Öze Doğru Yolculuk
Kısa Özet
Sohbette, insanın gerçek doğasının (öz/ruh) psikolojik benlikten (ego) tamamen farklı olduğu; ateş, perde-film, Hazreti Musa'nın asası ve Hazreti Yusuf kıssası gibi metaforlarla, gerçek dönüşümün hiçbir iz bırakmadığı, hicretin aslında kişilik düzeyinden ruha doğru yapılan bir yolculuk olduğu anlatılıyor. Öz ile psikolojik benlik arasındaki temel farklar (güven, esneklik, savunma, bağımlılık, tepkisellik vb.) karşılaştırmalı olarak işleniyor ve dinleyicilere kendi kalıplaşmış tepkilerini fark edip bunlardan sıyrılmaları öğütleniyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Gerçek dönüşüm (bilgelik/irfan ateşiyle yanmak) hiçbir iz, kül veya duman bırakmaz; psikolojik düzeydeki "dönüşüm" ise hep bir kalıntı bırakır.
- İnsanın asıl hicreti, kişilik ve psikolojik benlikten özüne/ruhuna doğru yaptığı içsel yolculuktur; dünyevi hicret bunun sadece bir görünümüdür.
- Öz kendini savunmaz, sadece gerektiğinde ifade eder; psikolojik benlik ise sürekli kendini savunur, hatta saldırıya geçer.
- Psikolojik benlik çocukluktan itibaren edinilen kalıplaşmış tepkileri ömür boyu tekrar eder; bunları fark edip değiştirmemek kişi için büyük bir bedeldir.
Bilgeliğin Ateşi: Gerçek Dönüşüm Hiçbir İz Bırakmaz
Öze doğru yolculuk. Bu dersin başında birkaç söz okuyayım. Böyle öze dönmüş birkaç kişiden sözler.
Ateş her şeyi yakar, geriye külleri kalır. Ama çok farklı bir ateş daha vardır ki o külleri bile yakar. Bu beyaz ateştir. Tabii ki burada bir sembolik ifade var, yani bilgeliğin ateşi; o bilgeliğin içinde hakiki ve ilahi aşk vardır aynı zamanda. O ateş her şeyi yakar, kül de bırakmaz. Hatta dumanı da yoktur. Bir bilgenin ifadesiyle, bir evliyanın ifadesiyle, Allah'ın yaktığı ateşin dumanı çıkmaz diyor. Bu şu demektir: sendeki bütün psikolojik benlik şeyleri, kalıntıları, negativiteleri ortadan kalkar, hiçbir izle kalmaz. Anlatabildim mi? Yani hiçbir iz, hiçbir kalıntı ortada kalmaz. Bu bilgeliğin, irfanın, ilahi aşkın ateşidir. Ve gerçekten ne kül bırakır ne duman çıkarır.
Ama psikolojik düzeyde kül de vardır, duman da vardır. Anlatabildim mi? Hani dersin ki işte affettim ama gene içimde bir sızı var. Veyahut da işte razıyım şu durumdan ama işte bir tarafımda da bir kırıklık halen devam ediyor dersin. Anlatabildim. Ben işte bir ilişkimde bir problem olmuştur, çok bağımlısındır. Tamam bıraktım ama gene de bir şeyler duruyor orada, anlatabildim mi? Yani bir kırıklık, bir hoşnutsuzluk, bazen bir öfke vesaire. Neden? Çünkü o gerçek anlamda saf hikmet ve bilgelik ateşiyle yanmamış. Orada hep bir kalıntı, bir kül var yani. O yüzden gerçek dönüşüm hiçbir iz bırakmaz.
Dünyanın en olumsuz durumlarını yaşamış olun, eğer bilgelik kalbinizde doğarsa hiçbir şey kalmaz. Zerre kadar bir şey kalmaz. Çünkü neden? Çünkü zaten onlar gerçek değildir. Yani buradaki temel şey budur. Zaten gerçek değildir. Şey gibi, rüyanızda ne kadar büyük bir kabus görürseniz görün, uyandığınızda hiçbiri kalmaz. Yani hepsi gider. O yüzden gerçek anlamda uyanışın çok güçlü bir etkisi vardır insanlarda. Her şeyi tertemiz kılar. Yani ne bilinçaltı kalır, ne o kalır, ne bu kalır. Hiçbir şey kalmaz. Tertemiz. Saflaştırır ve berrak hale getirir.
Tabii bunun için insanın gerçekten çok samimi olması lazım. O samimiyet kişiyi hem geliştirici hem koruyucu bir fonksiyon görür. O noktada insan gerçekten kendini arıyor musun, aramıyor musun? Tabii ki arayıp aramadığını sana test ettirecek bir kısım şeyler önüne çıkar. Gerçekten hakikati mi arıyorsun? Gerçekten öz olanı mı arıyorsun? İnsanın önüne bazen zahiri ve maddi, bazen de latif bir kısım nimetler çıkar. "Evet bunlar güzeldir ama ben asıl olanı arıyorum, benim asıl aradığım bunlar değil" diyebiliyor musun, diyemiyor musun? Anlatabildim mi?
Hicret: Kişilikten Öze Doğru Yolculuk
Onun için Kur'an-ı Kerim'de geçer: hicret yalnız Allah içindir der. Başka şey için, peygamberin ifadesiyle, başka şey için hicret ediyorsan o hicret onun içindir. Mesela bir kadın için hicret edenin hicreti kadınadır diyor, para içinse parayadır. Bunu peygamber çok net ifade ediyor. Tabii biz bunu işte tarihteki bir hicret için düşünüyoruz. Aslında o hicret işte budur: kişilik ve psikolojik düzeyden özde ve ruha doğru hicret edecek misin, etmeyecek misin? Yani gerçek anlamda hicret budur. Bu hicrete kişinin karar vermesi lazım. Karar verdiğinde bu çok temel bir adımdır. Fakat bu süreçte de mutlaka o kararının sabitlenmesi için kişi bir kısım şeylerle muhatap edilebilir. Sen gerçekten Allah'a mı hicret ediyorsun? Anlatabildim mi?
Yoksa işte bir insan, diyelim ki bir insan buldun, o da çok iyi bir insan. Geçen bir arkadaş da "ben sevdiğim insanı buldum" diyor, "çok mutluyum." Ben mesela üzüldüm. Onun adına üzüldüm yani. Anlatabildim. Çünkü gerçekte aradığı o değil yani. Bu, öyle bir ilişkinin kötü olduğu anlamına gelmez. Ama aradığın bu değil yani. Aradığının bu olduğunu düşünürsen, prensipte, ilkede bir yanlışlık yapmış olursun. Dünyanın en mutlu ilişkisini de yaşasan, dünyada her istediğine sahip de olsan, aradığın bu değil. Bunu anlarsın, anlamazsın, o ayrı bir konu. Zaten o bile ayrı bir nimet ve lütuftur insana yani, değil mi?
