deneyim edecek? Yine ben hâlâ neyimle orada bize devam mı edeceğim?" Orada daha saf, daha doğal bir benlik bilinci gene var; ama o daha saf ve doğal, negativite içermiyor. Hatta Kur'an'da bir ayette der, "biz o müminlerin kalplerindeki şeyi çekip alacağız cennete sokmadan evvel." Yani arınmış bir psikolojik benlik, saf bir ruhsal bir varlık olarak; ruhsal bir varlığın ne cenneti vardır ne cehennemi vardır, o sadece Allah'lıdır. Hatta bir arif şöyle der: "arif gaflete düştüğünde cennete iner." Yani o düzeydeki gaflet cennettir. "Nur boyutu cennetin üstü mü olacak, neyin nuru, zatın nuru mu?" Her şeyin bir nuru var, mutlak nur tabii ki. Yani gerçek arif -ariften kastımız hakiki insan- Allah'ın sonsuzluğunda mest olarak yaşar, orada ne cennet vardır ne başka bir şey vardır. Hatta gene bir sufinin ifadesi der ki "cennet, arifin ayağına batan bir gülün dikeni gibidir." Çok fazla hayal değiştirmek yok, hayır asla değil. Bakın peygamberin "refik-i alaya gidiyorum" sözünü biz ne kadar hatırlıyoruz? Mesela bunu ne kadar söylüyoruz, işte hepimiz cennete gider, bunu ne kadar söylüyoruz değil mi? Yani Allah'a gidiyorsun, refik-i alaya gidiyorsun, yüce dosta gidiyorsun; yüce dostun sana lütfettiği de cennet var. Ama sen cennete gitmek için kendini programlamış bir varlık değilsin; öyle programlama kendini. Cennet de var, cennetin birçok düzeyi de var ama sen cennete programlı bir varlık değilsin. Sen yüce dostu, Allah'a dönecek olan bir varlıksın. Burada ben asla bir hayali bir şeyden bahsetmiyorum veya bir spekülasyondan bahsetmiyorum; yani arzu ederseniz Kur'ani referanslarını da verebiliriz ama çok oraya girmediğim için vermiyorum.
"Hıfkan için cennet aslında yol uzatmak gibi..." Hayır, yani o cennet Allah'ın farklı varlık âlemlerindeki tecellileridir; var ettiği nimetler, güzellikler, lütuflardır. Bunlar inkâr edilmemeli, bunlar yok sayılmamalı, küçümsenmemeli de -ayrı bir şey bu, asla bir küçümseme değil. Fakat varlık mertebesindeki düzeyini tanımlamak gerekir. Şu dünyadaki bir üzüm tanesi de çok kıymetli bir şeydir; yani bir arif "şey" mi diyecek, "zannetmeyin işte dünyadaki bir üzüm tanesi" -ona bakar ve Allah'ın bütün esma ve sıfatlarını onun üzerinde temaşa edebilir. Fakat onun mahiyetini bilir, onun geçiciliğini bilir. Anlatabildim; burada asla bir şeyi küçümsemek yoktur, hiçbir şey küçümsenmez. Bakın o yüzden peygamber bir tarafta Hazreti Cebrail'le konuşur, diğer tarafta diyelim ki ona biraz böyle serzenişte bulunan Hazreti Ayşe'yle konuşur. Yani şunu demez peygamber: "ya ben Cebrail'le muhatap oldum, biraz önce şimdi uğraştığım şeye bak." Öyle demez yani. Anlatabildim mi? Bir şey ayrımı yapmaz: bu üstün bir şey, bu aşağı bir şey -asla. Hakiki bir mümin de dünyayı küçümsemez; fakat dünyanın düzeyini, mertebesini ve değer skalasındaki yerini tanımlar. Asla "dünya nedir ki" demez -kendi mahiyeti ve düzeyi içinde anlamlı bir şeydir. Beden de kendi düzeyinde anlamlı bir şeydir. Ama ben şimdi desem ki "ben bir bedenim ve benim varlığım bedendir" o zaman bedene de yazık etmiş olurum, ona da ağır bir yük yüklemiş olurum, kendime de yazık etmiş olurum. Ama "yok beden o, hiç önemli değil, o geçici bir şeydir, keşke bedenim olmasa, bedenimden rahatsız oluyorum" -hayır. Beden çok kıymetli bir şeydir ve kendine göre yaratılış noktasında çok önemli bir sembolizmi içerir; kendi düzeyinin bir kıymetine sahiptir. Asla bir şey bir şeyi örtmemelidir; maneviyat bunu tanımlar bize. Hiçbir şey hiçbir şeyi örtmesin, her şeyin en küçüğünden en büyüğüne kadar mahiyetini anla ve onu o değer noktasında kabul et.
