Öfke, Kıskançlık ve Fıtrat Bilinci
Doğal Öfke ile Ego Öfkesi (Celal) Arasındaki Fark
Kişi bir öfke anında bilinçliliğini ve kontrolünü yitirmez, doğal öfke dediğimiz şey eğer gerçekleşirse. Kişi o süreçte bilinçlidir ve her şey onun kontrolündedir; düşünmesi, algısı, tepkisi, kullandığı kelimeler hepsinin bilincindedir. Mesela işte Peygambere atfedilen bir söz vardır: "kişide öfke hakim olduğunda akıl gider." Bu nedir? Bu ego düzeyinde bir öfkedir; bir celal göstergesi veya bir celal tecellisi değildir. O yüzden Peygamber her zaman bu tür öfkeye karşı insanları uyarmıştır.
Öfke kişide hakim olduğunda akıl gider; yani sen orada o kadar bilinçli değilsin, algın açık değildir, artık karşındakini objektif bir şekilde dinlemiyorsun. İki, düşüncelerin ve muhakeme ediş sürecin objektif değil. Üçüncüsü, çok kontrollü değilsin; söylediğin söz, kullandığın kelime yüzde yüz senin kontrolünde değildir. Süreci sen yönetmiyorsundur; bir nevi öfke dalgasının seni götürdüğü yere gidiyorsun. Orada bir dalga var, bir öfke enerjisi var ve sen onun dalgası üzerinde hareket ediyorsun, o dalga seni nereye götürürse oraya gidersin. Orada çok kontrollü değilsin.
Ama gerçek anlamda celalli olmak, o ilahi adaletin, ilahi prensiplerin çerçevesinde işleyen bir savunma veya zararlı bir şeyi ortadan kaldırma eğilimidir. Ve orada kişi bilinçlidir, kişi kontrollüdür, kişi orada celali bir dönüştürme vasıtası olarak kullanır.
Hz. Ali ve Üsame bin Zeyd Örnekleri
İşte çok dillendirdiğimiz Hazreti Ali'ye atfedilen olay: savaştayken düşmanının ona karşı kibirli bir davranışı veya yüzüne tükürmesi karşısında Hazreti Ali'nin orada durması ve "burada benim nefsim karışabilir" deyip durma becerisi göstermesi neyin göstergesi? O savaş anında bile, o en celalli tavrın gösterildiği savaş anında bile, kontrol yüzde yüz onda; orada durabiliyor ve algısı yüzde yüz açık, farkındalığı yüzde yüz açık, kendini kontrolü yüzde yüz açık. Dolayısıyla böyle bir halde olmayan bir kişinin öfkelenmesinin celalle hiçbir ilgisi yoktur.
Bunun tersi örnek de var: işte Üsame bin Zeyd'in bir savaş anında düşmanın teslim olup tövbe edip "ben Müslüman oluyorum" demesine rağmen kontrolünü sağlayamadığı için onu öldürmesi ve Peygamberin de bu yüzden çok büyük bir eleştiride bulunması. Orada Üsame bin Zeyd kontrollü değil; orada gösterilen celal, celal değil, bir ego reaksiyonudur.
Dolayısıyla ego temelinde gösterdiğimiz öfke asla bir celal tecellisi değildir. İnsanlar bu konuda yanılıyor. Bir şeyin ilahi bir tecelli olmasının ölçüsü, senin onun içinde hiçbir arzu ve korkunun olmamasıdır. Kişisel bir arzu ve korku varsa, oradaki tecelliyi sen o arzu ve korkuyla bozarsın. Yaptığın mücadelenin doğru olup olmaması ölçü değildir; Üsame bin Zeyd'in yaptığı da doğru bir dava ile ilgili bir mücadeleydi, kendisi haklı bir davada, zalimlerle mücadelede haklı taraftaydı; ama kontrolsüzdü. Kontrolsüz olduğu için de meşru değildir.
Yaptığın şey seni gayri meşru veya ölçüsüz davranışa götürebilir. Sen diyelim ki adaleti savunabilirsin, bir kötülüğe karşı mücadele etmeyi savunabilirsin, dürüstlüğü savunabilirsin, bir kişinin hakkını hukukunu savunabilirsin, ama öfkelisindir — bu senin öfkeni meşrulaştırmaz. İnsanlar öfkelerinin doğru olup olmadığını, ne için öfkelendiklerine bağlı olarak yorumluyorlar; ona bağlı olarak meşrulaştırmaya yöneliyorlar. Halbuki bu doğru değildir. Ben doğru bir şey için yanlış bir şekilde mücadele edebilirim; savunduğum şey doğrudur ama gösterdiğim öfke yanlıştır. Ne ile orada öfkeleniyorum? Egomla mı yoksa ilahi tecellinin yansımasıyla mı? Aradaki fark budur.
Benim egom devreye girdiğinde orada "ben hak taraftayım, sana gösteririm, seni yeneceğim, ben galip geleceğim, biz güçlüyüz" oluyor. Hatta bir insanın "biz Allah'ın tarafındayız" deyip öfkelenmesi bile bir cehalet ürünüdür. Karşındaki tövbe etti ve senden daha Allah'ın tarafında oldu; ne hissedeceksin o anda? Arada ego var. "Ben hakkın tarafındayım" diyor, öbürü bir baktın değişti ve bir anda hakka daha yakın oldu. Senin egon orada rahatsız olacak. Dolayısıyla ne ile o reaksiyonu veriyorsun?
Kıskançlık: Korumak mı, Sahiplenmek mi?
Mesela benim her zaman dillendirdiğim bir şeydir: kıskançlık. Kıskançlık kavramı hakiki ve doğal düzeyde karşıdakini korumak odaklıdır; kendine ait kılmak veya sahip olmak odaklı değildir. Mesela bir kadın kocasını, bir erkek karısını kıskanabilir. Ne anlamda kıskanabilir? Onu korumak için, ama illa kendisine ait olsun diye değil. Oradaki problemin ana noktası o: sen kendine ait olsun diye onu koruyorsan, bu kıskançlık ego tarafından sakatlanmış bir kıskançlıktır.
Ben diyelim ki eşimi korudum, ertesi gün eşim dedi ki "ben seninle mutluyum ama birini buldum, birisiyle çok daha mutlu olacağıma inanıyorum" derse, bundan "senin adına memnun oldum, seni benden daha çok mutlu edecek biri varsa eğer bulduysan, bu sevinilecek bir haber" demen gerekir. Orada "peki beni bırakacak mısın, beni mi tercih edeceksin onu mu" diye ego soruları sormak bir cehalettir. Ve bu noktada eşini sahiplenmeye çalışmak kıskançlık değil, sevgi hiç değil; tam bir ego zaafının, dilenciliğin, yetersizliğin, mahrumiyetin bir yansımasıdır.
Bir hadiste geçiyor: "Allah kıskançtır." Evet Allah kıskançtır ama Allah seni kendi için kıskanmıyor, seni senin için kıskanıyor. Yani seni cehaletten korumak istiyor, seni senin adına korumak istiyor. Sen boş yerlerde mutluluk arıyorsun, Allah senin bazen o mutluluk yollarını keser. Hani insanlar "Allah kıskandı" der veya "bak çocuğunu çok sev, Allah'ın gücüne gider" der. Ya Allah'ın ne gücüne gidecek? Böyle bir cehalet olabilir mi? "Allah'ın gücüne gider" değil; sen o izafi sevgide kendini kaybediyorsun. "Çocuğum" diyorsun, "eşim" diyorsun; neyi seviyorsan, ego düzeyinde neyi seviyorsan onun kölesisin ve onun tarafından kuşatılıyorsun.
Allah da senin o yerlere göklere sığmayıp "mümin kulumun kalbine sığarım" diye yarattığı o sonsuzluk içeren varoluşunu küçücük bir şeyin içine sıkıştırıp kaybolmanı istemiyor. Ve o oyuncağı senin elinden alıyor. Diyelim ki benim bir tane yeğenim olsa, fazla bilgisayar oyunlarına dalsa, ben bilgisayarı gidip bozsam, ben neyi kıskanıyorum? "Ben oynayamıyorum, sen oynuyorsun onu mu kıskanıyorum?" Veya "hayır, bilgisayarla ilgilenme, benimle ilgilen" istedim. Yoksa onun gereksiz bilgisayar oyunlarında zihnini, zamanını, enerjisini, aklını boşa harcaması karşısında onu korumak mı istiyor?