Mesela düşünün, Peygamberin Mekke'de ne eksiği vardı da Hira'da, mağarada ne arıyordu, değil mi? Çok mükemmel bir eşi var, dünyada en mutlu olduğu, çok iyi anlaştığı, değil mi, Hazreti Hatice ile bir yuvası var. Çoluk çocuğu var. İşi de iyi. Yani herhangi bir maddi ihtiyacı da yok. Toplumsal anlamda belli bir saygı ve hürmet de görüyor. Ne arıyorsun peki, değil mi? İşte bu noktada insan her zaman bilerek veya bilmeyerek bir tercihte bulunuyor aslında. Tercih etmiyorum dediğinde de aslında bir tercihin içindesin. İşte o tercih nereye doğrudur? Bunu insanın çok iyi irdelemesi gerekir.
Evet, kendini bulduğun yer neresi olursa olsun, tam orada en içsel olan varlığına açılan bir kapı vardır. Ama genelde bu kapının etrafında bir kalabalık olur.
Cennetin Kapısındaki Balık Pazarı
Cennetin girişine bir balık pazarı kurmuşlar. Bir metafor. "Senin için en iyi balık budur, tadacağın en iyi balık budur" diye bağırırlar. Ve sen onları geçip kapıdan girmek yerine balığı koklarsın ve sen de balık gibi kokarsın. Yani kişi gerçekte neyi aradığını bilmelidir.
O yüzden mesela peygamberlerin buradaki temel fonksiyonu budur. Peygamberler insana ne aradıklarını ve ne aramaları gerektiğini söylerler. En büyük, en temel fonksiyonları budur. Yani peygamberler insanlara işte yasaklar, günahlar bunun için gelmezler aslında. Mesela neyle gelmiştir peygamber? "La ilahe illallah" kavramıyla gelmiştir. Değil mi yani? Hani bunu deyin, kurtulun. Yani nedir? Mutlak olan Allah'tan başka hiçbir gerçeklik yoktur. Ondan başka hakiki varlık yoktur. Ondan başka saf huzur yoktur. Aslında bununla gelmiş. Yani bir peygamber aslında bunun için gelir. Gerisi gerçekten teferruattır. Boş anlamında değil, gereksiz anlamında değil, temel şey budur ama.
Mesela ben bir dinin, diyelim ki İslamiyet'in bütün gereklerini yapıyorum ama Allah'a doğru hicret etme bilincim yok. Yani hakiki varlık odur. Hakiki ve saf huzuru onda bulabilirim. Ve o benim özümdedir. O bana şah damarımdan daha yakındır. Ve ben onun yakınlığını idrak etmeliyim. Eğer bu bilinçten yoksulsam, bütün dini pratikleri yapsam da aslında ben o dinden çok fazla alınması gerekeni almış olmayacağım. Veya ben peygamberi gerçekten anlamış olmayacağım yani. Bu çok temel bir şey.
Bir peygamber niye gelir? Seni sonsuz ve mutlak olana çağırmaya gelir. Bu kadar. Buna dair bazı kurallar vardı, bazı emirler vardı, bazı yasaklar vardı. Onlar, deyim yerinde ise, işte bu manada teferruattır. Asıl olan şey senin neye çağrıldığındır. O yüzden peygamberin çağrısı, tam bir "buyurun, burası boş, şuraya buyurun, hoş geldiniz" çağrısı gibidir. Yani bütün peygamberlerin çağrısı budur. Başka bir şey değil. Sen mutlak ve sonsuz olandan gelmişsin ve ona dönüyorsun. Senin gerçek yolculuğun budur. İnsanın hicreti dediğimiz şey budur. Psikolojinden ruha, maddeden sonsuz ve mutlak olana doğru bir yolculuk yapacaksın. Onun dışındaki her şey sınırlıdır. İyi bir evlilik, iyi bir eş, iyi bir iş; güzel, hepsi güzel ama asıl değil.
Peki bunu bilmenin veya bunu kavramanın farkı nedir? Şudur: geçici ve sınırlı olandaki hiçbir şey seni mutsuz edemez o zaman. Anlatabildim mi? Mesela diyelim ki ben buradan İstanbul'dan Ankara'ya gitmek istiyorum. Gittim, Gebze tıkanmış veya işte oradaki otoban problemli. Ne yaparım? Bir çıkıştan, değil mi, yan yola girerim, başka yollar denerim. Benim için o kadar önemli değildir. Tabii otobandan gitsem daha güzeldir ama problem değildir. Ben oturup "niye otobandan gidemiyorum" demem. Benim için asıl olan şey Ankara'ya varmaktır. Gerekirse araba arıza yaparsa yürüyerek giderim. Hiçbirine takılmam. Yiyecek yer bulamayabilirim, şu olabilir, bu olabilir, hiçbirine problem etmem. Neden etmem? Çünkü asıl olmadığı için etmem.
Ama ben asıl olanı unutup süreç içinde izafi olan, göreceli olan şeyleri asıl gibi düşünmeye başlarsam onlar benim için problem olurlar. Ben derim ki niye otobandan gitmiyorum, niye otobandan giden yerine şuradan gidiyorum, niye istediğim yerde durup yemek yemedim, niye arabam arızalandı, öbürünün arabası arızalanmadı, niye ben yürümek zorunda kaldım, demem. Hiçbiri benim için asıl olmadığı için benim için dert de olmazlar. Biz bugün göreceli olan şeyleri niye dert ediyoruz? Çünkü asıl yerine koyuyorsun. Yani ne demek asıl yerine koyuyorsun? Olmazsa olmaz diyorsun. Anlatabildim mi? Yani işte diyelim ki iyi bir ilişkim olmazsa olmaz; asıl yerine koydun o zaman sen. Anlatabildim mi? İşte şu noktada başarılı olmazsam, şu noktaya gelemezsem olmaz diyorsun. İnsanlar beni sevemese olmaz diyorsun. Ne yapmış oluyorsun bunu diyerek aslında? Bir şeyi asıl yerine koymuş oluyorsun. Asıl yerine koyduğun zaman senin için problemler başlıyor. Ama asıl yerine koymadığın zaman problem değil.
Hazreti Yusuf ve "En Güzel Kıssa"
Hazreti Yusuf için asıl olan neydi? Yaratıcı ile olan birliği ve ona olan yakınlığıydı. Bu kadar. Gerisi teferruat. Kardeşleri onu kuyuya atmışlar. "İşte kardeş bile böyle yaparmış, böyle bir şey var mı?" Yok. İftiraya uğruyor. Problem değil. Hiçbiri problem değil. Dikkat edin.
Ve mesela düşünün, Kur'an'da ilginç bir şekilde "en güzel kıssadır" diyor Kur'an buna. Neden biliyor musun, aslında en güzel kıssa? Çünkü aslında hem insan için en temel şeyi veriyor, anlayışı veriyor, hem de aslında insanoğlunun yaşayabileceği her şeyi üç aşağı beş yukarı insana gösteriyor, yaşanmış bir olay üzerinden. Mesela diyelim ki sen, en sevdiğin ve en yakının olan arkadaşın, dostun, annen, baban, kardeşin sana kötülük yapsa. Sen Yusuf kıssasını okuyorsun; diyorsun ki kardeşleri, hem de on bir tanesi. Hani desen ki iki tanesi olsa "amenna" diyeceksin, hani "yedisi atalım dedi, dördü atmayalım dedi" falan ama öbürleri galip geldi, yok, ya hepsi birleşmiş. Sadece bir tanesi hani "acaba atmasak mı" demiş ama en son o da sesini çıkarmamış.
