Özdeşleşme ve Gerçek Benlik
Özdeşleşme Nedir? Bedenle ve Mizaçla Özdeşleşme
Yok mu sorusu onun? Yok. Evet. İki haftadır "ben" kavramı üzerine, insanın "ben" dediğinde aslında hangi noktaya işaret ettiğini ve insanın en büyük, en temel yanılgısının bu olduğunu konuşmaya çalıştık. Tabii ki bu hayat boyu devam eden bir tuzak. Ne zamana kadar? Kişinin kendini tanımladığı, özdeşleştiği şeyleri fark edip bunlarla ayrışıncaya kadar. Bunlardan ayrıştığında özdeşleştiği o şeyler ortadan kalkmayacaktır.
Mesela biz ne dedik? En başta neyle özdeşleşiyoruz? Bedenle özdeşleşiyoruz. Kişinin, insanın ilk özdeşleştiği şey bedendir. Neden? En dışta olan şeydir. Hatta biz çocuklara, bebeklere neyi hatırlatırız hemen? Bedenini hatırlatırız. Hatta böyle tatlı bir şekilde anne babalar şey yapar: "Bak bu kim, bu kim" diye bedenini göstererek "işte bu sensin" diye ifade ederiz değil mi? Bu ilk özdeşleşmemizdir. İnsan ilk önce bedeniyle özdeşleşir.
Daha sonra, bedenle özdeşleşen bu "ben" algısı, kişinin mizaç yapısına göre — Enneagram'da anlatılan mizaç yapısına göre — doldurulmaya çalışılır. Mesela eğer tip 1'seniz, "ben doğru biri olmalıyım, yanlış biri olmamalıyım" ikilemi üzerinden doldurulur. Ne kadar doğru olduğuna inanırsa kendini o kadar iyi ve var hisseder; ne kadar yanlış, eksik olduğuna inanırsa o kadar eksik, boş, yetersiz olduğuna inanır.
Eğer mizacınız tip 2 ise, en çok özdeşleştiğiniz şey ilişkileriniz olacaktır. "Ne kadar seviliyorum, kim beni seviyor, seviliyor muyum?" Sevildiğinizi hissettiğiniz oranda, tırnak içindeki o sahte benlik anlamındaki varlığınızı var hissedersiniz; sevildiğinizi hissetmediğiniz oranda da varlığınızı hissetmemiş olursunuz, hatta hissettiğiniz varlıktan rahatsız olursunuz — çünkü bu varlık sevilmeyen bir varlıktır. Dolayısıyla rahatsızlık hissedersiniz ve "kendimi sevmiyorum" dersiniz. Çünkü zihninizin ürettiği benlik kümesi, sizin hikayenize göre sevilmeyecek bir şeydir. Siz sevildiğinizi hissettiğinizde var olduğunuzu, sevilmediğinizde veya aradığınız, ihtiyaç duyduğunuzu zannettiğiniz sevgiyi bulamadığınızda eksik, yeterince var olmadığınızı hissedersiniz.
Eğer tip 3'seniz, ne kadar etkin, ne kadar etkileyici, ne kadar fark edilir, ne kadar hayranlık uyandıran, ne kadar becerikli ve başarılı olduğunuza bağlı olarak bir ben, bir kimlik tanımı oluşturursunuz. Bunları sağladığınız oranda var olduğunuzu zannedersiniz, sağlayamadığınız oranda da kendinizi eksik, yetersiz, beceriksiz hissedersiniz. Bütün tipleri böyle düşünebilirsiniz, Enneagram'ı biliyorsanız.
Dolayısıyla aslında kişi bedeninden sonra mizacıyla özdeşleşir. Fakat mizaç burada kötü bir şey değildir; mizaç, siz onunla özdeşleşip ona "ben" dediğiniz için problemdir. Tıpkı beden için söz konusu olduğu gibi. Beden kötü bir şey değildir, beden reddedilecek bir şey değildir. Belki biz burada konuştuğumuzda yeterince vurgulamıyoruz veya dinleyenler o noktada o vurguyu yeterince almıyor olabilirler; burada bizim asla bedene ve psikolojik aygıta küçümseyici, dışlayıcı bir şekilde baktığımız düşünülmesin. Böyle bir şey söz konusu değildir. Hiçbir kadim öğretide ne beden ne psikolojik boyut inkâr edilmez, reddedilmez. O bir aygıttır. Fakat onunla özdeşleşilmemelidir. Ne demek onunla özdeşleşmemek? Yani siz o değilsiniz.
Mesela insanoğlunun en çok içine düştüğü şeylerden biri beden üzerinden algıdır: "Kendimi sevmiyorum, niye? Burnumdan hoşlanmıyorum. Saçım dökülmüş. Kısayım, çok uzunum. Gözüm küçük, çok büyük." Bir sürü hikâye üretirsiniz. Siz bedeni analiz ederken aslında beninizi analiz ediyorsunuz diye bir algının içine düşersiniz, değil mi? "Ben çok uzunum" veya "kısayım" dediğinizde neyle özdeşleştiniz? Bedenle özdeşleştiniz. Bütün bu özdeşleşmeler kişinin kendini hapsettiği usullardır.
Şeytanın Özdeşleşmesi ve Mukayese
Dikkat ederseniz mesela Kur'an'da şeytan bedeniyle özdeşleşmiştir; kendi öz varlığıyla değil — tırnak içinde söylüyorum — bedeniyle özdeşleşmiştir. Onun bedeni ateşten yaratılmış; tabii bildiğimiz ateş değil, kendine özgü bir şeyden yaratılmış. İnsan ise topraktan yaratılmamıştır; insanın bedeni topraktan yaratılmıştır, değil mi? Ama biz ne kadar alışmışız, "insan topraktan yaratılmıştır" deyip kendimizi tamamen toprağa indirgiyoruz. İnsan topraktan yaratılmamıştır; Allah insanın bedenini topraktan yaratmaya başlamıştır — bedenini.
Bugün Instagram'larda, bu sosyal medya — aslında sosyal değil ama, imajinatif olan bu görsel medyada — insanlar dikkat edin, hep neyle özdeşleşerek kendilerini gösteriyorlar, farkına varmadan? Ya bedenleriyle, ya yapıp ettikleriyle, ya gittikleri, gördükleri şeylerle; yani dünyadan alabildikleri şeylerle. Bu çok temel bir tuzaktır, temel bir özdeşleşmedir. Şeytanın oradaki tuzağı da budur: kendi kullandığı bedenle özdeşleşmiştir. "Ben ateşten yaratıldım, sen topraktan yaratıldın" der ve bunun üzerinden mukayese yapmıştır. Çünkü göreceli olan bir şeyle özdeşleştiğiniz anda mukayese yapmaktan başka çareniz yoktur. Göreceli olan her şey birbirinden farklıdır; yeryüzünde birbirine tıpatıp benzeyen iki ağaç bulamazsınız, birbirine tıpatıp benzeyen iki insan da bulamazsınız, beden olarak. Başka bir çaremiz yoktur çünkü.
