Orucun Hakikati Beden, Psikoloji ve Spiritüel Öz

Girizgâh: Orucun Sığ Okunması Meselesi

İzlediğiniz için teşekkürler. Bugün konuğumuz İsmail abi; kendisi oruçla ilgili bir ders yapacak. Biz genelde oruca çok klasik düzeyde, sadece aç kalma, insanın açlıkla terbiye edilmesi gibi bir boyuttan bakıyoruz; ama başka bir manası, başka bir anlamı var mı, başka bir yerden nasıl bakılır, nasıl yorumlanır — bunun üzerine konuşacağız. Özellikle her türlü ibadetin ve her türlü din hükmünün çok düşük düzeyde algılandığı, çok düşük düzeyde yorumlandığı bir devirde yaşıyoruz. Modernizm bizi daha üst yorumlar yapmaya teşvik etmesi gerekirken, çok zeki, çok kitap okumuş insanlardan bile çok bazal derecede kavrayışlar görünce insan tabii üzülüyor.

Yani orucun seni üst bir bilince çıkartabilecek bir mahiyeti yok mu, kendini aşmana ya da daha iyi bir konuma gelmene verebileceği bir fayda yok mu diye baktığımızda, sorduğumuzda, genelde klasik oryantalist metinlerin verdiği türden cevaplar geliyor: dışarıdan bakınca "bir adam kendini aç bırakıyor, niye kendine bunu yapıyor ki" denebilecek bir zihin seviyesinde yorumlar. Hâlbuki bir insan kendi hâlinde oturduğu yerde bir kitap okurken, o kitabın içinde âlemleri gezebilir; ama siz dışarıdan sadece kitap okuduğunu görürsünüz, onun ne bilinç sıçrayışları yaşadığını fark edemezsiniz. Bir insan namaz kılıyor, oruç tutuyor ya da sessizce oturuyor olabilir; siz onun içindeki âlemi göremediğiniz için dışarıdan bir yorum yapmak zorunda kalırsınız. Dışarıdaki yorum şudur: "Bir sürü insan sabah bir ezanla aç kalmaya başlıyor, akşam ezanına kadar yiyip içmiyorlar" — peki bu ne mana ifade ediyor, içeride gerçekten neler oluyor olabilir? Bugün biraz bunun imkânları üzerine konuşacağız. Özellikle merak ettiğim kısım, bu işin biyoloji ve psikoloji boyutunun dışında başka bir boyutu, bir imkânı var mı, oruç oraya dair ne söyleyebilir — bu, televizyonlarda ya da hocalarca çok fazla konuşulmayan bir konu.

Hocam hoş geldiniz. — Hoş bulduk, teşekkür ederim. — Nasılsınız? — Çok şükür iyiyim.

Kısaca bir özet daha yapayım: oruç genelde en düşük düzeyde biyolojik ve psikolojik kısımlarına dair hikmetleri, işe yararlılığı ve verdiği faydayla, dışarıdan görünüşüyle konuşuluyor. İnsanlar bir saatten bir saate kadar aç kalıyor, halsiz kalıyor, yeri geliyor öfkeleniyor; açlıktan ötürü bir sinir yükselmesi, bir hâlsizlik oluyor. Bunlara bakarak oruç üzerinden yorumlar yapılıyor. Ama orucun bu biyolojik-psikolojik-sosyolojik tahlilinin dışında ekstradan bir imkânı, başka bir boyuta bakan bir tarafı var mı diye bunu konuşmak için sizi davet ettik. Mikrofon sizde hocam.

Orucun Üç Boyutu: Beden, Psikoloji, Spiritüel Öz

Kadim bilgeliklerde insan ve varoluş birçok mertebeyi içeren bir mahiyette değerlendirilmiştir. Mutlak varlık vardır ve o varlığın mertebeleri vardır; bilinç vardır, bilincin mertebeleri vardır. Aynı şekilde insanın da benzer bir şekilde birçok varoluş kategorisi vardır. Biz bunları basitçe üç kategoride tanımlıyoruz: insan biyolojik, psikolojik ve spiritüel varlığın bir bütünüdür. Kadim bilgelikler bu üç boyutu da önemser, dikkate alır ve buna uygun yönlendirmelerde bulunur; dinlerdeki ibadetler, insana dair değerlendirme ve tavsiyeler bu üç boyutu dikkate alarak vaaz edilir. Bu anlamda ibadetlerin bedene bakan, psikolojiye bakan ve asıl spiritüel bilincimize bakan yönleri vardır.

