Orucun Spiritüel Anlamı ve Felsefesi
Giriş
Evet sevgili izleyiciler, bugün orucun ezoterik geleneklerde, kadim bilgeliklerde, İslam Sufi geleneğinde nasıl anlaşıldığı ve bunun aslında insanın hangi yönüne dair bir mesajı olduğuna dair bir değerlendirmede bulunacağız. Oruç gerçekten de insanın kendisini anlaması, kendi varlığının ruhsal değerini fark etmesine dönük çok önemli bir tavsiye, çok önemli bir ibadet.
Evet Safa, beni duyuyor musun? Abi duyuyorum. Hoş geldiniz İsmail'e. Hoş bulduk. Sen de hoş geldin. Teşekkür ederim.
Hocam, biz geçen hafta ben hatırlatayım biraz şeyi. Biz geçen hafta orucun bize beden ve psikolojik yapı haricinde bir imkan daha önerdiğini, bir kapıyı daha açtığını, bize bunu hatırlattığını konuştuk. Peygamberin Hira zamanında aslında orucu sembolize ettiğini, işte bir mağaraya kapanışı ve dışarıdaki birisinin ona yemek getirişi, bununla ilgilenmeyişi ve oradan bir idrakla çıkışını anlattınız, işlediniz. Kısaca bu minvalde gitti konuştuğumuz şey. Ben hocam yine bu hafta yani ilk sorumu sormaya başlayayım.
Orucun Farziyeti ve Özdeşleşme Tuzağı
Allah diyor ya, sizden önceki ümmetlere farz kılındığı gibiyse de farz kılındı. Aynı zamanda bize küçükken böyle İslam'ın beş şartı diye öğretilen, hani işte kelime-i şahadet getirmek, namaz kılmak, oruç tutmak diye hemen peş sıra sayılan; yani aslında ben beş şarta çok inanmıyorum ama yani böyle büyük bir sembol olarak şiar edinmiş, böyle söylenen, bahsi geçen bir mevzu. Hocam, önceki ümmetlere farz kılındı, bize de farz kılındı; yani atlanmadı bu konuda bir şeyimiz yok. Artı böyle hemen küçükken bile öğrettiğimiz şeylerden bir tanesi. Yani orucu bu kadar önemli kılan şey gerçekten ne? Ben bu soruyla bir sorumu sormuş oldum.
Evet, yani sizden öncekilere yazıldığı gibi size de yazıldığı mealinde bir ayet var. Aslında bu evrensel bir gerçekliğin yine evrensel bir prensiple hatırlatılması. O evrensel gerçeklik nedir? İnsanın bedeniyle ve psikolojik benliğiyle özdeşleşmesidir. Yani insanoğlu yaratılmış olduğu ve dünyaya gönderildiği andan itibaren, dünyada bir yaşama namzet kılındığı andan itibaren özdeşleşmeye eğilim gösterir. Örneğin bizler çocukluğumuzun daha ilk yaşı içinde bedenimizle özdeşleşmeye başlarız. Yani işte benim burnum, benim elim, benim ayağım, benim kolum, benim bedenim şeklinde ve kendimizi bir beden olarak algılama anlamında bir özdeşleşme yaşarız. Hatta işte daha ileri boyutta işte uzunum kısayım, güzelim, çirkinim, yakışıklı mıyım, işte yüzüm güzel mi, ağzım güzel mi, burnum güzel mi derken çocuk aslında ne yapar? Farkında olmadan bedeniyle özdeşleşir. Yani kendini veya kendi varlığının bir kısmını bedeni olarak tanımlar. Veya bedenini kendi varlığının, kendiliğinin bir parçası olarak tanımlar. Biz buna evrensel özdeşleşme tuzağı diyoruz. Her insan bu durumu yaşar. Hepimiz az veya çok, ilk ve temelde bedenimizle özdeşleşiriz.
O yüzden mesela işte "öleceğim" dediğimizde aslında neyi anlatmış oluyoruz? İşte "öleceğiz, hepimiz ölümlüyüz" dediğimizde aslında bedenin biyolojik ölümünden bahsediyoruz. Veya "ben yaşlandım" dediğimizde, "ben yaşlanıyorum" dediğimizde, "ben biraz yaşlıyım" dediğimizde, ya da "yok ben biraz gencim" dediğimizde aslında buradaki bütün ifadelerimizin altında yatan şey nedir? Özdeşleşme olgusudur. Bu özdeşleşme bedenimizle başlar ve psikolojik benliğimiz ile devam eder.
Neyi kastediyoruz burada? İnsan duygular, duygu durumları hisseder ve o duygu durumlarını kendisi olarak hisseder. Mesela psikolojik benlik yalnızlık hisseder. Kişi der ki kendine "ben yalnızım." Halbuki o psikolojik benliğin bir yalnızlık hissidir. Veya psikolojik benlik kendisini anlayan bir insan bulamaz ve kişi bu benlikle özdeşleştiğinde "beni hiç kimse anlamıyor" der. Dolayısıyla aslında biz ben hissimizi gerçek olmayan birçok şeye veririz, gerçek o öz ben bilincini birçok şeye yansıtırız. Birçok şeyle onu tanımlamak durumunda kalırız. Ve biz buna evrensel anlamda özdeşleşme tuzağı diyoruz. Bu özdeşleşme tuzağı evrenseldir. Bütün insanlığın az veya çok yaşadığı bir durumdur.
