Özdeşleşme ve Yanlış Kimlik Algıları

Giriş: Dirençler ve Yanlış Kimlik Algıları

Bugünkü konuşmamızın başlığı dirençler ve yanlış kimlik algılarımız. Geçenlerde bir arkadaşla konuşuyordum; üç dört gün kendince ağır bir bunalım, depresif bir hâl yaşamış. Biraz sorguladığımda aşırı bir suçluluk duygusu içindeydi: "Şu yaşıma geldim, şunları yapamadım, birçok hatam oldu, keşke bu hataları yapmasaydım" diyordu. Yaklaşık kırk yaşına gelmiş bir arkadaş. Dedim ki sen çok özdeşleşiyorsun. "İsmail abi" dedi, "ben senin söyleyeceğin her şeyi biliyorum ama bu iş senin sandığın gibi değil." Bu, üç dört gün önce konuştuğumuz bir arkadaş.

Tabii ki o anlatınca şunu fark ediyorum: aslında benim dediğim şeyleri biliyor, söylediğim her şeyi teorik olarak duymuş ve hafızasında var. Ama o üç dört gün boyunca bunların hiçbirini uygulamamış, hiçbiri o süreçte kullanılmamış.

Ben en çok neyi hatırlatıyorum? Özdeşleşmeyin diyorum. "Bugüne kadar bir şey yapamadım, hedeflediğim hiçbir şeyi başaramadım, birilerinin bir şey yaptığını görüyorum, kendime kızıyorum, sen de aslında bunları yapabilirdin, niye yapmadın, gereksiz işlerle meşgul oldun, gereksiz insanlarla arkadaşlık yaptın" — bu nasıl bir cümledir? Tabii ki dört günde değil, kırk günde de çıkamazsın böyle bir hâlden. Allah'tan dört gün sonra gelmiş, biraz benimle konuşmaya ihtiyaç duymuş.

Özdeşleşmek Nedir?

Şimdi bakın, dikkat edin: bütün mesele insanoğlunun tek bir problemidir — kendisini yanlış şeylerle özdeşleştirmesi. Hayatta, Shakespeare'e atfedilen o meşhur söz vardır ya: "olmak ya da olmamak." Gerçekten hayat olmak ya da olmamaktır. Çok önemli bir prensipten bahsedecek olursak, o da özdeşleşmek veya özdeşleşmemek. Hayatın en önemli prensibi budur. Özdeşleşiyor musun, özdeşleşmiyor musun?

Peki nedir özdeşleşmek? Özdeşleşmek, ben bilincine, ben algısına yanlış şeyleri takmaktır arkasına. Yani "ben" dedikten sonra arkasına taktığınız bütün cümleler özdeşleşmedir. Ben idrakini, ben hissini özünüzdeki gerçek varlığınızdan başka hiçbir şeyle tanımlamamalısınız. Mesela "ben şanssızım" dediğinizde, neyle tanımladınız beninizi? Herhangi bir olayın olup olmamasına bağladınız değil mi? Şöyle olsaydı şanslıydım, böyle olunca şanssızım demek.

Bakın, "ben" gerçekten çok büyük bir emanettir insanoğluna. O yüzden ayette geçer: yerler, dağlar, her şey bu emanetten çekinmiş, kaçınmış. Bir bilge bunu "ben bilinci" olarak ifade eder. Yani insana teklif edilen emanet; yerin, göğün, dağların çekindiği ama insanın kabul ettiği emanet, ben bilincidir. Ben diyebilme bilincidir. Bu bilinç sizi irfana da götürür, Allah'a da götürür, evreni anlamaya da götürür; kendinizi unutmaya, kendinizden uzaklaşmaya, kendinizi sahteleştirmeye de götürür.

Anne-Baba İlişkisi ve Çocukluk Travmaları

Günümüzde sıkça yaşanan bazı durumlar var. Anne babanın çocuğuna etkisi ve çocuğun yaşadığı travmalar. Mesela biz ne diyoruz? "Annem beni sevmedi", "babam beni hiç sevmedi", "bana kötü davrandı, beni yok saydı, beni dışladı, beni ezdi." Şimdi bütün bunları dediğinizde hepsinde özdeşleştiniz. Çünkü bir başkasının davranışını kendinizle ilişkilendirdiniz. "Beni ezdi" — o beni biliyor mu ki ezsin? O gerçekten beni biliyor mu ki ezmiş olsun? Bana "beceriksiz" derken acaba beni biliyor mu gerçekten? Benim ne olduğumu biliyor mu ki bana beceriksiz dedi?

Ben on dört on beş yaşlarında çok iyi hatırlıyorum: "Annem babam beni tanımıyor" demiştim. Onların bana yaptıkları benimle ilgili şeyler değil demiştim, çünkü gerçekten beni tanımıyorlardı, öz varlığımın hiç farkında değillerdi. O zaman ben birinin — annem olur, babam olur, kardeşim olur, yakınım olur, herhangi bir insan olur — onun yaptığı şey üzerinden kendimle ilgili bir tanım, bir değerlendirme nasıl yapabilirim? Mesela biri "ben sana hiç değer vermiyorum" dedi. Ben de "bana hiç değer vermiyor" diyorum. Beni biliyor mu? Bilmiyor. Beni tanıyor mu? Asla tanımıyor. Ben de kendimi tanımıyorum zaten — işin kötü tarafı da bu. Ben de kendimi tanımadığım için o tuzağa düşüyorum. Eğer gerçekten kendimi tanısam, zaten o tuzağa asla düşmem.

Peki neyin üzerinden bu tanımlama gerçekleşti? Muhataplarımın beni algılaması üzerinden. "Bana hiç kimse değer vermedi, hiç kimse benim farkımda olmadı, hiç kimse ne hissettiğimi sormadı" dediğimde, aslında kendimi muhataplarımın algısı üzerinden tanımlamış oluyorum. O yüzden bazı kadim öğretilerde "ben" kelimesini kullanmayı yasaklarlar — aslında bu bir yasak değil. "Bu manastıra, bu yola girdin, artık ben kelimesini kullanma" derler. Buradaki maksat benlik kötü bir şeydir demek değil. Sen benim ne olduğumu bilmiyorsun; o yüzden her kullandığın "ben" yanlış bir yerde kullanılıyor. Yoksa "ben" diyebilirsiniz, hem de çok güzel diyebilirsiniz. Keşke gerçek anlamıyla diyebilseniz. Ama gerçek beninizi idrak ettiğinizde onu demeye hakkınız var; bu hakkı ancak o zaman kullanmalısınız. Çünkü gerçek ben, sonsuz ve mükemmel bir şeydir. Bir insan "ben" dediğinde o sonsuz varlığını, sonsuz güzelliğini, tamlığını, eksiksizliğini idrak eder. Ama bunu bilmediğinizde kullandığınız her "ben" kelimesi sahte bir benliktir, sahte bir ben algısıdır. Nerede kullanırsanız kullanın, bir sahteliğin tuzağındasınız. Mesela "bana insanlar çok değer verir" — bak nerede kullandın beni? Birilerinin sana saygı duymasında kullandın. Peki onlar gittiğinde ben ne olacak? "Ben mahvoldu gitti" — bu da benim kullandığı bir şey, çünkü ona imkânsız geliyor.