Şimdi sen bunu okuduğun ve anladığın zaman dersin ki "olabilir kardeşim." Değil mi? Hazreti Yusuf'un başından geçmiş. Ne yapmış? Sitem mi etmiş? Kuyuya düştüğünde başını öne eğip "ben niye bu dünyaya geldim, ne biçim bir dünyaya düştüm" dememiş. İftiraya uğramış, problem etmemiş. Köle diye satılmış. "Ben nasıl satılırım?" Nasıl bir köle diye satılmak? Şu şekilde düşünün: illa böyle bir kölelik yok, birine mahkûm olursun herhangi bir şekilde. Mesela iş konusunda, diyelim ki mecbursun ve başka bir işin de yok yani. Diyelim ki istemediğin bir amir, istemediğin bir iş süreci, değil mi, bu da bir mahkûmiyettir. Evet, dert etmeyeceksin. Anlatabildim mi? Dert etmeyeceksin bunu. Niye dert etmeyeceksin? Çünkü en güzel kıssada da dert edilmemiş. Orada edilmemişse demek ki edilecek bir şey değil. Anlatabildim mi? O yüzden en güzel kıssadır. Yani aslında oradaki her olayı ayrı ayrı ele alıp neye işaret ediyor, anlatabildim mi, bizim hayatımızda neye işaret ediyor, neye karşılık geliyor ve biz dert ediyor muyuz, etmiyor muyuz, o farkı görebilmek gerekir.
İşte en güzel kıssa olmasının sebebi; "kıssa"da "makas" kelimesi vesaire bazı kelimeler buradan gelir, bir şeyi ölçüp biçmek anlamı taşıyan bir kelime. Yani aslında sen o olayı, Hz. Yusuf'un olayını, kendi hayatına ölç biç; kendi hayatına ölçüler çıkar manasındadır. Oradaki kıssa kavramının bize ifade ettiği temel şey odur. Yani aslında Kur'an'da ve bütün kutsal kitaplarda anlatılan olaylar, bizim kendi hayatımızın üzerinde anlamlı bir çözümleme yapacak ölçütler verir. Anlayışlar kazandırır. Bütün hepsinin temelinde yatan şey budur. Öyle olmazsa ne olur? Psikolojinin içinde kalırsın. Kutsal kitaplar da buna dar bir hayat diyor.
Dar Bir Hayat mı, Geniş Bir Hayat mı?
Yani 300 metrekare evinin olması önemli değil, dünyayı da dolaşabilirsin ama sen dar bir hayat yaşıyorsun. Anlatabildim. Mesela geçen bir arkadaş birbiriyle tartışıyordu, ben de şahit oldum. Biri birine dedi ki "senin beni kabul etmen umurumda değil" dedi. Allah Allah, bir başladı bir tartışma, işte "sen de benim umurumda değilsin" falan filan. Baktım, üzüldüm. Neden üzüldüm? Çünkü dar bir yaşama hapsoldular ikisi de yani.
Yani biri bana mesela "senin beni kabul etmen veya beni anlayıp anlamaman umurumda değil" dese ben hiç rahatsız olmam ve derim ki yani "biraz daha aç, tam anlamadım" veyahut da "onaylamıyorum ama biraz daha açarsan bu konuda müzakereye devam ederiz" derim yani demem lazım. Bak, o daralmıyorum orada ben yani. Dar bir hayatın içine sıkışmıyorum. Yani "sen kimsin ki" demiyorum. Manasız bir şey.
Şimdi ben o sözü psikolojimle aldığım zaman ne yaparım? Kendi psikolojimin tepkiselliğine hapsolurum. İşte dar yaşam dediğimiz bu. Yani biz hayatı, olguları, insanlarla ilişkilerimizi psikolojik benlikle karşılıyoruz. İnsanlar bizi bazen genişletiyorlar, bazen daraltıyorlar. Hürmet görürsün, genişlersin. Sevgi görürsün, genişler, rahatlarsın. İlgi görmezsin, daralırsın. Biri seni yok sayar, iyice daralırsın. Bütün insanlar seni yok sayar, kendini ölmüş bil o zaman zaten. Değil mi? Bak ne yaptı, seni dar bir yaşama, dar bir hayata mahkûm ettiği.
İşte onun için bizim başlığımız bu yani: kişinin psikolojiden ruha doğru yolculuk yapması, kişilik düzeyinden ruhsal öz düzeyine hicret etmesi, yolculuk yapması. Bunu yaptıysan yaptın; yapamadıysan psikolojik benliğine hapissin. Bütün şikayetler, mutsuzluklar, olumsuzlukların temeli nerede olduğumuzdan kaynaklanıyor. Ne olduğumuzdan kaynaklanmıyor. Yani ne yaşadığımızdan kaynaklanmıyor sorunlar. Hangi bilinçle, hangi öznellikle sen onu karşılıyorsun, oradan kaynaklanıyor. Onun için "genel bir insan" veya işte "herkes böyle yapıyor, benim ne yanlışım var ki" demenin hiçbir anlamı yoktur. Psikolojide misin, psikolojinin üstünde misin? Bu, psikolojinin olduğunu inkar değil ama ondan ibaret olmadığını ya bileceksin ya da orada kalmaya devam edeceksin. Bütün hikaye budur.
Ego Senden Çok Şey İster, Allah Hiçbir Şey İstemez
Özde bakın, psikoloji bizden çok şey ister. Anlatabildim mi? Mesela biz bazen zannederiz ki insanlar benden çok şey bekliyor. Hayır. En büyük beklenti içinde olan senin kendi egondur. Senin egon senden çok şey bekliyor. En çok o seni eziyor. Senden hiçbir şey istenmiyor. Bir kişi olduğunda kendini değerli, ilginç, özel hissetmek için bir şeyleri kanıtlamaya ihtiyaç duyarsın. Sadece kendin olabilecekken özel olmaya çalışarak enerjini kan kaybına uğratmak nedendir acaba? Bakın özde insanlardan hiçbir şey istenmiyor. Öze döndüğümüz zaman bakacaksınız ki hiçbir şey istemiyorsunuz. Bu, depresif bir istememezlik değil. Tatmin olmaktan gelen, tam bir doygunluktan gelen bir istememezlik hali. Yoksa depresif olanın istememezliği değil yani.
Bakın psikolojik benlik sizden birçok şey ister. Ve sizi birçok şeye kanalize eder. "Şöyle olmalısın ki insanlar sana değer versin, sevsin, önemsesin, onu yapsın, bunu yapsın. Şunu yapmak zorundasın, bunu başarmak zorundasın. Bu değeri kazanmak zorundasın. Kendini ispat etmek zorundasın." Kim istiyor bunları? Bakın çocukta henüz o benlik gelişmemiş, ne kadar rahat çocuk. Gelişmeye başladıkça ego bir şeyler istemeye başlar. Mesela bir kardeşi olur, ego der ki "bak onu daha çok seviyorlar, sen kendini daha çok sevdirmelisin." Değil mi? Bunu isteyen kimdir? Egodur. Yani psikolojik benliktir. Bütün o zorlayıcılık egomuzdan kaynaklanır. Ve o bizim başımıza beladır. Onu kenara koymayı bilirsen hayat çok rahattır, çok huzurludur.
