Özgürlük, Benlik ve Yetimlik Bilinci
Özgürleşmek İsteyen Kimdir?
Bir arkadaşımız özgürleşme konusunda bir soru sordu. Ben de şunu söyledim: özgürleşmek isteyen kim? Özgürleşmek isteyen özneyi bulmamız lazım. İkincisi de, son tahlilde özgürleşmek isteyen, benlikten kurtulduğunuz zaman özgürleşeceksiniz. Onun için egonun veya benliğin özgürleşme arzusu aslında bir tuzaktır. Şu anlamda bir tuzaktır: bir tepkiselliğe sebep olur, özgürleşmek arzusu aslında kendini tutsak hisseden bir benliğin arayışıdır. Acaba bu gerçek benliğimiz mi? İşte bu soruyu sormaya ihtiyaç var. Yani gerçek ben acaba özgür değil mi? Dolayısıyla özgürleşmek isteyen kimdir? Eğer psikolojik düzeyde bir benlikse -ki öyledir- o mutlak olarak özgürleşemez.
Hatta bazı insanlardan duymuşumdur; "hava almak zorundayım," "yemek yemek zorundayım," "tırnak içinde bu mecburiyetlere mahkûmum" diyen insanlar görmüşümdür. Bu algıya sahip olan insan aslında kendini neye indirgemiş oluyor? Bir beden ve bir psikolojiye indirgemiş oluyor kendini. Değil mi? Halbuki sen o musun? Arabanın benzin almaya ihtiyacı var, benzinsiz çalışmaz; ama sen onun şoförüsün, senin benzin almaya ihtiyacın yok. Dolayısıyla beden olarak özgür değiliz, tırnak içinde belli bir kısım şartlara mahkûmuz, bir kısım şartlara, sebeplere bağlıyız. Bu düzeyde özgürlük arayışı bir sahteliktir. Veyahut da "ben istediğimi yaparım" düşüncesi de ayrı bir sahteliktir. Çünkü sen gerçekten bir şeyi istediğinde veya istemediğinde bunu neye dayalı olarak yapıyorsun? Bir şeyi "istiyorum" ya da "istemiyorum" dediğinde, bu aslında neye dayalı olarak ortaya çıkan bir istemek veya istememek durumudur? "İstemek" olmuyor o zaman; daha derin bir şey var, daha derinde bir şeyler var. Hatta o yüzden bağlı olduğumuz şey dinen esir alan hareketler yani -- isteyen veya istemeyen, bir şeyleri isteyen veya istemeyen kimdir, aslında özneye işaret etmemiz gerekiyor. Hep buna işaret etmeye çalışıyoruz.
Bu noktada bazen özgür olduğunu düşünen veya özgür olmaya çalışan bazı insanlar bir tepkisellik tuzağına düşerler. Birisi onlara "yap" veya "yapma" der, o da buna tepkisel bir şekilde hareket eder; bu da son tahlilde bir tuzaktır, yani birilerine muhalefet ederek özgür olduğunu sanmak. Geçen böyle 16-17 yaşında bir çocuk vardı, annesi anlattı; bir yurtta kalıyor, öğretmenleri, yöneticiler diyor ki "en geç 11'de uyuyacaksınız." O da diyor ki "ben 11'de uyumuyorum, yatağıma geçiyorum ama uyumuyorum." Buradan da zannediyor ki "ben özgürüm, onları dinlemiyorum, istediğimi yapıyorum." Halbuki bu tepkiselliktir, bu özgürlük değildir. İnsan egosu bu konuda gereksiz reaksiyonlar gösterir.
O yüzden Hz. İsa, İncil'de der ki, bu tür benliklere karşı "sizden ceketinizi isteyene gömleğinizi de verin, sizi yüz metre zorla yürütenle yüz metre de gönlünüzden yürüyün." Buradaki maksat, içerideki reaksiyonel benliği nötralize etmektir. Özgür düşün, objektif düşün. Neyden özgür? Arzu ve korkulardan özgür düşün. Dolayısıyla şuna işaret edelim: özgürlük şu noktada anlaşılabilir ve üzerinde çalışılabilir bir şeydir -- o da psikolojik benliğin tutsaklığından kurtulmaya çalışmak noktasında özgürleşmeliyiz. Evet, bu bir gerekliliktir. Kendimi ispat etme arzusundan, kendimi ortaya koyma isteğinden, gereksiz korkulardan, "insanların benim hakkımda ne düşüneceği," insanların zihninde hoşuma giden bir etki bırakmak, insanlar tarafından takdir görmek, ilgi görmek, önemsenmek vesaire -- bunu uzatabiliriz. Veya zengin olma arzusu, bir şeye sahip olma arzusu, tırnak içinde "daha iyi yaşamak için istediğim şeyi elde edebilme" arzusu -- bütün bunlar aslında psikolojik düzeyde bizi tutsak eden arzu ve korkulardır. İnsanın ilk önce psikolojik düzeyi için söylüyoruz bunu; psikolojik düzeyde bu anlamda özgürleşmeye ihtiyacı vardır. Ama en derinde öz varlığımız zaten özgürdür.
