Özün Farkındalığı ve Arzu-Korku Dengesi

Kısa Özet

Sohbette insanın arzu ve korkularını dengeleyip aşarak "hayat ağacı"nı mı, yoksa bunlara saplanıp "iyilik-kötülük ağacı"nı mı deneyimlediği anlatılıyor; Enneagram'ın dokuz tipi üzerinden her tipin öz varlığa dair hangi farkındalığı (mükemmellik, değer, yetkinlik, hakikilik, kuşatıcılık, zarar göremezlik, mutmainlik, birlik, güç-şevk) kaybettiği tek tek ele alınıyor. Ardından evliyalık, musibetlerde gizli hayrı görebilmek, Allah'ın kuluna asla darılmayacağı ve insanın kendi özüne/kaynağına dönerek gerçek huzuru bulabileceği konuları Mevlana, Yunus Emre ve Bediüzzaman'dan örneklerle, kişisel anekdotlarla işleniyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • İnsan arzu ve korkularını dengeleyip aşabildiği ölçüde şeytanın tuzağından ve "iyilik-kötülük ağacı"nın ikileminden kurtulur.
  • Enneagram'daki her tip, öz varlığa dair farklı bir hakikati (mükemmellik, değer, yetkinlik, birlik vb.) unuttuğu için farklı bir korku ve eksiklik hissiyle yaşar.
  • Allah kuluna asla darılmaz, kapısı her zaman açıktır; ümitsizlik yalnızca hakikati örtenlere yakışır.
  • Gerçek kayıp, sevilen birinin ya da bir şeyin kaybı değil, insanın kendi özünün/kaynağının farkındalığını kaybetmesidir; huzur ancak o öze dönüşle bulunur.

Arzu, Korku ve Şeytanın Tuzağı

Korku üzerinden şeytanın bir etkisi vardır. Sende hiçbir arzu ve korku yoksa şeytan teslim olur, der ki: "Benim senin üzerinde şeyim yok." Şöyle düşünün: bir balıkçı düşünün, denize yem atıyor. Şimdi bir balık düşünün ki hiç yem yemiyor, mesela sadece su içiyor, hiç katı bir şey yemiyor. Siz onu neyle avlayabilirsiniz, değil mi? Oltaya gelecek bir şey yok. Yani su zaten denizde var, neyle o oltaya gelecek? Ama Mevlana'nın dediği gibi, balığı oltaya takan yem değildir; balığın yeme olan arzusudur, diyor. Yani balık o yeme arzu duyuyor, ona karşı bir hırsı, bir arzusu oluyor, o yüzden o oltaya takılıyor. Şimdi yeme arzusu olmayan bir balığı neyle avlayacaksın, değil mi? Bunun gibi.

Yani insan burada, Kur'an'ın insana zaten dikkatle vurguladığı şey, Adem kıssasında budur. Onun için insan arzularını ve korkularını her zaman en azından öncelikle dengelemeli, sonra sıfırlamayı bilmeli. Peki neyle eylemde bulunacaksın? Ruhsal motivasyonla eylemde bulunacaksın.

Hayat Ağacı ile İyilik ve Kötülük Ağacı

Mesela Tevrat'ta şey vardır: hayat ağacı, bir de iyiliği ve kötülüğü bilme ağacı. Hayat ağacı aslında şu anlama gelir: sonsuz ve mutlak olan Yaratıcı, sınırlı ve göreceli bir alem yaratmış. O alemde de sen o göreceli ve sınırlı olan varoluşu deneyimlersin, onu yaşarsın. Bu, yaşam ağacıdır. Bunu yaşaman için olabildiğince arzusuz ve korkusuz olman lazım; korku ve arzudan uzak olman lazım. Korku ve arzu olursa, o zaman iyilik ve kötülük ağacına dönüşüyor. Mesela arzu ettiğim bir şey var, etmediğim bir şey var; sevilmek istiyorsun, sevilmemekten rahatsız oluyorsun. Bak ne oldu? İyi ve kötü olarak tanımlamaya başladın.

