Orucun Hakikati

Bakara 183 ve İmanın Zemini

Bugün Ramazan'la, oruçla ilgili kısa bir sohbet yapacağız inşallah. Kur'an'da oruçla ilgili geçen ayet, Bakara 183. ayettir: "Siz ey iman edenler, oruç, tıpkı sizden öncekilere olduğu gibi size de yazılmıştır" -yani tutulması konusunda bir emirde bulunulmuştur- "ki bu sayede takvaya eresiniz."

Şimdi bu ayette birkaç temel nokta var. Bir tanesi, "ey iman edenler" diye hitap edilmesi. Yani oruç, iman eden -yani imanın ne olduğunu bilen ve buna dair idraki olan- insana ancak önerilebilecek bir şeydir. Mesela "ey insanlar" demiyor, başka bir ifade değil: "Ey iman edenler, oruç size farz kılındı."

Hatta bugün bir hadise rastladım. Bir sahabi diyor ki: "Peygamber bize Kur'an'ı öğretmeden önce imanı öğretti, sonra Kur'an'ı öğretti; imanımız arttı." Çok ilginç bir hadis. Yani Kur'an'ı öğretmeden önce imanı öğretti, sonra Kur'an'ı öğrendiğimizde imanımız arttı. Aslında burada şöyle bir şey düşündüm: önce imanın ne olduğunu anlamak gerekiyor. İman etmek ne demektir? İmanın konsepti nedir, zemini nedir, bize neyi anlatmış olur?

Biz bazen burada konuşuyoruz: iman, göreceli olanın bilgisine sahip olmakla birlikte her şeyin kaynağının ve aslının mutlak olduğuna inanmaktır. Önce sen bir mutlaka inanmalısın; zamana, mekana, geçici olana bağlı olmayan, zaman-mekan üstü mutlak bir varlık olduğuna inanmalısın ve senin de kaynağının o olduğuna, ona ait olduğuna inanmalısın. En basit anlamda iman budur.

Bu olduğu zaman ne öğretir sana? Bir mutlak var; zamanın, mekanın, değişimin ötesinde olan hakiki ve mutlak bir varlık var. Sen ona aitsin ve ona giden bir yolcusun. Ondan geldin ve ona gidecek olan bir yolcusun. İman en basit anlamda budur. Bunu idrak ettiğinde diğer şeyler yerli yerine oturmaya başlar. O zaman işte oruç bir anlam kazanabilir.

Takva: Fıtratı Koruma Bilinci

Ne anlam kazanır? İşte biraz sonra bahsedeceğim şey ki, ayette de "takvaya eresiniz" denir. Takva, daha önce de kısaca bahsettiğim üzere, insanın fıtratını koruma bilincidir. Yani kendi fıtratının farkında olmak ve bu fıtratı korumaya dair bir bilince ve gayrete sahip olmaktır. O zaman kişi takva içinde olmuş anlamına gelir.

O yüzden fıtratının farkında değilsen takvaya da ulaşamazsın. Çünkü neyi koruyacağını bilmiyorsun. İnsan neyi korur? Kıymet verdiği bir şeyi korur. Sende, kendinde kıymet verdiğin ne var? Neyi kendinde kıymetli görüyorsun? Sende gerçekten kıymetli olan nedir? Eğer bunu bilebilirsen, o zaman onu korumaya dair bir bilince sahip olursun ve onu koruma konusunda özel bir gayretin olur.

İşte burada da aslında ayet, "ey iman edenler" -yani mutlaktan gelip ona ait olduğunuzu biliyorsanız- diyor, "o zaman oruç size farz kılınır." Çünkü bu, hem sizin bu bilincinize güç verecek, hem de bu bilinç etrafında sizin fıtratınızı koruyacak olan bir ibadettir.

Orucun Hakikati: Allah'sız Yaşanamaz

Ne anlamda fıtratınızı koruyacak? İşte en temelde, benim Allah'tan başka şeylere de ihtiyacım var, Allah'tan başka bazı şeyler de olması gerekir, olmazsa yaşayamam bilincine karşı, aslında oruç ne diyor bize? Sen Allah'tan başka her şeyden vazgeçebilirsin. Yani senin bir varlığın, bir idrakin, bir fıtratın var ki her şeyden vazgeçebilir. Her şey vazgeçilebilir niteliktedir, Allah hariç. Aslında orucun anlattığı şey budur.

İşte oruç benim içindir, onun mükafatını ben veririm -veya onun mükafatı benim- mealindeki kutsi hadis aslında bize biraz bunu anlatıyor. Yani oruç bize diyor ki: sen Allah dışında her şeyi vazgeçilebilir görmelisin. Allah dışındaki her şey vazgeçilebilirdir ve sen bunlardan vazgeçebildiğinde hiçbir zaman sarsılmazsın.

