Öz Benlik ve Psikolojik Benlik
Kısa Özet
Sohbette insanın ruhsal özünden psikolojik benliğe (egoya) düşüşü, bu düşüşün kutsal kitaplardaki sembolik anlatımları (Âdem-Havva, Miraç, Arafat) üzerinden ele alınıyor. Psikolojik benliğin varlık, kimlik, mutluluk gibi konularda yarattığı yanlış algılar ve geliştirdiği savunma stratejileri (öfke, kabullenmeme, beğendirme arzusu, şikayet vb.) Hz. Muhammed, Hz. Ömer ve Hz. Yusuf gibi örnekler üzerinden anlatılıyor. Sohbet, nefsi terbiye etmenin ve ruhsal bilinçle hareket etmenin hem öze hem de psikolojik benliğin kendisine nasıl huzur getireceği vurgusuyla tamamlanıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Düşüş mekansal veya zamansal değil, bilinç düzeyinde gerçekleşen bir olgudur; öz varlığın bilinci unutulup psikolojik benliğin bilincine düşülmüştür.
- Psikolojik benlik iyi bir efendi değildir; ona sınırsızca hizmet etmek insanın kendi kendine zulmetmesidir.
- Kâmil insanlar tartışmaz, müzakere eder; negatif sarmala girildiğinde susmayı ve durmayı bilmek çok değerli bir haslettir.
Düşüş ve Miraç
Zaten bunları yaptığımızı, kulplarımız da fark edince, kendine en iyisi mürâcaattır. İki-üç haftadır öz ve psikolojik benlik sürecini konuşuyoruz. İnsanın dediğim gibi hayatta en temel meselesi aslında budur. Bütün kutsal kitaplarda bahsedilen düşüş, sonra da miraç, aslında bu meselenin temel, merkezi noktasıdır. Yani bir düşüş yaşanmış, bu düşüş neyle telafi edilir veya bu düşüş neyle dengelenir? Miraçla dengelenir. Yani bir düşüş ve bir yükseliş. İşte nereye düştük? Tabii ki burada temel bir mesele olarak bu karşımıza çıkıyor.
Aslında böyle dünyaya düşmüş değiliz. Yani bir başka ifadeyle düşüş mekanik veyahut da mekansal, zamansal bir şey değil. Bilinç düzeyinde bir düşüş gerçekleşmiştir. Bilinçte bir düşüş oluşmuştur. Yani bir başka ifadeyle öz varlığın bilinci unutulmuş, psikolojik benliğin bilincine düşülmüştür. Düşüşten kastettiğimiz şey budur. Bu düşüş evrensel bir şeydir. Kişi bu düşüşün içinde kaldığı müddetçe bu düşüş ona bir imtihan olarak gelir. Bunu fark edip çözümlediğinde ise artık bu varoluş düzeyi onun için bir deneyim haline gelir. Yani eğer kişi düşmüş bilinciyle bu dünyada yaşarsa bu dünya bir imtihandır. Ama bu dünya mahiyeti itibariyle bir imtihan değildir. Bilincimiz nedeniyle bir imtihandır. Düşük bilinç hayatın işleyişini yadsıdığı için ve ona ters geldiği için ona bir imtihan olarak gelir. Yani zor olan, üstesinden gelinmekte zorlanılan, hoşlanılmayan, olumsuz tarafları olan, rahatsız edici olan bir mahiyete bürünür. Bu kime böyle bürünür? Yani kimin tarafından hayat böyle algılanır? Düşmüş olan bilinç tarafından, yani psikolojik benlik bilinci tarafından böyle algılanır. Bu bütün kutsal kitaplarda bahsedilen şeydir. Dolayısıyla aslında bu evrensel bilgi belki iyi anlaşılsa ve iyi anlatılsa insanlar bu konuda bazı şeyleri daha doğru kavrama imkanına sahip olacaklardır. Yoksa böyle düşüşü yeryüzüne düşmek, dünyaya düşmek şeklinde algılarsak yanılmış oluruz.
Burada sorun olan şey bir beden ve bir psikolojik benlik taşımak değil, kendimizi onlarla özdeşleştirmek ve kendimizi beden-psikoloji aygıtından ibaret zannetmektir. Bütün mesele kendimizi oraya indirgenmiş bir şekilde algılamaktır. Aslında bahsedilir, bizim mesela böyle menkıbe vari kitaplarımızda. İşte Âdem ve Havva düşmüşler, kırk yıl sonra Arafat'ta buluşmuşlar. Nedir bu? Yani aslında kırk rakamı genelde bir tamamlanma veya bir kemale erme rakamıdır. Mesela işte Musa'nın da mesela işte otuz güne on gün ekleyip kırk gün Sina'da kalması. O bir tamamlanmadır. Yani şu denmektedir: o düşmüş bilinçten bir gelişim ve olgunlaşma süreci geçirerek irfanla, yani marifetle, dönüşürler ve miraçlarını tamamlarlar. O yüzden mesela hac Arafat'ta tamamlanır veya hac Arafat'tır denilmesinin sebebi de aslında hac, görünürde yatay bir yolculuk fakat hakikatte dikey bir yolculuktur bu yönüyle ve Arafat'ta tamamlanır. Arafat o noktada hakiki bilgiyi, yani marifeti, yani irfanı temsil eder. Ancak biz Arafat'ta ikilikten kurtulabiliriz. Yani Âdem ve Havva'nın orada tekrar bir araya gelmesi, tekrar birbirlerini bulması aslında ikilik bilincinin, dualitenin ortadan kalkıp saf bilgelik ve irfan ile tekliğe tekrar dönmek anlamını taşır. Dolayısıyla her insanın yapması gereken şey psikolojik benliğin bilgi düzeyinden özün bilgi düzeyine, yani irfana, doğru yol almaktır.
Varlık ve Kimlik Yanılgısı
Ruhsal özden psikolojik kişilik düzeyine düşüş neye sebep oluyor? Bir, varlık, kimlik, güvende olma, mutluluk, huzur gibi konularda bir algı sapmasına neden oluyor. Mesela varlık konusunda nasıl bir algı sapması meydana geliyor? Biz gerçek varlığı maddeden ibaret görüyoruz. Kendi varlığımızı bedenimizden ibaret görüyoruz. Veyahut da işte hayatta yapıp ettiklerimizden oluşan bir varoluş inşa etmeye çalışıyoruz. Mesela ben varım dediğimizde bunun doneleri ne olarak bizim aklımıza geliyor? İşte ne yaptın? Ne yapıp ettin? Ne ortaya koydun? Değil mi? Mesela hani varlığım, yokluğum nereden belli? Psikolojik benliğime göre. Bir şey yapıp ediyorsam varım. Halbuki gerçek varlık bir şey yapıp etmeye muhtaç mıdır? Değildir. Bir şey yapıp etmekle mi var olur? Hayır. O var yani. Dolayısıyla psikolojik düzeye indiğimizde varlığımızla, varoluşumuzla ilgili bir yanılgıya düşeriz.