O yüzden deniyor: önce kullanma, bu ben kelimesini bırak. Sen de rahat et, insanlar da rahat etsin. Bir sürü algıyla, algıyla konuşuyoruz. Konu zaten kelime değil. Ben şimdi diyebilirim ki "bana bir çay getirir misin", "şu programın ses kaydını yapar mısın, ben istiyorum" — bunu söz olarak kullanabilirim. Fakat "ben" kavramına nasıl bir anlam yüklüyorum, nasıl bir kimlik yüklüyorum, "ben" dediğimde ne diyorum? Ben çok insana şunu sorarım: ilişkilerini bırak, duygularını da bırak, düşüncelerini de bırak. "Ne kaldı ki" diyor. İşte tam da bu — bir şey kaldı ama henüz sen onun farkında değilsin. Peki farkında değilsin, ne yapıyorsun bu durumda? Hemen önündeki şeylere o benlik idrakini yüklüyorsun: benim duygularım, benim düşüncelerim, benim ilişkilerim, ilişkilerim üzerinden değerim, benim başarım, benim şansım, benim hayatım. Henüz sen gerçek ben değilsin ki "benim hayatım" diyebilesin.

Kendini Anlatamamak: Bayezid-i Bistami Örneği

Ben dediğimde aslında doğumumdan bugüne kadarki bir hikâyeye "ben" diyorum maalesef, o hikâyeye ben diyorum. Hani bazen derler "kendinizi tanıtır mısınız?" Bayezid-i Bistami'ye sormuşlar: Bayezid-i Bistami nerede? "Ben de arıyorum, bilmiyorum" demiş. Ya da "kendinizi tanıtır mısınız?" Özünde tanıtılacak bir şey yoktur, çünkü öz tanıtılabilen bir şey değildir. Biz aslında kendimizi hayatta hiçbir zaman tanıtamayız; biz dış formumuzu, hikâyemizi anlatırız. Mesela siz bana sorsanız "İsmail Bey, kendinizi anlatır mısınız?" Ben size asla kendimi anlatamam, çünkü bu mümkün değildir. Anlatmak istemediğimden veya kapattığımdan değil — ben kendimi asla anlatamam, çünkü anlatılabilecek, kelimelere dökülebilecek bir şey değil.

Peki ben ne anlatırım size? Bir hikâye anlatırım: "Falan yerde doğdum, falan tarihte doğdum, o günden bugüne şu kadar güneş yılı geçti, o da benim yaşım. Biraz ihtiyarladım" deyince siz de "estağfurullah hocam" dersiniz. Böyle bir hikâye aslında. Dolayısıyla ben kendimi hiçbir zaman anlatmış olmayacağım, hiç kimse de gerçekte kendini anlatamayacak. Bütün arifler "kendini bil" diyor. Peki soruyoruz onlara: "Ben kendimi bilmiyorum, sen anlat." Anlatan var mı? Yok. Neden? Gizliyorlar mı? Gizlemiyorlar, kendilerine mi saklıyorlar? Hayır — anlatılamaz bir şey olduğu için, söze dökülemez, tanımlanamaz bir şey olduğu için. Çünkü bilgi olarak verilemez; gerçek kendilik bilgi formuna, kelime formuna dökülemeyecek bir şeydir. O yüzden çok az bilgi verilir. Ama onu sen idrak edebilirsin.

O yüzden bizim için hayattaki en temel problem özdeşleşmelerimizdir. Özdeşleşmelerimiz yüzünden stres içindeyiz, özdeşleşmelerimiz yüzünden korkularımız, acılarımız, mutsuzluklarımız var. Niye mutsuz olsun ki bir insan? Özdeşleşmeden mutlu olma imkânı var mıdır? Yoktur. Özdeşleşmediğiniz sürece mutsuz olma imkânınız yoktur; ancak özdeşleşirseniz mutsuz olabilirsiniz. Bir bebeğin hiçbir özdeşleşmesi o anda yoktur ve çocukta saf bir mutluluk görürüz değil mi? "Çocukken ne kadar mutluydum" deriz, ama üç yaşından öncesini söylüyorum ağırlıklı olarak — neden, çünkü özdeşleşme yok.

Bedenle Özdeşleşme

Peki biz düşünün, zihnimizde ne kadar çok özdeşleşme var. "Şunu yaptım bunu yapamadım, çok trafik var, ben İstanbul'da yaşamak istemiyorum." Bütün bu mutsuzlukların, acıların, kaygıların, öfkelerin altında yatan şey nedir? Özdeşleşmelerimizdir. Bir şeylerle özdeşleşiyoruz. İlk özdeşleştiğimiz nedir? Bedenimizdir değil mi? İnsanlar niye bu kadar fotoğraf çektiriyor, niye bu kadar selfie çekiyorlar? Çünkü bedenleriyle çok özdeşleşiyorlar. Bedenle özdeşleşmek illa fotoğraf çekmek değil; "ben çirkinim" demen de bir özdeşleşmedir. "Ben güzelim" demek de bedenle özdeşleşmedir, "ben çirkinim" demek de bedenle özdeşleşmedir; bunlar arasında bir bilinç farkı yoktur. Birisi "ben çirkinim" diye görünmek istemez, birisi "ben güzelim" diye görülmek ister — arada fark yoktur.

Birisi "ben çok başarılıyım" diye kendini ifade eder, birisi "ben başarısızım" diye kendini ifade eder. Bakın, "ben başarısızım" — beni ne yaptım? Başarısızlığa indirgedim. Hâlbuki burada sadece bir olay veya bir iş gerçekleşmedi, bu kadar. Ama özdeşleştiğimiz için "ben beceriksizim" diyoruz, ya da tam tersi, "gördün mü ben ne kadar becerikliyim." İkisi arasında fark yoktur, çünkü ikisi de beni, ben idrakini, gerçek kendiliği bir işe indirgemiştir. Sen o iş değilsin ki. Bütün kullandığımız bu kavramlar bizi o duruma, o hale indirir. Mesela "ben hayatı boş yaşadım" — neye indirgedin? Beni boş bir sürece indirgedin.

Soru: Hocam, o zaman şükretmek gereksiz bir şey olmuyor mu bu bakış açısıyla? Sonuçta mutlu olunacak bir şey yok bu bakışta.

Ben "mutlu olunacak bir şey yok" demedim. Maddesel ya da bir sonuca bağlı şükürden bahsetmiyorum.

Şükür ve Gül Örneği

Şimdi anlaştık: o zaman şükredecek çok şey var. Bir şey elde edince şükretmek yerine, sırf var olduğunuz için şükretmek gerekir. Ben, o izafi nimetin, değerin kaynağına şükrediyorum zaten. Şükür nimete yapılmaz ki, nimet nedir ki şükredeyim o anlamda. Geçenlerde bir arkadaşım gülleri çok severdi; ona bir gül ikram ettim, saksıda. Baktım bir hafta sonra üzülüyor. "Niye üzülüyorsun" dedim. "Güller soluyor" dedi. Elbette solacak, gül bu. Ben güle bakıp mutlu olmuyorum; o çok basit bir şeyden bile harikulade bir şey yaratan Allah'a şükrediyorum. O kahverengi topraktan, çamurdan, sudan rengârenk, güzellikte, nitelikte, kokuda bir şeyler yaratan Allah'a şükrediyorum. Biz nimete şükredenlerden değil, Allah'a şükredenlerdeniz o anlamda doğal olarak. O yüzden biz kaynağımızın farkında olduğumuzda, kaynağımızın mükemmelliğini ve sonsuzluğunu hissediyoruz, ondan dolayı da mutluyuz. Yani ben mutluyum değil, ben mutluluğum. Bir şeyle mutlu değilim, mutluluğun kendisiyim.