Hani işte biz yiyip içmiyoruz ama hayattayız, değil mi? Aslında ne demiş oluyoruz mecazen? "Ben yeme içmeden de bağımsız bir şekilde yaşayabilirim" demiş oluyoruz. Dolayısıyla oruç aslında bize en kısa ifadesiyle şunu anlatır: Allah olmadan asla yaşayamam. Onun dışındaki her şey izafidir, benim deneyimim için bana bir nimet, bir lütuf olarak verilmiştir. Ama Allah olmadan asla yaşayamam. Onun dışındaki hiçbir şey böyle bir değere, böyle bir niteliğe sahip değildir. Bu bilince bizi ulaştırmak içindir. Bu da aslında fıtratımızı hem idrak etmek hem korumak için gerekli olan bir şeydir.

Biz bugün fıtratımızdan uzak olduğumuz için "işte şu olmazsa yapamam, bu olmazsa yaşayamam, işte çocuğum ölürse yaşayamam" diyoruz. Bu nasıl bir şey, değil mi? Halbuki kırk yıldır oruç tutuyorsun diyelim, bunu diyen biri olarak sen nasıl "çocuğum olmadan yaşayamam" diyorsun, kırk bin oruç tuttuğun halde? Çünkü aslında orucun oradaki anlamı kaybolmuş.

Halbuki oruçla sana ne diyor Allah? Sen öyle bir fıtratta bir varlıksın ki ancak ben olmadan yaşayamazsın. Kur'an'da birçok ayette geçer: "Allah bana yeter." Bu her konuda böyle; şahit olarak Allah bana yeter, var olmak için Allah bana yeter, mutmain olmak için Allah bana yeter diyen bir metin bizim karşımızda. Oruç da aslında bunları gerçekleştirmek için, bizim bilincimize yerleştirmek için verilmiş olan bir ibadet tarzıdır.

Dolayısıyla oruç böyle bir niteliğe sahiptir. Yoksa asla yemeden içmeden kesilmek, belli saatler içinde yememek içmemek ile tanımlanacak bir ibadet asla değildir.

Nefisten Ruha, Geçiciden Ebediye

Dolayısıyla oruç bütün ilahi vahiylerde insanlara tavsiye edilmiş olan bir ibadet. Çünkü oruç, insanın yüzünü dıştan içe, nefisten ruha, maddeden manaya, geçici ve sınırlı olandan ebedi ve sonsuz olana döndüren bir ibadettir. Yani seni başka bir yere çeviriyor. Mesela bedenden alıyor ve seni ruhsal farkındalığa çağırıyor; zahiri ve geçici olan düzeyde yaşayan insanı merkezine, bedende hapsolan insanı kalbine, yeryüzünde sıkışan insanı sonsuz semavi özüne çağırır.

Dolayısıyla oruç, insanın topraktan şekillendirilen yanına takılıp kalmaktan kurtulmasını sağlar ve ona "ruhumdan üfledim" ile ifade edilen ruhani özüne yönlendirir. Nefsin ve şeytanın "şu olmadan yaşayamazsın, bu olmadan asla" gibi ifadelerine karşı, bunları farkındalık içinde reddedip "ancak Allahsız yaşayamam" demektir. Yani benim varlığımın merkezinde o vardır ve o olmazsa ben olamam. Onun dışındaki her şey benim ilişkili ve ilintili olduğum bir şeydir, ama varlığımın merkezinde değildir.

Merkezde Ne Var? Fıtratın Bozulması

Yani oruç bize varlığımızın merkezinde ne olduğunu -ki o Allah'tır- ve ne olmadığını anlatır. Farkına varmadan merkeze alıp koyduğumuz şeyleri tekrar dışarıya çıkarmamızı sağlar. Bir ilişkiyi merkezine koymuşsun, bir sahiplenmeyi merkezine koymuşsun, bir ideali merkezine koymuşsun; herhangi bir şeyi merkezine koymuşsun ve gerçekten de merkezine koyduğun için, onda meydana gelen bir kayıp veya eksiklik seni temelden sarsıyor. Bu ne anlama gelir? Sen merkezde olmaması gereken bir şeyi merkezine koymuşsun. O yüzden de sarsılıyorsun.

İşte oruç ne yapıyor? Her şeyi tekrar düzenliyor, her şeyi en doğal haline tekrar getiriyor. Bak merkezinde ne var? Merkezinde çocuğun olmasın, eşin olmasın, arkadaşın olmasın, dostun olmasın, ilişkilerin olmasın. Dünyadaki herhangi bir şeye sahip olmak olmasın. Hiçbirinin senin varlığının merkezinde yer alma değeri yoktur. Senin merkezinde zaten var olan var; o da Allah'tır ve onun üflediği ruhtur. Senin merkezin budur. Onun dışındaki her şey bu merkezdeki ruhsal boyutunun bilinciyle deneyimleyeceğin şeylerdir. Yoksa bir şeyi merkezine aldığın an kendine haksızlık etmiş oluyorsun; yani fıtratına haksızlık etmiş oluyorsun, fıtratını koruyamamış oluyorsun.

Dolayısıyla bir nevi yeryüzü sofralarından ve yeryüzünde yatay düzlemde bize nimet olarak verilen her türlü şeyden elimizi çekip semavi sofrada kendimizi doyurmaktır oruç.