Kimliğimizle ilgili bir yanılgıya düşeriz. Kimim ben? Neyin üzerinden bu soruya cevap ararız? İşte hayata nasıl bir katkıda bulunduğumuzla ilgili olarak veyahut da ilişkilerimiz üzerinden değil mi? Kimliğimizi onunla, bunlarla inşa etmeye, bunlarla var etmeye çalışırız. Ben kimim dediğimizde bu soruya cevap bulmak isteyen benlik nerelerde cevap arar? Yanlış yerlerde cevap arar. İlişkilerinde arar. Bir şey yapıp etmekte arar. Dünyaya verdiği etkide arar. O etkiden sonra aldığı tepkide arar. Değil mi? Mesela diyelim ki birisi size cevap vermese, kimliğinizle ilgili bir şey yaşarsınız. Bana nasıl cevap vermiyor? Mesela sen kim oluyorsun da bana cevap vermiyorsun? Aslında burada ne var? Psikolojik benlik etki-tepki üzerinden bir kimlik hissediyor. Ve onun üzerinden bir şey inşa etmeye çalışıyor. Halbuki bütün bunlar kimin algısı? Psikolojik benliğin algısı.
Dolayısıyla özden psikolojik benliğe düşüşümüzde varlık konusunda, kimlik konusunda, gerçek anlamdaki mutluluk, huzur konusunda bir çelişki, bir çarpıklık yaşıyoruz. Sonra o çelişki ve çarpıklığı bilinç düzeyinde bir değişimle çözmek yolunu değil, olgusal düzeyde dönüşümle veya değişimle çözmeye çalışıyoruz. Yani sorunun gerçek kaynağı olanın dışsal dünya olduğunu zannediyoruz. Halbuki bu çelişki ve çarpıklığın gerçek nedeninin psikolojik benlik olduğunu görmüyoruz. Diyelim ki birisinin bizi hayal kırıklığına uğratması, aldatması veya küçümsemesi karşısında duyduğumuz rahatsızlığı kimin duyduğunu sormuyoruz. Kim duyuyor bunu, bunu sormuyoruz. Diyoruz ki böyle bir olay oldu, ben de böyle hissettim. Ama kim hissetti diyoruz? Ben. Peki bu ben ne? Gerçek ben mi, izafi ben mi, psikolojik ben mi? Tabii ki psikolojik ben benden habersiz. Zaten ne diyor bizdeki o ben? "Benden başka bir ben yok ki" diyor. Psikolojik benden başka bir ben yok, ona göre. İşte buradaki insanoğlunun en temel çelişki noktası budur. Psikolojik benden daha derinde bir ben var mıdır?
Yunus Emre: "Bir Ben Var Bende Benden İçeri"
İşte aslında Yunus Emre'nin "bir ben vardır bende benden içeri" dediği şey aslında bu sorunun cevabıdır. Yoksa güzel bir laf etmiş değil adam yani. Çok temel, çok hakikat noktasında çok temel bir meseleye cevap vermiş. "Bir ben var bende benden içeri." Psikolojik benliğimden bahsetmiş. Aynen öyle tabii ki. Yani şu: bir ben var, bende psikolojik benden içeri. Biraz daha açarsak cümleyi: bir öz benlik var, hakiki bir benlik var, bende psikolojik benliğimden içeri.
İkincisi mi? Hangisi? İkincisi o bende değil. Orada uyarmak istediği şey şu: bak, bu dışarıda, orada, burada değil. Sen bunu elde etmeyeceksin. Sende yine o, yani. Her ne kadar sen onun farkında olmasan da o yine sendedir. O yüzden öz bir ben var, bende. Başka bir yerde değil. Yani onu ben elde etmeyeceğim. O bir yerlerde de, ben ona gidip sahip olmayacağım. O yine sende. Her ne kadar farkında olmasan yine sende. Her ne kadar inkâr etsen yine sende.
Neden "içeri"? Neyin içerisinde veya neyden daha içeride? Yani bu şu demek: bir şey onu örtüyor demek. İçeride ama o bir şey tarafından perdelenmiş, bir şey tarafından örtülmüş. Hani mesela bir kutu düşünün. Siz diyorsunuz ki bir kişiye "bak orada mücevher var." O diyor ki "nerede?" Sen diyorsun ki "kutunun içinde." Aslında "nerede" diye sorulmasının nedeni görünmediği için, yani bir şey tarafından örtüldüğü için. İşte insanoğlunun temel problemi nedir? Öz benliğimizin, öz varlığımızın psikolojik benlik tarafından örtülmesidir. Onun tarafından örtüldüğü için -bakın, yok edildiği için değil, örtüldüğü için- biz içeride olan bir şeyi arıyoruz. İçeride olan bir şeyi bulmak durumundayız.
İşte aslında Yunus Emre'nin o dizesi, insanı anlatacak bir kitabın aslında en güzel başlığıdır aslında. "Bir ben var, bende benden içeri." Bazı kişiler bunu insanın psikolojik düzeyinde birçok benlik damarları var buna yormuşlardır. Bu çok hatalı bir şeydir. Yani işte görünen bir benliğim var, içeride kendimin hissettiği farklı bir psikolojik benliğim var, birçok benlik durumlarımız var; işte "bir ben var, bende benden içeri" falan diye bunu psikolojik benliklerin birbiri içine geçmiş durumu olarak algılıyorlar ki bu çok temel bir hatadır. Onun için ermişleri anlarken, özellikle bu nitelikteki sözlerini, hikmetlerini anlarken, psikolojik benliğimizle düşünmemeye çalışmalıyız. Çünkü psikolojik benliğimiz bu gibi hakikatleri kavrayacak nitelikte değildir. Onları kendi düzeyine indirgemekten başka yapacağı bir şey yoktur.
Hani bazı insanlar der ya işte "ben görünürde şöyle davranıyorum, böyle davranıyorum, ama benim içimi bir sorsan. Bir de bana sor." Denilen şey bu değildir. Hani "bir ben var bende benden içeri" sözünde kastedilen şey bu değildir. Bunun hiçbir hakikat noktasında bir değeri olmazdı o zaman. Orada Yunus Emre'nin dediği bir ben var; işte o senin gerçek öz benindir ve o sendedir. Başka bir yerde değildir veya kaybettiğin bir şey de değildir. Uzaklarda aramana da gerek yok. O sendedir. Ama bu psikolojik benlik... Yani onun tarafından, onun tarafından gizlenmiş bir durumdadır. Aslında insanoğlunun yegâne temel gerçek algı noktası aslında buradan başlar.
Ya böyledir ya değildir. Yani ya Yunus Emre doğru söylüyor bu anlamda, veyahut da yanılıyor. "Bir ben var, başka da bir ben yok" noktasındayız. Ya da işte bütün bilgelerin, bütün hikmet sahiplerinin idrak ettiği bu doğrudur. Peki düşmüş olan bizler için burada temel mesele nedir? Bu psikolojik benden içeride olanı göremiyoruz, farkında değiliz. Onu ortaya çıkarmamız gerekiyor. Daha doğrusu onu keşfetmek gerekiyor. Onun üzerindeki örtüyü kaldırmak gerekiyor.