Genelde oruç insanın biyolojik yapısına odaklı bir şey olarak değerlendiriliyor: belli saatler arasında aç kalmak, yemekten, içmekten ve cinsel etkileşimden kendini çekmek olarak tanımlanıyor. Bu, orucun en dış yüzüdür, insanın bedene bakan yönüdür. Ama orucun bir de spiritüel bir boyutu, bir bilinç dönüştürücü boyutu var, asıl olan da budur. Hatta bazı rivayetlerde "oruç Allah içindir ve onun mükâfatını Allah verir" şeklinde ifade edilen, çok derin bir anlam taşıyan bir yorum var; buna belki biraz sonra döneriz. Burada şuna dikkat çekmek istiyorum: evet, orucun en görünür, en öne çıkan yönü bedensel yönüdür — açlık, yemeden içmeden kesilmek; mutlaka bunun insanın biyolojik yapısına, bedensel sağlığa etki eden bir yönü vardır. Günümüzde geçmişten gelen ve hâlâ uygulanan birçok yöntemde açlık hâlleri, oruçlar tavsiye edilir; ben bunu temel bir referans olarak almıyorum ama hatırlatmak da önemlidir.

İkinci nokta, insanın psikolojik boyutuna hitap eden yöndür — düşünce, duygu ve davranış tarzlarına hitap eder. Kişi bu ibadetle düşünce, duygu ve davranış bağlamında kendini doğal dengeye döndürür; negatif düşüncelerden, negatif duygulardan, negatif davranışlardan kendini korur, kollar. Bize gelen bir rivayette şöyle denir: "Birisi size kaba konuşursa, kötü bir şekilde muamele etmeye kalkarsa siz ona 'ben oruçluyum' deyin." Burada anlatılmak istenen şudur: oruçlu bir kişi, karşısındaki insanın kendi psikolojisini yönetememesi karşısında onunla aynı düzeye, aynı tepkiselliğe girmez, aynı tepkiyi göstermez; kendini psikolojik anlamda doğal ve fıtri denge içinde tutmaya çalışır. Yani oruçlu olmak, kişinin kendi psikolojik ve bedensel yapısında ortaya çıkabilecek aşırılıklara karşı kendini kontrol edebilmesi, tutabilme becerisi göstermesi ve olabildiğince doğal denge aralığında kalabilmesidir.

Şimdi spiritüel boyut açısından kısaca değinelim, bu noktayı tamamlayalım. Spiritüel boyuttan oruca baktığımızda, oruç bize şunu anlatır: "Ey insan, sen aslen bir spiritüel varlıksın, spiritüel bir varoluştan ibaretsin. Kullandığın beden bir araçtır, bir alettir. Sana verilmiş olan psikolojik boyut, psikolojik aygıt da bir araçtır; onu kullanabilirsin ama sen o değilsin." Orucun gerçek anlamı da budur. Birincisi, oruç insana "sen bir beden değilsin, bir bedeni kullanıyorsun ama sen bir beden değilsin" der. İkincisi, "bir psikolojik aygıtı kullanıyorsun ama sen bir psikolojik aygıt, bir psikolojik benlik, bir psikolojik kendilik değilsin" der. Bunu temelde insana hatırlatır. Ne demek istiyor? İnsan kendini asla bir beden olarak ya da bedeni üzerinden tanımlamamalıdır. Özellikle son yüzyılın son dönemlerinde insanın bedeni çok fazla öne çıkarılmıştır; herkes bedeniyle gereğinden fazla meşgul, kendini bedeni üzerinden tanımlama tuzağına düşüyor. Bugün burnunu, kaşını, dudağını düzeltmek isteyen birçok insan var — çünkü kendini bedeni üzerinden tanımlıyor. Birbirimizle karşılaştığımızda "kilo almışsın, kilo vermişsin" gibi ifadelerle değerlendiriyoruz, çünkü varoluşumuzu, kimliğimizi bedene kadar indirdik. Güzel miyim, çirkin miyim, yakışıklı mıyım — bütün bunların cevabını bedenimiz üzerinden veriyoruz ve bedenimize o kadar odaklanmışız ki, kendimizi bedenimiz üzerinden tanımlama tuzağını her geçen gün biraz daha fazla yaşıyoruz.

Oruç öncelikle şunu ifade ediyor: "Ey insan, sana bir beden verilmiş ama sen asla beden değilsin." Bedeninin kendine göre bir tabiatı, doğal ihtiyaçları vardır, bunları imkân ölçüsünde karşılayabilirsin, ama sen asla bir beden değilsin; kendini genç, yaşlı, güzel, çirkin, zayıf, şişman, çekici olmayan gibi bedensel tabiatın üzerinden asla tanımlama. Sen bu değilsin, bu bedeni kullanıyorsun ama asla bir beden değilsin. Orucun insana hatırlattığı en temel nokta budur; dışarıdan gördüğümüz, bedenle aç kaldığımız için oluşan gösterge de fizik düzeyde budur — yemeden içmeden ve cinsellikten, hatta konuşmadan kesildik.

