Özdeşleşme, Tevekkül ve Gerçek Dayanak Noktası
Kısa Özet
Derste önce modern psikoloji ile geleneksel/tasavvufi psikoloji arasındaki temel fark ortaya konuyor; tasavvufun bir ahlak sistemi değil, hakikatin doğrudan idraki olduğu vurgulanıyor. Ardından insanın malı, başarısı, güzelliği, çocuğu, mesleği gibi şeylerle kurduğu özdeşleşmelerin onu nasıl kırılgan ve sarsılmaya açık hale getirdiği; buna karşılık yalnızca Allah'a dayanmanın (tevekkülün) gerçek özgürlük ve sarsılmazlık getirdiği çok sayıda örnek ve kıssayla (Hz. İsa'nın kaya-kum meseli, Hallac-ı Mansur, Hz. İbrahim'in putları kırması, Narkissos söyleni) anlatılıyor. Ders, dünyada iz bırakmanın ehemmiyetsizliği ve egoyu oluşturan unsurlar üzerine kısa bir soru-cevapla sona eriyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Ruhsallığın kendine ait bir psikolojisi yoktur; tasavvuf ahlak değildir, hakikatin doğrudan idraki ve müşahedesidir.
- Neyle özdeşleşirsek, onu kaybettiğimizde o ölçüde sarsılırız; gerçek özgürlük hiçbir şeyle özdeşleşmemektir.
- İnsanın gerçek dayanağı yalnızca Allah olmalıdır; diğer her şey ondan alınabilir, yalnızca Allah alınamaz.
Modern Psikoloji ile Geleneksel Psikoloji Arasındaki Fark
Şimdi tabii bizim ilgilendiğimiz alan, bugün anlaşıldığı anlamda çok psikolojinin içinde olmayabiliyor. Çünkü birinin ifadesiyle -güzel bir ifadeydi, onu yerinden okuyayım- iki tür psikoloji veyahut da iki tür insan bilimi vardır diyor.
(Kısa bir telefon arası: "Toplantıdayım. Buyur canım. İyiyim, iyiyim. Toplantıdayım diyorum. Ne yapıyorsun? Ararım. Yarın var, var. Tamam. Eyvallah. Selam.")
Bu çok önemli. İnsanı buldukları gibi veya olduğunu düşündükleri veya tasavvur ettikleri gibi inceleyen sistemler var. Modern bilimsel psikoloji veya bu ad altında tanınanlar bu kategoriye aittir. İnsanı buldukları gibi -bu çok önemli- insanı buldukları gibi veya olduğunu düşündükleri... Burada da bir spekülasyon var. Olduğunu düşündükleri veya tasavvur ettikleri gibi inceleyen sistemler.
İkincisi ise insanın ne olduğu veya nasıl göründüğü açısından değil -yani hâlihazırda ne olduğu veya nasıl göründüğü açısından değil- ne olabileceği, yani mümkün dönüşümü açısından inceleyen sistemler. İnsanın ne olabileceği, yani mümkün dönüşümü açısından, bir başka ifadeyle kendisinde var olan ama farkında olmadığı imkânlar açısından inceleyen sistemler. Bu geleneksel psikolojidir. Geleneksel psikoloji dediğim şey, kadim öğretilerin içinde var olan psikoloji ekolleridir.
Mesela diyelim ki tasavvuf psikolojiyi barındırır. Fakat psikoloji ötesini de barındırır. O yüzden tasavvufu böyle psikoloji ile sınırlamak veyahut da psikolojinin bir başka yönü gibi algılamak yanlıştır.
Tasavvuf Ahlak Değildir, Hakikatin İdrakidir
Psikoloji tasavvufta yol ile ilişkili olarak ele alınır. Hakikatle ilişkili olarak değil. Yani tasavvuf şunu söyler bize: psikolojini yolda değiştir. Çünkü psikolojini değiştirmezsen ruhsal hedefine ulaşamazsın. Çünkü yanlış bir psikolojiyle ruhsal hedefe varılmaz. Doğru bir psikolojiyle ruhsal hedefe ulaşılır. Ama doğru psikoloji ruhsallık değildir. Bu bize göre çok önemli bir ayrım.
Ruhsallık ne demek? O, tecrübe edilince anlaşılabilecek bir şey. Ruhanilik. Evet, ruhanilik yani o, tecrübe edilince anlayabileceğimiz bir şey. Ama biz bunu ilkesel olarak kabul edeceğiz. Yani diyeceğiz ki biz ruhsallığı bilmiyoruz ama psikoloji ruhsallık değildir. Bu çok önemli bir şey. Bunu kitapta ve Beratesi Derneği'ndeki sunumumuzda nispeten anlatmaya çalıştık. Yani psikolojik boyutla spiritüel boyut ayrıdır. Dolayısıyla ruhsallığın psikolojisi olmaz. Bu şuna benzer: uzayda yer çekimi var mı? Yok. Bunun gibi bir şey.
Ruhsallığın psikolojisi yoktur; yani kâmil insanların psikolojisinden söz edemeyiz. Bir psikoloji görünümü vardır sana; mesela diyelim işte merhametlidir, şefkatlidir. Fakat senin motivasyonlarınla, senin varoluş düzeyinle ve senin şuur düzeyinle o merhamet göstermemektedir. Yani diyelim ki bir veli yardımseverdir, fakat bizim gibi yardımsever değildir. Bizim motivasyonlarımıza odaklı yardımsever değildir. Mesela biz yardımsever olduğumuzda ve yardım ettiğimizde ve muhatabımız memnun olduğunda hoşumuza gider. Fakat bir ruh hâlinde böyle bir şey yoktur. Ama o yardım eder, bizden kat kat yardım eder, mukayese edilmeyecek kadar. Hatta düşmanına da yardım eder; o, ilkesel bir motivasyonla yardım eder. Hatta düşmanına da yardım eder. Karşısındakinin memnun olmasının bununla hiçbir ilgisi yoktur. Kendisinin memnun olmasıyla da bir ilgisi yoktur. Çünkü ruhsal boyuttadır. O başka bir yerdedir. Onun için bunu ayırmak gerekir.
Dolayısıyla ruhsal insanın bize göre bir psikolojik görünümü vardır, fakat ruhsal insan psikolojik boyutta değildir. Psikolojik insanın ise ruhsal boyutu neredeyse yok gibidir. Ama oraya gidebilir, oraya açıktır. İşte geleneksel psikoloji insana şunu der: psikolojini dengele, psikolojik boyutunu dengele, onu sağlıklı hâle getir; ta ki ruhsal âleme yolun açılsın.
O yüzden -belki bu cümle ters gelebilir- şimdiki cümleyi söyleyeceğim: tasavvuf ahlak değildir. Yoldur. Kur'an gibi bir şeydir. Tasavvuf, hakikatin doğrudan doğruya idraki ve müşahedesidir. Ahlak değildir. Ahlak bir sonuçtur. Yani en ahlaklı insan sufidir, ama tasavvuf ahlak değildir. Yani sen en iyi şekilde ahlak sergileyebilirsin, çok ahlaklı olabilirsin, fakat sufi değilsindir. Arif değilsindir. Hakikate ermemişsindir. Bu anlamda bir insan çok ahlaklı olabilir, fakat o veli değildir; yani ruhsal değildir. Ruhsallık da ahlakla o yüzden eşleştirilemez. Fakat arif en yüksek ahlaka sahiptir. Bu ayrı bir bahis. Bilmem, aradaki fark anlaşılıyor mu?
Başka bir şeyden kazanılıyor. Ve ahlaklı olmak demek ruhanilik demek değildir. Bu çok önemli. Gereklidir ama yeterli değildir. Ahlaksızlıkla ruh hâline erişilmez, ama ahlak dediğimiz şey -yani pozitif eylemler- hakikate götüren bir şey değildir. Ahlak; düşünce sistemimizde, duygu sistemimizde ve eylem sistemimizde, yani fizik merkezi, duygu merkezi ve zihin merkezinin doğru işlemesidir. Aslında kastettiğimiz doğru ahlak budur. Yani doğru eylem, doğru düşünce, doğru duygu; bunlar ahlaktır. Ama hakikat bunların ötesinde olan bir şeydir.
Soru: Doğrudan kastınız, temel etik değerlere göre doğru anlam mıdır?
Tabii. Bu da şey oldu, benim kafam karıştı. Yani şimdi ahlak, mizacın doğru işlemesidir gibi bir kanıya kapıldım ben, değil mi?
Doğru, bir açıdan.
Yani o şey çıkmamış o kısımda. Çünkü bir yere oturtmak lazım ahlakı. Nereye oturtuyoruz o zaman? O, hâlâ psişe boyutunda.
Tabii.
Değil mi? Yukarıya çıkmadığına göre, o zaman o vakıaların iyi işlemesi gibi.
Kesinlikle.
Yani bir numara, değil mi?
Ama mizaç yine, mizaç yine iyi bir şey. Mizaç zaten kastettiğimiz gibi psişik boyutta bir yer, bir mekanizma. Dolayısıyla bir mizacında bir insan doğru olabilir. Fakat buna bakma; niye doğrudur o insan? Mesela diyelim ki şurada bir kural koyarım. Niçin? Sorun yaşamamak için kural koyarım. Anlatabildim mi? Bu ruhsallık değildir. Veyahut da diyelim bir mizaç çok sever, çok merhametlidir; böyle bir ilişkiyi kurtarmak için neredeyse canını feda eder. O yine bir makinedir, bir otomatizmadır, ruhsal değildir. İrade yoktur. Gerçek anlamda irade yoktur, iradeden bahsedemeyiz. O zaman bunun sonunda, yapılan davranışın neden yapıldığını veya neden geldiğini sorgulamak gerekir.
