Özneyi Değiştirmek ve Arzu-Korkusuz Yaşamak

Hangi Benlik Algısı Yargılıyor?

Bu soru sorulur: bu soru hangi benlik algısı tarafından soruluyor? Veya bu yargı hangi benlik algısı tarafından verilmiş? "İşte hayat çok zor" — bu kim tarafından verilen bir yargı? Kim böyle bir yargıya varıyor? Burada tabii basitçe "ben tabii ki" demeyeceğiz; o çok yüzeysel bir şeydir. Oradaki bu nasıl bir ben? Çünkü sen bundan iki gün evvel "hayat çok güzel" diyordun aynı zamanda. Niye iki gün sonra hayat çok kötü oldu? İşte biri sana çok değer verirken, işin rast giderken, hayal ettiğim programın istikametinde hayat süreci devam ederken "hayat çok güzeldi" diyordun, hatta "çok şükür Allah çok şükür, işim rast gidiyor" falan diyordu. İki gün sonra ne oldu? İşi rast gitmeyince "hayat çok zor" oldu.

Demek ki aslında burada tekil, müstakil ve yekpare bir benlik yok. Farklı algıları, arzuları, korkuları, ihtiyaçları, yaklaşım tarzları olan benlikler var. Mesela bugün bir kişinin bir sözü oldu; kendisi çok hızlı hareketli birisi. Dedi ki "ben yavaş konuşan insanları dinleyemiyorum, bana hafakanlar basıyor." Dedim, "bak bunu diyen kim?" "Benim." Dedim ki bak, sen değil; senin içinde bir benlik var, o benliğin hızı çok yüksek. O hıza ayak uydurmayan veya o hıza yakın olmayan kişiler sana dinlenilmez, sabır gösterilemez, ancak çok tahammül ve sabır gösterilerek dinlenebilecek kişiler oluyor. Ama bak sen burada kendini sanki doğal, normal, objektif bir kişi olarak algılıyorsun. O kişileri de yavaş, çok monoton konuşan, hiç heyecan verici şekilde konuşmayan, senin o heyecan ve coşku ihtiyacını tetiklemeyen kişiler olarak görüyorsun.

Dolayısıyla burada problem olan şey ne, veya ilk önce dikkatimizi çekmesi gereken şey ne? Bana böyle bir yargıda bulunduran nedir? Bu nasıl bir bilinç parçasıdır, bu nasıl bir benlik algısıdır? Mesela ben beni sevmeyen bir insandan niye rahatsızlık duyuyorum ki acaba? Beni sevmeyen bir insandan rahatsızlık duymayabilirim; bu onun duygu durumudur. Diyebilir ki "seni sevmiyorum, hatta senden nefret ediyorum" — olabilir. Ben de senin duygunu anlamış oluyorum değil mi, diyebilirim bunu. Ama ben bunu, deyim yerindeyse, sıfır noktasında bir bilinçle dinleyemiyorsam, başka bir bilinç haliyle, mesela "insanlar beni sevmeli" veya "ben sevilmesi gereken biriyim" diyorsam, o bilinçle dinliyorsam, o zaman karşımdaki insanın benden nefret etmesinden çok rahatsız olacağım. Halbuki aslında orada karşımdaki insan bir duygu durumunu ifade ediyor.

Dolayısıyla burada şu anda ben neredeyim? Bir başka ifadeyle şöyle diyebiliriz: dışarıdan gelen izlenimler nereye düşüyor? O izlenimler ne tarafından algılanıyor? Hz. İsa'nın bir sözü vardır: der ki bir çiftçi tohum ekiyordu ve serptiği tohumların bir kısmı kayaların üzerine düştü, bir kısmı toprağa düştü, bir kısmı dikenlerin olduğu bir yere düştü. Kayaların üzerine düşenler kupkuru kaldılar; güzel bir toprağa düşenler yeşerdiler; dikenlerin olduğu toprağa düşenler biraz filizlendi, sonra o dikenler tarafından kapatıldı ve yutuldular. Burada ne var? Bir şey bize geliyor, bir izlenim bizim algımıza giriyor; peki bu ne tarafından algılanıp yorumlanıyor?

Girdi ve Onu İşleyen Makine

Mesela bir fabrikaya pamuk girer, oradan kazak çıkabilir, fanila çıkabilir, iplik çıkabilir, palto çıkabilir. Bakın girdiler aynı, fakat onu işleyen makine farklıysa çıkacak olan ürün de farklı olacaktır. Dolayısıyla bizim dikkat etmemiz gereken şey tabii ki girdilere bakacağız. Nedir girdiler? İnsanların tavırları, tutumları, sözleri, hayatımızda olan olaylar, hayatın gidişatı dediğimiz olguların süreci — bunlar aslında hepsi girdidir. Sen bu girdileri neyle algılıyorsun, hangi ben bilinciyle algılıyorsun? Bunu eğer analiz etmezseniz, ömrünüzün belli bir kesiminde oluşmuş olan o otomatikleşmiş benlik algısıyla bütün ömrünüzü bitirirsiniz. Ömrünüz belli bir noktada artık kanıtlaşmış, şekillenmiş olan benlikler tarafından algılanır ve siz ölünceye kadar onlar tarafından değerlendirilirsiniz.

Bununla ilgili güzel bir metafor daha var: mesela süt. Süte bir maya koyarsınız, yoğurt mayası koyarsınız; ne olur o süt? Yoğurda dönüşür değil mi? Tulum peynirinin mayasını koyarsanız o tulum peynirine dönüşür; bir başka maya koyarsanız süt onunla mayalanır ve ona dönüşür. Aslında hepsinde süt kullanıyorsunuz, aynı şey; ama neyle mayalıyorsunuz? Benliklerimiz aslında hayatta yaşadığımız olayları, olguları mayalayan şeylerdir. Neyle mayalıyorsunuz?

Mesela hayatta "herkes düzgün olmalı" diye bir mayanız var elinizde; o mayayı hayata atıveriyorsunuz. Hayatta birçok olumsuzluk var, ama "her şey olumlu olmalı, her şey düzgün olmalı" diyorsunuz; oradan öfke çıkıyor değil mi? Çünkü yanlış bir mayayla mayalıyorsunuz. "Herkes birbirini sevmeli" diyorsunuz; e bazıları sevmeyebiliyor. "Çok kötü bir dünyada yaşıyoruz" diyorsunuz, "kimse kimseye saygı göstermiyor, kimse kimseye değer vermiyor" diyorsunuz — bak senin de böyle bir mayan var, sen de bu tür bir mayayı kullanıyorsun hayatı anlamlandırmak için. Veya "bu hayatta insanlara güvenilmez" diye bir sonuç çıkarıyorsun, ama başkası öyle bir sonuç çıkarmıyor. Öbürü "hayatta keyif alacak çok mevzu var, ben hayatın keyifli yanına bakıyorum" diyor; o da öyle bir maya sürmüş hayata.

Bakın her ego aslında hayatı kendince mayalıyor ve o mayaladığı şeyi netice itibariyle sindirmeye çalışıyor. Dolayısıyla burada hayatı hangi bilinçle mayalıyorsun? Biraz daha nesnelleştirirsek: hayata hangi arzularla, hangi ihtiyaçlarla, hangi beklentilerle, hangi korkularla yaklaşıyorsun?

"Kaynanam bana değer vermiyor" diyorsan ve bundan rahatsızlık duyuyorsan — bunu objektif olarak söylesen hiçbir sıkıntı yok: "kaynanam bana değer vermiyor, çok ilginç bir deneyim" diyorsan bir sıkıntı yok. Ama "kaynanam bana değer vermiyor" diye şikayet ediyorsan, sen nasıl bir maya çalmaya çalışıyorsun kaynananla ilişkine? "Kaynanam bana değer vermedi; benim değer görmeye ihtiyacım var, kaynanam bana değer vermezse mutsuz olurum." Böyle bir maya çalıyorsun o ilişkiye.