Allah'ın kıskançlığı budur. Allah ister ki sen bir şeyin içinde kaybolacak olursan, seni rahmetiyle uyandırsın. Temel şey budur. Dolayısıyla burada bir şeyin ego temelli olmasıyla spiritüel temelli olması arasında büyük bir fark vardır.
Sevgi: Psikolojik Temelli mi, Spiritüel Temelli mi?
Sevgide de böyledir. Sevginin bir psikolojik ego temelli olanı vardır, bir de spiritüel ruhsal olanı vardır. Gerçek sevgi sevdiğini hapsetmez, sevdiğine bağımlı olmaz. Sevdiğini kendine bağımlı kılmak isteriz ama gerçek sevgi asla bunu yapmaz. Ama bağlıdır — ne bağımlı kılar ne bağımlı olur, ama bağlıdır. Ve temelde sevdiği kişinin mutluluğunu, huzurunu temel alır. Bu spiritüel sevgidir; yani kendi için sevmez. Ama psikolojik temelli sevgi kendi için sevmektir; ihtiyacın olduğu için seversin. Ve bu noktada aslında biz çoğunlukla sevmeyi ihtiyaçla karıştırıyoruz.
Bir ayrılıktan sonra kişi diyor ki "sana tekrar geleceğim ama sana ihtiyaç duymadığım zaman geleceğim; o zaman bir saray bulacaksın, bir düşkünler evi değil." Çok güzel. Yani "sana tekrar geleceğim ama sana artık ihtiyaç duymadığım zaman geleceğim." Ama düşün, ego şurada şunu der: "ihtiyaç duymuyorsa niye gideceğim, niye gelecek tek başına?" Çünkü egonun başka bir mantığı yok — "ihtiyacın yoksa bir insana niye gidersin, niye o insanla o iletişimi kurarsın?" İşte bizim anlamamız gereken nokta budur.
Gerçek sevgi birbirine muhtaç olmayanların bir sürecidir. Birbirimize muhtaç olmak bir süreçtir; bunu reddedemeyiz, yok sayamayız, küçümseyemeyiz ama ölçütünü tanımlamamız gerekir. Muhtaçlığın olduğu sevgi psikolojik temelli bir sevgidir; bunun da bir kıymeti, bir değeri vardır ama hakiki bir sevgi, nihai bir sevgi hali değildir. Dolayısıyla her şeyin bir psikolojik temelli olanı var, bir de spiritüel, ruhsal temelli olanı var.
Mesela çocuğunu psikolojik temelli sevebilirsin, spiritüel temelli sevebilirsin. Psikolojik temelli sevdiğinde senin istediğin şekilde bir çocuk olmasını istersin, ve o çocuk senin istediğin gibi olduğunda kendi egon onun adına bir gurur duyar. Ama başka bir çocuk senin kendi çocuğundan beklediğin bir şeyi gösterdiğinde o çocuktan o gururu almıyorsun; niye o çocukla da gururlanmıyorsun? Mesela benim çocuğum çok yetenekli değil ama bir başkasının çocuğu çok yetenekli, çok efendi, çok dürüst, çok olgun — gurur duymam lazım, "ne kadar iyi bir çocuk" demem lazım. Ama benim çocuğum olup olmamasından bağımsızdır bu aslında. Benim çocuğumun iyi bir çocuk olmaması durumunda üzülüyorum, üstelik bir başkasının çocuğu çok daha iyi, çok daha olgun olunca bir türlü gururlanamıyorum. Bunların temelinde yatan ne? Ego.
Bu iyi veya kötü bir şey istemekle ilgili değil; neyle istiyorsun, ne için istiyorsun, kimin için istiyorsun? İnsanın kendine sorması gereken şeyler bunlar. Çocuğunun iyi olmasını niye istiyorsun? Bütün bunlar aslında bizi hangi ayrıma götürüyor? Yaşadığın olgu, yaşadığın duygu, hal, psikolojik benlik temelli mi, yoksa spiritüel temelli mi?
Mesela bir şeyi senin yapmanla bir başkasının yapması arasında özünde bir fark olmaması gerekir. Bu şuna benzer: bir şeyi sağ elimle mi yapıyorum, sol elimle mi yapıyorum? Fark etmez değil mi, ikisi de benim elim olduğu için. Veya sağ gözümle mi görüyorum sol gözümle mi görüyorum? Fark etmez; sağ gözüm görünce iyi, sol gözüm görünce kötü değil, çünkü ikisi de benim. Peki neden ben bir şey yapamadığımda ve bir başkası bunu yapabildiğinde kendim yapmış gibi mutlu olmuyorum? Çünkü arada ego var. Ego der ki "sen yapamadın, o yaptı." Ama spiritüel bilincin olsa arada bir fark olur mu?
Hep söylüyoruz: insanlar bir vücudun parçaları gibidirler. Peygambere atfedilir: "insanlar bir vücudun parçaları gibidirler, birindeki bir rahatsızlık mutlaka öbüründe de hissedilir." Peki onun duyduğu mutluluğu sen niye duymuyorsun? Bak o çok güzel bir film çevirdi, kırmızı halıda yürüyor; sen kendin kırmızı halıda yürümüş gibi seviniyor musun? Sevinmiyorsan orada ego var demektir. Veya birisi günah işledi, kendin işlemiş gibi ona karşı bir şefkat, bir acıma, bir merhamet, bir üzüntü hissetmiyorsan orada da ego var. "Çok şükür ben onun gibi değilim, ben öyle hatalar yapmam" — böyle bir şey olur mu? Olmaması lazım.
Bakın hepsi ego temelli olunca bir şey başka türlü oluyor, spiritüel temelli olunca başka türlü oluyor. Bu hayatın ilkesidir. Dolayısıyla aslında dinin maksadı insanı hicret ettirmektir; yani egonun cehaletinden spiritüel aydınlığa yöneltmek, güzelleştirmek.
Hani naklederler işte Ebu Cehil mi, Ebu Leheb mi — çok bilgili olmaya çalışan, hikmeti öğrenmeye çalışan bir adam. Ama bakmış Allah peygamberliği Hazreti Muhammed'e vermiş. Hazreti Muhammed'in kabilesiyle onun kabilesi arasında geçmişe dayanan bir mücadele var, rekabet var. Ve en sonunda demiş ki "peygamberlik de bizden çıksaydı, bunlar başka bir şey; şimdi peygamberlik onlardan çıktı derlerse ben buna dayanamam." Şimdi sen o zaman bir spiritüel hikmet arayıcısı değilsin.
Ben size bu kadar aydınlanma konusunda bir şeyler anlatıyorum, benim 25-30 yıldır böyle bir şey yapıyorum; bakıyorum sohbete gelmiş birisi bir sohbetle aydınlandı. Şimdi ben rahatsız mı olacağım? Olur mu olmaz mı? Yoksa egomla mı bir şey diyeceğim? "Bu hak mı ya, geldi bir sohbette benim anlattığım şeylerden aydınlandı, biz hâlâ burada duruyoruz; adalet mi ya Rabbi?" Hani Mehmet Akif'in bir şiiri var ya: "ağzın kurusun, yok musun ey adli ilahi" diyor. Çünkü adli ilahiyi kendi egon üzerinden tanımlıyorsun. "Biz dürüst oluyoruz, namusluyuz, kimsenin malına mülküne yan gözle bakmıyoruz, durumumuza bak; milleti götürüyor, her türlü haksızlığı yapıyor, keyifle yaşıyor, adalet mi bu?" Şimdi bu nereden baktın adalete? Egon üzerinden baktın. Bakın her şeye biz ya ego üzerinden bakacağız ya da spiritüel bilincimiz açılırsa oradan bakacağız. Bunun başka bir şeyi yok, üçüncü bir şık yok. Ya psikolojik benlik üzerinden bakıyoruz ya da spiritüel bilincimiz açılırsa oradan bakıyoruz. Başka bir üçüncü yol yok.
Mesela diyelim ki birileri anlatıyor işte falan bir iş yapmış, yüz milyar kazanmış falan, senin içinden "böyle iyi kazanmış ya, keşke ben kazansaydım" diyorsan, sende bir ego var demektir. Yani dünyadaki herhangi bir metaya ekstra değer veren bir benliğin var demektir. Spiritüel bilincin olsa şöyle bakacaksın: "o kadar kazandı ama inşallah özdeşleşmemiştir o parayla." Bunu soracaksın, buradan bakacaksın. "Adam bir yılda 10 trilyon kazandı ama inşallah farkındalığını yitirmemiştir; insan inşallah para onu bozmaz, inşallah parayla özdeşleşmez" demen lazım. "İşte falan başbakan oldu, inşallah o imkan, o statü, o itibar onun aczini, fakrını, yaratıcıya karşı hiçliğini ona unutturmaz" diyeceksin.