Tabii. Yani birinin neden öyle yapmayı istediğini sorgulaması onu doğru yere götürür o zaman. Neden yardım ettiğini sorgulamak doğru yere tam götürmez; doğru yerde olmadığını ona gösterir. Doğru yere doğru kapı açılır. Doğru yere gitmek çok geniş bir dönüşümü gerektirir. Yani bir mizacındaki birine hani şunu demiştik: en sevdiğin şeyi en sevmediğin insana severek verebildiğin zaman -ki bunu bir makine yapamaz- ancak o zaman... Yani en sevdiğin şeyi en sevmediğin bir insana seve seve vermek ancak ruhsal dönüşümle mümkündür.
Peki, ama özür dilerim, diyelim en sevdiğin bir şeyi bir ilişkiyi yürütmek için, bir ilişkiyi devam ettirmek için, sevilmek için verebilirsin. Bu ruhsallık değildir. Ruhsallıkla alakalı olan, yetmiş iki millete bir gözle bakmak mıdır o zaman?
İşte bak, burada şunu ifade edelim: biz bunu yapamayız. Yani biz yetmiş iki millete tek bir gözle bakamayız. Çünkü henüz o göz, kalp gözüdür. O, kalp gözüdür. Bu, felsefi spekülasyonla yapılamaz; yani bunu düşünerek, okuyarak, konuşarak yapamayız. O, kalp gözüdür. O kalp gözü yetmiş iki millete bir gözle bakabilir. Biz şu anda bunu yapamadığımızı, baktığımız gözün ise nefsî ve sübjektif olduğunu düşünmeliyiz ve anlamalıyız.
O zaman mesela mizacı sağlıklı olsa da illa hakikate eremez yani.
Ama bakın hep "sağlıklı mizaç" diyor aslında. Orada bir kafa karışıklığı var.
Aynen öyle. O zaman onu şöyle ifade edelim: bir mizacın en sağlıklı boyutu, onun ruhsallığı demek değildir.
Hani "kafa açılır" dediniz az önce.
Evet, yani sadece şu olur -belki evet, şunu diyelim- bu sadece atmosferdeki bulutları dağıtmaktır. Hani sağlıklı mizaç şu demektir: atmosfer, yani dünya atmosferi temizlendi; ama güneşi görüp görmemek onunla ilgili değil. Güneş ona açılacak, güneş onun önüne çıkacak, o da bunu görecek. İşte o, ruhsal boyuttur.
Mizacın Sağlıklı Olması ve İrade Meselesi
Mizaç boyutumuzun sağlıklı hâle gelmesi demek, güneşi görmemizi engelleyen bulutları dağıtmak demektir. Bulutları dağıtırsın ve Tanrı'nın lütfunu beklersin. Ama bulutları dağıtamamışsan, Tanrı'nın lütfu ne kadar ortada olursa olsun yine biz onunla temas kuramayız.
Orada lütfu beklemek mi gerekiyor yoksa bir şey mi yapmak gerekli?
Hayır, işte o "bir şey yapmak", lütfu beklemektir. Orada yapacağımız şey, lütfunu beklemektir. Bulutları dağıtmak, mizacımızın sağlıklı düzeyinde olması gereken düşünce, davranış ve duygulanım hâlidir. Yani diyelim ki biri için kimseyi yargılamamak, kendini ondan iyi görmemek, kınamamak gibi. Veyahut da biri için kırılmamak, alınmamak, küsmemek, darılmamak; birine "seviyorum", öbürüne "sevmiyorum" dememek. Ve en azından bunun yanlış olduğunu bilmek. Yedincisi için de maymun iştahlı olmamak, her şeye dalmamak, her şeye temas etmemek.
Evet, ama bu zor bir şey. Çok sorumlu, zor bir şey.
En zoru bunun hakkında var mı?
Tabii, zaten o belki aslında en önemli şey.
Bilgilerle siz yap[ıyor] musunuz?
Yapıyoruz ama özel yani.
Özel de değil mi? Ticari veya bir şey değil.
Hazırladığımız, bilimsel bir çalışma olmasına çalıştığımız bir şey var. Şimdi biraz manevi şeyle ilişkili, dönüşümle ilişkili bir bölüm okuyacağız. Nispeten onun için, bunun aslında böyle çok bildiğimiz klasik anlamda psikoloji ile ilişkili bir şey değil.
İnsanın Dayanak Noktası: Sizden Alınabilecek Olan ve Tevekkül
Bir insanın temelinin ne olduğu, neyin üzerine dayandığı hakkında birçok şey söylendiğini biliyorsunuz. Ve bu fikirle bağlantılı olarak, hayat tarafından sizden ne alınabileceği hakkında düşünmelisiniz. Yani bu dünya hayatında sizden ne alınabilir ve neyin alınması sizin için problemdir? O şey, temelde en çok dayandığımız şeydir.
İmtihan anlamında mı oluyor bu o zaman?
Geleceğiz onun imtihanın ne anlama geldiğine. Bir imtihan kavramı var, ama çok klasik anlamda anlaşıldığı şekliyle değil. Başka birine dayanırsanız -yani tamamen özdeşleşmişseniz- bu temelin sizden alınabileceğini ve kendinizi hatırlayamayabileceğinizi hepiniz anlarsınız. Yani diyelim ki bir insan kendini bir ilişkide eşiyle özdeşleştirmiştir veya çocuğuyla özdeşleştirmiştir, veyahut da işiyle veya mesleğiyle. Onu elinden aldığın zaman, kimliğine bir darbedir o. Çünkü ona dayanmaktadır. Ona dayandığı için de onun sarsılması, kendi varlığının sarsılması anlamına gelir. Ve dikkat edin, hayat bunları mutlaka bizden alacaktır.
Ama şimdi öyle bir şey oluyor ki, mesela onunla biz var oluyoruz, hem bir şeyin bir ziyaret yolunda gelişiyor.
Ondan sonra nasıl oluyor?
Geliştikten sonra geleceğiz, güzel bir nokta zaten onun üzerinde duracak. Yani bu, Kur'an'ın deyimiyle şu: Allah sizi mallarınızdan, canlarınızdan, nefsinizden, ticaretinizden -daha sayıyor- bir şeyler eksiltmekle iptilaya uğratır. İmtihan eder diye tercüme ediliyor. Bu şu demektir: gerçekte dayanmamanız gereken ama dayandığınız ne varsa onları alacağım, ve bununla sizi uyandıracağım diyor Allah. Bu, Allah'ın bizimle çatışması değildir. Bu, Allah'ın bize olan sevgisinin işaretidir. Kur'an'ın referansı budur. Diyor ki: neye dayanıyorsan -malın, nefsin, ticaretin, neye dayanıyorsan- evladın, hepsini eksilteceğim diyor. Ki Allah burada bize açık bir referans veriyor. Yani "bunları alacağım" diyor. "Güzelliğini alacağım" diyor, "gençliğini alacağım."
Bu hitabı sevdiği kullarına mı yapıyor, müminlere mi?
Hayır, bu herkese yapılan bir hitaptır. Sevdiği kulları bunun idrakine varır. Bazen Allah'ın -bu, ne kadar çok sık ve sürekli alıyorsa- bu, Allah'ın o insanla olan yakın temasının, ilgisinin göstergesidir. Nihayetinde en son inanan da inanmayan da, hepsinden alıyor. Yani ihtiyarlamayan bir kimse yok, değil mi? Yakınları ölmeyen bir kimse yok. Hastalık çekmeyen bir kimse yok. Bu, kesinlikle bütün insanlar için geçerli.
Allah, sevdiği insanların bu dayandıkları şeyleri almakla, aslında onlara uyuma imkânı vermiyor. Yani "seni uyutmayacağım." Bu da bir Allah'la olan pozitif bir ilişkinin göstergesidir. Bu şuna benzer: sen birine dersin ki "ya bak, sabah imtihanım var, uyuyakalabilirim, beni uyandır." Şimdi seni uyandırıyorsa bu nedir?
Özdeşleşme: Benlik, Başarı ve Çocuk Terbiyesi
Karşılıklı bir pozitif ilişkinin, iletişimin ve merhametin, sevginin sonucudur. Şimdi sen kulsan, inanıyorsan şunu demek istiyorsun: "Ya Rabbi, ben gaflete düşüp uyuyabilirim, beni uyandır." Sonra diyoruz ki "niye beni uyandırdın?" Bu yanlış bir şeydir.
Onun için bir gün birisi peygambere geliyor, diyor ki peygambere: "Ya Resulallah, seni çok seviyorum." Diyor ki: "Söylediğin lafa dikkat et. Eğer doğru söylüyorsan belalar başına sel gibi yağar." Yani sen şimdi diyorsun ki "ben seni seviyorum." Sevmek, sevilenle bütünleşme ve özdeşleşmedir. Yani seviyorsan, benim gibi olmak istiyorsun demektir. Benim gibi olmak istiyorsan, sürekli uyanık tutulacaksın.