Dolayısıyla hayata, yani aldığınız izlenimlere, aldığınız verilere nasıl bakıyorsunuz, onları nasıl işliyorsunuz? Asıl kendimize sormamız gereken şey budur. Fakat ilginçtir ki insan egosu bunu hiç sorgulamadan hep dıştaki olayları tanımlamaya çalışıyor. Herkesin bir mayası var ve sürekli olarak o mayayı hayata sürüyor; o mayayla hayat mayalanıyor ve o yaklaşımdan ortaya bir sonuç çıkıyor. Onun üzerinden de hayatı tanımlamaya çalışıyor. Mesela "bu hayatta kimse kimsenin kıymetini bilmiyor" — bak nasıl bir sonuç ürettin. Şimdi geriye gideceksin, bir geriye, bir geriye, bir geriye giderek: böyle bir yargıya varan benlik nasıl bir benliktir? Bu yargıya varan benliğin niteliği nedir diye geriye doğru sorgulayacaksın.

O yüzden bakın, olguları objektif tanımlayıp o olgulardan egosal düzeyde etkilenmemek mümkündür.

Taif'te Objektif Bakış

Mesela Taif'te aslında olan şey biraz budur; geçen hafta da biraz bahsettik, bir kelimeyle değineyim. Orada ne var aslında, peygamber tamamen objektif bir yorum yapmış oldu: "İnsanlar ne yaptıklarını bilmiyorlar, onları affet." Bu kadar; onları şikayet eden bir benlik ortaya çıktı mı? Çıkmadı. Çünkü onunla mayalanmadı ki. Şöyle bir benlik olsaydı: "ya ben iyi niyetliyim, dürüstüm, karşımdaki insanların da iyiliğini istiyorum, çok güzel, herhalde insanlar da iyi davranırlar bana, öyle olması lazım" diye o Taiflilerin ona olan tavrını yorumlasaydı, ne olurdu peygamber orada? Tırnak içinde, hayatı kayardı, hayata küserdi. Çünkü bak sen yanlış bir yerden bakıyorsun, yanlış bir mayalama yapmaya çalışıyorsun: "ben iyi niyetliyim, samimiyim, dürüstüm, daha ne yapayım, daha ne yapayım insanların bana düzgün davranması için" — bak çok yanlış bir yerden bakıyorsun hayata. Sen iyi niyetli ol, dürüst ol, samimi ol; bitti, yeter, bu kadar yeter.

Benliği yalnız bir yere kanalize etmiyor; yalnız bir benlikle bakma. Mesela "ben iyi niyetli, dürüst olursam insanlar da bana olumlu davranır mı?" Böyle bir formül yok. Böyle bir formülle hayata bakarsan, hayattan dayak yersin. "Evliliğimde iyi niyetli, samimi, dürüst olursam evliliğimde mutlu olur muyum?" Olamayabilirsin. Çünkü bak ne yaptın? Kendince muhatabının senin ona davrandığın gibi davranacağı veya davranması gerektiği kanaatine sahip olan bir benlik tarafından hayatı yorumluyorsun; evliliği yorumluyorsun, süreci yorumluyorsun. Böyle bir şey olabilir mi? Böyle bir benliği nerede ürettin? Bunu gidip bulman lazım. Bunun imalat tarihi nedir, ne zaman çıkmış, kaç senedir sende bu işliyor, bu benlik objektif bir şey midir? Bütün bunları analiz etmeye ihtiyacımız var.

Değişmesi Gereken Hayat Değil, Öznedir

Hayat değişmeyecek, veya hayatın kendine göre bir değişim süreci var diyelim; fakat asıl değişmesi gereken şey hayata bakan öznedir. Özne değişecek. Ve özne, hayat onu zorladığı için değil, objektif bir yaklaşım gerçek olduğu için değişmelidir. Yani "ben hayatı değiştiremedim, mecbur kendimi değiştireyim" kastımız bu değil. İnsanlar öyle zannediyor; bu sefer "niye ben kendimi değiştireyim, hayatı değiştireceğim" diyor, sanki hayat onu zorluyormuş gibi. Hayır, öyle bir şey değil. Biz niye değişmek zorundayız? Hayatı değiştiremediğimiz için değil, objektif bir yerden bakmadığımız için değişmek zorundayız. Objektif bir yerden bakmalıyız; objektif bir yerden bakınca hayat neyse öyle akacak, artısıyla eksisiyle, hoş olan tarafı olmayan tarafı, dediğimiz egolarımıza göre bütün o dualiteyi yaşayacağız; bir problem yok. Onun için özne değişmeli. Onun için bütün kadim öğretiler özneyi değiştirirler.

Onun için hep hatırlatıyorum: 13 sene Mekke'de kalınmış, Mekke'de hiçbir şey değişmemiş, hatta daha kötüsü olmuş. Biraz İslam tarihini okuduğunuzda görürsünüz. 13 sene boyunca ne olmuş? Bizim böyle çok dolu dolu dediğimiz 23 yıllık nübüvvet döneminin 13 yılı nerede geçmiş? Mekke'de. Ne olmuş Mekke'de? Zahiri olarak hiçbir şey olmamış, aksine daha beter olmuş zahiri olarak. Peki ne değişmiş orada? Aslında orada çok büyük bir şey değişmiş: insanlar değişmiş; bütün mesele oldu bu. Orada peygamber insanları değiştirmiş deyim yerindeyse, veya peygamber orada insanların değişimine dair bir mesaj aktarmış. Bu mesajı alan insanlar da kendilerini değiştirmişler.

Şartların kendisini zorladığı kişileri de — aslında onların da kendilerini değiştirmesi lazım ama şartlar onlara çok ağır gelmiş, onlar da bunu kaldıramaz diye bir kısmını hicrete yollamış. Hatta gelip peygambere "işte dua et ya Resulallah, biraz bu zorluklar sıkıntılar kalksın" deyince peygamberimiz "siz acele ediyorsunuz" diyor, "sizden önce nice topluluk daha büyük sıkıntılarla karşılaştılar ve bu değişim sürecini bir nevi dikkate aldılar" mealinde bir şey söylüyor. Yani siz neyi değiştirmek istiyorsunuz? Dikkat edin, çok önemli bir şeydir. Ve hiçbir şey değişmemiş Mekke'de; aksine dediğim gibi çok kötü bir durum olmuş. Kimse de kalkıp "ya Resulallah, sen bir şeylerin değişeceğini söylüyordun da, işte 'la ilahe illallah deyin kurtulun' diyordun, biz ne kurtuluşu, kurtulamadığımız gibi daha da olumsuz olaylarla karşılaştık" dememiş. Çünkü peygamberin oradaki mesajı anlaşılmış: mesaj öznenin değişmesidir.

Bazı basit örnekler: mesela diyelim ki bir benlik vardır sizde, "bu hayat bana ne verecek" diye düşünüyorsunuz. Ne verecek? Hiçbir şey vermeyecek. Özneyi değiştir: "ben bu hayata ne vereceğim" diye düşün. Böyle düşününce her şey değişti değil mi? "Bu hayat bana ne verecek" — ne verecek yani, kime ne vermiş, verdiği şeyi ne kadar uzun süre senin elinde bırakmış? Ama sen desen ki "ben bu hayatın akışına ne vereceğim" — buradan baktığınız zaman özünüzde büyük bir değişiklik taşıdı; oradan baktığınızda hayat daha farklı.