Yoksa "vay be adama bak, işte bir yılda Allah 'yürü ya kulum' dedi" veya "işte şans adama şans güldü" — peki sana gülmedi mi, veya şans o mudur acaba? Bakın bütün bunlar nereden baktığınıza bağlı olarak değişiyor. Onun için din size olgu üzerinden değil, bakış açısı üzerinden bir değişim öneriyor.
Ego Üzerinden mi, Spiritüel Bilinçten mi Bakıyoruz?
Sen birilerine "şanslı" diyorsun ama bir dur bakalım, şanslı olanı hangi bilinç üzerinden tanımlıyorsun? Şanslı olmak ne demek? Bunları konuşunca "ya hocam tabii bizde maneviyat ehliyiz ama işte insan da istiyor hocam" diyorsan, sen ego temelli bir insansın, sadece maneviyat konusunda bir malumatın var. Sen de onun gibi ego temelli bakıyorsun, arada bir fark yok.
"Sen istemez misin on trilyon kazanmayı?" Yok istemem. İstemem demek, "olmasın" anlamında değil. İstemem demek, istemiyorum, hayır demek değil; olursa onu doğru bir şekilde kullanırım ama öyle bir isteğim yok, "olsun on trilyonum" diye bir isteğim yok. "İstiyorsan o zaman nereden baktığıma bakmam gerekir." Yani kendime karşı açık olmalıyım: şu anda ben neyin üzerinden bakıyorum?
Burada şunu da anlamamız gerekir: biz gerçek anlamda kendimiz olmadan, daha doğrusu gerçek anlamda kendimizi bulmadan kendimiz olamayız ve benliklerimize "kendim" diyemeyiz. Hani "kendine karşı dürüst ol" demek aslında iki anlama gelir. Bir tanesi: şu anki benliğinin farkına var, bunu gör, bunu bastırma. Bir de kendine karşı dürüst ol — gerçek kendine karşı. Gerçek kendin başka bir şey; bunun farkına var, ona karşı dürüst ol.
Gerçek Kendini Bulmak ve Nefsi Savunmamak
Mesela Bediüzzaman'ın bir sözü vardır, der ki "eğer kendini seviyorsan düşmanlığın kalbine girmesine izin verme." Şimdi takva kavramı o yüzden burada çok anlamlı bir yere oturur. Takva kavramı, gerçek kendini bulduğunda onu koruma bilincine sahip olmaktır. Gerçek kendini bilmiyorsan müttaki olamazsın, çünkü neyi koruyorsun ki? Çünkü koruduğun şey egon oraya kadar. Gerçek kendini bulmadığın müddetçe koruduğun şey egondur. Egonun gururunu korumaya çalışıyorsun, egonun sahiplendiği şeyleri korumaya çalışıyorsun, egonun itibarını korumaya çalışıyorsun.
O yüzden iman edersin; iman sana gerçek kendinin ne olduğunu anlatır ve sen onu korumaya çalışırsın. O yüzden egonu savunmak kendini korumak değildir. Egonu savunmak kendine yabancılaşmaktır. Egonu savunmak kendini savunmamaktır. Egonu savunmak kendini göz ardı etmektir. Bu neye benziyor? Sen rüyanda evini düşmanlara karşı korumaya çalışıyorsun; hangi evi korumaya çalışıyorsun? Rüyanda gördüğün evi korumaya çalışıyorsun. Halbuki uyanıyorsun, bir bakıyorsun ki evini başkası almış ve seni sokağa atmış; sen rüyadaki evi koruyorsun, gerçek kendini, gerçek evini korumadın.
O yüzden insanoğlunun en sofistike hatası, kendim diye egosunu korumasıdır. Hani bizde sufi gelenekte derler ya "nefsini savunma" derler. Bu çok önemli bir ifadedir aslında; bak kendin ve nefsin arasında bir ayrım yapıyor burada aslında. Tasavvufi perspektif ne yapıyor bize? Diyor ki kendini ikiye ayır: bir gerçek kendin, bir nefsin. Nefsini savunma, nefsinin avukatlığını yapma. Çünkü nefis hem kendini ortaya koyar hem gerçek kendinin yerine geçer hem de kendisini savundurur. "Beni savun" der, "ben senin adamım." Biz de egomuzu savunuruz "kendimiz" diye. Yani kendimizi savunmamız ve korumamız için bize verilen bilinci başka bir şeyi korumak için kullanırız. Ve bunları egolarımız çok iyi dizayn eder.
Allah bize niye kendimizi koruma bilinci vermiş? Çünkü kendimizi korursak bu hayatta gerçekten doğru yaşamış oluruz — gerçek kendimizi. Ama biz kendimiz yerine egoyu korumuşuz.
Kese Hikayesi: Sahte Benliği Korumak
Bununla ilgili güzel bir hikaye vardır: bir yolculuğa çıkacak olan bir adam var; işte eskiden böyle altın veya gümüş keseleri var değil mi, göğsüne veya beline bağlıyor, korumaya çalışıyor. Şimdi bir hırsız bu adamın kesesine göz dikmiş. Ama şunu düşünün: "şimdi ben bunun kesesini alırsam onun boşluğunu hissedecek, eksikliğini hissedecek." O zaman ne yapmalı? Tıpkı ona benzer bir şekilde ama içi taş çakıl olan veya değersiz metaller olan, ama aynı ağırlıkta ve aynı hacimde olan bir keseyle o keseyi değiştirebilir. Çünkü onun altın ve gümüş dolu kesesini alırsa o eksikliğini hissedecek, o zaman fark edecek ve onu arayacak. Aramaması için ne yapmalı? Aynı ebatta, aynı renkte, aynı ağırlıkta, aynı hacimde bir başka kese koymalı — gerçek altın kesesini aldıktan sonra.
Ve hakikaten böyle yapmış. Adam da yolculuğunun sonuna kadar hiç kesesinin çalındığını düşünmemiş, sahte keseyi gerçek kese gibi korumuş, ara sıra bakıyormuş, "ha yerinde duruyor mu" diye. Sonra tabii ki alışveriş yapacağı zaman açınca ortada altın gümüş yok. İşte aynı bunun gibi: sahte benlik gerçek kendiliğimizin yerine geçer. O yüzden biz boşluk hissetmiyoruz, çünkü onun yerine geçiyor. Onu savunuyorsun, ona "ben" diyorsun. O seni güya korumaya çalışıyor, "bak" diyor "seninle böyle eğleniriz, şunu yaparız bunu ederiz, hayatı rahat yaşarız" — onun yerine geçiyor, onun sahtesi. Ve biz sahte olanı korumaya çalışıyoruz.
Onun için bazen bazı kişiler "egomdan vazgeçmekte zorlanıyorum" derler — kişinin rüyasından vazgeçmekte zorlanması gibi, ama anlıyorum, çünkü o ego sana sahteymiş hissi vermiyor, gerçekmiş hissi veriyor; zaten bu kadar iyi taklit edemese onun yerine geçemez. Biz o yüzden o taklit edeni bulmak zorundayız — o gerçek kendim gibi, "ben" diyen, "kendim" diyen, "seni ben korurum" diyen, "ben olmazsam ne yapacaksın" diyen, "senin derdini ben biliyorum, ben sana çözüm yolları bulurum, merak etme" diyen bir benlik var. O gerçek kendimizin yerine geçmiş ve onu gerçek kendimiz gibi savunuyoruz. Temeldeki tuzak bu.
Zeki insan, gerçek anlamda zeki insan, akıllı insan ne derseniz deyin, bu gibi şeyler bakımından zeki insan, akıllı insan, bu sahteliğin farkına varandır. Bunun dışındaki bütün insanlar cahildir, akılsızdır — akıl kullanmak ne demek, kim olursa olsun, isterse diyelim ki en büyük buluşları yapmış olsun, hiç fark etmez, gerçek sahteliği fark edememiş. Yani temel bir sahtelik var, temel bir tuzak var, onu fark etmemiş. Onu fark etmediysen o sahte benliğin istediği dehlizlerde dolaş, onun istediği türde incelikleri keşfet, hiç fark etmez; rüyadan uyanmamışsın çünkü. Bir rüyadasın ve gördüğün rüyanın incelikleri üzerinde kafa yoruyorsun. Kırk bin yıl kafa da yorsan, kırk bin cilt kitap da yazsan rüyanı yorumluyorsun, rüyanı gerçekmiş gibi analiz etmeye çalışıyorsun. Rüyadan uyanmadıkça uyanık değilsin.