Nefsi Arındırmak
İşte insanoğlunun aslında bir anlamda nefsini temizlemesiyle kast edilen şey o örtünün temizlenmesidir. O örtünün şeffaflık kazanmasıdır. Psikolojik benlik temizlenince, yani şeffaf bir nitelik kazanınca, bir şeyi örtmekten çıkmış olacak. Mesela cam eğer düz ve şeffafsa arkasını gösterir. Ama lekelenmişse, kirlenmişse, tozlanmışsa, o zaman arkasındaki şeyi göstermez. Niye bize nefsimizi temizlemekten, benlikten arınmaktan, benliği aşmaktan bahsediliyor? İşte bütün nedeni bu yani. Evet, yani o psikolojik benliğin mahiyetini fark etmek, onun taşıdığı nitelikleri, rolleri, tavırları fark etmek, onları doğal hale getirmek ve onlarla da özdeşleşmemek. Onlarla özdeşleşmeme bir arınma sürecini gerektiriyor. Dolayısıyla bütün dini metinlerde kastedilen nefsi arındırmak, aslında bunu bize hatırlatan bir şeydir.
Peki bunu hatırlamadığında ve bunun üzerinde çalışmadığında ne olur? Hayatı psikolojik benliğinle yaşarsın. Onun kendine göre gidiş gelişleriyle, artıları eksileriyle, hoşnutluklarıyla, hoşnutsuzluklarıyla yaşarsın. Veyahut da işte onu aşarsın, işte o büyüklerin, mesela işte Niyazi Mısri'nin, Yunus Emre'nin ve o hakiki özlerini idrak etmiş insanların haline ve farkındalığına ermiş oluruz. Bu kişisel bir şey değil. Yani bu Yunus Emre'ye has bir şey değil veya Niyazi Mısri'ye has bir şey değil. Bu evrensel olarak, insan olarak var olan her varlıkta var olan bir gerçekliktir. Yani bu anlamda kimsenin kimseden öz itibariyle bir farkı yoktur. Yani Yunus Emre'nin özüyle, Niyazi Mısri'nin özüyle, günahkâr bir insanın özü arasında bir fark yoktur. O yüzden işârî bir yorum olarak şu denir: "Size içinizden bir peygamber gelmiştir" sözü, aslında özünüzden bir peygamber gelmiş demektir. Dolayısıyla o peygamber sizin özünüzü temsil ediyor. Dolayısıyla Hz. Muhammed'deki öz senin özündür. Arada bir fark yoktur.
Psikolojik Benliğin Temel Yanılgıları
Dediğimiz gibi ruhsal özden psikolojik benliğe düştüğümüzde varlıkla ilgili, kimlikle ilgili yanlış algılarımız ve değerlendirmelerimiz olur. Kendimizi eksik hissederiz, mahrum hissederiz, kaygılanırız, aldanırız, aldatırız. Bütün bunların temeli psikolojik benlik tuzağından çıkamamış olmanın sonuçlarıdır. Bu aldanışların temel noktalarını biraz açarsak, mesela en temel şey nedir? Psikolojik benliğin ilk ve en temel şeyi bedenle özdeşleşmektir. Kendimizi bedenle özdeşleştiririz. Eksiklik hissi duyarız. Ölüm kaygısı duyarız. Kimlik karmaşası ve var olma gerilimi yaşarız.
Kendimizi ispat etme gerilimi yaşarız. Yanlış değerlendirmelere kapılırız. İlişkilerde bağımlılıklar ve takıntılar yaşarız. Sosyal anlamda ya aşırı sosyalleşme ihtiyacı duyarız ya da sosyal anlamda kaçınma ihtiyacı duyarız. Aslında bunlar ikisi de ego tuzağıdır. Mesela sosyal olamadığında rahatsız olmakla sosyal ortamlardan kaçınmak, aynı düzeydeki bir bilincin farklı yansımalarıdır. Birisi sosyal hayatın içinde var olmaya çalışıyor. Öbürü sosyal hayatın içinde küçük düşme, sosyal hayata adapte olamama, onun gerektirdiği özelliklere sahip olamama kaygısıyla ne yapıyor? Aslında sosyal alandan kaçınmaya çalışıyor. Öbürü de sosyal alanda var olma ile, sosyal alanda kendini ispat etme ile, sosyal alanda kendini gösterme ile tatmin olacağını zannediyor. İkisinin de temel kaynaklandığı nokta psikolojik benliktir.
Başka ne olabiliyor? Mesela güçlü olma arzusu duyuyor ve zayıf olmaktan rahatsız oluyor. Haz ve zevklere aşırı bir düşkünlük olabiliyor. Çünkü var olmak için psikolojik benlik, dikkat ederseniz, bu noktada bir şey hissederek var oluyor. Mesela dikkat edin, uyuduğunuzda büyük oranda psikolojik benlik sönümleniyor. Psikolojik benlikten kurtuluyorsunuz. O yüzden gerçek anlamda uyuduğunuzda rahat ediyorsunuz. Aslında uyumak, psikolojik benliğin yükünü, gerilimini kenara koymak, onu bir anlamda nötralize etmek içindir. O yüzden "uykuyu sizin için bir rahatlama kıldık" diyor Allah. Psikolojik benlik biraz gerginlik oluşturan bir mahiyete sahiptir. Uyanınca benlik uyanmış oluyor tekrar.
İşte ermişler genellikle, onların uykuları bizim uykumuz gibi değil. Mesela işte "âlimin uykusu ibadettir" denilmesi, öyle çok kitap okuyan fıkıh âlimleri, tefsir âlimleri manasında değildir. Âlim, marifete ermiştir; onlara âlim deniyor. Âlimin uykusu ibadettir. Onlar uykuda başka âlemlerde ve bildiğimiz bu âlemde yine iş görürler. Yine bir şeyler yaparlar. O yüzden onların uykusu çok hafiftir veya çok derin âlemlerde iş görüyorlarsa, bize göre çok derin bir uykuya dalmış gibi gözükebilirler. Ama onlar bizim gibi bir uyku durumunda değiller.
Evet, dolayısıyla aslında burada insan şunu sormalı: Yani "ben kendimi ispat etmeye çalışıyorum" dediğimde bu "ben" nedir? Kimdir? Gerçek özün müdür? Mesela gerçek özün kendini ispat etme ihtiyacı var mıdır? Gerçek özün kendini savunma ihtiyacı var mıdır? Gerçek özün mükemmel olma gibi bir derdi var mıdır? Bunları analiz ettiğinde, insan anlayabildiği oranda, o zaman aslında psikolojik benliğin bu tutumlara sahip olduğunu görecektir.
Peki o zaman bu psikolojik benliği ne yapacaksın? Yok mu edelim? Yok, yok edilmesine gerek yok. O hizmet etmelidir. Ölçüsünü aşmamalıdır. Yani ruhsal bilinçle bir şey ortaya koyman gerekiyorsa, psikolojik benliğini kullanarak bir şeyi ortaya koyarsın. O, ruha o anlamda hizmet eder. Yoksa kendi başına buyurup... Mesela temel farkı şudur: bir insanın bir şeyi psikolojik benlikle yapmasıyla, ruhsal bilinçle yapması arasındaki temel fark şudur: o gerçekleşmezse rahatsız olmaz. Rahatsızlık duyan psikolojik benliktir. Psikolojik benlik orada bütün gerilimi yaşıyor.
Evet. Yani mesela şöyle düşünün. Diyelim ki bir süvari, atıyla bir hendeği atlayacak. Şimdi olgun bir süvari ve olgun bir at olduğunu düşünelim. Denedi, hendeği atlayamadı. Süvari de at da rahattır. Hiçbir problem yoktur. Eğer at iyi bir at değilse, atlayamamaktan dolayı gerilim duyar ve bunu bir problem haline getirir. Anlatabildim mi?