Mesela "ben kendi duruşuma göre davranacağım ve hiçbir beklenti taşımayacağım" — böyle bir özneyle hayata baksak ne kadar farklı bir şey. Hiçbir beklentim yok; dıştan gelen olguları anlarım, analiz ederim, yorumlarım, ama bir beklentim yok, ben kendi duruşuma uygun yaşarım. Ama bizdeki birçok benlik hep çevresel şartlara, insanlara göre yaşamayı tercih ediyor. Birçok riyakar benlikler var, birçok beklenti taşıyan benlikler var. Mesela hayatın akışına baktığımızda öyle benlikler var ki, biz iyi olursak bize de iyi davranılacak sanıyor; ve ego en son şunu diyor: "ben o kadar iyi davrandım, hiç kimse bana iyi davranmıyor." Şimdi böyle bir benlik nereden çıkıyor düşündüğünüz zaman? Bu benlik üzerinden hayatı okursan ömür boyu yanlış okuma yapacaksın. Egonun sözlüğü yüzde doksan yanlış kelimelerle doludur; "iyilik eşittir yaptığında iyilik göreceğin şık" — öyle bir sözlük var. Tabii ki iyilik öyle bir şey mi? İyilik yapınca iyilik bulur musun? Ben kimseye hayatımda böyle bir şey demedim; iyilik yaptığımda iyilik bulmayabilirim. İyilik yaptığımda iyilik bulup bulmayacağımı kim bana soruyor aslında, bu soruyu sormam gerekiyor. İyilik yaptığında iyilik bulup bulmayacağını sana kim soruyor? Biri sordu diyelim, iyilik yaptığında iyilik bulamadığı için rahatsız olan kim? Birçok yanlış öznenin sözcülüğünü yapıyoruz hayatta.

Öznenin Değişmesi

Bunu yaptığında kendine karşı hayatı çekilmez hale getiriyorsun. Çünkü benliğin kendine dair, hayata dair, insanlara dair çok yanlış bir hükümler silsilesi var. Bütün bunları yeniden tanımlamak durumundadır insan; yepyeni bir insan olmak durumundadır, bütün o eski damarları değiştirmek durumundadır. Mesela egonuzun kendinizle ilgili birçok önyargısı olabilir; onları değiştirmek durumundasınız, eğer onları değiştirmezseniz mutlaka başınıza bela olur. Mesela "ben istediğim şeyi başarırım" — başaramazsın, bir gün gelir, istediğin şeyi başaramayınca çökersin, veya acziyetinden kendi kendini yersin. Hayatta sana bunu kim söyledi, hangi ego sana böyle bir imalatta bulundu, böyle bir yargı imalatında bulundu, bunu keşfetmek zorundasın.

Onun için bütün mesele öznenin değişimidir. Ama bütün benlikler dışarıyı değiştirmeye çalışır. Ne yapar? Dışarıyı değiştiremeyen bazı kişiler ne yapar? Sağlıksız bir biçimde kendine çekilir. O da ayrı bir problemdir; değiştiremeyeceğine inanan bazı benlikler vardır, onlar da bu sefer geri çekilir, mutsuz olur, karamsar olur, hayattan çekilir, "ben artık bir şey yapmak istemiyorum" gibi bir kısım olumsuz düşünce ve duygu durumlarına girerler. Bu da aynıdır, farkı yoktur; değiştiremediğin için kaçıyorsun. Öbürü hala değiştireceğine inanıp bu doğrultuda dümdüz değiştirmek için kafa kafaya hayatla kavga ediyor. İkisi de aslında dikkat ederseniz aynı şeyi yapıyor: özneyi değiştirmiyor. Özne değişmediği için de hayat aslında çok yanlış bir şekilde algılanmış oluyor.

O yüzden mesela bir insanı dinlerken, bir olayı yaşarken, "hangi bilinçle, hangi ben bilinciyle dinliyorum karşımdaki insanı, hangi ben bilinciyle bu olayı şu an yaşıyorum" demek durumundayız. Özneyi görmeliyiz; bir algılanan durum var, bir de onu algılayan var. Algılayan kim? Bunu dikkate almalıyız. Mesela deriz ya, insanın gözü şu dalga boylarını görür; dolayısıyla bu dalga boyları arasındaki ışınların yansıması üzerinden bir görme gerçekleşir. Bakın ne yapıyoruz? Görmeyi iki usullü bir şey olarak tanımlıyoruz değil mi: bir görülen şey, bir de onu gören göz. Gören gözün tabiatını analiz ediyoruz. Mesela bazı insanlara değer veriyoruz, bazı insanlara değer vermiyoruz. Neden? Çünkü senin değer üzerine bir dalga boyun var; belli dalga boyundaki insanlara değer veriyorsun, belli dalga boyundakilere vermiyorsun. Seni önemseyen veya seni dikkate alan, seni onaylayan insanlara değer veriyorsun, öyle olmayanlara vermiyorsun. Bak, egonun bir dalga boyu var; her benliğin bir algılama biçimi var bir başka ifadeyle.

Dolayısıyla o algılayanı tanımlamamız gerekir ki onun üzerinde çalışabilelim. Algılayanı değiştirmeden bir şeyi değiştirmeye çalıştığında, o her zaman hayatta bir sorunun kaynağı olmaya devam edecektir. O kaynak, o sorun üreten kaynak özne tarafındadır. Dıştaki olay ayrı bir hadise: Taif'te taşlanırsın, efendisince evine dönebilirsin, hiçbir travma yaşamak zorunda değilsin.

Travma: Kabul Edemeyen Benlik

Travma yaşamak demek, bir olayın, o olayı kabul edemeyen bir benlik tarafından yaşanmasıdır. Biz buna travma diyoruz; bir benlik o olayı kabullenemiyor, "bir olmaz" diyor, "kabul edilemez" diyor. Ben o yüzden bazen böyle bir şey söylüyorum, biraz tetikliyor gibi görünüyorum; aslında ben niye tetikliyorum bazen bu durumlarda? Bu özneyi fark ettirmeye çalışıyorum aslında. Diyorum ki: bugün eve gittin, baktın eşin seni aldatmış; rahat rahat o gün uyuyabilir misin? Uyuyabiliyorsan adamsın demektir, kadın erkek fark etmez. Uyuyamıyorsan bir şeyi tölere edemiyorsun demektir; onun algı kapasitesini aşıyor.

Eve gittim, annem baban dedi ki "ya senle bir şey konuşacağız." "Buyur konuş." Dediler ki "ya biz seni aslında sen bizim çocuğumuz değilsin, biz seni yolda bulduk, caminin avlusunda bulduk" dese. Tabii, "teşekkürler anne babacığım, Allah razı olsun" deyip rahatça yemeğini yiyip yatabiliyorsan insansın demektir. "Bu söyleyen ütopik değil mi?" Yok. Bak işte biri bunu ütopik görüyor; çünkü diyor ki "ben bunu da anlayamam, böyle bir şeyi benim havsalam almıyor" diyor. Neden? Çünkü havsalası da aslında — çünkü kendini bir şeylerle tanımlıyor aslında; ve o tanımın aksine bir durumla karşılaştığında sistem error veriyor: "böyle bir şey olmaz" diyor. Yani ne demek istiyorsun? Halbuki ne fark var, senin annen baban şu olmuş veya bu olur, ben bunu 19-20 yaşında düşündüm; öyle olsa ne olur, bir şey olmaz dedim.

Bunun nedeni aslında benlik tanımımızdan kaynaklanıyor. Bakın benliğimiz bizi bir şekilde tanımlıyor; ve o tanımın üzerinden sen kendini şekillendiriyorsun. Onun kabul edebileceği şeyler var, edemeyeceği şeyler var. Kabul edebileceği şeyleri ediyor, edemeyeceği şeyler ona travmatik geliyor. Bütün mesele bu.

"Bir türlü anlayamıyorum, bu kadar iyi niyetlisin, samimisin, dürüstsün, karşındakinin iyiliğini düşünüyorsun, yemiyorsun, yediriyorsun; buna rağmen karşısındaki nasıl sana iftira atabilir?" Atabilir. Ne var burada? Niye atamazsın ki? İşte Hz. Yusuf kardeşlerine karşı çok iyiydi, merhametli, iyi niyetli; onun bir kardeşi onu kuyuya atmış. Niye travma yok? Çünkü bunu tölere edebilecek bir bilince sahip.

