Olumsuz Duyguların Kaynağı ve Üç Pencere

Kısa Özet

Sohbette, öfke, kırılma ve üzüntü gibi olumsuz duyguların asıl kaynağının dışarıdaki olaylar değil, kişinin kendi içindeki beklenti, algı ve kimlik tanımları olduğu; dış olayların yalnızca birer "tetikleyici" olduğu anlatılır. Hayatta "benlik penceresi" (istediklerimiz), "olan penceresi" (gerçekleşen) ve "kabullenme penceresi" olmak üzere üç pencere tanımlanır; üçüncü pencereyi açmayan insanın sürekli gerilim ve çatışma yaşayacağı örneklerle işlenir. Son olarak insanın kendini başkalarının algısına, onayına veya sevgisine mecbur hissetmemesi, sadece kendi fıtratının gereğini yapmaktan sorumlu olduğu; peygamberin de kimseyi inandırmaya mecbur olmadığı örneğiyle anlatılır.

Öne Çıkan Vurgular

  • Olumsuz duyguların nedeni içimizdedir, dışarıdaki olaylar sadece bir tetikleyicidir; hiç kimse izin vermeden bizi küçümsenmiş hissettiremez.
  • Hayata üçüncü bir pencere -kabullenme penceresi- açılmadan, "istediğimiz" ile "gerçekleşen" arasındaki farktan doğan gerilim asla ortadan kalkmaz.
  • İnsan kimseye kendini sevdirmeye, onaylatmaya veya inandırmaya mecbur değildir; sadece kendi fıtratının gereğini yapmaktan sorumludur.

Olumsuz Duyguların Kaynağı İçimizdedir

Teşekkürler. Bu noktada bizlerin kendimizi geliştirme noktasında dikkat etmemiz gereken temel konulardan bir tanesi, hayatta muhatap olduğumuz olumsuz süreçlere karşı nasıl bir tutum takınacağımızla ilgilidir. Çünkü hayatta şu cümleyi çok duyarsınız, kendiniz de muhtemelen zaman zaman kullanıyor olabilirsiniz: "Ben iyi olmaya çalışıyorum ama insanlar beni çileden çıkarıyor" veya "işte şöyle olmasa ben aslında çok doğru bir insan olurum, iyi davranırım" gibi cümleler kullanırız. Burada aslında şunu demek isteriz: Hayatta olumsuz bir şey olmasa, ben de hiç olumsuz bir şey yapmam, veyahut da yanlış bir şey yapmam deriz.

Bu temelde yanlış bir bakış açısıdır. Çünkü burada kişi olumsuzluğunun nedenini dışarıda aramaktadır. Yani -olumsuz duyguların nedeni içimizdedir. Bu cümleyi hayatımızda temel bir düstur edinmek durumundayız. Tekrar ediyorum: Olumsuz duyguların nedeni içimizdedir, dışımızda değil. Bunu anlamak da ayrı bir konudur; çünkü söylediğim bu cümle aslında kafamızdaki genel algıya ters bir şeydir. Yani "olumsuz duygulanımımın, olumsuz duygularımın sebebi içimdeki bir şey değil, dışarıdaki bir şey" -"birisi beni öfkelendiriyor, birisi beni çileden çıkarıyor, birisi beni üzüyor, birisi bana acı veriyor, birisi bana kendimi kötü hissettiriyor" değil mi, öyle deriz yani biz; ağırlıklı olarak kullandığımız dil budur. Bu ne demektir? Bu aslında "olumsuz duyguların nedeni dışımdadır" demektir.

Biz de şimdi tam tersini söyleyerek derse başlıyoruz: Diyoruz ki olumsuz duyguların sebebi içimizdedir. Peki bunu nasıl anlayacağız? Yani buradaki zıtlık gibi görünen şey nasıl doğru anlaşılır, düzeltilir? Bu şudur aslında: Bizler kendimize şu veya bu şekilde davranılmasını isteriz, şöyle veya böyle algılanmak isteriz -mesela saygıdeğer biri olarak algılanmak isteriz. Birisi bize saygısızlık olarak tanımlayabileceğimiz bir tutum sergileyince bu bizde öfkeye sebep olur. Ama bunun nedeni nedir? Sen saygı duyulacak bir kişi olduğunu düşünüyorsun ve aynı zamanda karşındakinin sana saygı duyması gerektiğini düşünüyorsun; böyle bir ön kabulün var. Bu ön kabulün arkasından birisi sana beklediğin saygıyı göstermeyince öfkeleniyorsun veya kırılıyorsun veya alınıyorsun. Şimdi olumsuz duygunun nedeni nerede? Olumsuz duygunun nedeni içeridedir.

Tetikleyici Ayrıdır, Kaynak Ayrıdır

Dolayısıyla burada herhangi bir olumsuz duygunun sebebini aradığımızda, o duyguyu tetikleyeni değil, o duygunun kaynağını bulmalıyız. Bir kaynak var, bir de onu tetikleyen var; bunlar birbirinden ayrı şeylerdir. Şimdi siz bir taşı bir çamur deryasına fırlatırsanız o çamur sıçrar, değil mi? Peki o sıçramanın gerçek kaynağı nedir? Çamurdur; tetikleyeni attığınız taştır. Ama orada çamur olmasa, çamur sıçrar mı? Sıçramaz. Dolayısıyla tetikleyen ayrıdır, kaynak ayrıdır; olumsuz duyguların kaynağı içimizdedir, tetikleyeni dışarıdadır. Bunu doğru ayırmak lazım. Eğer bende kaynağı yoksa tetiklenemez, değil mi?

Mesela bir yerde patlayıcı madde olacak ki, diyelim ki siz bir ateşle, bir kibritle, bir yanıcı şeyle, çakmakla onu patlatabilirsiniz. Şimdi yanıcı bir şey olmasa bir yeri yakabilir misiniz? Diyelim ki bir yer, yanmayan maddelerle, yanıcı olmayan malzemeden yapılmış olsun; siz orayı yakabilir misiniz? Yapamazsınız. Ama yanıcı bir madde ise, hele hele diyelim ki çok patlayıcı, parlayıcı bir madde ise, en ufak bir tetikleyici, bir kıvılcım onu yakacaktır. Dolayısıyla tetikleyici ayrıdır, kaynak ayrıdır. Biz diyoruz ki kaynak insanın kendisindedir; sende öfkelenme, olumsuz duygulanma kaynağı yoksa, o olumsuz duygular ortaya çıkmaz, tetiklense bile ortaya çıkmaz. Yani elinizde istediğiniz kadar ateş taşıyın, eğer o malzeme yanıcı bir malzeme değilse yakamazsınız.

Onun için buna bağlı güzel bir söz vardır: "Hiç kimse sen izin vermeden sana kendini küçümsenmiş hissettiremez." Yani kendimi küçümsenmiş hissetmem için benim buna bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde yol açmam lazım, zemin hazırlamam lazım; mesela "şöyle olursa kendimi küçümsenmiş hissederim, karşıdaki de öyle davranırsa kendimi küçümsenmiş hissedeceğim." Şimdi bakın buna yol veren kim? Benim. Bir insan beni küçümseyebilir -ayrı bir konu; kendimi küçümsenmiş hissetmek benimle ilgili bir konudur ve bu ayrı bir konudur. Yoksa tabii ki bir insan beni yok sayabilir, küçümseyebilir, değersiz görebilir -onun algısıdır, onun değerlendirme tarzıdır, onun kendi değerlendirme skalasına göre ben değersiz olabilirim vesaire. Ama ben kendimi değersiz hissediyorsam bu benimle ilgili bir şeydir; kendimi küçümsenmiş hissediyorsam bu kendimle ilgili bir şeydir.

Dolayısıyla özellikle ilişkilerde, özellikle de ikili ilişkilerde çokça rastladığımız -mesela "bana kendimi değerli hissettirmiyor" derler değil mi insanlar, veya "bana kendimi çok kötü hissettiriyor, kendimi onun yanında bir hiç gibi hissediyorum, bana bir hiçmiş gibi muamele ediyor, bu da beni çok kötü yapıyor" dediğimizde aslında neyi demiş oluyoruz? Aslında bizim kendi psikolojik zeminimizde bir yanlışlık var; birisi de bilerek veya bilmeyerek o yanlışı tetikliyor. O yanlışı tetiklediği anda bizde o zemin, o mekanizma işliyor. Ne derler ona -hani birine dokunuyorsun, domino taşı gibi. Evet, birisi bir dokunuş yapıyor; şimdi ortada domino taşları var ki birisi o hareketi başlatıyor değil mi? Peyderpey bizim içimizde o domino taşları patır patır yıkılıyor ve diyorsunuz ki "kendimi çok kötü hissediyorum" veya "buna çok öfkeleniyorum." Neden? Çünkü içeride senin dizdiğin bir domino taşı sistemi var; bir sonra bilerek veya bilmeyerek dokunduğunda sistem tıkır tıkır işliyor.

