Olanı Kabullenmek, Affetmek ve Mutmain Nefis

Dört Temel Değer: Kabullenme, Affetme, Doğru Tanımlama, Değeri Hatırlama

Bazı değerler vardır ki, aslında insan bunları hayatında tam olarak yaşatabilse, tam olarak hayatında yaşayabilse, her şeye karşı mükemmel bir yaklaşım, mükemmel bir ilaç olacaktır. Bunlar nedir?

Birincisi, olanı kabullenme. Bu konuda zaman zaman konuştuk. Olanı kabullenme gerçekten hayatın en temel niteliklerinden birisidir.

İkincisi, affetme. Yani muhataplarımız nedeniyle uğradığımız mahrumiyetleri, mağduriyetleri, olumsuzlukları bir alacağa dönüştürmeden affedebilme. Bunun için aslında insanın kendisini de affetmesi de giriyor.

Bir diğeri, insanın kendisini doğru bir referansla tanımlaması. Yani kişi kendisini nasıl tanımlıyor? İşte ailesinden başlayıp yaşadığı süreç üzerinden hareket edip, daha sonra buradaki mahrumiyetlerini, mağduriyetlerini referans alıp, eğer bunun üzerinden kendini "ben ne kadar kötü bir hayat yaşadım, ben ne kadar şanssızım" veya "işte başkaları için çok rahat geçen bu hayat acaba niçin benim için böyle sıkıntılı, zorluklu geçti" diye tanımlayıp bunun üzerinden kendinizi mahrum, mağdur hissediyorsanız, kendinizi yanlış bir şeyle tanımlıyorsunuz demektir. Yanlış bir şey üzerinden kendi varlığınızı tanımlıyorsunuz ve yanlış bir hikayeye kendinizi inandırıyorsunuz demektir.

Dördüncüsü, kişinin kendisini yaratıcının kendisine verdiği değerle tanımlaması, her zaman kendisine bunu hatırlatması. Bu noktada da şunu bilmek gerekiyor: insan yaratıcı tarafından bir değer üzere yaratılmıştır. Bunu biz nereden anlıyoruz? Kur'an'da bahsedilen: Allah Adem'i şekillendirdi ve ona ruhundan üfledi ve ona secde edin dedi. Yani burada insan olarak, ister inançlı olalım ister inançsız olalım, yaratıcı bütün insanları, şu kainatta insan olarak gördüğümüz herkesi insanlık değeri üzere yaratmıştır. Kimisi bu değerin farkına varır, kimisi varmaz. Aradaki fark sadece budur.

Dolayısıyla aslında hayatımızı şöyle bir tarttığımızda; olanı kabullendiğimizde, affettiğimizde, kendimizi doğru tanımladığımızda ve yaratıcıya aidiyetimizi fark ettiğimizde, aslında bakacağız ki bir sorun yoktur. Yaşadığımız bütün sorunlar aslında buradaki yanlış tasavvurlardan, yanlış yaklaşımlardan kaynaklanmaktadır.

Olanı Kabullenme: Bir Anne Kedinin Verdiği Ders

Birincisinden başladığımızda, mesela olanı kabullenme: kainatta insan dışında her şey olanı kabul eder. Geçen bizim ofisimizin bahçesinde bir kedi vardı, beş tane yavrusu var, iki ay evvel zannediyorum doğurdu, daha sonra onları büyüttü, daha sonra işte birileri onları aldılar, evlerinde besleyecekler. O anne kedi baktı yavrularının gidişini gördü ve ondan sonra bu durumu gayet doğal kabul etti.

Ve çok ilginç bir şey gördüm bakın: mesela yavrularına o kadar şefkatle bakıyor ki, mesela sabah geldiği zaman bir şey veriyoruz, kendisi yemeden evvel gidip çocuklarına deyim yerindeyse veriyor. Hatta ben birkaç kere engel oldum, sanki "beni bırak" dercesine, "bırak yavrularımı besleyeyim" diye sanki böyle bir yalvarıyor, derin bir şefkat var.

Sonra bunun yanında bir tablo daha gördüm. Yavrularına bir şey verdim, anne o yavrusunun yediği şeyden bir parça almak istedi, yavrusu böyle eliyle ona engel oldu, annesine. Ve annesi hiçbir şey demedi. Yani ne bir homurdanma, ne bir rahatsızlık belirtti; kenara oturdu, sakin sakin, hiçbir olumsuz tavrı yok. Bak ne kadar farklı bir bilinç var değil mi?

Aslında buradaki bilinç bizim için bir ibret, bizim için çok anlamlı bir şey. Bakın o canlıda hiçbir sahiplenme yok, hiçbir özdeşleşme yok ve süreci tam olarak farkındalıklı bir şekilde kabulleniyor. Pasiflik değil ama bu — bakın hiçbir pasiflik yok. Yavrusunun o halini seyrettim ve annesine baktım, dedim "ne kadar ilginç bir şuur hali." Her gün beslediği yavrusu onunla yiyeceğini paylaşmadı mesela ve anne bundan hiç rahatsız olmadı. "Ne biçim yavrusu, ne kadar nankörsün" demedi. Asla böyle bir şey yok.

Soru: Hocam, bunu ben rütbe olarak, hayvana atfedemiyorsam, sana şu an olmasın (yani hayvanı öve öve bilinçli gibi göstermeyelim demek istiyor).

Hayır, burada hayvanın şuurluluğunu kastetmiyorum burada. Hayvan o şekilde bir şuurla kodlanmış aslında, çok bilinçli değil, ne yaptığını belki tam olarak bilmiyor, fakat o belli bir şuurun yansıması aslında. Allah onu öyle kodlamış. Ve bu bizim için aslında çok anlamlı bir şey. Yani senin hiçbir şey sahiplenmeden — veyahut da diyelim ki bak, yavrunu beslemişsin, yavrun bir şeyi paylaşmıyor seninle, gönül koymuyorsun, alınmıyorsun, öfkelenmiyorsun, affetmemezlik etmiyorsun. Hiçbiri yok.

Kabullenmemenin Ateşi: Peygamber ve Olanı Kabullenmek

Bakın hayatta insanoğlunun en temel niteliği o yüzden kabullenmedir. O yüzden Kur'an-ı Kerim'de buna dair çok ayetler vardır, biz farkında değiliz. Yani mesela işte Allah hoşunuza gitmeyen şeyleri bazen size yaşatır diyor, bazısı hoşunuza gitmez, ve Allah sevdiğiniz şeylerden eksiltir değil mi? İşte Allah hanginiz daha güzel amelde bulunacak diye ölümü ve hayatı yarattı, sizi şer ve hayır ile muhatap kıldı. Bu ayetler aslında insana ne anlatıyor? Ya bak, bu dünyanın tabiatını anla ve bu dünyanın tabiatında var olan dualiteyi kabullen. Onun için insan hayatta kabullenmeme konusunda en direten canlıdır aslında yeryüzünde. Kabullenmediği için de kendine hayatı çekilmez hale getirir.

Peygambere baktığınız zaman, daha önce hatırlıyorsunuz, işte Hudeybiye'den tutun daha birçok olaya kadar, peygamberin olanı kabullenmediği bir yer yok değil mi? Öyle bir şey hatırlamıyoruz — olanı kabullenmiyor, bazen sözünü dinlememişler değil mi, bazen çok büyük haksızlığa maruz kalmış, işte Taif'te taşlanmış — hiçbirinde olanı kabullenmeme gibi bir lüksü kullanmamış. Acaba o mu akıllı, biz mi akıllıyız? Ve düşünün kendi hayatınızda da, çevrenizdeki insanların hayatında da düşünün: mesela olanı kabullensek acaba ne değişirdi? Yaşadığımız sorunların bizim üzerimizde meydana getirdiği hangi negatif etkiler ortadan kalkardı?