O yüzden de sizden öncekilere bu yazıldığı gibi, farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Çünkü siz de özdeşleşme durumundasınız. İnsanlık bir düzeyde mutlaka bir şeylerle özdeşleşir. İşte oruç, bu özdeşleşmenin tam zıttına bir şekilde onu dönüştürmeye dönük bir ibadettir ve bir temrindir, bir çabadır, bir çalışmadır. Yani oruçla insana denilen şey nedir? Ey insan, sen önce ne ile özdeşleştiğine dikkat et. Sonra da o özdeşleşmelerden ayrış. Ne ile özdeşleşiyorsun? Bedeninle, yani yeme içme ile. Başka ne ile özdeşleşiyorsun? İlişkilerinle özdeşleşiyorsun. Yani bu illa bir insanın bir ilişki üzerinden kendini tanımlamasıyla sınırlı da değildir; diyeyim ki bir insanın kendisine ilgi gösteren, seven, takdir eden, onu anlayan, onun varlığını fark eden hiç kimse yoktur ve kişi "beni hiç kimse görmüyor, hiç kimse fark etmiyor, hiç kimse anlamıyor, hiç kimse benim varlığımın farkında değil, kimse neler çektiğimi bilmiyor, çok yalnızım bu dünyada, beni doğru düzgün anlayan hiç kimse yok, derdimi anlatacak hiç kimse bulamıyorum" veya "bana destek olacak, bana güç verecek, yanımda olacak bir kimse yok" — bütün bu ve bunun gibi ifadeler; veya hatta işte "ben eşim olmadan yaşayamam, çocuğum olmadan yaşayamam, işte dostlarım olmadan yaşayamam, işte ilişkilerim olmadan yaşayamam." Bütün bunlar aslında nedir? Kişinin psikolojik anlamda özdeşleşmeleridir. Veyahut da kişinin işte "ben güçlü olmalıyım, başarılı olmalıyım, kendimi ispat etmeliyim, insanlara bir kısım beceri ve yeteneklere sahip olduğumu göstermeliyim" gibi bütün bu ve bunun gibi bütün düşünceler, duygular, yaklaşımlar, anlayışlar aslında özdeşleşmeleridir.
İşte oruç bizi bu özdeşleşme hallerinden kurtarmaya dair bir mesajdır. Yani ey insan, sen neyle özdeşleştiğine bak ve özdeşleşmelerinin seni ne tür bağımlılıklara mahkûm ettiğini ve sana gerçek kendiliğinin ne olmadığını idrak etmek için bir araştırmaya, bir düşünmeye, bir tefekküre, bir sorgulamaya davet ediyorum diyor Allah. Dolayısıyla sorgulamanın bir süreci, bir mesajıdır.
Ben Bilinci ve Duygularla İlişki
Burada şunu sormak istiyorum başta da. Şimdi bize psikolojik aygıt kullanalım diye verilen bir şey. Biz bunun kullanımını doğru ve dengeli yapamadığımız için içeride bir benlik var oluyor; herhangi bir boşluk anında bir benlik var oluyor. Peki ben bu aygıtı gerçekten doğru ve dengeli kullansam, yani diyelim ki bir yemek geldi önüme ve sevmiyorum, yemeği beğenmiyorum; suratımın düşmesi falan hep bu özdeşleşmeden kaynaklı. Sanki bana bir hakaretmiş gibi, istemediğim bir duruma karşı karşıya kalmışım gibi. Peki ben bu aygıtı doğru ve dengeli kullansaydım, istemediğim bir olaya maruz kaldığımda nasıl bakardım ya da ne derdim?
Şimdi öncelikle şunu çok kısaca ifade edeyim. Ben hissi, yani ben bilinci, insanoğluna verilmiş çok özel bir emanettir. Bu ben bilinci hem yaratılanı değerlendirmek, yorumlamak için verilmiş bir bilinç, hem de insanın yaratanı anlaması için verilmiş olan bir bilinç halidir. Yani biz ilahi zatı tanımak ve onun kâinattaki isim ve sıfatları üzerinden tecellilerini, yansımalarını fark etmek, hissetmek, idrak etmek, kavramak adına ben bilincine ihtiyaç duyuyoruz. Bu ben bilinciyle biz aslında yaratıcının isimlerinin ve sıfatlarının yansımalarını ve bunların arkasında işleyen manaları anlayabilecek bir potansiyele sahip kılıyoruz. Fakat bu ben bilincini biz bu şekilde kullanmak yerine onu bir şeylere bağlıyoruz, bir şeylerle özdeş hale getiriyoruz. Yani "ben bedenim, ben duygularımım, ben düşüncelerimim" diyerek o ben hissini geçici, sınırlı, maddi veya psikolojik şeylerle tanımlıyoruz. O andan itibaren de büyük bir düşüş, büyük bir özdeşleşme tuzağının içine düşmüş oluyoruz.
Sorduğu soru noktasında, mesela diyelim ki bedenimin veya psikolojik yapımın hoşlanmadığı bir şey. Ona "ben hoşlanmadım" değil; mesela "bu benim bedensel yapıma uygun değil, ben bunu psikolojik yapım itibariyle tercih etmiyorum." Fakat bununla özdeşleşmeden bir şeyin uygunluğunu veya uygunsuzluğunu ifade etmek için kullanabiliriz ben bilincini; ama o şeyin içine gömülüp işte "ben bunu asla istemiyorum, bu böyle olmamalı, böyle olduğunda ben kendimi çok kötü hissediyorum," "işte istemediğim bir şey yaptığımda sanki kendime karşı büyük bir samimiyetsizlik veya kendim olamadığım gibi bir his duyuyorum" gibi olguları ve deneyimleri varlığımızın merkezi haline getirmemeliyiz. Varlığımızın merkezi haline getirdiğimizde bu pozitif anlamda da yanlıştır, negatif anlamda da yanlıştır. Yani çok güzel bir deneyimin üzerinden "ben kendimi çok iyi hissediyorum" demek de yanlıştır. Olumsuz bir deneyim nedeniyle "ben kendimi çok kötü hissediyorum, çok şanssız hissediyorum" demek de yanlıştır. Sadece bu hoş bir deneyim, bu da hoş olmayan bir deneyim şeklinde olmalı.
Bu objektif yorum sanki biraz böyle bize duygusuzmuş gibi gelmiyor mu hocam? Yani biz mi orada duyguyu kullanmayı bilmiyoruz yine?