"Dokunmadan da oluyor mu hocam, kendi kendine de yapıyor muyuz?" Kendi kendine de yapıyoruz; o insanın kendi kendisiyle ilişkisinde. Mesela diyor ki, diyelim, "kendimi nasıl iyi hissederim? Şunu yaptığımda iyi hissederim, şöyle bir etki bıraktığımda insanlar üzerinde, veya şunu başardığımda, veya işte okulumu bitirdiğimde" vesaire. Sonra dersiniz ki "peki öyle olabildin mi?" Olamadın. Bu sefer ne yaptınız? Kendi kendinizi yıkmış oldunuz. Bu da mümkündür, çünkü insanın kendi kendisiyle de bir ilişkisi vardır.

Kendi Kendini Var Etme İhtiyacı

Benim bir danışanım vardı, bir tıp fakültesinde doktor. Şöyle demişti: "Ben yıllarca öğretmenlerime iyi görünmek için başarılı oldum." Onlar da bana tıp okumamı yazdırdılar; birinci sınıfta çocuk aniden bunalmış yani, okul istemiyor, aile ise okusun diyor falan; işte o başka bir bölümü istiyor falan, bir çıkmaza girmiş yani. Kendini hep ona göre var etmiş, etmiş, etmiş; orada tükenmiş artık yani. Tabii bir yerden sonra artık onu devam ettirebilecek herhalde imkân olmamış; hani mesela zor geldi veyahut da işte onu en azından memnun olacağı bir iş alanı olmadığını düşündü. Yani ne yapar? İkileme girer; dolayısıyla o şeyi devam ettirme ihtiyacı hissediyor, o süreci, o benlik algısını devam ettirme ihtiyacı hissediyor, bir taraftan da devam ettiremiyor. O zaman bir ikilem meydana geliyor.

Dolayısıyla insanın kendi kendisiyle ilgili bir algısı da var. Mesela insanlar herkes tarafından sevilmek ister, ama kimse tarafından sevilmediğini düşünür. Böyle aklından bir düşünce geçer: "Kim beni seviyor? Kimse beni sevmiyor. Ölsem kim arkamdan ağlar? Kimse ağlamaz." O zaman hadi otur bakalım, sen kendi kendine ağla, kendi kendine üzül. Anlatabildim mi? Yani bazen insan kendi kendine de bunu yapar; çünkü insanın kendi kendisinin varoluşuna dair bir hayali de vardır. Yani deyim yerindeyse hani ilk çocukluktan beri duyduğumuz "ne olmak istersin" -aslında herkes bir şekilde bir şey olmak ister. Dolayısıyla o onun için bir kimliktir, bir varoluştur. Ama bu gerçekçi bir şey değildir hayatta; çünkü aslında her zaman daha önce de değindiğimiz gibi, prensip olarak insan zaten var olarak yaratılmıştır. Bunu hayatta hiçbir zaman unutmamak gerekiyor. Biz var olarak yaratıldık, biz varlıktan yaratıldık, yokluktan yaratılmadık. Anlatabildim mi? Varlıktan yaratıldık; Allah'ın varlığından yaratılmışız, O'nun üflediği ruhtan var olmuşuz, O'ndan gelmişiz.

Dolayısıyla önce insanın, eğer akıllıysa, şunu kavraması gerekir: Sen varsın, sen özünle varsın; var olmak için bir çaba harcamana gerek yok, bir şey olmana gerek yok. Sen zaten varsın ve o varlığın yeterli bir olmaklıktır. O varlığın hayatta bir yansıması olur, o ayrı bir konu. Hani her zaman verdiğim örnek: Su sudur ama bir meyil bulduğu zaman akar, akar, ırmak olur; hava sıcak olur, buharlaşır, bulut olur; o bulut soğuk bir havaya rastlar, yağmur olur. Ama aslında hepsi sudur. Ama geçici olarak, hayatın akışı içinde, bu dünya hayatının akışı içinde biz bir şeyler yaparız aynı zamanda; evleniriz, bir eşimiz olur, arkadaşlıklarımız olur, işimiz olur, mesleğimiz olur, para kazanırız vesaire, bir şeyler olur. Bu hayatın akışıdır; bunlar bizi var etmezler.

Modernizmin en temel hatası, yanlış bir yere kimlik koymaya çalışmasıdır, damgasını koymaya çalışmasıdır: "Kimsin sen?" Mesela hani "CV'ni yaz, özgeçmişini yaz" -ne yazılıyor? Hep geçici şeyler. Peki o özgeçmişimizde, bugünkü modern tabiriyle, yazdığımız şeyleri bir kenara koyduğumuzu düşünelim; hiçbiri yok. Mesela doğmadın -hani yazar ya, "falan tarihte doğdun, oradan başlayın" -doğmadın, annen baban yok, bir okula gitmedin, bir okulu bitirmedin, bir mesleğin olmadı; hepsini sıfırlayın, sıfırla çarpın. Böyle bir durumda nesin sen? Bir şey var mı, yoksa her şey gitti mi? Eğer her şeyinin gittiğini düşünüyorsa bir insan, gerçek varlığını fark edememiş demektir. Bütün bunlar ortadan kalktığında kalan bir şey vardır -işte o sensin. Anlatabiliyor muyum? O yüzden aslında özgeçmiş değil, fani geçmişimiz onlar yani; gelip geçici bir geçmiş onlar. Yani işte burada biz bunu ne kadar iyi kavrarsak psikolojik alanda daha dengeli oluruz. İşte o dengeyi sağladığımızda da konumuzun başında bahsettiğimiz o olumsuz duygu ve düşünceler ortadan kalkar.

Ya da şimdi diyelim ki biri size sordu "nereyi bitirdin?" -belki ilkokulu bitirmişsin, değil mi- yani üniversiteyi bitirince varlığın, öz varlığın artıyor mu? Yok, öyle bir şey yok; ama bakın siz kendinizi öyle algılarsanız, birisi de size "nerede okudun, nereyi bitirdin" derse, o zaman rahatsız olabilirsiniz; ama bakın buna sebep olan kim? Kendinizsiniz. Onun için biz negatif duyguların, negatif düşüncelerin kaynağına dönüp kendimize bakmalıyız: "Niye bu negatif duygu ve düşünce bende ortaya çıktı?" diye sormalıyız. İlk cevap, egonun ilk cevabı: "İşte falan kişi veya meydana gelen şu olay bunu tetikledi." Tamam, hadi bunu da kabul edelim; peki neyi tetikledi? Bu kıvılcım nerede ateş çıkardı, hangi maddeyi yaktı ve tutuşturdu? Bunu sormak durumundayız. İçeride ne vardı ki bir tetiklenme meydana geldi? İşte bunu iyi araştırıp sorup anlarsak o zaman içimizdeki negatif kökeni bulabiliriz.

Mesela örnek: "Hiç kimse benimle arkadaşlık yapmıyor." Çok kötü bir durum mu? Yok. Ama "benimle hiç kimse arkadaşlık yapmazsa bu benim çok kötü olduğumu veyahut hiçbir değerim olmadığını gösterir" diyen bir düşünceniz varsa, o zaman problem yaşayabilirsiniz. O zaman gerçek problem de sizin kendinizi konumlandırdığınız noktadadır. Mesela bugün özellikle ikili ilişkilerde ve hayatın birçok sürecinde niye insanlar hep böyle bir kimlik-değer problemi yaşıyorlar? Değil mi, hep bir kimlik-değer problemi var. Bazen bu pozitif de oluyor, negatif de oluyor; yani işte birisi size çok ilgi, değer verirse çok iyi hissediyorsunuz kendinizi, çok mutlu oluyorsunuz; vermezse çok kötü hissediyorsunuz. Bu skala nerede var? Aslında sizin içinizde var.

Termometre Örneği

Hani ısının derecesini belirleyen -ne diyorlar ona- termometre. Şimdi orada bir cıva, bir sıvı var; o sıvı havaya göre yükselip iniyor değil mi? Şimdi orada cıva olmazsa ne bir iniş ne bir yükseliş olacak. Şimdi sizde bir termometre var; birileri o termometreyle oynuyorlar. Anlatabildim mi? Havayı sıcak yapıyor, termometrenin seviyesi değişiyor; soğuk yapıyor, seviyesi değişiyor. Termometreyi bir kenara bırakacaksınız; bakın o termometre sizde yani, anlatabildim mi? O sizin içinizdeki bir düşünce, bir algı, bir değerlendirme.