Bakın sırf olanı kabullenme — tabii ki insanlar olanı kabullenme deyince böyle pasiflik, edilgenlik, boynu büküklük gibi bir şey algılıyorlar. Bu başka bir şey. Olanı kabullenmek, elinden gelen bütün gayreti gösterdikten sonra olanla kavga etmemektir. Anlatabildim? Olanla kavga etmemektir. Biz sanki olanla kavga etmeyi ya bir güçlü olmanın gereği gibi zannediyoruz, veyahut da aslında daha derinde baktığınız zaman insan psikolojisinin daha bilinçaltına baktığınızda, aslında "hayat benim istediğim gibi olsun" diyor. "Benim istediğim gibi olmasını diretiyorum" diyor aslında insan egosu. O yüzden kabullenmiyor. "Ama ben böyle istemiyorum ki" diyor.

Bediüzzaman'ın ifadesiyle Allah diyor, bu kadar milyarlarca insanın arzusunu ve temennisini kainat yapamaz. Yani bir olamaz — 6 milyar insanın arzusuna ihtiyaç gösterse bu kainat, yürür mü, bir olamaz. Ama bakın insan egosu ne diyor? "İstediğim gibi olsun." Veya insanların en çok söylediği şey, özellikle böyle dindar insanların: "ya işte sabrettim, sabrettim, Allah istediğimi verdi." E ne oldu yani, diyorum bazen kendi kendime. Yani bu matah bir şey değil ki. "Allah içimde olan istek ve temenniyi gerçekleştirmedi, ben de bunu bütün kalbimle kabullendim" böyle desen, ne kadar mükemmel bir olgunluk. Yoksa işte böyle sanki illa isteğimiz gerçekleşmeli, onun için işte sabrediyoruz, dua ediyoruz, ibadet ediyoruz ve en son işte 12'den vuruyoruz, istediğimiz gerçekleşiyor, o zaman da mutlu oluyoruz. Böyle bir şey mi değerli bir şey? Yoksa istediğin olmadığında bu konuda esneklik gösterip kabullenebilme becerisi göstermek mi kıymetli bir şey?

Ha, tabii ki Allah bazen isteklerimizi yerine getirir, bizim ihtiyaçlarımızı, isteklerimizi, temennilerimizi öyle veya böyle, tamamıyla veya kısmen yerine getirir. Bu farklı bir şey ama insanın olgunluğunun derecesi nedir? Olanı kabullenme becerisidir. Olanı kabullenme becerin varsa, sen hayata karşı çok olumlu, çok doğru, çok nitelikli ve çok kıymetli bir şey sergiliyorsun demektir. Ama ego ne diyor? "İnsan için hocam bu çok zor" diyor. E peki bu kitap insan için gelmemiş mi? Yani sanki insan ayrı bir varlık, din başka bir şey anlatıyor. Yani bir insan diye bir realite var, bir de kitap, işte Kur'an veya din veya işte olgunluk diye bir şey var. Mesela bir şey anlatıldığı zaman "bu insan-ı kamilin yapacağı bir şey." Sen nesin? İnsan-ı nakıs mısın? Nesin yani? Neyi kastediyorsun? İnsanız biz, hepimiz insanız. İnsan-ı kamil, insanın doğal halinin tamlığına erişmesi demek. Hepimizin potansiyelinde olan bir şey.

En Güzel Kıvamda Yaratılmak

Bakın hayatı bu ikilem üzerinden yaşamamalıyız. Yani sanki böyle insan olmanın kendine göre bir kısım realiteleri var — işte olan durumu kabullenemez, isyan eder, öfkelenir, sabırsızdır vs. Hayır, böyle bir şey değil. Kur'an'da bunlar anlatılır — işte insan acelecidir vs. anlatılır ama buradaki kasıt şudur. Bu da ayrı bir tartışma konusudur: Kur'an niye insanı anlatırken yüzde 90 olumsuz bazı hallerine işaret ediyor? Çünkü insanların realitede durumları bu, o yüzden onu anlatıyor. Yoksa fıtri insanı anlatmış olmuyor orada. Ve oradaki olumsuzlukları yine insan öznesiyle veriyor ki, yani bakın, siz bütün bunlara rağmen insansınız. Yani siz acelecisiniz, hırslısınız ama az da dikkat edin, buna rağmen yine de insansınız.

İşte insan acelecidir, cahildir, tartışmacıdır, hırslıdır, isteğinin olmasını ister, isyankardır, şükretmez — bunlar Kur'an'da geçer. Ama aslında bu neyi anlatıyor? Yani bakın, görünür düzeyde insanların çoğunda bu problemler yaşanıyor. Fakat bakın, bütün bunlara rağmen aslında dikkat edin, insansınız. Çünkü Allah diğer ayetlerde "Ey insan!" diye insana çok büyük bir değer verdiğini ifade ediyor. En güzel kıvamda yaratıldığını anlatıyor. Şimdi eğer en güzel kıvamda yaratılmışsa insan, o zaman bu ayetler çelişki oluşturmaz mı o mantığı düşündüğümüzde? Sanki böyle insan aceleci olandır, tartışmacı olandır, hırslı olandır, bir türlü tatmin olmayandır — Allah diyor ki ben insanı en güzel kıvamda yarattım. Peki o zaman o ayetleri nasıl anlamalıyız? Demek ki kıvamını kaybetmişsin, o kıvamının farkında değilsin. O zaman kıvamına dön. Bak, Allah en yanlış tutumları sergilesen bile yine seni insan olarak tanımlıyor. Bak, "ey insan" diyor, "sen acelecisin," ama aslında "ey insan, sen en güzel kıvamda yaratılmışsın; ama acelecilik edip o kıvama uymayan davranış sergiliyorsun." Aslında o ayetlerin doğru bir anlam noktası budur. Yani Allah diyor ki, ey insan, sen — parantez içinde — aslında en güzel kıvamda yaratılmışsın ama kıvamının farkında değilsin, işte acelecisin, tartışmacısın, isyankarsın, şikayetçisin.

Dolayısıyla bu ayetlerin aslında bize anlattığı şey, bize gerçek kıvamımızın farkına vardırmaktır. O yüzden bizim toplumumuzda bu konuda çok yaygın bir yanlış var: insan deyince bütün olumsuzlukları sanki içinde barındıran, işte aceleci, sabırsız, öfkeli, arzu ettiği şey olmadığında kavga eden, tartışan, bir türlü kabullenemeyen, ilişkilerinde memnuniyetsizlik yaşayan, ilişkilerinde değer görmediği zaman bundan dolayı kendini kötü hisseden — ve sonra diyoruz ki "insan tabii, evet yani, insanız, ne yapalım?" Halbuki peki yaratıcı sana çok güzel bir kıvam verdiğini söylüyor. Bu kıvam nerede? Peygamberin insan olarak sana verdiği örneklik nerede? Bak olanı ne kadar mükemmel bir şekilde kabul etmiş Peygamber. Asla peygamberde "ben bu durumu kabullenemem" yok, böyle bir şey yok. Peki hangisi Allah'ın yarattığı kıvam olabilir? Değil mi?

O yüzden olanı kabullenmeyen aslında insan değil, insanın içine kaçmış olan negatif benliklerdir. İçimize kaçmış garip inançlar, düşünceler, duygular var; onlar bizimle insanlığımız arasına engel oluyorlar. Onlar işte Kur'an'ın diliyle aslında arındırılması gereken şeyler. Hani eğer o insani kıvama uymayan şeyleri içinizden temizlemezseniz asla o kıvamı bulamazsınız. Nasıl ki tıpta bir doktor bir kişiyi gördüğünde, eğer vücudunda bir iltihap varsa değil mi, kanını tahlil eder, der ki senin vücudunda iltihap var, bazen yerini tespit eder bazen de edemez ama iltihabı tespit eder kandaki bazı verilerden. Sonra ne yapar? İşte antibiyotik tedavisi verir, her neyse, yani ne yapar? Oradaki mikrobik etkiden o kanı temizler.