Tabii ki biz duyguyu kullanmayı bilmiyoruz ve duygusallığı, sanki abartılı ve aşırı olduğunda anlamlıymış, gerçekten bir duyguymuş gibi zannediyoruz. Yani doğal duygunun farkındalığını çoğunlukla kaybetmişiz, aşırılığa duygusallık olarak bakıyoruz. O yüzden de duygusallığın adı kötüye çıkmıştır zaten. Yani birine "duygusal" dediğimizde, yani burada aşırı bir abartı var, bir objektiflikten uzaklık var, ölçüsüzlük var, aşırı bir abartma var gibi tanımlıyoruz: "Sen çok duygusal davranıyorsun." Halbuki duygusal davranmak, eğer fıtri olsa hiçbir mahsuru olmayan bir şey. Dolayısıyla aslında biz duygusallığı yanlış bir yere oturtuyoruz. Bunu sorgulamaya ihtiyacımız var.
Aşırı Zühd Görüntüleri ve Orucun Gerçek Anlamı
Mesela oruçla başlayan süreçlerde hep genelde, yani zihnimize böyle bir şey kazımışlar ya da böyle bir imaj oluşturmuşlar. Hani önce böyle ufaktan yemeden içmeden kesiliyorsun. Sonra kendini sanki ibadete veriyorsun. En son böyle Hint fakirleri gibi, işte cılız kalmış, işte bir lotus pozisyonunda oturmuş ya da böyle bir huşu içerisinde oturmuş, sadece su içen ve neredeyse sadece fotosentez yaparak hayatta kalmaya çalışan bir şeye evriliyormuş gibi geliyor insanlara. Yani orucun bu başlangıç aşaması sanki tamamlandığında yine bedensel olarak böyle bir şeye evrilince tamamlanacakmış gibi bir şey var, görünen bir durum var. Yani bunlar da aşırı mı? Hani gerçekten bunun makul olan bir tarafı var mı? Bir evliyanın da aslında böyle olduğu, hep uzun süre aç kaldığı, hani az yerdi az içerdi gibi şeyler anlatılır. Bunların arkasında bize doğru ve dengeli olarak bakışın anlamı nedir hocam?
Şimdi aslında orucun temel mesajı: bir beden kullanıyorsun ama o beden değilsin. Bir psikolojik aygıt kullanıyorsun ama o psikolojik aygıt değilsin mesajıdır. Dolayısıyla kadim bilgeliklerde oruç veya bahsettiğim bir kısım böyle uygulamalar aslında bu ayrışmayı tam olarak gerçekleştirmek içindir. Bazı insanlarda bu az zamanda olur, bazı insanlarda çok daha uzun zaman sürebilir. Burada önemli olan şey bedenimizi güçsüz bırakmak, onu zayıflatmak, onu ihtiyaçlarından tamamen uzak tutmak meselesi değil. Bir beden olmadığın bilincini gerçekleştirmek. Yani sen bir beden değilsin. Bunun fark edilmesi meselesi, illa bedenin zayıflatılması değil. Bir insan bedenen çok zayıf olabilir. Hatta günde bir kuru ekmek, bir dilim kuru ekmek, iki zeytin yiyebilir. Yine de bedeniyle özdeşleşmiş olabilir. Burada konu kişinin beden olup olmadığı bilincinin sorgulanmasıdır.
Sen bir beden değilsin. O yüzden bir bilgeye sormuşlar: "Eğer birisi şu anda sizi örneğin işte bir tabanca ile vursa ne olur?" Onun verdiği cevap çok anlamlıdır ve bahsettiğimiz şeye çok güzel bir işaret eden bir cevaptır. Bu soru karşısında, yani biri size bir tabanca ile ateş ettiğinde ne olur diye sorulduğunda onun verdiği cevap şu: "Bedeni bırakır giderim." Bedeni bırakır giderim. Yani ben bir beden değilim ki. Birisinin mermisi, birisinin kılıcı beni yaralamaz. Beni zedelemez. Bende bir eksiklik meydana getirmez. O giydiğim bir elbise gibidir. Ben o değilim. O beden eğer ölürse, biyolojik olarak o beden canlılığını yitirirse onu bırakıp giderim. İşte bu özdeşleşmeme bilincidir. İşte orucun da insana idrak ettirmeye çalıştığı şey temelde budur.
Mesela biz biyolojik anlamda bedenimiz öldüğünde "bedeni bırakır giderim" diyebiliyor muyuz? İşte diyebilmeliyiz ve diyebiliriz aslında. İşte oruç bize bunu diyebilme alıştırması yaptırıyor. Sen bir beden değilsin. Bir bedeni kullanıyorsun ama bir beden değilsin. Dolayısıyla aslında oruçla ne hatırlatılmış oluyor? Sen bedenin bu ihtiyaçlarına, bu arzularına o kadar kendini kaptırma, kendini beden zannetme. Hatta ben bazen şunu derim: hiçbir insan açlıktan ölmez. Açlıktan ölen bedendir. Yani biz o ayrışmayı tam algılamadığımız için de birçok yanlış tanımlama ve soru soruyoruz. Mesela insan açlıktan ölür mü? Hayır, insan açlıktan ölmez. Açlıktan ölen, insanın kullandığı bedendir, biyolojik mekanizmadır. O açlıktan ölür. İnsan açlıktan ölmez.
O yüzden hatta Hazreti İsa bir gün ekmek bulamaz. İşte şeytan ona — bir menkıbedir bu — işte "eğer benim dediklerimi yaparsan sana istediğin kadar yiyecek veririm" deyince Hz. İsa'nın cevabı şudur: "İnsan ekmekle yaşamaz. Tanrı'nın kelimeleriyle yaşar." Dolayısıyla biz kendimizi çok fazla beden olarak algılamışız, bedenle çok fazla özdeşleşmişiz. O yüzden zaten dikkat ederseniz bakın, peygamber diyor ki insanların bir kısmı oruç tutar, yani oruç tuttuğunu düşünür, fakat onlar öyle oruç tutar ki onlara kalan sadece açlıktır. Buradan bize anlatılan ne? Bize anlatılan şu: demek ki oruç açlık değildir. Yani orucun gerçek anlamı açlık değildir. Yani ona kalan sadece açlıksa demek ki oruçtan maksat açlık değildir. Dolayısıyla da hani "Allah'ın benim açlığıma ne ihtiyacı var, niye beni kısıtlıyor" gibi böyle çok yüzeysel soruların da bir anlamı olmadığı anlaşılabilir. Maksat insanın aç kalması değil. Maksat açlığa, susuzluğa dayanıklı olmak da değil. Mevzu bunlar değil. Bunlar meselenin çok dışsal özellikleri, çok basit yönleri. Asıl mesele insanın bir beden olmadığı bilincini kazanması.