Dikkat edin: Peygamber, kendisine sorulan üç suale "yarın haber veririm size" diyor. Allah vahyi kesiyor. "Ben" diyor, "sana cevap vereceğimi, vahiy indireceğimi söylemedim ki. İnşallah demen lazım" diyor. Hâlbuki biz bir sürü söz söylüyoruz, hiç de bizden bir şey kesilmiyor. Devam ediyor: "yarın bunu yapacağım" -hakikaten de yarın yapıyoruz. Peki niye? Çok sevgili peygamberi bir kere unuttu diye, "inşallah" demeyi, ona bu kadar şey yapabiliriz. Çünkü o diyor ki: "Allah'ım, beni bir an bile nefsimle baş başa bırakma. Bir an bile bırakma." Dolayısıyla dayan.
Burada sanki Allah'ın bize bir kastı var, bir düşmanlığı var gibi gözüküyor. Nefis öyle dedi: "ne diye alıyorsun bunları?" Şimdi oraya geleceğiz, niyedir. Ama önce bunu anlamak lazım: malınız, sahip olduklarınız, pozisyonunuz, paranız, ününüz, geçmişiniz vs. -bunlara dayanırsanız- tüm bunlar sizden alınabilir. Ve tam bir kendinizin kaybolması duygusunu hissedersiniz. Ve belki tek çıkış yolunun intihar olduğunu hissedersiniz. Bazen bu olur işte; ağır bir travma derse -bütün yakınlarını kaybetti- "yaşamamın ne anlamı var?" der. Çünkü dayandığı ne varsa gitmiştir. Veyahut da diyelim çok sevildiğini düşündüğü bir ilişki vardır, sevilmediğini görür, bir olayla "intihar edeceğim" der mesela, "boşa yaşıyorum" diyebilir. Neden? Dayandığı o şey gidince kendisi kaybolmuştur. Bu bir problem olarak hissedilir.
Demek istediğim, ana temeliniz bu şekilde siz olmayan bir şey üzerine ise -işte bu çok önemli- bütün bunlar biz olmayan şeydir. Ve biz daha önceki derslerde de ifade ettik: özdeşleştiğimiz için, yani "ben oyum" dediğimiz için. Yani bu en güzel şeyde gözükür biraz. Mesela şöyle düşünün: bir X takımı yenilirse -işte diyelim ki Paraguay'da veyahut da Amerika'da filanca takım filanca takıma yenildi- hiçbirimiz bir şey hissetmeyiz. Ama diyelim ki çok koyu Fenerbahçeliysek ve Fenerbahçe yenildi, hele hele bu mesela şampiyonluk maçıysa, etkiler bizi. Niçin etkiliyor? Çünkü özdeşleşme sonunda. Yani Fenerbahçe yenilince ben yeniliyorum. Ama aslında ne alakası var? O alaka psikolojik bir alakadır. Özdeşleşmişimdir onunla; yani ben ile Fenerbahçe arasında özdeşleşme oluşmuştur.
Mesela diyelim ki güzelliğimizle özdeşleşiriz ve güzelliğimiz bir süre sonra gittiğinde, mesela bu bizde üzüntü meydana getirir. "Saçımız yakışıklıydı" falan, saç dökülür. Ne kadar özdeşleşmişsen o kadar yıkılırsın. Bu çok önemli bir şeydir: bir şeyle ne kadar özdeşleşmişsek, onu kaybettiğimizde o nispette sarsılırız. Dediğim gibi, mesela ne kadar Fenerbahçeliysen o kadar üzülürsün Fenerbahçe'nin yenilgisine. Tersine, ne kadar özdeşleşmişsen, yendiği zaman da o kadar sevinirsin. Sevinmeyi göze alıyorsan, üzülmeyi de göze almışsın demektir. Çünkü bunlar birbirinden ayrılmaz.
Ben güzelliğimle övünüyorsam, güzelliğim gittiği zaman da üzülmeyi kabul ediyorum demektir; bunlar birbirinden ayrılmayan şeylerdir. Veyahut da diyelim ki başarımla övünüyorsam, başarısız olduğumda üzüleceğim, değil mi? Yani başarı beni olumlu hissettiriyorsa kendime, başarısız olmak da beni kendimi olumsuz hissettirecektir. Çünkü başarıyla özdeşleşiyorum, bir olguyla özdeşleşiyorum. O olgunun eksikliği, bozulması, zarara uğraması beni de üzecektir. Bu ilkesel bir prensiptir.
Çocuklara özellikle ne anlatmalıyız ki bedeniyle özdeşleşmekten çıksın?
Tabii bunu çocuklukta yapamazsın; bunu anlatamayız temelde, ilk başta. Fakat bunu teşvik etmemek, tahrik etmemek ve tetiklememek.
Çok güzel bir mesai gibi söylemek.
Tabii, söylememek. Yani onu bedeniyle veya başarısıyla, bir şeyle onu tanımlamamak. "Onun için seni seviyorum" -ne yapmış oldun? Onunla özdeşleştirdin onu. Mesela "derste iyi, başarılı oldun, seni çok seviyorum" -o zaman o şunu diyor: "demek ki ben başarıyım ve başarılı olduğum zaman seviliyorum." Onu özdeşleştirmiş oluyorsun. "Kızım, güzel bir elbise aldın, kızım çok güzel oldun" -o zaman şu demek: "ben güzel bir elbise giyersem ve bu elbise bana yakışırsa ben varım, ben kabul edilirim, ben sevilirim." Ne yaptın onu? Bedeniyle, elbiseyle özdeşleştirdin.
Başarılı olduğunda takdir etmemek gerektiğini mi getiriyor bu?
Şimdi çocuğun durumuna bağlı. Eğer olgun bir çocuksa etmem yani. Üç yaşındaysa hiç etmemek lazım. Sadece ona, başarının yeteneklerini doğru kullanmakla ilgili olduğunu ve bu yeteneklerini doğru kullanmasının güzel bir şey olduğunu -ama başarısının değil- söylemek lazım. Yani "sen sana verilen yeteneği doğru kullandın, sana verilen imkânı kullandın ve bir sonuca ulaştın, bu güzel bir şey" -çalışmasının takdir edilmesi lazım, başarısının değil.
O aslında sonra oraya gidiyordu, neyi takdir ettin?
Fakat burada biz derin boyutta hiçbir şeyimizle özdeşleşmemeliyiz. Bu tabii derin bir mesele, çocukla konuşulabilecek bir mesele değil.
Ama buyurun, çocukla özdeşleşmeden de kişinin oluşması aslında özdeşleşmeyle oluşur.
Geçen ders onu konuştuk. Evet, yani bedenimizle özdeşleşme -neyle özdeşleşmeyiz ki büyüdükçe? Bir şeylerle özdeşleşmek gerekiyor. Veya aslında gerekmiyor da sonuç öyle oluyor zaten. Sen "gerekiyor" da desen, "gerekmiyor" da desen süreç onu üretiyor. Ama biz kendi geleneksel bakış açımızla söyleyecek olursak, manevi odaklı bir toplumda bunlar övülmemelidir, takdir edilmemelidir. Bunlar; beden, başarı, güzellik, dışsal şeyler veya işte para, mevki, makam. Bunlar önemsizleştirilmelidir.
Japonya'da çocuklarla ilgili şöyle bir şey yapmışlar, en sonunda bir kitapta okumuştum. Japonya'da çocuklar mesela sınıfa çıkıp övüldüğünde, sınıftaki çocuklar ona farklı bir gözle bakarmış; "demek ki bunda bir yeteneksizlik var" falan filan düşünürlermiş. Ama Amerika'da mesela çocuk bu şekilde yaptığı zaman, sınıftaki arkadaşları "ne kadar özgür" falan filan diye düşünürmüş. Aslında biraz kültüre göre de değişiyor yani.
Şimdi geleneksel bir kültür açısından, verdiğin örnek üzerinden söylersek, Japon tavrı geleneksel bilgeliğe daha yakındır. Yani burada bizler mümkün oldukça övgüden uzak durmalıyız; bu, geleneğe göre daha yararlı olabilir. Yani bir üç yaşındaki çocuğu başarı konusunda motive edersin, özdeşleştirirsin, yarış atı hâline getirirsin, Türkiye birincisi olur. Fakat o bir ölüdür. Geleneğe göre o bir ölüdür. Neden ölüdür? Çünkü onun başarısını aldığın zaman hiçbir şeyi kalmaz. O yüzden şunu unutmayalım: geleneksel öğretideki psikoloji, modern psikolojinin büyük oranda zıddıdır, tam tersidir.
Benim kardeşim, çocuğu bir yüzükçük kazandı, kolyecik falan zorlar yani.
Tamam, evet. Ve bazı ortamlar hakikaten örüyor öyle. O yüzden biz eğer geleneksel bilgelik odaklı bakıyorsak olay başkadır, dünyevi bakıyorsak olay başkadır. Bir şeyin sınırı var. Ama mesela iki-üç yaşındaysa, çok başarı odaklı olunmamalı. Ama çocuğun başarısı elbette olması gerekiyor, sadece işte çalıştığında bir zaman gelir bunun bir faydası konuşulur. "Niye çalışayım?" "Efendim sen de bize ilgili olasın, şey olasın, kim olasın." Meşru zeminde yapıyorsan tamam; belki üçünü çok motive etmene gerek yok, ama iki-üç yaşındayken, iş hayatına doğru kayma durumu da oluyor.