Mesela bazen çocuklar olur, işte isteğini yerine getirmezsin, der ki "baba beni sevmiyorsun" veya "işte benim isteğimi yerine getirmiyor, demek ki bana değer vermiyor" der; onun üzerinden kendisiyle ilgili bir kimlik, bir tanımlama, bir değerlendirme yapar. Hadi bunu çocukken makul karşılayabiliriz, aklı ermiyor; ama belli bir yaşa gelmişiz, hâlâ mı aklımız ermesin, değil mi yani? Yani insanların değerlendirmesi, yorumu, gösterdiği ilgi veya ilgisizlik üzerinden niye bizim kimliğimizin, varoluşumuzun, varlık değerimizin barometresi, termometresi değişsin? Ne ilgisi var, değil mi? Ne ilgisi var? Yani bir şeyin kendi asli varlığı, değeri varsa onun değeri odur; başkasının algısı veya değerlendirmesi onun değerini değiştirir mi? Değiştirmemeli.

Ama dikkat edin, bugün insanoğlu, kendini özgür, kendisinin kendi öz değerleriyle var olduğunu iddia etmesine karşı -çoğunlukla da "böyle insanlar benim umurumda değil" demesine karşı- bütün yönleriyle insanları umursayan bir şekilde yaşıyor. Ve bu tuzağı kendi kendine kuruyor. O zaman bu tuzağın dışına çıkmak gerekir. Gerçek varlığımızın değeri gerçek varlığımızdan kaynaklanır; yani sen hiçbir şeyin etkisi olmayan bir varlığa sahipsin. Bir şey başarmasan da varsın, sevilmesen de varsın, ilgilenilmesen de varsın; hiçbir şey o varlığı ne arttırabilir ne eksiltebilir. Hiçbir şey.

Oyunun Kurucusu Kendimiziz

Bunu algıladığımızda bütün tuzaklar ortadan kalkacaktır. O noktada işte biz ne gibi tuzakların bizim içimizde olduğunu görmek durumundayız; yani ben hangi tür algılara sahibim ki insanların veya hayatın süreci içinde meydana gelen tutumlar, değişimler beni bu kadar etkiliyor? Mesela diyelim ki resim yaptım, sergi açtım, işte kimse gelmedi -bu benim varlık değerimi düşürür mü, düşürmez mi? Veyahut da çok ilgilenildi, çok alkışlandı, bu benim varlık değerimi arttırır mı? Bir kitap yazdım, çok okundu veya okunmadı, bu benim varlık değerimi değiştirir mi? Onun için insan kendisini hangi algıda var edip etmediğine dikkat etmelidir. Ve burada bütün değerlendirmenin sorumlusu kendimiziz; kendimizin kurduğu bir oyunu oynuyoruz. Bakın gerçek tam oyunu kuran kendimiziz; fakat o oyunda birçok oyuncu var, ama oyunun gerçek kurucusu sensin. Bir oyun kuruyorsun, daha sonra o oyuna birçok insanı bilerek veya bilmeyerek davet ediyorsun. Diyorsun ki, "ben hayatta bir şey yapabildiğimde, bir şey başardığımda, işte diplomamı aldığımda değerli bir insan olacağım, var olacağım." Sonra o oyuna birçok oyuncu katılıyor; mesela diyorlar ki "hâlâ başaramadın mı, hâlâ o işi yapamadın mı, ne kadar para kazanıyorsun?" Bakın, aslında o oyunu siz kurmuşsunuz; sonra etraftan o oyuna oyuncular geliyor. Kim sorumlu? Siz sorumlusunuz; oyunun kurucusu sizsiniz.

Onun için kişi kendisini nasıl bir oyunun içinde tuttuğuna dikkat etmelidir. Eğer o oyunun içinde tutuyorsanız, o oyuna birçok oyuncu gelecektir, bilerek veya bilmeyerek. O oyuncuların oyun hakkındaki yorumlarının etkisinde siz bir kısım düşünce ve duygular yaşıyorsanız, bunun sorumlusu sizsiniz; oyunu bozun ve oyundan çıkın. Çok basit bir şey. Peki ne yapalım? Doğal, doğru ve güzel olan şeyi yapın, bu kadar; bu özünüzün doğal bir yansıması olsun, bir oyun adına bunu yapmayın. Yani ben niye mesela bir okul okumalıyım, niye bir meslek sahibi olmalıyım? Çünkü bu hayatın doğasında var olan doğal bir şey, doğru bir şey, güzel bir şey; kendi elimin emeğiyle çalışıp kazanmaya çalışıyorum. Ama ne kadar kazanıyorum, ne harcıyorum, kim benden ne kadar çok kazanıyor, kim benden ne kadar az kazanıyor -bütün bu mukayeseleri yapan kim? Egonun oyunculuğudur, kendisidir. O oyuna girmemek lazım; eğer bir oyuna giriyorsanız oyunun bütün sonuçlarına mahkûmsunuz. Sonra da o oyuna girenlerin algılarını yönetemezsiniz, insanların algılarını yönetemezsiniz.

Öfke ve Kabul Edilmeyen Gerçekler

O yüzden, başa dönüyorum, bütün olumsuz duygu ve düşüncelerin nedeni kendi içimizdedir. Öfkenin nedeni içimizdedir. Mesela diyelim ki siz çocuğunuzu veya birilerini adam etmeye çalışırsınız, veya bir işin olmasını arzu edersiniz ama olmaz; olmadığı için ne yaparsınız? Öfke hissedersiniz. "Şunu değiştirmem lazım, bu böyle olmalı" dersiniz, olmayınca da öfke hissedersiniz. Şimdi o öfkenin nedeni ne? İçinizdeki şey.

Mesela dün bir yerdeydik, bir seminer vardı, seminer bitti, otopark kapılıydı, üç araba dört araba... Şimdi normal değil mi? Normal, insan öfkelenir. Hâlbuki öfkelenmeye gerek yok kardeşim; bak kapıyı açabiliyorsan açarsın, bir görevli bulabiliyorsan bulursun, bulamadın, hiçbiri olmadı, arabayı bırakırsın gidersin. Şimdi öfkenin ne anlamı var? Diyelim ki orada öfkelenen bir kişi ne diyecek? "Bu böyle olmaz." Olmaz ama olmuş, değil mi? Sen bir oyun kuruyorsun: "Bu böyle olmaz, buranın sorumlusu burayı bırakıp gidemez." Ya gitmiş; sen hâlâ kafanda bir oyun kuruyorsun -"gidemez, yapamaz, böyle olamaz" -kafanda bir kurgu var; o kurguya uymayan bir şey olduğunda seni öfkelendiriyor. Manasız bir şey.

Arkadaşa dedim ki "rahat ol, sakin ol" dedim; bakalım işte görevliyi buldular, adam da bozulmuş, manuel olarak eliyle o şeyi söktü, çıkardı, kapıyı açtı. Anlatabildim mi? Şimdi bakın orada öfkelenebilir miyiz? Tabii ki öfkelenebilirsin, hem de o kadar görünürde makul sebepler var ki; ama hiçbirinin anlamı yok, hiçbirinin anlamı yok. Evet, orada ben öfkelenmedim; süreci pozitif şekilde ve yapabileceğimiz şeyleri maksimum şekilde yaparak yürütmeye çalıştım. Çözüm oldu, devam ettik; olmasa bunu da kabul edecektik. Bütün mesele, içeride hayatın akışına zıt bir oyun kurguluyorsun; o oyunun gerçekleşmesini istiyorsun, gerçekleşmediğinde de problem yaşıyorsun.

"Peki hocam, bunu her yerde yapamıyoruz; mesela siz dediniz, ben de çok rahat aldım ama bunu her yerde beceremiyorum. Buradaki eksiklik ne, ya da insan davranışı?" Her yerde tabii ki niye yapamıyoruz? Çünkü bazen uyanığız, farkındayız; bazen de olay basit oluyor, o kadar takmıyoruz. Mesela örnek vereyim size: Farz edelim ben dünkü durumda bir hastayı hastaneye yetiştirecek olsaydım, bakın orada daha büyük bir mücadele vermem gerekecekti; ama dün bir yere yetişmem gerekmiyordu, anlatabildim mi? Hani gidip bir çay içecektim arkadaşımla; ama farz edelim hastaneye acil bir hasta yetiştirecektik, bakın orada da eğer çok dikkatli ve farkındaysanız orada da öfkelenmezsiniz, çünkü onun da anlamı yoktur, faydası da yok. "Hocam yani dahasını kötüye götüreceğiz." Aynen öyle, zaten faydası yok, anlamı yok. Bakın bazı durumlarla niye baş edemiyoruz? Çünkü orada daha büyük bir oyunun tuzağına düşüyoruz. Mesela bazı şeyleri tolere edebiliyorsanız, esneyebiliyorsanız, negatif duygu o kadar çıkmıyor; ama diyelim ki esneyemediniz, tolere edemediniz, daha büyük bir oyunun içindesiniz, onun dışına çıkamıyorsunuz. O zaman o oyun sizi içine alıyor, kuşatıyor. Bunu her yerde yapmamız gerekiyor.