Psikolojik Motivasyon ile Ruhsal Motivasyon

Soru: Biraz önce dediniz ya "ben başarılıyım" der, aynı şekilde bir motivasyon olmuyor mu?

Evet, o konuya gelir bir gün, onu da işleriz. Özümüzden motive olmakla psikolojik benliğimizden motive olmak aynı şey değildir. Psikolojik benlikten motive olmak için ne gerekir? Psikolojinizin kendini iyi hissetmesi veya bir şeyi yapabileceğine inanması gerekir — "sen yaparsın koçum, hadi, süpersin" diyerek motive edebiliriz bunu. O motivasyonun temeli, zemini psikolojik düzeydir, psikolojik bellektir. Bu da bir motivasyon kaynağıdır ama geçici ve sınırlıdır. Gerçek anlamda motivasyon spritüel varlığımızın tamlığından, eksiksizliğinden ve yetkinliğinden kaynaklanır.

Siz hiç bir kedi gördünüz mü "beş yavru doğurdum, ben başarılıyım" diye? Gülüyorsunuz değil mi, çünkü gerçekten saçma. Yok öyle bir şey — o doğasını gerçekleştiriyor, ne kadar doğal değil mi? Ama biz anne olunca "anne oldum" diyeceğiz, baba olunca "baba oldum" diyeceğiz. Bir iş başarınca "bu işi en iyi ben yaptım" diyeceğiz. Bunlar olmazsa motivasyonumuz olmaz — işte bu psikolojik temelli motivasyondur, geçici bir motivasyondur. Kendisini sadece psikolojiden ibaret zanneden insanın başka bir çaresi de yoktur. Ama insan sadece psikolojik bir varlık değildir.

Peki gerçek motivasyon nedir? Ruhsal özden kaynaklanan motivasyondur. Yani ben, tam sonsuz mükemmel bir varlık olarak, hayatın içinde imkân ve şartların elverdiği ölçüde o varlığımı yansıtırım — gerçek motivasyon budur. Ve bu motivasyon hiçbir şeyle demotive edilemez, hiçbir şeyle bozulmaz.

Beden Aç, Ben Aç Değil

Arada çok büyük bir fark var. Mesela "açım" — tam bir özdeşleşme mi? Hayır, ortada başka bir şey yok diye öyle bulamıyoruz. "Açım" dediğinde ne dedin? "Ben açım" mı olur, bütünü mü etkiliyor? Sen bütününü biliyor musun? Bilmiyorsun. Bak, hemen özdeşleştim, çünkü bilmiyoruz. Gerçek beni bilmediğimiz için beni bir şeye sıkıştırıyoruz. Doğrusu şudur: kullandığım beden aç.

Soru devam: Peki bütün hayatı etkilemiyor mu?

Bakın, bütün hayat farkındalığı etkiler — mesela şimdi biz bu farkındalıkla yaşıyoruz, gerçek farkındalığı tam olarak yaşadınız mı? Yaşamadınız. Bilmediğimiz için sürekli özdeşleşiyoruz; bunu anlatmaya çalışıyorum. Gerçek beni bilmiyoruz, sürekli özdeşleşiyoruz, çünkü elimizde başka bir şey yok — beni bir yere yapıştıracağız, yapışmadan duramıyor çünkü.

Geçenlerde bir arkadaş dedi ki: "Tamam, ben duygularım değilim, ben düşüncelerim değilim, ben yaptıklarım değilim" — tıp fakültesini kazanmış bir arkadaş — "işte ben o da değilim." Tamam, "neyim o zaman" dedi. Dedim ki: ne olduğunu, ne olmadığını idrak ederek bulacaksın; ne olduğunu tanımlayarak değil. Zaten gerçek beni bilsem hiçbir şeyle özdeşleşmeyeceğim ki. "Peki şu an gerçek beni bilmiyorum, ne yapacağım o zaman?" Elimde şunlar var, onlara yapışıyorum — hepimizin yaptığı şey bu. Gerçek beni bilmiyorum, o zaman bir şeye onu etiketliyorum: başarı görüyorum, "ben başarılıyım"; sevgi görüyorum, "ben seviliyorum"; başka bir şey görüyorum, "ben saygı duyulan biriyim", "ben yazarım." Hiçbiri doğru değil; ona bir miktar değer verdiniz mi sizi yutar.

Bu, dilin yetersizliğinden dolayı kullandığımız bir şeydir. "Ben bu kitapların yazarıyım, ben konuşmacıyım" — bunu dilimiz yetersiz olduğu için kullanabiliriz. Fakat gerçekten kendimi yazar olarak tanımlıyorsam... "Nesin İsmail?" "Sen yazarsın, birçok insan seni okuyor, telefon ediyorlar: hocam sizin kitabınızı okuduk, çok iyi geldi bize, iyi ki varsınız." Emin olun bu cümlelerden zerre kadar hoşlanmıyorum; hoşnutsuz da değilim ama hoşnutluk da uyandırmıyor, çünkü varlığımı orada görmüyorum, öyle bir varlığım yok. Egonun hoşuna gider mi? Gider tabii. Ben zaten ondan uzak durmaya çalışıyorum; o benim başımı belaya sokmuş zaten, o benim başımın belası. Ben ondan kurtulduğumda kendimi bulacağım. Ne diyorum? Teşekkür ederim; okumanız, istifade etmeniz, faydalı olması sizin adınıza beni sevindirdi diyorum, bu kadar. Yoksa ben bir yazar olamam, ben başarılı biri değilim, ben bir erkek değilim, ben bir kadın değilim, ben duygularım değilim, düşüncelerim de değilim; asla bunlar değilim.

Mesela şöyle diyeyim: gerçek kendinizi yaşadığınız anda biri bedeninizi kılıçla ikiye bölse, "aa, bedeni bırakıyorum" dersiniz, bu kadar. Başka bir beden ararsınız, çünkü onunla da özdeşleşme hiç duramıyor. "Beden gitti, ben neyim, ben neyim o zaman?" Ne fotoğraf ne selfie kalır. Ego öyle sahte bir şeydir ki, elinden bir şey aldığınızda mutlaka ona bir şey vermenizi ister; eline bir şey vermediğinizde kaygılanır, bu sefer o kaygılı benlikle özdeşleşirsiniz. "Neyim ben o zaman?" Hiçbir şeyim. Ne kadar güzel bir şey — önce "hiçbir şeyim" de, hiç zarar etmezsin. Ama laf olsun diye değil, gerçekten önce hiçbir şeyim de; sonra ne olduğunu Allah sana gösterir. Ama benlik düzeyinde bir şeye tutunmaya çalışma. Bu, çalışmamak, gayret etmemek, çaba göstermemek demek değil, asla değil.

Kedi Örneği: Doğal Fedakârlık ile Sahte Fedakârlık

Size hep kediden örnek veriyorum değil mi? Kediye "anne oldu" diye kimse madalya takmıyor, "annelik kutsaldır" demiyor. Ama kedi yine doğuruyor, yine annelik yapıyor, beş yavru doğurup onlara süt veriyor, emziriyor, zayıflıyor. Anne kedileri görürseniz, özellikle bu zamanlarda, ne kadar çelimsizdirler, o kadar fedakârlık yaparlar. Ama "ben fedakârım" diyen var mı bir kedide? Yok öyle bir şey. Düşünseydi söylerdi; iyi ki düşünmüyor. Böyle düşünmek kötü bir şey değil — Allah bize düşünmeyi olgular arasında bağlantı kuralım diye vermiş, özdeşleşelim diye vermemiş. Ortada bir fedakârlık olgusu var; "ben fedakârım" diyen sahte benliktir. Onu neyin sosuna bulandırıyor? "Ben düşünen biriyim" diyor. Sebep düşünmemiz değil.

