Olguyu Kabullenmek ile Pasiflik Arasındaki Fark (2. Kısım)

Kısa Özet

Sohbetin bu bölümünde, bir haksızlıkla karşılaşıldığında elden bir şey gelmiyorsa "olguyu kabullenmenin" pasif, boyun eğen bir tavır olmadığı; aksine pozitif benlikleri harekete geçiren bilinçli bir tavır olduğu anlatılıyor. Hayatımızda hangi benliğin hangi olayda öne çıkacağının çoğu zaman otomatikleştiği, bunun bizi yanlış, çatışmacı tepkilere sürüklediği örneklerle (kaybolan telefon, dinlenmeme hissi, çorbayı çatalla içmeye çalışmak gibi) işleniyor. Konu yine Hudeybiye Antlaşması'na, özellikle Peygamber'in kurban kesme emrindeki tavrına bağlanarak, negatif benliklerin meşruiyetinin olmadığı ve üzerlerinde doğru çalışıldığında güçlerini kaybedecekleri vurgulanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Olguyu kabullenmek ile pasiflik aynı şey değildir; kabullenmek "bu durumda ben ne yapmalıyım" diye düşünme bilincidir, kabullenmemek ise "bu olmamalı" diyerek negatif duygulara saplanmaktır.
  • Bizde hangi benliğin hangi olayda öne çıkacağı çoğunlukla otomatikleşmiştir; bunu fark edip doğru, işlevsel benliği seçmek gerekir.
  • Negatif bir benlikle hareket edildiğinde hem kendi doğru tepkimizi kaybederiz hem de karşımızdakinin yanlış benliklerini tetikleriz.
  • Negatif benliklerin meşruiyet hakkı yoktur; onlara güç veren biziz, üzerlerinde doğru çalışıldığında güçleri kaybolur.

Müdürün Yanlışı Karşısında Ne Yapılır?

Söylediğinde çok kötü bir şey olmayacaksa, yani hakikaten yanlış olduğu o kadar aşikâr ki kendisi bunun farkında değil — orada mesela ne yapılır? Müdüre söyleyebilirsin. Ama farz et ki öyle bir müdür var ki, adam "iki kere iki beş" diyorsa, "iki kere ikinin dört olduğunu" bile söyleyemiyorsun; söylediğin anda diyelim ki iftiraya uğruyorsun veya meslekten ihraç ediliyorsun. Orada yapabileceğin bir şey var mı? Yok.

Ama diyelim ki müdür yanlış bir şey söylüyor, senin doğru bulmadığın bir şey; söylersin, gayet nazik bir şekilde onun egosunu tahrik etmeden, meselenin böyle böyle olduğunu, bakış açınızı ifade edersiniz. Ve o konuda ona — netice itibariyle amirdir — bilgiyi verirsiniz. O da yine aynı şekilde devam edebilir. Orada diyelim ki ne yapabilirsin? Onu bir üst merciye aktarabilirsin. Ama diyelim ki üst merci de onun adamı; dersin ki "yapacağım bir şey yok, kabulleniyorum."

Bakın, yanlış bir benliğin göstergesi nedir biliyor musunuz? Kabullenmemektir. Doğru bir benliğin ölçüsü, yanlış veya haksız veya zalimce yapılan bir şeyi kabullenebilme yeteneğidir. Bu kabullenmek, onun doğruluğunu kabullenmek değil, olguyu kabullenmektir. Bakın orada peygamberin yaptığı şey çok muazzam bir şeydir; olguyu kabulleniyor. Değiştiremediği şeyleri kabullenmiyor değil — değiştirmeyi deneyecek, tabii, ama değiştiremediğini kabul ediyor.

Bir de mesela diyelim ki sen bir durumla karşılaşırsın; onu daha pozitif bir şekilde dönüştürebilecek benlik bilinçlerine sahipsindir aslında. Ama onu gidip yanlış bir benlikle karşılıyorsun. O zaman ne oluyor? Çözümleyici bir benlik değil, çatışmacı, veyahut da meseleyi daha sıkıştıran, daha düğüm haline getiren bir benlikle mukabelede bulunuyorsun.