Bazı yorumcular şöyle der: "Bedensel ihtiyaçlarını kes, daha duygusal ya da zihinsel bir duruma gir, nasıl olsa bunlarla ilgilenmeyeceksin, düşünsel bir boyuta çekil." Ben şunu sordum burada: peki bizim bedensel kısmımızın böyle bir terbiyesi var da zihinsel ve duygusal kısmımızın Ramazan'daki ya da oruçtaki terbiyesi nedir tam olarak? Şimdi ona geliyoruz. Klasik anlamda oruç, yemeden içmeden ve cinsel etkileşimden uzak durmaktır. Bunun sembolik anlamı nedir? Yemeden içmeden uzak durmak, insanın kendisini bir beden olarak tanımlama tuzağından kurtulması demektir — "ey insan, sen bir beden değilsin." Bedeninin yemeğe ve içmeye ihtiyacı olabilir ama bu senin öz varlığının ihtiyacı değildir; kendini beden üzerinden tanımlama tuzağından kurtulmak için bedenin ihtiyaçlarını belli bir süre onaylamayıp kendini tutman isteniyor.

Cinsel etkileşimden kaçınmanın sembolik anlamı ise psikolojik boyutunuza işaret eder. Bununla denen şudur: sen insanlarla etkileşim içine girmek zorunda değilsin, sen insanların önemsemesine, seni sevmesine, önemsemesine, değer görmene, dikkate alınmana, başarılı olmana, kendine hayranlık uyandırmana, dünyada bir etki bırakmana muhtaç değilsin. Sen bu dünyada ve bu insanlarla ilgili hiçbir ilişki ve etkileşime mahkûm değilsin. Bize hatırlattığı şey şudur: insan, psikolojik boyutu itibarıyla kendini insanlara ve âleme onaylatmak ister, dünyada bir iz bırakmak ister, insanlara kendini onaylatmak, sevilmek, fark edilmek ister. Bir psikanalistin ifadesiyle insan, kalbinde tütüneceği bir insan arar; sürekli kendini gösterebileceği, yansıtabileceği bir ayna arar. Bu, aslında psikolojik boyutumuzun içine hapsolduğumuzda yaşadığımız durumdur. Bu durumda insan kendini sevilmeye, önemsenmeye, ilgi görmeye, başarılı olmaya, güçlü olmaya, etki uyandırmaya, kabul edilir kılmaya muhtaç bir varlık olarak tanımlar. Hâlbuki insanın bunlara ihtiyacı yoktur. Bu çok önemlidir: hayatta bu tür etkileşimler olabilir ama bunlara ihtiyacımız yoktur. İnsanın bir başka insan tarafından sevilmeye, yalnızlığının giderilmesine, anlaşılmasına, onaylanmasına, bir etki uyandırmaya, güçlü olmaya, başarı ortaya koymaya ihtiyacı yoktur.

Günümüz insanının içine düşürüldüğü en önemli yanılsamalardan biri budur. İnsanlar psikolojik düzeyde var olmaya, kendilerine bir varoluş alanı inşa etmeye çalışıyorlar: bazıları için kariyer ve statü, bazıları için itibarlı bir meslek, bazıları için para, bazıları için başarı, bazıları için ilgi ve sevgi görmek, bazıları için etki ya da hayranlık uyandırmak, bazıları için güçlü olmak. Bu psikolojik arayış içindeki insanlar kendi varoluşlarını bunun üzerine oturtmaya çalışıyor ve burada yaşadıkları mahrumiyeti varoluşsal bir mahrumiyet olarak görüyorlar: "Yalnızım, sanki varoluşum eksik. Sevilmiyorum, öyleyse varoluşumda bir eksiklik var. Değer görmüyorum, o zaman varoluşum tamamlanmadı. Beni anlayan bir insan yok, o zaman varoluşumda bir eksiklik var." Bunun gibi birçok psikolojik ihtiyaç ve beklentiyle kendi varoluşumuzun zeminini inşa edebileceğimizi zannediyoruz. Hâlbuki bu çok yanlıştır.