"Evet, yani her türlü oyunun dışına çıkabiliyoruz diye ben de öyle yaparım -atıyorum taksi bu denli üstüne düşme, ama bunu atıyorum bir maliye vergi dairesine gideyim, bir memurun orada olmayışı veya acayip yavaş ya da sallanarak iş yapması çok büyük bir tepki verebiliyorum. İşin aciliyetinden mi, zamanın kısıtlılığından mı bilmiyorum ama bazen çok büyük bir tepki veriyorum, bazen bakıyorum kendime çok rahat da davranıyorum ama dengeyi kuramıyorum yani." İşte içimizdeki oyunun gücü ne kadar büyükse ve biz o oyundan ne kadar çıkamıyorsak o kadar negatif duygu taşırız. Mesela diyelim işte memur, tamam diyelim ki görevini yeterince uygun şekilde yapmıyor, salsaklıyor veyahut umursamaz davranıyor; sen bunu değiştirebilir misin? Eğer değiştirme imkânı varsa pozitif olarak değiştir, memuru pozitif şekilde ikna et vs. Ama baktın olmadı, kabul edeceksin.

Kendime örnek verdim: Maliyeye gittim, mükellefimle gittim, kendisinin olması gerekiyor ya da vekâlet, vekâlet yok diye gitti kuruma. Diyorum ki memura, "bak beyefendi, burada..." diyor "kapatacağız, gidecektim." Geldi yani sonunda "beklesin" diyor, "ben işimi yapacağım" diyor. "Hay" diyorum, "kapat" diyorum, kâfi kendisine falan diyor. Tamam, müdür muamele yaptı, imza attı, "aslı gibidir" diyorsunuz ya. Sonra neyse, memur o kadar keyfi iş yapıyor ki sonra arabasını çekmişlerdi, telefonun arızası bir gecikme yaratmıştı; çocuk bekliyor arabanın içini, arabayı çekmesinler diye. Sonuç olarak bir saat gerçekten bizi bekletti orada. Ben de diyorum ki "şimdi sinirlenmeyeceğim" diyorum, kendi kendime böyle "sinirlenmeyeceğim, sinirlenmeyeceğim" diyorum ama acele.

Sonra diyor ki "mühür yok"; mesela mühür diye bizde bir kaşe mühür var, "mührü getirdim" diyorum, "kardeşim mühür kalktı" diyorum, "mühür değil, kaşeyi yanımda" diyorum. "Olmazdı ya, işimi yapmamak için inanılmaz böyle şey yaptı, özellikle öğle paydosuna getiriyor." Dedim ki "bakın üç saat, yani altı üstü bir açılış yapıyoruz." "Diyorsunuz ki işte vergi kaçırıyor falan, anlaşılıyor da benim yapacağım bir şey yok" diyor. "Artık bu olağan bir şeyden..." İşte hayatın içinde pozitif olarak kişi yapabileceği bir şey varsa yapar, durumu kabullenir. Bakın insanoğlunun temel bir hatası var: İdealize bir hayat olduğunu düşünüyor -yani her şey ideal olması gerektiği gibi olmalı. Böyle bir hayat yok, böyle bir dünya yok. Kişi en ideal ve doğru şekilde davranmaya gayret edebilir -kişinin kendisi- fakat bunu ne insanlardan ne hayattan bekleyemeyiz. Onun için insanların olumsuzluklarına tahammül, kâmil ahlakın göstergelerinden bir tanesidir; yani kabulleneceksin orada, suistimal olur bazen vesaire olur.

Yani düşünün, tabii ki birçok şey olabilir; sen bunu pozitif bir şekilde değiştirebiliyorsan elinden gelen imkânı kullan, değiştiremiyorsan kabullen. Hayat budur. Bunu kabullenmeyen içimizde birçok algılar var, benliklerin algıları, oyunları var: "Bu böyle olmaz" -bak bu şu an böyle oluyor yani. Dolayısıyla biz içimizde nasıl bir zemin olduğunu iyi kavrarsak, neden negatifleştiğimizi de kavrayabiliriz. O negatifleşmenin hiçbir geçerli ve makul sebebi yoktur, anlamsızdır. Bir şey beni üzüyorsa, ben o olaya karşı doğru bir tutum içinde değilimdir.

Mesela diyelim ki bir yakınım öldü; benliği bundan hoşlanmaz, der ki "erkendi, kaybetmek istemiyordum" değil mi? Dolayısıyla ne yapar? Bir oyun kurar; der ki "bu böyle olmamalıydı, erken gitti, hiç beklemiyordum." Ama hayat senin benliğinin ihtiyaçlarına göre işlemiyor. Sen ne yaparsın, eğer akıllı bir insansan? O oyunun dışına çıkarsın; dersin ki "gerçek varoluş ve sistem ilahi sistemdir, eğer böyle bir olay olmuşsa ben bunu kabulleniyorum." Dediğinizde ne olur? O gereksiz üzüntü, acı ortadan kalkar. Yoksa tabii ki insan sevdiği bir insanın ölümünün meydana getirdiği doğal bir üzüntüyü hissedebilir. Ama mesela ne yaparız biz bazen? "Bunu kabullenemiyorum" veya "bu dayanılmaz bir acı." Kimin için dayanılmaz bir acı? Kim bu oyunu kurmuş? Anlatabildim mi? "İşte benim aklımdan dahi geçmiyordu" veya "böyle olmamalıydı" -kimin aklından geçmiyordu, kimin için böyle olmamalıydı? Böyle bir şey yok ki. Hayat ilahi hikmet ve takdirle işleyen bir sistemdir; sen de o sistemin içinde bilinçli bir varlık olarak yaratılmışsın. Sen kendi başına mı bir oyun kuracağını düşünüyorsun? Öyle bir şey yok; sen bu sisteme katılmakla sorumlusun. Ne olarak katılmakla? Bilinçli, sorumlu ve doğru bir şekilde katılmakla.

"İdeale yaklaşmayı, mümkün olan en yakınına yaklaşmayı, kişinin azami çabası olarak mı adlandırabiliriz?" İnsan ideale doğru gider, tabii ki akıl, insanın varoluşu bunu ister; ama hiçbir zaman ideal ve mükemmel olan, bu hayatta bu sistemin içinde varoluş yakalanamaz. Bunu da bilmek lazım; yani yaklaşmak hayatı da kolaylaştırıyor işte. "Evet, yaklaşmak, yaklaşmaya çalışmak ama olanı kabul etmek." Yani olanı kabul etmek derken, sen elinden gelen bütün imkân ve kabiliyetleri kullandın, sonuçtaki durumu kabul edeceksin; ideal olsa da olmasa da, iyi de olsa kötü de olsa kabul edeceksin. Yani şunu anlamamız gerekir -hani o bir bilgenin duası: "Değiştiremeyeceğin şeyi kabulleneceksin, değiştirebileceğin şey için gayret edeceksin ve neyi değiştirebilip neyi değiştiremediğini ayırt etmeyi bileceğiz." Yani hayat bir sistem olarak işliyor; bu sistemi biz bütünüyle ne kuşatabiliriz ne de onu arzu ettiğimiz istikamette ilerletebiliriz. Bir de onu biz yumuşatabiliyoruz; yani o sert köşeleri gibi bir şeyi yumuşatabiliyoruz.

Sabır ve Yumuşatma Örnekleri

Ben araçla giderken önümde iki araç karşılaştı; biri gidiyor biri geliyor, benim önümdeki camı açtı, sohbet etmeye başladılar. Geçebilseler takıp bilmem nereden dönmek gerekiyor, bekledim; dedim ki muhtemelen selamlaşıyorlar, insani bir şey, fakat bu süre uzadı, bu süre uzuyor; en azından geç meseleye gitmiyorum, dedim ki olabilir, gene insani bir durum, çıkıp kavga etmek lazım değil, kornaya basmak lazım değil, basmadım, çünkü görüyor, yani kornaya basman bir şey ifade etmeyecek. Bu kaç dakika olduğunu bilmiyorum, bu süreyi sabrettim; dedim ki herhalde Rabbim beni bir kaza beladan ya da başka bir şeyden koruyor, bu insanlar vesilesiyle, bu arkadaşlar vesilesiyle; öyle söyledim, başka şeyler de söyledim, "bu arkadaşlar vesilesiyle beni koruyorsun" diye.

Sonra bunlara nazik bir şekilde bu mevzuyu anlatmam lazım, bir türlü yapamıyorum, içimde kalır diye yapıyorum. Camı açtım, "bir dakika" dedim, önümdeki gitti. Dedim ki "keşke bir çay demeseydiniz, çok güzel sohbet ediyordunuz, sizi rahatsız etmeye kıyamadım, benim vaktim vardı" dedim, adam böyle kaldı, şok oldu yani; "beni de rahatsız ettiniz, vaktimi de aldınız" neredeyse bir dille söyledim, muhtemelen onu sonra hazmetmiştir çünkü yüz şekli çok acayipti. Başka bir arkadaş bir şey anlattı, bununla ilgili dedi ki "aynısı, ben bunu anlatınca aynısı bizim başımıza geldi": Hacı abi oğluyla beraber bir yere giderken ters şeritten birisi geliyor. "Evladım, burası ters, çekeceksin geri" filan, sinkaflı laflar, bilmem ne. "Yavrum sakin ol, olur böyle şeyler, herhalde öfkelisin ama burası ters, sen gideceksin." Yani diyor ki bu, oğlunu tutuyor, zapt ediyor. "Baba bırak, ben bir şey yapayım" filan. "Neyse tamam yavrum, tamam evladım," geri bir tesse takıyor.