Güzel olmak istiyorsun, çirkin olmak istemiyorsun. Ama hep kedilerden örnek veriyoruz: hangi kedi var ki "ben çok güzelim" veya "öbürü ben çok çirkinim, o benden daha güzel" desin? Aralarında yarışan, güzellik yarışması yapan bir kedi topluluğu var mı? Yok. Onu insan denen topluluk yapıyor. Artık hangi topluluk daha mütekamil, değil mi? Düşün, ne yapıyor? Ayrıma başlıyor. Diyor ki: "Ben genç olmak istiyorum, yaşlı olmak istemiyorum. Güzel olmak istiyorum, çirkin olmak istemiyorum. Şu boyda olmak istiyorum, bu boyda olmak istemiyorum. Sevilmek istiyorum, sevilmemekten kaygı duyuyorum. Başarılı olmak istiyorum, başarısız olmaktan kaçınıyorum." O zaman hayat senin için ne oluyor, bu yaratılış alemi? İyilik ve kötülük ağacına dönüşüyor. Çünkü artık sen hayata arzu ve korku üzerinden bakıyorsun.

Mesela sıcak havayı seviyorsun, bu havaya "kötü" diyorsun, değil mi? "Kötü bir hava" diyorsun. Niye kötü bir hava? Çünkü sen sıcak havayı seviyorsun. O zaman soğuk hava kötü bir hava oluyor. Sıcağı sevmeyen içinse güzel bir hava olabilir. Arzuna, ihtiyaç hissettiğin şeye ve korkularına göre sen artık yaratılışı tanımlamaya başlıyorsun. Mesela biri seni sevmiyor: "Ne kadar kötü bir insan" diyorsun. Hayır, o kötü bir insan değil, o seni sevmeyen bir insan, bu kadar. Ama bu objektifliği yaşayabiliyor musun? Zorlanıyorsun. Ne olarak bakıyorsun? "Bu insan kötü." Niye? Diyelim ki kaba bir insan, onu sevmiyorum. Şunu diyemiyorsun: "Bu insan şu özelliklere sahip bir insan", bu kadar. Mesela seni aldatan bir insan, bu bir deneyim. Eğer hayat ağacı olarak bakarsan bu bir deneyim. Egonun aldatma arzusuna ve aldatılma korkusuna bakarsan iyilik ve kötülük ağacına dönüşür. Niye iyilik ve kötülük ağacı? Çünkü artık sen iyilik ve kötülük üzerinden bütün hayatı algılıyorsun.

O zaman sürekli bir psikolojik düzeye düşüş hali yaşıyorsun. Mesela hangi insan var ki, hayat benim için... atıyorum, geldi 60 yaşına: "Hayat benim için farklı şeyleri deneyimlediğim bir varoluş alemiydi. Çok şükür, deneyimledim, gidiyorum" demez, değil mi? Öldün, öleceksin 60 yaşında; farklı şeyleri deneyimledim, sevilmeyi de sevilmemeyi de, dikkate alınmayı da alınmamayı da, bilinmeyi de bilinmemeyi de deneyimledim; başarıyı, başarısızlığı hepsini deneyimledim ve şimdi tekrar aynı şekilde insan olarak Rabbime dönüyorum. O zaman ne yaptın? Sen hayat ağacına bakmış oldun. Öbürü ise: "İşte dünyaya geldik, dünya çok zor, sevilmedin, önemsenmedin, dikkate alınmadın; çok sevildin, mutlu oldun" — iyilik ve kötülük ağacı, mutluluk ve mutsuzluk ağacı. O olarak deneyimledin, ne yaptı seni? İki kutup içinde sürekli yaşattı, o iki kutbun sürekli gerilimini yaşadın. Bazen çok mutlu oldun, bazen çok mutsuz oldun ve sürekli o iki kutbun arasında gidip geliyorsun. O yüzden gerçek anlamda huzur bulunmaz. Huzur, iyilik ve kötülük ağacının dalında oturmakla olmaz. Öyle oturdun mu rahat edemezsin.

*Huzur zaten "hazır olmak" halinden mi geliyor?*

Aynı zamanda tabii. Yani gerçek kendi, aslında mutlak anlamda da kullanılıyor; kısmen izafi olarak da, yanlış anlamda da kullanılıyor. Evet, gerçek anlamda var olmaklık aslında; yani gerçek varlığının farkında olmaklık ve mutlak varlığın huzurunda olmaklık aslında. Zaten "huzuruna çıkmak" tabiri de kullanılıyor, yani gerçekliğine ulaşmak. Aynen öyle.