Evlenmek fıtri bir şeydir, kendi düzeyinde ikiliğin bir hâline gelmesidir; ama "işte evlenemezsem, evlilik olmazsa çok kötü bir şey" falan böyle de değildir. O zaman ne yaptın? Evliliği gerçek mahiyetinden ve fonksiyonundan koparmış oldun, abarttın. Mesela işte kadın erkek, Allah diyor ki "sizi kadın ve erkek olarak yarattık, birbirinizde sükûn bulasınız." Bak sükûn bulmak için, yani bir teskin olmak için; ama "benim kalbim eşimle mutmain olacak" -yok bak, saçmaladım şimdi, abarttım, böyle değil. Kalbin Allah'la mutmain olur ama nefsin, yani psikolojik ve bedensel boyutun eşinle sükûn bulur. Şimdi bakın, din öğretisi asla ne abartıya kaçar ne bir şeyi bir şeye yedirir, ne bir şeyi bir şeye karşı kapatır; asla öyle bir şey yoktur. Ama her şeyi sana tanımlar, her şeyin sana niteliğini, mahiyetini ve değerini gösterir.
Cennet çok güzeldir; ama bir mümin cennet için iyilik yapmaz. Ama Allah iyilik yapan kullarına cenneti verir, o ayrı bir şey; ama cennet için yapmaz. Bakın bunlar ince ayrımlardır. Bir mümin, bir insan asla cennet için iyi olmamalıdır. Farz et ki Allah dedi ki "cenneti de kaldırdım, cehennemi de kaldırdım." Sen ne olacaksın? "Sen iyi olmaya devam edeceğim" diyorsan insanlığının farkındasın demektir. Yoksa "o cehennem yok mu, o zaman vur patlasın çalınsın" mı? Cennet yok, o zaman ben niye iyi olayım? Bak böyle diyorsan sen bir şeyi tam anlamamışsın demektir. Din sana "kötülük yaparsan cehenneme, iyilik yaparsan seni cennete koyarım" formülünü vermiyor. Diyor ki, kötü olursan, kötülük yaparsan bunun doğal sonucu bir arınma yeridir; onun adı da cehennemdir, tabii arınırken azap da duyuyorsun. İyilik yaparsan bir lütuf olarak sana cenneti ben lütfederim. Ama "Allah dedi ki cenneti kaldırdım, benim içimde iyilik yapma konusunda bir motivasyon düşüklüğü olur mu?" Asla olmaz; oluyorsa kendimi olgunlaştırmam gerekir. Ben Allah'ın bana öyle bir fıtrat verdiğini fark ediyorum ki, o fıtratın gereği iyi olmaktır, o fıtratın gereği kötülük yapmamaktır; ben de o fıtratı fark ediyorum ve onu korumaya çalışıyorum. Onun dindeki anlamı da takvadır. Takva, kendi fıtratını koruma bilincidir.
"Allah demiş ki sana, sana ahiret dediğim âlemde cenneti lütfedeceğim. Allah'a şükran duyarım. Ama niye iyiyim? Cennet için değil. Niye kötülükten sakınıyorum? Cehennemden korktuğum için değil." "Hani şöyle diyebilir miyiz, bir şeylerin karşılığında yapmak olurdu; mesela atıyorum bir hayvana bir araç çarpmıştı, ben bunu veterinere getireyim, tedavi ettireyim, bunun karşılığında bir şey alayım? Ama o olmamalı." Evet. Yani takva insan Allah kendisine bir fıtrat verdi -bir varlık ki doğal olarak iyilik yapar, doğal olarak kötülükten kaçınır. Aslında duası böyledir; sonra duamız bozuluyor.