Şimdi hepimizin buna ihtiyacı var. Kur'an'ın diliyle bu "temizlenme"dir. Onun için temizlenmeden kitabı ve hikmeti kavramamız mümkün değildir. O yüzden daha önce de bahsettik, işte "kalbinde kibir olan cennete giremez," "birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olamazsınız, iman etmedikçe cennete giremezsiniz" denilmesinin nedeni bu. Onun için aslında cehennem neyi temizliyor? Egolarında inat eden, onlara tutunmaya devam eden insanı temizliyor. Neyden temizliyor? O benliklerden temizliyor. Sen burada temizlenemediğinde orada temizlenmek zorunda kalıyorsun.

Mesela kabullenmeyen bir benliğin var — zaten bu dünyada kabullenmeyerek cehenneme doğru bir giriş yapmışsın yani, değil mi? Mesela bir insanın olan bir şeyi kabullenmemesi küçük bir cehennem değil mi? "Tahammül edemiyorum" diyor, "kabul edemiyorum bu durumu" diyor ve "acizim" diyor, "bir şey de yapamıyorum" — ikinci bir darbe. Sonra kendini cehennemin içine sokuyorsun. Bakın, her şey buradan başlıyor.

Halbuki "olanı kabul ediyorum" desen, direnç gitti. Direncin meydana getirdiği bütün olumsuzluklar ortadan kayboldu. Sadece olanı kabullenme: "ben elimden geleni yaptım, bütün imkan ve kabiliyetimi kullandım, dolayısıyla ben insani olarak sorumluluğumu yerine getirdim, olan durumu da kabul ediyorum."

Sözleşme Yanılgısı: Allah'la Pazarlık Yapmadık

Ama istediğin gibi olmadı, kabul ediyorum. "Benim istediğim gibi olacak" diye bir sözleşme yapmadım ki ben Allah'la. Hatta Allah diyor ki böyle sözleşmelerden kaçınır, ben öyle sözleşmeler yapmıyorum sizinle. Peygamberlerin bile bazı temennileri gerçekleşmiyor. Allah bize şunu diyor mu, "bana ibadet ederseniz bütün isteklerinizi yerine getiririm"? Yok, öyle bir şey değil mi? Hz. Meryem'in annesi dua ediyor erkek evlatı için, Allah kız veriyor. Allah'ın bizimle böyle bir sözleşmesi yok. Peki biz nereden bulmuşuz böyle bir şeyi? Yaşadığımız hayat bize sürekli böyle bir şeyi pompalıyor.

Mesela gönül isterdi ki öyle bir toplumda yaşansın ki, daha çocuk küçük yaşlarda bile "şunu istiyorum, bu olmalı" dediğinde, "ya bak, iste ama olmayabilir, olması için çaba gösterelim ama olmadığında da bundan vazgeçmeyi öğren" — bunu görebilseydi değil mi, veya büyüklerinde bunu görseydi. O yüzden hayatı kendine zorlaştıran, bir problem haline getiren, insanın kendi içinde, kendi kıvamına aykırı olan düşünce ve duygularıdır. Olanı kabullenmek hayatın ne kadar büyük bir yasasıdır, ne kadar önemli bir yasasıdır. Hani aslında işte imanın şartına, İslam'ın şartına koyulması gereken şeyler bunlar, çünkü Kur'ani gerçeklikler aslında bunlar.

Mesela bir, kelime-i şehadet getirdin, ondan sonra olanı kabullenmek — değil mi, aslında ben abartılı bir şey söylemiyorum, çok önemli ve çok doğal bir gerçeklik aslında bu. Ve aslında Kur'an'ı ve Peygamber'in hayatını dikkatle analiz edin, apaçık bunu çok net bir şekilde görebilirsiniz. Halbuki biz imanın şartı, İslam'ın şartı — aslında tabii ki onları açsanız bunlar çıkacak içinden, biz onları biraz böyle kapalı tutuyoruz değil mi?

Mesela peygambere iman: sen eğer peygambere iman ediyorsan, peygamberin insan olduğuna iman ediyorsun demektir aslında. Ne anlamda? Peygamber doğal insandır, peygamber orijinal insandır. Kendi orijinini, kendi kökenini, kaynağını idrak etmiş ve o orijinalitesine, o orijinine, o kaynağına göre yaşayan insandır. Peygamber'e iman budur aslında bir yönüyle. O zaman o peygamberin tuttuğu tavır, hali, senin iman kümenin içinde olması gereken bir şey. Yanlış mı söylüyorum, değil mi? Eğer ben peygambere iman ediyorsam ne demiş oluyorum? Diyorum ki Hz. Muhammed orijinal bir insandır. Ne demek orijinal bir insan? Yani yaratılışının kıvamını korumuş bir insan, yaratılışının kıvamıyla hareket eden bir insan; ben onun yaratılışının kıvamıyla, Allah'ın ona verdiği yaratılış kodlarını koruyan bir insan olduğuna inanıyorum ve onun tutumunun, davranışının da benim için örneklik teşkil ettiğine inanıyorum. Aslında peygambere imanı ancak böyle açtığımızda bizim için anlamlı bir şey olabilir. İşte o zaman olanı kabul etmek aslında imanın içinde olan bir şey. Olanı kabul etmemek gafletin içerdiği bir şey.

Dolayısıyla bakın, hayatta olan şeyi imkan ve kabiliyetimizi en güzel şekilde kullandıktan sonra kabul etmek ve ona bütün yüreğimizle "tamam" diyebilmek — ne kadar büyük bir iman farkındalığıdır. Aynı zamanda bu, hayattaki hiçbir şeyin, aslında zahiri olan, maddi olan, dünyevi olan hiçbir şeyin, insanın kendisine dert edeceği nitelikte olmadığını da kabul etmesi demektir. Bunu da kabul etmiş oluyoruz. Yani "dert" kabul etmek nedir? Dert etmek dünyaya ait bir mevzudur. O durumu kabul etmek nedir? Senin ondan daha değerli olduğunu kabul etmendir. Ben bir şeyi kabul etmeyip bundan mağduriyet hissediyorsam, acı hissediyorsam, kendimi kötü hissediyorsam, o benden daha değerlidir.

Sen mi Değerlisin, Yoksa O Şey mi?

Mesela balon bir çocuğu mutsuz ediyorsa, biz ne deriz bazen? Çocuğa balonu patladığı için üzülüp ağladığında ne deriz bazen böyle anne baba olarak? "Oğlum, balon mu değerli, sen mi değerlisin" deriz değil mi bazen? Bunu yetişkinlere de uygulayalım, kendimize de uygulayalım değil mi. Sen mi değerlisin, yoksa o mahrumiyetini hissettiğin veya düşündüğün şey mi daha değerli? Bak Allah sana değer atfediyor; asıl değeri sen diyor, çok değerlisin, diğer her şey fani ve geçicidir, asıl değerli olan senin insanlık bilincin ve şuurundur, sen hiçbir şeyden dolayı kendini kötü hissetme.

Dolayısıyla aslında bir insan bir şeyden dolayı üzülüyorsa, kendini mağdur hissediyorsa, acı çekiyorsa, kendini o şeyin altında tanımlıyor demektir. Değer olarak sen onun altındasın. Seni ne üzüyor? Diyelim ki maddi bir sıkıntı — o zaman sen o maddeden daha değersizsin, çünkü bak, madde seni etkiledi değil mi. Bir şey seni çok etkiliyorsa, onun gücü senin üzerinde daha etkin demektir. Onun için insan her zaman kendine şunu sormalı: neyden mutsuzsun? Mutsuzluk oluşturan şey senden daha mı değerli? Perdeleri değiştirememiş, kadın mutsuz — aslında perde daha değerli oldu değil mi burada? Veya bir şeye ihtiyacı var, alamadı, mutsuz — o zaman o alamadığın şey senden daha değerli. Bak, koskoca sen bir şey seni mutsuz ediyor, bu ne demek? O senden daha değerli demek. Peki gerçek böyle mi? Değil.