Sokağın başına zor bir yerden ters şeritten bir yerden çıkıyor -o delikanlı, yani o hakaret eden, ters şeride giren- en son sokağın sonunda tekrar bunların önüne çıkıyor: "Eyvah" diyor, "çattık bugün, demek ki bununla biz bir şey yaşayacağız" -geliyor, diyor ki "hacı amca çok özür dilerim, ben babamla kavga ettim, silahımı belime taktım, ne olursa olsun başıma gelirse, işte sizinle kavga edecektim, yani tartışacaktım; psikopat olmuştum ve siz bir şey söyleseydiniz o mermileri size boşaltacaktım, kalanları da kendime sıkacaktım. Kurgulamışım. Senin sabrın beni insan etti diyor, mahvedecektin beni ediyordum diyor, çok özür dilerim, nasıl affettirim kendimi" falan diye.

Tabii, tabii, olabilir. Yani burada insan olabildiğince sabırlı, anlayışlı, geliştirici, olumsuzlukları giderici bir tutum içinde olmalı; hayatın ilkesi budur. Burada prensip olarak şöyle bir şey tanımlıyoruz. Şimdi hayatta üç tane pencere vardır.

Birinci Pencere: Benliğin İhtiyaç Penceresi

Bir tanesi bizim benliğimizin ihtiyaç penceresidir; yani biz hayatta bir şeylerin şöyle veya böyle olmasını isteriz. Eşimizin, arkadaşımızın, dünyanın, hayatın, önümüzde araba süren kişinin vesairenin, muhatap olduğumuz memurun, her şeyin kendi ihtiyaçlarımız istikametinde olmasına dair bir bakışımız vardır. Bu nedir? Bu bizim benlik penceremizdir; deriz ki "bu böyle olsun, şu şöyle olsun." Kendimize göre bir kurgumuz olur. Dünyanın idaresini bize verseler, bu pencereden dünyayı dizayn etmek isteriz.

İkinci Pencere: Olan

Bir de ikinci bir pencere vardır, o da hayatta olandır. Hayatta ölüm olur, ayrılık olur, karşımızdaki insanların iyi tavırları olur, kötü tavırları olur; seviliriz, sevilmeyiz, önemseniriz, önemsenmeyiz, dikkate alınırız, alınmadığımız zamanlar olur, para kazanırız, kazanamayız, bir şeyi başarmak isteriz, başaramayız, başaramayacağımızı düşündüğümüz şeyi bazen hiç tahmin edilmedik şekilde başarırız vs. Bu da olan penceresidir.

Fakat hayatta bu iki pencere arasında her zaman az veya çok bir farklılık vardır; bu iki penceredeki görüntü hiçbir zaman birebir örtüşmez. Ego da sürekli bunları örtüştürmeye çalışır, bunları örtüştürmeye gayret ederiz. Zaten hayattaki psikolojik gerilimin temel nedeni budur; bu ilk pencere ile ikinci pencere arasındaki farklılıklardır. "Ben böyle bir dünyada yaşamak istemiyorum" -neden? Çünkü senin hayal ettiğin dünya böyle bir dünya değil. "Ben böyle insanlardan rahatsız oluyorum" -neden? Çünkü hayal ettiğin insanlarla olanlar birbirinden farklı. "Ben böyle bir sistemden rahatsız oluyorum" -neden? Çünkü arzu ettiğinle gerçekleşen arasında bir fark var. Şimdi bu iki pencere arasında insan sürekli bir çatışma ve gerilim yaşar; arkadaşlarımızda, dostlarımızda, eşimizde vs. de, her şeyde. Hayatın kendisinde sıcak hava istersin ama hava soğuk olur, serinlik istersin ama sıcak olur, değil mi? Olabilir; burada her zaman az veya çok bir farklılık vardır. Örtüştüğü yerler de vardır, örtüşmediği yerler de mutlaka vardır. Bu, insanda bir psikolojik düzeyde -daha doğrusu- bir gerilim meydana getirir; bu gerilim bazen öfke şeklinde ortaya çıkar, bazen üzüntü, bazen de karamsarlık, ümitsizlik şeklinde ortaya çıkar.

Üçüncü Pencere: Kabullenme

Hayata bir üçüncü pencere açmak durumundayız; bu üçüncü pencereyi açmadığımız zaman o gerilim sürekli yaşanır. Üçüncü pencere nedir? Kabullenme penceresidir. "Evet, benim istediğim, hayal ettiğim bu; gerçekleşen bu. Ve ben bu farklı -bazı yerlerde örtüşen, bazı yerlerde örtüşmeyen- bu durumu kabul ediyorum. Ve mevcut durum üzerinden yapabileceğim şeye bakarak hayata devam ediyorum." Mesela bazı insanlar vardır, hayata devam etmez; der ki "artık ben böyle bir hayatı yaşamak istemiyorum" -giderek intihar eder mesela. Neden? Çünkü iki pencere arasındaki gerilim o kadar fazladır ki, ona o kadar dayanılmaz geliyordur ki, der ki "ben yaşamak istemiyorum, böyle bir hayattan bıktım." Şimdi üçüncü pencereyi açmadığımız zaman hayat bizim için gerilim oluşturur; kabullendiğimiz zaman gerilim ortadan kalkar. Bütün mesele budur; kabullenmek üçüncü penceredir. Bütün kadim öğretilerin tavsiye ettiği şey de budur: Kabullenmek.

Yani insanoğlu nerede tıkanır? Hep birinci pencerede tıkanır: "Ben böyle istemiyorum, böyle istemiyorum, böyle olmamalı." Burada sıkışıp kalır insanlar: "Böyle olmalı, şöyle olmalı, şöyle de olmamalı." Ama hayat tam senin istediğin gibi mi? Değil; ne yaptın? Sürekli çatışma, sürekli gerilim. Bakın, insanoğlu şunu kabul etmeli: Sen bir yeryüzüne geldin ya, bu yeryüzünde senin bireysel benliğinin ihtiyaçları ve beklentileri bütünüyle gerçekleşmeyecek. Bediüzzaman'ın ifadesiyle "bu kâinat senin benliğini bir mühendis olarak kabul etmez" diyor. Yani biz hep bir dizayn etmek isteriz hayatta değil mi? "Nasıl bir eş arıyorum? Şöyle. Nasıl bir çocuk? Şöyle. Nasıl bir arkadaş? Şöyle. Nasıl bir sokak, nasıl bir dünya?" Değil mi? Benlik bunu dizayn edebilir mi? Peki bunlar gerçekleşir mi? Hayır -tam anlamıyla değil. Bir kısmı gerçekleşir tabii ki hayatta; mutlaka pozitif şeyler de olur, ama bir kısmı gerçekleşmez, bir kısmı yarım gerçekleşir.

Peki sen bir insan olarak bu durumu kabulleniyor musun? Yani üçüncü penceren var mı? Üçüncü penceren yoksa sürekli o gerilimi yaşayacaksın. Üçüncü pencereyi açtığın zaman -bakın bu, benliğinizin istek ve arzularını bastırmak demek değil- "evet biliyorum, şöyle olsa daha güzel olur ama mevcut durum böyle ve bunu kabul ediyorum; kabul ettiğim bu durum üzerinden de elimden gelen pozitif gayreti gösteriyorum," bu kadar; hiçbir gerilim yok. Küsme de yok bakın burada. Anlatabildim mi? Pasiflik de yok; kabullenme dediğimiz şey pasiflik değil. Ego iki durum arasına sıkışmış: Kabulleneyim mi kabullenmeyeyim mi? Kabullenmeyi pasiflik olarak algılıyor, kabullenmemeyi de çatışma ve gerilim olarak algılıyor. Hatta bazen de o çatışmadan besleniyor, sanki onu iyi bir şeymiş gibi hayali bir şekilde kavga ediyor; yani ben buna karşı koyarak bir varoluş üretileceğim zannediyor.