İşte bütün temel meselemiz aslında bu noktaya dayanıyor: uyanacak mısın uyanmayacak mısın? Buradaki sahte benlik ile gerçek kendilik arasındaki farkı kavramak için, gerçek kendiliği idrak etmek için böyle bir yolculuk yapacak mısın yapmayacak mısın? Yapmayacaksan, aslında din sana bir şey demiyor, hiç kimse bir şey demiyor, diyemez de zaten.
Din Bir Teselli Değil, Hakikattir
Bakın din, hayata ego üzerinden bakan insana sadece basit bir tesellidir. O kadar kötü mü? Kötü değil ama basit bir tesellidir. Hani Marx'ın söylemiş olduğu "din halkların afyonudur" dediği aslında budur. Afyon bizim Türkiye'deki solcular tarafından biraz yanlış aktarılmış. Afyon ağrıyı dindirmek için verilen bir maddedir; maksadı ağrıyı dindirmektir, kandırmak değildir. Marx'ın orada dediği şey, halk çok büyük acı çekiyor, çok büyük sıkıntılar, haksızlıklar yaşıyor; din onların ağrısını gideriyor, teselli ediyor Türkçesi.
Halbuki din bu değildir. Din bir teselli değildir, din bizatihi hakikattir. Biz bir şeyle teselli olmak istemiyoruz; cennetle bile teselli olmak istemiyoruz. Çünkü Allah bana şah damarımdan daha yakınsa ve o her an benimle ise, "inna Allahe maakum" diyorsa Allah — yani ben sizin yanınızdayım, maiyet yani seninleyim diyor — e ben şimdi nasıl cennetle teselli bulmak için uğraşabilirim? Cennet onun bir lütfu, bir ikramı; tesellisi değil. Yani "şu dünyada mutsuz oldunuz, hadi arkadaşlar size bir teselli ikramıdır" — bu dünyada 12'den vuramadınız ya, kim vurmuş ki zaten? Siz ne yapacaksınız o zaman? "Size alın size bir teselli, dünyada mutlu olamadınız ya, cennette mutlu olursunuz" — böyle bir şey değildir. Allah'ın bize başka bir varoluş aleminde sunduğu bir nimettir. Hatta Bediüzzaman'ın ifadesiyle "şu dünyadaki çiçek gibidir, ahiretteki cennette bir çiçektir." Yani bu alemin bir tatlı nimeti bu. Yoksa teselli olmak için sahip olacağım veya bana verilecek bir şey değil.
Ben niye bir cennetle teselli olayım? Allah bana şah damarımdan daha yakın ve o benimle. Bunu arayacağım, bunu bulmaya çalışacağım. Bunu bulduğumda ben teselli olur muyum? Onun için din bir teselli değildir. Cennet bir teselli değildir. Sen bu dünyada cenneti bulamadıysan, Allah'ın yakınlığından gelen cenneti bulamadıysan, oralarda cennet arama; var ama arama onun için. Senin asıl araman gereken şey, Allah'ın yakınlığının cennetidir; onun seninle olduğunun meydana getirdiği cennettir, huzurdur. Onu ara, burada ara.
"Niçin dinde miraç var?" Bir kısım modernist ilahiyatçılar dinde miraç var mı yok mu diye hala tartışıyor. Tabii ki miraç var. Neden? Çünkü iniş var; iniş varsa çıkış olacak. "Adem, Havva'ya sizi indirdik" diyor. O zaman bir de çıkış olacak; indik, kalacak mıyız burada yani? Bu bilinç mi kalacak burada? Burada derken maddi olarak değil, bu bilinç mi kalacak? Hayır olacak; her inişin bir çıkışı olmalı. O yüzden burada ve şimdi arayacağız onu. Yoksa "işte Rabbimiz bize cenneti verecek." Verir verir tabii ki, vereceğim demişse verecek, ama o benim için bir teselli değil; sanki "burada mutsuzum, üstelik de diyorum ki kurtuluş İslam'dadır, huzur İslam'dadır, Allah bana şah damarımdan daha yakın" diye.
Ben bazen görürüm, bazen de söylerim, bazen ben öyle bakarım: mesela bakıyorum böyle bir kız bir erkek buluşuyorlar, sarılıyorlar birbirlerine, o kadar mutlular ki böyle; kız çocuğa bakıyor, sanki cennete bakıyor gibi. Ayrıca düşünüyorum, acaba ben Allah'a öyle baktım mı? Yani gerçekten böyle bir itminan derecesinde bir namazda Rabbime böyle bakabildim mi diye test ediyorum, düşünüyorum. Şimdi bak o psikolojik düzeyde böyle bir huzur yaşıyor, böyle bir mutluluk yaşıyor; sen bir Allah'la buluştuğunu, Allah'a yakın olduğunu, Allah'ın sana senden yakın olduğunu söylüyorsun; peki senin mutluluğun, huzurun nerede? Bak dünyadaki iki insan buluşunca büyük bir mutluluk duyuyor, muhabbet etmekten mutluluk duyuyor. "Seninle cehennem ödüldür bana, sensiz cennet bile sürgün sayılır" diyor. Sen bu lafın onda birini hiç hissettin mi Allah için?
Dolayısıyla bakın mesele nedir? Aslında mesele ya psikolojik benlik üzerinden bakacaksın hayata ya spiritüel bilinç üzerinden bakacaksın; bunun başka üçüncü bir yolu yok. "Hem ben psikolojik benlik üzerinden bakacağım hem din de bana destek olacak" — yok öyle bir hikaye, o kendini kandırmaktır. İşte Marx'ın dediği "din halkların afyonu olur" bizim de afyonumuz olur. Din benim tesellim değil. Din bana kendimi anlatan bir hakikat, bir mesaj; bana şimdi ve burada varlığımın mükemmelliğini, sonsuzluğunu, yüceliğini idrak ettirmek için gelen bir mesaj. Yoksa beni bir ileriye atan bir mesaj değil. "Bak burada mutlu değilsin ama cennette mutlu olacaksın" — bu psikolojik benliğe söylenmiş bir sözdür.
Dinin her şeyde olduğu gibi basitçe üç düzeyi vardır. Birisi beden düzeyinde: sen maddi olarak hayatını korumaya çalışırsın. "Bak din en azından ne işe yarıyor, içki içmiyorsun, şunu yapmıyorsun bunu yapmıyorsun, sağlığını koruyorsun" — doğru, din sağlığı koruyan bir şeydir birileri için. Veya din senin psikolojik olarak seni rahatlatan bir şeydir bazen. Ben bazen böyle bazı arkadaşları hesaplarında görüyorum, "işte Allah bana yeter" ama bakıyorum paylaştığı şeylere yetmiyor. O post mu diyorlar, o en üstteki şey, "Allah bana yeter." Sürekli paylaşımda bulunuyorsun, sürekli geri bildirim bekliyorsun; Allah sana yetmiyor demek ki. O oraya yazmakla olmuyor bu iş.
Veya böyle atarlı giderli "Allah bana yeter, umurumda değilsiniz" — böyle bir şey değil bu. Hakikaten "Allah bana yeter" demek, "her ne olursa olsun" demek, "umurumda değilsiniz" demek değil. Biz o lafı bile psikolojik düzeyde böyle kullanıyoruz. Birisiyle problemimiz oluyor, "Allah bana yeter"; eşimizden boşanıyoruz, "Allah bana yeter, umurumda değilsin." Ya bu laf bunun için gelmemiş kardeşim. Allah'ın sana hakikaten yettiğini fark etmen için gelmiş, birine laf çakmak için gelmemiş, kendi egonu güçlü göstermek için gelmemiş. Böyle bir söz değil.
Fıtrat ve İmtihan Kavramı
"Düşünemeyen kim, o zaman düşünemeyeni bulursanız düşüneni de bulursunuz." Yani o ne düşünüyor? Kur'an'da bir ayet var: "biz ölümü ve hayatı yarattık, ne için sizi bir şeylerle karşılaştırmak için." Bunu "imtihan" diye çeviriyorlar ama aslında imtihan kavramı değil oradaki; yani sizi bir şeylerle karşı karşıya getiriyoruz, karşılaştırıyoruz, bir şeyleri yaşatıyoruz. Allah ölümü ve hayatı yarattı ki bize bir şeyler yaşatsın, hanginiz daha güzel amelde bulunacak diye. Yani bu bir yarış anlamında değil; hangimiz fıtratına göre davranacak, hangimiz fıtratının kodlarına göre davranacak, hangimiz davranmayacak — bu deneyimi yaşayasınız diye Allah ölümü ve hayatı yarattı.