Benliklerimizin bir de şöyle bir sahtekar durumu var: bir şeyi anlatıyorsun o benliğe, kabul etmek istemiyor. Kabul etmek istemediği için kabul etmiyor zaten. "Hayır, kabul etmiyorum bunu" diyor. "Ne demek?" "Böyle bir şey kabul etmiyorum" diyor; yani nesnel bir durumu bile reddediyor. Neden? Çünkü farkında olmadan benim kurguladığım bir şey var; kurguladığım bir benlik algısı var, kurguladığım bir insan algısı var, kurguladığım bir dünya algısı var. Mesela desek ki "sen bu dünyada bu kadar kendine göre sıkıntı, zorluk yaşadın; Allah ahirette bunların hiçbir karşılığını vermeyecek sana." "Olur mu" der hemen; çünkü bir kurgusu var. Ve arkasından desek ki "yaratıcının sana böyle bir insanlık bilinci vermesi senin için yeterince büyük bir mükafat değil mi?" Aslında bir insan bu yapıp ettikleri için, aklı başında bir mümin, hiç Allah'ın huzuruna çıkıp "Ya Rabbi bana bu yaptıklarımın karşılığını ver" der mi aslında? Aklı başında olsa demez. Ama Allah lütfeder, ayrı bir şey; lütufkardır, sana birçok şey lütfeder. Ama aklın başındaysa düşünürsün ki bütün iyilikler Allah'tan; üstelik Allah bana insan olma bilinci vermiş, hayatı algılama, yorumlama, analiz etme bilinci vermiş. Bundan daha büyük bir nimet olabilir mi?

Allah diyor ki: ben size bu dünyada bir kısım nimetler verdim gibi, ahirette de veririm. Elhamdülillah, ona bir diyeceğimiz yok, şükrederiz. Ama dikkat edin, inanan bir insan düşünüyor: "Allah ahirette sana öyle ekstra herhangi bir şey vermeyecek, ama bu dünyada insan olmuşsun, ahirette de insan olmaya devam edeceksin, normal yaşayacaksın" — bir ödül yok dense birçok benlik rahatsız olur değil mi, çünkü kafasını ödüle takmış. Halbuki hakiki bir insan der ki: "Ben bu dünyada yaratıcının bana verdiği nimetlerin şükrünü eda edemedim" deyip, "ödül" değil, "inşallah bu nimetlerin şükrünü eda edemedik ama şükrünü yapmış insanlar olarak bizi inşallah kabul eder" demesi lazım. Olgun, farkındalıklı biri değil mi? Ve bakın orada dünyası nasıl değişir, hayat algımız nasıl değişir?

Şimdi mesela diyelim ki bir ölüm olur, bir hastalık olur, bir şey olur; ego hemen buna reaksiyon gösteriyor. Mesela bir ölüm oluyor, erken oluyor, bir kayıp oluyor. Neden? Çünkü hep bir kurgusu olan bir benlik var geride; sürekli ne yapıyor? "Bu kurguma hayat uydu mu, uymadı mı" — sürekli o şeyi takıyor, sürekli kendi kurgusunun hayatın akışına yol göstermesini istiyor. Ama diyor "ben bunu beklemiyordum ki." Diyorum, sen bunu beklemiyordun, tamam, ama öyle oldu. "Ama beklemiyordum ki" diyor; ne yapayım yani? Hayatın akışı senin egonun kurgusuna göre mi olsun? Yoksa sen hayatın akışını yaşarken kurgulayan egonun farkında olup "ya, bu benim kurgulayan egomun beklediği şey değildi ama böyle oldu, ben de bunu kabul ediyorum" mu diyeceksin? Bunu diyeceksin. Tabii ki sende bir ego var, kurguluyor; ama sen kendini onun içine mi hapsediyorsun, yoksa onun farkında mısın? Evet, benim bir egom sürecin böyle olmayacağını kurguluyordu, ama onun kurguladığı gibi olmadı; bu kadar basit bir şey. Yoksa egonun kurgusunu sabitleyip "hayat niye buna uymuyor" diye sürekli hikaye uydurmaya başlıyoruz: büyük planı unutuyorsun, kendi ego planını hakim kılmaya çalışıyorsun. Sonra o ego planın gerçekleşmeyince "istediğim hiçbir şey olmuyor, mutsuzum" diyorsun.

Büyük plan var; şunu sorsana kendine: ben yaratıcının büyük planına ne kadar uyum sağlıyorum? Daha güzel bir benlik üremez mi o durumda? "Öyle bir benliğim olacak ki, yaratıcının izin verdiği ve hikmetince işleyen bu aleme uyumlu olacağım, bakalım ne kadar uyumlu olabileceğim" — öyle bir benlik algısıyla bu hayatı yorumlayacağım ki, olabildiğince bu hayatın akışına uyum sağlayacağım. "Keşke" demeyeceğim, "böyle olmamalıydı" demeyeceğim, "niye böyle" demeyeceğim, istediğim şey olmadığında mutsuz olmayacağım. Ne güzel bir benlik olur değil mi öyle bir şey? O zaman özne değişince aslında hayat ne kadar farklılaşabilir: "ben bu sürece ne kadar uyumlu olacağım, bu sürece uyumlu olmayı tercih ediyorum" dediğimde aslında özneyi değiştiriyorum.

Dolayısıyla özne her zaman dinamik olmalıdır, her zaman değişebilmelidir. Yoksa özneyi sabitleyip hayatı ona göre tanımlamaya çalışırsanız, o zaman hayat tarafından sürekli sıkıştırılan bir insan olursunuz. Hayat sizi o benlik kurgusuna sokmaya çalışacak; siz o hayatın akışına adapte olacaksınız. Neyinle? İnsanlığınızın kodlarıyla. Bu hayata adapte olmaktan kastımız asimile olmak, bozulmak vesaire anlamında değil; hayata insanca, o doğal insanlık bilinciyle katılmak.

Biz bazen o kadar dar bir noktadayız ki: birini seviyorsun, karşındaki sevmiyor. "Nasıl sevmez" diyorsun. Sevmiyor, bu kadar nasıl? Çocuğunun iyiliğini istiyorsun; çocuk senin onun için istediğin iyiliği iyilik olarak görmüyor. "Nasıl olur" diyorsun. Olur, bunu kabul et. "Benim çocuğum nasıl beni dinlemez" — bak nereden başlıyorsun, hikayeyi ta geriye al, en geride "benim çocuğumdan" başla. O nereden senin çocuğun oluyor? Sen bak özdeşim yaşamışsın, o çocuğun senin istediğin gibi olmasını arzu ediyorsun, buna güç yetirebileceğine inanıyorsun; güç yetiremediğin noktaya gelince de kayış kopuyor, ya alınıp güceniyorsun, "nankör çocuk" diyorsun, veyahut çocuğun üstüne üstüne gidip "nasıl benim sözümü dinlemez" diye onu zorlayıcı bir şekilde kontrol etmeye çalışıyorsun. Neden? Mesela neden bir ebeveyn kendisini dinlemeyen çocuğunu dert ediyor da binlerce ondan daha beter çocuklar var, niye onları dert etmiyor? Çünkü "benim çocuğum" dediği çocukla özdeşleşmiş, ona "benim" diyor, kendiyle özdeşleştirmiş.

Kişi hayatı kendisine sorun haline getirenin bir özne olduğunu, yani bir benlik algısı olduğunu bilmeli. Bunu görmediğimiz müddetçe asla doğru bir noktada yol alamayız; çünkü başka bir şeylerin üzerinde çalışıyoruz, kendi üzerimizde çalışmıyoruz. Çünkü ego kendi üzerinde çalışılmasını istemez; ego kendisinin iptal edilme tehlikesine karşı uyanıktır, kendisini iptal ettirmemeye çalışır. Her egonun tırnak içinde hakkıdır; yapacağım bir şey yok, her ego yaşamak istiyor, her ego varlığını devam ettirmek istiyor.