Otomatikleşmiş Benlikler

Ama işte bizim hayatımızdaki temel problem nedir? Bizde hangi benliğin hangi olayda öne çıkacağı artık otomatik hale gelmiştir. Hayatta bizim, yetişkinler olarak, en büyük problemimiz en başta budur: bir kısım benliklerimiz artık otomatik olarak öne çıkmaktadır.

Mesela düşünün, bir şeyi kaybettiniz. Hangi benlik ortaya çıkıyor o anda? Geçen ben de cep telefonumu kaybeder gibi oldum, baktım hangi benlik ortaya çıkıyor orada: böyle eyvah diyen, paniğe kapılan bir benlik mi? Yoksa "acaba nerede düşürdüm, bir bakayım, bir düşüneyim" diyen bir benlik mi? "Allah kahretsin, zaten hep beni buluyor" diyen bir benlik mi? Şimdi düşünün, bunun gibi bir sürü benlik çıkabilir böyle bir durumda değil mi? Bakacağız hangi benlik burada doğru bir benliktir, hangi benlik daha doğru, daha işlevsel ve daha niteliklidir. Bunu düşünmek durumundayız. Ama bizde öyle mi oluyor? Yok, bizde artık otomatik hale gelmiş.

Mesela diyelim ki birisi bana "hayır" dediğinde içimde bir benlik ortaya çıkıyor, yıkılıyorum orada. Veya birisi hak ettiğim saygıyı veyahut da nezaketi göstermediğinde orada bir benlik devreye giriyor. O benliğin hiç orada işi olmaması lazım. Fakat ben o kadar alışmışım ki hayat o durumlarda onunla karşılaşıyor. Basit bir örnek verecek olursak: o kadar alışmışım ki mesela çorba gelince elime çatalı alıyorum. Fakat o çatal çorba içmek için hiç işlevsel değil, aksine yanlış bir şey; üstelik o çatalla çorbayı içmeye çalıştığımda işi daha da berbat ediyorum, daha problematik şeyler yaşıyorum. O negatif benlik bir başka negatif benliği tetikliyor. "Kahretsin" diyorum, lokantaya kızıyorum, çatala kızıyorum, bir şeye kızıyorum — o daha negatif bir benliği tetikliyor. Çünkü ben orada yanlış bir şeyle mukabelede bulunuyorum.

Fakat hayat, ilginç bir şekilde, maalesef hayatımızın belli bir noktasında bize bu otomatikliği kazandırmıştır. Bunu kazanmış mı kabul edersiniz, kazandırılmış mı kabul edersiniz, serbest; ama kazanmışız. Çorbaya çatalla, salataya kaşıkla müdahale etme konumuna gelmişiz.

Mesela birisi beni dinlemediğinde ben de onu umursamıyorum diyorum. Halbuki bakmıyorum, "o beni acaba niye dinlemiyor" diye. Bunu merak eden bir benlik de ortaya çıkabilir değil mi? "Bu insan beni dinlemiyor, acaba niye dinlemiyor" diyen. Ama orada ne ortaya çıkıyor? "Bu beni dinlemiyor, ben onu hiç dinlemem; o beni umursamıyorsa ben onu iki defa umursamam; o benim kıymetimi bilmiyorsa benim onun kıymetini bilmem gerekmiyor" diyen benliklerim olabilir. Halbuki burada neyi görmeliyim? Bunlar doğru değil, fakat hayatımda bir noktadan sonra otomatikleşmiş. İnsan hayatının en trajik tarafı, hayatının bir noktasına kadar esnek iken bir noktasından sonra o esnekliği kaybetmesidir.

Kabullenmek ile Pasiflik Aynı Şey Değildir

(Katılımcı: Olguyu kabullenmekle pasiflik aynı şey değil, değil mi?)