Hz. İsa Örneği: Ekmeksiz Yaşamak, Allahsız Yaşayamamak

Hz. İsa'ya atfedilen bir menkıbede geçer: çok aç olduğu bir gün şeytan karşısına çıkar, der ki "bana tabi ol, sana bu dünyada istediğin zaman ne istersen vereceğim, hep doyacaksın." Hazreti İsa der ki: "İnsan yalnızca ekmekle yaşamaz, fakat Tanrı'nın kelimeleriyle yaşar." Yani bu şu demektir: dünyadaki hiçbir mahrumiyet senin fıtratına aykırı davranmana neden olmamalıdır. Yani ekmeksiz kalabilirsin, aç kalabilirsin, aç kalıp da ölebilirsin; fakat bu senin fıtratının istikametinden vazgeçmene sebep olamaz. Bu bilince sahip olmak, işte orada Hz. İsa'nın temsil ettiği şey o. Yani insan ekmeksiz yaşayabilir ama Allahsız yaşayamaz. İnsan sadece ekmekle değil, fakat gerçek anlamda Allah'ın kelimeleriyle, onun varlığıyla yaşar.

Bunu fark ettiği zaman insan, hem fıtratını fıtri olmayan şeyden arındırmış olur, hem de fıtratını bozabilecek algı ve yaklaşım tarzlarından da kendini korumuş olur. Dolayısıyla oruç, bir anlamda alemle alışverişi bırakıp Allah'la alışveriş yapmanın adıdır. Bu zahiri olarak oruçla temsil edilir.

Bunun anlamını biraz irdelediğimiz zaman, mesela şöyle düşünün: dünyada sizi hiç anlayan bir insan olmaması sizi rahatsız eder mi? Sizi yıkar mı? Oruçluysanız yıkmaması lazım. Neden? Çünkü Allah'ın sizi tanıması ve anlaması size kâfi gelmesi lazım. Oruç bunu anlatır.

Şimdi ben hem oruçluyum hem de "dünyada beni hiç anlayan insan yok" diye her gün kendi içimde dert yanıyorsam, o zaman ben oruçlu değilim. Çünkü nazarım neye? Yatay düzleme; insanlar beni anlasın. "Keşke dünyada beni anlayan bir insan olsa, e yok, bu çok kötü" diyorsam, o zaman sen oruç tutamıyorsun demektir. Oruçluysan o zaman dersin ki: evet, insanların beni anlaması güzel bir şey ama anlamaması da benim açımdan hiçbir sorun oluşturmaz. Bu noktaya geldiğinde sen bu anlamda oruçlusun demektir.

Sevip sevmemesi, takdir edip etmemesi, onaylayıp onaylamaması, sizi olduğunuz gibi anlayıp anlamaması -bunlar hayatın deneyimleridir ve bunlar asla bizde varoluşsal bir kriz oluşturmamalıdır. Oluşturuyorsa, sen orucun ne olduğunu bilmiyorsun demektir. Çünkü oruç sana şunu diyor: dünyadaki her şeyden kesilebilirsin, bu kesilme senin varlığına bir zarar getirmez. Sen benimle varsın. Aslında bunu anlatıyor.

Bakın, biz yiyip içmiyoruz değil mi, ama yaşıyoruz. Bunun sembolik olarak anlamı bahsettiğim şeydir: insanların sana ilgisi, onayı, değeri kesilebilir. En sevdiğin insanlar bir gün yüz çevirebilir. Senelerce yanında olduğun, desteklediğin çocuğun seni bir anda terk edebilir. Hiçbir insan seni anlamayabilir, hak ettiğin saygıyı, değeri göstermeyebilir. Bundan dolayı rahatsız mısın? İşte oruç sana rahatsız olmamayı öğretiyor.

İşte sevmezse yaşayamam diyen insanlar var değil mi? Ne kadar fıtratlarından uzaklaşmışlar. Aslında bu nedir? İnsanın kendi fıtratına yabancılaşmasıdır, kendi varlığının doğasını unutmasıdır.

İşte oruç önce şuna işaret ediyor bu ayette: "Ey iman edenler" -yani siz mutlaka aitsiniz, ona bağlısınız, ancak onsuz olmazsınız- onun dışındaki her şey sizin ilişki ve deneyiminize dair Allah'ın birer nimetidir, ama sizin varoluşunuzun temeli ve merkezi değildir. Eğer bu idrake sahipsen diyor, o zaman oruç tut. Dolayısıyla oruç sana gerçek anlamda fıtratının merkezinde ne olduğunu ve ne olmazsa olmaz olduğunu anlatan bir ibadete dönüşmüş olur. Yememek, içmemek, münasebette bulunmamak bunun tamamen dışsal bir formudur ve tamamen semboliktir aslında.

İnsanların yakın olup olmaması, araması veya aramaması önemli değil. Asıl önemli olan, şah damarından daha yakın olan Rabbinin, sevgilinin yakın olmasıdır. Bu hakikati idrak etmek, işte oruç tutmak anlamına geliyor.