İşte oruçta cinsel etkileşimden uzak kalmanın sembolik anlamı budur: sen hiçbir ilişki ve etkileşimin nesnesi veya öznesi değilsin, bununla var olmayacaksın, kendini bunların üzerinden var ettiğini zanneden bir tuzağa düşmemelisin. Sen sevildiğinde var olan, fark edildiğinde var olan, başarılı olduğunda var olan, etki uyandırdığında var olan, birileri tarafından aranıp sorulduğunda var olan, gücünü ve etkinliğini ortaya koyup insanları hayran bırakmakla var olan bir varlık değilsin. Orucun günümüz insanına hatırlatması gereken en önemli noktaların başında bu gelir. Çünkü modern psikoloji bizi bu konuda çok yanılttı ve hâlâ yanıltmaya devam ediyor.

Modern Psikolojinin Yanılgısı ve Tefekkür-Tezekkür Ayrımı

İnsan sevilmeden yaşayamaz, onaylanmadan yaşayamaz, takdir görmeden yaşayamaz gibi bir inanç var; insan kendini bir şeyi var etmekle ortaya koyar, buna ulaşırsa iyi olur, ulaşamazsa kendinde varoluşsal bir eksiklik hisseder gibi. İnsanların evrensel bir şekilde aldatıldığı bir çağda yaşıyoruz. Oruç bize der ki: sen bir psikolojik özne değilsin, düşüncenin, duygunun ve eylemin üzerinde varlığını inşa eden bir varlık değilsin. Evet, hayatında bu ilişki ve etkileşimler olabilir ama sen bunlar olmadan da varsın; sen bedenin olmadan da var olduğun gibi, psikolojin olmadan da varsın, bir psikolojik varlık da değilsin. Ne yazık ki modern aydınlanma insanı psikolojiye indirgemiştir. Bir düşünürün güzel bir ifadesi vardır: modern felsefe gerçek, hakiki, mutlak varlığı yadsımıştır; modern psikoloji de insanın ruhsal boyutunu yadsımış ve insanı bir beden-zihin mekanizmasına, bir beden-psikoloji mekanizmasına indirgemiştir. Dolayısıyla insan, sürekli hayatın içinde kendini ispat etmeye, insanlara göstermeye, kişisel ve sosyal arenada var etmeye çalışan bir tuzağa düşürülmüştür. Oruç bize bu tuzağı gösterir; cinsel etkileşim yasağı, sembolik olarak ve hakikat noktasında bize bunu hatırlatır. Cinsel ilişki burada aslında bütün ilişkileri temsil eder; insanlarla olan bütün ilişki ve etkileşimlerimize dair bir vurgudur, "bunlara ihtiyacımız yok" mesajını oruç bize verir.

Bir psikiyatri servisi örneği: bazı hastalar "babamdan, dedemden şizofren geliyor zaten, ne yapayım, elimde başka bir imkân yok, ben genetik olarak böyleyim, bir beden ve psikolojiyim, başka bir imkânım yok" diye kendini savunur. Ya da "annem sıkıntılıydı, babam sıkıntılıydı, ailem birbirine sıkıntılıydı, ben de böyleyim, alışkanlıklarım da böyle gelişti" der — "ben bir bedenim, o bedenin büyüdüğü kültür, çevre, ortam, dünyaya geldiğim yer, anne-babam beni etkiledi, seçim şansım yoktu, bir psikolojiyim, onların bana verdikleriyle büyüdüm, bu hâle geldim" diyerek kutuyu kapatır, fasit bir daire oluşturur ve bundan başka hiçbir imkânı olmadığını düşünür. Ramazan'ın bize en çok hatırlattığı şey şudur: sen bu ikisi (beden ve psikoloji) değilsin; senin dışında, henüz bilmediğin başka bir noktan, başka bir iraden, başka bir varlığın daha var. Oruç tutan insan, doğduğundan bugüne kadarki ilişki süreçlerini bir deneyim olarak kabul etmelidir, varoluşsal bir zemin olarak değil. Anne babanız tarafından anlaşılmamış, sevilmemiş, yeterince ilgi görmemiş olabilirsiniz; anne babanız veya sosyal çevreniz sizi desteklememiş, arzu ettiğiniz hedeflere ulaşamamış olabilirsiniz — bunlar asla sizin öz varlığınızda bir eksiklik meydana getirmez. Kişinin kendini travmatize olmuş bir varlık olarak algılaması, ürettiği psikolojik hikâyeye inanmasıdır. Oruç bize "psikolojinin ürettiği hikâye değilsin" der; senin "ben" dediğin şey ne bir bedendir ne de bir psikolojik hikâyedir. Sen belli bir tarihte, belli bir anne baba ve ailede doğdun, onların tutum ve tavırlarına maruz kaldın, sakatlanan bir kişilik değil, bir psikolojik varlık da değilsin. Oruç bunu bize çok net hatırlatıyor ve bizi Yaratıcı'yla bağlantılı olan özümüze davet ediyor.