Doğal olarak da siz bir şeylerle karşılaşacaksınız; bir zalimle de karşılaşacaksınız, bir fedakar insanla da karşılaşacaksınız, sizi bir tecavüzden kurtarmak isteyecek bir insanla da karşılaşacaksınız. Bakın siz bir şeylerle karşılaşacaksınız; fedakarlıkla da karşılaşacaksınız, bencillikle de karşılaşacaksınız. Kaybettiğiniz bir malı size getiren bir insanı da göreceksiniz, evinizdeki bir malı soyup hırsızlık yapanla da karşılaşabilirsiniz. Sizi kendisi gibi düşünen insanla da, sizi hiç düşünmeyecek kadar düşüncesiz bir insanla da karşılaşacaksınız. Bu bir paket; mesele şu: karşılaştığın şeyi neyle karşılıyorsun? Asıl soru odur. Karşılaştığın şey nasıl bir bilinç tarafından karşılanıyor?
Mesela diyelim ki fakirlik yaşadım, olabilir; kalem alacak param olmadı, belki birileri bana yardım etti o şekilde okudum, giyecek bir şeyim olmuyordu, yardımsever insanların sayesinde giyinebildim. Şimdi bu karşılaştığım bir olay. Bunu neyle karşıladın ama? Bundan dolayı kıyas yapıp kendini ezik hisseden bir benlikle mi karşıladın, yoksa "bu hayatım içinde karşılaştığım bir olgudur, bunu da deneyimliyorum, yarın öbür gün benim de imkanım olursa imkanı az olan insanlarla paylaşırım, kimseyle de kıyaslama yapmıyorum, bu benim karşılaşacağım şeydi" mi diye mi karşıladın? Herkesin karşılaşacağı şey farklıdır, çünkü Allah herkesi aynı şeyle karşılaştıracağını söylemiyor. Her birimizin karşılaşacağı şey farklı; "bu niye bununla karşılaştı da ben bununla karşılaştım" — bu senin yapacağın bir hesap değil.
Bunun bir de şunu anlamak lazım: eğer iki karşılaşma arasında, iki farklı durum arasında fark görüyorsan, o senin cehaletindir. Çünkü özünde bir fark yok, öz kendiliği açısından bir fark yok. Ben her zaman söylerim ya: gördüğün rüyanın kabus olmasıyla çok tatlı bir rüya olması arasında fark yoktur. Mevzu, rüya gördüğünün farkında mısın değil misin, asıl ayırt edici değer budur. Yoksa "ben niye kabus görüyorum, öbürü niye şunu görüyor, biri niye zengin bir aileye doğuyor, öbürü şanssız" — buradan mı bakacaksın? Yoksa "yaratıcı onu şununla karşılaştırdı, bunu bununla karşılaştırdı, beni de şunlarla karşılaştırdı; ben bu karşılaştığım şeylere karşı nasıl bir yaklaşım sergiliyorum, onu neyle karşılıyorum, hangi bilinçle karşılıyorum" mı diyeceksin?
Bizim hayatta birçok tartışmamız boştur. "Neye göre, hangi bilince göre" sorusu her zaman geçerlidir. Mesela "adam 30 sene hapiste geçirdi, olabilir, yatsın falan" diyebilirsiniz de, 30 senesine kolay yani, olabilir. "O kadar da bakılmıyor hocam." Kim bakmıyor? Burada özneyi belirsizleştiriyoruz; kim bakmıyor? Bendeki bir benlik bakmıyor; peki bunun bakışı doğru mudur değil midir, bundan sorumludur zaten. Bu bakış psikolojik benlik bakışı mıdır, spiritüel bilinç bakışı mıdır? Her zaman bu soruyu soracağım. Psikolojik benlik ise bakışı objektif değildir, bakışı gerçek değildir.
Kur'an bunu birçok ayette söyler; hatta bir ayette şunu söyler: "insanlar küfürde birleşecek olmasaydı, Allah kendisini inkar edenlerin evlerini altından, merdivenlerini gümüşten yapardı." Bakın ne demek bu? Bu bir avantaj değildir demek. Türkçesi bu. Ama bizim egolarımız avantaj görüyor. "Adam ne biçim bir hayat yaşıyor" diyorsun; kim diyor ama? Ego diyor. Peki sen bu bakışı devam mı ettireceksin, vaz mı geçeceksin? Devam ettiriyorsan yolun açık olsun, ama nereye kadar açık, tabii. Devam ettiriyorsan bunun sonuçlarını bilmelisin.
"Hocam ama farklı bir çevre insanın psikolojik dengeliliğini değiştiren bir şey." Doğru, psikolojik sağlıklılığını değiştiren bir şey, doğru, çok doğru. Ben birisine daha sağlıklı dengeli bir çevre verirsem onun doğru orantılı bir şekilde artar, doğru. Şimdi biz bir yere kadar, belli bir yaşa kadar bunu sınırlandıramayız illa şu yaş bu yaş; belli bir yaşa kadar, 15, 16, 17, her neyse, bir yaşa kadar psikolojimizin otomatizması nedeniyle mazur sayılabiliriz. Yani bir kısım olaylar benim psikolojimi bozabilir; annemin tutumu, babamın tutumu, yaşadığım olaylar bozabilir. Bu da bir deneyimdir. Psikolojinin bozulduğunda ve psikolojinle baş başa kaldığında ne oluyor? Bunu öğreniyorsun.
Fakat bir yaştan sonra — burada güzel bir ifade var, onunla açalım — "geçmişimizin hayat gemimizde bulunan zorunlu ve uyanık bir kaçak yolcu olduğunu idrak ettiğimiz sürece durumu farkındayız demektir." Tekrar ediyorum: "geçmişimizin hayat gemimizde bulunan zorunlu ve uyanık bir kaçak olduğunu idrak ettiğimiz sürece durumu farkındayız demektir. O zaman bu durumda gemimizin yolcu listesini güncelleştirmek gerekecektir." Biz gemimizin yolcularını güncelleştirmeliyiz. Bizim psikolojik varoluşumuzda bir kısım yolcular var, farkında değiliz, yolcu listesi tutmamışız; giren girmiş o gemiye, kamarayı bulan bulmuş, oturan oturmuş, yerleşen yerleşmiş. Tırnak içinde tapulu arazimize gecekondu yapmışlar. Hakikaten yapmışlar; tapulu arazimize gecekondu yapmışlar. Ne yaparsın? Bir yerden sonra o gecekonduları gözden geçirsin: bu gecekondu mu değil mi, "karıcığım bir tapun var mı?" "Yok." "Tamam o zaman, sana üç gün mühlet, burayı yıkacağım." Gecekonduları yıkmalıydı.
Biz gecekonduları yıkmadan, hiçbir gecekonduyu yıkmadan, orası böyle çok mükemmel olsun, yolları nizami, kanalizasyon teşkilatı süper, yağmur yağınca sel olmasın istiyoruz ama o gecekondular da kalsın istiyoruz. Öyle bir dünya yok. "Modern bir tıklıkta bunun çok zor olduğunu söylüyorlar, yeniden imar yapmanın, çocukluk döneminden gelenler için." O zor olduğunu söyleyenler de psikolojik benlikleri üzerinden söylüyor; onu söyleyen de bir ego, "bu çok zor" diyen de bir başka ego. Ben bunu yapmaya karar vereceğim ve net bir şekilde o yaklaşımı, o duyguyu bırakmayı tercih edeceğim.
Bırakmak istemediğimiz çoğu defa bırakmıyoruz, "zor" diyoruz. Çünkü bu nasıl biliyor musunuz? Benim bir arkadaşım var, bir gün kedi getirdi, kediyi sevdi falan, sonra akşam her tarafı kabardı. "Niye kabardı" dedim. "Kediye alerjim var." "Peki kediyi niye o zaman seviyorsun, hiç olmazsa uzaktan sev, madem alerjin var." "Kediyi sevmeyi de seviyorum" diyor. O zaman kediyi sevmeyi seviyorsan derinin alerji tepki verip kabarmasını da normal karşılayacaksın. Yani biz o benlikleri bir nedenle bırakmıyoruz.
