Özdeşleşme, Benlikler ve Sabır
Tezahür Aynı Zamanda Sınırlanmadır
Bir şey ortaya çıkma vardır; doğal olarak da bir şeyin ortaya çıkması demek onun sınırlanması demektir, aynı zamanda. Bir şey yaratılıyorsa, açığa çıkıyorsa, o aynı zamanda sınırlanmasını da getirir. Sınırsız olan bir şey olsaydı zaten yaratılma diye bir şey olmazdı. Aslında yaratılma — "yarmak" kelimesi de bazıları bunu bağlantılandırır — içindekini dışarı çıkarmak anlamına gelir. Yani yaratılış bir tezahürdür, bir açığa çıkmadır; aynı zamanda da bir sınırlanmadır. Ben mesela erkeksem, biyolojik beden sınırlarıyla kadın değilimdir. Bir kişi kadınsa erkek değildir; gözlerim siyahsa mavi değildir. Bir ortaya çıkış mutlaka bir belirlenim gerektirir, her belirlenim de bir sınırlanmadır.
Dolayısıyla enneagram tipleri de aslında doğası gereği bir sınırlanmadır. Çünkü tezahür eden bir şeydir, mutlak, ölçüsüz bir şey değil. Bazı şeyleri daha çok içinde barındırırken bazı şeyler onda daha zayıf kalır. Her bir tipin bu anlamda temsil ettiği, yansıttığı, tezahür ettirdiği ilahi isim ve sıfatlar vardır. O isim ve sıfatlar o tipte daha baskın, daha güçlü, daha öndedir; diğer isimler ona tabidir, onun gölgesindedir.
Benliklerin Kendi İllüzyonuna Bizi Katması
Bir katılımcı kendi tecrübesini paylaşıyor: sigarayı bırakma sürecinde, sigara içiren kısmın "annem hastaneye yattı, ameliyat oldu" gibi ilizyon olayları ürettiğini fark ettiğini anlatıyor — sigarayı yakmayacağım dediği gün annesi hastaneye yatıyor, ertesi gün taburcu oluyor; sanal bir illüzyon gibi hayatta işliyor bu mekanizma. Bunu önemseyince sınırlı bir yaratım, bir varlık oluşturuyorsunuz; ve o da sanki kendi suçunuz ve isteğinizmiş gibi sizinle bir yol oluşturur, durmadan gelmeye başlar. İşte bir nevi her bir benlik, bizi kendi illüzyonuna, kendi rüyasına katmaya çalışıyor. Korku illüzyonuna girmiş olan bir benlik bizi kendi korkusuna inandırmaya çalışıyor, korkusuyla birlikte olmamızı istiyor. Veya bir arzu — "başarılı olmalıyım, şöyle yapmalıyım, böyle yapmalıyım" — böyle sınırlı, olumsuz bir illüzyona sahip bir benlik bizi kendi hikâyesine, rüyasına inandırmaya çalışıyor. Biz de onu kendi içimizde duyumsadığımız için onu kendimiz zannediyoruz. O noktada kişi özdeşleşim yaşıyor; "kendi içimdeyse bu bensin" demek gibi bir nevi onunla özdeşleşiyoruz, aynılaşıyoruz ve onun hikâyesinin içinde dönüp dolaşıyoruz.
İnsan bu benlikler arasında bir tercihte bulunma bilincine sahip olmadığı için, çok bariz bir şekilde özdeşleşmeme farkındalığında olmadığı için anında ne yapıyoruz? "Korkuyorum, seviyorum, nefret ediyorum, üzülüyorum, kendimi değerli veya değersiz hissediyorum" gibi hemen onların tercümanlığını yapıyoruz, onların üzerinden kendimizi tanımlıyoruz. Onlar bizi kendileri sandırdıkları için biz de onlarla özdeşleşiyoruz.
Mesela Yunus Emre'nin "bir ben var benden içeri" sözü ve "ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm" mısraı bu konuya ışık tutar. Eskiden bunu hepimizin bildiği anlamda taşıyordum ama bu enneagram sohbetlerinden sonra şöyle bakmaya başladım: "bir ben var benden içeri," belki de o benlikleri kastediyor; önce o benlikler çıkar, "ete kemiğe büründüğüm" derken işte o korku geliyor, o korkuyla bir "ben" oluşuyor. Yani orada benim elimle üç bulmuş oluyor demek. Elbette bunun daha üst bir yorumu da vardır, ikisi birlikte de düşünülebilir.
İnsan, kendi psikolojik mekanizmasında ortaya çıkan ve onaylanmadıkları takdirde çok güçlü olmayan o benliklere karşı uyanık olmalı. Yani insanın farkındalığı, uyanıklığı dediğimiz şey, içinde ortaya çıkan duygu ve düşünce esintilerine karşı farkındalık içinde olmak, tercih edici olmaktır. Yoksa o anda güçlü bir şekilde tetiklenen hangisiyse onun kendisi olduğunu zannetmemek. Mesela o zaman ne olur insan? "Bir şey olur üzülüyorum, bir şey olur seviniyorum, bir şey oluyor kendimi kötü hissediyorum" gibi, o anda tetiklenen, güçlü olarak kendini gösteren hangi düşünce-duygu durumuysa bir zaman kendimizi o zannediyoruz. Bir nevi ona "ete kemiğe büründürüyoruz," ona "sen benim varlığımı kullanabilirsin" gibi bir yaklaşımla bakıyoruz.
Tabii ki Yunus Emre'nin en derinde anlatmak istediği şey şudur: "ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm" — yani "ben hiçbir ismi, resmi, bedeni, imajı, sınırlılığı, belirlenimi olmayan ruhsal bir varlığım; dünyaya gelince ete kemiğe büründüm ve Yunus diye göründüm." Gerçek varlık herhangi bir ismi, resmi, cismi, bedeni olmayan bir niteliktedir; onun adına sadece "varlık" veya "ruhsal öz" diyebiliriz. Gerçek "ben" de aslında o ruhsal düzeydeki ben bilincidir. Bir de dışsal olarak kullandığımız, hissettiğimiz bir benlik hali var; o da dışsal ben. Tabii o dışsal ben dediğimiz o psikolojik ben birçok kompartımandan oluşuyor aslında; birçok parçası var, yekpare bir şey değil.
Psikolojik Ben Yekpare Değildir
O yüzden insan çoğunlukla bir ikileme düşer: "hem bunu istiyorum hem istemiyorum, nasıl oluyor" der. Hepinizin az veya çok yaşadığı böyle bir çelişki var: bir tarafımız bir şey ister, bir tarafımız istemez; bir tarafımız cesaret gösterir, bir tarafımız korkar; bir tarafımız ileriye gitmek ister, bir tarafımız durmak ister. Aslında bu şunu gösterir: insan psikolojik olarak yekpare değildir; içinde birçok farklı alan vardır. Bu alanlardan kastedilen, farklı duygular, farklı arzular, farklı yaklaşımlar, farklı arayışlardır. Dolayısıyla kendi üzerinde çalışan insan bunları fark eder ve bunlar arasında tercihte bulunur. İnsanların büyük bir çoğunluğu böyle bir tercih bilincine sahip bile değildir; hemen orada ortaya çıkan bir duyguyu, düşünceyi, eylem tarzını hemen "ben" diye yorumlar.
Mesela ders çalışan bir çocuk düşünelim: bir taraftan ders çalışmak isteyen bir benliği var, bir taraftan da o anda canı sıkılmış ve başka bir şey yapmak isteyen bir benlik var. Şimdi o hangisi? Canı sıkılan mı, ders çalışmak isteyen mi? Aslında o anda psikolojik ayrıntısında her ikisi de var. Mesele şu ki sen bunlardan hangisini tercih edeceksin? Buradaki temel şey bu. Böyle bir bilince sahip değilse çocuk o anda hangisi güçlüyse onu yapacak; veya güçlü olana direnç koymaya çalışacak ama ikisine de "ben" dediği için ikisinden de baskı görmek neticesinde bir sıkıntı duyacaktır. Çünkü orada aslında bir tercihte bulunmuyor, ikisine de "ben" diyor. O çocuk şunu demiş oluyor: "hem canım sıkılıyor, dersten kaytarmak istiyorum, hem de sınava hazırlanmam gerekiyor, ders çalışmam lazım." Bu ikisine de "ben" dediği için orada ikisi tarafından sıkıştırılır.
Halbuki sen onların ikisine de "ben" demekten ziyade, bir üst bilince sahip bir varlık olarak hangisini daha uygun buluyorsun, hangisini tercih ediyorsun — bunu düşündüğün zaman yol alabilirsin. Yoksa hepsine "ben" dersem içimde büyük bir kaos oluşturmuş olurum. Zaten psikolojik boyutta algılanan insan bu yüzden biraz kaotik kabul edilir: bir taraftan özgür olmak istiyorum, bir taraftan evlenmek istiyorum; hem evlenmek istiyorum hem de özgür olmak istiyorum; çocuğum olsun diyorum ama onun yükünü de taşımak istemiyorum. Böyle birçok benlik algısı, farklı düşünce, duygu, arayış ve beklentilerin karmaşası haline gelebiliyor insan.