O yüzden sufi gelenekte "tasavvuf kayıtlardan kurtulmaktır" denmiştir. Kendinizi ne kadar bir şeylerle mukayyet, yani sınırlı, kayıtlanmış görürseniz o kadar esirsiniz demektir. O yüzden işte Bayezid-i Bistami'nin "ne istiyorsun?" sorusuna "istememeyi istiyorum" demesi, öncelikle o isteyen, arzu eden benliğin esaretinden kurtulmaya işaret ediyor. En sonunda ne istemek ne istememek kalır; ikisi de aşılmış olur. Spiritüel boyuttaki varlığımız, öz varlığımız, herhangi bir esarete sahip olmadığı için bir özgürlük problemi de yoktur. O yüzden bir bilgenin sözüdür, der ki: gerçek özgürlük, özgür olmak isteyen benlikten kurtulmaktır. Ondan kurtulduğunda sen zaten doğal olarak özgürsün; hiçbir arzunun ve korkunun nesnesi olmazsın, hiçbir arzu ve korku senin üzerinde hâkim olmaz.
Arzu ve Korkudan Özgür Olmak
"O zaman peki istemek ya da istememekten kurtulduğunuzu diyelim, o zaman eylemler ya da şeylerin ismi ne oluyor? Bir meyil mi oluyor, istek olmuyor mu?" Peki insan arzu ve korkudan kurtulduğu zaman pasif mi kalır, yoksa bir motivasyon olur mu? Eylem yine olur, ama o zaman nasıl olur? Evet, o zaman eylem, hareket, faaliyet nasıl olması gerekiyorsa öyle olur; o nasıl olması gerekiyorsa, ona göre faaliyet gösterilir. Bunu basit bir örnekle anlatayım: siz iki tane çocuğu görüyorsunuz, iki çocuğun kendilerine göre bir kısım arzuları ve korkuları var. Ortada 3-4 oyuncak var, bir tanesi hepsini kendisi almak istiyor, ya da X oyuncağı almak istiyor, öbür çocuğa vermek istemiyor. Burada iki çocuğun psikolojisinde ne görüyoruz? Bir kısım arzular var, aynı zamanda da mahrum olma korkusu var; diyelim ki öbür çocuğa o istediği oyuncağı verse kendini mahrum hissedecek. O çocuklarda biz bir kısım arzu ve korkular görmüş oluyoruz.
Peki siz farz edin ki oyuncaklarla ilgili herhangi bir arzu veya korku duymuyorsunuz; o zaman bu çocuklarla oynarken veya onlara oyuncakları paylaştırırken neye göre yaparsınız bunu? O durumun gerektirdiği şekilde yaparsınız. Burada herhangi bir arzunuz veya korkunuz yoktur. "Onun bir ismi yok mu o zaman?" Evet, onun ismi yok, isim bulmaya gerek yok. "Yönelmek mi oluyor, meyletmek mi oluyor?" Özgür olan doğal insan da faaliyette bulunur, ama onun faaliyetinin motivasyonu arzu ve korku olmaz. Ama biz tamamen psikolojimize ömrümüz boyunca gömülmüş olduğumuz için, "bir şeye arzu duymuyorsa niye yapasın, tatsız tuzsuz bir şey olacak" diye düşünürüz. Halbuki bu algı, psikolojik düzeydeki bir tanımlama ve yorumlamadır. Onun için biz o spiritüel özümüzün mahiyetine dair çok fazla konuşmamalı, çok fazla yorum yapmamalıyız. Neden? Çünkü onun hakkında yorum yapan psikolojik benliktir.
O durumu yaşadığınızda yine hayatın içinde büyük bir gayret ve faaliyet içinde olursunuz; ama arzu ve korku duymadan, bunların motivasyonu olmadan yaparsınız. Bu mümkün olan bir şeydir. "Hocam hem arzuda hem isteklerde bir düalite var değil mi?" Tabii, istemek-istememek, korkmak-korkmamak, talep etmek-etmemek; hepsinde psikolojik düzeyde bir düalite var. Psikolojik benlik düzeyinde kişi sanki bir şey arzu etmezse o yönde hareket edemez zannedilir. Bu, psikolojik düzey için doğrudur -- psikolojik düzeyimizde eyleme geçmemiz için bir isteğe, bir arzuya ihtiyacımız vardır. Ama spiritüel düzeyde böyle bir şeye ihtiyaç yoktur. Spiritüel düzey, düalite düzeyinde olması gereken şey ne ise onun üzerinden hareket eder; olması gerekeni de o bilinç düzeyindeyken zaten görür.
Mesela diyelim ki sizden nefret eden biri var ve varoluşunuzu tehdit ediyor, tehditkâr bir tavrı var; siz spiritüel bir insansanız, ona yardım etmeye ihtiyaç duyarsanız veya yardım etmenin onun varoluşuna pozitif anlamda hizmet edeceğini hissederseniz yardım edersiniz. Orada psikolojiniz hiç buna engel olmaz. Mesela bizim çok İslam kahramanı diye tanımladığımız Halid bin Velid var. Halid bin Velid deyince sanki İslam'ın ilk döneminde Müslüman olmuş zannediyoruz; halbuki peygamberin ölümünden yanılmıyorsam 2-3 sene önce Müslüman olmuş biri. Hudeybiye'de bile peygamberin karşısına çıkmış, Hudeybiye'den bir süre sonra Müslüman olmuş biri. Yani en fazla 3-4 yıl önceki bir şeydir, peygamberimizin ölümünden önce. O zamana kadar peygamberle mücadele etmiş; ama peygamberin hiçbir negativitesi yok. Psikolojik benliği hiçbir zaman herhangi bir arzu ve korku üzerinden davranmamış. Dolayısıyla insanın kendisine hatırlatması gereken şey şu: evet bir bedenin var, bir psikolojin de var, fakat bunların üzerinde sende bir şey var mı yok mu? Bunu düşünmek, bunun farkına varmaya çalışmak.