Veya başka bir örnek vereyim. Diyelim ki bir insanın bir köpeği var. Köpeğine bir iş verdi. Diyelim ki işte bir yeri korumak. Şimdi diyelim ki köpek, üstesinden gelemeyeceği bir şeyle karşılaştı ve orayı koruyamadı. Şimdi olgun bir köpek sahibine döner. Sahibi de ona "tamam" der, "durumu gördüm, sen o şeyin üstesinden gelemezsin, senin gayretin kâfidir, oturabilirsin" der. Köpek de efendice oturur. Ama terbiye edilmemiş bir köpekse, sahibi ona "dur" da dese, zaten sahibinin sesini duymaz ve havlar ve öfkelenir.
İşte bizim psikolojik benliğimiz buna benziyor. Biz sahibimizin sesini de duymuyoruz. Ve psikolojik benlik orada kendi başına, işte artık öfkelenmişse öfkesiyle, korkmuşsa korkusuyla, gerilmişse gerilimiyle, kendini savunma arzusuyla tetiklenmişse o arzuyla hareket etmeye çalışıyor. Ve arzu ettiği şeyi elde etmeye odaklanıyor. Halbuki öz şunu diyordur belki ona: "Sen elinden geleni yaptın, artık daha fazla hareket etmene, daha fazla o olayı zorlamana gerek yok." Ama psikolojik benliğimiz özü duymuyor ki. Hatta zorluyor. Olmuyor, en sonunda hırsından büyük bir sıkıntı yaşıyor kendi kendine. Veyahut da geri çekiliyor ama bu içinde bir ukde olarak kalıyor. Yani illa öfke değil, burada psikolojik benliğin tutumu. Bazen de geri çekilirsin ama psikolojik benlik orada kendini mahrum hisseder.
Hz. Peygamber ve Hudeybiye Örneği
Mesela bakın, bunun en mükemmel örneği hep söylediğim örnektir. Bu birçok noktada açılım kazandıran bir şeydir. Mesela Peygamber, Medine'den Mekke'ye umre için, yani bir dini bir ziyaret için, yola çıkmış. On beş-yirmi kilometre kala durdurulmuş. Ve Peygamber orada durumu bütün olarak analiz etmiş ve durmuş. Ama diğer bütün arkadaşları -kimisi moral bozukluğu yaşamış, kimisi iyice yıkılmış, Hazreti Ömer gibileri öfkelenmiş, anlatabildim- ama Hazreti Peygamber sakin ve rahat. Orada durumun gerektirdiği tavrı sergilemiş. Ne psikolojik benliği ne özü herhangi bir travmatize durum yaşamamış. "Bir gün size göstereceğiz, ödeteceğiz" bunu dememiş. Neden? Öz ve psikolojik benlik doğru ve denge içinde bulunuyor orada, Peygamber'de.
Peygamber'in diğer arkadaşlarında ne var? Henüz daha tam bir dönüşüm gerçekleşmemiş. Mesela Hazreti Ömer hak ve adalet duygusuyla "biz haklıyız, bunlar da zalim, bunlar da bize haksızlık yapıyorlar, bundan dolayı ben buna tahammül edemiyorum" diyor. Görünürde ne kadar makul bir şey, değil mi? Ama yanlış bir şey. Onun için egonun böyle hak, hukuk, adalet üzerinden tepkilerine karşı uyanık olacaksınız. Biri size haksızlık yapabilir. Siz de elinizden geleni yaparsınız. Ama o haksızlığı gideremezsiniz. Orada psikolojik benliğe düşen nedir? Bunu tam bir şekilde kabul etmektir. Hiç rahatsız olmadan, hiçbir mahrumiyet, eksiklik hissi duymadan.
Mesela Hz. Yusuf demiş midir "ömrümün bir kısmını hapislerde çürüttünüz" demiş mi? Dememiş. Öyle bir kayıp hissi duyan egodur yani, değil mi? Kaydediliyor: egodur. Dikkat edeceksin. Kimin ömrü hapiste çürüyor ki? Kim bunu söylüyor? Kim böyle bir algı üretiyor? Anlatabildim mi? Bu algıya sahip olan kim? Onun için psikolojik benlik bazen çok kendince bir hak, adalet noktasına tutunarak tepki üretir. Ve bu çok güçlü bir tepkidir. Neden? Çünkü çok doğru kavramlara dayanıyor. "Bu haksızlık. Ben böyle bir haksızlığa katlanamam. Böyle bir haksızlığı kabul edemem." Niye kabul edemiyorsun ki? Bakın burada ilkesel bir şey yok aslında.
Egonun derdi o değil. Egonun derdi kendisinin haksızlığa uğradığı ve bundan dolayı yaşadığını hissettiği mağduriyet. Konu orada haksızlık değil. Anlatabildim mi? Yoksa Hz. Yusuf da haksızlığa uğradı yani. Haksızlığa uğramak ayrı bir şey, uğradığı haksızlıktan dolayı mahrumiyet duymak, bir eksiklik, bir mağduriyet hissetmek ayrı bir şeydir. Bunları ayırt etmezseniz o tür benliklerin tuzağına düşersiniz. Onun için olguyla, o olgudan rahatsız olan benliği birbirinden ayırmak gerekir.
Hudeybiye'de yapılan şey de bir haksızlıktı, değil mi? Kâbe, yani Mekkelilere göre de, yani hiçbir zaman engellenmez yani; o Mekkeli Arapların geleneğinde Allah'ın evini ziyaret eden hiçbir kimse engellenmez yani. Onların kendi kültüründe böyle. Ama engellediler yani, kendi kurallarını çiğnediler aslında. Ama Peygamber herhangi bir benlik odaklı bir tavır sergilemedi. Ve onlar bu haksızlığı yapmalarına rağmen Peygamber orada bir mahrumiyet, bir şey duymadı.
Ve bakın çok ilginç bir şey. Orada devam ediyor. Mesela bir anlaşma yapılıyor. Anlaşmada "Allah'ın Resulü Muhammed ile Mekkeliler arasındaki anlaşmadır" diye bir anlaşma metni hazırlanıyor, Müslümanlar tarafından konuşulan şeylere göre. Anlaşma metni imzalanacak. Mekkeli diyor ki "bu ne?" "Allah'ın Resulü Muhammed" olmaz; biz zaten Allah'ın Resulü olduğuna inansak zaten bu durum olmazdı, diyor. Tamam, mantıklı. Fakat bakın burada şu yok: "Ben Allah'ın Resulüyüm, sen bana yalancı mı diyorsun?" değil mi? Öyle bir şey yok.
Aslında bir anlamda onu demiş oluyor aslında Mekkeliler; yani sen Allah'ın Resulü değilsin, dolayısıyla "Allah'ın Resulüyüm" diyorsan yalancısın. Aslında ona yalancı diyorlar son tahlilde. Ama bakın, tabii kabul etmiyor. Yani son tahlilde Peygamber'i zımnen aslında Allah adına yalan söyleyen veya hasta bir insan -iki ihtimalden biri- olarak görüyorlar. Başka bir ihtimal yok, var mı başka bir ihtimal? Yok yani. Yani ya hastadır -psikiyatrik bir bozukluk vardır- ya da yalan söylüyordur aslında. Biz bazen, dikkat edin, biri bize bir şey söylediğinde "ne demek istiyorsun, yani ben yalancı mıyım" deriz. Aslında bu nedir? Bir kimlik problemimiz var orada yani. Anlatabildim? Bir kimlik problemimiz var. Onu görmemiz gerekiyor. Kimlik problemi kimde olur? Psikolojik benlikte olur.