Ete Kemiğe Bürünmek ve Nefes Sembolizmi
Sen bir beden değilsin. Hani o çok güzel ifadesiyle Yunus Emre'nin: "Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm." İşte ete kemiğe bürünmeden evvelki halimizi hatırlamaktır oruç. Yani sen ete kemiğe bürünmeden evvel neydin? Ete kemiğe bürünmeden evvelki varlığını hatırla. Sen nasıl bir varlıktın?
Hatta ben bazı insanlara sorarım: "Bedenini bırak, bedenini yok farz et, o zaman ben neyim ki?" "Bir şey kalmıyor" diyor, "o zaman benden bir şey kalmıyor" diyor. Ben de diyorum ki: "Bak, bu eller değilsin, göz değilsin, kulak değilsin, kısaca bu beden değilsin. Bırak bu bedeni." Dediğimde bazı insanlar "o zaman ne kaldı ki" diyor. Demek ki bedenle o kadar özdeşleşmişiz ki sanki beden alınsa bizden, biz de ortadan kalkacağız. İşte bu çok aşırı bir özdeşleşme halidir. İşte oruç tam da bu özdeşleşmeye işaret olur. Sen bir beden değilsin. Bak, ben sana oruçla şunu sembolik olarak hatırlatıyorum: bak, yemiyorsun, içmiyorsun ama varsın ve yaşıyorsun. Yani sen yemeden de içmeden de yaşıyorsun.
Bakın oruçta aldığımız tek bir şey vardır değil mi? O da nedir? Nefes. Hava. Hava sembolizmde ruhu temsil eder. Hatta eski Yunan'da pneuma kelimesi hem ruhu, hem akciğerleri, hem de havayı tanımlamak için kullanılır. Yani anlatılmak istenen şey şudur: sen ruhsal bir varlıksın ve senin ruhunu besleyen de yaradandır. Sen bedenin olmadan da varsın, bedenin olmadan da tamsın. İşte orucun insana hatırlattığı şey budur.
İkinci nokta nedir? İnsanın cinsel ilişkiden uzak olması. Bunun sembolik olarak, metafor olarak insana hatırlattığı nedir? Sen ilişkilerin de değilsin. Sen bir anne babanın çocuğu da değilsin. Sen işte birinin kardeşi, birinin abisi, birinin ablası, birinin küçük kardeşi, birinin büyük kardeşi, birinin halası, birinin teyzesi değilsin. Sen birinin eşi, birinin çocuğu, birinin karısı, birinin kocası değilsin. Sen bu ilişkilerin değilsin. Sen sevilmek, değer görmek, ilgi görmek, fark edilmek, anlaşılmak zorunda olan bir varlık değilsin. Sen hiç kimse tarafından bilinmesen, anlaşılmasan, fark edilmesen, görülmesen de varsın. Sen bütün bu ilişki ağlarından bağımsız bir varlıksın. Ama bu ilişki ağlarını kurabilecek bir varlıksın. Ama bu ilişki ağlarına muhtaç bir varlık değilsin. Burada ayrıştırmamız gereken odur.
Ben bazen bazı şeyleri ifade ederken aşırı olduğu zannedilir. Mesela derim ki insan sevilmeye muhtaç değildir. Ama sevilmek güzel bir şeydir, doğal bir şeydir. Sevilmek tecrübe edilebilir bir şeydir. Ama sevilmek muhtaç olunan bir şey değildir. Bir insan sevilmeye muhtaç olduğunu düşünüyorsa, sevilmeden var olamayacağına inanıyorsa, ilgi değer görmeden var olamayacağına inanıyorsa, birilerinin gözünde değerli, hayran olunabilir, fark edilebilir nitelikte olmadan yaşayamayacağına inanıyorsa, o insanın oruca çok ihtiyacı var demektir. Ve o insana bu sınırların ötesine geçmeyi hatırlatır.
(Eyvallah, altta şu üç nokta var; yorum yazan yerde oraya basıp "yorumları kapat" derseniz görüntünüz biraz donuyor, arada donmamış olur. Üç nokta olan yere basıp "yorumları kapat" basarsanız yeterli.)
Hz. Meryem'in Susma Orucu
Evet hocam, bu sefer hani Kur'an'dan bir soru sormuş olayım. Hani bize aslında çok fazla tavsiye edilip önerilmeyen, genelde çok bilmediğimiz ve yapmadığımız bir şey. Hz. Meryem'e Allah susma orucunu bir nevi farz kılıyor. Hani bunun bizim özel düzeyimize bakan, hani bu özdeşleşmeyi kıran tarafı neresi? Yani neyi sembolize ediyor burada?