Düşünme çok önemli bir faktördür, belli bir düzeyde, ama her şeyin üstünde asla değildir. Düşünme bunun için bize verilmemişti; ama benlik düşünceyi kendi arzuları, kendi kimlik kurguları, fantezileri, stratejileri adına kullanır ve insanlar bunu da düşünmek olarak algılar. Bu da bir tür düşünmektir ama benlik tuzağına düşerek düşünmektir.

Tefekkür ve Tezekkür

Düşünmek, Türkçesi; Arapçası tefekkür — kelime köklerine şimdi girmeyelim ama anlam dünyası olarak aynılar aslında. Bizim metinlerimizde şu vardır: "Allah'ın zatını düşünmeyin" der, tefekkür etmeyin yani. Neden? Çünkü o tefekkür edilecek bir şey değil; Allah'ı bilmek tefekkürün alanı değildir. Tefekkür insanın en yüksek melekesi değildir; tezekkür insanın en yüksek melekesidir, o da hatırlamaktır. O anlamda düşünme yerinde ve sağlıklı kullanıldığında hiçbir problem yoktur.

Mesela ben düşünürüm, derim ki: Allah benim kalbime, birinin ihtiyacı olduğunda onu fark etmek, onun ihtiyacını giderebilecek imkân varsa gidermek kabiliyetini vermiş. Ben de düşündüm ama "ben fedakârım" demedim. Diyelim ki Allah bana bir insanla arkadaşlık, dostluk ilişkisi kurma, elimden gelen imkânları onunla paylaşma kabiliyeti vermiş; ben de bunu yapıyorum. Demiyorum ki "saçımı süpürge ettim." İkisi de bir tür düşünme, ama hangisi doğru düşünme? Burada problem olan şey düşünmek değil, yanlış düşünmek.

Her şey düşüncenin nesnesi midir? Hayır, her şey düşünülemez. Mesela kendini düşünemezsin, kendini ne kadar düşünürsen düşün bulamazsın. O yüzden hiçbir filozof kendini bulamamıştır; dünyada hiçbir filozof kendini bilememiş ve kendini bulamamıştır. Neden? Çünkü felsefenin aleti düşünmektir; düşünmekle kendi bulunmaz, düşünmekle başka şeyler bulunabilir — maddi unsurların birbiriyle ilişkisi, bir şeylerin işleyişi düşünülebilir, tefekkür edilebilir, ve tefekkür bunlar için gereklidir, bir fonksiyondur, bir işlev görür. Ama tefekkür kendini bilmeni sağlamaz. Ne olmadığını düşünebilirsin, ne olmadığını anlamak için düşünebilirsin, ama ne olduğunu anlamak düşüncenin alanı değildir.

Dikkat ederseniz kullandığımız bütün cümlelerde — bazen böyle bir çalışma yapın, kendinize kullandığınız cümleleri yazın ve o cümleler üzerinden neyle özdeşleştiğinizi bulun. Mesela "ben çok mutsuzum" veya "ben çok mutluyum" — olumlu ya da olumsuz cümle olabilir, fark etmez.

Dedi ki "ben açım." Ben ona demem ki "sen özdeşleşmişsin kardeşim, sen bir beden değilsin" — tabii ki öyle demem. Derim ki Allah'ın verdiği bir imkân varsa ona veririm, ama derim ki beden aç olur, tok olur; ama senin öyle bir özün var ki ne acıkır ne de herhangi bir maddi gıdayla tok olur — derim, anlayacağını düşünürsem. Anlamayacağını düşünürsem onu da demem. Çünkü şöyle bir şey var: ben bugün Sultanbeyli'den buraya gelinceye kadar bütün bu söylediklerimiz — bütün ben özdeşleşmelerini yapmışımdır. Hepsini söyleye söyleye geldik. Hepimiz yirmi dört saat söyleye söyleye geliyoruz. Sadece ne zaman özdeşleşmiyoruz? Uyuduğumuzda, tam uyuduğumuzda, çünkü o zaman ego da uyuyor. Uyanıkken hep özdeşleşiyoruz.

Peki niye konuşuyoruz şimdi? Özdeşleştiğini fark et ve o özdeşleşmeleri bırak. "Ben mutsuzum" — bu bir özdeşleşme cümlesi. Ben mutsuz değilim, ben benim. Sadece psikolojik düzeyde hoşa gitmeyen bir tecrübe yaşadım, bu kadar.

Düşünmekle kendini bulamazsın. "Bu aklı fikirle Mevla bulunmaz" diyor ya — tefekkürle Allah bulunmaz. Allah'ın varlığına inanılır, bir mutlakın olduğuna inanılır, bir mutlak olması gerektiği kabul edilebilir, ama Allah tanınamaz. O, hatırlamaktır.

Hatırlamak

Yok, hatırlamak. Allah sana kendini hatırlatır, seni de sana hatırlatır. O yüzden kendini bilmek Allah'ın bir hediyesidir; biz ona çaba göstererek ulaşamayız. Peki o zaman biz burada ne yapıyoruz? Engelleri kaldırmaya çalışıyoruz. Çünkü yanlış bir şeye "ben" dersen gerçek beni bulamazsın.

İnsanlar niçin, yüzde 99,999'u kendini bilmediği hâlde niçin kendini aramıyor? Çünkü herkes kendini bildiğini zannediyor. Hepimiz kendimizi bildiğimizi zannediyoruz, o yüzden aramıyoruz — özdeşleştiğimiz şeyi kendimiz zannediyoruz. Bir şeylerle özdeşleşiyoruz ve onun üzerinden kendimizi bildiğimizi zannediyoruz, o yüzden de gerçek kendimizi aramıyoruz.

Bir insana bir şeyi kaybettiğini unutturmanın en iyi yolu nedir? Onun sahtesini vermektir. Mesela bir anne çocuğunu sütten keseceği zaman ne verir? Gerçek memenin yerine bir biberon, bir emzik verir, çünkü çocuk o kaybettiği şeyin yerine bir şey konması gerektiğine inanır. Ben çocukken hiç emzik emmemişim, bilmiyorum neden — belki de yoktu, belki bizim o zamanki kültürde olmayabilir. Çocukluk gençlik yaşlarında bebeklere bakınca "bu çocuk bu emziği niye emiyor, plastik bir şey niye emiyor bunu" diye garipserdim. Emiyor ve hoşuna gidiyor, öyle yatıyor. Bana çok garip gelirdi, çünkü sahte bir şey — sanki çocuğu kandırıyorlarmış gibi gelirdi bana. Ama aslında ne var? Derinde bir hatıra var; çocuk o gerçek memenin hatırasına sahip, onu yalancı bir emzikle kompanse ediyor, dolduruyor.

Şimdi biz de aslında hayatta ne yapıyoruz? O gerçek benliğin yerine hep bir şey koymaya çalışıyoruz. Ama derinde — ben buna kutsal bilinç dışı diyorum — derinde aslında bir şey var: hakiki bir huzur var, hakiki bir mutluluk var, hakiki bir varlık var. Bunu bilinç olarak bilmesek de kutsal bilinç dışımızda bu var; hep onu arıyoruz ama yanlış yerlerde arıyoruz. İnsanın trajik tarafı budur.