İşte bu anlamda bakın, mesela Allah insandan ne istiyor? Yemin ediyorum hiçbir şey istemiyor. Hiçbir şey istemiyor. Çünkü sen ona yakınsın aslında, o sana yakın, özün itibariyle. Ama sen egoda olunca o zaman bir şeyler istemeye başlıyor Allah. Sen egonun ötesinde olsan Allah senden ne isteyecek yani? Tek bir şey diyor: rabbine dön. Zaten ondasın. O da anlaşılsın diye kullanılan bir ifade, yoksa uzaktasın da dön değil yani. O, aslına dön, ve gerçek şey odur. Allah başka bir şey istemiyor. Allah'ın istediği şey aslımıza dönmektir. O odur, aslımız da ondandır. Öbür istediği şeyler, egomuz bizi daha fazla mahvetmesin diye istediği şeylerdir. İşte "şunu yap" der, "bunu yapma" der vesaire. Yoksa Allah'ın senden bir şey istemesi diye bir şey yok. Allah senden razı, sen de ondan razı. Sen ondasın, o da sendedir. Ne istenecek ki? Bakın, sen de bir şey istemezsin, o da bir şey istemez. Anlatabildim mi? Allah'ın insandan bir şey istemesi için insanın Allah'tan bir şey istiyor durumda olması lazımdır. Sen bir şey istiyor durumdaysan zaten özde değilsin. Sen özde olmayıp da ondan bir şeyler istediğinde, o da doğru bir insan olasın diye senden bir şeyler isteyebilir. Ama sen hiçbir şey istemiyorsun, ondasın. O senden ne isteyecek ki? İşte o senden razı, sen ondan razı; bütün istekler, her şey ortadan kalkar. İşte öze dönmek böyle bir şeydir. Senden hiçbir şey istenmiyor.
Öz ile Psikolojik Benlik: Perde ve Film Metaforu
Bu noktada özümüz ile kişilik, psikolojik boyutumuz arasındaki farka biraz değinecek olursak: özde ilahi kendilik vardır, psikolojik boyutumuzda psikolojik kendilik vardır. Hani özde olduğumuzda oradaki "ben" ilahi nitelikte bir "ben"dir. Orada ikilik de yoktur, orada sen-ben ikiliği de yoktur. Ama psikolojik düzeydeki kendilik, bedensel ve psikolojik mekanizmayı ölçü alan bir kendiliktir. Sen orada "ben" dediğin zaman gerçek benini anlatmış olmuyorsun. Yani "ben" dediğin zaman aslında o ben, ben değil. O ben senin gerçek benin değildir. Onun yerine geçmiş, onun önüne geçmiş aslında bir imitasyondur, aldatıcı bir benliktir. Tasavvuf mesela niye "ben deme" diyor? İşte bu yüzden "ben deme" diyor, çünkü gerçek ben deyinceye kadar ben demek problemli bir şeydir. Neden? Çünkü o senin gerçek olan kendiliğin değildir mesela. Çünkü neden? Ben dediğin zaman temelde bedenini merkezde tutarak kendi psikolojik boyutunu, yani düşünce, duygu, davranış boyutunu ele alıyorsun.
Düşünün mesela; beden, düşünce, duygu ve davranışlarınızın olmadığı bir "ben" cümlesi kurun. Nasıl kuracaksınız? "Ben değil" ve gerisini getirmeye çalışın ama onun içinde beden olmasın, onun içinde duygusallık olmasın, onun içinde düşünceleriniz olmasın, onun içinde sizin eylemleriniz olmasın. İşte öze döndüğümüzde bu cümleyi kurabileceğiz.
Peki öbür türlü kendimize bakmak ne? Öbür türlü kendimize bakmak, kendimizi perdeleyen şeye bakmaktır. Yani bir film perdesini düşünün. Filme bakıyorsunuz ama filme o kadar bakıyorsunuz ki perdeyi görmüyorsunuz, perdenin farkında değilsiniz. Şimdi orada gerçek olan nedir? Aslında kalıcı ve gerçek olan perdedir. Film onun üzerinden geçer. Ama mesela şimdi ben sorsam film izleyen kişiye "neye bakıyorsun?" diyecek ki "filme bakıyorum." Filme o kadar özdeşleşerek bakıyor ki perdenin farkında değil. Anlatabildim mi? Ve bitti, artık dikkat edin, perdeye bakmaz. Halbuki kalıcı olan o perdedir kendisi. Evet, gerçek kendi odur. Film o perdenin üzerinde görünür.
İşte bizim özümüzle psikolojimiz arasındaki ilişki de budur. Psikolojik benliğimiz öz benliğimizin üzerinde gözükür. Gerçek zemin öz benliktir. Psikolojik benlik o öz benliğin üzerindeki bir film gibidir. Bu geçer gider. Bu boş bir şeydir anlamında değil ama, bakın, gelir, görünür ve geçer. O zaman şunu düşüneceğiz: bedeninin, duygularının, düşüncelerinin, davranışlarının ötesinde olan nedir? Ondan öte olan nedir? Tabii var mıdır önce insan bunu soracak; "nedir" deyince önce "var mıdır?" Vardır ve nedir? İşte peygamberlerin insanları uyardığı ve uyandırdığı hakikat budur.
O yüzden din psikolojik bir şey değildir. Yani o yüzden hep tekrar ediyoruz: din psikolojimizi rahatlatmak için gelmemiştir. Psikolojimizi rahatlatır mı? Tabii ki rahatlatır. Ama onun için gelmemiş. Bunu her zaman ayırt etmek lazım. Yani işte tevekkül edersem rahatlar mıyım? Tabii ki rahatlarsın. Ama tevekkülün gerekmediği bir düzeye geç yani. Anlatabiliyor muyum? Tevekkül kavramının bile ortadan kalktığı bir düzey var. Oraya geçmeye çalış. O noktadır asıl olan şey.
O yüzden niçin tasavvuf ve manevi gelenekler işte "ben deme" diyor? Çünkü şu anda şu bilinç düzeyinde neye "ben" diyorsan onlar sen değil. O yüzden ben deme. Çünkü gerçekte onlar sen değil. Gerçek kendini bulunca orada "ben" demende bir mahsur yok. Çünkü o ben başka bir ben artık. O sınırlı, başkasıyla öteki ilişkisi yaşayan bir ben değil. O kuşatıcı, sonsuz bir bendir. O yüzden psikolojik benlikten ufak ufak sıyrılmaya çalışmamız gerekir. Onlarla özdeşleşmememiz gerekir. Bir benlik seni duygusal olarak hapseder. Bir benlik seni düşünce dünyasında hapseder. Bir benlik seni eylem noktasında hapseder. Uyanık olacaksın.