Bu bahsettiğiniz şeyler stratejik şeylerdir. Bizim bugünkü konumuz stratejik bir konu değildir, ilkesel bir konudur. Bunu da her zaman ayırt etmek gerekir. Anlatabiliyor muyum? Yani stratejik baktığımız zaman ayrı bir durumdur o, ilkesel baktığımızda olay ayrı bir durumdur. Ayrı.
"Sen Tanrısın" Sözü ve Ezanın Hakikati
Peki gelenek ne der? Neye yönlendirilmelidir?
Gelenek şunu der -size garip gelebilir- Hindistan'da bir çocuğa doğduğunda, daha doğrusu aklı başında olduğu anda, ona "sen tanrısın" denilirmiş. Şimdi bu, bizim geleneğimize uymayan bir şey, görünüşte. Ama aslında manası şu: sende tanrısal bir öz var, sen ona aitsin. Yani burada "sen tanrısın" deyince hemen böyle İslami hassasiyetlerimiz kabarmasın, anlamaya çalışalım. Anlatabiliyor muyum? Yani burada ona denilen şeyi biz biraz İslamileştirirsek şöyle diyoruz: sen aslında zannettiğin şey değilsin, başka bir şeysin. Sen zannettiğin gibi beden değilsin. O değilsin, bu değilsin, şu değilsin. Sen Tanrı'ya ait ve Tanrı'dan olansın.
Bir şey söyleyebilir miyim? Demin gülümsedik, hatta bunu da konuşmuştuk. "Allah'ını deneyimlemek" diye bir tabir bahsetmiştim bir arkadaşa da. Bu ne demek, "yapılan" demişti. Farklı. Ha, yok, ona dememiştim. Yok, buraya başka bir arkadaşlık. Yani o dini meseleleri sadece öğretim işlevi gördüğümüzü anlatırken söylemiştim ya. Bu dediğiniz şey şu anda zaten yok, enteresan. Bir şekilde belki.
Hoş geldiniz. İslamiyetin farklı ekolleri var, İstanbul'da eğitim aldığı yerlerde de vardır; aynı şeyden bahsediyorlar hocalarım, aynı şeyden bahsediyorlar. Fakat şuna dikkat etmek lazım: bu asırda, özellikle bu asırda, bahsettiğimiz bu tür meselelerin herkes tarafından kullanılabileceğini ve bunların yanlış bir şekilde kullanılabileceğini, fakat bunların içeriğinin hiçbir zaman kutsal olmadığını da unutmamak lazım. Yani ahir zamanda bu kavramlar çok kullanılacaktır. Kitaplar var işte: "sen tanrısın, sen şusun, sen busun, Tanrı'yı deneyimlemek." Bunlar, psişik boyuttaki insanları gurura ve zihinsel spekülasyona sürükler. Bizim böyle bir maksadımız yok, olmamalı da. Zaten olursa yol alamazsın, kendini kandırırsın; sadece bunların lafazanlığını yapmış olur kişi. Ama ben ilkesel olarak söyledim.
Bakın, Hint geleneği -bakın, çok önemli bir şey- biz çocuk doğduğunda ne okuruz çocuğun kulağına? Ezan okuruz. Nedir ezan aslında, bir anlamda? İçeriğine bakın: aslında Tanrı'yı anlatıyorsun. Yani diyor ki "Allah büyüktür", değil mi? "İşte sen dünyaya geldin, elçi -yani sen, benim sana gönderdiğim elçi- senin bana geleceğin yoldur" diyor, değil mi? "Muhammed Resulullah" bu demek. "Kurtuluş bendedir ve bana vâsıl olmaktadır" diye -diyelim de açmıyorum. Aslında biz de aynı şeyi yapıyoruz. Yani biz çocuğa "oğlum, bak dünyaya geldin, aklını başına topla, şimdiden ayağını denk al, başarılı olman lazım, okul okuman lazım, para kazanman lazım, evlenmen lazım, çoluk çocuğa karışman lazım" -çocuğun kulağına böyle bir şey okumuyoruz, değil mi? Ezan okuyoruz. Ama mesela biz diyoruz "ezan okuyoruz, güzel bir adet olmuş" -ama niye ezan okuyoruz, değil mi? Bunun için ezan okunuyor. Çocuğun kulağına ezan okumakla, bir Hintlinin çocuğun kulağına "sen tanrısın" demesi arasında fark yok.
Ama kelimede kalmayalım. Kelimenin, o anlamda mı söylüyorlar?
Tabii, o anlamda söylüyorlar. Kelimelerin içinde de hakikat aramayalım. Kelimenin içinde hakikat yoktur. Kelime, hakikate götüren sessiz bir işarettir. Dolayısıyla hani bak, "biz tanrıyız" veya "tanrıyı deneyimlemek" veya "tanrı gibi bakmak" -bunlar kavramsal olarak, bunlarla uğraşamayız; bunların spekülatif zihinsel şeylerini yapmayacağız. Bu yanlış bir şeydir. Biz ilkesel olarak konuşuyoruz bununla yani.
Bu Hint geleneği dediğiniz, şu anki bildiğimiz Hint geleneği değil herhalde, değil mi? İneğe tapmak falan filan.
Yani bu Hint geleneğinde öğretiyorlar öyle, ailece bir şey gibi. Tabii ki bakın: avamın İslam'ı ile bir Arif'in İslam'ı aynı mı? Avamın Müslümanı iyi bir kumarbazdır yani: namaz kılar, bir şey ister Allah'tan, oruç tutar "cennete alacağım" der, "yok şunu yapacağım Allah bana şunu verecek" -iyi bir tüccar. Ama bir Arif öyle midir? Bir Rabiatü'l-Adeviyye, bir Muhyiddin Arabi, bir Cüneyd-i Bağdadi böyle midir? Biz İslam'ın o kadim hakikatini, özünü nereden alacağız? Sokaktaki Müslümanlardan mı? Alamayız orada. Biz onu bir Arif'ten, bir veliden alabiliriz. Hinduizm'i de kalkıp sokaktaki adamdan alamazsın. O, kadim bir öğreti olarak gelir ve onu hâlen de yaşayan insanlar var. Ama şimdi konumuz o değil; bizim dünyamızdaki, bizim maneviyatımızdaki versiyonu nedir?
İşte bahsetti mi?
Onlara "sen tanrısın" demenin bizdeki versiyonu -bizdeki versiyonu ezandır. Yani bu şudur: sen Tanrı'dansın. Veyahut da biraz daha açalım: "sana kendi ruhumdan üfledim" diyor ya Allah. "Biz insanı şekillendirdik, yani halk ettik ve ruhumuzdan üfledik." Yani sen ondansın. Karşılığı budur. Ama bakın, bunu tecrübe ettiğimiz zaman bu cümleyi söylemeye hakkımız var.
Hani Hallac-ı Mansur idama götürülürken ezan okunuyormuş. Ezan okunduğunu duyunca -böyle işte götürüyorlar onu cellatlar- demiş ki: "bu adam yalan söylüyor." Demişler ki: "bak görüyorsunuz ey halk, adam ezan okuyor, ezan okuyana yalan söylüyorsun mu diyorsun?" "Yok" diyor, "o anlamda demedim. Bu adam 'Allahu Ekber' diyor ama aslında Allahu Ekber hâlinde onu söylemiyor. Onun için 'Allah her şeyden büyük' değil diyor ve yalan söylüyor." "Nereden biliyorsun?" "Doğru söylese minare yıkılırdı" diyor. "E peki, bir de sen söyle" diyorlar. Çıkıyor, orada küçük bir taş -böyle kaya- çıkıyor; "Allahu Ekber" diyor, taş kum hâline geliyor. "Ben de" diyor, "tam doğru söylemedim; tam doğru söylesem kaya su hâline gelirdi" diyor.
Dolayısıyla biz burada şunu anlayacağız: maneviyat bir bilgi değildir, kavramsal spekülasyon hiç değildir; olmaktır. Yani Allahu Ekber veya kelime-i şehadet getirmek -bu bir kelime, bir kavram değil. Allahu Ekber deyince Allahu Ekber olmuyor yani. Evet, bu önemli bir şey. Çocuğa neye dayanması gerektiği söyleniyor. Çocuğa ezan okunarak aslında deniyor ki: sen Tanrı'ya dayan, çünkü sen ona aitsin ve ondan geliyorsun. Ama biz, çocuk aklı başına gelir gelmez hemen -değil mi- bir sürü şeyler anlatıyoruz. Ki kendimize de; aslında kendi kulağımıza da ezan okumak lazım.
Tüm bunlar sizden alınabilir ve tam bir kendinizin kaybolması duygusunu hissedersiniz, ve belki tek çıkış yolunun intihar olduğunu düşünebilirsiniz. Demek istediğimiz şudur: ana temeliniz bu şekilde siz olmayan bir şey üzerine ise, bu böyle olacaktır -siz olmayan bir şey üzerine ise yıkılacaksınız. Sizden asla alınmayacak bir şey vardır. Size gerçek anlamda anlayış verecek tek şey, bunu anlamaktır. Eğer gerçek anlamda yolda iseniz, birçok dışsal şeyin kaybında ayakta durabileceksiniz. Bu en bariz şekilde mesela peygamberin hayatında bize örnek verilmiş; her şeyini kaybetmiş. Hatta diyor ki: "sana inananlar da topukları üzerinde dönebilirler" -yani herkes seni bırakabilir. "Sen neye dayanıyorsun?" "Sen diyorsun bana dayan, çünkü asli dayanan zaten benim." Aslında biz istesek de istemesek de ona dayanarak yaşıyoruz, ama bunun farkında değiliz.