Onun için hayatta bakın, peygamber hiçbir zaman dünyaya ait bir şey yüzünden bir üzüntü, bir mahrumiyet hissetmemiştir. Çünkü gerçek değer senin insanlık değerin ve o insanlık bilinciyle Allah'a olan aidiyetindir. Bundan daha değerli bir şey olamaz. Bu zarar görebilir mi? Yok. Eğer sen bilincindeysen hiç kimse buna zarar veremez.

Affetme: Geçmişe Tutsak Olmak

İki, affetme. Bakın, insan hayatında yine ikinci olarak çok önemli olan bir şey, bazı insanların hayatını mahveden bir şey. Bir türlü diyor "affedemiyorum." Niye? Ve düşünün aslında affetmemek ne demek? Yine olan bir şeyi kabullenmemek ve kendini herhangi bir şey yüzünden mahrum hissetme algısı. Kendini bir şey nedeniyle mahrum hissediyorsun. Halbuki mahrum hissettiğin şey o kadar büyük ve değerli bir şey midir ki? Ve düşünün ki aslında insanoğlunun affetmediğinde yaptığı şey, kendini bir olayın ve geçmişin tutsağı haline getirmektir. Ve hayatı sürekli bir alacak meselesine dönüştürmektir.

Hazreti İsa'nın İncil'de bir meselesi vardır, der ki bir kimseden alacaklı olan onun tarafından tutulur; yani sen bir kimseden alacaklı olduğunda, o zaman o ödeşmek süreci için bir yerde tutulmak zorunda kalıyorsun, o insanla sürekli kafan meşgul. Bak, bir; o insan tarafından tutuklusun. İki; geçmiş tarafından tutuklusun, geçmişe bağlısın. Bir yerde bir alacağın var ve sen orada tutuklusun. Halbuki alacağının miadı da dolmuş. Hani bazen eskiden kullanılan bir para birimine bakıp mesela "mark yok" demezsin değil mi? Düşün ki 20 sene evvel birinden 1000 mark alacaklısın. Mark da gitti, belki adam da gitti ama sen hala alacak defterinde "falandan 1000 mark alacaklıyım" diye yazıyorsun. Cebinde para ne zaman biterse, aklına o alacak geliyor.

Bakın affetmemek, geçmişe kendini bağlamaktır, bir alacak hissine tutunmaktır ve alacağını birisi sana verecek, o vermedikçe de sen tutuklusun. Ne kadar büyük bir kölelik ilkesi değil mi? Kölelik anlaşması yapıyorsun, diyorsun ki "benim kurtuluşum senin elinde, benden özür dilemedikçe affetmeyeceğim" diyor. Ne kadar ilginç bir şey. Karşıdaki de "özür dilemeyeceğim" diyor. O zaman ne yapmış oluyor kişi? Ben kendimi tutsak ediyorum, ben kendimi birisine tutsak ediyorum. Eğer o benden özür dilemezse ben affetmeyeceğim ve kendimi o ana, o zamana, o olaya hapsedeceğim, o olaya tutuklu kılacağım. Ya bu şu demek: ben kendimi kendi ellerimle birinin bilincine, insafına bırakıyorum. Bu ne kadar acı verici bir şey. "Benden özür dilemedikçe affetmeyeceğim." Ne kadar hayret verici bir şey.

Bakın mesela affetmek niye öneriliyor, biz ne yapıyoruz? "Affetmek sevaptır" — bu söylemi bile bırakmak lazım. Affetmek sevaptır, işte sen affedersen Allah da seni affeder — hepsi doğrudur ama bu söylemi bir kenara koymak lazım, affetmeyi birine nasıl anlatmak, nasıl hatırlatmak lazım — doğruyu, çok uzun bir mevzudur.

Şimdi affetmemek aslında nedir? Kendince kişinin hak etmediğine inandığı bir şeyin mağduru olmasıdır değil mi? Aslında bu yani. Ben diyorum ki hak etmediğime inandığım bir muameleye maruz kaldım, dolayısıyla bundan dolayı rahatsız oldum, dolayısıyla da bundan dolayı karşımdaki insandan alacaklıyım. İşte özür alacaklıyım. Eğer maddi olarak mağdur olmuşsam maddi olarak alacaklıyım, psikolojik olarak kendimi mağdur hissediyorsam psikolojik olarak alacaklıyım vs. vs.

Şimdi burada baştan başlamak lazım: hak etmediğin bir muamele kavramını nereden çıkarıyorsun? Diyelim ki ilkesel bir şey, evet hak etmediğin bir şey. Peki hak etmediğin bir şeye maruz kaldığında alacak üretme kavramını nereden çıkarıyorsun? Böyle bir kavram yok. "Bana haksızlık etti" — tamam, haksızlık etti, kabul. Sonra burada durman lazım. "Haksızlık etti, tamam, evet, biri sana haksızlık etti" — sonra bakın asıl sonrası üretiliyor: "hakkımı almak istiyorum." Bundan doğal bir şey yok — evet, hakkımı almak istiyorum. Peki senin bu konudaki hakkın, karşındakinden alacağın bir şey mi, yoksa kendi özünde bulacağın bir şey mi?

Mesela diyelim ki biri bana haksızlık etti, bu da bende hoşnutsuzluk oluşturdu. Benim aslında oradaki hakkım ne? Benim asıl hakkım, ruhumun farkında olup "ben çok şükür ki haksızlık yapmadım, bir haksızlığa maruz kaldım, bunu da değiştiremedim, fakat bundan dolayı da hiç rahatsız değilim, çünkü buradaki mahrumiyet ve mağduriyet geçici ve fani bir şeydir, ben buna büyük bir değer atfetmiyorum." Bakın affetmemek geçici bir şeye kalıcı bir değer atfetmektir o yüzden. Ben biri bana haksızlık yaptığında neyi aslında hak ediyorum? Olanı kabullenmek, o mağduriyetin basit olduğunu, o mağduriyetin hakiki ve asli olmadığını hatırlamak ve bundan dolayı herhangi bir kayıp yaşamadığımı idrak etmeyi hak ediyorum. Benim asıl hakkım bu; yoksa "ben karşımdaki insandan bir alacak hak ediyorum" değil. O basit, geçici bir şey; bu kar bir hikayesidir aynı zamanda.

Yani karşımdaki insanın, yani haksızlık yapan bir insanın yaptığı haksızlığı düzeltme çabası karşıdakine ait bir konudur, benim konum olmamalı o. Ben birisi bana haksızlık yaptığında, her dünyevi olarak, maddi olarak hakkımı, hukukumu savunurum, bu ayrı bir şey; benim asıl kastettiğim psikolojik olgular — işte bana umursamaz davrandı, işte bana kötü davrandı, bana kötü bir söz söyledi, kayınvalidem şöyle yaptı, şu böyle yaptı, kocam böyle yaptı, karım böyle dedi, kardeşim böyle dedi vesaire bu gibi şeyler.

Burada insanın hakkı nedir biliyor musunuz? Bunlardan etkilenmeme hakkı. En büyük hakkımız bu aslında. Bir insan sana haksızlık yapıyor, senin en büyük hakkın ne biliyor musun? Bunun gerçek bir kayıp olmadığı ve bundan etkilenmeyeceğinin farkında olma hakkını kullanman lazım. Bu çok güzel bir hak, hiç kullanmadığımız bir hak. Kullansak çok rahat edeceğiz. Allah bize bu hakkı vermiş.