Nuh'un Gemisi: Yeni Bir Benlik İnşası

Ego sonuçta yok mu olacak, yoksa biz onu sadece görecek miyiz? Şimdi Kurban Bayramı geliyor ya; hani bizde bir menkıbe anlatılıyor, tamamı tabii Kur'an'da yok ama menkıbe olarak güzeldir. İşte Hz. İbrahim İsmail'i kurban edecekken gökten bir koç indirilir. O kadim bilgeliklerde denilen şey şudur: sen benliği kurban ettiğinde, o benliği kurban etmen için o benliğin kendisinin bunu kabul etmesi gerekir. Çünkü kurban edilmek istemeyen benlik kurban edilemez, öyle bir imkan yok. Hani kaçan develer vardır ya, nasıl onlar kurban edilmek istemiyor; bizim de maalesef bütün benlik develerimiz hep kaçarlar, bir türlü yakalayamazsın.

Kabul ettiğinde, yani "ben kabul ediyorum, tamamen teslim oluyorum" dediğinde bütün benlikler bir nevi doğal ayarlarına dönmüş olurlar. İşte "gökten bir koç indi" ile sembolize edilen şey aslında şudur: sana semavi bir benlik algısı verilir; semavi, ilahi bir benlik. O benlik hayata deyim yerindeyse Allah'ın ona gösterdiği yerden bakar, özünün penceresinden bakar. Buradaki ego artık psikolojik temelli bir ego değildir, spritüel bir benliktir. O da bende, ama hep o "ben" demek; ona da "ben" diyebiliriz, ama o semavidir, yani göksel, yani fıtridir. Oradaki koç olması da bir nevi koyun gibi uyumlu olması, boynuzları da kendisine tabi olan şeyi kendisine uydurabilecek güçte olmasını sembolize eder. Yani yaratıcıya tam uyumlu, alemi ise Allah'ın ona verdiği güç ve imkanla pozitif ve aktif bir biçimde değiştirebilen benlik. Yani kendi kişisel benliği adına bir şey yapmaz artık o; objektif bir noktadan bakar. Mesela diyelim ki bir insan ondan nefret ediyor ama o insanın yardıma ihtiyacı var; ya da o insana bir noktada bir fayda sağlamak gerekiyor, ama o insan da ondan nefret ediyor. O gider o yardımı yapar; onun için bir engel olmaz.

Böyle bir şey: psikolojik düzeydeki bir ego yaklaşımı ortadan kalkar, ruhsal düzeyde bir ben bilinci devreye girer. O ben bir nevi yaratıcının gösterdiği yerden ve gösterdiği yere bakar; böyle bir niteliğe sahiptir. Dolayısıyla orada hizmetkar bir noktaya gelir; yaratıcı ile uyumlu ve yaratılmış olan aleme de benlik arzuları ve korkularıyla bakmayan. Mesela o yüzden peygamber yirmi sene boyunca kendisine düşmanlık eden insanlarla herhangi bir kişisel polemik yaşamamıştır; kişisel bir rahatsızlığı yoktur.

Bizde güçlü bir benlik var, her şey o benliğe çarpıyor; nereye baksak o benliğin rahatsız olduğu şeyler var. O yüzden durduğumuz yer acı çektiğimiz yere dönüşüyor. O acı çektiğimiz yerin nedeni durduğumuz yerdir, yani baktığın özne bilinci, hangi özne bilinciyle baktığın orada geçerli. O yüzden bütün kadim öğretiler özneyi değiştirmeyi hedeflemiş; biz bunu tamamen unutmuşuz, hep olayları değiştirmeye çalışıyoruz.

Haksızlığı Kendimize Yapmak

Ve egomuzun bize söylediği şey şu: "Haksızım, yerden göğe kadar haksızsın." Bu kadar. Haksızsın; şikayetin nedeniyle haksızsın. Şunu desen — karşılığında muhatap olduğum şu insanlar şöyle bir yanlış yapıyor — ama bunu böyle gayet sakin, doğal, hiçbir negatiflik taşımadan desen haklısın, o insan yaptığı şey yanlıştır vesaire. Ama bunu şikayet modunda anlatıyorsan, mutsuz olduğunu söylüyorsan, acı çektiğini ifade ediyorsan, haksızsın. Daha doğrusu aslında burada, haksızlığı biz kendimize yapıyoruz. Ben burada "haksızsın" derken, sen başkalarına karşı haksızsın demiyorum; kendine karşı haksızsın diyorum. İnsanlar zannediyorlar ki haklıyım, şikayet etmekte haklıyım, acı çekmekte haklıyım, mutsuz olmakta haklıyım deyince ellerine bir şey geçecek zannediyorlar. Bu da egonun ayrı bir sahtekarlığı.

"Ben haksızsın demekle o insana aslında yardım etmeye çalışıyorum" — veya içimde bir benliğe "haksızsın" demekle ben kendime yardım etmek istiyorum. Diyorum ki sen o benliği onaylamakla kendine haksızlık yapıyorsun; ve ben o benliğe "haksızsın" demekle sana yardım etmeye çalışıyorum. Çünkü o benlik "haklı" diyerek kendine eziyet ediyor: "falan bana değer vermedi, ben de mutsuz oldum, haksız mıyım?" Bak kendine haksızlık yapıyor. Haksızlığı kendine yapıyor burada insan. O yüzden seni mutsuz edeni, sana acı vereni bul; sen onu hak etmiyorsun, öyle bir benliği hak etmiyorsun. Ben de o benliği hak etmediğini söylüyorum; sen o benliği onaylamakla kendine haksızlık yapmış oluyorsun. O yüzden insanın kendisine haksızlık etmemesi lazım. Bir benlik tarafından mutsuz ediliyorsan, acı çekiyorsan, sen o benliği hak etmiyorsun; hak etmediğin bir benliği kendi evinde tutuyorsun.

Düşün ki evine inek almışsın, ayı almışsın, aslan almışsın, vahşi hayvanlar almışsın; ne olur o ev? Şimdi sen hak ediyor musun öyle bir evi? Hak etmiyorsun. Şimdi insan da o benlikleri hak etmiyor; onların her biri garip yani, her birinin sana uydurduğu bir hikaye var. Diyelim ki bir konuda yetersiz mi olur? "Allah beni kahretsin, zaten ben hiçbir şey beceremem, keşke bu işe girmeseydim" falan. Şimdi sen böyle bir şeyi hak ediyor musun, böyle bir benliği hak ediyor musun? Asla hak etmiyorsun. Kendini küçümsemeyi hak ediyor musun? Hak etmiyorsun. Kendini çirkin, kötü görmeyi hak ediyor musun? Hak etmiyorsun. Kendini şanssız görmeyi hak ediyor musun? Hak etmiyorsun. Kendini mağdur görmeyi hak ediyor musun? Hayır, hak etmiyor. Ama bak bütün bu benlikler sana bu hikayeleri anlatıyor; sen hak etmediğin benlikler tarafından işgal edilmişsin.

O yüzden diyoruz ki bunlar haksız. O yüzden "haksız mıyım" diye sorduğunuzda kendinize veya birilerine dediğinizde ondan önce şu soruyu sorun kendinize: bunu diyen kim? Bu soruyu soran kim? Ve dönün ona deyin ki: bir bakayım, sen haklı mısın? "Haksız mıyım" diyen benliğe bir dönüp durun bakayım, önce sen haklı mısın? Sen benim adıma konuşabilir misin? Senin benim adıma konuşma yetkin ve objektifliğin var mı diye kendimize sormalıyız.

İçimizdeki Beyinsizler

Bazen aktarıyorum, bu ayeti — tabii o zahiri olarak da anlaşılabilecek bir ayet, iki yönlüdür de: "İçinizdeki beyinsizler tarafından bizi helak etme ya Rabbi" diye bir dua var ya. İçinizdeki beyinsizleri bulmak lazım; içimizdeki beyinsizler tarafından helak ediliyoruz. O içimizdeki beyinsizleri bulup temizlemeye ihtiyacımız var; onları temizlediğin zaman helak olmaktan kurtuluyorsun. Bizi helak eden o benlikler haksızdırlar; benim adıma konuşma yetkileri yok, fakat her nasılsa onlar "ben" diye konuşuyor, ben de onlara sahipleniyorum. Orada şunu sormam lazım: o benim adıma konuşabilir mi? Önce ona bakmam gerekiyor, çünkü ben asıl oradan yaralanıyorum.