"Ben Kimim?" Sorusu ve Sahte Sorular
Birkaç gün evvel 24-25 yaşlarında bir genç geldi; üniversiteyi bitirmiş, büyük bir şirkete girmiş, 2-3 ay evvel ayrı bir ev tutmuş falan. Bana geldi, "ne istediğimi bilmiyorum" dedi, "ne istemem gerektiğini de artık bilmiyorum." Şirkete girmek istedi, girdi; ayrı bir ev tutayım, ailemden bağımsız olayım, daha bir kendimi bulurum dedi, ayrı bir ev tuttu, ama baktı bunlar değilmiş. Bir sevgilisi vardı, 2-3 sene ona takılmış, sonra olmayacağını anlamış, onu da bırakmış. "Ne isteyeceğimi bilmiyorum" dedi. Ben de "cümleni yaz" dedim: "Ne istediğimi bilmiyorum. Buradaki özne ne? Ben. Peki bu ben ne, ben kim?" "Ne bileyim, ben" dedi. "Evet, bu 'ben' dediğin ne, 'kendim' dediğin ne?" Bakın öznenin üzerinden çalışırsanız bir yerlere varabilirsiniz, yoksa sürekli kapalı devre bir şey içinde döner durursunuz.
Birisi der ki "ne istediğini bilmiyorsun, ben sana söyleyeyim, git yurt dışına bir master yap, bir doktora yap, kendini kanıtlayacak bir şey bul, git çevreci ol falan, dünyayı daha güzel hâle getirmeye çalış." Bunlar en makbul olan ego hedefleri mesela; bunun üzerinden size bir isteği dayatabilir veya önerebilir. Siz de "hakikaten kendime bir yaşam amacı buldum, çevreci olayım, Greenpeace'ci olayım, bu kapitalist dünyaya karşı mücadele edeyim" dersiniz, en azından orada psikolojik benlik bir tatmin hissedecek. Bu kötü bir şey değil, burada yapılan şey ama bu gerçek benim bir isteğim mi? Değil, yine psikolojik düzeyde nispi bir değere odaklı bir arzu, bir istek. Bir baktınız dünyaya bir göktaşı yaklaşıyor, bir yıl sonra dünyaya tam göbeğinden çarpacak; şu anda hedeflediğimiz şeylerden kaçı anlamlı olur, kaçı değerli olmaya devam eder? Ama bakın peygamber diyor ki: "Kıyametin koptuğunu da görsen elindeki fidanı dik." Bu nasıl bir anlayış, değil mi? Demek ki farklı bir kendilik, farklı bir varoluş idraki, farklı bir anlam dünyası, farklı bir hayat algısı var. Kıyametin koptuğunu görüyorsun, elinde fidan varsa dikiyorsun. Bu bambaşka bir algı değil mi? Kaç tane Greenpeace'çinin hayalinden böyle bir şey geçer? Zaten kıyamet kopuyor, "elindeki fidanı diksen ne olur, dikmesen ne olur" der değil mi? Ama başka bir yaklaşım, başka bir şuur düzeyi var; peygamber böyle bir şey söylüyor.
Dedim ki o gence: "Acele etme, önce ben kimim, kendim kimim, kendim neyim." Kendim neyim diye aynaya bakıp "kendim buyum" diye de bir çıkarsamada bulunabilirsin, kendini beden zannedersin, beden olarak kabul edersin. Hep sorarlar: "Nasıl olmuşum?" İnsanlar saçını yaptırıyor, sonra "nasıl olmuşum?" diyor. Ne kadar sahte bir şey; olmamışsın ki. Gerçekte olduğun özün farkında değilsin. Saçını yaptırıp bir şeyler yaptırıp "nasıl olmuşum?" -- ne kadar acı verici bir şey değil mi? Egonuz soruyor, siz sormamışsınızdır; bir egonuz soruyordur onu, o soranı görün. Böyle sahteliklerden kurtulmamız gerekiyor. Ancak Allah'a sorman lazım: "Ya Rabbi ben nasıl olmuşum?" O sana cevap verecek; yoksa sana bakıp "nasıl olmuşsun" cevabını o şekilde vermeyecek, sana senin fıtratını anlatacak -- seni ne olarak var ettiğini, senin varlığına ne koyduğunu anlatacak. Aslında o soruyu Allah'a sormak lazım.