Taif Örneği: Öz Varlığa Zarar Verilemez

Taife bakın, aslında peygamber bu hakkı kullanıyor. Ama biz ne yapıyoruz peygamberin Taif'teki hadisesini? "Bak bizim peygamberimiz öyle peygamber ki taş atıldığında affediyor." Peki sen? Sana çakıl taşı değil bir kum tanesi atıldığında sen affetmiyorsun. Halbuki bakın orada peygamber ne yaptı? Ya dedi ki, bir; bu insanlar bilinçli değil, farkındalıklı değil. İki; eğer benim Allah'a dair bilincim tamsa, bu hadisenin bir ehemmiyeti yok. Yani o hadisenin hakikatte ehemmiyetsiz olduğunu fark etti. Yani bu beni etkileyebilecek bir nitelikte bir şey değildir. İşte bu bahsettiğim, yani öyle bir hadisenin onun gerçek varlığını zedelemediği, onu etkilemediği, onu mağdur etmediği bilincini kullandı. Biz bu hakkı kullanmıyoruz. Bu hakkı kullanmadığımız için de kafamız sürekli alacaklarla meşgul.

Tabii ki insanı özgürleştiren bir şey. Yani biri bana haksızlık yapmış. Yani haksızlık yapmış da benim elimden insanlığımı mı almış? Benim Allah'la olan bağımı mı kesmiş? Benim kendi insanlığımı, fıtratımı mı bozmuş? Yok. Bana ters bir laf söylemiş, ne olacak yani? Neyi abartıyorum? Dolayısıyla affetmemek aslında egonuzun kabuğunda yaşadığınızın bir göstergesidir. Özünüzde olsanız diyeceksiniz ki, yani işte tam da o Taif'te denildiği gibi: "Ya Rabbi, onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar."

Şimdi orada bakın dikkat etmemiz gereken şey şu: orada peygamber aslında kendi öz varlığının zedelenmediğini fark etti. Yani onun bize verdiği ders bu aslında. Yani birisi cehaletinden, yanlış anlayışından, bilinçsizliğinden, gafletinden, kibrinden, zulüm damarından dolayı sana haksızlık yapar. Yapabilir. Sen orada hemen şu soruyu sor: bu benim gerçek öz varlığıma bir zarar veriyor mu? Cevap "vermiyor." O zaman problem yok. Her zahiri hukuk olarak belki hakkını koruyabilirsin, bu ayrı bir hikaye, biz bunu kastetmiyoruz. Biz öncelikle şunu kastediyoruz: uğradığını düşündüğün bir haksızlık senin öz varlığına zarar veriyor mu? Önce bunu anlamamız gerekiyor. Halbuki biz ne yapıyoruz? "Beni mahvetti" diyoruz. Zaten öyle dediğin anda sen sende değilsin, sen kabuğunda yaşıyorsun.

Soru: Fıtridir yani, o ayrı bir şey — hukuk ayrı bir şey.

O tamamen ayrı bir şey, orada bir hukuk var zaten. Psikolojik olarak o çok doğru bir tespit. Mesela diyelim ki maddi bir şey olur, alabileceğin bir durum varsa alırsın, meşru hakkını hukukunu kullanırsın. Ama şu bilinçle: ben öz varlığım, insaniyetim itibariyle bir kayba uğramış değilim. Önce bunu anlamamız gerekiyor. Sonra o zahiri hukuk içinde, imkan ve şartlar içinde, meşru sınırlar içinde hakkını arayabilirsin. Aynen öyle.

Benim zaten aslında özellikle vurgulamak istediğim şey, hani böyle maddi şeylerden çok, insanların işte birbirleriyle olan ilişkilerinde yaşadığı olumsuzluklar. Yani "affedemiyorum" diyor — yok annemi affedemiyorum, babamı affedemiyorum, yok kayınvalidemi affedemiyorum, eşimi affedemiyorum. Yani nereye gidiyorsun? Affedemiyorsan orada sen bir yerde yanlışlık yapıyorsun. O yanlışlık da şu: sen karşındaki insanın yaptığı yanlışın senin öz varlığına bir zarar verdiğini zannediyorsun. Bizim Taif vesaire gibi olaylardan alacağımız şey bu aslında. Yani orada peygamberin algıladığı şey şu: o bilinçsiz insanların kötü bir propagandaya maruz bırakılıp taş atan insanların davranışı senin öz varlığına bir zarar verdi mi? Vermedi. O zaman peygamber herhangi bir sorun yaşamadı. Sadece dedi ki "onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar, onları affet. Eğer benim seninle olan aram iyiyse, benden razıysan, benim için bir problem yok ya Rabbi" dedi. Ve meseleyi çok net bir şekilde noktaladı.

Onun için bakın affetmemek bir olguyu büyütmek. Yani sen küçücük bir şeyi sanki sana çok zarar veren bir şey olarak algılıyorsun. Önce senin algında bir çarpıtma var. Hani geçen öyle bir şey, ne diyelim, beni tebessüm ettiren bir şey var: "kabartma tozu" var ya, bir de "abartma tozu" diye biri bir şey yazmış. Hatta bizde abartma tozu çok, psikolojimizde abartıyoruz, farkında değiliz, abartıyoruz bir şeyleri. "İşte beni çok etkiledi" — önce sen kendini bir bil, yani önce ben neyim diye bir sor, bir bak bakalım seni etkiler mi o olay, etkilemez mi?

O yüzden yani insanın şunu kendine hatırlatması gerekir: bir insanın sözü seni niye bu kadar yaralıyor? Senin içine niye bu kadar işliyor? Sen bu musun acaba? Bunu kendimize sormamız gerekiyor. Bir insan cahillikle, şuursuzluk nedeniyle, gafletinden dolayı yanlış bir şey söylemiş veya yapmış. Bu seni nasıl yaralayabilir ki bu kadar? Yine hırsından dolayı, kibrinden dolayı, gafletinden dolayı vs. den dolayı bir şey yapmış — bu seni niye bu kadar yaralıyor? Sen bu kadar böyle bir olaydan bu kadar yaralanacak bir varlık mısın? Bunu kendimize sormamız gerekiyor, affetmenin köküne inmemiz gerekiyor.

Affetmeyi Sevmek: Allah'ın Sıfatı ve Fıtrat

Ve bakın affetmek fıtri bir şeydir, fıtrattan olan bir şeydir. Hatta peygamberimizin Hazreti Ayşe'ye öğrettiği dua: "Allah affedicidir, afüvdür, affetmeyi sever." Bakın dikkat edin, affetmeyi sever — "Ya Rabbi, beni de affet." Şimdi bakın affetmeyi sevmek ne demek? Allah kendisini tanıtırken, peygamberin diliyle, Allah affedicidir. "Ey Rabbim" diyoruz ki, Peygamberimiz diyor ki "ey Ayşe, Allah'a şöyle dua et: ey Rabbim sen afüvsün, affedicisin, affetmeyi seversin, beni de affet." Bakın, affetmeyi sevmek. İnsan fıtri olan bir şeyi sever. Affetmeyi sevmiyorsanız affedemezsiniz. Affetmeyi sevmeniz için fıtratınızda olmanız gerekir. İnsan fıtratında olduğunda affetmeyi de sever. Yoksa affetmek, "ne yapayım, rahatsız olmaktansa biraz rahatlamak için affedeyim" — bunlar yok. "Ya sen affet, Allah da seni affeder" demek de yok. Affetmeyi seveceksiniz. Neden? Çünkü fıtri bir şey. Affetmek fıtri bir şey.

Bakın Allah'ta olan bir şey — Allah affedicidir, sadece affedici değildir, affetmeyi sevendir. Affetmeyi sevdiği için de affediyor, çünkü bu fıtrattır işte. O yüzden yani affetmek ancak affetmeyi gerçekten sevdiğiniz zaman gerçekleşecektir. Affetmeyi sevmek ne demek? O sizin fıtratınızın bir mayasıdır, fıtratınızın kıvamından bir şeydir. O yüzden tabii dersin "ben seni affettim, seve seve affettim." Yani çünkü affetmek çok güzel bir şey, sevilesi bir şeydir. Yoksa mecbur olunası bir şey değil.