Bir başka manada, İsa'yı doğurmak için halkın arasından çekilen Meryem gibi, Kur'an vahyinin kalbine inmesi için yemeden içmeden ve halktan manen çekilmektir oruç tutmak. Sen ne yapıyorsun? O ruhani özünün farkına varmak için zahiri ve maddi ilişkilerinden ve bağlantılarından manen kendini geri çekiyorsun. Yani şöyle düşünüyorsun: oruç tuttuğunda diyorsun ki, farz edici kimse yok, hiçbir insan yok, şu dünyada bedensel ve psikolojik olarak beni tatmin eden hiçbir şey yok. Böyle bir durumda ben nasıl bir varlığım? Kendimi nasıl hissediyorum? Gerçekten var mıyım? Bunlar olmadan da var mıyım? Bunu sor diyor Allah aslında oruçla: gerçekten var mısın?

Dolayısıyla aslında oruç, insanın psikolojik olan bütün şikayetlerini dindiren bir ibadettir gerçekten tutulduğunda. Yani oruç şunu der: neyden şikayet ediyorsun? Şundan. Peki şikayet ettiğin şey olmazsa var olamaz mısın? Olabilirsin. O zaman şikayete gerek yok, şikayet edecek bir durum söz konusu değil; gerçek varlığın olmayan bir şey.

Şikayet Etmemek ve Oruç

Neden niye şikayet ediyorsun? Sadece durumu ifade edin. Mesela diyelim ki biz oruç tutarken açız, değil mi? Ama açlıktan şikayetçi miyiz? Değiliz. Çünkü aç olmak benim hayatımın ve varlığımın merkezinde olan bir şey değil, sadece bedensel olarak açım. Ama hiçbir oruçlu aç olmasından şikayet etmez. Tıpkı bunun gibi, psikolojik olarak hoşumuza gitmeyen birçok şey olabilir hayatta. Ama ben bunların hiçbirinden şikayetçi değilim. Neden? Çünkü bunlar benim varlığımın merkezinde olamaz. Bunu anlamak, kucağındaki İsa'nın konuşmasına imkan açmak için susma orucu tutan Meryem gibi, ruhumuzun sesini ve varlığını duymak için midemizi, bedenimizi ve nefsimizi susturmak demektir oruç.

Bu anlamda Ramazan ayının sonundaki bayramın adı da Fıtır Bayramıdır. Yani aslında insan Ramazan'ın sonunda fıtratının kodlarına tekrar dönmüş olur. Fıtratının kodlarına tekrar döndüğünde bu senin için bir bayramdır, bir mutluluktur, bir huzurdur, bir neşedir. O yüzden Ramazan ayı fıtrata dönüşün ayıdır. Fıtratına dönebildiğin oranda da bayramı yaşayabilirsin.

Beden-Nefis-Ruh Hiyerarşisi

Allah insanın bedenini, nefsini ve ruhunu en güzel kıvamda ve birliktelik içinde yaratmıştır. Bu en güzel kıvamda yaratılan insan, ruh, nefs ve bedenini Allah'ın sırat-ı müstakim dediği şekilde yerli yerinde kullanmalıdır. Yani beden nefse, nefs de ruha hizmet etmelidir.

Halbuki bugün bedene hizmet eden ne çok insan var, değil mi? İşi gücü bedeniyle; üç dört saat aynada vakit geçiren, günün belli muhtelif saatlerinde kilosuyla ilgili kafasında kırk tane hikaye döndüren insanlar var. Bu ne demek? Aslında bedenine hizmet ediyorsun. Yani varlığının neredeyse merkezine bedenini koymuşsun ve o bedenle kafan meşgul. Halbuki beden sana kullanman gereken bir araç olarak verilmişti. Onun üzerinde bu kadar kafa yormana, bu kadar ona odaklanmana gerek yok. Yani o hiyerarşi bozulmuş.

Halbuki beden nefse, yani psikolojimize; psikolojimiz de ruha hizmet etmek içindir. Burada asıl patron olan ruhtur. Ruhunun farkındalığına özen göstermelisin. Psikoloji ve beden, ruha hizmet eden bir konumdadır. Modern zihniyet olabildiğince bunu ters çevirmiştir; yani başı ayak, ayağı baş haline getirmiştir. Bu da aslında insanın kendi fıtratına karşı bir haksızlığıdır.

Bu hiyerarşi ve kıvam bozulduğunda insanın dengesi ve bütünlüğü zarar görür. Zaten bütün mutsuzlukların nedeni de temelde budur. Dolayısıyla oruç bedeni ve nefsi asli yerine ve görevine döndürür. Burada Allah'ın emri, ruhun yerine geçen bir şeydir. Yani Allah sana diyor ki: "Yeme ve içme." Sen ne yapıyorsun? Diyorsun ki "ben ilahi emre uymayı tercih ediyorum, bedenim her ne kadar yeme içmeyi arzu etse de." Dolayısıyla hiyerarşiyi düzeltiyorsun. Yani ruhun emriyle hareket ediyorsun, ruhun prensibiyle hareket ediyorsun. Psikolojini ve bedenini ruhuna tabi hale getiriyorsun, hiyerarşiyi tekrar düzeltmiş oluyorsun.