"Hocam kötülük de iyilik de kişiden kişiye değişen bir şey değil mi? Ben şöyle düşünüyorum, yani cennet için değil, cehennem için değil, peki o zaman ne için? Sonuçta dünya hayatımız belli bir süreden ibaret. Dünya hayatı ondan ibaret; kendimden kastım, kendini bana tarif et, kendini tarif et; kendim diye cümle geçti, en azından sahip olduğum beden, sahip olduğum sosyal hayat." İşte ben de diyorum ki kendim o değiliz. "Evet ama yani cennet ve cehennem kaldırılmış olsa veya bununla motive edilmeyecek olsa insan o zaman, en azından kendi diyebildiği şeyi mutlu etmek için, o zaman iyilik ve kötülük hiçbir şeyle motive edilebilir mi? Yani bana şöyle bir geliyor, cennet için mi insan iyilik yapmayacak ve cehennem için kaçmayacaksa, ne için kaçacak o zaman?" Sadece iyi bir insan olmak için; diyelim ki böyle çok temiz, çok güzel, çok orijinal bir elbise giydiğinde ve yola çıktığında bir yol görüyorsun, çamurlu bir yol görüyorsun; tertemiz, toz toprak yok tertemiz. Hangi yoldan gidersin, neden, niye temiz olan yoldan gidiyorsun? Elbiseyi korumak için. Ben de diyorum ki bizler fıtratımızın özünün ne olduğunu anlasak, tıpkı bunun gibi davranacağız. Ben fıtratım öyle bir fıtrata sahibim ki, gerçek varlık, gerçek mutluluk ve huzur ve gerçek bilgelik taşıyor; ben bunu korumak için iyi davranıyorum, çünkü iyilik onun içinden geliyor. Kötülükten kaçıyorum çünkü bu onu bozar.
Sen mesela cep telefonunu niye suya atmazsın? Çünkü biliyorsun; ama bilmesen ne olurdu? Bak bilmesen ne olurdu, şöyle örnek vereyim sana: şimdi bu aleti, yani şu telefonu sen böyle siyah, şu kadar incelikte, şu kadar genişlikte bir şey olarak görüyorsun; suya attığında bir şey olur mu buna? Olmaz. Üzerine oturduğunda da çok bir şey olmaz, aynasını diyeyim camını kırmadıysan. Ama sen bunu bilsen ki aslında bu çok önemli bir haberleşme aracıdır ve içinde birçok şey vardır, o zaman onu suya atmakla atmamak çok önemli hâle gelir.
"Allah'ın tekniği yapmıyor mu, yani o yolun temiz olduğu veya diğer yolun en azından çamurlu olduğunu -cennet ve cehennem örneği olarak- yani cehennemi çamurlu yol, cenneti de temiz yol olarak tasvir edelim. Allah cenneti var ediyor ve diyor ki bu yol temiz, eğer bu yoldan gidersen sonucunda sana cennet var." Yok, cennet ve cehennemi yol olarak görme; cennet ve cehennemi temiz kalmak veya kirli kalmak olarak gör. "Yani tamam öyle düşünelim, sonuç olarak eğer benim kirlenmemin benim için bir önemi yoksa iki yoldan da gidebilirim." Tamam, ben de diyorum ki yani benim tercihim olur. İşte bu çok güzel bir nokta bakın: kirlenmek veya temiz kalmak farkını anlamazsak, o zaman bizi motive eden şey dışsal bir şey olur. Ama bizi motive eden şey temizliğimizi korumak ve kirlenmemekse, o zaman dışsal bir motivasyona ihtiyacımız yok. Ben bir çocuk olarak okula gidip bilgi edinmenin, öğrenmenin değeri olduğuna inanırsam ben not için çalışmam; babam bana okul sonunda bisiklet alsın diye çalışmam, veya işte zayıf getirirsen seni tornacıya vereceğim korkusuyla şey yapmam. Neden? Derim ki bilginin kendisi önemli. Gibi düşünün. Takva aslında budur; yani takva, kendinin ne olduğunu bilerek o kendini koruman gerektiğine inanmaktır.
Aslında bakın bir çocuk mesela aslında niye çok doğal olarak affedicidir? Çünkü fıtratını henüz kaybetmemiştir; ve kin gütmenin, bilir ki hisseder ki fıtratına aykırı ve zarar verici bir şey olduğunu, o yüzden doğal olarak kinden, nefretten kaçınır.
Takva: Fıtratını Bilerek Korumak
Şimdi niye din temeline takvayı koymuştur? Aslında bu yüzden koymuştur işte; yani onlar müttakidirler, veya işte takva sahibidirler. Daha önce de çok az bahsettim: takva ancak kendi fıtratınızın ne olduğunu bildiğinizde anlayacağınız bir şeydir. Çünkü ne olduğunuzu anlarsanız onu korursunuz; anlamazsanız koruma ihtiyacı duymazsınız. Mesela düşünün: ben bir insana iki yüzlü davrandığımda veya ondan bir çıkar elde etmeye çalıştığımda, ben çok iyi biliyorum ki fıtratımı batırıyorum, fıtratıma zıt hareket ediyorum, fıtratımı gölgeliyorum, fıtratımın kodları bozuluyor. Bunun için karşımdakini kandırmamaya çalışırım, ikiyüzlü olmamaya çalışırım vesaire. Veya nefsimde bir dürtü vardır, nefsimin o dürtüsüne hâkim olurum ki karşındakine o dürtüyle zarar vermeyeyim. Neden? Çünkü zarar veriyorsam, bilerek yaparsam fıtratımın farkında değilim demektir.