Mesela diyelim ki "kendimi sevdirmem lazım, özel biri olmam lazım, başarılı biri olmam lazım, şunları başarmam lazım." Niye ki? Eğer uyanıksan bunu söyleyenin kim olduğunu anlarsın. Uyanık değilsen onun dolduruşuna gelirsin. Ömrün boyunca o benlikleri tatmin etmeye çalışırsın. Mesela insanoğlu ölüme bu anlamda niye bu kadar uzak? Çünkü ölünce hiçbir benliğin projesi tamamlanmıyor. Tamamlanmamış oluyor. O zaman kişi diyor ki "film böyle bitebilir mi?" Ama kimin filmi o? Egonun filmi. Öyle de biter, böyle de biter. Hiç problem değil. O egonun sorunu. Özün öyle bir sorunu yok. Özün kaç sene yaşadığıyla ilgili bir sorunu yok. Öyle bir derdi yok. İşte o yüzden bütün mesele "neredesin, hangi kendiliktesin?" Bunun ayırt edilmesi.
İşte çok defa hatırlatıyorum: Hazreti Musa'nın asası psikolojik benliği temsil eder. Ve Hazreti Musa ona dayanıyor. Bir döneme kadar ona dayanıyormuş. Allah Hazreti Musa'ya sorunca "elindeki asa nedir?" Hazreti Musa diyor ki: "Ona dayanırım, onunla yaprak silkelerim, hayvanlar yiyecek yapar, ve onunla başka ihtiyaçlarımı da gideririm" diyor. Yani lafı uzatmaya gerek yok diyor, aslında hep buna dayanıyorum diyor. Bütün her şey bu yani. Allah diyor ki onu bırak. Bırakıyor, bakıyor yılan oluyor. Bakın özdeşleşme ortadan kalktığı anda egonun ne kadar büyük bir canavar olduğunu, sizin ne kadar yorduğunu, eziyet ettiğini anlarsınız. Ve ondan ürkersiniz. Bakın insan egosuyla özdeşleşmediği bir an yakaladığında egodan ürker. Tıpkı Hazreti Musa'nın o bıraktığında yılan olan asasını, değneğini gördüğünde ürkmesi gibi. Biz özdeşleştiğimiz için ürkmüyoruz. Hakiki insan bizi gördüğünde bizim adımıza ürker. Der ki bu nasıl bir benlik taşıyor da ürkmüyor yani. Hani düşünün ki mesela bir insan, boynuna bir yılan dolanmış, onu sürekli boğmaya çalışıyor, sıkıştırıyor ama kişi farkında değil. Ama onu gören dışarıdaki bir insan sizin adınıza ürker. Ve orada Hz. Musa ürküyor. Sonra Allah ona diyor ki, şimdi onu al.
Bu, özdeşleşmeyerek o psikolojik benliği kullanmak demektir. Onunla özdeşleşmeyerek, yani onu bir alet gibi kullanmayı öğrenerek onu kullanmak; öbüründe onu kendin olarak algılıyordun, "o benim" diyordun yani. İkinci durumda onu bir alet olarak kullanırsın. O psikolojik benlik, bu beden, senin kullandığın bir enstrüman olur, bir alet olur. Onun tarafından asla ve asla yönetilmezsin. Onu kullanırsın ve sana hizmet eder. İşte o zaman Musa'nın asası olmuş. Daha önce gerçek anlamda Musa'nın asası değildi o. O zaman gerçek bir ölçü birimi haline gelir psikolojik benlik. Sana zarar vermez, seni yıpratmaz, sana yük olmaz, sana acı çektirmez. Ama öyle değilse senin için bir acı kaynağıdır.
İşte peygamberlerin temel vurgusu budur. Yani bir peygamberin temel mesajı nedir? Seni psikolojik benlikten ilahi öz benliğine döndürmek ve onu sana hatırlatmaktır. Yani kendin olmayan kendinden, gerçek olan kendiliğine seni döndürür. İşte aslında bu anlamda nefsi temizlemek dediğimiz şey budur. Nefsi, yani kendiliği, kendilik olmayan şeylerden temizlemek; yani perdeyi perde olmayan şeylerden arındırmak.
Şimdi bakın perdede film seyredebilirsiniz zaten, dikkat edin. Perdede film seyrettiğiniz zaman seyrettiğiniz film perdeye bir zarar vermiyor değil mi? Bir yangın filmi seyretseniz perde yanar mı? Bir sel filmi seyretseniz perde ıslanır mı? Aslında bu sinema perdesi metaforu çok doğru ve çok güzel bir şeye açılım veren bir şeydir. Bunu da ben vermiyorum, ermiş bir adam veriyor, Allah onun şefaatini bize nasip etsin. Çok güzel bir metafor. Yani diyor ki, o perdenin üzerinde hangi filmi seyredersen et, diyor. O perdenin üzerinde seyredersin ama dikkat et diyor, o perde o filmlerin hiçbirinden etkilenmez. İşte özümüz de böyledir diyor. Özümüz, psikolojik düzeyde, maddi düzeyde yaşadığımız hiçbir şeyden etkilenmez. Ne yaşarsan yaşa, tırnak içinde dünyanın en kadersiz adamı ol, fark etmez. Öz etkilenmez.
Nefsi Temizlemek Ne Demektir?
İşte "ben neyim" sorusuna "ben ilahi özüm" dediğin zaman nefs temizlenmiş olur. Ama bu soruya işte "ben bir bedenim, işte yaşım 35, epeyce geçiyor, işte şunu da yapamadım, bunu da gerçekleştiremedim, işte şöyle içimde arzular vardı ama bir türlü olmadı" dersen, senin nefsin epey kirli demektir. Anlatabildim mi? Kirlilik dediğimiz şey budur. Yani senin gerçek kendin olmayan şeyleri kendin zannetmen kirlenmedir. Gerçek kendin olmayan şeylerin kendin olmadığını idrak etmen arınmadır ve temizlenmedir. O zaman nefs temizlenmiş olur.
O zaman düşün, ben neyim? Değil mi? Evet: öz gerçektir, psikolojik benlik gölgedir ve hayalidir. Öz objektiftir, psikolojik benlik sübjektiftir. Öz birlik halindedir, psikolojik benlik ikilem içindedir, çatışma ve çelişki içerir. Öz varoluşla uyumludur, psikolojik benlik yabancılık ve ayrı olma hissi yaşar. Öz kendi varlığının tatmini içindedir, psikolojik benlik hayali bir kaybın telafisini gerçekleştirmeye çalışır.
Mesela ailenden sevilmemişsin, hep sevgi ararsın. Ailede sana hep "başarısızsın" denilmiş, sürekli başarı peşinde koşarsın. Hayali bir kaybın telafisini yaparız, arzularız. Bir kayıp var, onu telafi edeceksin. Bu kaybın kayıp olduğunu kim söylüyor? Kim bir kayıp olduğunu söylüyor? Bunu sormak lazım. "Hayatta kimse beni sevmedi, kimse beni anlamadı, hayatta hiçbir şey başaramadım" gibi bunları birçok şekilde sıralayabilirsiniz. Ne yapar psikolojik benlik? "O zaman bunu telafi et, kendini ispat et, kendini sevdir, kendini önemli hale getir." Veyahut da özün tatmini kaybolmuştur, yani o farkındalık kaybolmuştur. Ego der ki "beni tatmin et." Neyle? Arzu ve zevk nesneleriyle. Sürekli onu tatmin edeceksin. Kimi tatmin ediyor? Burada kişi neyi tatmin ediyor? Neyin kayıp hissini telafi ediyor? İşte o psikolojik benliğin kayıp hissini telafi ediyor.