Bunun önce doğru anlaşılması lazım: psikolojik aygıtımız çok kompartımanlı, çok farklı alanları olan bir aygıttır. Bunu bir ülkeye benzetirsek, o ülkede ormanlar vardır, bataklıklar vardır, dağlar vardır, temiz bir kırlık vardır, çorak yerler vardır, sulak yerler vardır — her şey vardır. Bunların fark edilmesi ve gerekli oranda problematik noktaların ıslah edilmesi gerekir. Islah edilmesi için oralarla özdeşleşilmemesi gerekir.
Şöyle düşünün: bir ülkede büyük bir bataklık var veya sürekli yağış neticesinde sele sebep olan bir ırmak var ve her yağış zamanında orası büyük bir sel felaketine yol açıyor. Ne yapılır böyle bir durumda? Önce bunu fark edelim: böyle bir durum var, bunu tespit edelim, tanımlayalım — bu nedir, sınırları nedir, oluşturduğu problem nedir, nelerden tetikleniyor, nasıl gelişiyor? Sonra bunu nasıl düzeltebiliriz? Ortadan kaldırılacak bir şeyse nasıl ortadan kaldırabiliriz, ıslah edilmesi gerekiyorsa nasıl ıslah ederiz? Belki oraya bir baraj yaparsın, uygun zamanda sulama alanlarına su gönderirsin; böylece çok faydalı bir şey olabilir. Biz onu olumsuz olarak gördüğümüzde bile illa tamamen yok edilmesi gerekmeyebilir, ıslah edilmesi gereken bir şey olabilir. Ama bazı şeyler de vardır ki büsbütün ortadan kaldırılmalı — mesela bir bataklık, korunması gereken bir şey değilse onu kuruturuz, ağaçlandırırız, ekilecek bir yer haline getiririz.
İşte tıpkı bunun gibi, insanın da kendi psikolojik mekanizmasını tanıyan ve bunu doğru bir şekilde belirledikten sonra üzerinde çalışan bir insan olması gerekir. Bu çok ciddi bir çalışmadır, ciddi bir farkındalık ve emek gerektirir. İnsanların çoğu günümüzde ancak çok hayati bir sorun yaşadığında kendini değiştirmeye çalışır; bazen bunu kendi kendine yapar, bazen eşi dostu arkadaşıyla paylaşır, bazen bir terapiste gider. Genellikle insanlar durumsal bir şekilde yaklaşırlar; anlık bir çözüm üretince her şeyi hallettiğini ve çok sağlıklı olduğunu düşünür. Halbuki insan aslında psikolojisini hem tanımayan hem de onu yönetemeyen bir durumda kalmaya devam eder. Önemli olan şeyin başında onu tanımak gerekir: düşünce, duygu ve davranış, aynı zamanda bunların altında yatan temel motivasyonlar, temel arayışlar. Sen bir şeyi niye yapıyorsun? Niye bu kadar kontrolcüsün, niye bu kadar öne çıkmaya çalışıyorsun, niye bu kadar şakacısın, niye kendini bir yerde o kadar çok göstermeye çalışıyorsun, niye birine yardım ediyorsun, niye bu kadar iyimsersin? Bunların altında yatanı bulmak lazım. Bunlar gerçekten bir farkındalığın neticesi mi, yoksa senin aslında iyimser olmaktan başka bir seçeneğin yok mu, hayata karşı iyimser olmak üzerinden mi kendini rahatlatmaya çalışıyorsun — bütün o motivasyonların doğru bir şekilde çözümlenmesi gerekir. Önce o haritanın olabildiğince iyi bir şekilde çıkarılması gerekir. Bunu "ben" diye yapmamak gerekir aslında; "bu benim psikolojik mekanizmam, bana böyle bir aygıt verilmiş, ben bunu tanıyacağım" demek gerekir.
Mesela çok işlevselliği yüksek olan bir makine size verilse ne yaparsınız önce? Önce onu tanımak ihtiyacı duyarsınız; oradaki çarkları tanırsınız, nasıl işliyor, neye hizmet ediyor, nasıl tetikleniyor, nereden enerji alıyor, enerji aldığında nasıl işliyor — bütün bunları tanımak isteriz. Tıpkı bunun gibi, insana çok hem hassas hem de çok işlevsel bir psikolojik ayrıntı verilmiş aslında. Fakat insanoğlu onu tanımayı düşünmüyor. Aslında bu, insanoğlunun en başta üzerinde çalışması gereken bir şey; belki ta çocukluktan itibaren insanlara bu konuda bir anlayış kazandırılması gerekir. İşte eski kadim medeniyetlerde nefis terbiyesi denilen şey de budur değil mi? İnsanın kendini olgunlaştırması, geliştirmesi, arındırması vesaire üzerinden ifade edilmiş. İster kişi inançlı olsun ister olmasın, son tahlilde her insanın ihtiyacı olan şey bu psikolojik aygıtını tanımaktır; tıpkı biyolojik aygıtımızı tanımaya çalıştığımız gibi. Nasıl ki bir bedenimiz var deyip beynimizden kafatasına, kemiklere, omurgaya, sinirlere, omuriliğe, kalbe, akciğere, karaciğere, kaslara kadar birçok organı ayırt ederiz; psikoloji dediğimizde de aynı şekilde bir yekparelikten bahsedemeyiz. Düşüncelerin var, duyguların var, hayallerin var, kurgusal bir tarafın var, eylemsel bir tarafın var — çok müthiş, çok nitelikli, çok fonksiyonlu bir aygıtımız var aslında. Zaten başımıza bela açan da bu.
Terbiye Edilmiş At Metaforu
Eğer doğru yönetirsek rahat yüzü görmemizi sağlayacak olan süreç budur. Bunu doğru bir şekilde yönetirsen rahat edersin, o terbiyeli bir hayvan gibi sana hizmet eder. O yüzden dikkat ederseniz birçok sufi literatüründe, spiritüel öğretide insan bir bineğe benzetilir. Hint geleneğinde bir at arabası, atlar ve at arabası olarak tanımlanır. İslam tasavvufunda daha çok bir binek olarak tanımlanır. Anlatılmak istenen şey nedir? Senin bir bineğin var; kullanman için sana verilmiş bir aygıt var. Onu terbiye edersen sana hizmet eder; terbiye etmezsen, dengelemezsen — ki bunun için önce onu tanıman gerekir — bu sefer o seni yönetir. Terbiye edilmiş atlar, bir binicinin dizginleriyle kontrol edebildiği atlardır: sağa gittiğinde sağa gider, sola gittiğinde sola gider, yavaşla dediğinde yavaşlar, hızlanın dediğinde hızlanır, durun dediğinde durur. Peki bizde duygular ne kadar eğitilmiş, ne kadar bir farkındalık içinde yönetilebiliyor? Yoksa tetiklendikleri zaman tetiklendikleri istikamette mi gidiyorlar? Bu soruya baktığımızda aslında temelde anlatılmak istenen şeyi çözümlemiş oluyoruz.
Dolayısıyla burada bir psikoloji olmadığımızı, kendimizi onunla tanımlamamamız gerektiğini, fakat onun bize verilmiş bir değerli aygıt olarak da farkında olunup yönetilmesi gerektiğini anlıyoruz. Kişi ona "ben" dediğinde ilk yanlışı yapar. Yani psişenin senin kimliğin olmasına müsaade etmemelisin. Her insan kendisine bunu hatırlatmalı: psişe sen değilsin, kullandığın bir aygıttır. Bunu kullandığın zaman bilinçli olarak kullanmalısın; kullanamadığında ise onun tarafından kullanılan edilgen bir varlık olmak tuzağına düşmekten başka bir çaren olmadığını bilmelisin.
Bütün kadim öğretilerde — tasavvuftan tutun farklı öğretilere kadar — neyin üzerinde dururlar? Kişi bir profesör olabilir, çok iyi bir eğitim almış olabilir, şu olabilir bu olabilir; ama derler ki terbiyeye ihtiyacın var. Ne terbiyesi bu? Amaçlanan şey, senin o psikoloji olmadığın ve senin gerçek varlığının farkındalığı üzerinden psikolojini de doğru bir şekilde yönetmen gerektiğidir. O yüzden bizde bazen tasavvuf menkıbelerinde garip şeyler anlatılır: birisi medresede çok büyük bir alimmiş, hatta bugünkü anlamıyla üniversitenin dekanı diyelim — İmam Gazali, Bağdat'taki bir medresenin başında, bugünkü anlamıyla bir üniversitenin rektörü gibi. Peki bunun niye manevi bir yolculuğa ihtiyacı var? Çünkü kendini o psikolojik benlik zannediyor. Dolayısıyla onun gerçek anlamda kendini, Yunus Emre'nin bahsettiği bu dışsal bedensel ve psikolojik unsurlara kendini nispet eden, onların üzerinden kendini tanımlayan benliğin ötesindeki kendini bulması lazım. Bu herkes için gerekli olan bir şey. Bu neyle sağlanacak? O psikolojik benliğin temel ve asıl olmadığı, onun yönetilmesi gereken bir şey olduğunu idrak etmekle.