Yani burada şu: örneğin orada Hazreti Meryem kendisinin iffetli olduğunu, kendisinin gayrimeşru bir şey yapmadığını, hamile oluşunun doğrudan doğruya Allah'ın bir iradesi ve özel bir kudret neticesinde tecelli ettiğini anlatmaya çalışıyor. Anlamıyor insanlar, onunla tabii ki tartışıyorlar. Orada işte aslında susma orucu şu: sen kendin ne olduğunu ve ne olmadığını biliyorsun. Kendini insanlara anlatmak zorunda değilsin. Zihnini bununla da meşgul etme. İşte "niye anlamıyorlar, acaba nasıl anlatayım, işte keşke beni anlasalardı, niye benim hakkımda yanlış düşünüyorlar, niye bana inanmıyorlar" gibi birçok gereksiz durumdan onu azad eden bir şey. Yani sen sus. Sen kendi içinde kalben ne olup olmadığının farkındasın. Çünkü orada aslında susma orucu tutan Hazreti Meryem'in psikolojik benliğidir. Yani Allah ona diyor ki: psikolojik benliğini sustur. Yani onu susma orucuna yatır. Onun sana verdiği mesajları, vesveseleri ve sonuç beklentilerini bir kenara bırak. Onun ne arzu ettiğine bakma. İşte "kimse beni anlamıyor, keşke anlasalardı, keşke sevselerdi, keşke önemseselerdi, keşke duyarlı olsalardı" vesaire. Psikolojik benlik senden birçok şey isteyebilir. Sana birçok hikaye üretebilir. "Niye bu oldu? Niye bu benim başıma geldi? Niye insanların beni bu şekilde yanlış anlamasına neden olacak süreçler oldu?" Psikolojik benlik sana birçok şeyler anlatabilir, birçok hikaye üretebilir. Sen onu sustur. Yani ona itibar etme.
Ve bunun bir anlamda aslında güzel bir yansıması: Meryem susma orucu tuttuğunda Allah onun rahminde, beşikteyken konuşan İsa'yı yarattı. Yani eğer sen psikolojik benliğini susturabilirsen, yani onu dinlemezsen, senin içinden sana konuşacak saf, tertemiz, hiçbir negativitenin bulaşmadığı bir anlayış, bir bilinç, bir farkındalık verilir. Orada Hazreti İsa'nın temsil ettiği şey de saf, masum, el değmemiş olandır. Hatta Hazreti İsa için Peygamberimiz şöyle der: ona şeytan dokunmamıştır. Yani ne demek? O saftır. Hiçbir negativitenin etkisi altında olmadığı gibi onda hiçbir negativite de yoktur.
Yani sen psikolojik benliğinin bilincini susturursan sana spiritüel varlığının bilinci verilir ve sen o bilinçle var olursun, o bilinçle yaşarsın, o bilinçle hayatı algılarsın. Ne yalnızlıktan çekinirsin, ne anlaşılmamaktan rahatsız olursun, ne sevilmemek sende bir eksiklik oluşturur, ne de ilişkilerinde yaşadığın herhangi bir olumsuzluk sende bir mahrumiyet hali meydana getirir. Bunların hiçbiri gerçekleşmez. O yüzden aslında oruç, bir başka anlamda bedenin ve psikolojik boyutun mahrumiyetlerine varoluşsal bir değer atfetmeme bilincidir. Yani bedenimizin ve psikolojik boyutumuzun mahrumiyetleri asla varoluşsal bir eksikliğe sebep olmaz.
İşte "ben şunu yaşayamadım, ben bunu yaşayamadım" meselesi. Geçen bir arkadaşla konuştuğumda bana şöyle dedi: "Bu korona sürecinde yalnız kaldım ya, insanlar... yirmi yaşıma, otuz yaşıma geldim, beni didik didik yaptı." Dedim, ne sonuca vardın? "Ya ben otuz yılı doğru düzgün yaşayamamışım. Birçok şeyden mahrum kalmışım. Bunun nedeni annemdir, babamdır, sosyo kültürel etkilerdir, işte vesaire." Yani ego ne diyor bize? "Sen" diyor, "mahrum oldun, mağduriyet yaşadın. Şunu yaşasan iyi olurdu. Şunu yaşamadığın için çok mahrum oldun. Birileri seni bu konuda engellediği için varlığında bir eksiklik ortaya çıktı. Eğer sen onları yaşasaydın, şunu elde etseydin, şuna sahip olsaydın, şunları yaşamana izin verilseydi, şu şöyle şöyle imkanları bulabilseydin, sen aslında çok daha farklı olacaktın. Sen çok daha iyi olacaktın, çok daha mutlu olacaktın, huzurlu olacaktın." — diyen sahtekar bir egomuz var. İşte oruç bize bu sahtekar egonun sahteliğini anlatıyor.
Ruhsal Boyut ile Psikolojik Boyutun Karıştırılması
Eyvallah. Hocam bu şeyde, hani bizim çok kullandığımız ama genelde yanlış anlaşıldığı için ben tekrar konuyu buraya getirmiş olacağım. Mesela "ruhum yaralı" ya da "ruhum kirlendi" ya da işte "ruhum öldü galiba" falan gibi. Mesela bir şey söylüyorsun ve "ruhuna dön, asliyene özüne dön" dediğin zaman işte bir olay yaşamıştır. Mesela bu bir eşini aldatma olayı olabilir, birisini öldürme olayı olabilir, birisinin hakkına girme olayı olabilir ya da bir ayrılık, bir felaket, bir şey yaşamıştır. Ve etrafındaki insanlar dağılmıştır. Bir travmayla ruhunun yaralandığını, öldüğünü ya da kirlendiğini ve bundan sonra asla düzelemeyeceğini söyleyen insanlar var. Ben tekrar o farkı fark ettirmeniz için sormuş olayım bu soruyu size.