Şikayet Modundan Çıkmak

Dolayısıyla oruç, kaybettiğimiz dengeyi bulmaktır. Mesela hayatta bir olumsuzluk var; bu şikayetin hem üslubuna bakın hem içeriğine hem de fazlalığına, göreceksiniz ki aslında orada psikolojimiz bize hakim. Psikolojimiz diyor ki: "ben bunlardan rahatsızım, bunu istemiyorum, şöyle olsun, böyle olsun" ve sanki bunlar olmazsa olmaz. Böyle bir şikayet moduna sahip.

Halbuki eskide insanların şikayeti çok azdı. Neden? Çünkü nefsin hoşnut olmadığı şeyleri eski bilgelikte insanlar o kadar abartmıyorlardı. Yani nefsin hoşuna gitmeyen bir durumu hayatın merkezine yerleştirmiyorlardı. O yüzden hayattaki eksikliklerden, olumsuzluklardan o kadar şikayetçi değillerdi. Ama biz ya bedenimizi ya psikolojimizi merkeze oturtmuşuz. O zaman sürekli olarak dünyayı mükemmel olarak istiyoruz, her şey istediğimiz gibi olsun istiyoruz. Böyle bir şey mümkün mü? Değil. O zaman şikayet etmekten başka yapacak bir şey kalmaz.

Ama ruhsal bilincim güçlü olduğunda derim ki: evet, psikolojik olarak şu şey çok hoşlanmadığım bir şey ama hayatımı değil. O zaman niye şikayet edeyim ki? Düzeltebilirsem düzeltirim, düzeltemezsem de problem değil. O zaman şikayet modundan çıkmış oluyorum.

Bu arzu ve korkuyu bırakıp arkada bir huzura kavuşma meselesi var ya -daha tam bırakamadan hemen "tamam şu an ben burada şikayetçi olmayacağım, tepki vermeyeceğim" deyip altında başka bir huzur beklentisi oluşturur gibi bir şey olur. Biz herhalde o huzurun ne olduğunu bilmiyoruz, o yüzden kafamızda "tamam şu an ben burada sataşmayacağım" deyip "peki o huzur nerede, geldi mi yok mu" gibi bir hale giriyoruz.

Nasıl anlayacağız o şeyi, o huzur gerçekten -o şikayet moduna sebep olan- benlik nötrlendiğinde gelecek. Ama burada belki ilk süreçte de hissedebiliriz: şikayet ettiğin şeyi gerçekten bırak, o zaman huzuru bulursun. Yoksa "şikayet ettiğim şeyden şikayet etmeyeyim, hemen huzur gelsin" dersen, sen zaten o şikayet benliği içindesin hâlâ. O zaman huzur gelmez. Ama "şikayet ettiğim şey o kadar da şikayet edilesi bir şey değil" dediğin anda bile o huzurun bir bölümü mutlaka gelir. Yoksa "şikayet ettiğim şeyden hadi şikayet etmeyeyim, bakalım ne olacak" diye baktığımda zaten ben yine o şikayet benliğinin içinde yaşıyorum demektir.

Dolayısıyla aslında orucun bize anlattığı bir şey de, dediğim gibi, şikayet etmeyebilme becerisi kazanmak ve gerçekten şikayet etmemenin huzurunu bulmak. Dedim ya, mesela açız, susuzuz ama şikayetçi değiliz değil mi? Zaten şikayetçiysen oruç tutmuyorsun demektir. "Ne zaman ezan okunacak, işte böyle sürekli aç susuz kalıyoruz" diye şikayetçiysen, zaten oruçlu olma konusunda kendine bir soru işareti koyman gerekir.

Yani oruç; beden ve psikolojik düzeydeki ihtiyaçlara, arzulara, eksikliklere rağmen mutsuz olmamak, kendini kötü hissetmemek, kendini mahrum hissetmemek bilincidir aslında. Oruç bize bunu anlatıyor. Yani geçici ve sınırlı olan konusundaki mahrumiyetini asli ve hakiki bir mahrumiyet olarak algılamamaktır; bu öyle bir şey değildir.

Arkadaşlar mesela şey diyordu bana, "oruç tutmak içimden gelmiyor." Onu bıraktın mı zaten gelmeyecek. Biraz ona rağmen, yani işte orada o yüzden oruç tutmanın anlamına dair bir farkındalık veya bir anlayış gerekir ki insan orada o oruç tutma yönünde bir gayret göstersin. Şunu sormak lazım: hayatta "şu olmazsa olmaz" dediğin neler var? İşte o var olan şeylerden vazgeçebilme konusunda ve onlardan bağımsız olan fıtratını bulma konusunda gayret göstermek lazım.

Yani ben bazı şeyleri vazgeçilmez, olmazsa olmaz zannediyorum. Halbuki benim gerçek fıtratım böyle bir nitelikte değil; ben o gerçek fıtratımı bulmaya çalışmadım. Yani aç susuz olsam da, nasıl oruçlu bir insan olarak -zahiri anlamda söylüyorum- mutluyum; aynı şekilde psikolojik olarak da eksik ve mahrum olduğum herhangi bir şeyden dolayı herhangi bir mutsuzluk hissetmiyorum. O eksikliği, o mahrumiyeti hayatın doğasındaki bir durum olarak görüyorum. O eksiklik ve mahrumiyet benim gerçek varlığımdaki huzuru, mutluluğu, nuru gölgeleyemez. Aslında oruç bunu anlatıyor. Bunu öğrenmek bir antrenman gibidir aslında oruç tutmak.