Ama yalnız karşı taraftaki kimse genelde oraya bağlanıyor: karşı taraf belli bir konuda belli bir pişmanlık falan duymuyorsa, hani "ya bu adam daha ne, affeti merak etmeyi falan" gibi böyle bir şey oluyor. Orada da şuna bakma: affetmek karşımızdakiyle ilgili bir şey değil, bunu anlamamız gerekiyor. Yani "o affedilmeye layık değil" — bu değil. Peygamber Taif'te taşlayanları affetmiyor mu? O mantıkla layık mıydılar? Böyle bir şey yok. Bakın dediğim gibi, affetmek sizi bir cehaletten, bir tutsaklıktan kurtaran bir şey. Eğer o affedilmeye layık değilse, ilahi sistem içinde, ilahi hikmet ve kader açısından, Allah onun kendi dönüşümüyle ilgili ona takdir ettiği bir şeyi ona yaşatır. Bilemeyiz bu, bizi de ilgilendirmez. Ama ben kendi tarafımdan "affettim" diyorum, o olumsuzluğu temizliyor. Evet, ben kendi içimde affetmemekten kaynaklanan karanlığı, gölgeyi, tutsaklığı, kendimi zincirlemeyi ortadan kaldırıyorum. Onun affetmeyi hak edip etmediği değil — bakın karşıdakinin affedilmeyi hak edip etmediği değil, benim meselem benim affetmeyi hak ediyor olmam. Ben affetmeyi hak ediyorum. Affetmeyen insan, affetme hakkını kullanmayan bir insandır. Ben affetmeyi hak ediyorum, insan fıtratı bunu gerektiriyor.

Ben de iyilik — kendi fıtratımın gereğini, yani kendi fıtratımda oluşabilecek bir arızayı, bir gölgeyi, bir karanlığı nötralize ediyorum ve kökleşmesine de müsaade etmiyorum. Kökleşmişse de kökünden söküp atıyorum. Tabii insan affediyor ama "bir iz kalıyor" falan diyor insanlar. Ne yapacaksın o izi? Çok mu lazım değil mi? Bir de kendini affediyor, tabii o da yanlış bir şey. Kendini affetmemek de yanlış bir şey. Yani bütün hepsini köküyle temizleyeceksiniz. "Affettim ama işte insanın içinde de bir şey kalıyor" — niye kalıyor ki? Sen evini temizlerken tam temizlik yapmıyor musun? "Biraz da böyle toz kalsın, bir şey olmadı" mı diyorsun? Bir tencereyi temizlerken, "işte tencereyi tabii ki temizliyorsun ama mutlaka bazı yemek artıkları da kalıyor mu" diyorsun? Değil mi? Bakın insan fark etmeden kendine zulmediyor orada. Ama bunun altında yatan ne? Yine bir ego alacağı. Yani ego diyor ki "orada bir iz kalsın, sen belki bir gün bir alacağını tahsil etme imkanı bulursan, orada bir kayıt dursun yani." "10 bin dolar alacağım vardı, bir kayıt dursun" — belki adamı bir gün yakalarsın, yakasından tahsil edersin. Bunu maddi olarak söylemiyorum, maddi şeyler ayrı bir konu. İşte bir gün öyle bir denk gelirsin, suratına söylersin, hep böyle alacağımızı tahsil etme yolları arıyor egomuz. Veya laf bile söylemen gerekmez, şöyle bir bakarsın, adamsa anlar. Niye böyle şeylerle uğraşıyorsun? Niye kendini böyle... Veya bazen şey oluyor, işte bir türlü karşılaşıp böyle yüzüne söyleyemedim, veya bir fırsatını bulamadım — niye? Ne yapacaksın? Allah seni kendine döndürmeye çalışıyor, senin için gerçekten insanlarla hesabını bitirmen gerekiyor. Bir insana yakışır bir şey mi?

Mutmain Nefis: Bütün Alacaklardan Vazgeçmek

Allah diyor ki "gel" diyor, "ey mutmain olan nefs, gel" diyor. Sen diyorsun "yok, ben daha mutmain olmadım ya Rabbi, benim bazı alacaklarım var, bazı planlarım var, heveslerim var, alacaklarımı tahsil etme ihtiyacım var, daha bu insanlarla işimi bitirmedim." Bak bir taraftan Allah diyor ki bütün o gereksiz yükleri at ve tatmin olmuş olarak bana dön diyor. Sen diyorsun ki "ya Rabbi, yani dönerim de daha vakit var, daha sonra bakarız, benim çok işlerim var burada." Şimdi ne kadar üzücü bir şey değil mi bir insan için. Ben ne yapacağım? Ben insanlardan alacaklarımı mı düşüneceğim? Allah beni bir taraftan çağırıyor, ben diyorum ki "dur, benim işlerim var." Kimin çağrısı o zaman değerli? Ben neye değer vermiş oluyorum?

Allah diyor ki bak, bütün alacaklarını, bütün beklentilerini, arzularını, korkularını bırak, tatmin olmuş olarak bana dön. Biz tatmini ne olarak anlıyoruz? "İsteklerimiz, arzularımız gerçekleşecek, o zaman tatmin olacağız." Tatmin olunca da Allah bizi davet edecek — öyle bir şey yok. Mutmain nefs nedir? Hiçbir şeyle özdeşleşmeyen nefstir. Hiçbir arzusu ve korkusu olmayan nefs, mutmain nefstir. "Allah'ın velileri için korku ve hüzün yoktur." Yoksa "ya içinde böyle hasretini çektiğim bir sürü mevzu var, işte daha evleneceğim, çocuk sahibi olacağım, evleneceğim, şunu yapacağım, bunu edeceğim, planlarım var, planlarımı gerçekleştireceğim, birilerine bu dünyada bir hesap soracağım, şöyle gözümle bir göreceğim, o bir ceza görsün falan" — sonra güya tatmin olacağız bunlar gerçekleşince, biz öyle zannediyoruz tatmin olmayı. Ey mutmain nefs — mesela kendi nefislerimize bir soralım: ey nefis, sen neyle tatmin olursun? Bakın size başka bir tatmin hikayesi anlatacaktır: "eşim beni anlasın, çocuklarım bana uysun, işte istediğim şu şeye sahip olayım." Ne bunlar? Bunlar Allah'ın kastettiği mutmain nefs değil ki.

Mutmain nefste bütün bağlarından kurtulmuşsun, manen hiçbir şeyle özdeşleşmiyorsun, hiçbir arzu ve korkunun esiri değilsin. O zaman mutmain oluyorsun, o zaman da Allah "dön bana" diyor. Ama sen zaten Allah "dön" dese de dönemiyorsun öbür türlü, şimdi kafanda 40 tane hikaye var, 40 tane ego projesi var, 40 çeşit alacak var, 40 çeşit mağduriyet hikayesi var. Onlar nasıl tatmin olabilir? İşte o yüzden Allah insanı kurtuluşa çağırdığında, bu çağrının ne anlama geldiğini anlamalıyız.

Allah kurtuluşa çağırıyor ama bu kurtuluş nasıl bir şey? "Dinli insanı kurtarıyor," "meydanı kurtarıyor" — bu nasıl bir kurtuluş çağrısıdır? Bunu eğer doğru bir şekilde kavramazsak, sadece deriz ki "işte Allah bizi çağırıyor, peygamber demiş ki La ilahe illallah deyin kurtulun." Her gün diyoruz değil mi? Ama onun içerdiği bir şey var. Bak, Allah'tan başka hiçbir mutlak değer yoktur. Hiçbir şey senin varlığını gölgeleyemez. Hiçbir şeyle bağın ve bağımlılığın yoktur özünde. O zaman bak, kurtuluş işte — La ilahe illallah dediğin anda kurtuluyorsun. Bütün ego bağlarını bırakıyorsun. Diyorsun ki hiçbir şeyin benim üzerimde bir etkisi yoktur. Hani benim üzerimde sultalık, güç, kuvvet içeren hiçbir şey yoktur diyorsun. Sadece Allah'ın. Putları temizlemiş oluyorsun.