O yüzden bazen şaşırırız: diyelim ki böyle büyük bir alimmiş, bir dergâha gitmiş, orada yerleri süpürüyormuş — koca alime yerleri mi süpürtüreceksin, böyle bir şey olur mu? Ama maksat ne? Senin o psikolojik benlik üzerinden ürettiğin kimlik inşasını yıkmak. "Bak, sen falan medresede bir hoca değilsin, bu kadar kimsenin tanıdığı, herkesin ilmine veya yapıp ettiklerine hürmet ettiği biri değilsin, sen mesleğe sahip olan biri değilsin, sen eşinle, çocuklarınla veya herhangi bir sosyal mekanizma üzerinden kendini tanımlayacak bir varlık değilsin" demek istercesine bütün o inşayı yıkmaya çalışır. Bu, bunların inkârı, reddedilmesi demek değildir; senin kendini bunlar üzerinden tanımlamamandır.
Dolayısıyla kişi gerçek kendini buluncaya kadar kendi olmayan şeyleri reddetmelidir; ama bu reddediş bir yok sayma, inkâr etme değildir — "sen o değilsin" demektir. "Nefsi öldürmek" denilen şey de aslında bir anlamda budur. Yani sen o psişik benlik dediğimiz nefsin ilintili olduğu şeyleri ortadan kaldırmayacaksın. Bir eşin varsa eşini reddetmeyeceksin, inkâr etmeyeceksin; çocukların varsa "siz benim çocuklarım değilsiniz" demeyeceksin. Mesele senin kendini "ben falanın karısıyım, falanın kocasıyım, ben şunların babasıyım" diye kendini onlar üzerinden bir kimliklendirme tuzağına düşürmemek. Maksat budur. Nefsin ölümü dediğimiz de budur.
O yüzden tartışırız: nefsi öldürelim mi, öldürmeyelim mi, arada mı dursun diye. Evet, nefis ölmelidir; fakat kastettiğimiz ölme budur — kişinin kendisini sınırlı ve geçici olan hiçbir şeyle tanımlamaması. En küçük bir şey bile kalsa, gerçek varlığının önüne bir perde olur. Dolayısıyla bu anlamda kastettiğimiz nefis ölmelidir; yani kendini hiçbir şeyle tanımlamamak. Çünkü tanımladığında bu, senin kendi kendine yaptığın bir haksızlıktır. Burada kastettiğimiz kendini tanımlama şudur: kendi varlığını bir şeyle aynılaştırıyorsun. Bunun yaratıcıyla, "Allah'a nasıl ortak koşarsın" gibi bir dertle asla bir alakası yok; bu senin kendi kendine kurduğun bir illüzyonun, bir sahteliğin açığa çıkarılması ve çözümlenmesidir. Problem şu ki sen kendini kendine olmayan bir şeyle tanımlıyorsun. Ve burada yaptığın şey sana dönüyor; bedelini sen ödüyorsun. Bu özdeşleşmenin bedelini insan öder.
O yüzden insan şunu her zaman algılamalı: herhangi bir elde ediş senin varlık hissinde bir artış, herhangi bir kaybediş senin varlık hissinde bir eksiklik meydana getiriyorsa, senin yol alman lazım; hâlâ özdeşleşmelerin var demektir.
Fenerbahçe-Galatasaray Örneği: Özdeşleşmenin Ölçüsü
Hani bazen basitçe bir örnek veririm: siz çok fanatik bir Fenerbahçelisiniz. Daha maçtan önce kafa "bu hafta kiminle oynayacağız, büyük bir derbi varsa" diye onunla meşgul; Fenerbahçe'nin kazanmasını istiyorsunuz. Maç başlıyor, "bizimkiler kötü oynuyor, niye bunu buraya koymadılar, teknik direktör de bir şeyden anlamıyor" derken bir gol yiyorsunuz, çok üzülüyorsunuz. Halbuki karşıda o golü atan takımın taraftarı da seviniyor; o da öbür takımla özdeşleşmiş, belki Galatasaraylı. Şimdi aslında kişi bir Galatasaray-Fenerbahçe maçı seyretmiyor; ne seyrediyor? Bizim takımla, benim takımla, düşman takım, öteki takım arasında bir maç seyrediyor.
Bazılarına derim ki, o kadar ileri gitme, önce şunun üzerinde çalış: sen çok Fenerbahçeliysen Fenerbahçe-Galatasaray maçını dışarıdan izle. "Bu basit" derler. O zaman derim ki, sen Fenerbahçeli isen gol yediğiniz zaman sevin; yapabilirsen eğer, bunu deneyip görelim, işletebilecek misin? Ne kadar zor bir şey değil mi? Çünkü özdeşleşim var. Kişi aslında orada bir futbol maçı izlemiyor, kendini izliyor; orada yenilen o veya yenen o. İşte özdeşleşme dediğimiz şey bu. Bu her şeyde olabilir.
Emek verilerek elde edilen bir şeyle emek verilmeden elde edilen bir şey de bu bakımdan farklı değildir; özdeşleşiyorsanız temel ölçü özdeşleşmedir. Mesela ben 30 sene çalıştım, bir konuda uzman oldum; bununla özdeşleşiyorsam bu bir özdeşleşmedir, "ben Fenerbahçeliyim" demekle "ben tarih konusunda, psikoloji konusunda, bilmem ne konusunda 30 yıl emek harcadım, alnımın teriyle dirsek çürüttüm" demek arasında bir fark yoktur. Çünkü siz geçici, değişken olan bir şeyle özdeşleşiyorsunuz.
Bakara Suresi ve "Eksiltme" Ayeti
O yüzden Kur'an bakın çok ilginçtir: "Biz sizi nefislerinizden, mallarınızdan, evlatlarınızdan ve artmasını arzu ettiğiniz ticaretinizden eksiltmekle karşı karşıya bırakırız" der. Burada "imtihan ediyoruz" kavramını sevmediğimi bazı insanlar bileceklerdir. Sanki Allah böyle bir şey yapıyor, "hadi bakalım yapacağım mı yapamayacağım mı" gibi bir şey değil. Burada anlatılan şey şudur: "biz sizi bunlarla karşılaştırıyoruz," yani bunlarla etkileşime sokuyoruz. Aslında bizim "imtihan" diye çevrilen kavram bence böyle çevrilse daha iyi olur: Allah insanları bir şeylerle karşılaştırıyor, bir şeylerle etkileştiriyor. İmtihan dediğimiz şey en fazla bu anlamda ele alınmalıdır. Buradaki maksat kişinin doğal ve saf farkındalığa ulaşmasıdır; doğal bir kendiliğimize döneceğiz. Doğal kendiliğine döndüğün zaman imtihan, günümüzde anlaşılan anlamıyla, kalkacaktır.
Mesela şöyle düşünün: önünüzde tek bir yiyecek varsa ne kadar yiyeceğinizi, nerede duracağınızı biliyorsunuz. Ama önünüze on çeşit yiyecek konsa, hepsi birbirinden lezzetli olsa, kendini tutamayacak kişiler için büyük bir imtihandır bu — "kendimi tutamayacağım" dediğinde o sofra bir imtihan olur, değil mi? Ama kendini bilen biriysen, neyden ne kadar yiyeceğini, bedeninin ne kadar ihtiyacı olduğunu biliyorsan, o zaman o sofra bir imtihan değildir.
İşte burada yaratıcının ayette ifade ettiği şey "eksiltiyoruz" diyor, Allah açıkça bunu söylüyor. Peki neyi eksiltiyor? "Kendinizden eksiltiyoruz" diyor ama aslında bu gerçek kendimizden eksiltmiyor; kendiniz zannettiğiniz şeylerden eksiltiyor. "Benim varım-yoğum" dediğin, "ben" dediğin şeylerden eksiltiyor. Peki eksilttiği şey kime zor geliyor? "Kişi sevdiğiyle imtihan olunur" derler; "o zaman sevmeyeyim mi" ya da "Allah'ın ne zoru var ki bizi sevdiğimiz şeylerle imtihan ediyor" gibi bir çelişkiye düşülüyor — hem seviyoruz, sevdiriyor, hem de sevdiğimiz şeylerle bizi imtihan ediyor deniyor, nereden tutsan tutar sizi, sevsen bir türlü sevmesen bir türlü. Halbuki aslında çok mükemmel ve çok net bir mesajdır: senin illüzyon olarak, sahte olarak kendini özdeşleştirdiğin kendilik nesneleri var. Sen kendini onlara nispet ediyorsun; mesleğinle, sosyal statünle, birisiyle olan ilişkinle kimliklendiriyorsun.