"Ben Oruçluyum" Demenin Anlamı

Aynı zamanda oruç, biraz önce bahsettik, fıtratla bağlantılı bir şey. Ramazan ayını ve orucunu bu anlamda düşündüğümüzde, bedensel dürtülerimizi, arzularımızı, duygusal ve düşünsel tavırlarımızı fıtri ölçülere döndürmek anlamına gelir oruç. Peygamber ne diyor? Oruçlu bir insana biri kötü bir söz söylediğinde, "ben oruçluyum" desin.

Aslında bunu anlatıyor bahsettiğim şey. Yani peygamber, oruçlu insanın fıtri olmayan tutumlar takınan insanlara karşı "ben oruçluyum" deyip fıtri olmayan tepkilerden uzak durmasını öğütlüyor. Yani karşındaki insan fıtratına uymayan bir davranışta bulunuyor, kaba bir sözde bulunuyor, yalan bir tavır ve tutumda bulunuyor. Sen "oruçluyum" diyerek ne demiş oluyorsun? "Öyle oruçlu olmayayım, sana gösteririm" anlamında bir şey değil. "Ben fıtratıma dönmeye çalışıyorum, fıtratımın kodlarına dönmeye çalışıyorum, dolayısıyla ben bu konudaki duyarlılık üzere hareket edeceğim, fıtri olmayan bir tutuma fıtri olmayan bir tepkiyle karşılık vermeyeceğim" demektir.

Bakın aslında orucun anlattığı ne kadar kıymetli bir şey; yani bir insan karşında fıtri olmayan, insani doğasına uygun olmayan şekilde davranıyor, sen ne yapacaksın? Sen fıtratını hatırlayacaksın. "Ben oruçluyum" demek ne demek? "Ben oruçluyum, sana bir laf diyemiyorum şimdi ama orucumu bozunca gösteririm" değil. "Ben oruçluyum" -yani ben fıtratımın kodlarına dönmeye çalışıyorum. Dolayısıyla senin benim nefsimi tahrik edebilecek yanlış bir tutumuna karşı, ben de aynı yanlış reaksiyonu vermemeye çalışıyorum, çünkü ben oruçluyum, yani ben fıtratımı bulmaya çalışıyorum, fıtratımın kodları üzerinden cevap vermeye çalışıyorum.

Peygamberin burada dediği şey gerçekten özlü bir şey aslında. "Ben oruçluyum" de diyor. Yani ben fıtratıma dönme yolunda çaba gösteriyorum. Dolayısıyla ben neye dikkat edeceğim? Karşımdaki insan yanlış davranabilir, gayri insani, gayri fıtri tutum ve tavırlar sergileyebilir. Bu onun alanıdır, onun sürecidir; ona karşı herhangi bir şey yapmamak gerekir. Ama ben fıtratıma uygun bir tavır ve tutum içinde olmak ile kendimi sorumlu tutuyorum. Bu sorumluluğu taşıyorum ve bu sorumluluk üzere hareket etmeyi tercih ediyorum.

Dolayısıyla aslında oruç bize ne yapıyor? Bir ömür boyu fıtratımıza uygun hareket etmenin bir temrinini, bir çabasını bize gösteriyor. Biri sana fıtratına uymayan bir şekilde davranabilir, fıtratına aykırı hareket edip yanlış davranabilir. Sen o anda ne olmalısın? Eğer takvaya ermek istiyorsan -ki bakın orucun nihai maksadı ne? Takva. Takva ne? Fıtratını korumak- o zaman insan bunu fark edip onu korumakla yükümlüdür. Karşındaki insanın fıtratına uygun davranmasını bekleyemezsin; bu onun alanıdır. Herkesin fıtratına uygun davranmasını bekleyemeyiz, dolayısıyla herkesin oruçlu olmasını beklemeyeceksin.

Bu anlamda bizler Ramazan ayının başında her konudaki sözümüz, fiilimiz, giyimimiz, yeme içmemiz, arkadaşlıklarımız, ilişkilerimiz, beklentilerimiz, korkularımız, duygularımız -bütün bunları gözden geçirmeli ve Allah'ın fıtrat ölçülerine bunları döndürmeliyiz. Sözümde gayrı fıtri bir tavır var mı? İlişkilerimde, arkadaşlıklarımda, beklentilerimde, hayatı algılama biçimimde, yorumlama tarzımda, düşünüşümde, kavrayışımda, davranışımda, insanlara verdiğim tepkilerde fıtri olmayan bir durum var mı? Bütün o fıtri olmayan durumları gözden geçirip onları tekrar fıtri ölçülerine döndürmeliyim. Aslında Ramazan bana bunu öğretmiş oluyor. Bunu yaptığımızda da işte dediğim gibi bu ayın sonundaki bayramı idrak etmiş oluruz. O zaman gerçekten bayram olmuş olur.