Bu, bir çocuğun masaya oturup "benim masam daha güzel" demesi gibidir. Veya "benim masam onunkinden küçük, işte bunlar benim kalemlerim ama onun on iki kalemi var, benim altı kalemim var, onun kalemleri büyük benimkiler küçük" gibi. Yani aşağıda veya yukarıda olmanız fark etmez. Dünyanın en güzel kadını olmakla dünyanın en çirkin kadını olduğunu zanneden insan arasında bilinç olarak hiçbir fark yoktur. Dünyanın en güzel kadınıyım diyen de bedeniyle özdeşleşmiştir, dünyanın en çirkin kadınıyım diyen de bedeniyle özdeşleşmiştir. Onun için biz burada belki senelerdir konuşuyoruz, lafı dönüp dolaştırıp hep özdeşleşmeye getiririz; çünkü özdeşleşmeyi anlamadığınızda ve o özdeşleşmeden ayrışma yaşamadığınızda hiçbir zaman gerçek anlamda yol alamazsınız. Özdeşleşme aşıldığında yol alınabilir.
Biz hep şeytanı eleştiririz değil mi? "Şeytandan uzak durmak lazım." Şeytan nedir? Şeytan, seni geçici olana indirgeyen anlayıştır. Mukayese edilebilir, geçici şeyler üzerinden sana üstünlük veya aşağıdalık hissettiren anlayıştır. Mesela "ben senden daha çok okudum, ben senden daha bilgiliyim, ben senden daha yetenekliyim" dediğimde aslında şeytanın anlayışını dillendirmiş oluyorum. Burada "şeytandan korkmayın, aman eyvah içime şeytan mı girdi" falan değil; bu şeytan, mağdur bir varlıktır aslına bakarsanız. Kendini mağdur etmiş, kendi mağduriyetinin üzerinden de başkasını mağdur etmeye çalışan bir varlık. "Ben hata yaptım, sen de hata yap ki eşitlenelim" — şeytanın Âdem'le problemi budur aslında. "Ben hataya düştüm, gururumdan tövbe de etmedim; seni de hataya düşüreceğim, sen de gururundan vazgeçmeyeceksin hatandan, benimle aynı şey olacaksın." Ve burada büyük bir haset var aslında.
Onun için şeytan deyince aklımıza çok kötü varlıklar, hikâyeler, mitolojiler gelmesin. Şeytan kıyaslayıcı düşünce değildir; kıyaslayıcı düşünce üzerinden kendini tanımlamaktır. Yoksa bir şeyi kıyaslayabilirsiniz — mesela şu masa, şu masadan daha küçük veya büyüktür — ama bunun üzerinden eğer kendine bir nispette bulunuyorsan, işte o şeytanın temsil ettiği yanlış düşüncedir. "Benim evim senin evinden büyük. Ben senden daha çok kazanıyorum, daha lüks bir evde oturuyorum, daha çok kişiye hitap ediyorum, benim senden daha çok müridim var." Bazı çevreler böyle kıyaslama yapıp tartışırlar değil mi? Bu aslında bir tuzaktır. Şeytanın anlayışı budur. Biz şeytanın anlayışını anlamalı ve ondan uzak durmalıyız.
Kur'an'da bir ayette der ki: şeytanın adımlarını izlemeyin. Şeytanın adımları nedir? Mesela birini görürsün: "Benden daha yakışıklı, benden daha güzel, bak onun ne güzel bir ilişkisi var, ben hayatımda hiç böyle beni anlayan birini bulamadım" dediğinde şeytanın adımlarını takip ediyorsun. Neden? Çünkü orada bir varlık, bir kimlik inşa ediyorsun. Bunlar şeytanın adımlarıdır.
İnananların üzerinde de deniyor, onu da deniyor. Ne diyor? "Evet, ihlasa ermiş veya erdirilmiş kullarım üzerinde senin bir etkin yoktur." Burada ihlas ne anlama geliyor? Hiçbir benlik özdeşleşmesi taşımayan insan; ona ihlaslı diyoruz. Dünyevi, maddi, geçici, sınırlı hiçbir şey üzerinden benlik tanımlaması yapmayan, bunların hiçbiriyle özdeşleşmeyen kişi. "Adama bak, ya nerede yaşıyor" gibi düşünürseniz, şeytan size musallat olur — üzüntü olarak musallat olur. Musallat olunca orada şeytanlaşırsınız; onun adımını izlersiniz. "Bak, adamın oturduğu eve bak, adam yaşıyor ya" dersiniz; biz de kendimizi yaşıyor zannederiz. Veya "bak istediğini alıyor, sen istediğini alabiliyor musun, alamıyorsun, seninki de hayat mı?" Bunlar şeytanın adımlarıdır.
Peki sen niye onun adımlarına ayak uyduruyorsun? Çünkü özdeşleşmişsin. Onun üzerinden varlık, kimlik, mutluluk, huzur, tamlık, hayat arıyorsun. Hayatta en garipsediğim cümlelerden biri şudur: "Bizimki de hayat mı?" Veya "bunlar yaşıyor işte, hayat bu" dediğinizde aslında hayatı geçici olan bir şeyle tanımlamış oluyorsunuz. Hâlbuki hayat sizin varlığınızdır. "Hayat bu mu" dediğinizde aslında siz gerçek hayatı değil, hayatta gözlemlenen, deneyimlenen şeyleri hayat zannediyorsunuz. Hayat içeride olandır, sen hayatın kendisisin. Ama sen hayatı yiyip içtiklerine, ilişkilere, sahip olup olamadıklarına, elde edip edemediklerine indirgiyorsun. Bakın, her şey özdeşleşmedir. Özdeşleşmenin ne olduğunu anlasak ve bunu ortadan kaldırsak, hayatta hiçbir sorunumuz kalmayacaktır. Gerçeklik, hakikat çok basit bir şeydir: özdeşleşme yok, ve sen gerçeğe ulaştın demektir.
Bunun bir tezahürü de şudur: zengin birine özenmekten ziyade fakir birini görünce üzülmek, ya da gücü yetmeyen, durumu olmayan birini görünce moral bozukluğu yaşamak. Hatta kendi bulunduğun halinden daha iyiyse ona da özenmek. Hayatı bunun üzerinden değerlendirmek de yanlıştır — "bunlar çok kötü bir hayat yaşıyor" demek de bir başka türlü özdeşleşmedir. Ama şunu hatırlatmak isterim: "bu insan iyi bir hayat yaşıyor" dediğinizde neyi kastediyorsunuz? Bu soruya vereceğiniz cevap eğer spiritüel hayat değilse — yani bu insan gerçekten ruhunun farkında ve ruhuyla yaşıyorsa — işte bu gerçek hayattır, kaliteli hayattır. Bunun dışında verdiğiniz her cevap bir özdeşleşmedir ve her özdeşleşme sizi bir şeyin peşine takar. Şimdi, şeytan ateşten yaratılan bedeniyle özdeşleşti; sonra ne yaptı? "Ben senden üstünüm" dedi.