İşte bunlar, yani ruhsal boyutumuzu psikolojik boyut zannetmemizden geliyor. Yani biz ruhsal boyut diye psikolojimizi kastediyoruz yanlışlıkla. Ruhsal boyutumuz psikolojik boyutumuz değildir, duygusal boyutumuz değildir, düşünsel boyutumuz değildir. Ruhsal boyutumuz hiçbir şeyle kirlenmez. Gerçek ruhsal boyut ilahidir. Hani Kur'an'ın tabirini kullanacak olursak, Allah'ın kendinden üflediği ruhtur. Dolayısıyla onun kirlenmesi, yaralanması, kararması, bozulması söz konusu değildir. O İsa gibidir. Ona hiçbir şey dokunmamıştır. Ve o büyümeye, yetişmeye ihtiyacı olmayan bir şeydir. O ilahi kaynaklı olup tam, eksiksiz, mükemmel, sağlıklı ve her türlü negativitenin ötesinde olandır. O yüzden ruhumuz asla yaralı olmaz. Bizim geleneğimizde bazen bu tabirler nadir kullanılır. Kast edilen şey orada psikolojik boyuttur. Yoksa gerçek anlamda ruh hiçbir zaman yaralanmaz, ölmez, hastalanmaz, bozulmaz ve herhangi bir mağduriyet ile eksilmez. Ve asla onda negativite yoktur. O yüzden biz psikolojik boyutumuzu fark edip onu aşmak durumundayız. Buradaki aşmaktan kastettiğimiz şey onu yok saymak, ortadan kaldırmak, devre dışı bırakmak değil; o olmadığımızı fark etmek. Yani mesele budur. Onu aşmaktan kastettiğimiz budur. Yoksa psikolojik boyutumuzu iptal etmeyeceğiz. Onu ortadan kaldırmayacağız. Onu inkar etmeyeceğiz. Onu reddetmeyeceğiz ve asla da küçümsemeyeceğiz. Ama o olduğumuzu düşünmeyeceğiz.
Mesela geçen bir arkadaş böyle, gene bu süreçle ilgili, "işte böyle kendimi çok yalnız hissediyorum" — bir de evde yalnız yaşıyor, özellikle böyle üç dört günlük sokağa çıkmama şeyleri, "çok yalnızım, çok yalnızım" dedi. Ki bunu diyen kim, dedim; yani "ben çok yalnızım" diyen kim, senin psikolojik boyutun mu, spiritüel boyutun mu? Allah insana şah damarından daha yakınsa, insanın yalnız olmak gibi bir şansı olabilir mi? İnsan yalnız olabilir mi? Bakın aslında çok temel bir soru. İnsan yalnız olabilir mi? Bakın, insan kendisini yalnız hissedebilir. Yalnız zannedebilir. Bu neye bağlı oluşur? Kendini psikolojik benlik zannettiğinde. Evet, kendini o zaman yalnız hissedebilir. Fakat hakiki anlamda insan yalnız olabilir mi? O yüzden bizim halk geleneğinde derler ki: yalnızlık Allah'a mahsustur. Kasıt da odur. Yani ancak Allah yalnız olabilir yani. Yoksa işte yalnızlık Allah'a mahsustur. O zaman hep "kendine bir insan ara, ilişkiler ara" kastedilmiyor burada. Yani sen ontolojik olarak, varoluşsal olarak hakikat noktasında yalnız olamazsın. Böyle bir imkan yok. Allah var, melekleri var. Allah sana şah damarından daha yakın. Nasıl yalnız olabilirsin? Demek ki eğer kendini yalnız hissediyorsan o an bilincin örtülmüş demektir. O an gerçek anlamda kendini hatırlamıyorsun demektir.
İşte oruç bize kendimizi hatırlama alıştırması yapar. Yani ey insan, kendini hatırla. Bir beden, kendini bir beden zannettiğinde hayır ben beden değilim, kendini hatırla, gerçek kendini hatırla. Psikolojik olgularla kendini tanımladığında; işte "beni kimse anlamıyor, mükemmel olamadım, kendimi geliştiremedim, ben şanssızım, niçin bütün hayatımda bir sıkıntı oluyor, işte beni kim koruyup sahiplenir" — bak bütün bunlar nedir? Kendini psikolojik benliklerle özdeşleştirme ifadeleridir. Peki oruç ne diyor? Oruç her an bize diyor ki kendini hatırla, gerçek kendini hatırla. Senin gerçek kendin sadece yaradanla yaşayan bir varlıktır. İşte bize anlatılan temel nokta budur.
İftar'ın Sembolik Anlamı
Tabii ki oruç çok daha geniş konuşmak gerekir ama ben böyle o iftar meselesine de çok kısaca işaret edeyim. Kaç dakikamız kaldı bilmiyorum. Hocam daha var, on beş dakikaya yakın durumumuz var. Tamam.
Şimdi burada biz aslında oruç tuttuğumuzda dikkat edin bedeni inkar etmiyoruz. "Benim bedenim yok" demiyoruz. Ama "ben bir beden değilim" bilincini kazanıyoruz. İftar etmek, acıktığımız için yemek yemek değildir. İftar etmek, Allah'ın "ben sana şunları meşru ve helal kılıyorum ve senin şu zamanda da yemeni takdir ettim" demesi karşısında bizim de yaratıcının bize sunduğu nimetleri kullanmamız anlamına gelir. Yoksa aç olduğumuz için iftar yapmıyoruz. Çünkü dikkat edin, aç olduğumuzdan dolayı açlığınız dayanılmaz hale gelince "iftar edin" demiyor Allah, değil mi? Ne diyor? "Ben size şu zamanda iftar edin dediğimde size verdiğim helal nimetlerden istifade edin" diyor. Bunun da sembolik anlamı nedir? Yani Allah şunu diyor bize: evet, sen bir beden olmadığını, bir psikolojik benlik olmadığını hatırla, onun ihtiyaçlarının olup olmamasına fazla takılma, onun ihtiyaçlarının olmasını varoluşsal bir mahrumiyet olarak görme. Fakat bunun yanında ben ilahi takdirime göre sana makul ve meşru şekilde bazı nimetler veririm. Sen onları benim iznim ve rızam istikametinde kullanabilir, onlardan istifade edebilirsin. Yani insanlarla iletişim ve ilişkiler içinde olabilirsin. İnsanlarla evlilik, arkadaşlık, dostluk, ebeveyn çocuk vesaire ilişkiler içinde olabilirsin. Ama bunları varoluşsal bir şey olarak algılamamak gerekir.