Bediüzzaman'ın ifadesiyle "Ey insan! Cismaniyetten ve nefsaniyetten çık, kalp ve ruhun hayat boyutuna gir" demesinin aslında bir başka ifadesidir bu.

Ramazan'da Tutulması Gereken Diğer "Oruçlar"

Tabii ki burada Hz. Meryem'in susma orucu tutması, yani ne yapıyor orada aslında? Bir nevi dilini tutuyor; susma orucu. Aynı zamanda buna bağlı olarak aslında dikkat etmemiz, orucunu tutmamız gereken birçok şey var. Mesela kin orucu tutmak lazım, düşmanlık orucu tutmak lazım, alınma orucu tutmak lazım. Ben bir ay boyunca kimseye alınmayacağım, alınmamaya çalışacağım en azından. Kimseye öfkelenmemeye çalışacağım. Tabii bunu üç aya, hatta ömür boyuna uzatabiliriz. Yani bu ay boyunca kimseye alınmamaya çalışacağım, kimseye kırıcı bir söz söylememeye çalışacağım, kimseye surat asmamaya çalışacağım.

Ya da işte hayati olmayan şeyler konusunda şikayet etmeyeceğim. Mesela evin eşyalarıyla ilgili şikayet etmeyeceğim, eşimin bazı eksik şu bu tavrı konusunda şikayet etmeyeceğim. Bir ay boyunca hiç kimseden ve hiçbir şeyden şikayet etmeyeceğim. Bu ne güzel bir oruçtur aslında, değil mi, insan için? Bayramı tek gram oldu.

Dolayısıyla Allah'ın yarattığı fıtrata tekrar dönmüş olmakla aslında aynı zamanda dinle ve Allah ile de aynı rezonansa girmiş oluyoruz. Fıtratına döndüğünde Allah'a da dönmüş oluyorsun. Fıtratını bulduğunda Allah'ı da bulmuş oluyorsun. Fıtratının kodlarına göre yaşadığında dine de uygun yaşamış oluyorsun. Yoksa insan ayrı din ayrı gibi bir şey söz konusu değil.

Onun için bazen insanlar şey yapar: "Ya işte din beni sınırlıyor" veya "din insana bazı noktalarda iyi şeyler söylüyor ama bizi de kısıtlıyor" der. Aslında bunu bize dedirten şey, fıtratımıza bir ölçüde uzak olmamızdır. Çünkü fıtratla din birbiriyle özdeştir, birbirinden en ufak bir farklılığa ve aykırılığa sahip değildir. O yüzden ben dinde kendime bir kısıtlılık görüyorsam, o zaman fıtratımda bir yanlışlık var demektir; yani fıtratımı suistimal etmişim.

Mesela şöyle düşünelim: diyelim ki yeme içme konusunda aşırılığa gitmişim, aşırı yiyorum. Doktor beni kısıtlıyor, diyor ki "bundan fazla yemeyeceksin, bir öğünde şu kadar yiyeceksin." Ben diyorum ki "doktor beni kısıtlıyor." Halbuki o doktor beni mi kısıtlıyor, yoksa benim beslenme konusundaki aşırılığımı doğal ölçütlerine mi döndürmeye çalışıyor? Dolayısıyla Allah dinle insanı kısıtlamaz aslında, böyle bir şey söz konusu değildir. Benliğimizin bizi aşırılığa götürmesi karşısında Allah doğal ölçüleri bize sunuyor. Doğal ölçüler de egomuza kısıtlılık olarak yansıyor. Halbuki o fıtrata uygunluktur, ego onları kısıtlanma olarak görüyor. O yüzden bir insan dini kendisine yük olarak algılıyorsa, orada biraz fıtratı konusunda bir çabaya girişmeli; fıtratını doğru anlama konusunda bir yol alması gerektiğine inanmalı.

Dolayısıyla oruç, dünya ile gereksiz yere kurduğumuz göbek bağını görmek ve bunu koparmak, aynı zamanda bize her şeyden daha yakın olan Rabbimizle olan bağı fark etmektir. Dünyaya benlik hesabına değil, Allah'ın koyduğu ilke ve prensipler ışığında yaklaşmaktır. Dolayısıyla dünyadaki herhangi bir eksiklik veya mahrumiyet değil, onlara varoluşsal bir kayıp gözüyle bakan benlik bizim için tehlikelidir. İşte oruç bizi o benliklerden temizliyor; yani psikolojik bir arındırma yapıyor aslında.

Oruç bizde şunu sordurur: sen neyden şikayet ediyorsun, senin hayatında büyük bir yıkım meydana getiren ne? Böyle bir algıya sahip olan benliklerini gör ve bunların üzerinde çalış. Dolayısıyla bizim fıtratımızı bozan bir nevi kendimizi kesme bilincidir bahsettiğim.