Tabii ki. Çünkü sanki manevi insanlar her şeyi kabullenen kişiler gibi bir imaj oluşturuyor. O değil. O zaman şey oluyor: insanlar isterse bastırıyorlar, öfkeleri bir şekilde patlıyor. Başka bir şey yok; o zaman çözümleme de yapmamış oluyor, bir şekilde onu gizli bir yerde tutuyor, donduruyor, bir yerde patlıyor.

Bakın, olguyu kabullenmek insanda pozitif benlikleri harekete geçirir. Olguyu kabullenmemek negatif benlikleri harekete geçirir. Bunun bir ölçüsü budur. Kabullenmekle kabullenmemek dediğimiz şey, kabullenmek "tamam böyle olsun, ben her şeye boyun eğerim, pasif dururum" anlamında değildir. Kabullenmek demek, "bu olay oldu, bu durumda ben ne yapmalıyım" deme bilincidir. Kabullenmemek demek, "bu olay olmamalı, nasıl böyle olur" demektir.

Yoksa buradaki kabullenmekten kast budur: bu olgu oldu mu, oldu; bunu kabullendim ve diyorum ki önce olayı anlayayım, ondan sonra da ne yapabileceğim üzerinde durayım — dediğimde ben kabullenmiş oluyorum, aynı zamanda ne yapacağımı da düşünüyorum. Ama öbüründe, "kabullenmiyorum" diyerek aslında duygu ve düşüncenin negatifliğine sapıyorum. Mesela duygu olarak diyorum ki "ben böyle bir şeyden hiç hoşlanmam" — ister hoşlan ister hoşlanma, anlamsız bir şey bu. "Ben böyle bir şeyden çok rahatsız olurum" — hani canın cehenneme diyeceksin o benliğe, karşındaki insanı değil. "Çok rahatsız olurum, olursan ol" diyeceksin. "Sen kenarda dur bakayım, senin burada işin yok şu anda, ortalıkta dolaşma."

Çünkü ikide bir o gelirse: "ben bundan rahatsız oldum, ben bundan rahatsız oldum" — rahatsız olduysan oldun, geç kenara, seninle sonra konuşuruz, senin şu anda göreceğin bir işlev yok, sen şu anda ortalıkta dolaşıp problem oluşturuyorsun. Benim şu anda bu durumda en uygun ve en pozitif şekilde ne yapmam gerektiğini bana düşündürecek, bunun üzerinde kafa yorduracak bir benlik bilinci lazım. Yoksa "ben bundan rahatsız oldum, ben de oldum, ama şu anda mevzumuz o değil" diyebilmek lazım.

Dolayısıyla şunu anlayacağız: negatif duygu ve düşünce olduğu zaman, sen kabullenemiyorsun demektir. Halbuki kabullendiğinde durumu anlıyorsun, analiz ediyorsun, bu konuda çaba gösteriyorsun ve "ne yapılabilir" diye düşünüyorsun.

Hudeybiye'de Kurban Kesme Hadisesi

İşte o Hudeybiye'deki hadise bunun çok mükemmel bir örneğidir. Orada Hazreti Ömer'in temsil ettiği, veya diyelim ki başka Müslümanların da bulunduğu bir hal var. Hatta orada Peygamberimiz anlaşmayı imzalıyor ve "herkes kurbanını kessin" diyor. Bu da ilginç bir şey. Millet şey olmuş, travmatize olmuş: "Haklısın, sen Allah'ın sevgili Resulüsün, Allah Müslümanları çok seviyor ama üç kuruşluk inkârcılara boyun eğiyorsun, mahkum oluyorsun" — zahiren ne kadar büyük bir travma gibi. Ve hiçbiri kurbanını kesmiyor. Peygamberimiz de biraz üzülüyor onlar adına, "niye böyle yapıyorlar, niye bu durumdalar" diye. Ümmü Seleme'ye soruyor, eşine. O da diyor ki "Ya Resulallah, sen kes, onlar da arkandan keserler." Çok ilginç bir şey.