Bir Psikiyatristin Sözü: Mutsuz Ama Huzurlu

Bir psikiyatrist var, psikanalist, psikanaliz ekolünden gelme — Freud'dan bugüne kadar psikanalizin bütün tarihini, kahramanlarını, yazdıklarını biliyor, çok iyi bir kafası var, iyi düşünen biri. Bu kişi materyalist, spritüel bir şeyin olduğunu düşünmüyor. Diyor ki: şunu çok açık kabul edin, mutlu olamayacaksınız. "Peki ne yapacağız" diye soruyorlar. Adamın dediği şey çok güzel: "Mutsuz ama huzurlu olacağız" diyor, yapabileceğimiz tek şey bu. Mutsuz olacağız, çünkü asla eksiklik dolmayacak, egomuzun eksikliği, boşluğu dolmayacak. Neyle doldurursanız doldurun, hepsi sahte bir şeyle doldurulur.

"Biri beni çok seviyor, biri bensiz yapamıyor" — biri "ben sensiz yaşayamıyorum" dese, ego ne kadar dolar değil mi? "Ben sensiz yapamam, seni tanıdığım için hayat boş geliyor" — ne kadar dolduruyor egoyu değil mi? Ya da "bu işi en iyi yapan sensin, senden iyi yapanı görmedim, dünyanın en güzel kadını sensin, en yakışıklı erkeği sensin" — dolduruyor, hepsi sahte. Bunların hepsi sahtedir, ve bu yüzden mutlu olmayacaksınız, olamayacaksınız, böyle bir şansınız yok.

"Peki siz ne yapmaya çalışıyorsunuz bir psikiyatrist olarak?" diye soruyorlar. Diyor ki: mutsuz ve huzursuz olan bir insanı, mutsuz ama huzurlu bir insan kılmaya çalışıyoruz. "Mutsuzsun çünkü ego hiçbir zaman dolmayacak ve tam olmayacak, böyle bir hikâyeye inanma, böyle bir şey yok. O yüzden mutsuzuz, bunu önce tanımlayalım" diyor. Peki nasıl huzurlu olacağız? "Bunu kabul edeceğiz" diyor — mutsuz olduğunu kabul et ve asla bu mutsuzluğun değişmeyeceğini kabul et. Boşuna uğraşma diyor. "Ben hepsini araştırdım, egonun bütün dört köşesini dolaştım, Freud'u var, o var, bu var; bu egonun dolacak bir şeyi yok, bu ego boş bir çuval gibi."

Ara söz: Hocam, bazı insan krizden besleniyor, kriz çıkarmayı seviyor.

Ama bu da onun mutluluğudur; burada mutluluk illa gülmek, eğlenmek değil, tatmin olmak anlamında kullanıyorum bunu. Kriz çıkaran "bak ne biçim kriz çıkardım, herkes yarattığım krizle uğraşıyor" diye tatmin olur — kuyuya taş attım, kırk akıllı uğraşıyor misali. Ne kadar mutlu, tatmin. Buradaki kelime önemli değil, o da mutluluk arıyor, bu tatmin manasında, egonun mutmain olması. Asla olmayacak diyor, bunu unut. Mutsuz ama huzurlu — mutsuz, çünkü hiçbir zaman dolmayacak; huzurlu, çünkü bunu kabul ettim.

Huzurdan kastı, kendinle ve hayatla barışık olacaksın, hayata gelmeyeceksin o kadar. Huzurlu dediği bu — çünkü bir şey kabullenince gerilim gider. Mesela biz trafikteydik, geldik, trafik vardı şurada kapıda; ben kabul ettim, "geç kalacağız", stres yok. Beni getiren arkadaşın stresi vardı çünkü kabullenemiyordu. Ben kabul ettim, dedim geç kalacağız büyük ihtimalle, kabul ettim bunu, gerilim kalktı. Adamın huzurdan kastı, egodaki gerilim kalkar diyor, egonun içsel gerilimi kalkar, çünkü kabulleniyor artık. "Kader mader" demiyor adam, "olan olmuştur, bununla yaşayacağız" diyor.

Fakat adam şu soruyu sormuyor — kendisini takdir ettim, çünkü egonun gidilebilecek dibine kadar gitmiş, dibine ya da zirvesine, her neyse. Düşünmesi gereken şey şu — çok güzel bir şey de söylüyor arada, onu da söyleyeyim: "Hayvanlarda bu yok" diyor. Mesela insan hep bir şey olmak istiyor, ama bir kedi aslan olmaya çalışmaz, aslan yüz yıl yaşamak istemez, kafasında öyle bir kurgu yok, ne kadar yaşıyorsa o kadar yaşıyor. "Yaşlandım" demez ya da biri ona "yaşlandın herhâlde" dediğinde alınmaz. Ya da "ne kadar kabasın, bir kadına yaşlı denir mi, bir insana kadın diyorsun, bir kadına beden diyorsun, kim kaba" gibi tartışmalara girmez.

Ara söz: Efendim, anı kim yaşayacak? An değil önemli olan, özne önemli olan; o özne bilinci önemli.

Burada adam diyor ki, mesela bir kedi aslan olmaya çalışmaz, bir ot ağaç olmaya çalışmaz; bir otun yanında koskocaman bir ağaç olsa, ot kendini ezik hissetmez. Ama biz burada iki insan olsak, ikimiz de erkeğiz, hangimiz yakışıklıyız? İki kadın olsa, hangimiz daha güzeliz? "Senin tenin, benim tenim" — "sende hiç kırışık yok" falan. Öyle hayvanlar gördünüz mü mesela, birbirlerine "sen çok yaşlanmışsın" diyen? Onlarda da rekabet var elbette, ama o içgüdüsel bir rekabet, işlev görmek için bir rekabet — egosal bir rekabet değil.

Şimdi burada adam şunu soruyor — daha doğrusu sormuyor, "onlarda bu yok, insanda var" diyor. Ben de diyorum ki: kendine niye şunu sormuyorsun, niye insanda bu var? Materyalistsin, onu da kabul ettik; peki evrim niye böyle bir sonuç oluşturdu? Hiçbir hayvanda benlik yokken, niye insanda böyle bir "ben" var? Ve niye insan bu yüzden bu kadar huzursuz? Yoksa biz bu ben bilincini yanlış mı kullanıyoruz?

Emanet Ayeti ve İnsanın Fazlalığı

Bakın ayet ne kadar önemli: dağlara, yerlere, göklere teklif ettik — Arapça bir tabir geçiyor, Türkçeye "şafak attı" diye çevrilir; yani Allah teklif etmiş, şafakları atmış, "yok, hani biz bunu istemeyiz, sağ ol, teşekkür ederiz" diye çekinmişler. İşte insan bunu yüklenmiş. Bütün mesele şu: yüklendiğin ben bilincinin ya altında kalıyorsun, çünkü onu gerçek anlamıyla idrak etmeyi unutuyorsun; ya da gerçek anlamıyla idrak ediyorsun, gerçek irfan sahibi, hakiki bir insan oluyorsun.