Allah'ın İpine Sarılmak: Dayanak Noktasını Bulmak
İşte bir insan ne kadar Tanrı'ya mütevekkil ise -yani ne kadar ona dayanıyorsa- kayıpları zamanında o kadar az sarsılacaktır; ne kadar çok sarsılıyorsak o kadar az tevekkül sahibiyiz. Ama bu -işte bak, tevekkül falan- bu bir dönüşüm meselesidir. Ne kadar bağlıysak, kayıplarımız zamanında o kadar az sarsılırız. Tam mütevekkil isek hiç sarsılmayız; kaybedilen bir şey yoktur, kazanılan bir şey de yoktur. Yani o zaman bir Arif için şunu diyebiliriz: o, ne kazandığında sevinir ne kaybettiğinde üzülür. Çünkü ne bir kazanç vardır onun için ne bir kayıp vardır. Çünkü o Tanrı'dadır. Tanrı'yı bulan için, Atâullah İskenderî'nin Hikem'inde der ki: Tanrı'yı bulan neyi kaybetmiş sayılır, O'nu kaybeden neyi kazanmış sayılır?
Bir şey var, farkında değil ama ne dediğini...
Evet, ama işte belki herkes için olmuyor, ama belki bazı kimseler için de hakikaten daha fazla dua zihne imtihanda daha da artıyor ve belki daha sonra kaldıramayacak. Belki bu tarzı var diye.
Zaten Allah birçoğumuzun duasını kabul etmez, ciddiye almaz. Çünkü ciddiye alsa çok zorluk yaşarız. Der ki: "bu bana dua ediyor, bir şey söylüyor ama ne dediğini bilmiyor."
Evet ama bir yandan aslında hangi hâlde dua edileceğinin öğretilmesi gerekmiyor mu?
E tabii, o bir süreç meselesi. Ertelenebilir ama edinilebilir de. Tabii, yani herkes değişik değişik, herkesin hayatı var. İşte biraz önce dedik ki adam peygambere diyor ki "seni çok seviyorum ya Resulullah." Peygamberimiz diyor ki "söylediğin lafa dikkat et, ne dediğini bilmiyorsun."
O zaman orada şey yok mu -yani farkında olarak yapılan bir şey. Farkında olmadan biz yüz kere dua etmişizdir; hani belki de kırılmak meselesi o. Hani biz farkında olmadan, ne bileyim, kendimize göre dua etmişizdir. Bunu kabul etmiyordur muhtemelen, merhametinden dolayı kabul etmiyor.
Biz diyoruz ki "ya Rabbi, beni çok iyi bir Müslüman yap" -kalksa seni Hallac gibi sarsacak yani. O duayı ciddiye alsa, tozunu kaldırır. Allah bizim o gafletteki hâlimizle yaptığımız duaları kabul ediyor galiba diyorsun.
Orada gerçekten farkında olarak dua ediyoruz ki o zaman, bence hani, tabii bunu anlarsa kabul ediyor gibi. Ama öbür durumda, dalgın bir hâldeyken ne bileyim çok şey isteyebilirsin. Ama o çocukça hâldeki farkındalık orada yok gibi geliyor bana.
Tabii, o çok önemli bir hâl. Halatı yakalama meselesini hatırlarsınız: kendi yolunuzda bu halatı bulursanız -ki bu çalışmadaki herkes bunu yapmalıdır- yaşamdan ve onun değişikliklerinden tamamen ayrı bir şey tarafından tutulacaksınız. Bir gemi düşünün ve o gemiden sarkıtılan bir halat; siz ona tutunuyorsanız, denizdeki hiçbir dalga sizi yok etmez, sizi içine almaz. Değil mi? Siz bir halata bağlısınız. O yüzden hani Kur'an'daki ifadeyle "Tanrı'nın ipine sımsıkı sarılın" diyor. Biz ama birçok şeye sarılıyoruz değil mi? Gençliğimize sarılıyoruz, çocuklarımıza, ilişkilerimize.
(Kısa bir telefon arası: "Toplantıdayım. Ofisteyim, toplantıdayım. Sekiz buçukta bitecek. Eyvallah, sağ olun.")
Allah'ın ipine sımsıkı sarılın. Eğer ona sarılmazsan, neye sarılıyorsan -çünkü o sarıldığın ipin öbür ucu boşlukta. Boşlukta olduğu için çeker, en son sana ucu gelecek. Ama Tanrı'nın ipine sarılıyorsan, bir ucunda sen varsın, öbür ucunda Allah var. Ama başka iplere sarılıyorsak orada bir yanılgı içindeyiz. Buna çalışmada "kendi dayanak noktasını bulmak" denir. Aslında iman etmek, dayanak noktası konusundaki bir farkındalıktır. Yani biz aslında iman etmekle diyoruz ki "benim dayanağım Allah'tır." İman, hani Bediüzzaman diyor ya, bir intisaptır. Yani sen bir yere bağlanıyorsun ve diğer bütün bağlantılarını ona bağlı olarak kabul ediyorsun; diğerlerine bağlanmıyorsun. Onun için iman bir intisaptır. Her inanan insan, intisabının kuvvetine göre âlemin hadiselerinden müteessir olur.
Bağlanma, bağlılık... Diğer insanlar sizi üzebilir, hayal kırıklığına uğratabilir, dış yaşam nahoş formlar gösterebilir; fakat siz hayatın ötesinde bir şey, yani bir mutlak kuvvet tarafından tutuluyorsunuz. Âlemde herkes seni üzebilir, hayal kırıklığına uğratabilir; hani "güvendiğim dağlara kar yağdı." Niye o dağlara güvendin, niye sırtını ona yasladın? Aslında biz birilerine yaslanmakla onlara da zulmetmiş oluyoruz. "Ben sana çok güveniyorum." "Ya sen bana niye güveniyorsun? Ben neyim ki güveniyorsun?" İşte dönüşüm, insanın o asli dayanağa dayanmasıdır. Onun vesilesiyle biz birbirimize güvenebiliriz. Onun için eğer güvendiğimiz insan Allah'a yakınsa veyahut da onunla bir ilişkisi varsa, o güvenilirdir. Veyahut da şöyle düşünün: biz birisine çok güveniyoruz ama hasta oldu ve birkaç ay sonra ölecek. Yıkılırsın değil mi? Peki niye güvendin? Sen asli olmayan bir şeye güveniyorsun ve o sarsıldığı zaman sen de aynı ölçüde sarsılıyorsun.
Kaya Üzerine Kurulan Ev, Zengin Adam ve Emanet Meselleri
İncil'de geçen güzel bir örnek var. Kur'an'dan da bahsettik, İncil de bu konuda bize çok güzel referanslar veriyor; o yüzden önemli bir şey. Hazreti İsa'nın, bir insanın evini üzerine inşa ettiği temelden söz ettiği bir mesel vardır. İsa der ki: "işte bu sözlerimi duyup uygulayan herkes, evini kaya üzerine kuran akıllı adama benzer."
Kaya, sağlamlığın bir simgesidir. Hani "kaya gibi sağlam" deriz ya?
Evet. Sürekli bir şekilde kalıcı.
Evet, çabuk tükenmeyen.
Evet, ve etkilenmeyen.
Evet.
Yağmur yağar, sel olur, ev saldırıya uğrar ama ev yıkılmaz; çünkü kaya üzerine kurulmuştur. Bu sözlerimi duyup da uygulamayan herkes, evini kum üzerine kuran adama benzer. Yağmur yağar, sel gelir, yel eser, evi sarsar, ev yıkılır; yıkılışı da korkunç olur.
Yine servetini biriktiren bir adam hakkında şu benzetmeyi anlatır: zengin bir adamın toprakları bol ürün verdi. Adam kendi kendine "ne yapacağım? Ürünlerimi koyacak yerim yok" diye düşündü. Sonra "şöyle yapacağım" dedi, "ambarlarımı yıkıp daha büyüklerini yapacağım; bütün tahıllarımı ve mallarımı oraya yığacağım. Kendime yıllarca yetecek kadar bol malım var, rahatıma bakacağım, yiyip içeceğim, hayatın tadını çıkaracağım." Ama Tanrı ona dedi: "ey akılsız, bu gece canın senden istenecek. Biriktirdiğin şeyler kime kalacak?" Kendisi için servet biriktiren ama Tanrı katında zengin olmayan kişinin sonu böyledir.
Yani yanlış şeylere dayanıp onları biriktirirsen, onlar gidecek şeylerdir ve bir gün gidecekler. Ve sen neyle kalacaksın? Ama Tanrı'dan zenginsen -veyahut da geleneğin ifade ettiği anlamda kişi Tanrı ile zenginse- o, fakir sayılmaz. Kendi kendimize fakiriz ama Tanrı ile zenginiz. Tanrı ile zengin olan adamı da kimse fakir yapamaz o anlamda. Yani kimse Allah'ı bizden alamaz. Her şeyimizi alabilir ama Allah'ı kimse senden alamaz. Onunla ilişkiyi zayıflatacak olan senden başkası değildir. Kimse ona engel olamaz.