Bir gün birine sordum: "niye eşin tarafından aptal yerine konulmaktan rahatsız oluyorsun? Farz edelim ki seni aldattı, seni aptal yerine koydu; niye bundan rahatsız oluyorsun, kim bundan rahatsız oluyor?" Çünkü sen akıllısın, kendini onunla özdeşleştirmişsin; akıllı olduğun için aptal yerine konulmak sana ağır geliyor. Hepsi kurgu. Kendini bir şeyle özdeşleştirdiğinde onun zıttı olan şeyler senin imtihanın haline geliyor. "Kimse beni aptal yerine koyamaz, ben o kadar akıllıyım, o kadar uyanığım ki" diyorsun; biri koyuyor, o zaman kimliğinde bir düşüş oluyor, o yüzden rahatsız oluyorsun. Halbuki kendini öyle bir şeyle kimliklendirme; o zaman ne kadar rahatsın. En fazla neyle kimliklendireceksin? "Ben yaratıcının fıtrat adı altında bana bir kodlamada bulunduğu bir varlığım" ile. Fıtratını tanımlayacaksın, fıtratını anlamaya çalışacaksın; bu kadar, başka hiçbir problem yok.
Peki ayet ne diyor aslında? Diyor ki: siz bir kısım özdeşleşmeler yaşıyorsunuz, Allah da size olan merhametinden dolayı bunları eksiltiyor ki ne ile özdeşleştiğinizi anlayasınız. Ego düzeyinde bunlar size ağır geliyor, "buna intihar diyorsunuz" vesaire diyorsunuz. Ama niye böyle diyorsunuz? Çünkü aslında orada özdeşleştiğiniz noktalara işaret ediliyor ve bunun meydana getirdiği bir gerilim var. Fenerbahçe küme düşecek — sen fanatik Fenerbahçeliysen ne büyük imtihan, üzülüyorsun, insanlar seninle dalga geçiyor; sonra "niye bunlar benimle dalga geçiyor" diyorsun, kendi kendine dalga geçtiğinin, kendi kendine tuzak kurduğunun farkında değilsin.
O zaman bu ayeti ne olarak anlamamız gerekir? Allah sizi sevdiğinden ve merhamet ettiğinden, size gerçek kendiliğinizi idrak ettirmek istediği için, sizi kendinizle özdeşleştirdiğiniz şeylerden — malınızdan, evladınızdan, ticaretinizden, sosyal imajınızdan — eksiltiyor. Size bu gibi ikramlarda bulunuyor. Şimdi hiç özdeşleşmeyen bir insan düşünün — mesela bir doktor, bir mühendis; bir gün sonra bir sabah kalkıyor, diploması geçersiz olmuş. Bir eksiklik hissi var mı? Yoksa sıkıntı yok demektir; varsa özdeşleşme var demektir. "Evim yandı" — özdeşleşme varsa hoşnutsuzluk olacak, yoksa problem olmayacaktır.
O zaman ayet bize özdeşleşmenin farkındalığını sağlamak üzere, yaşadığımız olaylar üzerinden okunması gerekir. Sen nelerle özdeşleşiyorsun ve neler senin için sahte bir kimliğin unsurları haline gelmiş? Bunları kavramak, bunların farkına varmak için aslında onları yaşıyoruz. Özdeşleşmen ortadan kalktığında bunlar senin için herhangi bir imtihan, zorluk, yük değeri taşımazlar. Mesela bir bebek düşünün: ev yandı, "bizim ev yandı" diye düşünmez, çünkü henüz özdeşleşmemiştir o evle; onu alıp başka bir eve götürürler, özdeşleşme yoktur. Ne zamanki bir şeye "ben, benim" derseniz, o andan itibaren özdeşleşme başlar; kendi örümcek ağımızı kurmaya başlarız. O örümcek ağı da özdeşleştiğimiz şeyler tarafından kolaylıkla yıkılabilir. Bu bir insansa o insan tarafından, toplumsal bir algıysa o algı değiştiğinde kimlik illüzyonun yıkılabilir. Onun için "ben" dediğin zaman orada bir durman gerekir; bu çok dikkatle kullanılması gereken bir kelimedir. Bunun arkasına getireceğin şey senin kurtuluşun da olabilir, tutsaklığın da olabilir. Hiçbir şey — geçici olan, yaratılmış olan, sınırlı olan hiçbir şey — benim zeminim olamaz.
Kum Üzerine Ev, Kaya Üzerine Ev
O yüzden İncil'de geçen, Hazreti İsa'nın "evini kumların üzerine kuran adamla evini bir kayanın üzerine kuran adamın meselini size anlatacağım" sözü önemlidir. Evini kumların üzerine kuran adam der; o evde bir süre yaşasa da sel, felaket, fırtına, tayfun gelir ve onun evini yıkar. Ama evini kayaların üzerine kuran adamın evi hiçbir zaman yıkılmaz. Kaya nedir? Kaya yaratıcıdır, ruhsal özümüzdür. Evini onun üzerine kurduğunda bir yıkım olmayacaktır. Ama evini herhangi bir ilişki üzerine, herhangi bir maddi varlık üzerine — aile kavramı, eş kavramı, evlat kavramı, mal mülk, edindiğin ilim, sosyal alanda etkinlik, yapıp ettiklerin — bunlar nedir? Hepsi kumdur; değişken bir şeydir. Mesela kum tepeleri, gerek deniz kenarlarında gerek çöllerde, rüzgarla fırtınayla sürekli yer değiştirir. Oradaki kum metaforunun kullanılmasının nedeni bu değişkenlik ve sürekli form değişikliği neticesinde üzerindeki şeyi de sarsmasıdır.
Şimdi ben "ben" kelimesinin yanına öyle bir şey getirmeliyim ki o şeyde hiçbir değişme, hiçbir eksilme, hiçbir bozulma olmasın. Ne getirebilirim? "Ben" kelimesiyle bir cümle kurmak ne kadar zor, değil mi? Ne kadar kolay kuruyoruz "ben" diye hemen arkasına bir şey kuruyoruz. Halbuki dikkat edin, kurduklarımızın hepsi aslında geçici olana ait. Ve insan şunu zannediyor: "başka ne var ki, hepsi değişken" — o zaman sen kendini değişken bir varlık olarak tanımlamış oluyorsun, hiçbir kalıcı temelin yok demiş oluyorsun.
Steve Jobs ve Kendiliğin Sahte Temeli
Bazıları mesela bunu uzatmaya çalışırlar: "öldükten sonra bir eser bırakayım, bir kitap bırakayım, insanlar beni unutmasın" diye illüzyonu bu şekilde devam ettirmeye çalışırlar. Neden? Çünkü unutulacağını bildiği bir şeyin üzerine kendi adını yazmış, unutulmamaya çalışıyor. Halbuki sana kendi varlığını bina edeceğin bir şey verilmiş. Bakın çok ilginç bir ayettir: "onlar Allah'ı unuttu, Allah da onlara kendilerini unutturdu" diyor bir ayette. Çok önemli, çok anlamlı bir ayet. Allah'ı unuttuğun anda kendini üzerine bina edeceğin ne olursa olsun — ki çeşitlilik çoktur — aslında sen kendini unutmuş oluyorsun demektir.
Neyin üzerine bina edersen et — "Apple'ı yarattım" diyen Steve Jobs, herkesin özendiği biri, Steve Jobs olmak kolay değil — ölmeden evvelki konuşmalarını dinleyin; orada aslında hayatının ne kadar sahte bir şeyin üzerine temellendirilmiş olduğunu adam fark ediyor. Ama biz adama "kâfir" diyoruz, bilmem ne diyoruz. Şöyle bir dönüp kendimize baksak, hiç olmazsa adam bunun üzerine kurmuş egosunu; sen neyin üzerine kurdun? Hepsi sahte ama — yanlış anlaşılmasın, kendiliğini ister Apple'ın üzerine kur, ister başka bir şeyin üzerine kur, hiç fark etmez, arada hiçbir fark yoktur, hepsi sahtedir. Adam gerçekten ölmeden evvel bazı şeyleri anlamış ve öyle gitmiş; nereye gittiğini kendi bilir, bizim alanımız değil. Ama şu çok önemli: o zamana kadar kendini inşa ettiği ve kendilik zemini olarak gördüğü her şeyin ne kadar sahte olduğunu anlıyor. Ama biz halen günümüzde herkes böyle bir "Apple'ın yaratıcısı" olmak istiyor; "Apple olmasa da ne olabilir ya" diye hafiften.
Bakın, adam Apple'ın üzerine kurduğu kendiliğin sahte olduğunu anlıyor; ölmeden evvelki konuşmalarını okuyun. Bizler bunu okuduğumuz halde şunu fark etmiyoruz: adam Apple'ın üzerine kendiliğini kurmuş ama sahte olduğunu anlamış; peki ben neyin üzerine kendiliğimi kuruyorum da o sahteliği göremiyorum? Aslında alacağımız ders bu. Yani demek istiyor ki "ben bir kum yığınının üzerine bir kendilik inşa ettim." Orada ego kendini ispat etmeye çalışıyor; anne babası tarafından evlatlık verilmiş bir çocuk, bir şeyin üzerinden bir kendilik inşa etmeye çalışıyor. Ama en son o hastalığı nedeniyle yaşadığı farkındalık sürecinde, o zeminin ne kadar kaygan olduğunu, üzerinde inşa ettiği kendilik binasının ne kadar sahte olduğunu anlıyor.