Tabii ki kimse kötülüğü istemez, ama senin verdiğin bu kavga tarzı, bir şeyi değiştiren bir şey olmadığı gibi, aksine hem kendine hem çevrene bir gerilim yayıyorsun. Bu bir mücadele değildir ki. Ben de hayattaki birçok olumsuzluğa karşıyım ama sürekli muhalefet etmiyorum, sürekli gerilim ve öfke içinde değilim. Bunu mücadele adına yapıyor çoğu zaman insanlar. İşte diyorum ya, mücadele pozitif bir şeydir gerçekte; aslında İslam'daki cihat kavramı da budur -yani cehdetmek, gayret etmek. Aslında cihat kelime kökü gayrettir, cehdetmektir. Sen ne konuda gayret edersin? Pozitif bir şeyde gayret edersin; diyelim ki bir yanlışlık var, düzeltebilirsin, onu düzeltmek cehdetmektir. Bir zarar var, giderebilirsin veya bir zarar var, azaltabilirsin; veya yapılmayan bir şey var, onu yapabilirsin. Bakın bütün bunlar cehdetmek, gayrettir. Ama bakın önce bir kabul et, ne olduğunu kabul et.

Mesela diyelim ki dikkatsiz bir şekilde davrandığın için bardak kırıldı. Şimdi ne olur? "Keşke kırılmasaydı, niye kırıldı" -bak ilk, birinci pencere: kırılmasını istemeyen benlik. İkinci pencere var: kırılan bardak. İnsan üçüncü pencereyi açmıyor; ne yapıyor? "Tüh, niye kırdım" -ya kendine kızıyor ya başkasına kızıyor: "Benim dikkatimi dağıttın, senin yüzünden kırdım" vesaire, gereksiz yere birçok polemik. "Ben yoruma çıkacağım hocam, nedir?" Evet, yani nedir? Kabul ettik bak, bardak kırıldı, kabul etti. Kabul etmek demek o bardağın kırıklarını orada bırakmak demek değil; bak önce bir kabul et, bardak kırıldı, her ne olursa olsun analiz et, dikkatsizlik olabilir vesaire, ama bardak kırıldı, ne yapalım? Onu toplarsın; bu üçüncü penceredir işte. Anladın mı? Çoğu insan birinci pencerede tıkanıp kalır, ama onu zorlayan bir de gerçeklik var, onu da reddedemiyor; sen ne yapıyorsun? Gerilim. Bardağın kırılmasını istemiyorsun ama yerde de bardak kırıkları duruyor; ne oldu? Bir çatışma ve gerilim oldu. İşte bütün mesele üçüncü pencereyi açmaktır; üçüncü pencere kabullenmek ve olan şartlar içinde elinden gelen gayreti göstermektir.

Bakın bu mesela Peygamberimizin hayatında en mükemmel şekilde sergilediği bir tutumdur; Hudeybiye'de bu gerçekleşmiştir, Mekke'den hicrette bu gerçekleşmiştir. Anlatabiliyor muyum? Çevresindeki insanlarla ilişkisinde de bu gerçekleşmiştir. Bu nedir? Bu aslında şudur: Bir, insanların durumunu -mahiyetini- kabul etmek temeldir. İnsanlar farklı bilinç düzeylerinde, farklı imkân ve kabiliyetlere sahiptirler, birbirinden farklıdırlar. Senin yapabileceğin işi karşındaki yapamayabilir; sen çok hızlısın, karşındaki yavaş olabilir; sen çok pratik düşünürsün, karşındaki o kadar pratik düşünemez. Kabul edeceksin, kabul edeceksin. Bu nedir? Bu esnekliktir.

İki, dünyanın mahiyetini kabul edeceksin; dünya kendi yaratılışı gereği sınırlıdır, görecelidir, değişkendir. Hiçbir şeyin değişmemesini isteyebilir misin? Mesela bakın, bana çok garip gelen bir şey -garip geliyor, anlıyorum, garipsiyorum- mesela "nasıl daha genç görünebilirim?" Niye ya, neyin peşindesin? Bakın ne var burada, aynı hikâye: Birinci pencere, genç olmak istiyorsun; ikinci pencere, genç değilsin artık; üçüncü pencereyi açamıyorsun, öyle bir şey yok, birinci pencereyle ikinci pencere arasında sıkışıp kalmışsın; değişik bir pencere açmaya çalışıyorsun, hayali boş bir pencere: "Nasıl daha genç görünebilirim?" Ne kadar manasız bir şey, ne kadar gereksiz bir uğraş, ne kadar yorucu ve boş bir şey. Hâlbuki üçüncü pencereyi aç: "Yaşımı, bedenimi, durumumu kabulleniyorum," bu kadar; yani hangisi daha makul, değil mi? Bir de çok genç gösteriyorsun, hiç yaşını göstermiyorsun; bizde böyle uydurma pencereleri meşrulaştırıcı şeyler yapıyoruz birbirimize. Onu kabul etmek çok güzel bir şey.

Tabii ki ya, zaten hayatın doğası bu ya; yani hayatta hangi hayvan daha genç görünmeye çalışıyor? Var mı öyle bir hayvan? Yok ya. Biz de hayvanlara benziyoruz -biz de neyiz? Hayvanız da, hayvani bir yönümüz de var; insana yakışmayan bir şey bu ya, hakikaten insana yakışmayan bir şey. Niye kendini yoruyorsun? Ama bütün mesele neyden kaynaklanıyor? İşte bu meseleden kaynaklanıyor: Üçüncü pencere yok ortada. İşte o problem var orada hocam, ikisi arasındaki gerilim bizi saçma sapan tutumlara götürüyor.

"Biraz sevilmek istiyorum, beni kimse sevmiyor." O zaman sevilmek için ne yapıyor? Hiçbir şey yapma; olanı kabul edin. Hayatın akışı içinde seni seven, değer veren, önemseyen insanlar olursa olur; olmazsa onu da kabul et. Bakın ne kadar rahat bir hayattır aslında. Ama birinci pencere ve ikinci pencere arasında gerilim ne kadar fazla olursa o kadar sorun olur; ve ego bu sefer onları uyuşturmak için, o gerilimi, o zıtlığı ortadan kaldırmak için saçmalamaya başlar. Hayattaki bütün negatifliklerimizin nedeni budur; çözemiyoruz, karmaşanın içinde kalıyoruz.

Evet, diyelim ki geçen mesela birisi birisini seviyor, karşıdaki sevmiyor, kabullenemiyor: "Kendimi nasıl sevdirebilirim?" diyor. Ya hayatta böyle bir varlık, insan dışında böyle bir varlık yok yani; ne kadar garip iş. "Neyi de sevecek?" Yani bunu kabullen; bu da hayattaki bir deneyimdir, bir süreçtir, değil mi? Bu kadar yani, kabullen bunu; ne var bunda? Yok. Ego diyor ki "illa sevecek" -orada tıkanmış. Olan durum da var, onu da inkâr edemezsin; yani hayatla mücadele etmek gibi bir şansımız yok, çünkü hayat sana kendini ifade eder, onu inkâr edemezsin. Zaten inkâr ettiğinde bu ağır bir psikiyatrik bozukluktur; yok sayma, inkâr etme gibi seni gereksiz yerlere götürür, hayal kurdurur. Ben öyle garip şeyler de görmüştüm.

"İsmail Hocam, arkadaşımız Ahmet on altı yaşında ama okula gidiyor, onun böyle bir sorunu var, belki yardımcı olursunuz" -"belki yardımcı olayım" diye söylemişimdir. Olabilir. Hayat nedir? Bak hayat bunu kabullenmektir yani. Anlatabildim mi? Sen seversin, değer verirsin; karşındaki insanın değer yargıları, bakış açısı farklıdır. Seni, senin onu sevdiğin, beğendiğin kadar beğenmeyebilir; saygı duyman gerekir. Eğer gerçekten seviyorsan saygı duyarsın, "tamam böyledir" dersin, anlayışla karşılarsın. Söyleyebilmiyor da olabilir yani, olabilir tabii ki; belki bencildir, ya da daha iyisi çıkacaktır, Allah bilir, çok şey olabilir; veyahut da çok yanlış değer yargıları vardır, değil mi? O yüzden bu önemli değil; bakın olan ne? Sevmiyor -kabul ediyorum, bu kadar. Belki fikrini değiştirir, o çabayı gösterirsin; ama karşı taraf fikrini değiştirmezse evet, tabii bakın, zaten evet.

Fıtrat Merkezli Olmak, Ben Merkezli Değil

Önce bakın şunu anlamak lazım: Benlik niye böyle bir şey istiyor? Önce onun üzerinde durmak lazım. Bir gün bir arkadaşa söyledim; dedi ki "işte birisiyle görüşüyorum, evleneyim mi evlenmeyeyim mi, bazı konularda problem yaşıyoruz, bazı konularda uyuşuyoruz" falan filan. Dedim ki, bak, o ilişkiye ihtiyacın varsa -yani o ilişkiyle var olacağını, o ilişki olmadığında, evlenmediğinde kendini çok kötü hissedeceksen- bu yanlış bir zemin. Anlatabildim mi? Yani "bir ilişkiye ihtiyacım var, birisinin beni sevmesine, değer vermesine ihtiyacım var" bu algıyla bir tutum takınırsan, bu baştan problemli bir şey. Anlatabiliyor muyum? Ama dersin ki "bir insanla hayatımı birleştirmek, bu hayatı birlikte götürmek güzel bir şey"; o yönde bir insan oldu, tamam; olmadı, olmadı. Bakın, varlığımızın merkezine bir şeyi koyduğunuz zaman burada bir yanılgı var.