Peki böyle bir çabaya girmenin anlamı var mı? Hayır, hiçbir anlamı yok. Ama diyeceksiniz ki dünya bunun üzerinde yürüyor, değil mi? Dünya yürüyebilir, biz yürümeyelim. En azından ben şahsen yürümem yani. Yürümemeyi tercih ediyorum. Evet, bu çok önemli bir şey. Yani psikolojik benlik hayali bir kaybın, bir eksikliğin telafi çabası içindedir. Ve der ki bu kaybı, bu eksikliği, bu mağduriyeti, bu mahrumiyeti telafi edersem mutlu olurum, huzurlu olurum. Halbuki bu bir yalandır. Bu egonun yalanıdır.
Hazreti Yusuf'un Savunmasızlığı
Öz kendi doğasını ifade eder. Psikolojik benlik imaj, taklit ve rollere bürünür ve benliğini savunur. Mesela düşünün, hiçbir peygamber benliğini savunmamıştır. Mesela peygambere yalancı denmiş ki hayatında bir defa bile yalan söylememiş. Ama kendini savunmamış. Çünkü öz kendini savunmaz, sadece ifade eder. O da uygun bir durum varsa. Mesela diyelim, Hazreti Yusuf kendini savundu mu o iftira hadisesinde? Yok. Sadece ifade etti. Dedi ki iyi bakarsanız Züleyha mı doğru söylüyor, ben mi, anlarsınız. Anlatabildim mi? Sadece ifade etti. Bakın savunma yok yani. "Nasıl böyle olur, Allah kahretsin" falan yok, hiçbir şey. Hiçbir savunma yok. Sadece kendini kısaca ifade etti o kadar. Baktı, anlaşılmadı. Lafı ikiletmedi. Dedi ki "hapishane sizin beni çağırdığınızdan daha hayırlıdır." Savunma yok.
Ama düşünün, psikolojik benlik içinde olsaydı o anda, değil mi, "suçsuzsun, günahsızsın, iffetlisin, en ters şekilde suçlanıyorsun, al bu işin içinden çık" derdi. Değil mi? Tırnak içinde haksız olsa neyse, ego öyle diyor, "haklıyım ama." Ben de diyorum ki haklısın, problem de o zaman. Değil mi? Öz kendi varoluşuyla tatmin içindedir ve kendini ifade eder, o da uygun şartlar söz konusu olursa. Ama psikolojik benlik savunmaya geçer. Bazen savunma bir ileri adımla saldırıya geçer. Mesela düşünün, sizi aşağılayan, küçümseyen bir insan düşünün. En bayağı, en ters şeylerle sizi aşağılıyor. Eğer özdeyseniz o insana karşı hiçbir negatiflik duymazsınız. Ama psikolojik benlikteyseniz ya kendinizi savunursunuz, bir adım ilerisinde de kendinizi savunmaktan bir adım ileriye gidip karşı tarafa saldırırsınız. "Sen kendine bak, sen kim olduğunu zannediyorsun, sen de şöyle şöyle değil misin?" diye saldırırsınız. Bunu yapan kim? Psikolojik benlik. Ve bakın size ne kadar ağır bir yük yüklüyor. Ve diyor ki altta mı kalacağım? "Kal. Kal kardeşim." Değil mi? "Senin altında kalacağıma sen altta kal." Diyorum ben bazen kendime. Diyorum ki yani altta kal. Sen altta kalırsan ben senin altında kalmam. O zaman şeyi ayıracaksınız: ben kimim? Orada "ben altta mı kalayım" diyen bir benlik var. Orada diyeceksin sen misin o, yoksa değil misin? Eğer o altta kalmazsa ve kendini üste çıkarırsa seni altta tutmuş oluyor. Seni perdelemiş oluyor. Ben de ona diyorum ki sen altta kalabilirsin, bir mahsuru yok. Ben senin altında kalmayayım ve senin hayali ve sahte varoluşunla kaybolmayayım. Tercih yapacağız: egomuzun savunmasına mı yol vereceğiz, yoksa onu kenara koyabilme becerisini mi kazanacağız? Bütün şey budur.
Onun için dikkat edin, hiçbir bilge, hiçbir ermiş, hiçbir peygamber bu anlamda, yani ego anlamında, kendini savunmamıştır. Kendini ifade edebilirsin, o da uygun şart ve durum olursa. Mesela Hz. Yusuf baktı orada kimse onu dinlemeyecek. Yani 500 sayfa savunma yazsa kimse dinlemeyecek. Baktı, zaten doğrunun ne olduğu biliniyor ama işlerine gelmiyor. "Tamam" dedi, "ben yolu gösterin" dedi, gitti. Bir hoşnutsuzluğu var mıydı? Hiçbir şey yok. Gitti, gayet sakin orada yaşadı. Kiminle yaşadı? İlahi özüyle yaşadı. Bakın neyin içinizde savunma yaptığını, neyin içinizde öne çıkmaya çalıştığını ayırt edin. Bütün mesele ayırt etmektir. Fark etmek, zaten ayırt etmek anlamına da gelir aynı zamanda. Fark etmek ve ayırt etmek, aslında onaylamak ya da onaylamamaktır. Neyi onaylıyorsun? Egoyu mu onaylıyorsun, özü mü onaylıyorsun? Bunun için bir ifadedir.
Egoyla Mücadele ve İçteki İkilik
İnsan diyor, "benliğimi savunayım" derken bazen kendinden uzaklaşır. Çoğunlukla yaptığımız bir şey diyor. Bazen de değil yani. Kendimizi korumak istiyorsak benliğin kendini savunma stratejilerine karşı uyanık olacağız. Mesela birisi size ters bir laf söyler, içinizdeki benlik der ki "o lafın altında kalma." Değil mi? Ve sen dersin ki "ben o lafın altında kalacak kişi miyim, adam mıyım?" Ve bir laf söylersin. Şimdi orada altta kalan kimdir? Değil mi? Bir şey seni manipüle ediyor. Bakın eğer bu mücadeleyi içinizde yaşarsanız o zaman içinizde bir ikilik oluştuğunu görürsünüz. İnsanların çoğu bu anlamda ikilik yaşamazlar. Psikolojik benlik orada tek hakimdir, tek geçer akçedir, hiç ikilik yaşamazlar. Dümdüz, ego ne diyorsa o istikamette hızla yol alırlar.
Eğer az buçuk o ego ile biraz çatışırsanız, mesela egonuz diyor ki "bu lafın altında kalma," sende biraz bir farkındalık var, ya diyorsun yani "karşımdaki tamam kabalaşmış da, ben de onun gibi kaba mı olayım?" "Ya tamam, kaba olmalı" diyor. "Ama bak altta kalacaksın, şu olacak." Bakın eğer bunu yaparsanız içinizde bir ikilik oluşur. Bu ikilik hayırlı bir şeydir. O ikilik zamanla, eğer doğru bir biçimde çalışılırsa, kişiyi kurtarıcı bir mücadele süreci olur. Eğer kişinin içinde böyle bir mücadele yoksa kişi yolda değildir; varsa yoldadır. Bazen benliğine yenilebilirsin, mümkündür, ama onaylamazsın ve mücadele devam eder. Bu ikilik kişiyi dönüştürmenin temel şeylerinden biridir. En son psikolojik benlik nötrlenir ve öze hizmetkar hale gelir. Sıfır gibi. Mesela sıfırın rakamsal hiçbir değeri yok ama ne hizmetler yapıyor, değil mi? Yani önüne bir olunca, altı tane koyunca bir milyon oluyor. Büyük hizmetler yapıyor. Ama tek başına ne değeri var? Hiç. Tıpkı bunun gibi, psikoloji öze hizmet eder. Ama psikolojik benlik patron olmaya kalktığında ondan çıkacak hiçbir hayırlı bir şey yoktur.