Musibet, Travma ve Özdeşleşme
Mukayese yapmak zorundasınız. Mukayese yaptığınızda iki seçeneğiniz var: ya alttasınız ya üsttesiniz. Başka bir şansınız yok; ya kendinizi üste görürsünüz, birilerinden daha iyi görürsünüz, ya da birilerinden aşağı görürsünüz.
"Hocam, üzülüyorum, şöyle bir şey olamaz mı — dünya adaletsiz yönetildiği için fakirler var maddi anlamda, buna karşı bir tavır geliştirmemiz..." Bakın, muhalif olmak başka bir şeydir. Birilerine haksızlık yapılıyor, birilerine zulmediliyor, birilerinin emeği çalınıyor — sen o emeğin çalınmaması için elinde imkân ve şartlar varsa bunu kullanırsın; bu başka bir şeydir. Ama bir insan sadece istediği şeyi alamıyorum diye üzülüyorsa, onun bu durumuna üzülmeyin; bundan dolayı üzülen benliğe bakın, görün ve kişinin kendine zulmettiğini fark edin.
Benlik üretildiği andan itibaren — bakın, benlik üretilecek bir şey değildir. Ben bilinci size verilmiş bir hediyedir; onu ancak sonsuz ve mutlak olanla bağlantılandırabilirsiniz. Ben idrakinin nispeti, bağı spiritüel özdür; onun bağı da yaratıcıdır. O sonsuzluk arayışı durmadan devam ediyor: doymaya doymaya, aramaya aramaya. Biz ise yanlış bir şeyi dolduruyoruz; aslında dolması gereken bir şey yok zaten.
Onların başına bir musibet geldiğinde, "biz Allah'a aitiz, ona döneceğiz" derler. Bu özdeşleşmeme ayetidir aslında. Yani ne demek? Onların başına bir şey gelir — çok mutlu bir evlilik de gelir. Biz musibet deyince hep olumsuz şeyi almayalım; özdeşleştiğimiz her şey musibettir. Mesela bir insan çok zengin, ama o parayla özdeşleşmiş, oturduğu villayla özdeşleşmiş, zenginliğiyle, şöhretiyle özdeşleşmiş — o büyük bir musibete maruzdur. Siz musibet deyince aklınıza sadece fakirler, gecekonduda oturanlar gelmesin. Her özdeşleşme kendi kendinize ürettiğiniz bir musibettir. Musibet benliğe gelir, öze gelmez; onun için "biz Allah'a aitiz, ona döneceğiz" deriz.
Peki bunu, mesela ben "ben" dediğimde ve hayatıma baktığımda gerçekten ne kadar idrak ediyorum? Mesela benliğimin hoşuna gitmeyen bir olay geldiğinde "ben Allah'a aidim, ondan geldim, ona dönüyorum" mu diyorum, yoksa "çok kötü bir evliliğim var, karım beni anlamıyor, çok mutsuzum" mu diyorum? "Çok mutsuzum" dediğimde özdeşleşmişimdir. "Babam sevgisini pek göstermeyen biriydi, ben sevgisiz büyüdüm" dediğimde de özdeşleşme vardır. Özdeşleştiğin yerde musibete maruz kalırsın.
Aslında travma, başına çok kötü bir şey geldiğini düşünmektir. Herkesin başına gelse travma olmazdı; herkesin başına gelse veya benliğinin onaylamadığı, kabul edemediği bir şey olmasa hafifler. Mesela hiç kimsenin burnu olmasa, bir tek sizin burnunuz olsa, ne hissedersiniz? "Burada bir çıkıntı var" dersiniz, "çok çirkinim" dersiniz — çünkü kimsenin burnu yok, ama bir tek sizin var. Böyle şeylerde özdeşleşme yükselir; herkeste varsa özdeşleşme azalır ama gene vardır.
Travma, kişinin benlik bütünlüğünü, benlik temelli varoluşunu oturttuğu zeminin tamamen veya kısmen sarsılmasından kaynaklanır. Mesela şu anda her birimize "senin annen baban belli değil, biz seni çöplükten aldık" denilse, bu bir kişide travma oluşturması için neye ihtiyaç var? Kişinin anne babasıyla özdeşleşmesine ihtiyaç var. Hatta bazen "biz seni evlat edindik" gibi haberler karşısında bazıları intihar eder — tabii bunlar kişiden kişiye değişir. Aslında buradaki travmanın nedeni şu: kişi "ben falanın evladıyım, benim annem babam budur" deyip onun üzerine bir benlik inşa ettiği için, duyduğu haber bu inşa ettiği benliği kısmen veya tamamen iptal ettiği için travmatize oluyor. O yüzden travma benlikle bağlantılıdır; bir şeyle ne kadar özdeşleşiyorsan travmanız o kadar güçlüdür.
Otuz yıldır, yirmi beş yıldır evlisiniz; eşiniz size dedi ki "bıktım senden, sen de çok yaşlandın, ben bundan sonra ömrümü seninle geçirmek gibi bir bedbahtlığa düşmeyeceğim" — iyice de köpürttü. Kim travmaya uğrar burada? Ne kadar özdeşleşmişseniz, oradaki travmanız o kadar büyüktür. O yüzden hayatın yegâne problematik noktası özdeşleşmedir. "İhlasa erdirdiğimiz kullar üzerinde senin bir etkin yoktur" diye bunu tercüme edebiliriz: yalnızca Allah'ın üflediği ruh olarak kendini tanıyan, onun da yaratıcıya ait olduğunu idrak eden kişi ihlasa ermiştir. Onun hesap ettiği bir sevabı yoktur. Şeytan der ki "bak öbürünün sevabı senden daha fazla, hadi yarış bakalım"; seni sürekli kıyaslamalarla yaşatır. Düşünün, zihnimizde ne kadar farklı alanlarda farklı kıyaslamalar var; her birimizin kıyaslama alanı değişiktir, ama her birimizde kıyaslama tuzağına dair bir şeyler vardır. O zaman her birimiz kendi alanımıza bakacağız: ne ile neyi kıyaslıyoruz, ne tür kıyaslamalar içindeyiz?