Yani bizim dikkat edeceğimiz şey o yüzden şudur: sen hayat ağacını mı deneyimliyorsun, iyilik ve kötülük ağacına mı yaklaşıyorsun? Psikolojik düzeyde tabii ki işte sevildiğin olur, sevilmediğin olur; başarılı olduğun olur, olmadığın olur; istediğin bir şeyin gerçekleştiği durum olur, gerçekleşmediği durum olur. Sınırlı olan psikolojik düzeyde bu zıtlıkları yaşarsın. Ama kendini bundan ibaret gördüğünde, yani özne sadece psikolojik benlik olduğunda, o zaman sen o ikilemin içinde ömür boyu yaşayacaksın. Başka bir çıkışın yok. Ama onun üzerinde bir varlığın olduğunu keşfettiğinde -ki onu keşfetmen için o aşırı biçimde kutupların arasında gidip gelmemen lazım- o yüzden bizim kadim geleneğimizde şey var: "Fazla gülme." Aslında ne demek istiyor? "Böyle bir şeyi buldum" zannıyla böyle abartma yani aslında. Tabii o gülmenin başka yönleri de var.

Aşırı Sevinç, Aşırı Üzüntü ve Denge

Hani sufilerin veyahut da kâmil insanların hep söyledikleri şey nedir? Ne dünyada kazandığına çok sevin, ne de kaybettiğine üzül. Yani o ikilemin içinde gidip gelme. Anlatabildim mi? Çok sevinen insan çok üzülmeye yatırım yapmış demektir. Anlatabildim mi? Mesela evlendiğine çok sevinirsen, boşandığına çok üzülmek zorundasın. Bu şu demek değil ama, yanlış anlaşılmasın: "Üzülmemek için sevinmeyeyim" bunu kastetmiyoruz. Şunu demek istiyoruz: bak, sende bir varlık, bir kendilik var ki o zaten gerçek anlamda saf bir mutluluk ve huzurun içindedir. Bir de psikolojik düzeyde bir benliğin var ki o da kendince şuna sevinir, şuna üzülür; ama bak, o benliğin fazla üzüntüsü ve fazla sevinci manasızdır.

Bu, "çok sevinirsen Allah onun acısını çıkartır" gibi böyle bir suç-ceza meselesi olarak görülmesin. Buradaki temel şey şu: sen psikolojik düzeyde çok fazla sevinme, çok fazla üzülme ikilemini yoğun şekilde yaşarsan, bu senin kendi özüne dair farkındalığını örter, onu fark etmeni engeller. Temel mesele budur; yoksa halk arasında vardır ya "çok gülme, başına bir şey gelir" gibi, mevzu bu değil. Meselemiz o değil kesinlikle. Mesele şu: sen o psikolojik benliğe çok fazla odaklanmakla ve çok fazla ona gömülmekle, gerçek en derinde en içte var olan varlığını fark edemez hale gelirsin. Temel şey budur. Onu fark etmemiz için o psikolojik düzeyimizin bir denge içinde olması lazım.

O yüzden mesela Yunus Emre'nin "ne varlığa sevinirim ne yokluğa yerinirim" demesinin altındaki şey budur. Bu, kişinin psikolojik anlamda dengelenmesine hizmet eder. Bir süre sonra da en içte ve derinde olan varlığını fark etmesine imkan tanır. Yani o perde ne kadar incelirse, o perdenin arkasındaki, altında görünmeyen şey o kadar görünür hale gelir. Ama biz psikolojik benliğimizin gürültüsünden o özdeki dinginliğe, huzura geçemiyoruz. Mesela düşünün, benlik sürekli bir şey istiyor; ya bir şey istiyor ya bir şeyden korkuyor. İsteği ve korkuyu nötrleyin, bir dert yok, bir rahatlık var, bir huzur var. Fakat buradaki isteği ve korkuyu nötrlemek, psikolojik anlamdaki bir küntlük, bir depresif isteksizlik anlamında değil. Yani "bir şeye ihtiyacım yok, bir şeyden de korkmam gerekmiyor" hâlidir. O zaman insan hem psikolojik anlamdaki yanını dengeliyor, onun aşırı iniş çıkışlarından kurtuluyor, hem de özüne dair bir imkan açmış oluyor.