Peki kutsal metinler ne anlatıyor? İşte sana bunu anlatıyor. 58-60 sene yaşayıp sahte bir benlik tarafından illüzyona maruz kalacağına, Allah diyor ki: "bak, ben bu illüzyonu bozmak için sana gösteriyorum." Neyle gösteriyor? Sahip olup da kaybettiğin şeyler üzerinden. Birisi bir şeye sahip, sen sahip değilsin; sen sahip oluyorsun, bir süre sonra kaybediyorsun. Sürekli bir değişkenlik var, değil mi? Biri seni çok seviyor, sonra daha az seviyor; biri sana değer veriyor, sonra daha az değer veriyor; bir iş yapıyorsun, gidiyor iyi, kazanıyorsun, sonra kazandıklarını kaybediyorsun; bir ara çok zenginsin, sonra o kadar değilsin; bir ara çok gençsin, sonra o gençlik yavaş yavaş gidiyor. Ne bunlar peki? Bütün bunlar aslında illüzyonun yıkılmasına dair sana sunulan imkanlar. Peki bu durumda insan ne yapmalı? İllüzyonun farkına varmalı; bir illüzyonun yerine başka bir illüzyon üretmemeli. "İstediğim şeyi elde ederim" diyen kişi edemiyorsa, buradan ne anlaman gerekir? Elde etmek için daha çok güç sahibi olman mı gerekiyor, yoksa bunun sahte bir şey olduğunu anlaman mı? İnsana bu anlamda ulaştırılan çok güçlü bir kurtarıcı ip var aslında.
Mesela biz bu ayetleri sanki Allah sürekli bizimle didişiyor gibi okuyoruz — "bir mutluluk kurduk, kuracağız, Allah sürekli çomak sokuyor araya" gibi bir gıcıklığı var sanki. Dinler tarihinde de insanoğlunun Tanrı'dan ateşi çalan Prometheus hikâyeleriyle böyle bir algı modern insana da veriliyor: "savaşın Allah'la savaş, Allah da sana savaş açmış" — bir didişmedir gidiyor. Halbuki hepsi sahte; ne imtihanı, kimin zorluğu, zorluğu yaşayan kim? Bunları hiç sormuyoruz. "Allah bir şeyi severse elinden alır" diyenler var, bu nasıl bir anlayış, çok yaygın bir şey değil mi? Niye alıyor aslında? Gencin biri "ben böyle Allah'ı ne yapayım" diyor, haklı olarak; sen öyle bir Allah anlatırsan adam da öyle diyecek, o da egosuna yenilip öyle bir reaksiyon veriyor.
Halbuki desen ki: bak, sen bir şeyi sevdiğin zaman onu sevmek güzel bir şey ama onunla özdeşleşim yaşıyorsun — "ben onunla varım, onsuz ne yaparım, o beni tamamlıyor" diyorsun. Allah da sana merhamet ediyor, böyle illüzyonların içine düşmeyesin diye hayatın içinde ayrılma, eksiklik, kayıp yaşıyorsun; bu Allah'ın sana büyük bir hediyesi, bundan büyük lütuf olmaz. Böyle anlatsan, "Allah hakikaten beni ne kadar çok seviyor" diyecek. Dolayısıyla doğru bir yerden yakaladığımızda, her şeyin çok mükemmel bir şekilde bize anlatıldığını ve bu üzerinden bir yaklaşım içinde olduğumuzda tam bir özgürlüğe kavuşacağımızı söyleyen bir metinle karşı karşıyayız. Yoksa kutsal metinleri egonun penceresinden seyredersek, sürekli Allah insanın mutluluğuyla derdi olan biri gibi görünüyor — "tam mutluluğu yakaladın, gençlik veriyorsun, e o zaman niye ihtiyarlık veriyorsun" diye.
Niye İhtiyarlıyoruz Sorusu
Sen şimdi "niye ihtiyarlıyoruz" dediğinde, benim sana vereceğim bir cevabım yok. Çünkü biz ihtiyarlamıyoruz. Yani "niye ihtiyarlıyoruz"un cevabı yok aslında; yok derken, bu soruya cevap vermememiz gerekiyor demek istiyorum. Her soruya cevap yetiştirmemiz gerekmiyor. "Ben ihtiyarlayamıyorum ki, ihtiyarlayana sor." Kim ihtiyarlıyor, kim kendini ihtiyarlıkla özdeşleştiriyor? Yani ihtiyarlayan kim ve sen o musun? Eğer bedenin yaşlanıyorsa, bu sen misin? Dolayısıyla sen mi ihtiyarlayan, yaşlanan kişisin? Niye kendini elbisenle özdeşleştirmiyorsun — mesela niye "soluyoruz" demiyoruz? Elbiselerimiz soluyor ama. Çünkü elbise olmadığını biliyorsun. Peki niye "yaşlanıyoruz" diyorsun? Çünkü beden olmadığını bilmiyorsun. O zaman ben "niye yaşlanıyoruz" sorusuna cevap vermem, vermemeliyiz. Öyle bir tuzağa düşmeyin. İhtiyarlayanın ne olduğunu anlayın, ölenin ne olduğunu anlayın. İşte o Yunus'un "ölen hayvan" dediği şey — oradaki hayvan biyolojik canlılığı kastediyor; ölen biyolojik canlılıktır, gerçek kendiliğin değildir. O yüzden soruların kimin tarafından üretildiğini, sorunun kime ait olduğunu bulmamız gerekiyor.
Bazı çocuklar "örümcek adam olacağım" der; anne babası parası yoktur, kostüm alamaz, "ben örümcek adam olamadım" diye üzülür; komşusunun çocuğu örümcek adam olmuştur, kendisi olamamıştır. Burada sorun nerede? Sorun örümcek adam olup olmamak değil; kim örümcek adam olacağını veya olamadığını zannediyor? Sorunu doğru yerde tanımlarsak, sorunu çıkartanı da orada bulmuş olacağız; o zaman sorunu çıkartanla yüzleşeceğiz, yoksa onun önümüze attığı sorunlara çare bulmaya çalışmayacağız. Orada bir sorun çıkartan ego var: "başarılı olmalısın, olmuyorum, ne olacak? Tamam olacağım, sen kızma, olacağım, sen kendini değersiz hissetme, ben başarılı olacağım" — çünkü sana diyor ki "başarılı olmazsan değersizsin." Peki bu sorunu kim üretiyor? Bu sorunu üreteni bulmadığınız müddetçe, ne kadar çare bulmaya çalışırsanız çalışın. İşte Steve Jobs elli küsur sene o soruna cevap bulmaya çalışmış; bir şey başararak değerli olmaya çalışmış, "kendimi ispat edeceğim" diye umutlanmış, sonrası boş. Onun için boş, bizim için dolu zannediyoruz. Halbuki adam ne diyor? "Ben yanlış bir şey üzerine kurdum hayatımı, eğer şimdiki aklım olsaydı şöyle yapardım, şöyle yapmazdım" gibi. Bu, yanlış bir şey üzerine bir kurgu oluştuğunu gösteriyor.
Dolayısıyla sana sürekli bir şeyi dayatan o egoların illüzyonunu görmeye ihtiyacımız var; o illüzyonları çözmeye ihtiyacımız var, çünkü onlar bizi uyutuyorlar. İşte o "gaflet uykusu" diye söylediğim şey, benliklerin illüzyonuna kapılmaktır: "başarılı olmalısın, değerli olmalısın, sevilmelisin, önemsenmelisin, bir şey var etmelisin, etkide bulunmalısın, güçlü olmalısın, kendini göstermelisin." Kadim öğretilerin bu yönünü anlamadığımız için bu sefer başka bir tuzağa düşüyoruz: "peki nefsimizi öldürdük, o zaman hiçbir şey yapmayacağız veya boş boş mu oturacağız?" Hayır, çok çalış; ama ne çalışman üzerinden ne de çalıştığının ürünü üzerinden kendini tanımlama. Mesele bu. Galatasaray-Fenerbahçe maçını seyret ama "ben Fenerbahçeliyim" diye seyretme, "ben Galatasarayım" diye seyretme; "biz yenildik" diye skoru okuma — orada "Fenerbahçe-Trabzon 3-2'dir," o kadar. "Biz yenilmişiz" diye tabelayı okursan problem orada başlar.
Yoksa maç oynanacak: biz çalışacağız, evleneceğiz, çoluk çocuğumuz olacak ya da olmayacak, çoluk çocuğumuz bize itaat edecek ya da etmeyecek — bir sürü hikâye olacak. Bir şeyi hedefleyeceğiz, elde edeceğiz veya edemeyeceğiz, birileri engel olacak, birileri engel olmasına rağmen olacak — bir sürü şey. Ama bunların hiçbirinin üzerinden kendini tanımlama, "var oldum" veya "olamadım" cümlesini kurma. Bütün meselenin özdeşleşme olduğunu anlamak en temel farkındalık noktasıdır; bütün çözümün başı olan nokta budur.