O noktada bakın Peygamber bir kimlik tartışmasına girmiyor. Hatta Müslümanlar o ibareyi silmeye yanaşmıyorlar. Peygamber kendi siliyor yani. Evet, diyor ki "Abdullah oğlu Muhammed olsun." Abdullah'ın oğlu Muhammed. "Allah'ın Resulü Muhammed" değil, "Abdullah'ın oğlu Muhammed." Bakın, psikolojik benliğin bir kimlik problemi yok. Kimlik problemi psikolojik benlikte olur.
Mesela biri bize dese "ben seni beğenmiyorum," biz ne diyoruz? "Kimsin sen bunu diyen?" Kimlik problemi olan bir benlik. Beğenmeyebilir seni, ya sen dersin ki teşekkür ederim, merak edersin beğenmediğin şey nedir, belki düzeltebileceğin bir şeydir değil mi, düzeltirsin. Veyahut da senin için doğru bir şeydir, o kişi onu beğenmiyordur, değil mi? Mesela bir kişi benim bu konuşmamı beğenmeyebilir, saçma bulabilir, değil mi? Birisi bana şu anda diyebilir "çok saçma bunlar, boş şeyler, işte mistik spekülasyonlar" diyebilir, değil mi? Ben de derim ki "saygı duyarım, bu senin kanaatindir ama ben senin düşündüğün gibi düşünmüyorum." Bu kadar.
Eğer bir kimlik problemim varsa veya bu bilgiyle özdeşleşen bir benliğim varsa, değil mi, onu kendime hakaret olarak algılarım. Onu nasıl alt edeceğimi düşünürüm, değil mi? Etrafımdaki diğer kişilerden destek almaya çalışırım. Bütün bunları yapmaya çalışan kim olur? Psikolojik benliğim olur. Psikolojik benliğin tuzağına düşmezseniz kimlik problemi yaşamazsınız. Bütün problem oradan kaynaklanır.
O yüzden çok önemlidir bu. Peygamber'de hiçbir kimlik problemi yok. Kabul ederler, etmezler, onaylarlar, onaylamazlar; herhangi bir kimlik problemi yok. Bir şey yaptınız, insanlar beğenmedi, olabilir. Bakarsınız beğenmemelerinde objektif bir tutum mu var, varsa düzeltirsiniz yaptığınız şeyi. Yoksa "saygı duyarım, o senin kanaatindir, anladım, dikkatle dinledim, değerlendirdim, ama onaylamıyorum" dersiniz. Hiçbir alınganlıkta, hiçbir karşıdakini küçümsemede duymazsınız.
Mesela diyelim ki "sen ne anlarsın ki?" demek nedir? Bir kimlik problemidir. Aslında "ben anlayışlıyım, zekiyim, akıllıyım, sen de geri zekâlısın" demektir aslında. Bunu yapan benlik bir kimlik kaygısı duyuyor, değil mi? Bütün dikkat ederseniz, bize bütün yükü yükleyen benlik problemidir. Psikolojik benlikle özdeşleşmektir. Çünkü o psikolojik benlik doğal da değil bir de. Temel problem o. Yani psikolojik benlik doğal olsa bir sorun oluşturmayacak. Psikolojik benlik doğasından koptuğu için, ruhun ışığından mahrum olduğu için, kendi başına bir şeyler yapmaya çalışıyor.
Mesela sevilmediğinde rahatsız oluyor. Önemsenmediğinde rahatsız oluyor. Bir şeyi hatalı yaptığında rahatsız oluyor. Mesela hiç gördünüz mü, mesela bir hayvan bir şeyi yanlış yapıyor, saçını başını yoluyor, var mı böyle bir şey? Yok. Yanlış yaptıysa gidip düzeltiyor. Diyelim ki bir kuş yuvayı yanlış yaptı, bozuk yaptı. "Allah kahretsin" diye yuvayı dağıtan bir kuş yok. Bozuk olan şeyi gidip düzeltiyor, değil mi? Öbürü bir ego takıntısıdır yani. Burada anlamamız gereken o. Çözmemiz gereken odur. Yoksa biz dışarıya odaklandığımızda yanlışa düşmüş oluyoruz. Hayat doğal bir şekilde nasılsa öyle yürür. Sen özünden gelen bir farkındalıkla o akışa katkıda bulunursun. Ama egonla değil. Anlatabildim mi?
Ego Stratejileri ve Kısır Döngü
Ruhsal asli doğamızdan kopuşun neden olduğu zayıflık, fark edilme ihtiyacı, eksiklik hissi, derinden incinme, utanç, keder, yetersizlik, mahrumiyet, kimliksizlik o denli büyüktür ki benlik bu durumla baş edebilmek için çeşitli yol ve stratejilere başvurma zorunluluğu duyar. Şimdi bir egomuzu yaşıyoruz, yani psikolojik benliğimizi. Bu yetmiyor. Bir de bunun bir türevi var. O da ne? Psikolojik benlik, hoşlanmadığı durumların üstesinden gelmek için bir yanlışa daha gidiyor. Onlar da ego stratejileri oluyor. Evet, yani o yanlış tutumla baş etmek için başka yanlışlıklar yapıyor.
Hani Mevlana'nın güzel bir hikâyesi vardır. İşte usta çırağına der ki şu dolabı aç, orada bir şişe var, onu getir. O da gider açar. Usta der "burada iki şişe var." O da der ki "birini kır, öbürünü getir." Sağdakini kır, soldakini getir. Sağdakini kırınca soldaki de gider. Neden? Çünkü burada problem olan şaşılık yani. Aslında burada Nasreddin Hoca'nın -özür dilerim, Mevlana'nın- ifade ettiği şey şu: sen bir ikilik, bir çelişki gördüğünde, sen buradaki sorunun kendi gözünde, yani kendi algında olduğunu kavrayacağına, gidip ego üzerinden bir çözüm yolu buluyorsun. Aslında Mevlana'nın söylediği şey o yani; bir sağdakini kırıyorsun, değil mi? Ego bir ikilik çelişkisini ortadan kaldırmaya çalışıyor. Neyle yapmaya çalışıyor bunu? Yanlış algısı üzerinden yapmaya çalışıyor. Ve ona demiş oluyor ki, bak, aslında orada çözüm olmadı yani. Sen bir şeyi çözmedin. Asıl çözüm o ikilik algısındaki benliğin fark edilmesi ve onun onaylanmamasıdır.