Mesela bir ay boyunca kimseye kızmamak, kimseye alınmamak, kimseye gücenmemek, kimseye kırıcı bir söz söylememek, şikayet etmemek. Bunlar aslında nedir? Fıtratımıza gölge düşüren bir kısım yanlış düşünce ve duygulardan kendimizi uzak tutmak. Ne güzel yani; şikayet etmediğim bir hayat. Hiç insanlardan şikayet etmiyorum, olaylardan şikayet etmiyorum, süreçlerden hiçbir şeyden şikayet etmiyorum. Ne kadar güzel bir şey, ne kadar huzur verici bir şey. Süregelen yanlış bir şeyler varsa düzeltmeye çalışırım elimdeki imkan ve kabiliyetle, ama hiçbir şeyden şikayet etmem. Ne kadar güzel bir şey. Nefsimizden de şikayet etmek değil, nefsimizi Rabbimizin terbiyesine bırakmak.

Sonuç

Dolayısıyla şunu anlamaktır aslında oruç: seni hayatta hiçbir şey mutsuz edemez. Seni mutsuz eden şey, bazı şeylerin sana mutsuzluk veriyor olduğunu zannetmektir. Bunu anlamak. Yani beni mutsuz edecek, beni temelden sarsacak bir şey yok. Eğer böyle bir durum oluyorsa, ben bir şeylere beni temelden sarsacakmış gibi bakıyorum demektir; onlara o değeri veriyorum, onlara benim merkezimde olmaları hakkını tanıyorum demektir.

Bakın mesela şu an merkezimizde neyi kabul etmiş oluyoruz? Allah'ın emrini, değil mi? Allah "yemeyin içmeyin" diyor. Ben ne zaman emredersen o zaman yiyip içerim. Şu anda merkezimde neyi kabul ettim? Allah'ı kabul ettim, onun iradesini kabul ettim. Bedenim "aç" dese, diyorum ki ona: beklemelisin. Onu dillendirmiyorum, onun mahrumiyetini meşrulaştırmıyorum, diyorum ki beklemelisin; ben Allah irade ettiğinde, emrettiğinde sana ihtiyacın olan şeyi vereceğim.

Dolayısıyla oruçta ne yapıyoruz? Merkezimizi Allah'a koymuş oluyoruz. Aynı zamanda oruç gerçek anlamda ne istediğimizi temellendirmektir. En başta dediğim gibi, bir kutsi hadisteki ifadeyle: "Oruç benim içindir, onun mükafatını ben veririm ve onun mükafatı benim." Yani benim asli ve hakiki gayem odur, ona dönmektir, onun farkında olmaktır. Benim temelde hedef edindiğim, kendime prensip edindiğim şey budur. Bunun dışındaki şeyler benim asla temel gayem olamazlar. O zaman merkezimde Allah'tan başka bir şeyi tutmamış oluyorum, merkezimde olma liyakatini vermemiş oluyorum.

Çünkü bakın, bizim hayatta acı çekmemizin nedeni merkezimize başka şeyleri koymuş olmamızdır. Bir şey, bir eşya olur bu, bir ilişki olur, bir hedef olur, bir istek olur, bir ihtiyaç olur. Merkezine onu koyduğunda sen onun hükmüne mahkumsun. Bir bilgeye atfedilen bir söz zannediyorum, diyor ki: "Darı arayan serçedir, kuzunun peşinde olan kurttur, Allah'ın peşinde olan da insandır." Sen neyin peşindesin? Aslında oruç bir anlamda bunu bize sorma imkanı veriyor. Senin gerçek ve asli hedefin ne? Gerçek hedefini bulup onu doğru bir şekilde tanımladığında, o zaman sen de kendini doğru temellere oturtmuş olursun.

Yoksa bugün bakın, şunu sorun kendinize: mutsuz olmanıza neden olan şey nedir? Onları yazın. Sonra şu soruyu sorun: bunlar ebedi, hakiki ve mutlak mıdır? Değildir. O zaman niye seni yıkıyor bunlar? Eğer bir şey beni yıkıyorsa, ona mutlaklık değeri veriyorum demektir. Yani "bu olmazsa olmaz" diyorum, "ben mutlu olmak için şuna sahip olmalıyım" diyorum. "Sahip olmazsam da mutsuz olacağım" demekle ben ne demiş oluyorum kendime? Bu şey mutlak değerde bir şey, ve ona o değeri atfetmiş oluyorum. Halbuki oruç sana ne diyor? Böyle bir şey yok. Alemde bu değerde bir şey yok. Alemde seni mutsuz edecek, seni yıkacak, seni demoralize edecek böyle bir değere sahip bir şey yok, demiş oluyor.

Bu ne kadar güzel bir şeydir. O zaman hayatı gerçekten farkındalıklı bir biçimde yaşamış olursun. Bu aleme karşı kayıtsızlık değil bakın, umursamazlık, yok sayma, sırt çevirme değil; özgür bir biçimde deneyimleme. Hayatı, her şeyi özgür bir biçimde deneyimliyoruz. İşte o zaman gerçekten oruç tutmuş oluyoruz. Orucun manalarından bir tanesi budur diyebiliriz.

İnşallah orucun manasına, hikmetine, hakikatine uygun bir Ramazan yaşarız ve onun hikmetine ererek bayramı idrak ederiz. Sağ olun.