Sürekli hayatta kendini şanssız gören biri: "işte annem böyleydi, babam böyleydi, kardeşim böyleydi" diyor, "ben şimdi ne olabilirim ki" diyor. Diyorum, sen mutlu olabilirsin; bunu engelleyeni gör. Veya "eşim şöyle, yaşadığım olay böyle, ben mutsuz olmayayım da ne yapayım" — mutlu ol; ama "bunları yaşayan insan mutsuzdur" diyeni bul önce, o formülü kim kurdu, kim üretti onu? Çocuğun seni dinlemiyorsa niye mutsuz olasın ki, eğer sorumluluğunu yerine getirdiysen? Allah Hazreti Nuh'a demiyor "cahil olma" diye; "o senin ehlinden değildir" diyor. "Benim evladım" diyorsun, sonra "o niye gemiye katılmadı" diyorsun; bu onun alanı, bu onun alanıdır.

Şimdi bakın, Nuh'un gemisinin yüzmesi için, o tufandan kurtulması için içinde cahillerin olmaması lazım. Biz cahilleri gemimize almışız; o yüzden bu hayatın tufan gibi dalgaları içinde batıyoruz. Çok güzel bir metafor: Hz. Nuh gemiyi nerede yapar? Anlatılarda söylüyorum, dağın başında yapıyor. İnsanlar "dağın başında gemi olur mu, gemiler denizde yapılır veya denize yakın yerde yapılır" derler. Dağın başında yapıyor; bakın nedir bu? Kendimize her birimiz kendimize yeni bir gemi inşa etmeliyiz. Yani yeni bir bilinç, yeni bir ben bilinci, yeni bir kendilik bilinci, yeni bir hayat bilinci, yeni bir varlık bilinci üretmeliyiz. Eski gemiyle bu iş olmaz; eski gemiyle o tufanı atlatamazsın, yeni bir gemiye ihtiyaç var. O geminin yapılması noktasında kimin ilhamı var? Yaratıcının. Bu ne demek? Yaratıcının senin fıtratına koyduğu şeyler üzerinden bir benlik üret; bir hayat algısı. Allah hayatı nasıl tanımlıyorsa sen de öyle tanımla; Allah seni nasıl tanımlıyorsa sen de kendini öyle tanımla; Allah varoluşu nasıl tanımlıyorsa sen de varoluşu öyle tanımla. Ve buna muhalif olanları gemiye alma. O gemide dualite yine olacak, fakat hizmetkar bir şekilde olacak, sana kafa tutan şekilde değil.

Ve bunu reddedenleri gemiye almamalısın; Nuh oğlunu gemiye almamalı. Neden? Çünkü gerçekliği çarpıtan bir oğlu var ve gerçekliğe muhalefet eden, karşı koyan bir oğlu var; o zaman o gemiye alınmamalı. Bazen bir arkadaşla böyle bir şey konuşurum; sonra der ki "tamam çok haklısın İsmail ama böyle işte dünyanın nimetleri güzel." "Bak" der, "gemiye yine yabancı birini almaya kalkışıyorsun." Bak, gemiye yabancı birini alma; bu başına bela açar sonra. Yok, garip; dünyanın hiçbir nimeti ebedi olmadığı için, kalıcı olmadığı için benim böyle büyük bir arzuyla heves edeceğim bir nitelikte değildir. Dünya hayatı bir metadır, bir tadımlıktır; Allah'ın izin verdiği ve meşru gördüğü oranda tadarsın. Bu kadar; başka bir değeri yok.

"Dünya çok çekici değil mi?" Değil abi. Dünyayı çekici gören bir ego var, onu gör; dünya hiç çekici değil. Niye bir eren dünyayı çekici görmüyor? O da insan değil mi? Demek ki o başka bir bilinçle bakıyor; sen başka bir bilinçle bakıyorsun. O zaman yine bakın aynı şeyi söylüyorum: "dünya çekicidir" dediğinde hemen kendine şu soruyu sor: dünyayı çekici olarak algılayan kim, nasıl bir benlik? O ne yüzünden çekici algılıyor ve bu benlik objektif bir benlik mi? Bunu sormadığınız zaman mutlaka işgal edilirsiniz. Uyanık olmak zorundasınız. Gemiye neyi alacağız, neyi almayacağız; onun için kadim bilgelik aslında insanın kendini yeniden inşa etme sürecidir. Daha doğrusu aslında yeniden inşadan kastımız, fıtratımızı unuttuğumuz bir noktada suni bir inşa olmuş; biz fıtri olanı yeniden inşa etmeye çalışıyoruz.

Mesela örnek vereyim size: "ama çok geç kaldım, yaşım kırk, geç kaldım." Bak hemen uyanacaksın: bunu kim diyor ve gerçekliği var mı? Farz edelim geç kaldım, ne yapacağım? Bana ne öneriyorsun? Al karşına o benliği, bir sor: ne öneriyorsun bana? "Kırka geldim ve geç kaldım" diyor; ne yapayım, boş mu vereyim? Ne demek istiyorsun? Kırkındaysa kırkında devam edeceğim; neyin peşindesin, niye geç kaldım, niye geç kaldım ki? Veyahut da "çok zor" — hemen uyanacaksın, bunu kim diyor? Bakın eğer uyanık olmazsanız, o dönüşüme daha ilk adımda takoz koyan benlikler vardır; uyanıklardır bunlar. "Çok zor, çok güzel ama İsmail Bey çok güzel anlatıyor ama çok zor" — tatlı bir şekilde böyle bir giriş yapar, oradan bütün sistemi bloke eder. Veya "doğru ama işte hayatın gerçekleri diye de bir şey var" — biz burada ne anlatıyoruz, hayatın yalanlarını mı anlatıyoruz, kurgu mu yapıyoruz, bir ego simülasyonu mu yapıyoruz, spritüel bir aldatmaca mı içindeyiz? Yok öyle bir şey. Biz hayatın gerçeklerini yine anlatıyoruz.

"Hayatın gerçekleri ya bunlardır ya öbürleridir; net bir kararını ver." Yoksa böyle şeyleri dinleyip, okuyup, sonra "bir de hayatın gerçekleri var abi" deyip hepsini bir anda çöpe atmayın. "Ama uyanıkça yapayım bunu, hayatın gerçekleri diye" — biri hayat, biri gerçek; ikisine de itiraz edilmiyor. "Hayatın gerçekleri var" diye bir şey var; uyanık olacaksınız, diyeceksiniz "ne gerçeği? Hayat ne, gerçek ne? Gel bakalım bir müzakere edelim." Ve hemen kaçıracaksınız: "hayatın gerçekleri var" diyene "hayat nedir, gerçek nedir" diye sorun; "hiçbir şey yok aslında" diyecekler. İçinizdekine de söylüyorum, dışarıdakine de söylüyorum. Ama böyle tutturmuş "hayatın gerçekleri var." Onun için işte yeniden inşa edilen gemi gibi, hem yeniden inşa etmelisiniz onu, hem de eskilerden kimi alacaksınız kimi almayacaksınız, çok iyi tespit etmelisiniz. O gemiye eski işe yaramaz benlikler girerse o gemiyi yine batırırlar.

Yani tamamen yeni bir insan olmalıyız aslında; yeni insan olmalıyız. Şu ana kadarki olanların bir yerde durup seçilerek alındığı bir süreç. Çünkü şu ana kadarki olanların hepsi negatif demek değildir. Ama bak Hazreti Nuh ne yapıyor? İman edenleri gemiye alıyor, etmeyenleri almıyor. Sen de iman edenleri gemiye alacaksın, etmeyenleri almayacaksın. "Hayat çok zor" — sen uygun değilsin arkadaş, sen dışarıda dur. "Hayatın gerçekleri var" — sen de dışarıda dur. "Ama dünya çok çekici" — abi sen de dışarıda dur, sen o çekici olan dünyayla ne yapacaksan yap, sen yeni gemiye binme. "Ama insan dünyada da mutlu olmak istiyor" — sen de dışarıda dur, seninle de yapacak bir şeyimiz yok, kusura bakma. Çok net olmak durumundasınız; ama akıllıca bir netlik, öyle romantik bir şey değil, bir spritüel hayal kurgu değil. Objektif bir şekilde diyeceksiniz ki bu benlik, bu algı olamıyor. Fıtratına uygun yaşarsa insan bu dünyada mutlu olmaz mı yani? Zaten mutlu.