Bakın ayet bunu çok açık bir şekilde ifade ediyor. Allah neyi eksiltmez? "Kendimi eksiltirim" diyor mu Allah? "Yakınlığımı eksiltirim" diyor mu? "Varlığımı eksiltirim" diyor mu? "Üflediğim ruhu eksiltirim" diyor mu? Demiyor. Neyi eksilteceğini söylüyor: "inşa ettiğiniz kendiliğinizi eksiltirim" diyor. "Kendinizi nispet ettiğiniz malı mülkü eksiltirim, kendinize nispet ettiğiniz evladı, eşi vesaireyi eksiltirim, övündüğünüz veya kendisiyle bir varlık hissi hissettiğiniz ticaretinizi eksiltirim" diyor. Ama "kendime eksiltirim" demiyor Allah, "üflediğim ruha eksiltirim" demiyor, "yakınlığıma eksiltirim" demiyor. O zaman biz eksilmeyen bir şeye bakacağız. Ama sen kendini eksilen şeyler üzerinden tanımlarsan, o zaman ömür boyu imtihan yaşarsın; sürekli Allah'la derinden bir didişmen olur. Başka bir ihtimalin de yoktur.
Sabrın Üç Boyutu
"O ayetler devamında sabredenlere müjde ediyor ya, sabretme sanki bir ara geçiş gibi. Egonun ders çıkartma aracısı olan sabretmeyi tanımlasanız?" Sabır türlü türlüdür; kişinin bilinç düzeyine göre değişen bir anlam taşır. Sabrın kelime anlamı aslında olması gereken noktada direnmek demektir; kişinin olması gereken noktada, eskilerin tabiriyle sabit kadem olması, o noktada direnebilmesidir. Bu sabırdır. Sabrı hiçbir zaman tahammülle karıştırmamak gerekir.
Kişi neye karşı sabreder? Bir: muhatap olduğu insanların yanlışlıklarına karşı direnmelidir. İnsanların cehaletinden, şuursuzluğundan, bencilliğinden, hırsından, haksızlık dürtülerinden dolayı onlardan gelen olumsuzluklara karşı sen fıtratının doğallığında direnmelisin. Bu, insanlara karşı sabırdır — kendi fıtratının doğallığında direnmek. Bir insan bencil olabilir, adaletsiz olabilir, hırslı olabilir, çekememezlik hissi yaşayabilir, kibirli olabilir; ve bunların yansımaları olan davranışlarıyla karşılaşabilirsin. İnsanlara karşı sabır demek, insanların bu yanlış ve olumsuz tavırlarına rağmen kendi fıtratının gerektirdiği doğal dengeyi koruma konusunda dirençli olmak, o doğal kodlardan vazgeçmemektir.
İkincisi, nefse karşı sabır — tasavvufi tabirle. Nefsi kendiniz olarak algılarsanız ona karşı sabırlı olamazsınız; siz o değilsiniz, bu anlamda kastedilen nefis psikolojik boyutunuzun negatif olarak tetiklenen damarları demektir. Mesela birisi namusuyla değil, tamamen doğru yanlış demeden büyük paralar kazanıyor; üç-beş yılda daireler, arabalar sahibi oluyor. Sizin egonuz bakıyor oraya, "bu adam hak etmiyor, biz namusumuzla, şerefimizle çalışıyoruz ama bak kimler malı götürmüş" diyor. Bu, psikolojik benliğinizin negatif bir damarının bir olayla tetiklenmesidir. Nefsinize karşı sabır burada, "bu gerçek bir değer değil; gerçek değer insanın kendi fıtratını korumasıdır" demenizdir. "Ben de çok şükür elimden geldiğince fıtratımı koruyarak çalışmaya gayret ediyorum; şunu veya bunu kazanmışım, bu çok hayati bir mevzu değil; ben dürüst, elimden geldiğince çalışırım, ne kazanıyorsam kazancım odur, buna da kanaat ederim, elimden gelen çabayı göstermeye devam ederim" — işte nefse karşı sabırlı olmak budur. Nefse karşı sabırlı olduğumuz o nefis, gerçek kendimiz değil, sahte kendiliğimiz ve onun ürettiği şeylerdir.
Veya ego "başarmak istiyorsan bazı şeylerden vazgeçeceksin" der; sabır burada "hayır, benim için başarılı olmak asli bir hedef değildir, ben bu hedef için kendi değerlerimden vazgeçmiyorum" demektir. İşte nefse karşı sabır budur. Veya nefsin içine düştüğü ümitsizlik, karamsarlık, kendini değersiz hissetme — "ben ne kadar kötü biriyim" gibi düşünce ve duygulara karşı da sabırlı olmak. Nefis size ümitsizlik, karamsarlık, kendini değersiz hissetme gibi düşünce ve duygular pompalıyor; buna karşı da sabırlı olun. Sen yaratıcının var etmesinden dolayı değerlisin; değerini neyle arıyorsun? Eğer nefsin sana yanlış değer ölçütleri sunuyorsa, ben o nefse karşı da sabırlı oluyorum demektir. Dolayısıyla nefiste ortaya çıkan yanlış algılar, düşünceler, bakış açıları ve yaklaşımlara karşı doğal fıtratımızın kodlarını korumaya çalışmak ve orada direnebilmek — nefse karşı sabır budur. Negatif güç ne kadar etkinse, senin ondan çok daha fazla direnebilme bilinci taşıman gerekir. Buradaki direnme fiziksel bir güç, bir inat değil; tamamen bir farkındalıktır.
Onun için iman ve sabır bir aradadır. İman güçlü değilse sabır da güçlü olamaz. Buradaki imandan kastedilen şey "ben Allah'a inanıyorum, altı esasa inanıyorum" mevzusu değil; senin gerçekte değerli olan nedir, hakiki var olan nedir, geçici olan nedir, kalıcı olan nedir, sen nesin — buna dair güçlü bir idrakin, imanın olacak, o zaman sabredebilirsin.
Hep verdiğim örnek Hazreti Yusuf'tur; senelerce sabretmiş, niye sabretmiş? İman güçlü olduğu için. Ama ne anlamda güçlü? Hazreti Yusuf, "dünyaya geldik, insan rahat etmek istiyor" ya da "kardeşi, eşi, dostu ona destek olması gerekir" gibi bir kalıba düşmemiş. Neden? Çünkü iman bilinci şunu içeriyor: sen ve Allah; temel ve asli şey budur. Yoksa kardeşin de olsa, annen baban da olsa, bir psikolojisi varsa yanlış da yapabilir. Bir insan bana dese ki "kardeşim böyle yaptı, annem babam böyle yaptı," derim ki "yapar." Sen çok imanlı olsan bunları demezsin; şunu anlamamız gerekli: gerçek insan Allah'ın ruhundan üflediği özünü idrak eden insandır. Bunu idrak etmeyen psikolojik düzeydeki biridir; o da yanlış da yapar doğru da yapar — pozitif tetiklenirse doğru, negatif tetiklenirse yanlış yapar. Bu kardeşin de olsa, annen baban da olsa, on-yirmi yıllık dostun da olsa böyledir. Dolayısıyla sormak gereken soru "eşim, dostum, kardeşim neyden tetiklenmiş de bu yanlışı yapmış" olmalıdır; bunu analiz edebiliriz.
Veyahut da canın bir şey istiyor — elbise, ayakkabı almak istiyor, objektif olarak ihtiyacın var ama alma imkanın yok; almıyorsun ve mutsuz olmuyorsun. Neden? Çünkü imanlısın. Alamıyorsun, mutsuz oluyorsan, o iman bilincini derinlemesine idrak etmiyorsun demektir. Dolayısıyla iman kavramını düşündüğümüzde "imanın altı şartı" gibi düşünmeyeceğiz; en temel şey şu: hakiki olan nedir, geçici olan nedir, mutlak nedir, göreceli olan nedir ve sen nesin? İmanla ilgili kavrayışımızı bu soruların cevabına göre tanımlayabiliriz. Yoksa "imanın altı şartına iman ettim" diyen de alamadığı ayakkabıya üzülüyor, etmeyen de; ne farkı var ki? Bir şeyin değişmesi gerekir; çünkü aslında doğası budur.
"Allah Bana Yeter" ve Reaksiyoner Olmayan İman
O yüzden Allah peygamberi çok uyarmış, hatırlatmıştır: "insanlar senden yüz çevirecek olurlarsa de ki Allah bana yeter." Bu, tırnak içinde günümüz tabiriyle "gerizekalılık yapmak" değil; biz bunu bile öyle algılamıyoruz — "Allah bana yeter, umurumda değilsiniz" gibi öyle bir şey değil. Allah sana yetiyor, sen bunun idraki içindesin ve gidenlere de hiçbir gönül koymuyorsun; hiçbirine bir gönül koymuşluğun yok, "siz bana söz vermiştiniz, hiç bırakmayacaktınız" yok böyle bir şey; o sizin tercih alanınız, sizin süreciniz.