Mesela iyi bir ebeveyn-çocuk ilişkisi yaşamadınız, kıyaslarsınız; gıpta edersiniz, bazen mizacınıza göre haset edersiniz, bazen üzülürsünüz, "ben ne kadar şanssızım" dersiniz, bazen hesap sorarsınız — Allah'a kadar gider o hesap. Hâlbuki Allah ayette diyor ki, biz bu dünya hayatında bir tadımlık deneyim yaşayasınız diye bunları karşınıza çıkarıyoruz; yoksa şanslılık, şanssızlık, bir şeyi kazanmışlık, kazanmamışlık meselesi değil. Dikkat edin, hayatta en garipsediğim şeylerden biri şudur: insanlar Allah'ın bu dünyada verdiği şeyler üzerinden Allah'la olan ilişkilerini, Allah'ın onları ne kadar sevip sevmediğini tanımlıyorlar. "Allah buna ne kadar büyük nimet verdi, böyle itaatkâr bir eş verdi" gibi. Bu, varoluşsal bir değer midir? Hayır, özdeşleştiğin bir şeydir. Ne ile özdeşleşiyorsanız benliğiniz onunla inşa olmuştur; varlığınız ona bağlıdır, yaşayacağınız travmalar da bununla ilgilidir.
O yüzden insanlar "Allah sanki beni arıyor, buluyor, öyle veriyor" derler. İnsan, Allah'ın insanı kaçtığı yerden vurduğunu söyler — zaten nereden kaçıyorsan doğrudan oradan vurulacaksın. Mesela kolun açıksa yağmur oraya değecek, başın açıksa yağmur oraya yağacak; bu doğal bir sonuçtur. Ne ile özdeşleşiyorsan az veya çok o yönün sarsılır; çünkü dünyanın tabiatı budur. Bir şeyle özdeşleştiğin için o şeye duyarlılığın çoktur. Tip 2'yseniz "hep sevdiklerimden vuruluyorum" dersiniz — zaten nereden vurulacaksınız? Tip 8'seniz hâkimiyet, güç veya vefasızlık üzerinden herkesi kendinize bağlamak istersiniz ama herkes size bağlanmaz; o zaman "ne vefasız insanlar var" dersiniz. Neyle özdeşleşiyorsanız oranız duyarlıdır.
"Hocam, hadis hafızı bir gencin YouTube'da imtihanı bırakmasını duyuyoruz" — orada da özdeşleştiği bir şey vardı. "Bir sınanma gibi görünüyor da o yüzden öyle" — hayır, sınanma değil. Bir düzeltmek için yapılan şeye sınav denmez, alıştırma denir, geliştirme denir; sınama değil. "Beni sınamıyor ya" derim ben de; insanlar tartışır değil mi, "niye bizi sınıyor?" Allah seni sınamıyor; Allah seni bir kısım şeylerle doğal olarak karşılaştırıyor, sen nerede duyarlı olduğunu görüyorsun. Nerede duyarlıysan orayı etkiliyor.
Şimdi, ben hiçbir şeyle özdeşleşmesem Allah neyle sınayacak? Size göre neyle sınayacak? Olan şey sınama olmayacak, tamamen bir deneyim olacak; hayatın bir deneyimi olacak. Bir olay size sınama diye, musibet diye geliyorsa, orada sizin bir özdeşleşmeniz olduğu içindir. Mesela çocuğunuzla özdeşleşmişsiniz, istediğiniz gibi olmasını istiyorsunuz, o da olmuyor kendine göre, farklı süreçleri var; "bu çocuk benim imtihanım" diyorsunuz — hayır, bu çocuk senin imtihanın değil, sen bu çocukla özdeşleştiğin için o çocuğun durumu senin için ağır bir durum oluyor.
Ben uçakla Türkiye'nin üzerinden geçsem, bir bataklık, bir zorlayıcı ortam beni etkiler mi? Etkilenmez. Özdeşleşmeme budur; gerçekten saf bir deneyimlemedir. Özdeşleşmediğinizde hayat bir deneyimdir. Zaten gerçek öz varlığınızın farkına vardığınızda gerçekten yaşamış olursunuz. Kur'an o yüzden inanmayanlar için "onlar ölüdürler" ifadesini kullanıyor; çünkü onların hayatla tanımlayacağımız özne bilinçleri yok, onlar yaşamıyorlar — yaşamayan bir benlikle bu süreci deneyimliyorlar. Kur'an bunlara ölü diyor. İmana da diriliş diyor; ama iman, imanın altı şartını bilmek, akaid okumak falan değildir. O yüzden gerçekten yaşamak istiyorsak özdeşleşmelerden kurtulmalıyız. Biz o anlamda sahte bir benliğin rüyası üzerinden hayatı yaşıyoruz. Bunu ne zaman tamamlayacağız? O rüyadan uyandığımızda. İnsanın gerçek uyanışı ve bunun üzerinden gerçek anlamda dirilişi budur. Yani bu dünyadayken dirilebiliriz.
Tabii onlar da Allah'ın bize sunduğu bir deneyim. "Benim çok sevabım var" demenin manası yok; "ben Allah'a aidim, onun kuluyum" bu kadar. Sevap biriktirmeye, cetvel tutmaya, hesap tutmaya gerek yok. Tabii günahı da tutmayın. Ama günahın ne olduğunu anlarsanız, günah sizi yanılsama içinde tutan her şeydir. O yüzden ilginç bir şeydir — sanırım Niyazi Mısrî'ye ait olabilir: "Dağlar gibi kuşatmış benlik günahı seni, günahını bilmeden gufranı arzularsın." Yani affedilmeyi arzuluyorsun ama günahını bilmiyorsun; o benlik, kendini özün değil, geçici ve sınırlı olan üzerinden tanımlaman, asıl günah budur. Bu günahtan kurtulsak diğer günahlar zaten otomatikman silinecek; bizi birçok günaha sokan şey bu benliktir. "Sevilmek istiyorum" dersin, saçma sapan ilişkilere girersin. "Anlaşılmak istiyorum" dersin, saçma sapan ilişkilerin içine düşersin. "Başarılı olmam lazım" dersin, başarılı olmak adına başkalarının ayağına basarsın, kibirli davranırsın, "beni engelliyorsunuz, zamanımı alıyorsunuz" diye kızarsın. Temel bir günah var, bütün kadim öğretilerin üzerinde durduğu budur; bunun farkına varmazsan diğer günahlar onun türevidirler. Hani bazen Hz. İbrahim'in putları kırma meselinde olduğu gibi, ana bir put vardır.
Günah, Kendine Zulmetmek ve Nefsime Zulmettim Ayeti
Onu kırmak zorundasın; diğerlerini kırsan da o gene üretecektir. Günahın kaynağına dönmek gerekir. Mesela çok büyük bir hata işledin, kendini ömür boyu cezalandırmaya çalışıyorsun; mizacın buna eğilimli olduğu için — tip 1'sen, tip 4'sen — kendine ömür boyu ceza kesersin, veya başına gelen her şeyi o günahın cezası olarak görürsün. Bunların hepsi özdeşleşmedir, hepsi tuzaktır.