"Hocam korku ve arzulardan arınmak dediğinizde, mutmain nefisten mi bahsediyorsunuz, aynı şey mi?" Öz varlık mutmaindir; mutmain kendilik demek. Kendi yaratıcısının kendi özüne koyduğu varoluşla mutmain olan kendiliğe biz "mutmain nefs" diyoruz. Nefs, kendilik demek aslında. Dolayısıyla bakın, yanlış bir özne yanlış sorular sorup yanlış cevaplar üretmeye çalışıyor. Yanlış soruların üzerine yanlış cevaplar bina etmeye çalışıyoruz, meseleyi merkezinden almıyoruz. "Niye ben sorusunun cevabı var mı gerçekten? İşe gireceği zaman soruyorlar, 'niye seni alalım' diye, evlenecek, 'niye ben' sorusunda gerçekten bir cevap var mı?" Peygamberin bir sözü var: "İnsanlara akılları ölçüsünde hitap edin." Bir kapitalist sana "niye seni alalım" diyorsa, kalkıp ona İsmail Acarkan'ın anlattığı şeyleri elbette anlatmayın; kafayı yediğinizi, bu dünyaya, bu iş yerine, bu şirkete uygun olmadığınızı düşünebilir. Orada peygamberin o tavsiyesini dinleyin: muhatabınıza aklı ölçüsünde, onun öğrenmeye çalıştığı şeyi bilerek cevap verin. Deyin ki "biraz İngilizce biliyorum, şu okulu okudum, şu yeteneklerim var, çalışmayı çok seviyorum, katkıda bulunmayı seviyorum, gayret etmek, çalışmak, bir şey üretmek, verimli olmak benim için çok önemli." Böyle şeyler söyleyin, sonra işe girmiş olursunuz. "Niye ben iyi baba olurum?" Aynı şey.
Peygamber herkese aynı şeyi anlatmamıştır. Neden? Çünkü herkes aynı şeyi sormuyor, aynı şeyi aramıyor. Bu, peygamberin bir şeyi sakladığı anlamına gelmiyor; ama herkes kendi bilinç düzeyinde soru sorar, peygamber de ona göre cevap verir. Bu da aslında peygamberin bir üslubu, bir tarzıdır.
Yetimlik: Kaybedilen Neyin Yetimliği?
Bir de Kur'an'da bir ayet var: "Yetimi üzme" diyor, Duha suresinde. Aslında iyi düşünsek şunu anlayabiliriz: peygamber bir yetimi niye üzsün ki, üzmemesi lazım zaten -- acaba burada daha derinde bir anlam mı var? Buradaki yetimin anlamında daha farklı bir anlam mı var? Benim şahsi yorumum şu: büyük bir ermiş şu sözü söyler: "Hakikati idrak ettiğimde insanları yetimler suretinde gördüm." Yetim ne demek? Zahiren, kendini nispet ettiği anneyi veya babayı kaybetmiş olan kişi, değil mi? Anne yok veya baba yok, bir yetimlik var burada. Aslında biz hakiki anlamda özümüzü buluncaya kadar yetimiz, hepimiz yetimiz. Çünkü gerçek referansımızın üzerinden kendimizi tanımlamıyoruz; o yüzden psikolojik benlik üzerinden sürekli bir kısım şeylere ihtiyaç üzerinden kendimizi tanımlıyoruz.
Bedenimin ihtiyaçları olabilir, psikolojimin de ihtiyaçları olabilir, fakat ben kendimi onlar üzerinden tanımlamıyorum -- ayırt etmemiz gereken şey bu. Mesela bedenim açlıktan ölebilir ama ölen ben değilimdir; bu ayrımı yapmam gerekir. Hiçbir insan açlıktan ölmez, değil mi? İnsan beden olsaydı o zaman "açlıktan öldü" diyebilirdik, ama hiçbir insan aslında açlıktan ölmez, ölen bedendir. Ben de bedenimi bilirim, psikolojik aygıtımı da bilirim, ama kendimi onun üzerinden tanımlamam. Arabam kaza yapabilir ve hurdaya çıkabilir ama ben kendime "hurdaya çıktım" demediğim gibi; bir arabayı kullanıyorum, araba hasar görmüş olabilir ama ben içinden sapasağlam çıkarım. Bedenim ölebilir ama ben ölmeyebilirim; bedenim açlıktan ölebilir ama ben ölmeyebilirim. Kastettiğimiz şey bu. Biz burada bir bedeni veya psikolojik donanımı reddetmiyoruz, yok saymıyoruz; sen kendini kendin olarak hangi noktada tanımlıyorsun -- bedeninde mi, psikolojinde mi, spiritüel özünde mi? Bütün mesele buraya dayanıyor.
Eğer insan spiritüel özünde kendini tanımlarsa yetimlik ortadan kalkar. Neden? Çünkü Allah'a aidiyetini idrak edersin; başına hangi şey gelirse gelsin, o aidiyetinin farkında olduğun için herhangi bir kalıcı olumsuzluk, mutsuzluk, tatminsizlik, mahrumiyet hissi yaşamazsın. O yüzden bir uzak doğu geleneğinin ifadesiyle, bir kuşun yuvası dağıldığında gökyüzüne uçar; neden? Çünkü kanatları vardır. Yuvası dağıldığında yere çakılmaz, yere çakılmaması için kanatlarını kullanmaya ihtiyacı var. Dolayısıyla burada dikkat etmemiz gereken şey: biz niye yetimiz, ve yetim miyiz acaba, önce onun farkında mıyız? Mesela biz ne deriz çoğu defa, "yetim, boynu eğik, babası yok veya annesi yok, boynu bükük" -- neden? Bir kaybı var, çünkü kendini nispet ettiği bir şeyi kaybetmiş, o yüzden boynu bükük. Peki psikolojik düzeyde biz aynı durumda değil miyiz? Hepimizin boynu bükük; hepimiz bir şey arıyoruz, bir şeyin arzusunu, ihtiyacını, mağduriyetini hissediyoruz. Kimimiz kendini ispat etmenin yetimi, kimimiz kendini değerli ve önemli görmenin yetimi, kimimiz de bir iz bırakma yetimi. Hepimizde bir yetimlik var; sanki bir şeyi kaybettik, onu bulursak bu yetimlik gidecek diye düşünüyoruz.