Mesela ben hayatımda beni bilenler bilir, ben hiçbir zaman bir mağduriyetimin veya bana yapılan bir yanlışın anlatıcısı olmadım. "İşte ben çok acılar çektim" — yok, çektiğim şeyler basitti diyorum. Ama şimdi "ben çok acı çektim" dersem orada bilinçaltım aslında şunu diyor: "ben hayattan alacaklıyım kardeşim, ben çok acı çektim." Ne demek çok acı? Ben bazen insanlara şunu söylerim: "çektiysem çektim kardeşim, problem ne?" Bunu soruyorum. Bana altındakini anlat: "çok acı çektim" deyince ne anlatmak istiyorsun? Altını kazıdığınız zaman Türkçesi şu: "alacağım var." Kimden? Tanrı'ya kadar gidiyor. Allah'a kadar alacağı var: "niye böyle bir annem oldu, niye böyle bir babam oldu, niye başıma şu geldi?"
Peki acılarımı niye bırakmak istemiyorum o zaman? Çünkü alacaklıyım. Alacağım olduğu için bırakmak istemiyorum; bir taraftan acımı bırakmak istiyorum çünkü acı bana yük getiriyor, bir taraftan da alacağımı korumaya çalışıyorum. Acımı alacağımla birlikte bırakmayı tercih ediyorum. "Alacağım yok mu aslında hocam?" Yok. Hiçbir alacağı yok, sıfır alacak. Önce onu anlamak lazım. Bakın Kur'an'da öyle bir şey var mı? "Alacağınız var size" — yok öyle bir alacak yok hayatta. "Sizi karşılaştırıyorum" diyor Allah. Hanginiz daha fıtratına uygun bir tutum sergileyecek — bu yani. Ve bunu siz kendiniz göreceksiniz. "Ben size bir fıtrat yükledim, bunun hayattaki artı ve eksi olaylarla karşılaşmasında bunu nasıl işleteceksiniz, bunu kendiniz görün" diye bunu yapıyor.
Alacaklı Olma Hissi ve Kaybın Gerçek Anlamı
Dolayısıyla benim ne alacağım olabilir ki? Atıyorum, zalim bir babam vardı, Allah selamet versin diyeceğim, 18 yaşına geldiğimde en fazla 14-15 yaşına geldiğimde babamın psikolojisi bozuktu; sevmek, merhamet etmek, sahiplenmek, koruyup kollamak nedir bilmiyordu. Allah selamet versin, bu kadar basit yani.
"Kul hakkını dayandırıyorlar olacaklarınca; bana da haksızlık etti kul hakkı, affetmiyorum" diyor. Şimdi bak, kul hakkı da psikolojik benlik düzeyinde bir haktır. Hatta bu konuda bazı hadisler vardır; böyle kafasız bazı insanlar var, "benim bundan alacağım var" diye diretir ahirette. Ve Peygamber anlatır: illa Allah der ki veya melekler der ki "onu affet." "Hayır affetmiyorum, benim hakkım var" filan. Ve der ki kısacası Allah ona öyle şeyler verir ki onu memnun eder, razı eder yani. Bu nedir? Bu aslında psikolojik benlik düzeyinde Allah'ın yaptığı bir kıyaktır, bu kadar basit. Sen bunu da aş diyor Allah; Peygamber bunu anlatarak "sen buralarda durma" diyor.
Ben ne yapacağım? "Benim şundan hakkım varmış, bundan hakkım var. Ya ben direkt Allah'a vasıl olmak istiyorum, ben neyle uğraşacağım? Yok, Ahmet'ten hakkım vardı, Ayşe'den hakkım vardı, bunlarla uğraşacağım." Bir de alacak kuyruğuna mı gireyim yani, zaten bu dünyada 40 yıl girmişim, ne zaman alacağım diye bekliyorum. Bakın dikkat edin, alacaklarımızı hep bekliyoruz değil mi? "Ne zaman alacağım? Fırsatını bulacağım, alacağım." Bak kuyrukta bekliyorsun sürekli, ego seni kuyrukta bekletiyor.
"Birisine hakkımı helal edeceksem başkasına yok mu?" Ama herkes bana hakkımı helal edecekse... boyunca ona takılma, kendi iradesinde olmadığı için ya etmezse, "ben kesin cennete gidemeyeceğim" — ona da takılma. "Ya Rabbi, onun alanı, onu razı edip etmemek de senin alanın. Ben yanlış yaptıysam tövbe ederim, tazmin edebileceğim bir şeyse ederim; edilemeyecek bir şeyse de tövbe istiğfar ederim ve sana sığınırım." Bu kadar, bu kadar basit yani.
Alacak kuyruğuna girmenin — ben hayatta insanoğlunun kendine bu kadar eziyet yapabilmesini anlamakta hakikaten güçlük çekiyorum. Bakın diyor ya "biz düşkünler evi gibiyiz." Aslında insan kim alacaklıdır? Mesela şöyle düşünün: trilyonları olan bir insan verdiği 5 lira borcun hesabında olur mu? Olmaz değil mi? Ama diyelim ki cebinde 20 lira varsa, 10 lirasını vermişse bu sermayenin yüzde 50'sidir. Şimdi bir kişi ne kadar alacaklıysa o kadar kalbi boş demektir; içeriden beslenmiyor demektir. Kim alacağın üzerinde çok durur? Müflis olan, değil mi? İflas ettiğimizde aklımıza ilk gelen alacaklardır. Baktın elini cebine attın para yok, "acaba kime borç verdim" dersin değil mi, kimden alacağım var. Ama çok zenginsen, sürekli kaynağında bir hazine varsa, o kadar alacağının peşine düşmezsin.
"Biri benim mutluluğumu bozdu." Bozsun; mutluluk sınırlı bir şey değil ki. Mutluluk benim kalbimde sürekli var olan bir şey. O zaman ben geçmişte birinin beni mutsuz etmeye çalışmasından dolayı niye alacaklı olayım? Bütün hazinem oysa — zaten dünyaya geldim, bir ömrüm vardı, ömrümün yirmi yılında biri yiyip bitirdi, hadi bakalım alacak. Muazzam bir alacağım var — ömür 60 yıl, zaten 15-20'si çocuklukta geçmiş, son ömrün 15-20 yılı ihtiyarlıkta geçecek, "hayatımın en güzel yıllarını yedi" — ne alakası var? Senin hayatın bu kadar kısa mı? Sen sonsuzsun, sonsuz var olansın. Hayatının 20 yılında öyle biriyle karşılaşmışsın, ne olacak ki, hiçbir sıkıntı yok. Bakın nereden baktığınıza bağlı; ama tabii böyle deyince ego geliyor, "ama hocam hayat öyle bildiğiniz gibi değil" diyor. Hayır, hayat benim bildiğim gibi ama sen kendinin nasıl bir benliğin oyununa getirildiğini bilmiyorsun. Ben senin nasıl bir benlik tarafından oyuna getirildiğini sana göstermeye çalışıyorum. Bu kadar. Sen de fark edersen o oyundan çıkmış olursun.
"Siz tarafsınız ya, o nefret ettiğiniz benlik bu ara bir benlik olması gerekmiyor mu, sizin anlattıklarınızla ilgili sadece malumat sahibiyiz, size güveniyoruz, bunu kabul ediyoruz, bunun doğru olduğunu, hakikat getiriyoruz ama o tarafta değiliz." Bizim için malumat halinde; o ara teslimiyet sürecidir. Yani doğru olduğuna inandığınız bir kişiye veya bilgiye teslim olursunuz. O şey tam şey değildir aslında; bilinç temelde o anlamda iki türlüdür: ya psikolojik benliktir ya spiritüel bilinçtir. Arası yoktur aslında; aradaki süreç şeydir. Bir bilgiye veya bir kişinin doğru olduğuna inanırsınız, ona göre davranmaya çalışırsınız — yani psikolojik benlik yine orada var, fakat siz ona rağmen davranmaya çalışıyorsunuz.
Spiritüel bilinç egoya rağmen değildir; yani "egoya rağmenlik" söz konusu değildir ama oraya varıncaya kadar insan egoya rağmen davranır ve spiritüel bilincin bir kısım esintileri insana gelir. O ayrı bir şey; esintiler gelir ama sen o değilsin. Bunu bir ermişin bir ifadesi vardır, der ki — veya şöyle bir olay olmuştur: bir ermiş bir müridine sorar.