Âdem'in ifade ettiği şey nedir? "Ben nefsime zulmettim" diyor. Yani "beni gerçek kendimden uzaklaştıran şeye düştüm." Dolayısıyla günah, kendine zulmetmektir. İnsanlar bazen sorar, "niye günah?" Çünkü sen kendini onun üzerinden tanımladığın için günahtır. O yüzden günahın çok güzel bir tanımıdır Kur'an'da geçen o ayet: "Ben nefsime zulmettim." Yani ben gerçek kendimi unuttum; gerçek kendimi unutarak bir yanlış yaptım, kendime zulmettim. Günah, kendine zulmetmektir. Ne günah ne sevap Allah'a ne zarar verir ne fayda; Allah "günah işlemeyin" derken jandarmalık yapmıyor, ya da gökyüzünde tahtına oturmuş, kırbacını sallayarak "şunu yaparsan sana gösteririm" demiyor — ama bizim zihnimizde böyle bir tuzak var. Günah kendine zulmetmendir; Kur'an bunu apaçık söylüyor. Gerçek kendinin farkındalığını engelleyen tutumlar üzerinden hayatını yaşıyorsun. "Şunu etkileyeyim, bundan daha iyi olayım, bundan daha etkileyici olayım, şu statüye ulaşayım da kendimi tam hissedeyim" — işte bunlar. Günah, özdeşleştiğin şeydir; özdeşleştiğin şey üzerinden kendini tanımlama hatasıdır. Bu sana büyük bir bedele mal oluyor.
Hira'da İdrak: Ne Olmadığını Bilmek
Dikkat edin, ilginç bir şeydir; bir kısım rivayetlerde vardır: Peygamber Hira'dan indiğinde "beni örtün" diyor. Bunun birçok anlam mertebesi var ama bizim halimiz için en uygun mesaj şudur: Peygamber Hira'da neyi gördü, neyi idrak etti? Gerçek kendini gördü; Allah ona gerçek kendini gösterdi. Bu neyle oldu? Hiçbir şeyle özdeşleşmediği için. Ona Cebrail "oku" dediğinde "ben bilmem" dedi; "benim bir şeyim yok, hiçbir özdeşleşmem yok, ben kendimi herhangi bir şey üzerinden tanımlamıyorum" dedi. O zaman vahiy ona geldi; o noktada zaten kendini bilmişti. Hz. Muhammed kendini bildiği noktada ona vahiy gelmiş oldu.
Ve ne dedi? İndi, "beni ört" dedi Hazreti Hatice'ye. Yani neyi ört? Bütün izafi şeyleri ört; bedenimi de ört, Mekkeli Muhammed'i de ört, Abdullah oğlu Muhammed'i de ört, Hatice'nin kocası Muhammed'i de ört, şu kadar çocuğu olan Muhammed'i de ört, hepsini ört. Bunlar sen değilsin. Çünkü gerçek kendini bilen insan hiçbir şeyle özdeşleşemez. "Ben 1967'de Mardin'de doğdum, babam şuydu, anam buydu" — ne kadar düşürdün kendini! Öz varlığını unuttun, küçücük bir şeye kendini hapsettin. "Ben çok şanssız biriyim, ne diyeyim, ne anlatayım" — ne kadar küçücük bir şeye sıkıştırdın kendini. İşte bunları ört diyor peygamber. Kendini bildiğinde bunları örtersin. "Ört" diyor, "ortadan kaldır" demiyor; onlar gene var ama onlar değilsin. Gene senin bir adın var — Ahmet, Ayşe, İsmail. Gene kullandığın bir beden var, gene kullandığın bir düşünce, duygu, eylem aygıtın var, gene ilişkilerin var; ama sen onlar üzerinden kendini tanımlamıyorsun. O yüzden diyorum, ârifin CV'si boştur. Neden? Çünkü yazacağı bir şey yoktur kendisi hakkında; kâğıda dökeceği bir şey değildir. Ama o işini bilir, ne yapacağını bilir; hiçbir işle özdeşleşmez. Onun için aydınlanmak demek, tırnak içinde dünyadan el etek çekmek değildir, bununla bir ilgisi yok.
Dikkat edin, Hz. Muhammed vahiy aldığında hayatında temel bir değişiklik oldu mu günlük hayatında? Yok, öyle bir şey yok; gene evli, gene çoluk çocuğu var, gene Mekke'nin içinde bir sosyal yaşamı var, gene ilişkileri var. Ama o, Allah'ın kulu Muhammed; ona ait bir Muhammed, Allah'ın varlığıyla var olan bir Muhammed. O, Hatice'nin kocası değil; o, Fatıma'nın babası değil; o, Amine'nin yetimi değil. Biz bazı güzel şiirler yazarız peygamber hakkında — "Amine'nin yetimiydi, bilmem kimin öksüzüydü" gibi mecazi olarak. Emin misiniz Hz. Muhammed'in öyle olduğunu? Bunlar kendi algımızın üzerinden peygamberi anlamaya çalışmaktır; onun algısını idrak etseydik öyle düşünmeyecektik. Peygamber, Amine'nin yetimi, Abdullah'ın öksüzü falan değildir; Allah'ın kuludur. Ona aittir ve onu idrak etmiştir; artık diğer zahirdeki her şeyi örtmüştür, hiçbir şeyle tanımlamaz. Onlar var mı? Tabii ki var.
Aynı örtmeye Âdem-Havva kıssasında cennette de rastlıyoruz. Zahirin, ikiliğin, mukayesenin tuzağına düştükleri anda cennet yapraklarıyla örtündüler. Nedir cennet yaprağı? Marifetin bilinciyle örttüler; yoksa orada bir ağaç veya yaprak yok. "Cennet yaprağı ile örtündüler" diyor Kur'an. Cennet yaprağı nedir? İrfandır, marifettir, kendini bilmenin bilgisidir. O zaman biz ne yapacağız? Bir hata mı yaptın? Cennet yaprağı ile örtüneceksin. "Ben güzelim" diye bir duygu hissettin, "şöyle bir poz versem süper olur" dedin, "şöyle konuşsam milleti etkilerim" dedin, "millet YouTube kanalı açmış şu kadara ulaşmış, ben de ne yapsam acaba" dedin — bunlar insanın zihninden geçebilir, ders olabilir. Hemen fark et, cennet yaprağıyla örtün; yani irfanın bilinciyle örtün, gerçek kendini hatırla. "Ben YouTuber değilim, influencer değilim, hocamdan değer arayan biri değilim." Olan, kendini şeylerin üzerinden tanımlamamaktır.
Şimdi, peygamber kendini neyin üzerinden tanımladı? "Ben Hatice'nin kocasıyım" diye mi tanımladı? "Mekke'nin en zengin, en itibarlı kadını beni tercih etti" mi dedi? Peygamber olmadan önce bile demedi. Siz YouTube kanalı da açarsınız, konuşursunuz da; ama "benim şu kadar takipçim var" deyip onun üzerinden bir benlik taşımazsınız, ikide bir merak edip kaç kişi izledi diye bakmazsınız. Bakın, özdeşleşme budur; bir şeyi ortadan kaldırmak değil, onunla özdeşleşmemektir, bu kadar. Yoksa YouTube kanalı açarsınız, milyonlarca izleyiciniz de olabilir; sen kendini ne olarak algılıyorsun? "Ben Allah'ın kuluyum, ona aitim." Bizim egomuz tabii öyle bir tanımı sevmez — "Allah'ın kulu mu? Sade vatandaş mı? YouTube'a koysan kim izler ki" der. Ne demek bu? Allah'ın kulu demek.