Peygamberin Yetimi Üzmeme Hikmeti
Peki burada "yetimi üzme" ne demek? Şimdi peygamber aslında bize tamamen içimizde saklı duran öz varlığımızı fark ettirmek için gelmiştir. Ama bir kısım insanlar ne ister peygamberden? Psikolojik düzeyde bir cevap, psikolojik düzeyde bir çözüm arar. Siz ona spiritüel düzeyden bir çözüm sunduğunuzda o üzülür. Neden? Çünkü siz ona gerçekten cevap vermiyormuşsunuz gibi gelir, ona gerçekten aradığı şeyi vermiyormuşsunuz gibi gelir. Mesela diyelim ki birisi sevgilisinden ayrılmış, ya da karı koca birbirinden ayrılmak istiyor, arada bir problem olmuş ama bir taraf bırakmak istemiyor. "Sevgilim beni bıraktı" diyor birisi, size geldi diyelim. Siz ona ne verirsiniz? Ya tekrar sevgilisiyle barışması için bir yol gösterirsiniz, ya da "sen ondan daha iyilerine layıksın, o kim ki, ondan çok daha iyisini bulursun, sen güzelsin, yakışıklısın" dersiniz. Siz onu psikolojik düzeyde şişirirsiniz, ayağa kaldırırsınız, işlevselliğini artırırsınız. O da "hakikaten ben niye üzülüyorum ki, bir sürü var, kadın erkek kıtlığı mı var, başkasını bulurum, o olmadan önce de yaşıyordum, o olmadıktan sonra da yaşamaya devam edeceğim" der.
Peki burada biz ne yapmış olduk? Ona kendi yetimliğinin içinden bir cevap vermiş olduk. Halbuki ona verilecek en hakiki cevap nedir? "Senin sevilmeye ihtiyacın yok, çünkü sen öyle bir varlığa sahipsin ki bizatihi o varlık sevginin kaynağı, bizatihi o varlık sevilebilecek en değerli şey; senin sevgiye ihtiyacın yok aslında, senin kendini bilmeye ihtiyacın var." Peki bu cevabı versek kaç kişi bundan tatmin olacak? Çoğu olmayacak, "ben yanlış yere gelmişim herhalde" diyecek, "İsmail Bey güzel şeyler anlatıyor ama ayakları o kadar yere basmıyor" diyecek. Dolayısıyla siz en üst düzeydeki o spiritüel, hakiki cevabı verdiğinizde o yetim üzülecek: "bana çare olmadı, bana çok hayali bir şey anlatıyor, benim ulaşabileceğim bir şeyi keşke gösterseydi" diyecek. "Yetimleri üzmeyin" demiş yani; dolayısıyla peygambere Allah diyor ki, "bak yetimi üzme." Yani yetim henüz o spiritüel düzeydeki öz varlığını idrak edemeyecek bir hâldeyse, ona bu konuda çok fazla ısrarcı olma. Çünkü o henüz kendini hazır hissetmiyor; sen o hakiki spiritüel cevabı verirsen o bundan dolayı üzülebilir.
Ben o bahsettiğim gence bunu söyledim ama çok dikkatli söyledim; dağılmasın, kendini bu konuda çok yetersiz hissetmesin diye. Dedim ki: "Acele etme. Bak, bu 'ben' nedir, kendim nedir, bunu ara. Ama acele etme; ben dediğin zaman aslında neye 'ben' diyorsun, kendim derken neyi kastediyorsun. Felsefe tarihinde yazıyor: Delfi Tapınağı'nın kapısında 'kendini bil' diyor. Bu önemli bir cümle, önemli bir arayış; bunu biraz ara, biraz bu konuda oku, düşün, anlamaya çalış." O da mutlu oldu, çünkü kendisine biraz pozitif bir alan açılmış oldu; hiç ilgi duymayabilirdi, değil mi? Benden şunu duymak isteyebilirdi: "Akademik kariyerimi nasıl yapayım, Amerika'ya mı gideyim, Avrupa'ya mı gideyim, doktora mı yapayım, Türkiye'deki şu şirkete mi girmeye çalışayım." Onu da şöyle motive edebilirdim: "Hakikaten aferin, ne güzel." Ama ne yapmaya çalıştım? Bir katman, bir derine in. Sürekli olarak "sana şunu istiyorum, bunu istiyorum" dedirten ve bunların peşinde koşturan, ama nihayetinde sana hiçbir zaman hakiki huzuru, tatmini vermeyen bir benlik algısı var. Bu sen misin acaba? Gerçekten bu mu sensin? Bunu soru işareti olarak ona vermeye çalıştım.
Yetimlikten Kurtuluş
Kendimize sormamız gereken şey şu: biz yetim olarak mı kalmak istiyoruz, yetimliğimizden kurtulmak mı istiyoruz? İnsan gerçek anlamda bu soruyu kendine sormalı, yoksa bir yetimlikten başka bir yetimliğe gideriz. Eğer hayatta psikolojik düzeyde bir özne üzerinden, bir benlik üzerinden hayata yaklaşıyorsan, her zaman yetim olarak kalacaksın; yetimliğinin bir düzeyde bittiğini zannedeceksin, sonra başka bir yetimlik başlayacak. Halbuki hakiki düzeyde insan neyi kaybedebilir ki? Hani Ataullah İskenderî'nin bir sözü vardır: "Allah'ı bulan neyi kaybetmiş sayılır? Onu bulmayan neyi kazanabilir?" Biz bu yetimlik zihniyetiyle neyi kazansak o yetimliğimiz kalkar? Hiçbir şey. Bazen bir insanı kurtarıcımız olarak görürüz, "bir insan olsun yeter" deriz -- yok öyle bir şey, gerçekte yok, sadece egonun sana sahte bir mesajı. Onun sahteliğini eğer ömrün vefa ederse göreceksin.