Niçin insan; hayvanlarda, bitkilerde görmediğimiz kadar bir gerilim yaşıyor — bu kadar gerilimin, stresin, kaygının, korkunun, kendini ispat etme arzusunun, ispat edemeyince depresyona girmenin nedeni nedir? Niçin bu insanda var da diğer varlıklarda yok? Demek ki insanda, tırnak içinde söylüyorum, bir fazlalık var. O yüzden bu durum yaşanıyor — işte o, ben bilincidir. Ama bu ben bilincini sen bir şeylere, kaynağı dışında bir şeye nispet ettiğinde, işte o zaman o emanetin altında kalıyorsun. O yüzden yıkılıyorsun, o yüzden acı çekiyorsun, o yüzden mutsuzsun.

O zaman sakin bir şekilde o ben bilincini çek — her şeyden çek, olaylardan çek, anne babandan çek, yaşadığın olaylardan çek, duygulardan çek. Ama sen öyle bir bensin ki bütün bunlar onun farkındalığının alanında. Bu boş vermek değil, yok saymak değil, inkâr etmek değil.

Oda Metaforu

Ben bazen örnek veririm: bir odayı oda yapan nedir? Metreküpüdür, hacmi — bir hacim var orada, her şey o hacmin içinde şekillenir. Sen o odaya eşya koyarsın, çıkarırsın, bir şeyi uzun süre tutarsın; oda "ben küçüldüm, büyüdüm, niye o koltuğu benden alıyorsun" der mi? Hiçbirini demez. On koltuk koysan odaya bir şey demez, on koltuğun hepsini çıkarsan yine bir şey demez, çünkü özdeşleşmiyor, yapışmıyor onlara — "benim koltuğum" demiyor, ya da "ben koltuğum" demiyor. Demediği için doğal bir şekilde yaşanıyor ve hiçbir şeyle özdeşleşilmediği için herhangi bir ayrılma olduğunda herhangi bir kayıp hissi olmuyor.

Soru: Bir anne niye o kadar üzülür — özdeşleşmeden de üzülemez mi?

Küçük bir hüznü, üzüntüsü olur, o kadar. Şey gibi düşünün, mesela çocuğunu askere yollamışsın, çocuğunu başka bir şehre çalışması için yollamışsın; onun da bir üzüntüsü, hüznü olur. Ölünce de ailesinin üzülmesi lazım — fazlasıysa orada bir problem vardır, çünkü biz bir şey kaybetmiyoruz ki.

Soru: Bazen o suçluluk duygusundan oluyor; "şöyle yapsaydım belki..."

Bakın, suçluluk duygusu da özdeşleşmedir. Öncelikle ne diyorsun? "Ben suçluyum." Bak beni neye indirgedin, neyle özdeşleştirdin — diyelim ki yanlış bir tutuma. Ama bu bir tavır, sonuçta yapılan bir eylem var. Tamam, yapılan bir eylem var, ama yapılan eylem nedeniyle kişi "ben kötüyüm, ben suçluyum" dediğinde kendini o eyleme indirger. Oysa diyebilirsin ki: "Ben o anki psikolojik bilincimle iyi düşünemedim, hatalı bir davranış sergiledim ve bunun şimdi yanlış olduğunun farkındayım, bir daha da bunu yapmamaya gayret edeceğim." Bu doğrusudur. "Ben suçluyum" diyen özdeşleşmiştir.

Adem'in "Nefsime Zulmettim" Sözü

Dikkat edin: Adem, "ben nefsime zulmettim" diyor. Yani aslında kendi varlığına karşı bir hata ettiğini söylüyor. Biz de bunu her zaman hatırlamalıyız: her özdeşleşmemiz kendi varlığımıza bir zulümdür, çünkü sonsuz, tam ve mükemmel bir varlığı küçücük bir şeyle perdeliyorsun. Bunu nasıl ifade edebiliriz? Gözümüz açıkken çok geniş bir alan görürüz değil mi; önümüz açıksa belki kilometrelerce, binlerce kilometre uzaklığı görürüz. Göz kapağımızı kapattığımız anda hepsi kapanır. Küçücük göz kapağı ne kadar, diyelim ki iki santimetre kare — ama neyi örtüyor? Binlerce kilometre kareyi örtüyor. İşte özdeşleştiğimiz benlik hâlleri de bizim gerçek kendimizi böyle örtüyor.

O yüzden Allah insana her zaman rahmet nazarıyla bakar. Neden? Çünkü onda kendisinin — beyin yerindeyse — üflediği ruh var. Sen özdeşleşip hata etmiş olabilirsin, özdeşleşip saçma sapan şeyler yapmış olabilirsin, ama Allah sana üflediği ruh nazarıyla bakıyor; "kendine zulmetme" diyor.

Soru: Hocam, "kendime, nefsime zulmetme" cümlesindeki nefs, egom mu?

Değil. Oradaki nefs, kendilik mânasında, gerçek kendilik mânasında.

Katılımcı paylaşımı: Geçen hafta bize şey demiştiniz, "benim özdeşleştiğim yerde çalışırsa yerim" demiştiniz ya. Ben şunu fark ettim: öğrenmeye çalıştıkça, bir şeyler öğrendikçe, öğrendiğim şeylerle özdeşleşmeye başlamışım. Bir haftada kitap okuyamadığımı fark ettim.

İşte hiçbir şeyle özdeşleşmeyin. Öz varlığımız — hep bunu örnek veririm, bir metafor olarak — okyanus gibidir. Yaşadığımız olaylar dalga gibidir, dalgalar gelip geçicidir.

Okyanus-Dalga Metaforu

Dalgalar okyanus sayesinde oluşur; okyanus olmadan dalga olmaz. Ama okyanus asla dalga değildir. Peki dalgasız bir deniz olsa, o denizden bir eksiklik olur mu? Olmaz. Aşırı dalgalı olsa, tsunami gibi dalgalı olsa, artar mı okyanus? Artmaz. İşte sen o sonsuz okyanussun, yaşadığın olaylar bir dalga gibidir; dalgalar gelir ve geçerler, sen o dalga değilsin.

Ben sorumlulukların da değilsin — tabii ki sorumluluk çok önemli, "sorumluluklarım yok, hiçbir şey yapmayacağım" anlamında değil, ama sen sorumlulukların da değilsin. Farz et ki eşin var, çocukların var, annen baban var; hepsi öldü, ne kaldı? Sen sorumluluklarındın, sorumlu olduğun bütün kişiler öldü — "hadi bakalım, ben yine bulurum" — tabii ki yok, gene özdeşleşecek çünkü. Çünkü kendine "sen ancak bir kısım sorumlulukları olan biri olursan varsın" diyor, onun üzerinden özdeşleşiyor. Hiçbir sorumluluğun yoksa hiçbir şeysin anlamına gidiyor. Her birimizin çoğunlukla özdeşleştiği çeşitli şeyler var; biri sorumlulukla özdeşleşir, birisi başka bir şeyle özdeşleşir. Bütün hikâye özdeşleşmedir.

O yüzden ben hissini geri çekin, o çok kutsal bir yerdedir, onun yeri çok özeldir, çok nitelikli, çok değerli, çok mükemmel bir şeydir. Faaliyette bulunun, gayret edin, sorumluluklarınızı yerine getirin, ama onlarla özdeşleşmeyin. Hele hele onların üzerinden "ben" hikâyesi uydurmayın. Benim hikâyem yoktur; ama benim deneyimlediğim şeyler vardır.