İşte oruç Allah içindir — Allah'la bağlantılı özümüzü fark etmek içindir; Allah'la bağlantılı özümüzün gerçek varlığımız, kimliğimiz, kendiliğimiz olduğunu hatırlatmak içindir. Dolayısıyla orucun ödülü de Allah'tır aslında; orucumuzun ödülü, Allah'la bağlantılı olan özümüzü fark etmemizdir. Bu farkındalığı kazanmak için gerçek varlığımızın üzerindeki perdeleri kaldırıyoruz: beden perdesini kaldırıyoruz, psikolojik perdeyi kaldırıyoruz. Psikolojik perde nedir? Duygularımız, düşüncelerimiz ve eylemlerimiz üzerinden şekillendirdiğimiz kimliğimizdir — "şunu başardım, şunu başaramadım, becerikliyim, beceriksizim" gibi eylem temelli kişilik hikâyeleri üretiriz; ya da "sevilmek, sevilmemek, ilgi görmek, fark edilmemek, birinin kalbinde olmak, birinin bizi onaylaması, öldüğümüzde arkamızdan birinin ağlaması" gibi duygular üzerinden kimliğimizi inşa ederiz. Bunun üzerinden hikâye üretmeyi bırak. Sen bunlar da değilsin, duyguların da, düşüncelerin de değilsin. Evet, düşünce, duygu, eylem tarafımız vardır, bunlar bize verilen aygıtlardır; fakat biz düşüncelerimiz, duygularımız, davranışlarımız değiliz.

Bunu hatırlattığımda çoğu insan "peki o zaman ben neyim" der; elinden bütün bu şeylerin alındığını zanneder ve sanki bir boşluğa düşer. Bu boşluğa niye düşüyoruz? Çünkü kendimizi sadece bunlarla özdeşleştirmiş, bunlardan ibaret görmüşüzdür. Sanki elimizden bütün oyuncaklarımız alındığında biz yokuz gibi geliyor — hayır, asıl varlığımız ondan sonra başlıyor. Ne olmadığımızı anladığımızda ve bu konuda net bir farkındalık ve ayrışmaya girdiğimizde, gerçek varlığımızı anlamaya ondan sonra başlayacağız. Bu anlamda insanın korkmasına gerek yok. Yaratılış anlatılırken kadim bilgeliklerde insanın maddi, mekânsal, zamansal boyutu anlatılır: topraktan, çamurdan şekillendirildi, en güzel kıvama getirildi, ama sonra denir ki Tanrı ona ruhundan üfledi, Allah ruhundan üfledi ve ona isimleri, bütün isimleri öğretti. Peki nerede bunlar — Tanrı'nın bize üflediği ruh nerede? Düşüncelerimiz mi, duygularımız mı, bedenimiz mi? Asla değil. Biz Tanrı'nın bize üflediği ruhun peşindeyiz aslında; onun peşine düşmemize de gerek yok, bunu sembolik olarak kullanıyoruz — o zaten bizde var, o zaten en asıl varlığımız, hiçbir zaman bizi terk etmedi, biz onu terk ettik, biz onu unuttuk, hatırlamıyoruz, farkına varmadan üstünü örttük. Dolayısıyla orucun bütün kadim bilgeliklerde insana hatırlatmak istediği şey, "ey insan, gerçek varlığına dön, gerçek varlığında ikamet et" mesajıdır.

İncil'de Hz. İsa ile şeytan arasında bir süreç anlatılır: Hz. İsa oruçludur, açtır, yiyecek bir şey bulamaz; şeytan ona bir ekmek uzatır ve "beni tasdik et, benim istediğim gibi ol, sana bu ekmeği vereyim" der. Orada Hazreti İsa'nın çok güzel bir sözü vardır: "İnsan ekmeksiz yaşayabilir ama tanrısız yaşayamaz." Orucun manasını bu söz çok güzel ifade ediyor: biz ekmeksiz yaşayabiliriz, bedensiz de yaşayabiliriz, hiçbir ilişkimiz olmaksızın da yaşayabiliriz; ama öz varlığımız olmadan yaşayamayız, öz varlığımızın kaynağı olan Yaratıcı olmadan yaşayamayız. Bizim gerçek varlık noktamız, merkezimiz orasıdır. O yüzden bize bu beden verildiği gibi bir gün bu beden de alınacak — peki biz yok mu olacağız? Hayır. Hz. Yunus'un dediği gibi "ete kemiğe büründüm Yunus diye göründüm." Burada şu soruyu sormamız gerekiyor: ete kemiğe bürünen kim? Ete kemiğe bürünenin kim olduğunu anlarsak, işte o zaman gerçekten kim olduğumuzu anlayacağız; o zaman gerçekten oruç tutmuş olacağız. Oruç bize şunu anlatıyor: senin büründüğün et ve kemik sen değilsin, sen asıl et ve kemiğe bürüneni bul, onu ara.