Bakın Allah peygamberi hep uyarmış: "Varlığının merkezinde ben varım" demiş; "insanlar seni bırakabilir, sana inanmayabilir, sana yalancı diyebilirler; sen bir peygambersin, doğrusun, mükemmelsin ama hiçbir insan sana inanmayabilir; sen de ki 'Allah bana yeter.'" Ne yapmış oluyor Allah peygambere? Bak, merkezinde ben varım; zihnin, algın yanlış yerlere odaklanmasın. Yani kimse bana inanmazsa ne yapacağım -böyle bir şey olmamalı. İnsanlar bana yalancı derse ne olacak -böyle bir şey olmamalı. Öyle olursa sen deyim yerindeyse peygamberlik yapamazsın, bırak peygamberliği insanlık da yapamazsın. Ve peygambere neyi hatırlatıyor? Bak, sen hiçbir şeye mecbur değilsin. İnsanları inandırmaya mecbur değilsin, kendini sevdirmeye mecbur değilsin, doğru olduğunu ispat etmeye mecbur değilsin, doğru olduğunu onaylatmaya mecbur değilsin, etrafına insan toplamaya mecbur değilsin.

Dikkat edin, Allah hiç peygamberi bunlara mecbur kılmış mıdır? Yok, sadece ne demiş? "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol ve sana söylediğim şeyi doğru bir şekilde tebliğ et," bu kadar. Evet, yani bakın Allah hiçbir insanı hiçbir şeye mecbur kılmamış; kim kendini mecbur kılıyor? Kendi kendisi. "Seni sevmeli, sana değer vermeli, senin doğru olduğunu onaylamalı" -niye abicim, niye mecbur hissedeyim? Ben iyi bir insanım, karşımdaki de benim iyi bir insan olduğumu onaylar; onaylamayabilir de, bu hayatın akışında gerçekleşecek bir şeydir. Ben bir şeye mecbur olmamalıyım. O yüzden de o arkadaş dedi ki "bak" dedim, "bir ilişkiye mecbursan temelde yanlış bir noktadasın. Ama mecbur değilsen olayı objektif olarak değerlendirebilirsin; bunun artıları var, bunun eksileri var, değerlendir; uygun olduğunu, artıların fazla olduğunu düşünüyorsan evliliği dene, düşünmüyorsan bırak, bu kadar." Ama bakın, mecbur olduğunu hissederse ne yaparsın? Ayrılamazsın zaten. Anlatabildim mi? Onun için bakın, hayatta bir şeye mecbur hissediyorsanız kendinizi, orada bir yanlışlık var demektir.

Bakın Allah, dediğim gibi, peygamberi hiçbir şeye mecbur etmedi. "Git bunu tebliğ et, insanları da inandır" -hani "inandıramazsan gözüme gözükme" demiş mi Allah? Yok, böyle bir şey. Hesap sormamış, sayı istememiş. Hani Allah peygambere "bu kadar çalıştın da bir insanı bile inandıramadın mı" diye sormamış. Niye sormamış? Biz soruyoruz maalesef, değil mi? Soruyoruz; yani kendi kendimizi hapishaneye koyuyoruz. Aynen, bir şeylere mecbur hissettiren bir egonun hapishanesinde yaşıyoruz. İşte bu oyunu fark etmek lazım, bu hapishaneyi fark etmek lazım, o tuzağın içine düşmemek lazım.

O yüzden insan doğal olarak değer verir, sever; karşısındaki insan sevebilir, sevmeyebilir, umursamayabilir, yok sayabilir -ona da hürmet et. Öyle demek ki, ya o kabulleniş olmayınca zaten karşıdaki de hissediyor; ticaret olsun, ilişkiler olsun, hiçbir zaman mutluluk ya da tatmin ya da başarı gelmiyor onunla beraber. Yani diğer taraftan bakınca da işe yaramıyor yani. O yüzden biz sorunun kaynağına dönmeliyiz: "Sıkıntı yaşıyorum" -sıkıntının kaynağı insanlar değil yani, içeride bir problem var; sen bir meseleye yanlış yerden bakıyorsun.

Kendi Kıymetini Bilmek

Hani ben çok söylerim zaman zaman, böyle bazı insanlar tanımışımdır; adam böyle onlarca kitap yazmış, çok da birikimli, ama diyor ki "mesela bu memleket, bu insanlar benim kıymetimi anlamadı" diyor ve üzülüyor. Ben de tabii şunu demek isterim: Sen kendi kıymetini bilseydin hiçbir sorun yaşamayacaktın; asıl sorun orada, yoksa halkın senin kıymetini bilip bilmemesi değil. "Yok, söylemedim, söyleyemezdim çünkü beni dinlemezdi; dinlemediğini de kabul ettim, yani beni anlamayacağını da kabul ettim, söylemedim." Anlatabildim mi? Yani bakın kendi kıymetinin farkına varmadığı için kıymeti nerede arıyor? İnsanların onu onaylamasında arıyor. Ve diyor ki "ben insanların ilgi ve değer vermesini sağlayacak şeyler yaptım ama buna rağmen hak ettiğim değeri, kıymeti görmedim." Sonra da bundan dolayı ümitsizlik, karamsarlık, sonra da öfke, sonra da işte "bu millet beni hak etmiyor." Tabii ki seni hak etmez.

"Hocam ama bunun tam tersi ukalalık gibi de algılanabiliyor. Mesela kendiniz için yapıyorsunuz ama karşı taraf bunu hissettiğinde, bu sefer 'ben merkezci' gibi düşünüyor. Mesela ben ortağıma 'elimden geleni yapayım, gerisi sorun değil' diyorum, o da 'çok ben merkezlisin' diyor." Biz buna ben merkezli dememeliyiz; öyle diyenler yanılıyor. Bu fıtrat merkezlidir. Yani ben bir şey yapıyorum, neden? Fıtratımın gereği olduğu için, iyi, doğru ve güzel olduğu için; ama bunu kimse takdir etmiyor veyahut insanlar bunu anlamıyor -bu benimle ilgili bir şey değil, bu bencillik değil. Bir ağaç meyvesini verir; bazıları mesela elma vermiş, biri der ki "ben elmayı sevmiyorum." Yani ne yapar o elma ağacı, armut mu veriyor? Yok, onun fıtratı var, elma ağacının fıtratı var, o elmayı veriyor; birisi elmayı çok sever, birisi de der ki "ben hayatta elma yemem." Ağaç birine el açmaz, öbürüne de küsmez. Fıtratının gereğini yapar. Ben diyelim insanlara saygılı olurum; neden? Fıtratımın gereği. Karşımdaki insan bunun değerini anlamayabilir; onun meselesi, yani benimle ilgili bir şey değil.

Bir de işte egonun öyle bir tuzağı var: İnsanların algısını yönetme ve kontrol etme gibi bir mecburiyeti olduğunu zannediyor. Bu şu demek değil -insanların durumunu, hâlini umursamamak demek değil, o ayrı bir şey; "kimse benim umurumda değil" anlamında değil bu. Sen iyi, doğru ve güzel olanı yap, senin doğanın, fıtratının gereği budur; gerisi senin meselen değil, anlar, anlamaz, takdir eder, etmez, bu senin meselen değil. Kendi doğamızdan sorumluyuz, insanların bizi nasıl algıladığından değil. Yani peygamber insanlar inansın diye kırk takla mı attı? Yok; "emrolunduğun şeyi dosdoğru bir şekilde yaşa ve tebliğ et," bu kadar.

Hatta bakın çok ilginçtir, tabii ki peygamber üzülüyor insanların inanmamasından dolayı, onlar adına; hani bazen aklından geçiyor -"böyle biraz onlara taviz versem, yani onların hoşlanacağı şeyler yapsam, acaba inanırlar" diye düşünüyor. Allah uyarıyor: Hayır. Anlatabildim mi? Ama uyarıyor hatta, bu mealde şeyler var; aslında orada şu var: Peygamber üzülüyor. Anlatabildim mi? Yani insanlar egolarının tuzakları nedeniyle iman etmekten kaçınıyorlar, peygamber de üzülüyor, acaba böyle bazı noktalarda esneklik mi yapsam, onların istediği bazı şeyleri mi yapsam diye düşünüyor. Bu haşa öyle bir şeyden değil; insanlar ona inansın da o mutlu olsun diye değil, insanlar için üzülüyor. Allah onu uyarıyor: "Sen" diyor, "bak, bundan sorumlu değilsin; sen emrolunduğun gibi dosdoğru olmaktan ve doğru tebliğ etmekten sorumlusun." Bak, Allah diyor ki "ben seni sorumlu tutmuyorum," sen de kendini sorumlu tutma. Bu, insanları umursamamak, ben merkezli olmak değil; fıtrat merkezli olmak demek bu.