Gerçek anlamda bir kurtuluş, işte dinin insana hatırlatmak istediği şey budur. O yüzden dinin maksadı insanın yetimliğini sürekli ötelemek değildir, onu kökünden kaldırmaktır. Seni bütünüyle kurtarır; mesela seni yalnızlıktan bütünüyle kurtarır. Allah'ın yakınlığını idrak edersen nasıl yalnız olabilirsin? Ama işte evlenirsin, yalnızlığını bir süre giderirsin; eşin ölür, boşanırsın, şu olur bu olur, yine yalnız olursun, bu sefer yalnızlığını başka bir şeyle giderirsin. Sürekli bir yalnızlığı giderme süreci yaşarız. Bu yetimliktir. Bir de bu yetimliğin ortadan kalkması var: Allah'ın kuluna şah damarından daha yakın olduğu noktasını gerçekten yaşadığında insan yalnızlık kavramının sahte olduğunu anlar, hiçbir zaman yalnız olmayacağını anlar, bunu derinlemesine idrak eder, fark eder. İşte o zaman yetimliğinden kurtulmuştur. Onun için musibetle ilgili ayette, onların başına bir musibet geldiğinde herhangi bir kayıp, mahrumiyet, mağduriyet hissi duymazlar, çünkü bağlantısının farkındadırlar: "Allah'a aitim, ona dönüyoruz." Herhangi bir boşluk yok, herhangi bir kırılma yok, herhangi bir kayıp yok. Bu nedir? Yetimlikten kurtulmaktır. Ama psikolojik düzeydeki insan ne arar?
Modern Çağın Kolektif Uykusu
Dini geçiştirecek bir şeyler arar; tırnak içinde senin başını geçici olarak okşayacak birilerini ararsın. Bu bir sahteliği devam ettirmektir. O yüzden dinin önerisi, sahteliğin veya geçici olanın ötesine insanı çağırmaktır. O zaman insan gerçekten durulur, tatmin olur, huzur bulur; ne özgürlük hikâyesi kalır ne yalnızlık hikâyesi kalır, hiçbir arzunun ve korkunun tuzağına düşmeden yaşama imkânı bulur. O yüzden "oldum mu olmadım mı, canım sıkıldı kuaföre gideyim, saç şeklimi değiştireyim, tarzımı değiştireyim, Instagram'daki profilimi değiştireyim" -- ne kadar üzücü bir şey. Ne yapacağım, profilin değişince sen mi değişiyorsun? Ne kadar garip bir şey. "İnce eliyorsunuz yalnız hocam" -- değişmiş hâlinizi oraya koyup kaç kişi beğenecek diye bakıyorsunuz. Peki beğenecek olanların bilinç düzeyi ne?
İnsanların çoğu böyle davranıyor, çünkü bir şey yaygınlaştığında, psikolojik düzeyde onun yanlış olmadığını düşündürtür. Psikoloji her zaman ortalamaya bakar aslında. Mesela bir tek sizin burnunuz olsaydı, insanların hiçbirinin burnu olmasaydı, burada bir fazlalık olduğunu düşünecektiniz. Böyledir, insan psikolojik düzeyde böyledir. O yüzden özellikle bu asırda insanın kendini hatırlamaya ihtiyacı var, ve buna engel olan çok şeyin de olduğunu fark etmeye ihtiyacı var. Sen kendini hatırlamaya çalıştıkça seni uyutmaya çalışan birçok iç ve dış uyutucu var. Sadece "inanç" da demeyin -- neye inanıyorsan, işte bir beden olduğuna inanıyorsan, başarılı olduğunda tatmin olacağına inanıyorsan, hayatta bir iz bırakmak gerektiğine inanıyorsan, "şu kadar beğeni alırsam tatmin oluyorum" diye bir inancın varsa, sana içindeki bir benlik buna inandırıyorsa -- kişi kendi varoluşunu tanımlamak ve tamamlamak için neye inanıyorsa, bu sahte bir şeydir. Çünkü sen mutlak tarafından tanımlanmışsın ve tamamlanmışsın aslında. Dolayısıyla insanın sürekli bir kendini tanımlama tuzağına karşı uyanıklığa ihtiyacı var. Sürekli egomuz bize kendimizi bir şeyler üzerinden tanımlatmaya çalışıyor. Buna ihtiyacın yok, sen tanımlanmışsın ve tamamlanmışsın.