Mesela düşünün, "gencim, ihtiyarlıyorum, şu oluyor, bu oluyor" diye zihniniz dolu olsa, hangi ruhsal manevi şeyi hissedeceksiniz? Buna imkan var mı? Sürekli bedenine, psikolojik anlamda işte bir şeye sahip olma-olamama, bir şeye erişme-erişememe, sürekli bunların iniş çıkışında yaşıyorsanız, derinde neyi bulabilirsiniz? Zaten oraya bakmıyorsunuz, bakamazsınız zaten. Mesela bir beden ve bir psikolojik benlik olmadığınızı düşünün; nesiniz o zaman? Bunların dışında neyim ben mesela, değil mi?

Bakın, insan niye uyuduğunda rahatlıyor? Bunlar azaldığı için rahatlıyorsun. Onun için dikkat edin: böyle çok fazla kaygıları, korkuları, istekleri, gerçekleşmemiş beklentileri olan insanlar uyuyamıyorlar, değil mi? En azından zor uyuyor, veya uyuyor da tam uyuyamıyor, tam dinlenemiyor. Neden? Kendini bırakamıyor.

Ego o kadar ağır bir yük ki, senin şu zahiri dünyada bile rahatlamana izin vermiyor. Seni tutuyor, o huzura, sükûna, dinginliğe geçmeni engelliyor. O kutsal kitaplarda Adem ile ilgili bu vurgu var, ama biz onu işte ağaç diye okuyoruz, elma diye okuyoruz. Halbuki o, eğer biraz anlaşılır bir dile sokarsak, nedir? Yaradılışa arzu ve korku üzerinden bakmaktır. Anlatabildim mi? Yaradılışa arzu ve korku üzerinden bakıyorsan, sen şeytanın tuzağına düşmüştün, onun ayartmasına mahkûm oluyorsun.

Peki insan hiçbir şey istemeyecek mi? Hayır, isteyebilirsin. Tehlikeli ve zararlı olan bir şeyden de kaçınabilirsin. Ama bunu abartma. Mesela bir şey istedin; "olsa güzel olur, psikolojik anlamda beni mutlu eder" — olmadı; olmadıysa "canı sağ olsun, olmayıversin, ne olacak?" diyemiyorsan, "hayır olmalı, niye olmuyor?" diyorsan, işte olmadığı için ona buna, Allah'a, insanlara, dünyaya kızıyorsan, orada sen arzuyu seni perdeleyen bir şey haline getirmişsin. Ama tabii ki insan şu dünyada birçok şey isteyebilir; en son tahlilde şunu diyeceksin: "Bunlar benim asli ihtiyacım değil, bunlar olur olmaz; olursa psikolojik anlamda hoşuma gider, olmazsa da hiç problem değil." Dediğinde ne olur? Arzunun bulutları seni perdelemez. Veyahut da şöyle ifade edelim: o arzunun bulutu güneşi görmeni engellemez. Ama arzularını, isteklerini ölçüsüz bir biçimde talep edersen ve onlara gömülürsen, o zaman o bulut güneşi görmeni engeller, hava sana karanlık gelir, hava kapanmış olur. Neden? O arzu bulutları güneşi örtüyor, veya korku bulutları.

Böyle ailelerde çok dikkatimi çeken bir şey var: bazen böyle aşırı korku durumları yaşadıklarında, sanki korku bir yerden gelecek, onları kıskıvrak yakalayacak, hep böyle hissediyorlar, o durumlarda özellikle. Halbuki yok kardeşim, neyi bu kadar abartıyorsun? Şunun olmasını istemiyorum, tamam isteme de, olursa da hayatın sonu değil yani, gerçek hayatın sonu değil. Mesela düşünün, aç kalan hayvan bile oraya buraya saldırmıyor; bakıyor kıtlık var, yiyeceği bir şey yok, sakin sakin ölüme yatıyor bazen, rahat duruyor yani. Ama ego bir şeylerden korkuyor, hep korkular üzerinden. Aslında korku da bu anlamda kişiyi ketleyen bir şey.