Bir okyanusun hikâyesi mesela — Atlas Okyanusu'nun on bin yıl boyunca kare kare fotoğrafları çekilmiş olsun, bütün o okyanus an an, saniye saniye çekilmiş olsun, bütün fotoğraflar birikse, trilyonlarca fotoğraf değil mi — okyanus onlar mıdır? Değil. O, okyanusun bir andaki dalgalanma görüntüsüdür, kendisi değildir. Okyanusun hikâyesi dalgaların hikâyesi değildir. O yüzden benim hakikatim, benim yaşadığım şeyler değildir. Ben yaşadıklarım değilim, ama bir şeyler tecrübe ediyorum ve onları en doğru şekilde tecrübe etmeye çalışıyorum; ama yaşadıklarım değilim.

"Bana kendini anlat" — eğer siz gerçekten kendinizi bilseniz, buna cevap veremezdiniz. Ama biz hepimiz kendimizi anlatıyoruz değil mi; şu anda her birimize sorsak "bana kendini anlat", hepimiz bir şey anlatırız. Anlattığımız nedir? Hikâyedir, bir dalganın hikâyesidir. Gerçek kendimizin hikâyesi yoktur. İşte o yüzden "Allah'tan gelir, ona aittir ve ona döner." Siz ne olarak döneceksiniz, suçlu biri olarak mı? Hayır — bütün özdeşleşmelerinizden arınmış olarak ona döneceksiniz. Zaten bu dünyada tam arınan insan kendini bulur; burada tam arınamazsan Allah seni orada arındırıyor.

Soru: Peki o arındırma, bildiğimiz gibi bir yakma, bir alev mi?

Evet, fakat o yakan, bizim bildiğimiz gibi bir alev değil; aşk, aşkıyla yakıyor.

Sevgi, Sorumluluk ve Duyguların Doğal Yaşanması

Soru: Sevgi konusunda, aşk konusunda, biraz önce verdiğiniz bir annenin evladını yitirmesinden duyduğu üzüntü konusunda ya da hanımefendinin bahsettiği sorumluluk alma konusunda, siz konuştuğunuzda şöyle bir şeyi hissediyoruz: bu yanlış herhalde, bunlar önemsizdir, önemli olan gerçek öz kendiliğini bulmak, bunlarla özdeşleşmemek. Ama bir insan özdeşleşmeden de ölen yavrusu için çok üzülemez mi, ya da mizacı gereği çok sorumluluk almak onda bir şey oluşturmaz mı, ya da bir sevdiğine kavuşmak veya ondan uzak kalmak onu hüzünlendirmez mi? Sanki bu özdeşleşmeyi yapmadığı müddetçe böyle bir alan kalmıyormuş gibi, sanki bütün bu duygulardan kendimizi soyutluyoruz ve böyle soğuk bir şey kalıyor geriye gibi algılanıyor; ya da hayatın içine girmeyen bir hâl gibi.

Bakın, doğal olarak duygular yaşanır — tırnak içinde kullanıyorum "doğal olarak" — doğal şekilde, doğal hâlinde duygular yaşanır. Doğal bir zihinle insan düşünür, doğal bir şekilde insan davranır; fakat bunlarla özdeşleşmez, yani bunlar üzerinden ben bilinci ve kimliği inşa etmez. Bir pozisyondasın, orada sen bir şeylerden sorumlusun, o sorumluluğu yerine getirirsin; ama "ben sorumluluk sahibi bir insanım" değil. Hadi bütün sorumlulukların ortadan kalktı, ne olacak, sen de mi kalktın ortadan? Yoksa kalkmamak için kendine başka bir sorumluluk mu bulacaksın?

"Ben anneyim, ben kadınım, ben babayım" — bunların hepsi özdeşleşmedir. Yaratan senin biyolojik ve psikolojik yapına anne olma imkânı vermişse, sen de anne olursun; ama "ben anne değilim" demek istiyorum aslında — bu çok önemli bir şey, ister anlayın ister anlamayın. Ben anne değilim, ben baba değilim. Bunu nasıl hissedeceksiniz derseniz — bakın bir kedi beş yavruya annelik yapıyor ama "ben anneyim" demiyor; öyle bir kurgu yok, öyle bir ego inşası yok. Özdeşleşme dediğim bu — yani eylemden, hissetmekten, düşünmekten, faaliyetten kopmak değil, bunları reddetmek değil, yok saymak değil. Bunların üzerinden kimlik inşa etmek özdeşleşmedir. Ve insanoğlunun en temel tuzağı budur. Bunu mutlu olan insanlar da yaşıyor, mutsuz olan insanlar da yaşıyor.

Başkalarının Değerlendirmesi Üzerinden Özdeşleşme

Doğan Cüceoğlu'nu dinleyin, aşağı yukarı sağlıklı bir denge diyelim; o da özdeşleşiyor. Mesela diyor ki "biri kitabımı okumuş, mutlu oldum hocam, yuvam düzeldi, ben de mutlu oluyorum." Bir gün biri "Allah belanı versin, senin kitaplarını okudum, senin söylediğin şeyleri yaptım, yuvam dağıldı" derse ne yapacak? "Demek ki ben çok değerli biriyim ki birini etkilemişim" diye düşünülemez — o da ayrı bir ego. Egonun sınırı yok. "Ben ne büyük adammışım ki birinin yuvasını dağıtmışım, demek ki benim bir gücüm var" diye oradan da ego üretilirse bunun sonu yok.

Bakın psikolojik boyutumuz elbette etkilenir — mesela burada bir çocuk görürsün, düşer, ağlar; tabii ki etkilenirsin. Bir kedi görürsün, gözü hastadır; benim bir arkadaşım var, bir kedi on gündür dışarı çıkamıyor diye, tuvaletini yapamıyor diye üzülüyor — bu doğal bir şey. Ben ona "üzülme" demedim. Duygulara tutulma demiyorum; ama bak, sen kendini o olgularla tanımlama, sen onlar değilsin. Yoksa on çocuğun olur, hepsine de bütün gayretinle, fedakârlıkla, samimiyetle, şefkatle, merhametle bakarsın; bir çocuğun ateşlenir, sabaha kadar başında durursun, uyumazsın — bu ayrı bir şey. Ama "ben anneyim" — çocuğun ölünce ne yapacağız, sen kendine ne yapacaksın?

Soru: O zaman ergenlik döneminde çocuk çatışmalarıyla özdeşleşiliyor mu?

Büyük oranda tabii ki. O dönemde başlıyor çatışmalar.

Soru: Geçen televizyonda bir açıklama vardı...

Bakın, çok basit: çocukluk travmaları yaşıyor insanlar — "anne babam beni anlamadı." Bak neyle özdeşleşti? Anne babanın seni anlamaması üzerinden "ben anlaşılmayan bir çocuktum" dedi — yani bir olgu üzerinden kendini tanımladı. Ve bak, o oturdu: "ben anlaşılmayan bir çocuktum." Bak ne yaptın — orada anne babanın cehaletini veya psikolojik sürecini, kendine göre "seni anladığını düşünüyor" hâline getirdin. Var öyle bazı anne babalar; çocuğunu yedirip içirince "baktım" zanneder. Çocuğun sevgiye ihtiyacı olabilir, anlaşılmaya ihtiyacı olabilir, konuşmaya ihtiyacı olabilir; o anne baba belki bunun farkında değil, o çocuk o deneyimi yaşamamış oluyor.