Kendinin ne olmadığını fark edip ne olduğunu bilme anı, rivayetlerden bildiğimiz kadarıyla Hz. Muhammed'de Kadir Gecesi'nde gerçekleşmiştir. Kadir Gecesi'nde peygamberin fark ettiği bu şey ile Ramazan ayında oruçla bunu karşılamamız, ilk inen ayetler ve özellikle "İkra" (oku) emri arasındaki bağlantı sorulduğunda: peygamberin Hira'daki süreci aslında bir nevi oruç tutması gibidir. Peygamber oraya yiyecek götürmezmiş, Hazreti Hatice üç beş günde bir ona yiyecek götürme şeklinde destekte bulunurmuş. Hira, kişinin oruç tutma sürecidir — bir beden olmadığı, ilişkiler olmadığı bir hâl. Düşünün, Hz. Peygamber Hira'ya çıktığında çok mükemmel bir evliliği var, Hz. Hatice ile evli, çocukları var, Mekke'de saygı gören biri, belli bir sosyal statüsü, konumu olan biri. Peki ne arıyordu? Depresyonda değil, fiziksel-bedensel ihtiyaçları mükemmel; Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisini düşünürsek her şey gerçekleşmiş, kendini gerçekleştirme de gerçekleşmiş, toplumda belli bir yeri, statüsü, fonksiyonu olan bir insan. Ama peygamber gerçek kendini bulmaya çalışıyordu — ilişkilerinden bağımsız, bedeninden bağımsız, dünyadan bağımsız, maddeden ve zamandan bağımsız olan gerçek kimliğini bulmaya çalışıyordu. O kimliğini, o öz varlığını fark ettiği anda Allah onu vahiyle muhatap kılıyor; ve dikkat ederseniz orada kendini hiçbir şeyle tanımlamıyor, "ben bilmem" diyor. Gerçek varlığının farkına vardığında insan ilahi lütuflarla, ilahi ikramlarla, gerçek varlığının farkındalığıyla karşılaşır.

Peki buna ulaşmak için neye ihtiyacımız var? Oruç tutmaya ihtiyacımız var — sadece orucun maddi boyutuna değil, biraz önce bahsettiğimiz anlamda oruca. Diyelim ki psikolojik benliğimiz bize der ki: "Senin bir ilişkiye ihtiyacın var, seni seven birine ihtiyacın var, sana değer veren birine ihtiyacın var, seni anlayan birine ihtiyacın var, gücünü ispat etmeye ihtiyacın var, bu dünyada bir etki uyandırmaya ihtiyacın var." Buna karşı kendimizi bulmak için kendimizi ondan ayrıştırmalıyız. Nasıl ki klasik oruçta bedenimiz yiyecek, su ihtiyacı duyduğu hâlde "buna ihtiyacım yok" diyoruz ve o anlık ihtiyaç durmuyor, ama biz onu onaylamıyoruz — bunun gibi, insanın da en önemlisi, psikolojik benliğinin ürettiği kimlik hikâyesinin tuzağına düşmemelidir. "Senin bir ilişkiye ihtiyacın yok, sen yanılıyorsun, seni yanıltan bir benlik var içinde. Senin başarılı olmaya, birilerini etkilemeye, kendini ispat etmeye, birilerine kendini göstermeye, birilerinin ağzında olmaya ihtiyacın yok." Kişi bunun kesinlikle farkında olmalı ve asla, asla, asla bunlara onay vermemelidir.

Nasıl ki oruç tuttuğumuzda gün içinde su veya yemek ihtiyacı duyduğumuz anlar oluyor ve biz bunu onaylamıyoruz (onaylasak orucumuz bozulmuş olur), maalesef biz her gün, her dakika orucumuzu bozuyoruz. Bize orucumuzu bozduran şey sahte benliklerimizdir: "Senin şuna ihtiyacın var, buna ihtiyacın var, kendini var etmeye, ispat etmeye ihtiyacın var" gibi gerekli gereksiz türlü hikâyeyle orucumuzu bozuyoruz. "Evlenmemişsen evlenmeye ihtiyacın var, evlenemezsen yarım kalacaksın; evlendin ama çocuğun olmuyor, çocuğun olmazsa yarım kalacaksın, anneliği veya babalığı tatmamış olacaksın; seni anlayan birine ihtiyacın var, insanı anlayan bir insan olmazsa insan nedir ki, insan kendini ispat etmeli, dünyaya gelişi ve gidişi arasında bir fark olmalı ve bu görünmeli" — içimizde bize bunları söyleyen birçok sahtekâr benlik var. Biz bu sahtekâr benliklere inanıp onların istediği istikamette hareket ediyoruz; onların istediği istikamette hareket ettiğimizde kendimizi bulma şansına asla sahip olamıyoruz. Bu psikolojik benlik hikâyesine inandığımız ve o hikâyenin ayrıntılarına boğulduğumuz müddetçe kendimizi asla bulamayız.