Ben mesela olumsuz bir olayı görürüm, olumsuz olduğunu tanımlarım, onu çözmeye çalışırım. Egom da öbür taraftan der ki "ben bundan çok rahatsızım." Ben de egoma derim ki "olmayıver o zaman." "Olma, rahatsızım." "E rahatsızlığı çözmek için ne yapacaksın?" "İlla şunu yapacağım ve o olumsuzluğu ortadan kaldıracağım." Peki imkân var, diyelim ki kaldırdın. Kaldıramadın, ne oldu? Ego orada ne yapacak? Bir sıkışma yaşayacak, bir çelişki yaşayacak. Bu sefer ne yapacak? Onu çözmek için, o çelişkiyi çözmek için, yanlış bir strateji üretecek. O yanlış strateji ikinci bir yanlış olacak. İşte psikolojik benliğin bir de böyle stratejileri var.
Nedir bunlar? İşte mizaçlara göre değişiyor. Mesela birininki öfke ve kabullenmeme. Hani çok meşhurdur ya, artık "böyle sindiremiyorum, kabullenemiyorum." Bu ne demek "sindiremiyorum"? Egonun bir karşıt stratejisi. "Ben bunu kabul edemem." Peygamber senden daha mı az hak ve adalet duygusuna sahipti de o kadar haksızlığı, adaletsizliği kabullendi? Değil mi? Sen çok mu olgun adamsın da kabullenemiyorsun? Burada kabullenemeyen kim? Ego işte. Ve bunu ne yapıyor? Kendince doğru bir stratejiyle, ama gerçekte çok yanlış bir stratejiyle, çözmeye çalışıyor. Onu çözümlemeye çalışıyor. O yüzden öfke ve kabullenmeme, özellikle mizaçlar açısından söyleyecek olursak, birilerinde çok temel bir problemdir. Kendilerince yanlış buldukları şeyleri kabullenememe.
Mesela düşünün, Hz. Peygamber on üç sene Mekke'de o kadar eziyet çekti, hiç "ben bunu kabullenemiyorum, artık dayanamıyorum" dediği var mı? Yok. Durumu analiz etmiş, yapabileceği en olumlu tavrı ve tutumu sergilemiş ama hiçbir zaman psikolojik benliğin "kabullenemiyorum, artık dayanamıyorum" tuzağına düşmemiş. Dolayısıyla biz şunu kesinlikle fark etmeliyiz: psikolojik benlik bize yanlış bir şekilde bir şeyi dayattığında, arkasından bir de kendine göre çözümler üretir. Bir de onları dayatır bize. İşte o nokta, insanın bir kısır döngüye girdiği süreçtir. O kısır döngüye karşı uyanık olmalısın.
Başka ne olur psikolojik benlikte? Mesela mizacı özellikle iki olanlarda kendini iyi ve değerli gösterme ve beğendirme arzusu oluşur. Mesela fark edilmiyor, dikkate alınmıyor, ne yapıyor? Göstermeye çalışıyor. Veyahut da diyelim ki bir noktada beğenilmemiş, başka şeyler üzerinden beğeni oluşturmaya çalışıyor. Veyahut da bir strateji daha üretiyor: "ben de seni beğenmiyorum" diyor. Şimdi ne oldu burada? Psikolojik benlik, içinde bulunduğu algı noktasında hoşlanmadığı bir şeyle karşılaşınca yanlış stratejiler üretmeye başlıyor. Yanlış üzerine yanlış strateji üretiyor.
Onun için hayatta şuna dikkat edeceksiniz: insanlarla, psikolojik benlikleri negatif şekilde tetiklenmişse, onlarla tartışarak veya böyle laf yarıştırarak konuşmanın hiçbir anlamı yoktur. Hiçbir şey kazandırmaz size. Çünkü benlik orada yanlış strateji üretmekten başka bir çözüm yolu bulamaz. Çünkü zaten orada bir körleşme olmuştur. O körleşmeden dolayı yanlış strateji işe yaramaz, başka bir yanlış strateji üretir, o da yaramaz, o da başka bir yanlış strateji.
"Hocam, o zaman böyle bir durumla karşı karşıya kalmamızda konuyu başka bir yere çekmek olur mu?" Başka bir yere çekmek olur. Çok farklı bir konu. Tabii, tabii. Yani "bunu daha sonra konuşalım, işte ben biraz daha düşüneyim, sonra bir daha konuşalım" gibi. Tabii yani bazen tabii ki karşıdaki insan "bak konuyu değiştirme falan" diye ısrar ederse, o zaman ona da dikkat edeceksin. Diyeceksiniz ki mesela "bu konuyu ben bir daha düşüneyim, sonra tekrar konuşalım" gibi. Yani aslında karşıdaki insana da duyulan saygı ve hürmet adına. Çünkü o an o kişi kendinde değil yani, kendi konuşmuyor.
Susmak, Durmak ve Tartışmamak
Evet, yani deyim yerindeyse psikolojik benliği hep konuşuyor zaten de, bir de psikolojik benliğin en arızalı damarları konuşuyor yani o anda. O anda normal veya sağlıklı psikolojik tarafları da değil, tamamen sağlıksız tarafları konuşuyor. O zaman o konuşmak ona da zulüm. Bu konuşmaya devam ettiriyorsanız siz de yanlışsınız. Çünkü psikolojik benlik negatif bir sarmala girdiği anda objektifliğini taşımıyor zaten. Sübjektifliği konusunda daha da büyük bir çelişkiye düşer. Anladın mı? Sübjektifliği daha da artar. Yanlışı daha da artar. O yüzden dikkat edin, bazı böyle tartışma durumlarında iki taraf da böyle iyice negatife, negatif sarmala kapıldığında, iki tarafın da normalde hiç söylemeyecekleri ve yapmayacakları şeyleri yapar ve söylerler. Neden? Çünkü orada negatif bir sarmal işliyor.
İnsan böyle bir durumda en azından kendisi buna dikkat etmelidir. Demelidir ki "şu anda negatif sarmala girebilirim, o zaman durayım." Durmak. Durmak hayatta çok ama çok önemli bir değerdir. Durabilmek, yani psikolojik negatif benliklere "dur" diyebilmek çok değerli bir haslettir. Bunu bazı sufi uygulamalar mesela bazen yapar. Diyelim ki negatif sarmala girdi, ona der ki "sus" veya "dur." Tabii ki iyi dinleyici biri olmalıdır ki bunu yapabilsin. Eğer o terbiyeye girmemiş biri olsa, orada ne susabilir ne durabilir. İşte o susmak ve durmak, psikolojik benliği negatif sarmala girdiği ve negatif stratejiler üzerinden hayatı domine etmeye çalıştığı durumda çok temel bir şeydir, adımdır. Dur egzersizleri çok önemli. Yani susmak ve durabilmek.
Neden? Çünkü orada benlik negatif stratejiler üretiyor. O yüzden mesela kâmil insanlar niye tartışmazlar biliyor musunuz? Bu yüzden tartışmazlar. Bir şeyi müzakere etmek başka bir şeydir. Müzakere ederler. En zıt anlayıştaki bir insanla bile bir şeyi müzakere edebilirler. Ama ne zaman ki bir iş tartışmaya döndü, o kısır döngü değirmenine su taşımazlar kendileri. Çünkü bu karşıdaki insan için de zararlı bir şeydir. Dolayısıyla burada biz ne tür yanlış stratejiler kullanıyoruz, buna dikkat etmeliyiz.
Evet, kendini iyi ve değerli gösterme, beğendirme, alınma, gücenme, laf dokundurma, surat asma. Bütün bu stratejileri düşünün yani, genişletin. Ben birkaç tanesini söylüyorum, geri kalanını sizin ferasetinize bırakıyorum. Ve hayatta gördüğünüz birçok şey bunu bize gösterecektir.