Bir sufinin çok güzel bir divanında bir ifade vardır: "Kendini Allah'a nispet et; bunun dışındaki her türlü nispet yalandır." Çok önemli, çok doğru bir şey. Kendini Allah'a nispetle tanımla: "Ben Allah'a aidim, onun varlığıyla varım, onun var etmek istemesiyle var oldum." Ben bunu, kendini mesih zanneden bir adamla konuşmuştum. Ona "kulluk mesihlikten daha yüce değil mi sence" demiştim; "sen bilmiyorsun" dedi. Önce kul olursun, sonra mevki verilir. Bakın, peygamber Resûllüğüyle bile övünmemiştir. Bir rivayette — ne kadar sahih olduğu ayrı bir konu — "ben fakrımla övünürüm" diyor. Yani eğer bir övüncüm varsa fakrımdır; yani hiçbir şeyim yok. O yüzden bir bedevi geliyor, peygamberi elbisesinden çekiyor, peygamber tebessüm ederek dönüyor.
Peygamberimize peygamberlik geldiği dönemde, Tâif'te böyle çokça ibadet eden, tırnak içinde çok sevabı olan, kendini çok geliştirmeye çalışan birkaç insan varmış. Allah peygamberimizi elçi seçtiğinde, "eğer peygamberlik gelecek olsaydı bize verirdi, buna nasıl veriyor" diye iman etmemişlerdir. Neden? Çünkü tırnak içinde sevaplarıyla özdeşleşmişlerdir. Muhtemelen Cebrail gelip "oku" deseydi epey cilt okurlardı, epey konuşurlardı; "ben bunu da biliyorum, bunu da okudum" derlerdi. Onun için hiçbir şeyle özdeşleşmeyin. Doğru olun, ama "ben doğruyum" demeyin. Bunu dememek sadece dilsel bir şey değil; bir çiçeğin kokusunu vermesi gibidir. Ben koku veren bir gülüm demez ama kokuyu verir; fıtri hal budur.
Diyelim ömür boyu doğru birisiniz; birisi size "sen yalancının tekisin" dedi. Eğer o doğru olmaklıkla özdeşleşmemişseniz hiçbir rahatsızlık duymazsınız. Çünkü rahatsızlık duyacak kim var? Eğer özdeşleştiğiniz bir şey yoksa kim rahatsızlık duyacak?
Burada konu denge değil; biz burada bir denge sağlamıyoruz, bir gerçekliğin açığa çıkmasına şahitlik ediyoruz. Kim olduğunuzun farkına varmak eksik kalır demek değildir; kim olduğunuzu bilirseniz her türlü sorun çözülebilir. Gerçekte kim olduğunuzu bilmezseniz, üreteceğiniz her türlü soru problemlidir, vereceğiniz her türlü cevap da ister istemez problemlidir.
Evet arkadaşlar, sadece özdeşleşmeme üzerinde çalışın. Zihinsel spekülasyon yapmayın bu süreçte; zihin yapsın, siz yapmayın. Zihin spekülasyon yapsın, siz yapan olmayın; susturmayın, ne hali varsa görsün. Kur'an demiyor mu, "bırak onları daldıkları bataklıkta oyalansınlar." Bu sadece dışarıdaki insanlar için değil, içerideki benlikler için de geçerlidir. Bırak daldığı bataklıkta oyalansın; dikkati çekmeye çalışıyorlar, siz de dikkat vermeyin. Bırakın istediği kadar konuşsun. Yaramaz bir çocuk sürekli eteğinizden çekip "gidelim, gidelim, bu İsmail Bey de ne anlatıyor, hikâye anlatıyor, bir dondurma alıp yiyelim daha güzel olur" dese, siz de aklı başında bir insansanız herhalde ona uymazsınız değil mi? Susturmanıza da gerek yok, bırakın, ikna etmeye çalışmayın; çünkü bazı benlikler hakikatin dışında ikna olamazlar, hakikat ancak onları susturur. Onun için onları bırakın.
Onun için Kur'an ne diyor? Şeytanın adımlarını izlemeyin. Adımları var mı? Ayak izi var mı? Var; "izleme" diyor, "sil o izleri" demiyor, "onu yürütme" demiyor. Onun adımlarını izlemeyin, bu kadar. "Ben ondan daha iyiyim" veya birini kendinize rakip görüyorsunuz — şeytanın adımlarını izlemeyin. "Bu kadın senin kocanı elinden alacak" — o kadının senin elinden alacağı bir koca varsa bırak, değil mi? Şeytanın adımlarını niye izliyorsun? "Ya duyarım da" — Allah'ın alsın, sen Allah'ın sana ne verdiğine bak. Biri benim kocamı veya karımı alacak diye Kur'an okurken veya hikmetli bir şey okurken aklınızdan böyle bir düşünce geçiyorsa, o kitabı okurken bile siz gerçeği aramıyorsunuz demektir; çok hızlaşmışsınız demektir. Siz ne arıyorsunuz? Eşinizle, çocuğunuzla, bir ilişkiyle, bir statüyle mi varsınız?
Sahte Benlik ve Gerçek Kendini Bilmek
Bakın Hazreti İsa'nın İncil'de geçen bir sözü vardır: "Kendini inkâr etmeyen benimle gelmesin." Burada "kendi" dediği ne aslında? Sahte kendilik. Sahte kendiyle özdeşleşmeme kararlılığına ve gerekliliğine inanmayan gelmesin diyor. Neden? Çünkü zaten gelemez. Sen Hz. İsa'yı coğrafi olarak takip etsen de bir şey değişmez ki. İsa nedir? Allah'tan bir kelime ve ondan bir ruhtur. Sen onu nasıl takip edebilirsin, nasıl bulabilirsin, nasıl keşfedebilirsin? Sahte kendiliğini terk ederek bulabilirsin.
"Ama hocam, insan işte tam öyle olamıyor" dediğinizde, kendinizi bir meşrulaştırmış olursunuz; o, insan değil, arkadaşlar, o sahte bir şey. "Ama insan değil miyiz?" Değilsin şu anda; ama gerçekte senin içinde insan var, o hakiki insan var. Dünyanın en büyük günahkârı olsan da içimizde Allah'ın koyduğu o hakiki insan var. Ama şu an senin algındaki kendilik, senin şu an "ben" diye algıladığın şey insan değil; onun yerine klonlanmış bir şey. Onun gibi görünüyor, onun gibi hissediliyor; sahte bir şey. O yüzden ona kapılma, ona kendini teslim etme.