Mesela başarısız olursan ne olacak yani? Başarısız oldun, ne olacak, değil mi? Bir konuda yetersiz olduğun ortaya çıkabilir, veyahut da yetersiz olduğunu görebilirsin, olabilir; öyle kabul et. Değiştirilebilir bir şeyse pozitif anlamda değiştirebilirsin, bu ayrı bir şey. Ama neden bu kadar korkuyorsun ya? "Evlat acısı yaşamaktan korkuyorum." Niye bu kadar korkuyorsun? "İşte annemin babamın ölmesinden korkuyorum, yalnız kalırım." Yalnız kal. Niye bu kadar yalnızlıktan korkuyorsun? Niye bu kadar korkuyorsun? Sevilmemekten korkuyorsun, kendini dünyada gösterememekten korkuyorsun, yetkin biri olamamaktan korkuyorsun. Aslında bütün bu korkuların sebebi ne? Şimdi Adem nasıl şeytanın aldatmasına kapıldı? Bir şeyi unuttu, derler; o yüzden insan nisyan ile mağluptur, bir şeyi unuttu. Biz de ancak bir şeyi unutunca o arzu ve korkulara kapılıyoruz. Mesela düşünün, evi olduğunu unutan biri kendini dışarıda gördüğünde kendini sokakta kalmış biri olarak görür, değil mi? Ama evin olduğunu hatırlasan şunu demezsin: "Sokakta kaldım."

Çünkü evin olduğunu biliyorsun. Ama evin olduğunu unutunca kendini sokakta kalmış gibi görebilirsin.

Özün Farkındalığı: Psikolojik Benlik ile Hakiki Benlik

Şimdi bu Enneagram'da insanların neyi kaybettiği, neyi unuttuklarıyla ilgili -tabii ki mizaçlara göre- güzel bir değerlendirme var. Aslında en temelde şunu diyebiliriz: özün farkındalığının kaybıdır en temel şey. Fakat bu öz aslında neyi bize veriyor, veya o özde ne var? Bu, mizaçlara göre değişik şekillerde tecrübe ediliyor.

Enneagram'da Özün Kaybı: Birden Altıya

Mesela *Birler*'de özün mükemmelliğinin unutuluşu söz konusu. Özünün mükemmel olduğunu unutunca, işte psikolojik anlamda, maddi anlamda, dışsal düzeyde mükemmeliyet oluşturmaya çalışıyorsun. Halbuki özünün mükemmel olduğunu bilsen, değil mi, o zaman o dıştaki mükemmeliyet arayışı dengeli olacak, olmazsa da problem değil.

*İkiler* için o öz varlıktan gelen değerin kaybı var. Yani aslında senin o öz varlığın çok değerli, ilahi kaynaklı bir şey; sen bu anlamda çok büyük bir değer taşıyorsun. Bunu kaybedince bu sefer ilişkiler üzerinden, sevilme üzerinden, ilgi ve değer görme üzerinden bir kendilik değeri hissetmeye çalışıyoruz. Neden? Çünkü o özün değerinin farkında değil, onu unutmuşuz.

*Üçler*de o özün yetkinliğinin kaybı var. Yani o aslında her şeye yetkin, onun bir yetkin olmadığı, yetersiz olduğu, beceriksiz olduğu bir şey yok. Ama bunu unutunca ne oluyorsun? Bir üç olarak diyorsun ki: "Ben başarılı olmalıyım, yetenekli olmalıyım, becerikli olmalıyım, bu işi en iyi ben yapmalıyım." Yapamadığında ne hissediyorsun? Bir yetersizlik, beceriksizlik ve bundan ileri gelen bir değersizlik hissediyorsun.

*Dörtler* hangi açıyı kaybediyor? O öz varlığının hakikiliğinin ve asıl kökeninin o olduğunun farkındalığını kaybetmiş oluyor. Yani senin hakiki varlığın o; yoksa sen böyle duyguların üzerinden var değilsin. Duygularını köpürtmene gerek yok; duygularını böyle derinlemesine ve bütün yoğunluğuyla yaşamak için bunları abartmana gerek yok, hayaller üzerinden o duyguları yaşayıp kendini onun üzerinden var hissetmene gerek yok. Senin hakiki bir varlığın var ve o hakiki olandır, aynı zamanda senin kökenin de odur.