Bakın, anneliği deneyimlemek ayrıdır. Bir kadının anneliği deneyimlemesi ayrıdır. Annelik üzerinden varoluşsal bir hikaye üretmesi ayrıdır. Anlatabildim mi? Bu çok önemlidir. Yani Allah bize bir şeyleri deneyimletiyor. Her birimize farklı bir şey deneyimletiyor. Bunların hepsi acısıyla tatlısıyla, hoş olanı ve olmayanıyla sadece bir deneyimdir. Kimisi hayır gibidir, kimisi şer gibidir. Kimisi hoşa gider, kimisi hoşa gitmez. Fakat biz bunlar üzerinden bir kendilik hikayesi üretmemeliyiz. Bir varoluş hikayesi üretmemeliyiz. Bu çok apayrı bir şeydir.
Dolayısıyla tabii ki hayatın içinde bedenimizin ihtiyaçlarını meşru ve makul bir şekilde Allah'ın verdiği imkanlarla ve onun rızası ölçüsünde elde etmeye çalışırız ve istifade etmeye çalışırız. İnsanlarla çeşitli ilişkiler içinde bulunuruz. Fakat ilişkilere muhtaç olduğumuz için ilişki kurmayız ve ilişkilerimizi varoluşsal bir mevzu haline getirmemeliyiz. Çünkü öyle değillerdir. Bizim bir ilişkiye ihtiyacımız yoktur. Yani bizim bir bedene ihtiyacımız olmadığı gibi özde bizim bir ilişkiye de ihtiyacımız yoktur. Onun için bazı insanlar ilişkileriyle çok özdeşleşirler. Buradaki ilişkilerden kastettiğimiz kadın erkek ilişkileri değil sadece. İnsanın işte ebeveyn çocuk ilişkisi, arkadaşlık ilişkisi, dostluk ilişkisi, sosyal itibar konusunda bulunduğu konum ve ilişkileri, bütün bunların hepsinden bahsediyoruz. Yani her türlü insan ilişki ve iletişiminden bahsediyoruz. Bunlar ihtiyacımız olduğu için yaşanacak şeyler değildir. Bunlar birer deneyimdir. Bunları varoluşsal bir zeminde görmek hatadır.
İftar nedir aslında bu anlamda? Yani Allah bize şunu diyor: "Siz hiçbir şeyi varoluşsal bir nitelikte ve değerde görmeyin. Ama ben ilahi takdirin gereği size bu alanda bazı şeyleri takdir ederim. Siz de bunlar için meşru ve doğal bir çaba içinde olun ve benim iznim, rızam ve sınırlarım ölçüsünde bu süreci yaşayın." Bize denilen şey budur. O yüzden hiçbir şeyi varoluşsal bir değer noktasına oturtmamak gerekiyor. Orucun bize anlattığı bir başka nokta da budur. O yüzden insan hiçbir mahrumiyetini, hiçbir eksikliği varlığında bir eksikliğe dönüştürmemeli.
Son olarak şunu söyleyeyim, birkaç dakikamız kaldıysa. Hazreti Asiye'nin ifade ettiği gibi. Hazreti Asiye'nin kocası kimdir? Firavundur. Peki bundan dolayı hiçbir varoluşsal eksiklik hissetmiş midir? Hayır. "Nasıl bir dünyaya geldim, ben nasıl şanssız bir kadınım, kocam firavun, yani böyle bir şey nasıl olur, işte beni hiç anlamadı, hiç onunla doğru düzgün kaliteli vakit geçiremedim" falan diyor mu? Demiyor. "Ya Rabbi, bana kalbinde bir yer ver, orada bana bir yer, bir ev inşa et" diyor. Yani bu semboliktir; mana itibariyle şudur: "Benim için senin kalbinde olmam yeter ey Rabbim. Ben eğer senin kalbindeysem hiçbir insanın kalbinde olmasam da gam yemem, hiçbir eksiklik duymam."
Beslenme, Katkı Maddeleri ve Maneviyat Meselesi
Daha vaktimiz var, bu arada ben bir soru daha soracağım. Yani şu an bilim çok yüksekte ama hani ben düşük düzeyde yapılan yorumlardan bir tanesini hatırlatmak için, hani yine konuyu açacağım: insanın yediği içtiği insana sirayet eder diye başlayan, sonra böyle bazı bitkilerin frekanslarını, bazı koruyucu maddelerin aslında bizim maneviyatı hissetmemize ya da görmemize engel olduğunu — diş macunundaki florürün, ne bileyim alüminyumun, ne bileyim 5G'nin, birçok şeyin böyle. Biz hakikatimizi idrak edeceğiz ama besinlerle, gıdalarla, teknolojik aletlerle ya da belli başlı şeylerle bizim hakikatimizi idrak etmemizin böyle önü perdeleniyormuş gibi bir şey var. Burada mesela orucu bunlardan uzak kalmak diye yorumlayan bir yorum bile duydum ben. Bunlar gerçekten koruyucu maddeli ya da katkılı bir şey yemek, şehir hayatında yaşamak, temiz hava alamamak, yani gerçekten ya da wifi kullanmak falan bizim ermemize engel mi? Kendi hakikatimizi idrak etmemize engel mi gerçekten?
Yani tabii ki değil. Öncelikle onu söyleyeyim, kesinlikle engel değil. Bu gibi meseleleri olduğundan çok fazla abartmamak gerekir. Evet, insanın yediği, içtiği mutlaka önemlidir. Hatta Ashab-ı Kehf kıssasında orada "temiz yiyecek" ifadesi kullanılır. Taamen ezkâ, yani temiz yiyecek. Helal demiyor burada; yani temiz yiyecek. Burada tabii ki temiz yiyeceğin, işte o ne diyelim, doğal olanın tabii ki önemi vardır. Ama bu gibi şeyleri böyle sanki hakikati perdeleyecek güçte görmek, böyle yorumlamak bence ölçüyü kaçırmaktır. Yoksa tabii ki florür insan sağlığına zararlıdır. Bir kısım koruyucu maddeler insan sağlığına zararlıdır. Ama bunları sanki böyle tamamen insanın kendi özünü, kendi varlığını, kendi hakikatini idrak etmesine engel olacak derecede büyük görmek bence meseleyi biraz ölçüsüz bir şekilde değerlendirmektir. Ama tabii ki insanın doğal, insanın doğasına, bedenine uygun şekilde beslenmesi, zararlı şeylerden kendini koruması çok önemlidir. İnsanın içtiği suyu, yediği ekmeği temiz tutması önemlidir. Ama bunu olduğundan fazla abartmamak gerekir.