Şimdi ne yapıyor orada? Peygamber, o travmatize olan, memnuniyetsiz olan, rahatsız olan, işlevsiz hale gelen veya Hazreti Ömer gibi "kardeşim ben böyle şeye dayanamam, kavga edelim, ne olursa olsun" diyen o benlikleri bir kenara bırakıyor ve orada işlevsel olan, doğru olan bir şeyi tercih ediyor.

Bu bize aynı zamanda şunu gösteriyor: negatif benlikler de bulundukları negatiflikten çıkabilirler. Ama negatif bir benlikle hareket ettiğinde orada hem yanlış bir benlik durumuyla onu karşılıyorsun, hem de karşındakinin yanlış benliklerini tetikliyorsun. Mesela karşındaki adam yanlış yaptı, "ya siz zaten hep böylesiniz" dedin, adamı tahrik ettin, değil mi? "Zaten hayatta hiçbir şeyi doğru yapmadınız" dedin, ne yaptın? Tahrik ettin, bu da negatif tahrik oldu, ne oldu? Çatışma meydana geldi. Halbuki sen durdun, baktın, analiz ettin ve ne yapacağına karar verdin — diyelim ki yapacak hiçbir şey yok.

Bakın peygamberin orada yaptığı şey: yapacak hakikaten hiçbir şey yok, tamamen onlara yönelimli bir anlaşma imzalıyor. Yani onlar ne diyorsa o oluyor. Hatta bir anlaşma maddesi de şudur: bu anlaşmadan sonra Mekke'de Müslüman olup da Medine'ye sığınan biri olursa geri gönderilecek. Daha anlaşma imzalanıyor, biri geliyor. Peygamber anlaşmaya uyuyor. "Ya bu kadar da olmaz kardeşim" diyen benlikler var ya bizde — ona da öyle bir şey yok. Adam daha yeni anlaşma imzalanmışken geliyor; Mekkeliler "bak anlaşma yaptık, kabul etmeyeceksin onu" diyor, o da gidiyor Mekke-Medine arasında bir yere, gerilla savaşı yapıyor — ayrı bir hikaye.

Yani bak peygamber orada "yeter artık kardeşim, artık tahammül edemiyorum" demiyor. Böyle bir şey yok. Negatif benliklerin meşruiyet hakkı yoktur. Ve siz onların üzerinde doğru bir şekilde çalışırsanız güçleri kaybolup gidecektir. Onlara güç veren biziz. Meşru gördüğün anda güçlüdür, veya sana gücünü gösterir.

Dolayısıyla içeride seçeceğiz: ne tür benliklerin öne çıktığını, hayatta ne tür benliklerimizin ne tür olaylarla tetiklendiğini görüp, hangileri gayrimeşruysa onları kabul etmeyeceğiz.

(Katılımcı: Ama zorlanıyorum.)

Tabii ki zorlanacaksın. Çünkü hayatının bugüne kadarki zamanında onlar sürekli kendilerini ortaya koymuşlar, sürekli kendilerini deklare etmişler o durumlarda. Dolayısıyla sen, bazısı güçlü bazısı zayıf bir kısım benliklerle mücadele ediyorsun. İşte nefisle mücadele denilen şey de budur. Kişi kendisindeki negatif düşünce, duygu ve eylem odaklarına karşı mücadele etmelidir.

Edilgen Tavır, Artan Baskı

(Katılımcı sorusu: Hocam bir şey sorayım — mesela siz genelde edilgen bir tavır takınıyorsanız, yani savaş ve kavga istemiyorsanız ama bu doz karşıdakiler tarafından giderek artıyorsa, bu da sizin için sürekli böyle olmamanız gereken bir uyarı olmaz mı?)

(Sohbet burada, bu soruya cevap verilmeye başlanırken kayıt kesiliyor.)

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Belirtilmemiş. --- ---