Cennet Bilincini Örten Ego Rüyası

Zaten mutlu. Allah cennette Adem ve Havva'yı yaratırken ne dedi onlara? "Burada durun; mutlu bir şekilde yaşayın, ne açlık ne susuzluk çekmeyeceksiniz." Bak o bizim spritüel özümüzü sembolize ediyor; spritüel özümüz zaten mutlu. Biz şu anda da cennetteyiz, hepimiz şu anda cennetteyiz; ama o cennetteki bilincimizi örten bir benlik var.

"Bunu nasıl olur hocam, çok garip geliyor" diyeceksiniz. Bunu basitçe Uzak Doğu geleneğinde veya kadim bilgelikte şöyle bir örnekle anlatırlar: farz edin ki sen mutluluk verici en güzel ortamdasın; tırnak içinde "cennet gibi bir yerdesin", hiçbir ihtiyacın eksik değil, her ihtiyacın karşılanıyor, doğal, maddi manevi (sadece maddi olarak düşünmeyin). Sonra sen uyuyorsun, sana bir uyku geliyor, uyuyorsun; uykunda kendini canavarların, zararlı canlıların, kötülük yapan insanların içinde buluyorsun rüyanda. Şimdi sen yine aslında neredesin gerçekte? O güzel yerdesin; ama senin orada olduğunun bilincini sana kapatan bir rüyadasın. Ego rüyasından uyandığında cennette olduğunu fark edeceksin. Bu gerçekten böyledir ve bunu tecrübe eden herkes böyle yaşar: insan cennettedir. Şu anda da cennettesin; sadece bu cennetteki bilincini örten bir ego perdesi var. O ego rüyasından uyandığında cennette olduğunu anlayacaksın; insan şu anda da cennettedir.

O yüzden insan gerçek anlamda ona doğal mutluluğunu unutturan benliklerini fark etmelidir. Yoksa mutsuz olan benliklerinizi mutlu etmeye çalışmak bir yere kadardır; onun yerine başka bir benlik çıkacak. "Evlensem mutlu olurum" diye evlenirsin; "çocuğum olsa mutlu olurum" diye çocuğun olur; "acaba ölünceye kadar eşim beni sevecek mi" diye onun hikayesi olur, sonra çocuğunla ilgili mutluluk hikayeleri bitmez. Onun için mutsuz olanı mutlu etmeye çalışmayın, mutsuz olanı iptal etmeye çalışın. Yoksa mutsuz olanı mutlu etmeye çalıştıkça o size başka hikayeler üretecek.

Hani bazı dilenciler olur ya, yüzsüz dilencilik tarzı vardır; "bana bir yemek al" der, gider yemek alırsın, "ya işte bana şunu da alsam, bana şunu da" der; "ilaç var, yarın hastaneye gideceğim" der, bitmez o dilencinin hikayesi. Bizim egolarımız da böyle. "İşte bir iş, bir çocuğun olsun, başka bir şey istemiyorum" diyorsun; çocuğun oluyor, kırk tane daha hikaye uyduruyorsun. Bitmez, egonun hikayesi bitmez. O yüzden mutsuz olanı mutlu etmeye çalışmayın; mutluluğu örten o benlikleri görün. Siz mutlusunuz, hepimiz mutluyuz; içimizde o mutluluğu örten, yani doğal huzuru, dengeyi örten, perdeleyen bir ego rüyası görüyoruz. Bir ego bir rüya görüyor: "mutsuzum." Hayır, sen mutsuzluk rüyası görüyorsun; o rüyadan uyan.

Bazı egolar var, "herkes öyle" der; onu asla gemiye almayın, o çok tehlikeli. "Ama hocam sizin gibi kaç kişi düşünüyor" — saçma bir benlik, hiç gemilere bunları almayacaksınız. O yüzden yenilemek gerekiyor, yeni bir gemi; sonra o yeni gemiye seçerek almak durumundasınız. Yoksa eski gemiye Nuh'u da koysanız o gemi işlemez; eski gemiye kimi getirirseniz getirin o olmaz. Yeni bir gemi ve seçerek alınması gereken yolcular olması gerekir.

Onun için işte hırsla iman, kibirle iman, nefretle iman bir arada durmaz; çünkü böyle bir şey kuramazsınız. Hazreti İsa'nın deyimiyle: "hem Tanrı'ya hem dünyaya kulluk edemezsiniz." Sen Hazreti İsa'yı içine alsan İsa da seni kurtaramaz; çünkü sen sürekli İsa'nın boğazına sarılıp "ne zaman mutlu olacağım" diyeceksin. Halbuki o sana başka bir şey anlatıyor. Sen "ama" diyeceksin — ey İsa, işte İsa anlatıyor: "Tanrı'nın melekutu içinizdedir" diyor; anlamıyorlar. "Hakikat sizi özgür kılacak" diyor; anlamıyorlar. Çünkü onların perspektifi farklı. Böyle bir durumda insan nasıl mutlu olur? Zaten Hazreti İsa onu anlatıyor, Hazreti Muhammed onu anlatıyor: "Hasbunallahu ve ni'mel vekil" — "Allah bize yeter, o ne güzel vekildir." Ondan güzel dost kimdir? "Onun şahitliği sana yetmez mi?" Bunlar neyi anlatıyor? Bunların bize anlattığı şey, senin huzurunu, mutluluğunu, Allah'la olan bağını ve o farkındalığını ve o farkındalıktan gelen sevincini hiçbir şeyin örtemeyeceğidir. Bunu anlatmış oluyor. Dolayısıyla hiçbir şey onu örtemez; örtüyorsa örtenleri bulacaksın. Yoksa onları tatmin etmek gibi bir şey söz konusu olamaz.

İnsan böyle bir çözüme kendisini kaptırmamalıdır; sürekli "ben benliğimi mutlu edeceğim" — öyle bir şey yok. İhtiyarlayacaksın, hasta olacaksın, şu olacak bu olacak ve o ego mutlaka sana bir mutsuzluk hikayesi anlatacak; başka bir çaresi yok, çünkü onun mutluluğu bir şeye bağlı, dolayısıyla mutsuzluğu da onun karşıtı olan şeye bağlı; başka bir çaresi yok. Onun için mutluluğunun bir nedeni olmayan öze dönmek lazım; onun bir nedeni yok.

Arzu ve Korku Olmadan Yaşamak: Gerçek Hayat

Gerçekten Allah bizi mutlu olarak yarattı. Niye Allah Adem-Havva kıssasını anlatıyor? Allah cennete yerleştirdi, onlar mutluydu, hiçbir ihtiyaçları yoktu. Bunu niye anlatıyor bize? Bu geçmişte bir hikaye değil ki; bu her an olan bir şey. Ama ağaca yaklaşıp yemeye kalktığında, ego ile o zaman düşüyorsun. Bu her an olan bir şey; Adem-Havva kıssası her sabah kalktığınızda yaşadığınız bir şey, her an olan bir şey. Şu anda altı küsür milyar insan Adem-Havva kıssasını sürekli yaşıyor: kimi cennette, kimi "ağaca yaklaşayım mı yaklaşmayayım mı" diye düşünüyor, kimi yaklaşmış, kimisi dallarına oturmuş hapur hapur onu yiyor. Bu her an devam eden bir şey; ve her an düşebilirsin, cennete çıkabilirsin. Egomun arzu ve korkularına tutunarak yaşıyorsam düşerim; bırakıyorum, cennete çıkıyorum. Her an yaşadığımız bir şeydir, yaşayabileceğimiz bir şeydir. En zahiri düzeyde bile bunu düşündüğünüzde aslında bu yaşanan bir şeydir; mecazi aşk düzeyinde bile yaşanan bir şeydir. O yüzden cennet de içimizde, huzur da içimizde, her şey insanın içindedir. Mutsuzluğun nedeni de içimizde.