Dikkat edin, ilginçtir, Allah hiçbir dinden dönene "sen ne biçim adamsın, bana söz vermedin mi" dememiştir; o onun süreci. Sen nerede duruyorsun? İnsanların sana ilgisi, sevgisi, değer vermesi ya da vermemesi, yanında durması ya da durmaması söz konusu olduğunda sen nerede duruyorsun? Hep hatırlatırım, "insanlarda vefa kalmamış" diye yakınanlara derim ki: senin Allah'a vefan varsa, insanların vefalı olup olmaması onlarla ilgili bir mevzudur; sen vefasızlıktan dert yanmazsın. O zaman "ben nerede duruyorum" sorusuna ihtiyacımız var.
Bunu test etmenin yolu ne? İşte yaşadığımız hayat, o ayette anlatılan hayat. Aslında orada anlatılan "ben eksiltirim yaparım" değil; hayatta zaten bunları yaşarsınız, dünyanın mahiyeti böyle olduğu için Allah "ben eksiltirim" diyor. Yoksa özel olarak bir eksiltme anlamında algılamamalıyız. Hayat öyle bir hayattır ki bu yaşadığımız evrende, Allah'ın kodlamasını yaptığı bu evrende mutlaka bir şey artar, eksilir. Birileri seni sever sonra sevmez; çocuğun sana muhtaç olduğu müddetçe "babacığım, anneciğim" der, sonra özgürlüğünü kazandığı zaman umursamaz. "İşte bak böyle evlat yetiştiriyorsun, sonra şu hale bak" dersin; asıl senin haline bakmak lazım. Sen niye bu haldesin, niye bundan bu kadar etkileniyorsun ve bunu böyle okuyorsun?
"Mal ve evlat eksildiğinde, tepkisel olarak insan bazen bir dini kimliğe yöneliyor — önceden içki içen, sonra dine yönelen ama tepkisel biri gibi. Bunun yanlış okunması da mümkün müdür?" Tabii, insanın kendini "sevdiğim kız beni sevmedi, artık ben de Allah'ı seveceğim" gibi din üzerinden, Allah üzerinden bir reaksiyoner kimlik üretmesi mümkündür. Ama iman, hakikat bir reaksiyon değildir. Peygambere Allah'ın "etrafındaki insanlar sana yüz çevirecek olurlarsa de ki Allah bana yeter, o ne güzel vekildir" demesi bir reaksiyon değildir; "ne haliniz varsa görün, umurumda değilsiniz" gibi bir şey değil. Fakat biz egomuzla okuduğumuzda sanki bir reaksiyon diye okuyoruz. Halbuki güzel kardeşim, bak, sen bana ihanet de edebilirsin, aldatabilirsin, 20-30 yıllık dostluğumuza sığmayan bir şey de yapabilirsin; "Allah bana yeter, Allah yolunu açık etsin" — ayetin kastettiği şey bu, bir reaksiyon değil, bir tepkisellik değil.
"Peki bu karşılaşılan durumun kişiye vermek istediği bir mesaj yok mudur? Terk edilme, vefasızlık, birinin kızıp bağırması gibi olaylar bir şey fark ettirmeye mi çalışıyor, yoksa sadece 'Allah bana yeter' deyip geçmek mi gerekir; bu olayın neden yaşandığına dair bir iç sorgulamaya gerek yok mu?" Bu, kişinin bilinç durumuna göre değişir. Kişi sürekli çevresindeki arkadaşları tarafından terk ediliyorsa, oturup "ben acaba yanlış bir tutum içinde miyim, hiçbir arkadaşlığımı uzun süre devam ettiremiyorum" diye düşünebilir; bu ayrı bir şey, kişinin durumuna göre değişir. Benim vurgulamaya çalıştığım nokta, kişinin bu gibi olayları psikolojik benliğiyle karşılama tuzağına karşı uyanık olmasıdır. Yoksa mesela bir arkadaşımla bir problemim olduğunda ve o bana tepki koyup beni dışladığında, ben onu analiz ederim; "acaba ben hiç onun egosunu tahrik ettim mi, onun duyarlılıklarına karşı yanlış bir şey yaptım mı" diye düşünürüm, bu ayrı bir bağlamda düşünülebilir. Ben nihai mesajı vurgulamaya çalışıyorum: sen yaşadığın bu olaylarda eğer egosal düzeyde bir rahatsızlık yaşıyorsan, kendilik evini yanlış bir şeyin üzerine kurmuşsun demektir. Bunun dışındaki diğer olgular ayrı bir dosyadır; insan orada da analizler yapabilir.
Takdir Kavramını Aşmak
Dünyanın kanunu böyle, bir şeyler çoğalır, bir şeyler azalır; Allah'ın takdiri de bakın yine psişik düzeye ait bir kavramdır. "Evlendim, boşandık, Allah'ın takdiri" deyip kendimizi rahatlatmaya çalışıyoruz. Buna da gerek var mı? "Bu yaşadığım bir deneyim, bu kadar basit" demek yeterli. Takdir dışı bir olay var mı? Zaten yok. Fakat insanlar günümüzde dindeki takdir kavramını kendilerini rahatlatmak için kullanıyorlar; bu da bir yerden sonra aşılması gereken bir şey. Yani "bu Allah'ın takdiri, benim imkan ve kabiliyetimi aşan, Allah'ın sonsuz hikmetiyle böyle olmasına izin verdiği bir olay" deyip egonun senin üzerine yüklediği yükü biraz atabilirsin; bu makul bir şeydir, yanlış demiyorum. Fakat öyle bir yerde durmalıyız ki takdirin o veya bu olması arasında bir fark olmasın.
Bunu diyerek aslında ne yapıyoruz? "Kendi egonun arzularına, heveslerine, korkularına, ihtiyaçlarına bağlı olarak bu hayatı okuma, bu hayatın bir sahibi var, sahibi böyle takdir buyurmuş ve buna müsaade etmiş" diyerek egomuzun bizi baskılamasına karşı bir siper yapıyoruz. Bu bir yere kadar makuldür ama sürekli burada durmak gerekmez. Bir adım daha ileri attığında görmen lazım: "Allah'ın takdiri öyle olmuş veya böyle olmuş" — bunların hakikat noktasında bir kıymeti yoktur. "Evlenmişim, kocam üç sene sonra ölmüş, Allah rahmet eylesin, bu bir deneyimdi" — bu kadar. "Çocuğum oldu, yirmi yaşında öldü, olabilir, Allah rahmet eylesin" — bu kadar.
"Peki insanın duygusal boyutu yok mu?" Duygusal boyut var, fakat duygusal boyutla özdeşleşmek problemdir. Duygusal boyutu, psikolojik boyutu var zaten; o psikolojik boyutun içinde duyguları, arzuları, ihtiyaçları, korkuları, beklentileri var. Fakat sen onlar mısın? Bir bedenim var, bedenim yaşlanıyor ama ben beden miyim? Beden değilsen o zaman "ben yaşlanıyorum" demem; ama "ben yaşlanıyorum" dediğimde kendimi bedenle özdeşleştirmiş oluyorum. Duygular var mı, psikolojik düzeyde tabii ki var. Korkular var mı, psikolojik düzeyde var. Arayış var mı, tabii ki var. Fakat ben onlar mıyım? Mevlana'nın bir sözü — tam emin değilim geçtiği yer — der ki: "ey insan, sende bir eşek boyutu var bir de İsa boyutu var; sen eşeğe acıyorsun, İsa'ya acı." Eşek bazen yokuş aşağı iner, yokuş yukarı çıkar, yorulur, terler; sen hep eşeğe acıyorsun. Aslında İsa'ya acımalısın. Yani sen kendi öz fıtratını, ruhsal özünü — İsa'yla kastedilen ruhsal özümüzdür — fark edememekten dolayı asıl kendine acı; yoksa psikolojik benliğinin mahrumiyet ve mağduriyetlerinden dolayı o psikolojik benliğine acıma. Çok önemli bir sözdür.
Tabii ki duygular var: eşimizi, dostumuzu, arkadaşımızı, evladımızı, evimizi severiz; kaybedince de duygusal boyutta bir üzüntü yaşarız. Fakat bunun belli bir dengesi ve ölçüsü olmalı; o ölçüyü ve dengeyi koruman gerek. "Duygularımız yok mu, var; öyleyse salıversek gitsin" mi diyeceğiz? Hayır. "Bedenin var, öyleyse beden ne harcarsa olsun mu" diyeceğiz? Hayır, demiyoruz. Duygular da var, içgüdüler de var, her şey var. Fakat sen nesin — asıl soru budur.