Açlıkla Değişen Bilinç Halleri ve Halüsinasyon Meselesi
Hocam, diğer sorum da orucun bu aç kalmayla ilgili bahsi. İşte sabahın belli saatinde, akşamın belli saatinde açılan boyut kapıları varmış. Ya da uzun süreli aç kalırsak eğer. Yani aslında bunun biyolojik ve nörolojik tepkileri var. Hani bilimsel olarak da kanıtlanmış bir sürü şey var bunlarla ilgili. Farklı alemler görebilirmişiz. Şu olabilirmiş, bu olabilirmiş gibi. Hani halüsinasyon üzerinden hakikate ulaşmak var mı? Ya da böyle bedenin tepkilerini ona göre yorumlama tarzı şeylere ne yorum yaparsınız? Çünkü uzun süre aç kalınca insan ister istemez belli başlı şeyler görür. Yani bunu nörolojik olarak da görür. Ama buradan sanki hakikate ulaşılıyormuş gibi bir yorum, hani işte farklı canlılar görme, farklı şeyleri deneyimleme üstünden bir yorum yapılıyor.
Evet, işte bunlar da aslında dediğim gibi meselenin biraz abartılı bir şekilde ve bazen de çarpık bir şekilde yorumlanmasıyla ilgili. Burada mesele dediğim gibi açlık değildir. Yani asla bedensel açlık değildir. Yoksa bu tür bedensel açlık yapan ve gerçekten bu meseleyi çok çok abartan Hindistan'da yüzlerce, binlerce insan vardır. Bir deri bir kemik kalmıştır. Ama hakikatle hiçbir bağı yoktur. Olsa olsa fizyolojik anlamda bir kısım eksiklikler nedeniyle halüsinasyon görebilir vesaire olabilir. Ama aç kalmak eşittir hakikate ulaşmak; böyle bir şey söz konusu değil. Burada dediğim gibi mesele tamamen bilinç düzeyinde gerçekleşen bir konudur. İnsanın gerçek anlamda her türlü özdeşleşmeden kendini kurtarması ve kendini geçici ve sınırlı olan hiçbir şeyle özdeşleştirmemesi gerekir.
Varoluşun Kökeni: Ana Rahminden Önce
Beden ne zaman oluştu? Anne karnında. Hatta kadim bilgeliklerde şu soru sorulur: "Sen dünyaya gelmeden bin sene evvel neredeydin? Sen doğmadan beş yüz sene evvel neydin?" Gibi sorularla aslında kişiye "bak, kendini bir beden olarak tanımlayıp varlık tarihini, varoluşunu doğumla, ana rahmine düşmekle başlatma" denmek isteniyor. Sen orada başlayan bir varlık değilsin. Sen ilahi düzeyde, cennetsi düzeyde, spiritüel düzeyde, mana aleminde diyelim, mana düzeyinde yaratıcının var ettiği bir varlıktın. Sonra ete kemiğe büründürüldün ve dünyada görünür hale geldin. Dolayısıyla sen dünyaya gelmeden, ana rahmine düşmeden evvel de zaten vardın; zaten insan ruhen ana rahmine düşmez. Ana rahmine düşmek biyolojik bir mekanizmadır. O yüzden biz kendi varlığımızı Yaradan'ın kalbinden başlatmalıyız. Sen ondaydın, onun kalbindeydin ve onda var oldun. Ve daha sonra onda var olan varlığınla farklı alemleri deneyimlemek için o alemlere uygun elbiseler giydin. İşte bu dünyada giydiğin elbisenin adı da bedendir. Bir gün bu beden elbisesini bırakacaksın. Ama bırakman için özdeşleşmemen gerekir. Özdeşleşmemek için de oruç gibi sırlı, anlamlı bir ibadetin manasına ve mesajına ulaşman gerekir denmiş oluyor.
Bu manaya ulaşmadan Allah'a kavuşmak yok herhalde, değil mi hocam?
Tabii ki bu mana ve Allah bir nevi aynı hakikatin farklı yüzleri. Yani o yüzden insan kendi öz varlığını idrak ettiğinde gerçekten Allah'ı tam olarak idrak edebilir. Yani bedenin Allah'ı var, nefsin Allah'ı var, bir de ruhun Allah'ı var. Dolayısıyla biz ruhumuzun kaynağını arıyoruz, onun sahibini arıyoruz, onun cemaline iştiyak duyuyoruz. Dolayısıyla da bunu gerçekleştirmek için özdeşleştiğimiz şeylerin zindanlarından kurtulmaya çalışıyoruz. Yani beden zindanından, bedenin tabiatından, psikolojik benlikten ve o benliğin arzu ve korku zindanlarından kurtulmaya çalışıyoruz. Kurtulduğumuz zaman özgürleşeceğiz. Özgürleştiğimiz zaman gerçekten aslında Allah'ın bizi nasıl bir özgürlük halinde yarattığını keşfedeceğiz. O zaman da alemin dilencisi olmaktan kurtulacağız. Onun için oruç insanı alemin dilencisi olmaktan çıkarır, yeryüzünde Allah'ın aziz bir misafiri haline getirir.
Kapanış
Eyvallah hocam. Ağzınıza sağlık hocam. Sağ olun, bütün izleyicilerimize orucun anlamını idrak etmeyi, bu idrakla yaşayabilmeyi, her türlü özdeşleşmeden kurtulmayı, her durumda kendimizi hatırlamayı ve bize kendimizi hatırlatacak farkındalıklar içinde olmayı nasip etsin.
Çok çok sağ olun hocam. Yayını paylaşırsanız, ağzınıza sağlık. Şu anda bitire basacağım herhalde, değil mi? Çarpıya basacaksınız, sonra videoyu paylaşacaksınız. Abone olun.