Bir süre için üç odalı bir daire içinde olduğunuzu düşünün, ve onların içinde birçok eşya olduğunu. Sonra bir insanın bir sürü paraya sahip olmasına rağmen nasıl her zaman borç içinde, iflasta, celbe maruz olduğunu düşünün. Yani onun evi, odaları, içindeki eşyalar aslında ona ait değil. Hepsi borç verilmiş, emanet olarak ona verilmiş. Ve dolayısıyla da her zaman alınabilirler. Tabii ki, özel bir şekilde iflas etmiş olan insandan bahsedildiğinde, yaradanına milyonlarca yetenek borcu olan insandan söz edildiğini anlamalısınız. Bunlar bize emaneten verilmiştir.
Ve bu emaneten verilen şey bizden alınacak. Fakat biz yanlışlıkla şunu deriz: "ya keşke almasa." Aslında bunu derin bir şuurla düşündüğümüzde şunu deriz: "ey Rabbim, bana bunları veriyorsun da bunlar güzel şeyler, ama ben bunları istemiyorum, veyahut da ben bunlara layık değilim, bunlar da bana layık değil; insan Tanrı'ya layıktır." Yani Allah'ın bize bunları vermesi ve alması, bizim gözümüzde eşit olmalıdır. Biz "aldı, verdi, niye aldı" diye düşünüyoruz; alanla ilgilenmiyoruz. Kim aldı bunu senden? Allah aldı. Bir sufinin deyimiyle: "benim için Tanrı'nın benimle alışveriş yapması güzeldir." O alışveriş güzel; yoksa ne almış ne vermiş, ne ehemmiyeti var, değil mi? Aslında doğru yere bakarsan, Allah'ın bizimle alışveriş yapması ehemmiyetlidir. Ve bizim nazarımızın onunla ilişkili olması asıldır. Yoksa "şunu vermiş, bunu almış, niye aldı" -bu önemli değil. Çünkü bunlar asli şeyler değiller.
İcra memurları herhangi bir anda dairenize girebilir ve onlar, en iç odadaki yatağınız haricinde her şeyi alıp götürebilir; bu konuda kanuni bir hakka sahipler. Emanettir, alabilirler. Fakat ilginç bir şekilde, biz Allah'ın böyle bir hakkı olmadığını düşünürcesine -aslında hiçbir farkı yokken- diyoruz ki: "ne yaptın, niye aldın, ne hakkın var?" dercesine. Bu yüzden lütfen içsel olarak en çok neyin üzerine dayandığınızı düşünün. Sizden alınamayacak bir şey var, buna sahip misiniz? Herhangi bir anda gelebilen ve kendinize ait olmayan her şeyi taşıyabilen bu icra memurları tarafından her şey sizden alınabilir.
Bir insan pozisyonuna dayanır, bir diğeri itibarına, görmüşlüğüne, geçmişine vs. Sizden diyelim ki neyin alındığında en çok rahatsız olacağınızı düşünün; işte bu, sizin en çok dayandığınız şeydir. Kendinizi sayesinde hissettiğiniz, var hissettiğiniz şey, en çok dayandığınız şeydir.
Fakr, Hiçlik ve Kendine Ait Olmayan Nitelikler
Daha derin bir düzeyde insan eylemlerine de dayanmaz. Bu, ezoterik yani bâtıni hakikatin şeyidir. Mesela peygamber hiçbir şeyiyle kendini özdeşleştirmez. Onun için peygamberin sufiler tarafından aktarılan sözü: "ben fakrımla övünürüm" diyor. Yani "ben neyim, ben fakirim." Mesela "ben çok ibadet ettim, çok kulluk yaptım, risalet yaptım, şunu yaptım" -böyle bir şey yoktur peygamberde. Fakrıdır. Fakrı da onu mutlak olan Tanrı'ya bağlar. Onun için bir mümin neyle övünür? Hiçliğiyle övünür. Hiçliğiyle onu Allah'a bağlar. Yani gerçek anlamda mütevekkil insan der ki "ben hiçbir şeyim." Allah da ona der ki "ben de senin her şeyim." Kul ile Allah arasındaki ilişki budur. Ama biz diyorsak ki "ben bir şeyim", Allah da der ki "sen o bir şeyle ol o zaman"; o bir şeyle tecrübe yaşa, sonra hiçbir şey olunca bana gelirsin. Çünkü bakın, "ben bir şeyim" dediğimiz her şey gidecektir. Ama hiçbir şey isek, o hiç olmak, her şey olan Allah'a bizi bağlayacaktır.
O yüzden bir Arif dünyada hiçbir şeye bağlı değildir. Bir Arif dünyada hiçbir şeye sahip değildir, ama dünyadaki hiçbir şeyle de bağlı değildir; hiçbir şey de onu etkilemez. Hiçbir şey hâline gelmek -ya da daha doğrusu kişinin kendi hiçliğinin farkına varmaya başlaması- bir insan itibar, pozisyon, para, mevki sebebiyle diğerlerinden daha iyi olduğundan emin olduğu sürece tamamen imkânsızdır. Hani kendimizi herhangi bir şey nedeniyle başkalarından daha iyi gördüğümüz sürece hiç değiliz.
Bunu şöyle anlamak lazım: diyelim ki şurada bardaklar hepsi aynıdır, diyelim on tane bardak dizildiğini düşünün, hepsi kâğıttan birer bardaktır. Birine diyelim ki pırlanta konulduğunu, birine elmas, birine çakıl, birine kum, birine başka başka başka. Şimdi bunların sıfatları değişir mi? Değişmez. İçlerine konan şey onlara ait değildir. Kendine ait olduğunu düşündüğü andan itibaren kendi varlığının idrakini yitirir, hiçliğini unutur. Birinin içine pırlanta, elmas konabilir; birinin içine de çakıl taşı konabilir. Bu, onların koyana ait olan bir şeydir.
Eylemlerin Kime Ait Olduğu ve "Bende Yaşayan Tanrı'dır"
Peki iradelerimizle... o şeye ait değildir?
Nereden sorduğuna bağlı bir şey. Dolayısıyla bir Arif için eylemleri onun değildir, amelleri de ona ait değildir. Arif için öyledir. Ama ortalama insan için öyle değildir. Dolayısıyla bir sorunun cevabı, kişinin hangi düzeyden sorduğuna bağlıdır.
Senin kastettiğin şu: sonuçta elmas ve çakıl bardağa ait değilse, bu, elmas içerdiğine göre davranmaması mı gerekir?
Eğer sonuçta ona ait olmasa bile, onda elmas varsa ona göre davranması lazım, hakkını vermesi lazım. Ama onun da özdeşleşmemesi lazım.
Mesela Allah bir insana zekâ vermiş olabilir, fakat o insanın "ben zekiyim" demesi yanlıştır.
Ama o zekânın gereğini yerine getirmesi?
Tabii ki, o doğal ve olması gereken bir şey. Fakat "ben zekiyim" demesi yanlıştır. Allah bir insana güzellik verebilir, gençlik verebilir. Bakın, Allah bize hayat veriyor, biz ne diyoruz? "Ben yaşıyorum" diyoruz. Ama gelenek bize diyor ki: "ben yaşıyorum" değil, bende yaşayan Tanrı'dır. Ve bunu diyeceksin. Yaşayan ben değilim, bende yaşayan Tanrı'dır. Bunu demek değil mevzu; bunun böyle olduğunu tecrübe etmek. Aslında bu, tasavvuf; kadim bilgelik. Tasavvuf da aynı budur. Tabii ki tasavvuf ve bütün kadim bilgelikler hepsi bunu der. Bu söylediğim söz bir sufinin de sözü, aynı zamanda Hazreti İsa'nın sözü. İşte Hazreti İsa'ya biri gelir: "ey muallim, ne kadar iyisin." Hz. İsa der ki: "bana iyi deme, iyi Tanrı'dır." Bu, "ben iyi olmayacağım" anlamında değil; "bende gördüğün iyilik Tanrı'ya aittir, ben iyiyim diyemem" anlamında. Bakın bu ne kadar kadim bir hakikatin işareti, asli bir şey.
Biz bugün Müslümanız, her olumlu şeyin başına "ben" koyuyoruz değil mi? Özdeşleşiyoruz ve buna dayanıyoruz; alındığı zaman da rahatsız oluyoruz. Yakalandığında insan komutanlık bekler; yakalanmış, bütün yaptığı işler boşa gitmiş, yıllardır kurduğu hayalleri yıkılmış bir adam beklenir. Bu, zaten bir asker zihniyetidir. Ama adamın hiç öyle bir derdi yok ki. Başarıya ulaştım, ulaşmadım, başarısız oldum -böyle bir şey yok, kırılmışlık yok, çok şaşırıyorlar. Namazını kılıyor, aynen devam ediyor. Veya ona karşı bir düşmanlık görülüyor, kendisine karşı bir düşmanlık; Allah'ın ona verdiği imkân ve kabiliyeti kullanıyor. Ne zafer -yani Ömer Muhtar galip gelse ve İtalyanları ülkesinden çıkarsa- "ben kazandım" demeyecekti. Kaybedince de "ben kaybettim" demiyor, bir şey kaybetmiş gibi durmuyor.
(Kısa bir ara: "Bardak var mı?")