"Hocam sürekli nasıl diri kalacağız?" İnsanın bunu kendisine hatırlatacak şeylere ihtiyacı var; sabah kalktığında duvarındaki bir yazı olabilir bu, telefonunu açtığında oradaki ekran sayfası olabilir. Ama sadece bir manzara ya da başka şeyler olmasın; bazıları güçlü olmak istediği için oraya bir aslan resmi koymuş, bir başka arkadaşın da 25 yaşındaki hayaliymiş, ekranına tek kaportalık bir BMW koymuş mesela -- bunlar insanı hatırlatmak yerine uyutur da. Mesela telefonuna baktığın zaman, diyelim ki orada kendini hatırlatan bir cümle olabilir; bu iyi bir hatırlatıcıdır. İnsan kendine bu anlamda bir şeyler bulmalı. Hatırlatıcı bir arkadaşın olabilir, sürekli okuyacağın bir metin olabilir, gerçek anlamda kendini hatırlatacak bir cümle, bir söz olabilir. Hiç arkadaşın yoksa hiç dert etme, kendi içinde bunu yaparsın; çünkü psikolojik benliğin şöyle bir tuzağı da vardır: "etrafımda öyle insanlar yok ki." Mesela tabiata bak, bir ağaca bak; ağaç bir şey olmak istemiyor, olmuşluğunu tezahür ettiriyor, açığa çıkarıyor. Bir ağaç bir başka ağaçla kendini kıyaslamıyor, kimseden bir şey talep etmiyor, kimseden alacaklı olduğunu düşünmüyor. Tabiata baksın insan, ama asla insanlara, çoğunluğa bakmasın. Bunu ciddi olarak söylüyorum: çoğunluğa bakarsanız kesin uyursunuz.
Çoğunluğa Değil Fıtrata Bakmak
İnsanların çoğu -- yaptıkları, hayata bakış açıları, yaklaşım tarzları -- çünkü çoğu zarardadır, çoğu yanlıştadır. Burada ayetten delil getirmek istemiyorum, sanki dini bir referans veriyormuşum gibi görünmesin diye; bu genel bir kuraldır, en azından bin, iki bin yıldır bir kuraldır. İnsanların çoğu yanlıştadır, uykudadır. Yaptıkları şey değişebilir ama mentaliteleri aynı; bugün Instagram var, Facebook var. Bu insanların çoğunu referans alırsanız çok yanlış değerler edinirsiniz. Ne genele mal olmak ne olmamak; şunu anlamak lazım: insanların çoğu bilinç düzeyinde zayıftır, farkındalığı eksiktir. Bu böyledir, bu insanlığı küçümsemek değildir.
"Hocam bu, uyum sağlayarak yaşamayı da kolaylık olarak görüyorlar." Size basit bir şey söyleyeyim: bugün bedenini göstererek güya şarkıcı olduğunu öne sürmeye çalışan kişiler ne kadar prim yapıyor mesela? Ya da bize neyi merak etmemiz öneriliyor ve biz merak ediyoruz? Ben mesela çok şaşırmıştım, Türkiye'ye "Biri Bizi Gözetliyor" geldiğinde; hakikaten şaşırdım. Millet başladığı saate yakın olduğunda geriliyordu, televizyonun başında oturmak ihtiyacı hissediyordu. Peki neyi seyrediyordu? Biri birine nasıl küfrediyor, nasıl laf sokuyor, arkasından nasıl konuşuyor, bir eve hapsedilmiş insanlar birbirini nasıl yiyor, o ona ne laf çaktı -- şimdi bunu seyreden bir toplum genel olarak problematik bir yerde duruyor demektir. Eğer biz insanlık olarak doğal bir bilinç içinde olsaydık buna hiç müşteri olmazdık; buna müşteri olacak insanlar binde bir, on binde bir mertebesinde olurdu. Ama biz müşteri olduk, dünyada da böyle, Türkiye'de de böyle; zaten dünyadan getirilmiş bir projeydi. Türkiye versiyonunu da öyle bir şekilde bize sundular ve bizler bu şekilde uyutulduk.
Mesela futbol da böyledir; bir kısım insanlar futbol üzerinden birbirlerini yerler, saatlerce 22 kişinin oynadığı oyunu saatlerce konuşurlar, insanlar bunu seyrederler. Bu bize ne gösteriyor? İnsanlık genel olarak problematik bir bilinç düzeyindedir. Burada asla bir küçümseme, bir kınama, bir yargılama içinde olmamalıyız; biz de az veya çok o çoğunluğun içindeyiz bir şekilde. Sadece şunu yapmaya çalışmalıyız: "ben bu düzeyin dışına çıkmak istiyorum" -- kimseyi kınamadan, kimseyi küçümsemeden, kimseyi yargılamadan; "sadece ben artık kendime bunu layık görmüyorum, ama her insanın kendi süreci var, saygı duyuyorum, ben bu konuda kendimi bunun dışına çekmeyi düşünüyorum" dememiz gerekiyor. O zaman daha uyanabiliriz; çünkü hem bizi uyandıracak şeylere ihtiyacımız var hem de bizi uyutacak şeylerden uzak durmaya ihtiyacımız var.