Cem Yılmaz "her şey içimizde, KDV'si de içinde" diye dalga geçiyor; onu da almayacaksınız, o benlikleri de içeri almayacaksınız. Evet, hem cennet de içimizde, cehennem de içimizde, mutluluk da içimizde, mutsuzluk da içimizde. O zaman içimizdeki ile ilgili tercihte bulunacaksınız; hepimizin aslında meselesi bu. İçinizde hangisini tercih ediyorsunuz? O tercih bizi ya cennette ya cehennemde tutuyor; ya cennette tutuyor ya düşürüyor.

Peki oradaki şey nedir? İnsanın ağaca yaklaşması. Ağaca yaklaşmak, ego arzusu ve korkusuyla bu dünyayı algılamak meselesidir. Ego arzusu ve korkusu olmadan bu dünyaya yaklaşırsan problem değil; ama bu dünyaya arzu ve korkuyla yaklaşırsan işte o Kur'an'ın "yaklaşma" diye emrettiği veya tavsiye ettiği şeydir. Ne demek? "Evleneceğim, niye? Evleneceğim, bu kadar." Bir şeyi yok; "mutlu olmak için evleneceğim" — o zaman sen evlenme, iyi değil o. Mutlu olmak için evlenme, sadece "evleneceğim, bir deneyim yaşayacağım," bu kadar. "Eşimin beni sevmemesinden korkuyorum" — o zaman sen hiç evlenme. Bir şeye arzu ve korku üzerinden bakıyorsan yapmayacaksın.

"İş güzel, aklın var, kabiliyetin var, iş yap." "İş yapıp para kazanırsam çok mutlu olacağım, kazanamazsam mutsuz olacağım" — o zaman yapma iş, önce o kafayı değiştir; arzu ve korku üzerinden bakma bir şeye. "Ben bu hayatta bir deneyim yaşayacağım, hangi bilinçle? İnsanlığımın bilinciyle." Bu. İnsanlığımın bilinciyle bir deneyim yaşayacağım; evleneceğim mesela. Hani Sokrates'in dediği gibi "iyi çıkarsa mutlu olursun, kötü çıkarsa filozof olursun" — şaka bir tarafa, bir deneyim yaşayacaksın. O olayı, diyelim bir evliliği, bir çocuğu, bir işi, bir hedef edinip o hedefe ulaşıp ulaşmamayı mutluluk ve mutsuzluk hikayesi olarak tanımlama. Bunu böyle tanımladığın anda sen düşersin; çünkü bunlar bize bir mutluluk-mutsuzluk hikayesi diye önerilmemiş. Bakın, "hanginiz daha güzel amelde bulunacak diye biz sizi birçok şeyle karşılaştırıyoruz" diyor Allah. Demek ki ben evleneceğim; o evlilikte düzgün, dürüst, sadık, sevgi ve şefkat üzerime düşen görevi yapan biri olacağım. Ben bunu yaşayacağım diye evlen. Bir çocuğun olursa, iyi bir anne, iyi bir baba olmanın gerekliliklerini yerine getirmek adına bir baba veya anne olacağım. Bak neye odaklısın: tercihin, kendinin iyi, nitelikli, fıtri değerlerini ortaya çıkarmaya odaklı. Bir iş mi yapacağım? Ben aklımı, bilgimi, insani değerlerimin en güzel şekilde yaşayacağı, en güzel şekilde ortaya çıkacağı bir deneyim yaşayacağım; bunun adı iş. Ama "işle para kazanırsam çok mutlu olurum, kazanamazsam kendimi başarısız göreceğim" — yok, böyle bir şey değil.

Onun için yaşadığınız olaylara arzu ve korkuyla değil: "ben o olayı, o süreci fıtratımın doğal değerleriyle yaşayacağım, buna gayret edeceğim" — bu kadar, arzu ve korkudan bağımsız. Arzu ve korkuyla bakarsanız işte o kuralda anlatılan düşüşü yaşamış olursunuz. Kur'an çok mükemmel bir şey anlatıyor orada: bu dünya hayatının olguları arzu ve korkuya bağlı olmayacak; "oldum, mutlu olacağım; başarısız oldum, mutsuz olacağım" diye algılama. Hayat, arzu ve korku ikilemi üzerinden yaşanması için sana verilmemiş; fıtratının niteliklerini bu akışın içinde ortaya koy diye verilmiş. Bu ne kadar güzel bir şey. O zaman siz özgür yaşamış oluyorsunuz; başkalarının veya dıştaki unsurların size bir şey verip mutlu edeceği veya vermeyip mutsuz edeceği bir insan değilsiniz. Siz fıtratınızın değerlerini ortaya koyarak o mutluluğu idrak eden, yaşayan insanlar olmuş oluyorsunuz. O zaman her durumda cennette oluyorsunuz; evliliğin mutlu olsa da mutlusun tırnak içinde, olmasa da mutlusun. "Ben fıtratıma yakışır şekilde davranmaya çalıştım" diyorsun; ne güzel bir şey. Eksiğin olduysa öz eleştirini yaparsın, yola devam edersin. Hayat böyle bir şey; yoksa "hayat sana bir şey verecek, mutlu olacaksın; vermeyecek, mutlu olacaksın" değil. İşte Kur'an diyor ki hayata böyle yaklaşmayın; "mükemmel olacağım" diye yaklaşmayın, "şu olursa gerçekten kendimi tamam hissedeceğim, yoksa hep bir eksiklik kalacak içimde" — yok öyle bir şey, hiç öyle bir mevzu yok hayatta.

Sen bir olayı şu şekilde de yaşarsan tamsın, şu şekilde de yaşarsan tamsın. "İlişkimi sürdüremedim, ne olacak, eksiğim" diye eksiklik hissediyorsun — bak öyle bir şey yok. Kur'an okumuyor musun? Bak Allah sana ne diyor: bunlar üzerinden hayata yaklaşma diyor. Şeytanın verdiği vesvese o: mükemmel olamayasın, bir melek olamayasın, bir mülke sahip olamayasın diye sana yaklaşma diyor. Ne yaptı ona? Arzu ve korku verdi. Sen arzu ve korku üzerinden yaklaşma diyor işte Allah sana; bundan daha açık ne söylesin?

Halbuki egolarımız, ego diyor ki "ama arzu etmezsen nasıl yapacağım o işi?" Ben de diyorum ki bir düşün, böyle bir imkan var, ama onu o ego ile yapamazsın. Ego diyor ki "ben arzu etmezsem bir iş yapmam o zaman." Ben de diyorum, yapma zaten; sen kenara çekil, sen yapma bu işi, çünkü bu senin yapacağın bir iş değil. Sanki o egodan başka bir şansımız yokmuş gibi, tercih imkanımız yokmuş gibi bize kafa tutuyor. "Ama yapmam o zaman" diyor; "sen arzuları korkuları attın, o zaman ben bir şey yapmam ki" diyor. O zaman yapma diyorum ben de zaten; zaten başıma bugüne kadar bela olan sensin zaten, hep arzuyla veya korkuyla yaptın zaten. O yüzden başımıza bu kadar bela oldun.

Diyorum ki bak, arzusuz yap ve korkusuz yap; bu ne kadar büyük bir özgürlük. Bir kedi "ben anne olacağım, anneliği tadacağım" diye mi anne oluyor? Ama bak anne oluyor; çocukları bana bakacak mı bakmayacak mı diye korku duymadan da çocuklarını büyütüyor. Bak, arzu ve korku olmadan da bir şey yapabilirsin. O zaman işte hayat, arzusuz ve korkusuz bir biçimde yaşanan hayattır; ona biz "gerçek hayat" diyoruz. Öbürü düşük hayattır, yani bilinç seviyesi düşmüş olan hayattır.

Evet, teşekkür ederim.