Mesela örnek vereyim: Bir anne veya baba düşünelim; diyelim ki çocuk ondan sürekli para istiyor, sürekli "bana şunu al" diyor falan; işte almayınca da "sen ne biçim anne babasın" diyor. Şimdi ben çocuğun gözünde iyi bir anne baba olmak için onun her istediğini mi yapmalıyım? Yanlış olur. Ben ne yapmalıyım? Çocuğumun fıtri, doğal ihtiyaç ve beklentilerini imkânlarım ölçüsünde yerine getirmek. Çocuğum bana der ki "sen kötü bir anne babasın, bak başkaları çocuklarına Ferrari alıyor" -olabilir evladım, yapacağım bir şey yok; ben kendi fıtratımdan ve benim imkânlarımdan sorumluyum. Yoksa ben çocuğumun gözünde iyi bir anne baba olmak için onun algısına mahkûm değilim. Bakın Allah bizi insanların algısına mahkûm etmekten her zaman hem sakındırmış hem de "bak bununla kendini boşa meşgul etme" demiş. Biz hayır diyoruz, kendimize sıkıntı vereceğiz: "İnsanlar beni alkışlasınlar, insanlar beni olumlasınlar, insanlar beni sevsinler." Hayır. Sen doğal bir insan ol; seven sever, sevmeyenin cennete kadar yolu var, ama benim sorumluluk alanım değil.

Ben kendi fıtratımın sorumlusuyum, peygamber fıtratının sorumluydu, değil mi? Allah onu hiçbir şeye mecbur kılmadı. Biz de öyleyiz; biz de fıtratımızdan sorumluyuz. İnsanların algısı bizim ne varlığımızı ne değerimizi belirler. Bak, Allah'ın dinin insana verdiği bu özgürlük ne kadar büyük, değil mi? Yani Allah diyor ki, dünyaya geldin, hiç kimseye kendini onaylatmak zorunda değilsin. Hiç kimseye kendini sevdirmek, beğendirmek zorunda değilsin. Zaten fıtratını koruyan bir insan, eğer sende bir iyilik, güzellik, doğruluk görürse zaten sever. Yani şimdi peygamberi kim onayladı? Fıtratını muhafaza edenler, fıtratına uyanlar, fıtratlarının sesine kulak verenler peygambere uydu. Bu hayatın duasıdır; bu bizim manipüle edeceğimiz, değiştireceğimiz bir şey değildir, bizim sorumluluk alanımız da değildir. O yüzden din insanı özgür kılar; başkalarının algısından, ilgisinden, tutumundan bağımsız kılar. Der ki "sen benim varlığımla varsın ve benim aynamda ne isen öylesin." "Ben senden razıyım" dediği zaman Allah, tamam bitti. Sen ne eşini razı etmekle ne arkadaşını dostunu böyle bir şeyle mecbur değilsin; ama herkese fıtratınla davranmakla mükellefsin. O kadar.

Bakın bu ne kadar büyük bir özgürlüktür! Allah peygamberini bu konuda en mükemmel şekilde dizayn etmiş, en mükemmel özgürlük zeminini var etmiş. Ama ego bize esir olmanın yollarını gösteriyor; biz özgür olacağız. Özgür olmak, fıtratımıza göre davranmak; dediğin gibi, çevremizdeki insanları umursamamak öyle bir şey değil; fıtratımıza göre davranmak, fıtratımızın gereğini yapmak, bu kadar. Tıpkı bir ayna gibi; ayna ne yapar? Karşısında ne varsa onu gösterir, değil mi? Kendini germez. Fıtrat da öyledir; fıtrat kendini ortaya koyar, birisi onu beğenir, birisi onu beğenmeyebilir. Bakın peygamber kimseye göre değişmedi değil mi bu anlamda? Sen sana nasıl hakikati gösterdiyse öyle ol, öyle davran. Birisi sana "yalancı" diyebilir, birisi sana "sen çok doğrusun" da diyebilir; o senin alanın değil, senin onların algılarını değiştirmek gibi bir zorunluluğun yok. Sen doğru musun, doğrusun; biri sana doğru olduğun hâlde yalancı demiş, biri saygılı olduğun hâlde saygısız demiş; o onun meselesi. Bakın bu ne kadar büyük bir özgürlüktür, insanı hani diyorlar ya, insanı insana kulluktan gerçekten çıkarmış. Ama ego ne yapıyor? Bizi insanlara kul etmeye çalışıyor; o ilişkiden bir şey çıkıyor mu? Oradan da bir şey çıkmıyor.

Anlatabiliyor muyum? Yani bakın peygamber Allah'a kul olduğu için insanlara bir ufuk oldu; onların istediği gibi biri olmaya çalışsaydı kendi fıtratını bırakmak durumunda kalacaktı. O nedenle din dediğimiz zaman, din bizi özgürleştiren bir şeydir. İnsanlar bugün böyle sanki dini engelleyici ve sınırlayıcı bir şey olarak zannediyorlar; sonra da bakıyorsun o kadar çok bağımlılıkları, o kadar çok tutsaklıkları var ki, ben bir tek Allah'a kul oluyorum. Hatta bunu Kur'an'da söyler yani: Tek bir ilaha mı kul olmak iyidir, yoksa çok ilaha mı kul olmak iyidir? Aslında din tek bir ilaha kul olmaktır. Ve o deyim yerindeyse en keyfî de olsa O senin Rabbindir; yani sana seni olduğun gibi gösterir. Ama öbürü, öbürü aldatıcı bir şeydir; biri seni beğenir, öbürü aynı durumdayken seni beğenmez, değil mi? Biri sakin olduğun için seni beğenir, biri sakin olduğun için rahatsız olur; birisi doğru olduğun için seni onaylar, birisi der "ya bu kadar da doğru olma" der. İnsanların şeyleri vardır, onları biz değiştiremeyiz. Ben bir tek Allah'a kulum ki o Allah senin varlığının kaynağıdır zaten; yani seni en doğru şekilde tanımlar ve sana senin için geri bildirimde bulunur. Bundan daha iyi bir Rab olabilir mi, değil mi?

Bu noktada her zaman o üçüncü pencerenin farkına varacağız, ve kendi kaynağımızın da ayırdında olacağız; bütün mesele budur. Yani hayatın işleyişi konusunda üçüncü pencereyi fark etmek -yani kabullenmek- ve imkânlarımızı objektif ve pozitif şekilde kullanmak, bu kadar. Olan durumu da kabullenmek ve kaynağımızın ayırdında olmak. Kaynağın nedir? Allah'tır. Özün değerlidir, değerlidir; hiçbir şey onu bozabilir mi? Hayır. Hiçbir şey onu değersizleştirebilir mi? Hayır. O zaman yanlış bir yerde varlık, yanlış bir yerde değer aramak gereksizdir. Onun için ben bazen üzülürüm; böyle bakarsınız işte, birisi bir iş başarmış veya birisi onu çok seviyor, çok mutlu oluyor -ben bir taraftan onun adına sevinirim ama bir taraftan da üzülürüm, çünkü yanlış bir yerde değer arıyor yani. Anlatabildim mi? Yanlış bir yerde değer arıyor; olmadı, zarar üzülecek bu sefer. O yanlış bir zemindir; o hayatın içinde deneyimlenecek, artıları eksileri olan bir süreçtir, ama senin gerçek zeminin değil yani.

Onun için Allah insanı kendine çağırıyor, gerçek zemine çağırıyor. Onun için Hz. İsa ifade ederken "yol ve hayat benim" diyor -yani onun dediği ruhani şeydir. "Ben evimi kayanın üzerine kurdum" diyor, "siz kumların üzerine kurmayın." O kaya nedir? Özdür, ruhtur, hakiki varlıktır. Kum nedir? Değişken olandır, sürekli değişen bir şeydir; rüzgârla, selle vs. ile değişir. Onun için insan evine dönmediği zaman gurbettedir. Evi neresi? Özüdür. Evinize dönmediğiniz zaman gurbettesiniz, evinize döndüğünüz zaman huzurdasınız. Dışarıda olduğunuz zaman gurbettedir, ve gurbette olduğunu bilen evine döner. Onun için gurbette olduğunu bilmek de ayrı bir anlayıştır; onu anla, o zaman evine dönersin. Ama gurbeti evin zannedersen orada sorun var. Onun için Allah insanı öz evine çağırıyor, gurbetten merkeze çağırıyor; o yüzden onda huzur buluruz, ama egoda huzur bulamayız.

Eyvallah.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - Yûsuf Sûresi: 39 (mealen, "Ayrı ayrı birçok rab mi daha hayırlıdır, yoksa her şeye galip ve hâkim olan tek Allah mı?") --- ---