O yüzden bakın çok önemli bir şey bu: gene İslam geleneğinde mesela biz eğer Allah'a güveniyorsak, dünyada bir tane inanan kalmayabilir; hiçbir önemi yoktur değil mi aslında? Veya bütün dünya inanabilir, gene bizim için bir farkı olmamalı ve yoktur aslında. Ama dikkat edin, biz imanımızda bile Allah'a dayanmıyoruz, kalabalığa dayanıyoruz. Mesela çok kişi inansa daha rahat oluyoruz, daha çok inanıyoruz gibi bir hâl oluyor. Psikolojik bir şey değil yani bu. Bununla ilgili zaten Hz. Yunus'un bir özdeşleşme durumu var; zaten hemen uyarılıyor, "insanlar niye inanmıyor" diyor ve Allah'ın uyarısına muhatap oluyor.
Zenginlik, Nefsin Acı Çekmesi ve Allah'ı Aramak
Zengin olduğu sürece hiç kimse iğne deliğinden geçemez. İsa'nın zengin genç adama "devenin iğne deliğinden geçmesi, zenginin Tanrı egemenliğine girmesinden daha kolaydır" dediğini hatırlayın. Kendinizi dayadığınız şey, kendinizi zengin hissetmenizi sağlayan şeydir.
Bakın, kadim metinler -başta vahiy olmak üzere- ve ariflerin, velilerin, azizlerin sözleri, ancak biz onların hangi hâlde olduklarını idrak etmemize bağlı olarak anlaşılabilir. Burada mesela "zengin" kavramı işte trilyonu olan zenginlik değil; "ben zengin değilim, yok sen zenginsin" denildiği gibi, kendinizi dayadığınız şey kendinizi zengin hissetmenizi sağlayan şeydir. Ve dolayısıyla manevi dönüşüm açısından hepimizi deveye çeviren şeydir.
O zaman bu, insanı depresyona sokan bir şey gibi geliyor yani, her şey konusunda?
Hayır, depresyon değil. Bakın, Allah'ın bize böyle bir idraki, böyle bir bilgiyi bilgi olarak vermesi bile bir lütuftur. Buna şükredeceğiz ve bunun gereğini yerine getireceğiz.
Tamam da, yani onu getirene kadar insan çok acı çekecek, değil mi?
Nefis acı çeken ruh rahatlar. Nefsin acı çekmesi çok iyidir.
Bakın, biz çalışmada, manevi çalışmada şuna dikkat çekilir: acelecilik ve ümitsizlik, nefsimizin bizi yoldan alıkoymak için kullandığı yaklaşım tarzlarıdır. Dersin ki "eyvah, ne yapacağız?" Yok, yanlış bir şey bu. Ne acele edeceğiz ne ümitsiz olacağız. Bunlar ikisi de yanlış şeylerdir ve kişilikten kaynaklanır, psişik boyutumuzdan kaynaklanır. Onun için sufiler der ki: "Tanrı'yı arıyorsan Tanrı'yı buldun demektir." Bizim için Allah'ı aramak bile bile değil yani; Allah'ı arayan insan Allah'ı bulan gibidir. Allah için bunlar farklı değildir. Eğer Allah'ı arıyorsak, bu önemlidir; Allah'ı ararken nerede olursan ol.
Ama insan buna tam alışamayınca bu cümleye tam inanamıyor.
Çünkü Allah'ı aramak, onu bulmakla eşdeğer mi oluyor?
Bakın bunu şöyle düşünün: mesela sizin her şeye gücünüzün yettiğini düşünün; böyle güçlü, her bakımdan her yeri gören, her şeyi yapabilen biri olduğunuzu düşünün. Ve dünyanın öte tarafında birinin sizi aradığını, sizsiz yapamayacağını, siz olmadan mutlu olmadığını ve tek arzusunun size kavuşmak olduğunu düşünün. Onu ne olarak kabul edersiniz? Sevgili, değil mi? Veya sanki size kavuşmuş olarak kabul edersiniz, değil mi yani? Veyahut da onunla bütün ve bir olduğunuzu düşünürsünüz. Şimdi Allah'ı arayan insana Allah böyle bakar. Nerede olursan ol -diyelim ki büyük bir günahın, büyük bir nefsaniyetin içindesin- ama şunu idrak ettin: "ben Allah'ı aramalıyım, benim yegâne kurtuluşum ve huzurum O'dur." Tamam, Allah der ki: "sen bana kavuşmuş gibisin."
Ama her zaman aslında hani kişinin oradan, hani psikolojisi olarak bakarsan, ikisi çok farklı bir durumda; buradan görünen.
Tabii ki o yol sürecinde tabii ki zorluklar, sıkıntılar olacaktır, iniş çıkışlar olacaktır. Fakat bakın ilke şudur: biz şunu soracağız hep: "ben neyi arıyorum?" Onu her zaman dilimize dolayacağız: "ben neyi arıyorum?" Çünkü bakın, aslında sıkıntımızı, olumsuzluğumuzu bize yaşatan şey, bu konudaki şuur düşüşümüzdür. Mesela sıkıntılı olduğunu düşün, acı çektiğini düşün; şunu kendine sor: "ben neyi arıyorum?" "Ben Rabbimi arıyorum." O sıkıntı ve acı yarı yarıya düşecektir.
Orada da acıyla bir özdeşleşme oluşuyor.
Tabii ki, aslında orada o aradığımız şey konusunda da bir perdelenme oluşuyor. Yoksa o perdelenme olmasa, ne hâlde olursam olayım...
O zaman hani, evet gerçekten yoldaysan, bu şuna benzer: çok sevdiğin birine giderken, hani asfaltta mı gidiyorsun, çakıl taşı olan bir yolda mı gidiyorsun, çok fark etmez. Biraz fark eder ama çok fark etmez.
Zorluklar da olacak mıdır?
Mutlaka, tabii. Yani ilahi lütuf, zaten maneviyatın ilkesi şudur: Allah der ki "bana güven." Bu, zaten Kur'an'da en az dört beş ayette bariz bir şekilde ifade edilir: "bizim yolumuzda mücahede edenleri biz yolumuza hidayet ederiz" veya "müminlere yardım etmek üzerimize hak olmuştur" gibi şeyler ifade edilir. Bu zaten böyledir yani. Hani o yüzden zaten Allah ümitsizliği çok net bir şekilde kınamıştır. Yani sen nasıl ümitsiz olabiliyorsun? Ümitsiz olmak ne demek biliyor musun? "Allah beni önemsemez, veyahut da Allah beni unutur, Allah beni göz ardı eder" -bu, Allah için mümkün olmayan bir şey. Onun için "kâfirlerden başkası Allah'tan ümit kesmez" diyor. Yani Allah'ı idrak ettiğinde böyle bir şeyin imkânsızlığı ortadadır. Ümitsiz olmak, imkânsız bir şeye imkân var zannetmektir; öyle bir şeyin imkânı yok. "Ben yoldayım ama Allah bana yardım eder mi etmez mi bilmiyorum" -böyle bir şey olamaz. Orada dışsal bir şey takdir ediyorsun sanki Allah'a. Peki bu mümkün mü? Böyle bir şeyin imkânı yok.
Özdeşleşmelerden Kurtuluş ve Nefis Putu
Peki, kişi "yoldayım" derken aslında yolda olmuyorsa, bu şekilde bir kandırmaca olmaz mı? Yani öyle bir düşünüp öyle bir hâl geliştirip olaylara göre şekil vermek?
Tabii ki, dedik ya en başta, bu zihinsel bir spekülasyon değildir. Ve Allah zaten "beni arıyorsan seni bu konuda dönüştüreceğim" diyor zaten. Yani "beni arıyorsan beni bulacaksın." Ama benim dışımdaki şeyler konusunda zaten "seni onlarla ayrıştıracağım" diyor. Yani bu şu demektir: Allah, onun yolunda olduğumuzdan itibaren özdeşleştiğimiz şeylerden bizi ayırır. Anlatabildim mi? Neyle özdeşleşiyorsan ondan seni ayırır.
Neyle özdeşleşiyoruz? Ben bulamıyorum.
Emre, sen düşünüyorsun; neyle özdeşleşiyoruz?
Bilmiyorum. Kendi kendimizle de özdeşleşiyor muyuz? Nasıl kendi kendimizle özdeşleşiyoruz?
Özdeşleşiyoruz, ne?
Tamam. Şimdi ben de Emre gibi düşünüyorum yani. Bir sonuç veremiyorum. Ama hayat sonuç veriyor; tam tersi oluyor, daha güçlü bir şekilde özdeşleştiği noktadan uzaklaşıyor bazen.
Zaten neyle özdeşleştiğinizin farkında değilsiniz genelde. O, her mizaçta oluşmaz, bazılarında oluşur. Onun nedeni şudur: bir şeyle özdeşleşirsin, ona ulaşmaya çalışırsın; fakat ulaştığında, ondan alacağını hayal ettiğin şeyi alamazsın. Bu sefer o özdeşleşme zayıflar. Yani şöyle düşün: mesela bir bayanın hiç çocuğu olmadığını ve bu konuda sıkıntılı olduğunu düşün; çocuk sahibi olma durumuyla yüksek derecede özdeşleşir değil mi? Ama diyelim tedavi olur, çocuğu olur; o özdeşleşme gitgide zayıflar. Anlatabiliyor muyum? Nispeten, ama zayıflar.