O yüzden bakın, yine bir âlimin ifadesidir: diyor ki Allah iyiliğin içine cennetsi bir hâl, kötülüğün içine cehennemsi bir hâl koymuştur; ta ki sen onun fıtratına uyumlu veya fıtratına aykırı olup olmadığını bilesin. Mesela düşünün, alçak gönüllüsün; hakiki anlamda alçak gönüllüsün, ne kadar güzel bir şey, ne kadar seni rahatlatan bir durum değil mi? Kibirlisin, bir düşünün; kibirli olmak mesela insanı ne kadar rahat tutar? Mesela kibirli insan rahat mıdır? Yorar, yorucu bir şeydir. Bu ne demektir? Bu şu demektir: kibir fıtri bir şey değildir. Alçak gönüllülük fıtri bir şeydir, merhamet fıtri bir şeydir, acımasızlık gayri fıtri bir şeydir, affetmek fıtri bir şeydir, affetmemek gayri fıtri bir şeydir. Eğer biz hakikaten insan olduğumuzu tam olarak idrak etseydik, bize ne cennetten ne cehennemden bahsedilmeyecekti. Bakın var-yok anlamında değil, var, hepsi yani ayrı bir şey; fakat motivasyonumuz bunlar olmayacaktı.
Siz şunu düşünebilirsiniz, veya hakikaten böyle bir şey vardır: bir insan fıtri bir şeyden motive olmuyorsa, o zaman ona arzu, ödül ve korku üzerinden yaklaşırsınız değil mi, o zaman işler. Yani burada cennet ve cehennem bir şeyin sonucu değil aslında; bir şeye Allah'ın doğal olarak verdiği bir neticedir. Yani doğal olarak sen kötülük içinde olduğunda, o kötülüğün, negativitenin, fazlalığın temizlenmesine ihtiyaç duyarsın. Mesela paslanmış bir demir ne yapılır? Pasından temizlenmek için ateşe atılır, eritilir ve saf demir çıkarılır; ve onu çelik hâline getirdiğinde de bir daha paslanmaz. Yani cehennem senin yaptığın yanlışların arındığı bir yerdir; cennette senin o fıtratını koruman sonucunda sana verilen bir ikramdır -doğal bir ikramdır.
"Ebedi cehenneme ters olmaz. Ebedi cehennemde arınamıyorsunuz, ne olursa olsun." "Orada size yani, düşündüğümüz zaman eğer ayrılmayacaksak öyle diye cehenneme aitler doğru." Ona şimdi girmeyelim, o farklı; hayır, o ayrı bir konu. Ona şimdi girmeyelim, o insanların farklı şekilde değerlendirebilecekleri bir şey. "Cehennem belli bir noktada, hani bir nüveleri kalmışsa mutlaka arındırılıp çıkarılacak bir yerdir. Yani Allah'a inancı olmayan bir insan arındıktan sonra..." Oralara girmeyelim, ben şimdi çerçeveyi koruyayım, orası ayrı bir konu. "O zaman arındırma gerekirse, o zaman ben Allah'a inansam da inanmasam da arındıktan sonra cehennem süreci tamamlanmış mı olacak?" Senin içinde Allah'a inanmayan benlik sıfırlanıncaya kadar orada kalacaksın. "O zaman yani ayete göre hiç sıfırlanmıyor?" Belli değil; belki senin içinde Allah'a inanan bir öz vardır.