"İnsan sevilmek istemez mi?" İstemez, insan olursan istemeyeceksin. "Peki insanlar onu sevmez mi?" Severler. "O insanları sevmez mi?" O da sever; ama o sevilmeyi istemez, sevilme arzusu taşımaz. Hele hele sevildiğinde kendini iyi ve var, sevilmediğinde eksik ve yok hissetmez. Bu sahte bir şeydir. Sevmek isteği olmaması da böyle bir şey demektir; sevilmeyi beklemek de sevmek istemek de aynı derecede özdeşleşmedir. Hakiki insan, sevmeyi istemek veya istememek durumundan kurtulmuştur. Bir gül sana kokusunu vermek ister mi, istemez mi diye bir soru sorulmaz, değil mi?
Bir bilgenin bir sözünü hatırladım: "İnsan gerçekten kendini bulduğunda sorularına cevap bulmaz, sorular ortadan kalkar." O dualitenin dışında bir şey var. Mesela ârif insan sevmek ister mi? Onun duası zaten sevgidir. Peygamber sizin için "çok şefkatlidir, merhametlidir; sizin kötü bir duruma düşmeniz onu üzer" diyor. Neden? Duası gereği böyledir; o bütün varlığı kendi gibi görür. "Ben sevmek istiyorum, yok istemiyorum, vazgeçtim, senelerdir sevmeye çalıştım, insanlardan çok darbe yedim, artık sevmeyeceğim" — böyle bir şey yok. Bütün bu kavramlar, bütün bu tanımlamalar gerçekliğini yitirir. Hakiki insan doğal olarak sevginin içindedir, sevgi bir gülün kokusunu yayması gibi doğal olarak yayılır.
"Sevilmek ister mi" sorusu, bir dairenin kaç köşesi var sorusuna benzer; daire olunca köşe kalkar, "kaç köşe var" sorusu da ortadan kalkar. Zihninizi çok fazla mistik kavramlarla yormayın; özdeşleştiğiniz şeyler üzerinde çalışın, o kadar. Sırayla yürümelisiniz. Allah sana isteme kabiliyeti verir; fakat bir gün bir noktaya gelir öyle bir idrak verir ki artık bir şey istemezsin, çünkü hiçbir şeye ihtiyaç duymazsın. Her düzeyin bilgisi, her düzeyin şuuru ayrıdır; o yüzden biz acele etmeyeceğiz, şu an neredeysem oradan yola devam edeceğim.
"Hocam, o zaman dua ederken 'bana hiçbir istek, arzu veya bir şeye ihtiyaç duymama durumunu ver' diye mi dua edelim?" O idrakteyseniz edin; ya da isteklerinizi ifade edin, sonra da "Ya Rabbi, bana gerçek kendimi idrak ettir ki seninle mutmain olup hiçbir şeye ihtiyaç duymayacak idrake erişeyim" deyin. Ama bunu ego arzusuyla değil; "hiçbir şeye ihtiyaç duymayacağım, kimseye muhtaç olmayacağım, kimseden yaralanmayacağım, umurumda değil artık insanlar" anlamında değil. "Ya Rabbi beni kendinle mutmain kıl" — bu güzel bir duadır. Başka herhangi bir şeyle değil, çünkü hiçbir şeyle mutmain olamazsınız zaten. Ama biz dualarımızda "Allah bana bunu verse mutmain olurum" zannederiz; Allah da veriyor veriyor, kimse mutmain olmuyor. Herkese bir şey veriyor; âlime şöhret veriyor ama adamın şöhret arzusu bitmiyor, zengine para veriyor, zenginin gözü doymuyor. Neden? Çünkü sahte bir kendilik üzerine oturmuş. O yüzden "Ya Rabbi beni kendinle mutmain kıl" — kendisiyle mutmain olmak, kendini bilmektir aynı zamanda.
İslam irfanında kendini bilmek, Allah'ı bilmekten önceye konulmuştur; çünkü kendini bilirsen Allah'ı bilebilirsin. Ama psikolojik düzeyde kalırsan Allah hakkında zanların olur, hem teolojik bilgi hem onun üzerinden hikâye üretirsin. "Allah kâfirleri daha mı çok seviyor" diye aklınıza gelir — "neler neler veriyor onlara" değil mi? Aslında tam tersi; bu dünya hayatı onların âhiret hükmü açısından bir züğürt tesellisi olarak algılanıyor. Adam dünyayı arzu ediyor ediyor, Allah da vermiyor; "olsun, bir şey olmaz, bu dünya onların olsun ama âhirette görecekler, Allah onlara hiçbir şey vermeyecek, her şeyi bize verecek" der.
Hazreti Ömer'in bir konuşması hatırlanıyor: "varsın dünyanın olsun" gibi. Orada Hazreti Ömer hangi düzeyde konuşuyorsa, peygamber onun düzeyine göre bir cevap veriyor; her söze göre ne zaman söylendiğine iyi bakmak lazım. "Hocam, dilerim bugün bizim de toplum olarak kâfir dediğimiz kim" — kâfir tanımında da sıkıntı var. Kur'an'ın kâfir dediğiyle bugün kendine kâfir diyenler aynı şey değil. Kâfir, sahte kendilikle gerçek kendiliğini örten kişidir.
Kur'an'da kâfir tanımı nasıl geçiyor diye literal olarak araştırırsanız, zihninizle araştırırsınız; ama bir şeyin gerçek hakikati son tahlilde zihinle bulunmaz, mutlak olarak bulunmaz. Şimdi, kâfir Kur'an'da "örten" demektir; küfürde örtme vardır. Oradan kırk tane yorum yapabilirsiniz ama gerçek anlamda ne kastediliyor, onu bir şeyi idrak ettiğinizde idrak edebilirsiniz. Sürekli kitap karıştırmakla, literatür taramakla her şey bulunmaz; hakikat böyle bulunmaz. Peki hakikat ortak mı? Doğal olarak. Hakikat bir şahsa göre değişen bir şey değil. Herkesin ulaştığı sonuç ortak mıdır, yoksa yol mu farklıdır? Yol büyük bir hayal değil; en nihayette tektir, ortak bile değildir, tektir. Bir yere gitmek mi hakikat? Hayır; kişinin kendi kendinde bir dönüşümüdür. "Gitmek" işte dilin eksikliğinden dolayı kullandığımız bir ifadedir; herhangi bir zahiri yolculuk değildir, bir yere gitmiyorsun. Onun için Cüneyd-i Bağdadî demiştir ki, tasavvuf aslî haline dönmektir; sen gerçekte olduğun hali idrak edersin.
"Hocam, idrak nasıl tanımlanır? Galiba organik zihin faaliyetiyle karıştırdığımı anladım." İdrak zihin faaliyeti değildir; bir şeyin, olduğu gibi, sübjektif bir özne olmaksızın idrak edilme halidir.