Kendi Kadir Gecemiz ve İftarın Manası

Bir dinleyici soruyor: bizim kendimize ait bir Kadir Gecemizin olması mümkün mü? Kadir Gecesi'nde bin aydan daha hayırlı olduğu, o gece yapılan bir ibadetin kat kat sevapla karşılık bulduğuna dair rivayetler var; peki bizdeki karşılığı ne? Bir bilgenin şöyle bir ifadesi var: "Binlerce yıllık geçici bir varoluş, bir anlık ebedi bir varlıkla mukayese edildiğinde daha zayıftır." Bir anlık ebedi varlık bilinci, bir anlık ebedi varlığa dair farkındalığımız, binlerce yıllık geçici, fani, maddi, zamana bağımlı varoluştan daha kıymetlidir. "Bin aydan daha hayırlı" ifadesi de aslında budur: eğer biz gerçek kadrimizin, gerçek varlığımızın kadrinin farkına varacağımız bu anı bulabilirsek, bu an, bunun olmadığı binlerce yıllık bir ömürden daha hayırlıdır. İbni Arabi'nin oruçla ilgili Fütuhat-ı Mekkiye'deki bir metninde bir şiirle başladığı hatırlanıyor: "Oruçta bir anlam var ki, onu bir düşünsen, hiçbir yaratık senin elde ettiğin zenginliğe eremezdi." O zenginlik nedir — spiritüel varlığımızdır; zamandan, mekândan, doğmaktan ve ölmekten bağımsız varlığımızdır. Hiçbir şeyle eksilmeyen, zaten eksik olmayan, hiçbir şeyle bozulmayan, hastalanmayan, ölmeyen gerçek varlığımız — işte o bizim gerçek zenginliğimizdir. Biz onun farkına vardığımızda bu hayata daha dengeli bakarız.

İftar nedir peki? Allah bize "yiyebilirsin" dediğinde biz de "tamam, madem sen bize yiyebilirsin dedin, bunlar senin ikramın, senin lütufların; biz de sen yiyebilirsin dediğin için bunları yiyoruz" deriz. Bunun sembolik anlamı şudur: evet, bizim bir bedene ihtiyacımız yok, ama Allah bize bir beden verdi, ona bir biyoloji, bir canlılık verdi; biz Allah bize bu bedeni verdiği için kullanıyoruz. Bir psikoloji verdi, ilişki ve etkileşim imkânı verdi; biz o bize bu imkânı verdiği için kullanıyoruz, muhtaç olduğumuz için değil. İftar da tam olarak budur: muhtaç olduğumuz için yemiyoruz, Allah bize "yiyin" dediği için yiyoruz. Allah bize izafi ve göreceli bir varoluşa dair bir deneyim yaşatmak istediği için bu deneyimi yaşıyoruz, yoksa bu deneyime muhtaç olduğumuz için değil; onun ismiyle, onun izniyle, yine onun verdiğiyle tattığımız bir deneyimdir bu, kendimize hatırlatıyoruz.