Peki biz yıllarca yaşadığımız, bu negatif, bu geldiğimiz negatif stratejileri bir anda ortadan kaldırabilir miyiz? Büyük oranda kaldıramayız. Fakat şunu tanımlamalıyız: ben ne tür negatif yanlış stratejiler kullanıyorum? Veya benliğim bana hangi yanlış stratejileri çözüm diye sunuyor? Ben de onları çözüm diye kullanıyorum. Bunları fark etmeliyim. Yani hangi negatif stratejiler benliğim tarafından önüme çözüm diye sunuluyor. Anlatabildim mi? Bunlara karşı uyanık olmalıyım ki onlar üzerinde çalışabileyim. Eğer ben bu tanımlamaları yapamazsam, o stratejiler bende tetiklendikleri zaman ortaya çıkacaklardır.
Mesela diyelim ki işte bazı ermişler vardır, mesela alınmak üzerine senelerdir çalışmıştır. Hatta şunu ifade etmiş bir zat var: hani "kırmamak kolay ama kırılmamak zor" demiş. Neden? Çünkü o psikolojik benlikte güçlü bir damar. Dokuz mu, iki de olabilir, dokuz da olabilir, ikisinden biri. Yani mesela alınmamak kolay bir şey değil. Anlatabildim mi? Dolayısıyla bunun üzerinde daha dikkatli çalışacaksın.
Mesela bir insan hak etmediğin bir söz söyledi. Veyahut da çok samimi bir dostun senin hakkında hiç düşünülmeyecek bir şey düşündü. "Ya işte çok alındım sana. Hani başkası böyle düşünse alınmam ama sen böyle düşündün ya, çok alındım." Haykırın, niye alındın yani? Bak, alınan kim? Evet, dostumun gözünde iyi olarak algılanmak isteyen ego yani. Eğer o egonun algısının içinde olmasan, diyeceksin ki "ya bak benim dostum, veya işte hakikaten iyi bir insan, ya nasıl oldu da böyle yanlış düşündü?" "Bak benim hakkımda nasıl düşünür" değil. "Nasıl olur da şu olguyu bu kadar yanlış değerlendirdi, yorumladı" diye sen onu düşünürsün. Yoksa yanlış algılanmanın derdine düşen egonu düşünmezsin. Onun için egomuzun ne gibi yanlış stratejilerle karşımıza çıktığını, bize hangi yanlışları doğru diye tanımlayıp önümüze koyduğunu fark etmeliyiz. Ve onlara karşı uyanık olmalıyız.
Bugün insanlarda böyle artmış bir şey var, değil mi? İşte böyle organik yiyecekler, doğal yiyecekler. Bundan çok daha önemli olan şey psikolojik anlamda doğal ve organik yaşamak. Değil mi? Bedensel olarak en fazla bedenini yıpratırsın yani, ama psikolojik olarak çok şeyin yıpranır. Mesela doğal savunmak, değil mi, kendini doğal bir şekilde savunmak, bir de sağlıksız bir şekilde savunmak, ikisi arasında ne kadar büyük bir fark var. Doğal bir şekilde reaksiyon göstermekle doğal olmayan bir şekilde reaksiyon göstermek, doğal bir şekilde kendini ifade etmekle yanlış, abartılı, ölçüsüz bir şekilde kendini ifade etmek. Değil mi? Biz psikolojik anlamda işte o doğal, organik tutumu tekrar kazanmak durumundayız. O zaman hem psikolojik benliğimiz rahatlayacak hem de asıl olan biz kendi özümüzün farkına varma imkânı bulacağız.
Çünkü bakın şunu hiçbir zaman unutmamak lazım: bütün bu problemlerin temel anlamda zararını gören psikolojik benliktir. Yani niçin değişmeliyim? Psikolojik benlik için aslında, en temelde, yani psikolojik benlik de rahatlasın yani. Çünkü o çok büyük efor sarf ediyor. Hani böyle bazı terbiyeden geçmemiş köpekler vardır, olur olmaz her şeye havlarlar, değil mi, her gelen geçene havlar. Halbuki ona düşen şey nedir? Koruduğu alana zarar verecek kimseye karşı tepkisini koymaktır, değil mi? Bakarsın her şeye havlar. Şimdi en büyük eziyeti kim yaşıyor orada? Kendisi yaşıyor.
Şimdi bu bahsettiğimiz süreçte en büyük problemi kim yaşıyor aslında? Psikolojik benlik yaşıyor. Zaten niye terapiye ihtiyaç duyuluyor? Kim terapi ediliyor, veya ne terapi ediliyor? Psikolojik benlik terapi ediliyor. Yani yanlış yerden bakıyor. Yanlış stratejiler üretiyor. Onun bütün yükünü ve cezasını taşıyor. Ondan sonra da çıkmaza giriyor. Ondan sonra da çözüm yolu arıyor. Anlatabildim mi? Kendi kendinedir yani. O yüzden kendimizi analiz ettiğimizde, rahat etmek için biz bu dönüşümü yaşamalıyız aynı zamanda. Yani psikolojik anlamda psikolojik benliğimizi de rahatlatmak için biz bu süreci yaşamalıyız. Çünkü o bize yük olduğu gibi kendi kendine de yüktür.
İç oluşma, hepsi, bütün hepsi yani. Kaygılarımız, arşivlerimizin içinde kaybolmalarımız, değil mi, senelerin içinde kaybolursun. "Bu bana bunu yaptı, şu bana şunu yapmamalıydı, ben bunu hak etmiyordum," değil mi? Beden de yoruluyor. Beden yoruluyor tabii. Bedene psikoloji, bedene de etki ediyor. Rahat uyuyamıyorsun. Kaygılar, hoşnutsuzluklar. Bütün o bahsettiğimiz psikolojik ve o psikolojinin bedene yansıttığı bütün problemlerin çözümü psikolojinin dengelenmesidir. Ama işte şunu anlamak lazım: psikolojinin dengelenmesi için onun mentalitesinin üstünde bir anlayış gerekiyor. İşte o ruhsal bilgeliktir, ruhsal irfandır, gerçekliğin bilgisidir. O zaman psikoloji de dengelenir, psikoloji de rahat eder.
Ruhun Gözüyle Bakmak
Bizim için öze doğru olan yolculuğun da engelleyicisi değil, hizmetkârı olur. O zaman insan huzur bulur. Hiçbir ermiş, hiçbir peygamber kabul edilmeme kaygısı, kabullenilme arzusu, takdir görme, kendisine inanılma gerilimi yaşamamıştır. Bütün hepsinin nedeni ego olur idi eğer öyle olsaydı. Ama insanların bir şeyi fark etmeleri manasında onlara duydukları şefkatten dolayı gayret etmişlerdir, üzülmüşlerdir ama bu anlaşılmama veya kabul edilmeme üzüntüsü, acısı değil. İnsanların bu hakikatlerden mahrum olup kendi kendilerine acı çekmelerinden dolayı onlara üzülmüşlerdir.