Evet ama putlar böyle tahtadan veya şeyden değil. Biz diyoruz ki putperestlikten kurtulduk ama yani egonun neleri var? Yani heva ve hevesini ilettiği şeyler. Evet, aynen o heva ve heveslerimiz bize engel oluyor. O yüzden "hay, bir arzum vardı, gerçekleşmedi, hiç problem değil" — bunu gönül rahatlığıyla söyleyeceksin. Bir şeyi çok istiyordum ama bir türlü olmadı. Olmadıysa hiç problem değil.

Soru: Hocam, bir şeyle ilgili öyle bir hal gerçekleşmesi sizde oluştuğunda, eski olan benliğinizde olan kişiler sizdeki o halini kabul etmiş oluyor mu, sizde bir ispatla da girmiyorsunuz.

Gerek yok, o onların meselesi. İspat da bir puttur yani, "size göstereceğim, ispat edeceğim" — o da bir puttur çünkü. Tabii ki. Yani bakın hiçbir arzu ve korku sizi etkilememeli. Bunlar dünya hayatında yaşadığımız şeylerdir deyip, yani bir bulut gibi onları göreceksiniz, geçip giderler. Bir şey istiyordum, olmadı — e olmadıysa olmadı, ne olacak? Bir şeyden korkuyordum, başıma geldi, olabilir; büyütecek bir şey yok. Beni bu kadar etkilemeyi hak eden bir değere sahip değil.

Ama sen şimdi bir taraftan "la ilahe" diyorsun ama bir taraftan diyorsun ki "bu beni çok etkiledi, şu beni çok etkiledi." Peki bunlar ne oluyor? Bak, demek ki arzularının ve korkularının senin üzerinde bir hakimiyeti var. Bu arzu ve korkularının hakimiyeti, senin farkına varmadan kendine yazık ettiğin bir durumdur. Sen farkına varmadan onlara değer atfediyorsun. "Eşim beni sevmedi" diye mutsuzsun — niye mutsuz olasın ki? Bunu rahatlıkla anla: "eşim beni sevmiyor, çok ilginç bir deneyim yaşıyorum" de. Değil mi? Ne var ki? Abartmana gerek yok ki bunu. Eşin seni sevmediğinde senin insanlık değerini mi düşürdü? Allah'la olan bağını mı kesti? Senin varlığını mı kararttı? Yok, sevgi kanalları biraz tıkalı, yansıtamıyor, ne yapsın? Bu kadar, bu kadar basit.

Tabii ego diyor ki "ama hocam, bu kadar basit değil." İşte bak kimin için basit değil, onu analiz et. İçeride buna direnç koyan ne? O yüzden hayatınızda her zaman şunu kendinize sormalısınız, hepimiz kendimize şunu sormalıyız: beni olumsuz olarak en çok etkileyen şey ne? Ben biraz bunun üzerinde çalışayım. Bunun beni bu kadar etkileme hakkı yok, çünkü böyle bir değere sahip değil. Anladınız mı? Öyle bir değere sahip olduğuna inanıyorsam, ben aslında gerçek anlamda "la ilahe" diyemiyorum demektir. Onun benim üzerimde bir baskısı, bir etkisi, bir sultası var diye düşünüyorum demektir. Halbuki dünyada hiçbir şeyin öyle bir değeri yok. İşte o zaman hani "la ilahe illallah deyin kurtulun" — çok doğru ama anlamını iyi kavramamız gerekiyor. Yoksa öbür türlü, bakın insan egosu ne kadar güçlüyse yaşadığı mahrumiyeti abartması da o kadar çoktur.

Soru: Ya da o mahrumiyet daha mı güçlü oluyor, ego güçlü olduğu için?

Tabii ki, mahrumiyeti daha güçlü hissediyorsun. Ego yüksek olduğu için mahrumiyetin yansıması da güçlü oluyor. Yani ego yüksek olduğu için o mahrumiyetin hissedilmesi yüksek oluyor doğal olarak, üzerindeki etkisi. Onun mahrumiyet düzeyini hissetmen de yüksek oluyor. Atıyorum, parayı çok seviyorsan, cebinden yüz lira bin lira düşürdüğünde tabii ki etkisi çok olacaktır değil mi? Bakın neye kıymet veriyorsan onun kaybı o kadar büyük bir mahrumiyet oluşur. Çocuk mesela — küçücük bir balon değil mi, alırsın iki liraya, şişirirsin, çocuk onunla sevinir, sonra balon patlar, çocuk ağlar. Neden? Çünkü o ego ona çok değer veriyor ve onun kaybı onda büyük bir mahrumiyet oluşturuyor. Neye çok değer veriyorsanız,

o'nun mahrumiyeti sizin için o kadar yüksektir. Neyi çok arzuluyorsanız o'nun kaybı sizde o kadar büyük bir mahrumiyet oluşturur. Aslında buradaki hata o şeyin kendisi değil, ona sizin verdiğiniz değerin yanlışlığıdır. Yani problem içeridedir, dışarıda değildir.

Ego Merkeze Konduğunda Küçük Şeyler Büyük Olur

O yüzden affetmemek dünyayı gözünde büyütmektir aynı zamanda. Ve aynı zamanda egonun kendisini merkeze koymasıdır. "Bana bunu nasıl yapar" diyor. Ya senin peygamberine bin katı yapılmış, niye o senin gibi bağırmıyor acaba? Senin egon o kadar yüksek ki, sen diyorsun "bana nasıl böyle der?" Aslında orada büyük bir ego var yani, farkında değil kişi. Der ya, yanlışlıkla der, haksızlıkla der, cahillikle der, şuursuzlukla der yani. "Bana nasıl der? Sen kimsin? Neyi abartıyorsun?" Bir şeyi abarttığın için aslında ondan dayak yiyorsun değil mi? Bir şeyi kendi ego olarak ne kadar abartırsan, insanların yaptıklarından dolayı tırnak içinde yediğin dayak da o kadar büyük olur.

"Herkes bana saygılı olmak zorunda" veya "ben büyük bir saygıyı hak ediyorum" diyorsan, birisinin sana saygısızlık göstermesi çok büyük bir olaydır. Ama yok, ben öyle insanların saygı göstermesi gereken veya işte saygı duyması gereken bir konumda kendimi tanımlamıyorum. Yaratıcının bana verdiği değer ve onunla olan bağımdan dolayı taşıdığım saygınlık bana yeter. Bir insanın bana saygı göstermesi gerekmez, benim böyle bir arzum yok, böyle bir ego arzum yok. O zaman biri bana saygısızlık gösterdiğinde ben bunu dert etmeyeceğim, çünkü benim öyle bir derdim yok, öyle bir beklentim yok. Biri bana saygı göstermiş, Allah razı olsun; göstermemiş, yine Allah selamet versin, problem yok benim için. Ama "bana saygı göstermeli, ben saygıyı hak ediyorum" — o zaman al sana saygı; birisi sana saygısızlık gösterince büyük bir mağduriyet hissedersin. Şimdi buna sebep olan ne? Senin egon.

Mesela dikkat edin, öyle insanlar gelmiştir Peygamberimiz döneminde, peygamber hiç öyle bir şey yansıtmamıştır. Yani gelmiş bedevi, peygamberi hırkasından tutmuş, hatta iz bırakmış. Peygamber dönmüş, "buyur, ne istiyorsun" demiş. "Bana Allah'ın malından ver" demiş. Misal. Peygamber şunu dememiş: "sen bana biraz saygılı ol, sen kiminle konuştuğunu zannediyorsun." Yok, bak peygamberde öyle bir şey yok. O bedevinin yaptığı yanlış mı? Yanlış. Ama bak, o yanlış bir benlik değil peygamberde, önemli olan o. Yani o bedevinin cehaletinin veya kabalığının çarptığı bir ego yok peygamberde. "Sen bana nasıl saygısızlık gösterirsin? Sen benim kim olduğumu biliyor musun? Biraz haddini bil" falan — böyle bir şey dememiş. Çünkü peygamberde öyle bir ego yok. O bedevinin yaptığı yanlış mı, yanlış — bakın yanlış, yanlışı yapanda kalır. Ama sizde ego varsa bu sefer ona yazdırıyorsunuz, ve siz dersiniz ki "bana bunu nasıl yaparsın? Sen kimsin? İşte ben şuyum buyum" dersin.