"Hocam biraz önceki şu ayette şunu söyleyebilir miyiz: Allah-u Teala siz iyiliği bir kazanç kapısı hâline getirmeyin. Yani iyilik kıtratsız olmalı; bunun iki boyutlu olarak ben düşünüyorum: dünya iyiliği, bir kişiden beklenen, yaptığınız kişiden tekrar iyilik beklemek, size iyiliği kazanç hâline getirmemenizde; ahirette de cenneti beklememek lazım fıtrata dönmemizde. Ben böyle anladım." Yani dedik ya bakın, cennet Allah'ın bir ikramıdır. Şimdi siz mesela bir yere misafirliğe gidersiniz; oradaki ikram sizin hakkınız mıdır, size bir ikram mıdır? İkram edilir size, ve ne ikram edilirse de bir teşekkür olursunuz. Yoksa siz oraya gittiğinizde o ev sahibine güler yüzlü, pozitif, samimi davranmanızın nedeni size daha çok ikram yapmasını sağlamak değildir değil mi? Bakın iyi bir şeye karşı karşılık arayışı gayri fıtri bir şeydir. Bakın insaf, ben mesela size desem ki "ben sana iyi davranacağım, merhametli davranacağım, samimi davranacağım çünkü sen bana şunu vereceksin" -fıtratınız ne cevap verir? Fıtratınızdan bir fıtri olmasanız bile her insan şunu bilir: "ya bu iyi bir şey değil." Bakın fıtrat bunu diyor ya.
O zaman bakın, Allah bize insan olma fıtratı yüklemiş; bunun da doğal sonucu iyi olmaktır, iyilik yapmaktır. Doğal sonucu kötülükten kaçınmaktır, kötülüğü kerih görmektir. Formül budur. O yüzden Allah'a inanmayanlar insanlarda iyi olabiliyorlar; tabii ki. Yani fıtratındaki bir kısım iyi damarları koruyordur, iyi olur. Yoksa işte adam cennete inanmıyor, cehenneme de inanmıyor ama iyi olmaya çalışıyor kendince ve kötülükten de kaçınmaya çalışıyor. Nereden geliyor bu? Çünkü diyor ki "bu bana yakışmaz" diyor, "bu doğru değil" diyor; işte bu fıtrattan geliyor. İslam fıtratın tam ve mükemmel formülüdür, tam ve mükemmel mesaj. Yoksa herkes fıtratın donanımıyla bu dünyaya geliyor, o yüzden gerçek anlamda kendimizi bulmanın bir yolu psikolojik benliğin yapı mekanizmalarını ve motivasyonlarını iyi çözümlemekten geçer.
Mesela bana saygı duymayan insana niye saygı duyayım diyor -şimdi bakıyorsunuz, bir Müslüman asla böyle dememesi lazım, demek tabiatında olmaması lazım. "Karşımdaki bir insan bana saygı duymayabilir çünkü o ne kendi insaniyetini o anda fark ediyor ne benim insaniyetimi. Ama ben onun insan olmasını fark etmiyor muyum yani? Allah onu insan olarak yaratmış, ben ona gereken insani saygıyı göstermeliyim." Bakın, doğru motivasyonları oturttuğumuz zaman hayatı daha doğru anlarız. "Bana saygı duymayan insana ben niye saygı duyuyorum" -bak bu ego, yani psikolojik benlik formülüdür. Ben bana saygı duymayan insana da saygı duyarım, çünkü o insan olma gerçeğiyle donanmış ama şu an farkında değil; olabilir, şu an farkında olmaması onun insan olmaklığını ortadan kaldırmıyor. O zaman ben ona insan olarak saygı duymalıyım.
Şanslılık-Şanssızlık Yanılgısı
"Bir şey soracağım. Sürekli biraz önce konuştuğunuz şey; bir tanıdığım sürekli 'ben şanssızım, hep kötü şeyler beni buluyor, başkaları hep şanslı' diyor, onları kıskanmaya gidiyor. Sürekli bu işin içinde olan bir insan ne yapmalı, nasıl o benlikten çıkabilir?" Uzun bir iş. Yani orada şunu sormak lazım: sen kimsin, hayat nedir? Bu soruların üzerinde düşünmesi lazım. Yani ben hayatımda -Allah şahit herhalde- dediğimi hatırlamıyorum; belki çocukken demişimdir de, hiçbir noktada şanslı veya şanssızlık olarak tanımlamadım hayatı. Çünkü şunu hisseder insan, hepimiz hissediyoruz: yani şanslı dediğin insanın elinde kalıcı bir şey var mı? Yok. Herkes kendine göre farklı şanslı olabilir; birisi hakikaten şanssızdır, birçok konuda şanssızdır tırnak içinde. Fakat bu, yine Bediüzzaman'ın ifadesiyle, madem bu dünya fanidir, madem geçicidir, madem hiçbir şey senin elinde kalmayacak, madem iyi veya kötü şeyler, senin şans veya şanssızlık dediğin şeylerin bir nihayeti var, o zaman ben neye gerçek anlamda şans veya şanssızlık demeliyim?