Rahmetin İçten Gelmesi ve Dualite Deneyimi
"Nasılsın, ne haldesin?" der ki "rahmetin içindeyim." Der ki "bu güzel ama bu yetmez." "Peki ne lazım?" "Rahmetin senin içinden çıkması lazım" der. Çünkü rahmet senin merkezinde. Rahmetin içinde olabilirsin; bazen ilahi rahmetin esintileri sana gelir, bu ayrı bir şey, güzel bir şeydir ama spiritüel bilinç değildir. Ama ona doğru bir yolculuğun içindesin demektir, bunu diyebiliriz.
"Hocam rahmetin içinden çıkması, yani bizatihi sen Allah'ın üflediği bir ruhsun ve o ruh rahmeti içinde taşıyor, yani etrafına faydalı oluyor mu?" Yok, olursun zaten de. Bak Kur'an ne diyor: "ve me erselnake illa rahmeten lil-alemin — biz seni alemlere rahmet olarak gönderdik." Rahmetin içinde ol diye göndermedik; bizatihi rahmetsin sen yani. Peygamber'e diyor, bizatihi sen rahmetsin. Bu aslında her insan için geçerlidir. Hepimizin ruhsal özü ilahi rahmeti içinde taşır.
Yani şunu demek istiyorum: bir insanın kendi içinden ateşin gelmesi var, bir de etrafındaki bir ateşten istifade edip ısınması var. Spiritüel bilinç, ısının senin içinden çıkmasıdır. Bakın vücudumuzda bir ısı var değil mi, içimizden geliyor bu, dışarıdan ısınarak edinmiyoruz bunu. Bir de bazen vücudumuz soğuktur, dışarıdan ısınmak ihtiyacı duyarız. Peygamber dışarıdan ısınmak için gelmemiştir o yüzden bu dünyaya. Biz de aslında öyle değiliz.
Ama dediğim gibi insan mutlaka hayatının belli bir dönemini psikolojik benliğin üzerinden yaşar; onun tırnak içinde acıları olur, yaraları olur vs. Ama bakın mesele ne? O psikolojik benlik rüyasından uyanmaya çalışmak. Yoksa o rüyayı devam ettirmek değil. Değil mi? Biz bazen uyuyoruz, rüya görüyoruz ama asıl olan şey ne? Rüyadan uyanmak. Kişi o benlikleri bırakmadığında rüyasını devam ettiriyor. "Ben çok acı çektim" diyorum, "onlar acı değil, sen beni anlamıyorsun" diyorum — bakın devam ettiriyor. Rüya devam ettirilmeye çalışılıyor. Ne yapacaksın? "Ben senin acı çektiğini çok iyi biliyorum, hadi acılarımızı toparlayalım, birbiriyle yarıştıralım, ben çok acı çektim, siz benim böyle olduğumu kabul edin." E etsek ne olacak, ne istiyorsun bundan? Altında ne var yani, hangi senedi imzalatmaya çalışıyorsun?
Hani bazen olur ya böyle eşlere: "sen bana çok acı çektirdin." E ne yapayım? "E bir bana tek taş pırlanta al." Bak altında bir şey var. Veya işte "mobilyayı değiştirelim" — hani o arada bulmuş fırsatı. "Sen bana çok acı çektirdin, çok üzdün." "Tamam haklısın karıcığım veya kocacığım, ne yapalım, mobilyaları değiştirsek mi?" Bu nedir aslında? Dikkat edin, ego neyi anlatmaya çalışıyorsa acı adına, problem adına, altında bir alacak var. Bir mağduriyet ve o mağduriyetin bir alacağı var. O yüzden bırakmıyor insan bunları. Yoksa bıraksa ne olmuş olacak?
"Ben bugüne kadarki hayatımda şöyle şöyle olaylarla karşılaştım." Atıyorum, çok vicdansız bir baba, çok bencil narsist bir anne olabilir, ne kadar güzel deneyimler — bunlar karşılaştığın şeyler. Ama bunları egoyla okursan, ego sana alacak üretecek, mağduriyet üretecek, şanssızlık üretecek, haksızlık üretecek, adaletsizlik üretecek, sana bir sürü hikaye üretecek. "Ama bu adalet mi, bu haksızlık değil mi" diye sana bir sürü hikaye üretecek. Allah da diyecek ki "yok işte, değil." "Hadi bakalım elim boş." Allah'tan elim boş, insanlardan elim boş; alacağını ödeyecek hiç kimse yok. Çünkü alacak sahte. Alacağı da elindeki boş kağıtları da bırak, kurtul. De ki "ben olgularla karşılaştım, onlarla ilgili bir psikolojik benlik algım vardı; tabii ki o algı bende acı hissi uyandırdı, mağduriyet hissi uyandırdı, haksızlık algısı uyandırdı ama ben şu anda o benliklerle bakmıyorum." O zaman hepsi güzelce giderler. Ama tutarsam onları, "ama sen benim çektiğim acıyı biliyor musun" diye başlarsam, o zaman ben aslında bırakmak istemiyorum demektir. Çünkü bakın benliğim bir tarafı bırakmak istiyor bir tarafı bırakmak istemiyor.
Şimdi insanlar şöyle der: "ama ben bırakmak istiyorum." Ben bir gün bir kadına dedim ki, kocasından çok problemliydi, kendisine göre çok mutsuzum, öfkeliyim, agresifim diyordu. Dedim "kocana olan öfken seni rahatsız ediyor değil mi, bu kadar öfke, gerginlik." "Peki" dedim "bırakmak ister misin?" Şöyle bir durdu. "Yok" dedi, "istemiyorum." "Bırakmak istemiyorsun; çünkü ona kendince bir hesap ödeteceksin." Yani o öfke seni bir şekilde güçlü tutuyordur, sen o şeyden bir şekilde besleniyorsundur, farkında olarak veya olmayarak. O yüzden bırakmıyorsun.
Halbuki işte hiçbiri alacak değildir. Benim dünyadaki insanlardan ne alacağım olabilir? Alsam ne olur? Farz edeyim bütün alacaklarımı aldım, ne olacak? Allah bana bir şey öneriyor: ebedi, sonsuz, kendini öneriyor, kendi öz varlığındaki sonsuzluğu öneriyor. Peki insanlar bana bunu verebilir mi? İnsanlarda böyle bir imkan var mı bana bunu verecek? Yok. Daha ne verecek? Hadi kocam 20 yılımı yedi, versene, olur. 40-50 yaşındayım, o da geçecek; bir yıl daha alsam ne olur? Şu an 30-40-50 yaşındayım da ne oluyor değil mi? O zaman ben niye geçici, sınırlı bir alacağın peşine düşeyim ki? Manası yok.
Allah bana diyor ki "bende bir alacağın var" diyor. Ne? Kendin. Ben kendimi almaya gidiyorum Allah'a. Allah'ta kendim saklı ve onu koruyor Allah, ve o alacağımız Allah'ın lütfu olarak alacağımız. Yani Allah sana kendi ruhundan üflemiş, kendiliğinden bir neşe yansıtmış; senin alacağın bu ve senin alacağın Allah'ta duruyor. Ve Allah sana vermek için bekliyor. Şimdi ben onu mu almaya gayret edeyim, yoksa insanlardan "şöyle alacağım varmış, annem böyleymiş, babam böyleymiş, eşim şöyle yapmış, arkadaşım böyle yapmış" — bunlarla mı uğraşayım? "İşte Allah beni niye dünyada bilmem kimin çocuğu değil de falanın çocuğu olarak yarattı" — bunlarla mı ulaşacağım? Koçun çocuğu olsam da olur, kalp krizi geçiriyorsun, bir devlet hastanesinin morgunda ölüyorsun yani. Ne olacak yani?
Sınırlı ve geçici olan şey eğer benim gözümde parıltılıysa o zaman ben bunu kabul edip o yolda devam edeceğim. Ya da diyeceğim ki "bu parıltılı olan şey kime parıltılı geliyor, kimin gözünde bu çok avantajlı bir şey?" Onu göreceğim, onun gerçek olmadığını anlayacağım. Anlamıyorsam da zaten onun sonucunu yaşayacağım. İşte yaratıcının insana hatırlattığı şey, mümkün olduğunca erken bir şekilde rüyandan çık. Rüyanı devam ettirmek istiyorsan da rüyanın sonuçlarını kabul et. Sıkıntı yok. Onun için Kur'an diyor ki: herkes basiret üzere inanacaksa inansın, yine herkes basiret üzere reddedecekse etsin — bilerek yap. Kalıcı olanı ara, bunun sonucunu bilerek ara. Geçici olanı arıyorsan ama kalıcı bir sonuç oluştursun, öyle bir şey yok yani, öyle bir durum söz konusu değil.