Evet, özün hakiki kimliğinin farkındalığı vardır, gerçek kendiliğin farkındalığı vardır. Psikolojik benlikte idealize edilmiş bir kimlik veya kimlik arayışı vardır. Mesela "ben böyle olmalıyım, şöyle olmalıyım, şunu yapmalıyım, şöyle biri olmalıyım." Size idealize bir kimlik verir veya bir kimlik arayışına sokar. "Nasıl olmalıyım, ne olursam mutlu olurum?" Hiçbir şey olma, bak. Temin ediyorum, hiçbir şey olma, böyle mutlu olacaksın. Bu nedir? Psikolojik benliği hiç dinlememektir. Çünkü psikolojik benlik ya idealize edilmiş bir kimliğin peşinde bizi koşturur ya da bizi bir kimlik arayışına sokar. Modernizm bu arayışın çok kaba bir şeklidir. Bizi bir şeylerle özdeşleştirir. Mesela bize sorar, "ne olmak istiyorsun?" Bir şey olmak istemiyorum, olduğum halde mutluyum ve huzurluyum. Düşünün, beyaz perde bir şey olmak ister mi? O zaten olmuş yani. Bunlar üzerinde tefekkür etmek lazım.
Özün doğal bir bağımsızlığı vardır. Psikolojik benliğin ya abartılı bir bağımlılığı vardır ya da aşırı bir bağımsızlık takıntısı vardır. Özün doğal bir bağımsızlığı vardır. Yani işte beyaz perde gibi. Hiçbir şeye bağımlı değil, değil mi? Hiçbir görüntüye, hiçbir filme, hiçbir filmin karesine bağımlı değil. Hiçbir şeye bağımlı değil. Bakın reddetmiyor. Ona bir film yansıttığında gösteriyor onu, dert etmiyor bunu. Psikolojik benlik ise ya abartılı bir bağımlılık taşıyor, mesela "şu olmazsa olmaz" — işte eşi, çocuğu, arkadaşı, mesela her neyse, neye bağımlıysa, veya herhangi bir maddi bir nesneye bağımlılık; bir şeye bağımlılık oluşturuyor çünkü o onun için bir dayanak ve varlık içeriyor gibi geliyor. Veyahut da bağımsızlık takıntısı içinde oluyor.
Onun için dedik ya, hani mesela dikkat edin, Hazreti Yusuf'un bağımsızlık takıntısı yoktu; olsaydı köle diye satıldığında kahrından ölürdü. Değil mi? Yapacak başka bir şey yok çünkü. Bağımsız olmak istiyor, hiç kimseye mahkum olmak istemiyor ve köle ediliyor. Ne kadar büyük bir ego için ne kadar büyük bir problem. Ve eğer sen orada egoyu aşamazsan onun altında çöküp gidersin. Derler işte, Yıldırım Beyazıt, Timur'a yenilince kahrından ölmüş. Niye ölüyor? Çünkü mekanizma bağımsız olmak istiyor. Mesela örnek vereyim, mesela Bediüzzaman psikolojik benlikten öze dönmüş olduğu için — ki psikolojik düzeyde özgürlüğe en takıntılı yapı, yani hani "ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam" diyen birisi, anlatabildim mi, "ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam" diyen — ama bakıyorsun 30-35 senesi hapis, sürgün, gözetim altında geçmiş. Şimdi psikolojik benlikle bunu yaşasaydı çökmüştü zaten, bitmişti. Ama özde olduğu için dert değil. Çünkü psikolojik benliğin bir bağımsızlık takıntısı söz konusu değil. Olsa yıkım olur insan için.
Öz, var olan durumla uyumlu bir cevap verir hayata karşı. Yani dengeli ve uyumlu bir cevap verir. Ama psikolojik benlik tepkisel, otomatik ve reaksiyoner bir cevap verir. Mesela bize birisi "sen kim oluyorsun" deyince bizim klasik cevabımız "sen kim oluyorsun" olur. İkisi de bilmiyor kim oldukları zaten de yani. Hani iki tarafta da bir cehalet var. Neden? Çünkü psikolojik benlik devrede ikisinde de. İkisinin de tavrı anlamsız. Ama özde olan kişinin böyle bir cevabı yoktur. O, realiteyle var olan olguyla uyumlu ve dengeli bir cevap verir. Bu bazen susmak da olabilir, bazen bir tebessüm de olabilir. Bakın Kur'an'da ne diyor? Cahiller onlara sataştıklarında onlar selam derler. Bu, selam kelimesi değil, öyle "selam" derseniz adam bir de gıcıklık yaptığınızı düşünür, bir de ondan dolayı. Burada kastedilen şey şudur: yani dengeleyici, barışçı bir karşılık verirler. Yoksa karşıdaki kişi psikolojik benliğin cehaletiyle bir tavır ve tutum içine girdiğinde inanmış bir insan psikolojik benliğin cevabını vermez. O dengeleyici, uyumlu, durumu daha iyiye götürebilecek bir cevap vermeye çalışır. Ona karşı gayesi ona laf yetiştirmek değildir.
Kalıplaşmış Tepkiler ve Onlardan Kurtulmak
Bizde böyle günümüzde şey olmuş, çok hoş olmayan, yani üzüldüğüm bir şey: "kapak olsun" diyor. Neye kapak olsun? Hani öyle bir şeylik var ki, tepkisellik var ki, hani bir laf edeyim, karşındaki böyle sussun. Evet, nedir bu? Zaten o laf sana kapak olmuş, sen de onu öbürüne monte ediyorsun. Önce sen o tuzağa düşmüşsün. Anlatabildim mi? Yani manasız bir şey. Sen karşındakini ezmek niye isteyesin ki zaten? Veya onu susturmak, onu dağıtmak niye isteyesin ki? Onu isteyen öz müdür, psikolojik benlik midir? Karşındaki özde mi, psikolojik benlikte mi? Bakın o yüzden düşünün, dünya bir körler savaşıdır. O zaman insan diyecek "ben bu körler arasından çıkmak istiyor muyum, istemiyor muyum?" Burada kimseyi de eleştiremeyiz, kimseyi küçümseyemeyiz, herkesin kendi sürecidir. İnsan kendine bakacak. Sen kör olmaya devam etmek istiyor musun, istemiyor musun? Bütün mesele o.