O yüzden bir şeyden rahatsız oluyorsanız dönüp "bu rahatsızlığın sebebi nedir, içerideki sebebi nedir" diye sorun. "Adam haksızlık yapmış" diyor — tamam haksızlık yapmış, bundan niye rahatsız oluyorsun? Objektif bir şekilde adalet içinde bunu talep edebilirsin, bu ayrı bir şey. Ama "bana kimse haksızlık yapamaz" — yok öyle bir şey, bu egodur. "Bana kimse haksızlık yapamaz" bir egodur yani. Ama bakın ne kadar meşru görülen bir ego değil mi? "Bana kimse haksızlık yapamaz" — bu bir egodur, yani başlı başına tepeden tırnağa bir ego cümlesidir. Kimse bana haksızlık yapamaz — var mı öyle bir peygamber? Böyle bir cümle kullanan bir peygamber var mı? Hz. Muhammed böyle bir cümle söylüyor mu? "Kimse bana haksızlık yapamaz" — bal gibi de yapmışlar. Hz. Yusuf'a yapmışlar. "Kimse bana haksızlık yapamaz" diye bir cümleye rastlıyor musunuz? Ama bakın hepimizin zihninde var böyle cümleler değil mi? "Kimse bana haksızlık yapamaz" — nereden çıkarıyorsun? Bu ego nasıl bir egodur?

Biri sana haksızlık yapar, sen de Allah'ın sana verdiği adalet, ilke, prensip adına bu haksızlığı gidermeye çalışabilirsin. Bu ayrı bir konu. Ha, gidermeye çalıştın, gideremedin, o da dert değil, benim problemim değil. Bakın ne güzel, Hz. Yusuf hakkını müdafaa adına yapabileceği her şeyi yaptı; buna rağmen dediler ki sen hapse gideceksin. Dedi ki "hapis, sizin çağırdığınız şeyden daha hayırlıdır." Tırnak içinde adliyenin önünde kavga mı etti? Yok, böyle bir şey. Peki bunlar ne anlatıyor insana? İşte o yüzden egosuz bir şekilde yaşanan hayat gerçek hayattır, hayat o zaman gerçekten yaşanıyor demektir. Öbürü sürekli bir ego kavgası: işte bu bana bunu yaptı, ben bunu hak etmedim, kimse bana haksızlık yapamaz, kimse benimle böyle konuşamaz, hayat egonun savaş alanı — o zaman sen hayatı yaşamıyorsun, mağdur oluyorsun, mağduriyet yaşıyorsun.

O yüzden insanlar diyor hayat çok zor değil mi? Çünkü yaşamıyoruz ki. Özgürce yaşasak hayatın zor olmadığını göreceğiz. Ama sen egonla bu hayatı yaşıyorsun. Onun için hayatı zorlaştıran şey hayatın koşulları değil; hayatı o psikolojik düzeydeki yanlış düşünceler, duygularla yaşamaktır. Hayatı zorlaştıran şey budur. Onları temizlediğimiz oranda hayat neyse o olarak yaşanacaktır. Ama ego diyor ki "sen bütün bunları alırsan içinde bomboş kalır, ne yapacaksın yani" — sanki o egolar olunca içeride güzel bir şey var, bir sahne var, her biri bir yerden bir laf söylüyor, bütün hepsini alınca sahne boşalacak değil mi, ve sanki insan zayıf kalacak veya boş kalacak. Hayır, asıl sen o zaman dolu olduğunu anlayacaksın. Asıl o zaman hayatı yaşamış olacaksın. Hayatı ego reaksiyonlarıyla yaşama zahmetinden kurtulacaksın. İşte aslında Allah insanı zahmetten kurtarmaya çalışıyor. Peygamber insanı o ego zahmetlerinden kurtarmak için gelmiştir. Seni bütün o ego zahmetlerinden kurtarır, bütün o içinde yaşadığın kavgalardan seni kurtarır. Hayat doğal akışı içinde seyreder ve o doğal akışı içinde sen gerçekten hayatın tadını almış olursun. Ama öbür türlü sürekli egonun üzerinden işleyen bir hayat algısının mahkumu oluyoruz. Hayat çok tatsız, insan bu hayatta çok mutsuz oluyor.

Niye ki, sonra birbirimize söylüyoruz "sen mutsuz olmuyor musun?" "Ben de mutsuz oluyorum" — demek ki o zaman bu hayat normal bir hayat, hepimiz ego ile yaşıyoruz, hepimiz mutsuz oluyoruz, o zaman bu normal bir hayat, çok anormal bir durum yok. Peki sen hani peygambere inanıyordun, bir bak bakalım peygambere göre senin yaşadığın hayat normal bir hayat mı? Bak o sana nasıl bir hayat önermiş.

O yüzden olanı kabullenme, affetme, kendini doğru tanımlama, kendini hiçbir mahrumiyet ve mağduriyetin öznesi saymayacaksın. "Ben bir insan..." Yok, bir kural aslında yani bir deneyimdir diyor, elinizde bu dünyadan bir şey kalmayacak. Dolayısıyla neye sahip oldum, neye sahip olamadım, neyi kaybettim, neyi kazandım — bunun bu kadar derdini duymanıza gerek yok. İnsan olarak yaşayın, insan olarak çalışın; başka bir hikayesi yok bu dünyanın. Bu dünyadaki herhangi bir şeyden dolayı mahrumiyet hissi yaşayan insan, dünyayı kendisinden daha değerli görüyor demektir. O yüzden bakın herkes dünyanın altında eziliyor. Niye dünyanın altında eziliyorsun? Çünkü dünya senden daha büyük, öyle algılıyorsun. Dünya nasıl senden daha büyük olabilir?

İşte bir kutsi hadis olduğu söylenen — manası doğru bence, olup olmaması önemli değil — "Allah yerlere göklere sığmam, mümin kulumun kalbine sığarım" diyor. Bu bir semboldür, bir mecazdır. Yani insan kalbinin sonsuzluğuna işaret eder. Sen öyle bir varlıksın. Bu koca kainatın içindeki küçücük bir dünyanın küçücük meseleleri mi senin dünyanı karartıyor? O zaman senin o kalbin nereli? Değil mi? Selim kalbin nerede? Selim kalp ne? O iç dengesini huzurlu koruyan kalp. Ama senin kalbin küçücük bir olayla dalgalanıyor, nerede o selim kalp?

Sonra biz diyoruz ki "benim kalbim temiz." Senin kalbin temiz olsa sen hadiselerden bu kadar etkilenmezsin. Biz kalp temizliğini işte "nefret etmiyorum, kin gütmüyorum" böyle zannediyoruz. Kalp temizliği şu demek: bütün dünya senin kalbine konsa, sana verilse, kalbinde en ufak bir dalgalanma olmaz; sana verilmiş olan dünya bütünüyle alınsa, yine senin kalbinde en ufak bir dalgalanma olmaz. Buna selim kalp denir, buna temiz kalp denir. "Şimdi niyetin ucu bana geliyor" gibi böyle şeyler — hayır, temiz kalp bu değil. Temiz kalp, içinde yaratıcıdan başka bir şeyi gerçek anlamda taşımayan kalptir. O kalp temizdir. Ama senin kalbin arzularla, korkularla, heveslerle dolu. Bu nasıl temiz bir kalp? Yoksa tabii ki temiz bir kalp lazım, değil mi? Ama bak senin kalbin kaygılarla, öfkelerle, acılarla, "ben çok acı çektim" ile doluysa, o zaman senin kalbin kirlenmiş — kaygılarla, korkularla, arzularla kirlenmiş. Onları bırak, kalbin tertemiz oldu.

Evet, teşekkür ederim. Teşekkür ederim. Teşekkür ederim. Teşekkür ederim.