O zaman şunu derim: bir insanın fıtratını hatırlaması onun en büyük şansıdır; fıtratından gafil olması şanssızlıktır. Bir insanın en hakiki ve asli değeri kendini bilmesidir; kendini unutması, kendinden gafil olması en büyük şeydir, mahrumiyet ve mağduriyettir. Bakın günah kavramını kullanmıyorum yani. Şimdi "günahtır" bana ne diyecek ego şimdi günahtan? Ben diyorum ki bak sen kayıptasın yani; bırak şimdi günahı sevabı -o ayrı bir kategori manasında söylüyorum. Yani diyorum ki senin kendini hatırlamaman kendine bir mahrumiyet ve mağduriyet yaşatmaktır; onu düşünmek zorundayız yani.
Onun için hayatta bakın Kur'an asla ve asla bir insana dünyadaki maddi bir şeyden dolayı "işte biz onları çok şanslı kıldık, ona çok şeyler verdik" demiyor. Aksine Kur'an'da bazı ayetler var ki "eğer diyor insanlar çok yanlış düşünmeyecek olsalardı inkâr edenlerin evlerini altından, merdivenlerini gümüşten yapardık." Bu ne demek biliyor musunuz? Bu demek "ey insanoğlu, sen gerçek hakikatin farkında olan bir insan olsaydın, ben inanmayanlara bu dünyada işte en önemli şeyler şudur dedikleri her şeyi tepeleme verirdim." Hiçbir anlamı da yok. "Şanslılık şöyle bir mesele örnek verebilir miyiz? İki eş var, yani ayrı ayrı; yani evlilikte bir iki eşin çocuğu var, diğerinin yok, birisi tabii şanslı gözüküyor." Hepsi yanlış. Şöyle söyleyeyim: öbüründe çocuğu var ama öldüğünde o zaman ölebilir yani; o zaman o insan değerli, onu affettiği için birçok şey kaybettiğini hissedebilir, kendini çok şanslı bir andan perişan hâlde bulabilir yani, o açıdan baktığımızda.
Kendinizi kaybetmeyin, kaybedilecek başka hiçbir şey yoktur. Bir insan kendini kaybetmesin; kendini kaybetmeyen insan için kaybedilecek hiçbir şey yoktur. Çünkü hiçbir şey bana ait değil ki ben kaybedeyim. Ama ne zaman ki egonuza düştünüz, o zaman kazanacağınız ve kaybedeceğiniz şeyler ortaya çıkar. Ben ne hayatta bir şey kazandığıma inanmalıyım, ne bir şey kaybedeceğime inanmalıyım; sadece hayatı bütün yönleriyle olumlu olumsuz deneyimliyorum ve onlara fıtratıma uygun bir şekilde karşılık vermeye çalışıyorum. Başka hiçbir mevzu yoktur. Kazanmak kaybetmek hissiniz varsa varoluşsal olarak, sahi olarak dersin: "işte şu işi yapacağım, 10 lira kazanacağım" -bu ayrı, kelime kullanırız. Ama "ya kazanamadım ya" -hani varoluşsal olarak sanki bir şeye sahip olacaktın ve seni tamamlayacaktı, böyle bir şekilde asla bir şey kazanmayı düşünmeyin. Böyle bir şey yok hayatta yani. Anlatabildim mi? Kimsenin bu hayatta kazanacağı hiçbir şey yoktur; kazandım zannettiği şeyler vardır, bir gün onlar ondan gidecektir. İnsanların da "kaybettim" diye zannettiği şeyler vardır. O yüzden kendi varlığını fark etmek ve onu korumak, onun bilincinde olmaktan başka hiçbir asli hakiki değer yoktur. O zaman özgür oluruz.
"Şunudur hocam, teşekkür ederim." Buyurun. "Ben neyi korumaya çalışıyorum? Fabrika ayarlarımı korumaya çalışıyorum, benim kazancım bu." Eğer kazanç diyeceksen -veya işte bunlar kazançlıdırlar diyor Kur'an-ı Kerim, hakiki o takva sahipleri kazançlıdırlar; yani kendi fıtratlarını korurlar. Kâmil insanlardan Mehmet Zahid Kotku hazretleri kendisine şikâyette bulunulduğunda, "dünya böyle" filan dediklerinde çok zarif bir ifadede bulunmuşlar: "evladım, kime, kime şikâyet edilir?" Bağlantıyı bulunca, "evet, güneş gibi ol; o ışıtmak ve beslemek için hiç kimseden bir şey beklemez."