Hani bazen şey olur ya, böyle bir ebeveyn olur, böyle çocuğu anlamadığı için üzülmekten ziyade "ben bu çocuğa nasıl laf dinletemiyorum" diye ona kızar, ondan rahatsız olur. Bakın, birisi ego odaklıdır, birisi bir farkındalık içerir. Sen çocuğuna bir şey anlatırsın, kavrayamadığı ve anlayamadığı için yanlış yapar ve hakikaten ona üzülürsün, dersin "keşke kavrasa." Bu doğal bir durumdur. Ama bir de "nasıl bu çocuğa laf dinletemiyorum, bak bana kafa tutuyor" veya "buna mutlaka kabul ettireceğim" derseniz, o ego odaklı bir tutumdur. Ve ilginçtir, aslında egolar sezgisel olarak egoları hissediyor. Anlatabildim? Çocuk bunu çok daha iyi hissediyor. Anlatabildim? Yani orada çocuk, ego odaklı mı bir reaksiyon veriliyor kendisine, yoksa onun için mi ona bir şey söyleniyor, hissediyor.
Tamamlıyorum bugün burada. Son olarak şunu ifade edelim: dini metinlerin veya bütün bilgeliklerin bize "kendinizi arındırın, nefsinizi temizleyin" demesinin altında yatan, bize duyulan sevgi ve merhamettir. Bu bize, bizim için söylenen bir sözdür. Ve insan şunu anlamalı: hiçbir zaman başkalarında, ötekilerinde, dıştaki dünyada temel sorunu aramamalıyız. Temel sorun gözlemleyendedir, algılayandadır, nereden baktığındadır yani.
Eğer doğru bir yerden bakmayı öğrenebilirsek, işte ona aslında hani üçüncü göz denir. Bedenin gözü iki tanedir. O yüzden Hz. İsa der ki "bedenin gözüyle değil, ruhun gözüyle bakın." Bedenin gözü aslında psikolojik bakışı temsil eder. Ama bakın çok ilginç bir şeydir, insan biyolojisinde bu önemli bir metafordur aslında. Düşünün, iki tane gözünüz var aslında, iki çeşit görüntü alıyorsunuz dışarıdan, değil mi? Açıları farklı bunların. Hatta bir gözünüzü kapayıp öbür gözünüze bakarken yerlerin değiştiğini görürsünüz yani. Ama dikkat edin, ilahi sistem ne yapmış? Beyne giderken bunları birleştirmiş. Size iki görüntü vermiyor. İki gözünüz var ama beyninize iki görüntü gitmiyor. Bir yerde bunlar birleştiriliyor. Anlatabildim mi? Yani ruhsal bakış, ikilik/dualite üzerinden bakışın aşılmasıdır. Yani psikolojik benlik üzerinden bakışın aşılmasıdır. Bakın, dikkat edin, burada beynin gözü dışlanmıyor. Onu reddetmiyor. Anlatabildim mi? Bir üst noktadan bakar.
Mesela diyelim ki birisi size kibirle davrandı. Psikolojik benlik der ki "bu kibir rahatsız edici bir şey." Tamam, bak, psikolojik benliğin dediği bitti. Ruhsal bilinciniz varsa der: "acaba bu kibirlenen ve kendi kendine yazık eden bu insana ben nasıl davranabilirim, nasıl doğru bir şekilde davranabilirim" der. Ama eğer psikolojik benliğiniz sadece sizde işliyorsa, o anda dersiniz ki "ne kadar kibirli bir insan, ben böyle insanlardan hiç hoşlanmam." Onda o kibir varsa, bende en az onun kadar bir kibir var diyip kibir gösterirsiniz. Bu nedir? Bakın, psikolojik benlik bir görüntü aldı, onu tanımladı ama kendi strateji ve tepki üretme tuzağına düştü.
Şimdi eğer farkındalıklı bir insan iseniz şunu yaparsınız: psikolojik benliğiniz size yanlış bir strateji önerse de siz dersiniz ki "bu stratejiyi onaylamıyorum. Tamam senin gördüğünü anladım, sen kibir gördün, bunun yanlış bir şey olduğunu da gördüm, buraya kadar onayladım. Ama senin yanlış stratejini onaylamıyorum, şöyle davranmayı doğru buluyorum" dersiniz ve ruhsal bilincin gösterdiği yönde hareket edersiniz. O zaman işte gerçek insan olabilmemiz bu farkındalıkla gerçekleşen bir şey. Yoksa psikolojik benlik bize yanlış stratejiler ürettiğinde, biz de onları hiç analiz etmeden kabul ettiğimizde onun oyuncağı haline geliriz. Ki o da kendisi de bir oyuncaktır.
Sonuç: Şikayet Etmeden Yaşamak
Efendi olsa değil mi, insan iyi bir efendiye hizmetkâr olur, bunda bir mahsur yok yani. Ama psikolojik benlik iyi bir efendi değildir. İyi bir efendi değilse, o zaman ona hizmet etmek bütün bütün insan için büyük bir problem: kendi kendine zulmetmek. İşte aslında "insan kendi kendine zulmeder" ayetinin bir yorumu da budur. İnsan kendi kendine zulmeder. Yani açarsak, psikolojik benliğini referans, mutlak olarak kabul edersen, sen kendi kendine zulmeden hale geliyorsun. Onun getirdiği veriyi aldın ve onu öz bilincinle karşıladın; işte o zaman bak denge kurulmuş oldu.
O yüzden insan marifete erdiğinde bütün yükü psikolojik benliğinin kendisine yüklediğini fark eder. İşte o Niyazi Mısri'nin "ben sanırdım âlem içre bana hiç yâr kalmamış, ben benliği bıraktım, gördüm, ağyar kalmamış" dediği bu yani. Psikolojik benlik ne yapıyor? Sürekli "beni anlayan yok, arkadaşım yok, dostum yok, o yok, bu yok." "Ben sanırdım âlem içre bana hiç yâr kalmamış." Ben benlikten silindim, baktım diyor, ağyar kalmamış; yani öteki kalmamış. Herkesle o içsel birliğinin ve bütünlüğünün farkında, göreceli olarak yanlışlığın da farkında, fakat onlara hiçbir zaman takılmıyor. O zaman anlıyor ki bütün yükü ona yükleyen benliğiymiş.
O yüzden şu hayatta bir ilke olmalı: hayatta hiçbir şeyden şikayet etmeyeceksiniz. Anlayacaksınız, analiz edeceksiniz, elinizden gelen gayreti göstereceksiniz ama şikayet etmeyeceksiniz. Şikayet, psikolojik benliğin en meşru gördüğü ve insanların nazarında da aşağı yukarı çok meşru görülen bir şeydir. Değil mi? "Neyden şikayet ediyorsun?" "Bir yanlışlıktan." Biz diyoruz ki haklı yani, tabii ya insan şikayet eder. Bir şeyin yanlışlığıyla ondan şikayet etmek arasındaki farkı göremeyiz. Bir şeyin yanlışlığını görmek ayrı bir şey, ondan şikayetçi olmak ayrı bir şey.
İzlediğiniz için teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - "Size içinizden bir peygamber gelmiştir." (Tevbe Suresi: 128 olduğu düşünülüyor) - "Uykuyu sizin için bir rahatlama kıldık." (Sure/ayet numarası metinde belirtilmemiş, net teyit edilemedi) - "İnsan kendi kendine zulmeder." (Sure/ayet numarası metinde belirtilmemiş, net teyit edilemedi) --- ---