Bir dinleyici, farklı yorumlar duyduğunu paylaşıyor: birine göre oruç "ben İslam ümmetinin bir neferiyim, kumandan bana 'aç kal' derse aç kalırım, 'saf bağla' derse saf bağlarım" şeklinde kimliksel bir duruş; diğerine göre ise "devlet bana yat derse yatarım, kalk derse kalkarım, ye derse yerim, savaş derse savaşırım" mantığıyla, düşünceyi iptal edip sorgusuz sualsiz itaat etmek. Bu tür bütün yaklaşımlar, bir hakikati, bir manası, bir ufku olan orucun sosyolojik düzeye indirgenmesidir; bu indirgemenin sonucunda kişiler kendilerini devlet veya başka bir sosyolojik yapıyla özdeşleştirir — bunlar asla onaylanamaz. Şunu da hatırlatmak isterim: dini sosyal bir temele oturtmak yanlış bir şeydir. Evet, dinin sosyal bir boyutu vardır ama din asla sosyolojiye indirgenemez. Dünyada tek kalsa da bir insan spiritüel hakikati yaşayabilir; bunun için illa bir gruba, bir cemaate, bir topluma, bir devlete ihtiyaç yoktur. Allah, peygambere "eğer sana inananlar dağılacak olursa de ki Allah bana yeter" der; "git yeni bir devlet kur, kendine bir cemaat, bir grup, bir sosyolojik yapı inşa et" demiyor. Biz maalesef modernizmin etkisiyle sosyolojiye, devlete, kurumlara çok fazla zihnimizi angaje etmiş durumdayız; oruç aslında bizi bu tür angajmanlardan da kurtaran bir ibadettir. Bu anlamda oruç insanı fıtratına çağırır: senin gerçek fıtratın, gerçek öz varlığın nedir ve o öz varlığınla bedeni ve psikolojiyi nasıl kullanmalısın — bunu bize anlatan bir ibadettir. Dolayısıyla hiyerarşiyi düzenleyen ve doğru hiyerarşi üzerinden insanı tanımlayan bir ibadettir: spiritüel varlığımız en üsttedir, psikolojik ve bedensel boyutumuz o spiritüel bilincimize hizmet eder. Ramazan'ın sonunda kutladığımız bayramın adı bu yüzden Fıtır Bayramı'dır — Ramazan ayı boyunca ilahi ayarlarımızın, fıtrat ayarlarımızın farkına vardığımızda fıtrat bayramını kutlarız.

Tefekkür ile Tezekkür Arasındaki Fark

Son bir soru daha: orucun, namazın ya da diğer ibadetlerin bizi götürebileceği o zihinsizlik, sessizlik, huzur hâli ile hiçbir şeyi sorgulamayan, düşünme yetisini kullanmayan, eleştirisiz itaat eden hâl arasındaki fark pek anlaşılmıyor gibi. Bir bilgenin çok güzel bir sözü var: dinin bir kısım gerçeklikleri rasyoneldir; kişi onları rasyonel bilinciyle, düşüncesiyle, İslami literatür üzerinden söylersek tefekkürle kavrayabilir. Ama dinin, spiritüel gerçekliğin, kadim bilgeliğin bir yönü de vardır ki bu irrasyonel değil, suprarasyoneldir — yani gerçek dışı değil, gerçek üstüdür, rasyonel üstü bir düzeye sahiptir. Dolayısıyla dinin, kadim bilgeliğin bir kısım gerçeklikleri suprarasyoneldir; rasyonel kişi onları irrasyonel sanabilir. Burada İslam'daki tefekkür-tezekkür ayrımını görmek lazım. Tefekkür, fikretmedir, günümüz Türkçesiyle düşünmedir; düşünmenin işlevsel olması gereken bir düzeyi, bir alanı vardır. Ama o alandan sonra tefekkürün faydası biter; orada tezekkür, yani hatırlama gerekir. Kişinin bilinci düşünce rüyasından uyandığında fark edilen bir şeydir bu — düşünme boyutunun ötesi olan bir hâl. Doğu bilgeliklerinde buna "low mind" (düşük zihin), sessizlik durumu, rasyonel ötesi durum, düşünce üstü dinginlik durumu denilmiştir; ve o dinginlik hâlinde düşünce ve tefekkür yoktur, fakat yakîn, müşahede ve ilim vardır. Bunları birbirine karıştırmamak, her şeyi doğru noktada, doğru yerde görüp tanımlamak gerekir; öyle yapılırsa aslında bir karışıklık söz konusu olmaz.

Vaktimiz azaldığı için son soruyu soruyoruz — konuyu tamamlayamadık, belki bir dahaki sohbetimizde buna devam ederiz. Bütün izleyicilere selam ve hürmetler diliyorum; inşallah hepimiz gerçek anlamda oruç tutabilir, o farkındalığa ve orucun neticesindeki lütfa erişiriz. Bir dinleyici son bir soru soruyor: her gün niyet ederken, oruçtan gerçekten iyi bir verim, iyi bir geri dönüş alabilmek, bizi bir yere taşıyabilmesi için içeriden ne geçirerek niyet edelim? Cevap: şuna niyet etmeliyiz — "Ya Rabbi, bana gerçek kendimi buldur, gerçek kendimin farkına vardır; beni sahte kendiliklerin tuzağından gerçek kendimin farkındalığına ulaştır, beni sahte kendiliğin uykusundan gerçek kendiliğime uyandır." Böyle niyet edersek iyi olur. — Ağzınıza sağlık hocam, çok teşekkür ederim. — Teşekkür ederim, selametle kalın.