O yüzden insan tercihini bilerek ve bilmeyerek yapmalıdır. Bilmeyerek yapıyorsan o edilgen bir tercihtir, bilerek yapılmalıdır. Onun için Hz. İsa mesajlarının en başlarında der ki: "iki Tanrı'ya kulluk edemezsiniz; ya dünyaya ve egoya edeceksiniz — bunlar aynı şeyin iki yüzü gibi — ya da Tanrı'ya kulluk edeceksiniz. İki şeyi aynı anda edemezsiniz." Çünkü ilahi yasa ve gerçeklikle egonun yasaları birbirinden farklı. Ego şu şeye şans diyor, buna şanssızlık diyor; Allah'ın yasasına bakıyorsunuz öyle bir şey yok. O zaman benim yaratıcıyla kavgam oluşuyor. Hani hep söylerim, Hazreti Asiye'nin kocası Firavun olmuş da kendini şanssız mı görmüş? "Ne günahım vardı da bu adama düştüm" mü demiş? Yok, böyle bir şey.
"Bir şey sorabilir miyim? Anladım, şimdi normal insan bir kenara bırakırsa zaten her şey kendi varlığında mevcut. Yaratanla konuşmuş bir insan aslında mutluluğa da ihtiyacı yok, yani buna razı olması gerekiyor. Asıl bulması gereken şey kendisi. Deneyimler insana neyi kazandırıyor? Kendini dinine giden süreci hızlandıran bir şey mi?" Hayır, bakın Kur'an diyor: deneyimler sizin fıtratınıza uygun davranıp davranmayacağınızı kendinize gösteriyor. Yani negatifliğe rağmen olabilme becerinizi, olabilme yetkinliğinizi, olabilme tercihinizi ortaya çıkarıyor. Bu bir deneyim. Yani negatif bir şey olduğunda psikolojik benliğim ne kadar tetiklenecek, onun tetiklenmesine ben uyacak mıyım uymayacak mıyım — bunu deneyimliyorum, bu bir deneyim.
"Arayışımız kendimiz olduğuna göre, psikolojik benliğimizi tanımak bir şey kazandırıyor mu? Onun kendiliğinden ayırmayı mı kazandırıyor?" Biz orada dualiteyi deneyimliyoruz, yani ikiliği deneyimliyoruz, zıtlığı deneyimliyoruz. Ve o zıtlığın deneyimi içinde, o zıtlıkların etkileşimi ve o etkileşimin neticesinde bizim o etkileşime özümüzle katkımızı deneyimliyoruz. Yani sen bu dualiteye fıtratın ve spiritüel bilincinle mi katılımda bulunacaksın, yoksa egonun tuzağına mı düşeceksin? Bu bir deneyimdir. Yani spiritüel öz varoluşun, varlığındaki zenginliği, değeri bu dualite alemine katıyor, yansıtıyor. İşte "hanginiz güzel amelde bulunacak" — yani hanginiz o spiritüel bilinciyle bu dualite, bu zıtlık alemine katkıda bulunacak? Bunu deneyimliyoruz. Bu dünyanın mahiyeti bu yani.
Yoksa benim bu dünyada bir şey alıp götüreceğim yok. Bu dünyada bir mutluluk aramıyorum, sadece bu dualiteye, bu zıtlık alemine spiritüel bilincimle katılıyorum. Bu deneyimi yaşıyorum. Bu dünyanın mahiyeti bundan ibaret. Bir arayış değil; bakın ego düzleminden çıkmamız gerekiyor. Bir arayışımız yok, deneyimimiz var. O da ilk yaratılışa gidiyor.
"Niçin yaratıldık? Deneyen zaten durumu bildiği halde neden deniyor? Bu deneyim muhakkak bir işime yarayacak; boşuna denenmiyorum, ama her şey bir bütün içerisinde biliniyorken hala deniliyor olmak insanı sorduruyor: niye deneniyorsunuz, kimse denemiyor mu, burada bir yanlış anlaşılma var." Yani ben bir deneyim yaşıyorum. Allah beni denemiyor yani, benim vereceğim cevapları biliyor ama sonuçta — benim vereceğim cevapları Tanrı'nın bilmesi, Tanrı'nın zaman olarak mutlak oluşundan kaynaklanır. Onun bilgisi senin ne yapacağını kodlamıyor; kodlamıyor, biliyor. Dolayısıyla ne yapacağımı biliyorsa niye gönderiyor sorusu çelişkili bir sorudur.
Çelişkisi şudur: sen yapacağın neyse öyle biliyor. Dolayısıyla sen bu deneyimi yaşamayacak olsaydın öyle bir bilgi oluşmayacaktı. O bilgi oluştuğu için ve o bilgi var olduğu için sen bu deneyimi yaşıyorsun. Dolayısıyla o soru çelişik bir sorudur ama psikolojik benliğin sorduğu bir şeydir. "Bütün bunlara ne gerek var" — bu da bir ego bağlamında bir şey. Çünkü ego bir şeye gerek var mı yok mu üzerinden bakıyor. Şimdi bakın spiritüel düzeyde soruların bir çoğunun cevabı yoktur; veya nasıl diyelim, spiritüel bilince vardığınızda soruların bir çoğunun cevabı olmaz, sorular ortadan kalkar. "Ne gerek vardı" — mesela bu soru spiritüel düzeyde anlamsız bir sorudur, çünkü spiritüel düzeyde "gerek var mı gerek yok mu" diye bir zemin yoktur.
Yani bu şuna benzer: hani bazen şey olur ya, bazı insanlar her şeye bir maddi fayda çıkar odaklı yaklaşır. "İşte ne kazanacaksın, o işi yaparsan ne kazanacaksın?" Sen dersin ki "bir şey kazanmayacağım, hatta cebimden gidecek." Öyle olur mu? Çünkü onda böyle bir zemin yok. Psikolojik benlikte de mesela bir şeyin gereği yoksa niye yapılır, öyle bir cevap yok psikolojik benlikte. O yüzden o sorular egonun sahte sorularıdır. Çünkü spiritüel bilinci kendi gibi zanneder. Mesela insanlar der ki "Allah bu kainatı yaratmaya neden gerek duydu?" Çünkü Allah'ı da bir şey yapacaksa ihtiyaç duyduğu için yapar gibi zannediyor.
Yani spiritüel boyutu, yaratıcıyı, sonsuz varoluşu biz psikolojik benliğin kodlarıyla tanımlamaya çalışıyoruz. "Hocam dağılma soruyor." Yani evet, en azından bunu bilmemiz lazım, bir örnek verdiğiniz gibi; belli bir düzlemde düşünüyorsak, o düzlemin dışındaki bir şeyi o sorularla sorgulayamayız, manasız kalır o yani. Hatta bazen soruyorlar, "işte ne çıkarın var şuna yardım ediyorsun?" "Çıkarım yok." "Ahirette değil mi?" "Yok." "Ahirette de yok mu?" "Yok abi." "Peki niye yardım ediyorsun?" "Fıtratımın doğal bir neticesi, bir sonuç, çıkar yok yani."
"Belli mi, siz de mi, farkında değilsiniz?" Yok, hepimiz için bu böyledir, evrensel bir şeydir. Dolayısıyla bakın bazı soruların belli bir düzeyde anlamı vardır, belli bir düzeyde anlamsızlaşır. Hani hepimiz az çok düşünürüz ya, işte dünyada sağ vardır, sol vardır, alt vardır, üst vardır; uzaya çıktığında bunlar kalıyor mu? Sen şimdi uzaydaki bir astronota "sağında ne vardı" diye sorabilir misin? Manasız kalır, çünkü orada bu kavramlar kalktı. Bunun gibi, bazı şeyler bazı noktalarda anlam taşır, bir noktadan sonra anlamını yitirir. O yüzden bir sufinin sözüdür, der ki: erdiğinde bazı sorularına cevap bulmayacaksın, o soruların ortadan kalktığını göreceksin. Soru manasızlaşacak orada yani.
Eckhart Tolle: "Allah kainatı niye yarattı? Siz Allah'la kainatı birbirinden zaten ayrı görüyorsunuz; kafanızda bir ikilik var. Varlığın ta kendisi olarak isimlendiremediğiniz için bir ayrım gördüğünüz için o soru çıkıyor." Tabii, o ikilik meselesi. O çok teolojik, doğru bir cevap. Evet, teşekkür ederim. Biz teşekkür ederiz, biz teşekkür ederiz.