Peygamberin Oğlu Kasım'ın Vefatı: "Göz Yaşarır, Kalp Hüzünlenir"
Peygamberin meşhur oğlu Kasım'ın vefatı noktasında, onu kabre indiriyor, o süreci yaşıyor; gözünden peygamber de ağlıyor, hüngür hüngür ağlamış gibi. "Ya peygamberin gözünden bir yaş akmış" — bu kadar. Ve dikkatten kaçan şey şu: sahabiler ona "ya Resulallah, sen de mi ağlıyorsun" demiş. Niye böyle bir soru soruyorlar? Bu normalde sorulacak bir soru olmaması lazım, değil mi? Hepimiz ağlarız, peygamber de ağlar; niye "sen de mi ağlıyorsun" diyorlar? Çünkü peygamber onlara hakiki irfanın, hakiki marifete ermenin, aydınlanmanın, ermenin, veli olmanın, Allah'ın yakınlığını idrak etmenin — hepsi aynı şeylerdir bunlar — neticesindeki bilinci anlatmış. Dünyadaki hiçbir kaybın aydınlanmış, ermiş bir insan için bir acı olmadığını, ölümün ebedi bir ayrılık değil geçici bir ayrılığın yansıması olduğunu, hakikatte bizim ayrılmadığımızı anlatmış, konuşmuş; ki ona "ya Resulallah sen de mi ağlıyorsun" diyorlar.
Peygamber de onlara büyük bir anlam içeren bir söz söylüyor: "göz yaşarır, kalp hüzünlenir. Bizim Rabbimizin takdirine karşı en ufak bir hoşnutsuzluğumuz yoktur." Biz "tam olarak böyle mi olmuş, Allah bana bunu mu deneyimletmeyi murat etmiş, ben de bu deneyimi yaşarım" deriz. Gözün doğasının hakkı nedir? İki damla yaştır. Kalbin şeyi nedir? Geçici bir ayrılıktan dolayı duyulan hüzündür. Yoksa ebedi bir ayrılık, bir kayıp, asla arzu etmediğim bir şeyin gerçekleşmesi, bu dünyada büyük bir mahrumiyet, bir mağduriyet — asla böyle bir şey yoktur. Peygamber işte orada, insanın duygusu yok mu? Al sana duygusu, işte bu. İnsanın diğer hissiyatı yok mu? Var, işte bu; fıtrat böyle yaşanır. Ne kadar mükemmel bir cevap ve ne kadar mükemmel bir olay.
Sahabiler niye ona bu soruyu sormuşlar? Demek ki peygamber onlara bir şeyler anlatmış, hakiki fıtratlı insanla ilgili bir anlatım; o anlattığını belki bazıları eksik anlamışlardır. Belki bazıları şöyle anlamışlardır: arif olan insanın hiç gözünden bir damla yaş akmaz, hiçbir duygu esintisi yoktur gibi, aşırı bir yorumla anlamışlar ve peygamberin o halini kendi algılarınca örtüştürememişler, bu soruyu sormuşlar. Peygamber de onlara hakiki fıtratında olan insanın haline dair bir cevap vermiş: tabii ki duygularımız var, içgüdülerimiz var, hüzün duygusu var, sevinç duygusu var, hepsi var; daha psikolojik düzeyde bunlar, ruhsal bilincin ışığında yaşanması gereken şeylerdir. Yoksa onları kendi hallerine bıraktığınız zaman, dizgini olmayan bir at gibi, nerede duracakları belirsizdir, tesadüflere göre durur.
İşte bazen bir insan bir kaybı 20-30 yıl, ömür boyu yaşar; "çocuğumu kaybettim, eşimi kaybettim" diyerek ömrü o hüzünle geçer. Niye ki, kalıcı bir şey değil ki? Orada şunu sormak lazım: o hüznü veya acıyı yaşayan kimdir? Asıl sorulması gereken şey odur. Onun için özneye "insan" diye başlarsak yol alamayız; "insan hüzünlenmez mi" diye oradan başlayamayız. İlla öyle başlayacaksak, o zaman insanı bir kısım farklı sınıflara ayırmalıyız: psikolojik düzeyde insan, duygusal merkezi ağır basan insan, düşünce merkezi ağır basan insan gibi. Yoksa genel bir "insan" cümlesi üzerinden başlarsak, insanın ne olduğunu anlama şansımızı baştan ortadan kaldırmış oluruz.
"O hüznü hissetmesi bir problem mi?" Hayır, aslında bir problem değil, doğal bir şey. Şimdi biz ruhsal düzeyde ölüm noktasında eğer gerçekten aydınlanmışsak ayrılık yoktur; ayrılık geçici ve somut varoluş düzeyine aittir. Diyelim ki artık sen oğlunu maddi olarak kucaklayamazsın, onunla bir beden ve psikolojik ayrıntı olan biri olarak muhatap olamazsın; ama onun ruhsal boyutunda sen onunla beraber olabilirsin. Onun için mesela Bediüzzaman diyor ki, hakiki fıtratında olan bir insanı ölüm bile dostundan, sevdiklerinden ayıramaz; gerçek anlamda bir ayrılma söz konusu değildir, eğer siz ruhsal boyuttaysanız ayrılmazsınız.
O yüzden peygamber "göz yaşarır, kalp hüzünlenir" diyor. Çünkü kalp, bir tarafı ruha bakan, bir tarafı somut ve maddi aleme bakan bir melekedir; o yüzden kalbi öyle tarif ediyor. Ama daha üst boyuta dair bir tarif olmadığı için onu çok uzatmıyor; o hakikatte oğluyla bir ve beraberdir. Yine Bediüzzaman'ın sözünden mealen: "ne ölüm ne berzah onları birbirinden ayırmaz." Yani gerçek anlamda o özdeki birliğimizi idrak ettiğimizde, hakikat noktasında bir ayrılık algısı içinde olmayacağız. Ama her düzeyin kendine göre bir tabiatı var; kalp de tabiatı gereği iki boyuta da açık — bir tarafı ruhsal, bir tarafı somut ve maddi alem; kendine göre o somut, maddi düzeyin geçici bir ayrılığını hisseder, onda da geçici bir ayrılığın hüznü olur. Ama ruhsal düzeyde bir ayrılık söz konusu değildir. Peygamber bütün düzeylerin tarifini, tabiatını, mahiyetini, gerçekliğini ve niteliğini tarif ediyor. İnsan da budur aslında. Yoksa insanı sadece beden ve psikolojik boyutuna indirgeyerek tarif etmeye kalktığımızda kendimize karşı haksızlık yaparız; kutsal metinleri de anlayamayız, ermişleri de anlayamayız, onların ne anlattığını da kavrayamayız. Özde eğer ikilik yoksa, peygamber Kasım'ı mezara koyduktan sonra her baktığında Kasım gibi mi görüyor? Böyle şeyleri teorik olarak konuşmamak gerekir, bir fayda sağlamayacağı için.
Sabrın Üçüncü Kısmı: Takdire Karşı Sabır
Sabrın üçüncü kısmı, Allah'ın bu dünyada izafi olarak bir şeyleri deneyimletmesine karşı sabırdır. Bazıları bunu "Allah'ın takdirine sabır" demişler; Allah sana bu alemde dualiteyi deneyimletmeyi murat etmiş, sen de bunu kabul ediyorsun. Buradaki sabrın anlamı, yaşadığın bu izafi alemdeki dualiteyi, olumluluğu ve olumsuzluğu, fıtratının kodlarıyla bozulmadan yaşayıp tamamlamaktır. İşte örnek yine Hz. Yusuf: Hz. Yusuf "ya Rabbi niye böyle yarattın, on bir kardeş yarattın, şu oldu bu oldu" demiyor; "niye bu kadar haksızlık, zulüm yapan insanları hemen cezalandırmıyorsun, niye onlara müsaade ediyorsun" demiyor. Allah'ın bu yaratış düzenindeki takdirine sabırla yaklaşıyor; fıtratının kodlarıyla karşılamak konusunda tam bir sabit kadem ve direnç gösteriyor, ilahi fıtratın kodlarını bozmuyor.
Bazen "keşke böyle bir dünya olmasaydı" diye bir itiraz gelebilir; ama bu da Allah'ın yaratışının bir düzlemidir. Bu noktada da insan bu süreci, bu deneyimi yaşayıp yoluna devam edecek — neyle? Fıtratını koruyarak. Bu da işte Allah'ın bu alemdeki yaratış kodlarına karşı sabırlı olmaktır. Çünkü ego bazen "Allah niye bu zalimlere müsaade ediyor, insanların birbirine kötülük yapmasına niye müsaade ediyor" der; tarih boyunca bir kötülük problemi vardır. Neden? Çünkü o tür insanlar Allah'ın takdirine sabır göstermiyorlar; bütünü görmedikleri için, kafaları o kadar bu sınırlı aleme gömülmüş ki, buradaki kötülüğü de çok büyütüyorlar, abartılı bir algıya kapılıyorlar. "Madem Allah bu dünyadaki hayatı yarattı, niye ölümü yarattı" demek de, Allah'ın bu alemdeki yaratış kodlarına karşı sabırlı olma meselesidir. Teşekkür ederim.