"Hocam, bu yolun sırasında ben birçok insanın düştüğünü gördüğüm, ben de zaman zaman düştüğüm bir şey var: sanki kendimi idrak ederken mesafe katettiğimde garip şeyler olacakmış gibi, bir boyut görecekmişim, rüyalarım daha bilinçli olacakmış, birinin düşüncesini okuyabilecekmişim gibi hissediyorum." Evet, bütün bunlar deneyim halleridir; bazıları daha kaba deneyimlerdir, bazıları daha ince deneyimlerdir; ama hakikat veya kendini bilmek bunlar değildir. Bunların hiç bağlantısı yok mu? Yok, bağlantısı yoktur. Kendini bilmenin bunlarla bağlantısı yoktur; ama psikolojik olarak farklı düzeylerle ilgili deneyimlerdir. Bedenin sınırı belli, bedenle yapacağın şeyler belli; birisi daha yüksek bir şey yapsa "ne kadar yetenekli" dersiniz. Ama diğer türlü insan, sınırlı ve gizemli bir şey varmış ve sanki hakikate daha yakınmış gibi hissediyor, karşısındakine de öyle gösteriyor. Bu çok yanıltıcı bir şeydir. Hakikat bir deneyim değildir, bir olgu değildir, bir makam değildir, bir beceri kazanma değildir, bazı güçlere sahip olmak değildir. Gerçek anlamda kendini bilmek ve o kendini bilmeklik üzerinden gerçekleşen şahitliktir, müşahededir. O yüzden çok fazla teorik düşünmemek gerekiyor bu konuda yol alırken; özdeşleştiğin şeyler üzerinde çalış ve bunları onaylama. Çünkü hakikat inşa edilen bir şey değil, bilgi ekleyerek, kendinizin ürettiği bir şey değil; Allah'ın var kıldığı bir şeydir, onu bulacaksınız. Bir şey yaparak, beceri kazanarak, bilginin üzerine bilgi ekleyerek değil. Bilgi ne için önemli? Ne olmadığınızı bilmek için önemli. Ne olduğunuzu bilmek için bilgi yoktur, öyle bir bilgi yok; bütün bilgiler ne olduğunuzu değil, ne olmadığınızı bilmeniz içindir. Bilginin sizi götüreceği nokta odur.
Hz. Muhammed'in Ne Olmadığını Bilmesi ve Tebliğ
Hz. Muhammed ne olmadığını bildi; o süreç Hira'da oldu. Ne olmadığını bilerek oraya gitti aslında, ne olmadığının bilincinde olarak oraya gitti. Ve dedi ki, deyim yerindeyse: "Ben Hatice'nin kocası değilim, Fatıma'nın, Zeyneb'in babası değilim, ben Mekkeli değilim, ben Abdullah'ın oğlu değilim, Amine'nin yetimi değilim, tüccar değilim, bunlar değilim." "Bunu nereden biliyorsunuz hocam?" Net olarak bir şey diyemem, ama şunu düşünün: Hz. Muhammed'in ne derdi vardı? Çok iyi bir karısı var, onu çok iyi anlıyor — "Hatice'nin sevgisi benim rızkımdır" diyor, o kadar mutlu. Onu çok iyi anlayan, ona gerçekten teveccüh eden, şefkatiyle, saygısıyla, anlayışıyla, kavrayışıyla tırnak içinde mükemmel bir eşi var, çocukları var.
Hatta aynı hataya Hazreti Ayşe düşüyor. Hazreti Ayşe peygambere diyor ki: "Sen niye ikide bir Hazreti Hatice'yi hatırlıyorsun veya onu hatırlatan insanlara karşı böyle teveccühün oluyor? Allah sana ondan genç bir eş vermedi mi — beni vermedi mi?" diyor. Peygamber birkaç defa susuyor; devam edince "gerçeği mi öğrenmek istiyorsun" diyor, "vermedi, daha hayırlı bir eş vermedi" diyor. Ama senin kafan işte "o gençti, ben gencim, o yaşlıydı" diye kıyaslıyorsa, "o zaman sana gerçeği söyleyeyim" diyor. Peygamber Hz. Hatice annemize böyle bir cevap veriyor; yapacak bir şey yok, çok istiyor çünkü bu cevabı. O da ondan uyanıyor herhalde, inşallah uyanmıştır. Ama biz aynı özdeşleşmeleri yaşamamamız gerekiyor. Şimdi bir insan "benim karım yaşlı" falan diyorsa hata ediyor demektir; "benim kocam" diyorsa da öyle. Hangi özne bilincindeyseniz bütün tanımlamalarınız onun üzerinden şekillenecek, başka bir şansınız yok. Peygamberin baktığı yerden bakabilmek için önce kendimizi bulmamız gerekir; "ben böyle peygamber gibi bakacağım" diyerek bakamazsınız, baktığınızda peygamberi değil kendi algınızdaki peygamberi görürsünüz.
Hanımından memnun, her şeyden memnun; ticari olarak, mali olarak, ekonomik olarak, toplumsal statü olarak saygı duyulan, hürmet edilen, bir meselenin çözümünde sözü dinlenen biri. Ne derdi vardı, niye çıksın böyle bir yola? Ondan sonra başına bir sürü bela geldi ama hiçbirinde "keşke bu yola girmeseydik, yanlış mı ettik, ne kadar rahatımız bozuldu" dememiştir. Demek ki farklı bir bilinç var orada; işte onu yakalamaya çalışacağız. Tebliğ dert edilmedi; Allah "ol, tebliğ et" dedi, "kalk ve uyar" dedi. Allah demeseydi, belki yapmayabilirdi. Tebliğ, "bunu anlatmam lazım" diyen bir benlikle yapılan bir şey değildir; var oluşsal bir sorumluluk hissidir, ilahi bir vazifelendirme vardır orada zaten. Onun için yapıyorsa, "bak sen, Allah bana ne anlattı biliyor musun, ne verdi biliyor musun, bana Cebrail geldi biliyor musun" diye bir şey söz konusu değildir.
"Uyanan bir insan bu hakikati anlatmazsa rahat edemez" diye bir söz duydum. Yok, öyle bir şey yok; "susarsam, yazmazsam ölecektim" — öyle bir şey yok arkadaşlar, onlar egodur, hepsi egodur. Hz. Muhammed'in fayda olamayacağı bir yok mudur? Var — bizim anladığımız anlamdaki Muhammed'den hiçbir fayda alınamaz, kimse de almamıştır. Ama hangi Muhammed'den fayda hâsıl olmuştur? Allah'ın elinde bir nevi kalem olan, Allah'ın hidayetini, rahmetini, şefkatini, ilmini akıttığı bir kanal olan Hz. Muhammed'den fayda olmuştur. Onun için bunları çok ince ayırmamız lazım. "İşte ben erdim, insanları kurtarmam lazım" — sen kurtarma; sen insanları kurtarmak istiyorsan kurtarma, çünkü önce senin kurtulman lazım.
Teşekkür ederim arkadaşlar.