Kibirden Kaçınmak
Burada diğer bir uç da çıkabiliyor bazen: "ben zaten televizyon seyretmiyorum, daha kaliteli şeyler seyrediyorum, kitap okuyorum" diyen bir tavır -- kendini aşağı çekemedi ama yukarıya, kibre doğru götürdü. Burada da kibre bizi götürecek şeylerden tamamen kaçınmamız gerekir. Çünkü şunu bilmek gerekir: bütün insanların taşıdığı öz aynıdır, hiçbirimizin özde birbirimizden farkımız yok, sadece o özü fark etme konusunda bir farklılığımız var, aynı özü taşıyoruz. O yüzden hiç kimseye karşı kibirlenemezsin; kibirleniyorsan bir başka benliğin tuzağındasın. Kimseyi de küçümsememeliyiz. Sadece şunu anlamalıyız: bu davranış insan olmakla uygun mu değil mi? "Şu davranış sana layık olabilir ama bana layık değil" ya da "ben senin seviyene düşmem" -- niye öyle diyorsun, bak bir kibir üretti, belki onun seviyesinden de daha kötü hâle geldin o söyleminle. Hiçbirimizin kimseden bir santim daha üstün görme opsiyonu olmamalıdır. Bu da bir ego sahteliğidir. "Ben doğal hâlime dönüyorum, kimseden üstün olmuyorum, kimseden daha ileride, daha önde olmuyorum, doğal hâlime dönüyorum" -- herkesin de doğal hâli içinde saklı, bu kadar.
Kur'an'da peygamber için söylenmesi istenen bir ayet vardır: "De ki ben de sizin gibi bir beşerim, ne var ki bana vahyolunuyor." Buradaki mevzuyu vahiy ve peygamberlik manasında almıyorum, buna ekstra bir yorum olarak şunu ekliyorum: hepimiz beden ve psikolojik düzeyde aynıyız; farkımız özümüzde var olan ruhsallıktan ne kadar haberdar olup olmayışımız. Ne kadar bundan haberdarsan o kadar doğalsın, o kadar insansın. Hepimiz aynıyız, hiçbirimiz üstün veya aşağıda yaratılmadık, beşeri ve biyolojik olarak aynıyız, aynı kategoridedeyiz; bütün mesele ilahi, ruhsal, spiritüel özümüzün ne kadar farkında olduğumuzdur. Hepimiz aynı özü taşıyoruz. O zaman kibirlenmek diye bir kavram söz konusu olamaz. O yüzden egonun bu tür sahteliğine karşı da uyanık olmak gerekiyor.
Ama neye dikkat etmek gerekiyor? Eskiden uykular daha bireysel olurdu, herkes kendi başına uyurdu; şimdi uyku küresel oldu. Netflix'te bir film çıkıyor, bütün dünya izliyor; bir şarkıcı çıkıyor, bütün dünya aynı anda ulaşıyor. Yani nefsin hipnozu küreselleşti. "Ben bu küresel uykudan çıkabiliyor muyum, çıkamıyor muyum?" Bunu insan kendine sormalı. Çünkü bu konuda nefsin en temel ayartıcı tutumlarından biri "herkes aşağı yukarı öyle" mesajıdır. Bu mesaj çok sahte bir mesajdır. Mesela Kur'an der ki: "Yanlış yolda olanların yanlışlığı sizin doğru yolda oluşunuza zarar vermez." Dolayısıyla insan şunu bilmeli: yine bir ego hipnozu vardır, "ama çevrem iyi değil, çevremde bunlardan bahseden insan yok, herkes başka şeylerden bahsediyor." Bahsetsinler; sen onaylıyor musun onaylamıyor musun, o soruyu sor kendine. Onaylamıyorsan her gün bahsetsinler, benim çevremde bana spiritüel bir şeyden bahseden kimse yok diye emin olun demeyin; ben kendimi hatırlatıyorum, ya da birisinden bir şey dinlediğimde, o bile bana spiritüel olanı hatırlatıyor -- mesela kişi egosundan, psikolojik düzeyinden bahsediyor, ben hemen diyorum ki "eğer spiritüel düzeyde olsaydı bu olaya nasıl bakardı?" Bakın, bana psikolojik düzeydeki bir mesaj spiritüel düzeydeki bir şeyi hatırlatıyor. Eğer doğru yerden bakarsak her şey bize doğruyu hatırlatır, bir problem yoktur, yeter ki doğru noktada ol.
Mesela biri sana dünyadaki zorluklardan, sıkıntılardan, egosunun mağduriyetinden bahsediyor; sen şunu düşün: bu insan öz varlığının farkında olsaydı bu olaya nasıl bakardı? İşte spiritüel düzeyi hatırladım. O yüzden aslında hatırlatıcılar çok; biz kendimize de ekstra hatırlatıcı şeyler bulmalıyız dediğim gibi, ve en önemlisi uyutuculara karşı uyanık olmalıyız -- neyin seni uyuttuğunu hatırla. Mesela birisinin "o buna böyle demiş, bu bunu seviyormuş, bu bundan ayrılmış" gibi bir sürü hikâyesini dinlediniz; bu hangi düzeye ait? Psikolojik düzeye ait. Tamam, dinle, problem değil; ama kapılma ve onaylama, işte bizim problemimiz bu. Bakın zihnin bunu onayladığı zaman sen de o bilinç düzeyine düşüyorsun. Mesela diyelim ki birisi kanser olmuş, yaşı 35, "çok yazık" -- böyle deme, niye onaylıyorsun bunu? "Yazık" dediğin anda sen de o bilincin içine düştün, ya da zaten onun içindesin ki o şeyi söylüyorsun. Niye "yazık olsun" ki? "İnşallah güzel bir ömür geçirmiştir, inşallah bu dünya hayatının sonu güzel tamamlanır" desen daha doğru olur. Ama işte "yapmak istediği birçok şey vardı" diyorsun -- o da psikolojik benliğin arzularıydı; zaten bütün arzularımız gerçekleşmez. Bunu bu insan şimdiden fark etmişse, bu onun için büyük bir kazançtır.