Şunu desek doğru olur: "Ben anne babamla psikolojik düzeyde anlama ve anlaşılma deneyimi yaşamadım." Bu fena değil, bir problem yok burada. Ama "ben anlaşılmadım, ben zaten hiçbir zaman anlaşılmadım, ben zaten kim tarafından anlaşıldım ki, hiç kimse beni anlamadı" — bakın ne oldu, özdeşleştiğin bir olay üzerinden, bir olgu üzerinden özdeşleştin ve onunla yaşıyorsun.

Eş İlişkisinde Özdeşleşme

"Eşimin beni sevmesini, sevgisini göstermesini, en çok benden etkilenmesini istiyorum, niye erkek olduğumu hissetmek istiyorum" — geçen bir arkadaşla konuşuyorduk, üzüldüm. Neye üzüldüm? O insanın kendisini böyle bir olguyla özdeşleştirmesine üzüldüm — sonsuz varlığını, eşinin ona sevgi ve ilgi göstermesine indirgemiş. Eş ilgi ve sevgi gösterirse kendini iyi hissedecek, erkek olduğunu hissedecek, değerli olduğunu hissedecek; olmazsa olmayacak. Önemli değil, özdeşleşmiş biri.

Şimdi benim kastettiğim bu — yoksa eşine sevgini, saygını, şefkatini, duyarlılığını gösterirsin, onun ihtiyaç duyduğu duygusal paylaşımda bulunursun, onun da paylaşmasını isteyebilirsin. Ama diyelim ki paylaşmıyor, problematik bir durumu var, ya da öyle şeyleri mânasız buluyor — bundan dolayı "kendimi erkek gibi hissedemiyorum, insan gibi hissedemiyorum, değerli olduğumu hissetmiyorum" demek, bir de bana kendini onaylatmak. "Öyle değil mi hocam, siz de erkeksiniz" — ben sana şimdi desem bir şeyler anlatsam, problem olacak orada, çünkü sen kendini çok dar bir noktaya sıkıştırmışsın. Bir insanın üzerinden varlığını, değerini hissedecek bir varlık olduğunu zannediyorsun.

O bahsettiğim psikiyatristin bir sözü var: "Ego bir kalp arıyor" diyor — güzel bir şey kullanmış, birinin kalbinde yer almak istiyoruz ya, değil mi, ego düzeyinde. Haşa siz böyle olmayın, bu tuzaklara düşmeyin, ama bir kısım egolar öyle — "birinin kalbinde olayım, birisi beni merak etsin." Eve geç kaldığımda veya gitmediğimde birisi arasın, "geç kaldın, ne oldu" desin, birisi beni merak etsin — bak bu ne? Bir egodur, egodur. Var olmak, olağanlaşmak, kendini bu şekilde inşa eden bir ego. Sen bu değilsin. Böyle bir egoysan, o zaman şunu kabul edeceksin: ben son tahlilde mutsuz olmayı kabul ediyorum, çünkü öbür boyutta hiçbir zaman hatırlanmayacaksın. Seni hatırlamak isteyen insan bile belki hasta olacak, seni hatırlamayacak — diyelim ki seni sürekli hatırlayan bir insan Alzheimer olacak, senin adını bile hatırlamayacak.

Katılımcı paylaşımı: Annem de tabii şu şekilde: sürekli "ben anneyim, benim ne diyeyim, sen benim yavru kızımsın" diyor. Ben onun gözünde hiç büyümüyorum; "onun kızı büyüyorum" demiyor mu anne, "bizim çayırımız nerede" falan filan, "anneyim ben" — ne var yani, ben anneyim erdi.

İşte orada şunu hatırlatmak lazım: evet, biyolojik ve psikolojik anlamda annesin, çok iyi bir annesin; ama sen psikolojik ve bedensel bir varlık olmanın ötesinde, yaradanın ruhunu taşıyan bir varlıksın. Bunu da hatırlatmak lazım — hatırlayabilirse, anlayabilirse. Anlayamazsa da yine biz kendimize konuşuyoruz; kendimiz özdeşleşmeyelim. Yoksa ömrümüz özdeşleşme hikâyeleriyle tamamlanıp gider.

Bir bakarsınız, birisi yıllardır bir ilişkiye takılmış, birisi başarılı olmaya takılmış, birisi kendini ispat etme hikâyesine takılmış, birisi çocukluğunda anne babasının kendisine yeterince duyarlı olmamasına takılmış. Hepimiz bir şeyle özdeşleştiğimiz için takılmışız.

Kapanış: Neyi Onaylıyorsun?

Bunları işte "İsmail Bey ne diyeceğini biliyorum" diyor, "hatta bunu diyeceğim ya" diyor, "senin ne diyeceğini de biliyorum" diyor. Diyorum ki bilmen bir şey değil — hangisini onaylıyorsun? Yani örnek: "Ben onlardan daha becerikli, kabiliyetliyim ama onlar kendilerini daha fazla reklam yapıp öne çıkarıyorlar." Bu benlik, bu özdeşleşme; sen bunun üzerinden iki gün hayatını zehir etmişsin. Sonra diyorsun ki "ben İsmail Bey'in ne dediğini biliyorum" — biliyorsun ama neyi onaylıyorsun, neyi doğru buluyorsun, neyin üzerine oturuyorsun? Budur önemli olan. Yoksa tabii ki bilgi okuruz, bir şeye varırız, ama gerçekten neyi onaylıyorum? "İşte ben onlardan daha iyiyim, ben bazı şeyleri hak etmiyor muyum?"

Sanatçılar arasında da böyle şeyler vardır — bakarsınız, buna güvenlik yok, "sanatçı kaprisi, sanatçı duyarlılığı" derler, hiç öyle bir şey yoktur. Sanatçıların egosu vardır, ya da kendini bilen bir sanatçıdır. Yoksa sanatçı kaprisi, sanatçı duyarlılığı, sanatçı hassasiyeti hepsi boş hikâyedir; sanatçı egosu, aslında ona sanatçı değil ego demek lazım. Basit, çok basit bir egosu var. Bütün hikâyenin nedeni o. Niçin sanatçılar arasında birbirlerini çekememe çoktur, niçin bir kısım kabiliyeti olan insanlar arasında — yazarlar, ressamlar — çekememezlik çoktur? Neden, çünkü ego savaşı olur; neden, çünkü kendini bir şeyle özdeşleştiriyor. Mesela bir şeyi hak etmeyle de özdeşleşebiliyoruz değil mi?

"Ben şunu hak ediyorum" — yok abi, ben bir şey hak etmiyorum, ben kendi varlığımı idrak etmeyi hak ediyorum, benim asıl hakkım budur. Diğerleri öyle olur böyle olur, zahiri olarak yaşadığımız süreçten dolayı bir kısım haklar, hukuklar tabii ki olur, ama o hak gerçekleşmediğinde "ben haksızlığa uğradım" demem. Karşımdaki insan haksızlık yaptı derim; ben haksızlığa uğradım demem. Çünkü gerçek ben haksızlığa uğramaz, uğratılamaz. Gerçek benden kimse bir şey alamaz. O kadar çok yanlış cümle kullanıyoruz ki değil mi — "benden çok şey aldı, benden çok şey götürdü." Sen bir dur, sonra "ben neyim" önce onu sor, ondan sonra cümle kurmaya başla, eğer kurabilirsen.

Psikolojik benliğe haksızlık yapmak olabilir, psikolojik benliğe haksızlık yaptı; psikolojik benlik de elinden gelince hakkını korur, koruyamazsa da canı sağ olsun — bu kadar basit.

Teşekkür ederim arkadaşlar.