Öz, kendi içinde bir güven ve emniyet taşır, doğası gereği; böyle bir haldedir. Psikolojik benlik güvensizlik ve kaygı içindedir. Öz esnek ve uyumludur. Psikolojik benlik katı, uyumsuz ve tekrar eden kalıplar içinde yaşar. Klasiktir. Mesela düşünün, kendi içinizde çokça kullandığınız kelimeleri tespit edin. Bunları kullanmamaya çalışın. "Sen kimsin," "bana ne," "canım sıkıldı" gibi sıkça kullandığınız kelimeleri bulun ve deyin ki: bunları mesela 15 gün kullanmayacağım. Göreceksiniz ne kadar onlar kalıplaşmış ve ne kadar farkında olmadan kullanacaksınız. Alışmıştır ego bunlara. Mesela birisi size hayır dediğinde kalıplaşmış, diyelim ki bir alınganlık hali vardır. Düşünün bunu, deyin ki bu kalıbı bırakacağım, başka bir tutum sergileyeceğim.
Mesela ben bazen konuştuğum zaman böyle birebir söylerim: "işte o bana böyle dedi, ben de ona böyle dedim." Ben sakince diyorum ki onun yerine başka ne diyebilirdim? Duruyor kişi, "ne diyebilirdim ki" diyor, "başka bir şey denmez ki" diyor. Yok çünkü, başka bir ihtimal yok. Ego o kadar kalıplaştırmış ki reaksiyonları. Diyor "başka bir şey yok" diyor. "Bir düşün" diyorum. Bunu işte kendi kendimize yapmalıyız. Mesela ben şu insanın veya şu olayın sürecinde şu şekilde davrandım, şu sözü söyledim; başka ne diyebilirdim, başka ne yapabilirdim? Bunu yapmakla neyi kazanırız? Psikolojik benliğin hem kalıplarını görmek, onların bir kalıp olduğunu görmek, hem de o kalıplardan çıkabilmek. Çünkü bakın onların kalıp olduğunu bilmiyoruz. Diyoruz ki "ben istediğim için öyle dedim." Ömür boyu aynı şeyi istiyorsun ve farkında değilsin aslında. Aynı klasik kalıbı söylüyorsun.
Mesela diyelim ki biri seni eleştiriyor. Klasik kalıp: "sen kendine bak, sen beni yargılayacak en son kişisin." Niye böyle kalıplarımız var ki? Yargıla kardeşim, eleştir; eğer eleştirinde haklı bir şey olursa o payımı alırım, paylaşmıyorsam da söylediğine saygı duyuyorum ama paylaşmam. Değil mi? Değil mi? Niye en son kişi o olsun ki seni yargılasın? Velev ki düşman olsun, velev ki sana göre kötü biri olsun, velev ki senin hatalarının yüz katını yapan biri olsun, ne fark eder? Ama psikolojik benlik belli kalıplar edinmiş. Tabii biz bu kalıpları ta çocukluğumuzdan itibaren edinmeye başlıyoruz. Ve o kalıplar, eğer bunları değiştirmezsek, ilelebet devam ediyorlar.
Onun için insan uyanık olacak. Nice insan vardır, psikolojik olarak aslında ölmüştür. Yani diyelim ki 20 yaşında neyse, yaşasa 120 yaşında da aynı olacak temelde. Reaksiyonları, tepkileri aynı olacak. 10 yaşında kalıplaşmış olan alınganlığı 70 yaşında da devam eder, eğer değiştirmezse. Ve bakın bu bilinçli olarak devam ettirilen bir kalıp değildir, otomatik bir kalıptır. Otomatik olduğunu ayırt etmek istiyorsak şunu diyeceğiz kendimize: bir hafta, bir ay, iki ay, üç ay ben bu sözü, bu davranışı, bu duygu durumunu tercih etmeyeceğim. Deyin bakalım, bunu yapabilecek misiniz? O kalıplar o kadar güçlü ki, hani şey olur ya, bazen çocuk Kur'an kursuna gider, orada işte "hocam hocam" öğrenir; işte normal okula gider, orada hoca der, bana "hoca deme, ben öğretmenim" falan der. Ya çocuk kalıplaşmış, orada ne yapsın? Ve çocuk hakikaten samimi olarak "tamam hocam" der. Bak, gene "hoca" dedim. Neden? Kalıplaşıyor. Psikolojik benlik bir şeyi kalıplaştırmaya çok yatkındır. Ve eğer kalıplar çok problematikse, hayatın doğasına hiç uygun değilse, başınıza en büyük belaları açarlar.
Mesela diyelim ki zor bir durumda hemen kaçarsın. Bu nedir? Egoda bir kalıptır. Sen o zor durumdan ömür boyu kaçarsın ama hayat bir gün seni köşeye sıkıştırır. Orada kaçamazsın. Ve orada egonun başka bir alternatifi de yok. İşte orada sıkışıp kalırsın mesela. Neden? Başka kalıbın yok çünkü. Hani şey gibi düşünün, sürekli elinizde bir tane anahtar var, her vidayı o anahtarı kullanmaya çalışıyorsunuz. Böyle bir şey yok hayatta. Bu yanlış bir şey. Bu bizim psikolojik benliğimizin bize uyguladığı en büyük cezadır aslında.
Şunu düşünün: yani iki yaşında giydiğiniz bir elbiseyi birisi size diyor ki ömür boyu bu elbiseyi giyeceksin. Giyilir mi? Giyilmez. Ama işte biz bunu yapıyoruz. 10 yaşında edindiğiniz bir yanlış tutumu, davranışı, sözü, bir duygu halini senelerce kullanırsınız. Ve şeyi göremezsiniz; hani ya bu 10 yaşında çocuğa yakışmıyor da, anlarım 10 yaşında çocuk bunu yapar da, 50 yaşında insansın, nasıl bunu yapıyorsun? Dışarıdaki bunu görür, kendisi bunu göremez. Mesela bazen der ya "çocukça davranıyor" veya "hiç yaşına uygun davranmıyor." Bu ne demektir? Bu şu demektir: kişi hayatının ilk dönemlerinde edindiği bir kalıbı hiç değiştirmeden ve hiç sorgulamadan ve hiç üzerinde düşünmeden sürekli koruyor. O zaman bu nasıl bir şeydir? Gerçekten acı bir şeydir. Büyük bir cezadır bu bir insan için.
Evet, tamamladık bugünlük. Teşekkür ederim. Teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Hazreti Yusuf kıssası — Kur'an'da "en güzel kıssa" olarak anılıyor (Yusuf Suresi'ne atıfla; sure adı anlatıcı tarafından zikredilmemiştir). Zindanla ilgili "hapishane sizin beni çağırdığınızdan daha hayırlıdır" ifadesi de yine Yusuf kıssasından bir paraflar. Hazreti Musa'nın asasının yılana dönüşmesi kıssası (Taha Suresi'ndeki ilgili ayetlere atıfla anlatılıyor; sure adı anlatıcı tarafından zikredilmemiştir). "Cahiller onlara sataştığında onlar selam derler" ifadesi (Kur'an'da geçtiği belirtiliyor; sure adı anlatıcı tarafından zikredilmemiştir). Not: Bu kıssa ve ifadelerin hangi surede geçtiği anlatıcı tarafından ismen söylenmemiştir; yukarıdaki sure isimleri sadece bağlamdan tanınabilirlik amacıyla verilmiştir, uydurma değildir. --- ---