İnsanın en özdeşleştiği şey nedir? Nefsidir. O yüzden ölmek bizi rahatsız ediyor, çünkü benliğimizle özdeşleşiriz. Temel şey yani en büyük -hatta bütün putların anası nefis putudur denilmesi bu yani. Bakın Hz. İbrahim'in kıssasında anlatılan, o putları kırması, bir açıdan analiz ettiğimizde buna benzer; aslında bütün özdeşleşmeleri yıkıyor. Hz. İbrahim özdeşleşilen bütün putları kırıyor, en büyük putu bırakıyor. Çünkü o, ancak kişinin kendisi tarafından kırılabilir. İnsanın en son terk edeceği şey ve terk edebileceği şey nefsidir; yani kendi bireysel benlik putudur. Onu da Allah'ın lütfuyla ve senin istemenle Allah kırar. Kavmi istemediği için İbrahim onu kırmadı.
Bakın dikkat edin: bir insan sizden her şeyinizi alabilir, fakat egonuzu alamaz. O, en temelde özdeşleştiğimiz şeydir.
Övgü-Yergi Eşitliği, Narkissos Meseli ve Dünyada İz Bırakmak
Evet, kendinizi dayadığınız şey, kendinizi zengin hissetmenizi sağlayan şeydir. Farklı bir ölçekten konuşursak, kolaylıkla gücendiğiniz yeri, kendinize doğru bir şekilde davranılmadığını hissettiğiniz yeri görmeye çalışın. Bunu gözlemleyebilirseniz, psikolojik olarak dayandığınız temelin bir parçasını -üzerine evinizin inşa edildiği kumun bir parçasını- göreceksiniz. Bakın, nerede rahatsız oluyorsak orası bizim özdeşleşme noktalarımızdır. Ya da yine diğer insanları küçümsediğiniz ve onlardan üstün olduğunuzu düşündüğünüz -ya da en azından sizden aşağı ve tamamen önemsiz olduklarını düşündüğünüz- yeri ve zamanı gözlemlemeye çalışın. Bu da yine size dayandığınız temelin bir parçasını gösterecektir. Ya da yine kendinizi onaylanmış hissettiğiniz yeri, kibrinizin tatmin edildiği yeri gözlemlemeye çalışın. Bu da yine size dayandığınız temelin bir parçasını gösterecektir.
Fakat tüm bunlar, gözlemleme ile tamamen pratik olarak yapılmalıdır; teorik olarak tartışılmamalıdır. Yani şöyle: teorik olarak tartışırsın, bazen zihnin farkına varmadan seni özdeşleştiğin şeyin dışında bir yerlerle meşgul eder ve oraları çözümlediğini düşünerek seni oyalar aslında. Ama hayatın içinde burada bahsedilen şey; yani canının acıdığı, hoşlanmadığın, küçümsendiğini düşündüğün, aşağılandığını düşündüğün, veyahut da takdir edildiğini düşündüğün ne ise, işte o anlarda çalışacaksın.
Onun için gelenekte denir ki: hakiki insan için övgü ile yerginin değeri birdir. Yani övüldüğünde bir memnuniyet veya bir hoşluk duymazsın; çünkü onunla özdeş değilsin. Her şey buna benzer: bana deseniz ki "ya burası ne güzel, iyi bir ofisin var" -şimdi ben biliyorum ki ofis benim değil, kira; özdeşleşemiyorum. Ama dikkat edin, takdir edildiğimizde aslında ne yapıyoruz? "Evet, o benim" diyoruz yani mesela, ve onunla özdeşiz yani. Aslında takdir edildiğimiz, övüldüğümüz şeyle özdeşleşiyoruz, onu kendimize ait görüyoruz. Ondan dolayı da memnun oluyoruz. Bu; çocuğumuz, malımız, mevkiimiz, mesleğimiz, zekâmız hepsini içerir.
Onun için gelenekte denmiştir ki hakikat sizi özgürleştirecektir; çünkü hakikat bizi sadece Allah'a bağlar. Ama bakın, bu tecrübe edilen bir şeydir, edilmesi gereken bir şeydir. Yani şunu tecrübe edersin: bana ne verilirse verilsin ve benden ne alınırsa alınsın, hiçbir önemi yok, farkı yok. Bu ne kadar büyük bir özgürlük, değil mi? Biz böyle özgür değiliz. Onun için hakikat insanı özgürleştirir.
Son olarak bir şey paylaşayım sizinle -tabii onu belki daha derin üzerinde düşünmek lazım. Bununla ilgili ve bir de ilaveten, Yunan mitolojisindeki narsistik kavramı ben şöyle yorumladım: oradaki kişi, suya bakıyor, suda yansımasını görüyor, sudaki yansımasına âşık oluyor ve oraya tutsak kalıyor, değil mi? Oraya bağlanıyor, aslında oradan ayrılamıyor.
Bu aslında bizim asli yönümüz ile gelip geçici yönümüz arasındaki ilişkiyi anlatıyor. Veya bu iki farklı algı biçimini anlatıyor. Yani biz bu âlem denizinde, bu âlem suyundaki yansımamıza bakıp ona bağlanıyoruz ve ona sıkı sıkıya tutunuyoruz. Bakın, o yüzden de mesela ölüm bizi rahatsız edebiliyor veya kaybettiklerimiz bizi rahatsız ediyor, kişisel kayıplarımız bizi rahatsız ediyor. Aslında her birimiz narsistiz; çünkü kendi özümüze değil, bu dünyadaki -yani bu dünya kuyusundaki veya su birikintisindeki- yansımamıza âşığız ve kendimizi onunla özdeşleştiriyoruz.
Dolayısıyla hepimiz narsistiz; kendimizi ona bağlıyoruz ve kendimizi o zannediyoruz. Aslında oradaki Narkissos da kendini sudaki görüntüsü zannetti. O yüzden de hiç ayrılamadı, bağlı kaldı oraya.
O yüzden dikkat edin, mesela işte dünyada bir iz bırakmak, bir etki -"dünyaya geldim, ne fark yarattım acaba" diye düşünüyoruz. Veya "hiç izim yok, keşke bir eser bıraksaydım" diyoruz. Ne eseri bırakacaksın? Bir eser bıraksan, o senin eserin mi? Değil mi? Böyle bir şey olabilir mi? Tanrı bizimle dünyaya iz bırakabilir; bırakılan iz Tanrı'nın izidir, bizim izimiz değil.
Mesela biz bazen peygamberi de öyle tanımıyoruz. "Bak" diyoruz, "peygamber ne kadar büyük bir etki yaptı dünyada, işte bir geldi dünyayı değiştirdi, milyarlarca insan inanıyor." Bu çok yanlış bir şey. Ve peygamberin yüceliğini bununla anlamlandırıyoruz değil mi mesela? Yani peygamberimizin yüceliği bu mu? Mesela hiç kimse peygambere inanmasaydı, işte tek tük, beş yüz bin kişi inanıyor olsaydı, gözümüzde peygamberin değeri de düşebilirdi -ki mutlaka düşerdi bu kafayla düşünürsek. Ama mesela iki milyar inanınca peygamber çok büyüyor. Hâlbuki hiçbir ilgisi yok. Peygamber, Allah ile olan münasebeti itibariyle bir değerdir; idrak ettiği, müşahede ettiği hakikatler itibariyle bir değerdir. Yoksa dünyadaki izi itibariyle değil. O izin bir önemi yok. Allah seni herhangi bir izde kullanabilir.
Bir yazı, kalemin izidir; ama o, kalemi tutan elin izidir aslında, değil mi? Görünürde kalemin izidir, ama hakikatte o kalemi tutanın izidir. Bizler Allah'ın elindeki kalemler gibiyiz. Biz kendi izimizi bırakmayacağız âlemde; eğer güya kendimizi öyle zannetsek de bu boş bir hayaldir. İşte Bediüzzaman diyor ya, dünyada bir isim bırakmak -bu, diyor, riyanın bir başka biçimi, şan ve şöhretin bir başka biçimi. Allah seninle istediği izi bırakabilir, dilerse hiçbir iz bırakmayabilir; bunun hiçbir önemi yok. Çünkü sen Tanrı'nın kalbinde bir ize sahipsin. Ve sen o izle münasebettar isen ve onun farkındaysan, âlemde bıraktığın izin bir ehemmiyeti yoktur. Hazreti Peygamber Allah'tan gelmiştir, Allah'tadır; o iz önemlidir. Yoksa dünyadaki izin bir ehemmiyeti yok.
Şimdi şey, bu ego meselesi bizim seyrimiz için bir problem değil mi? Ne için oluşan şeyleri nasıl en aza indirebiliriz?
Şimdi bundan bahsediyoruz ya: özdeşleşmeyerek. Özdeşleşmelerimizin farkına varıp bunlardan adım adım uzaklaşarak. Adım adım. Çocukları yetiştirirken de bilemiyorum; belki siz sanıyorsunuz ki onlar esas gereken, onlar güzel. Şu anda bulunduğumuz ana bakacağız.
Evet. Egoyu oluşturan mı?
Şimdi bunu herkesten iyi bilir psikologlar. Bu egoyu oluşturan alt benlikler vesaire, onları biz nasıl oluşturuyoruz? Onları neye katacağız? Onlar nasıl değiştirilebilecek?
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Yok (metinde bazı ayetlerin anlamı serbestçe aktarılmış, ancak doğrudan alıntı ile birlikte sure adı/ayet numarası verilmemiştir.) --- ---