O zaman insan neyi idrak ediyor? Dünyaya, maddeye dair kökenine odaklanmıyor: annen kim, baban kim, nerede doğdun, ne yaşadın, önemli değil, hiçbirinin senin üzerinde ağırlığı kalmıyor; veya yarın öbür gün annen baban sana dese ki "seni çöplükten bulduk", sıkıntı yok, "ben gökten geldim, maddem itibarıyla, bedenim itibarıyla yerdeyim" algısını taşırsın. Ama öbür türlü kendini işte annen, baban, coğrafyan, yaşadığın yer vesaire üzerinden tanımlamaya kalkarsan, yaşadıklarından ibaret bir kimliğin olur. Eğer yaşadıkların seni hoşnut etmişse kendi kimliğinden biraz memnun olursun, yaşadıklarından tam memnun değilsen kendinden memnun olmazsın. Ama o özün farkındalığı olsa, o öz hem hakikidir hem senin asli kökenindir; o zaman hiçbir şey seni o anlamda travmatize etmez.

*Beşler* ne kaybediyor? O, öz varlığının her şeyi kuşattığının ve her şeye nüfuz ettiğinin farkındalığını kaybediyor. Öz varlık her şeyi kuşatır ve her şeye nüfuz eder. O zaman böyle gereksiz yere sınırlamalar koyma, gereksiz yere kendini izole etme. Anlatabildim mi? Gereksiz yere kendini kapatma. O bütün varoluşu öz olarak gör, içsel olarak derinde özün her şeyi kuşattığını, her şeye nüfuz ettiğini gör. O zaman varlığa ve hayata açıklıkla bakarsın, kendini soyutlayarak, kapatarak bakmazsın.

*Altılar*, varlığının zarar göremezliğinin farkındalığını kaybediyor. Senin öz varlığın hiçbir şeyde zarar görmez; hiçbir şey senin öz varlığına zarar veremez ve öz varlığın her şeyin ötesinde, hiç etkilenmeden kalabilecek bir güce sahiptir. Nasıl mesela işte elmas kolay kolay çizilmez, değil mi? Altıların anlaması gereken şey hem o zarar göremezliğin farkındalığı hem de her şeyin ötesinde bir güce sahip olduğunun farkındalığıdır. Ta ki mizacının olumsuz noktalarına düşmesin. Mesela "zarar görürüm" — neyin zarar görür ki, değil mi, bedenin. Peki sen beden misin? Değilsin. Neyin zarar görür? İşte diyelim ki kendini özdeşleştirdiğin kimliklerin. İşte diyelim ki önemli birisin, önemsiz olmaktan kaygı duyuyorsun; işte birileri seni destekliyor, desteklenmemekten kaygı duyuyorsun. Neyin desteklenmeyecek? Nedir yani? Desteklenmediğinde zarar görecek olan nedir? Tabii insan mizacı itibarıyla ne diyor? "Ben" diyor. Bakın, temel şey o. O özün farkındalığı kaybedilince o zaman diyor ki "ben zarar görürüm, ben ölebilirim, zarar görebilirim, ihtiyarlayabilirim, desteksiz kalabilirim." Bütün o korkular özün farkındalığının kaybından ileri geliyor.

Modern psikolojinin tavrı ne? O psikolojik alanda bir denge oluşturmaya çalışıyor. Onun için hiçbir zaman tam bir denge ve huzuru modern psikoloji ve onun terapi tarzı hiçbir zaman sağlayamaz, izafi olarak sağlar; kişiyi mutlak olarak korkudan kurtaramaz. Onun için Kur'an'daki ayette, "Allah'ın velileri için korku ve hüzün yoktur" diyor. Korku var, bir de hüzün var, değil mi, insanda? Hüzün neyden geliyor? Arzularımızın olmamasından, veyahut da elde edip sahip olduğumuzu düşündüğümüz şeylerin elimizden gitmesinden hüzünleniriz. Peki ayet neyi ifade etmiş oluyor? "Onlar için korku ve hüzün yoktur" diyor. Yani onlar özlerinin farkındadırlar; özlerinin farkında oldukları için psikolojik düzeydeki korku ve üzüntüyü, hüzünü aşmışlardır.

Evliyalık ve Allah'ın Kuluna Yakınlığı

İşte evliya bu. Şimdi evliya var mı yok mu, değil mi, hep tartışıyoruz. "İşte bütün Müslümanlar evliyadır." Yok, öbür diyor: "Öyle değil, bak öyle değil." Yani şimdi buradan baktığınız zaman belli oluyor, evliya var mı yok mu veya evliya nasıl bir şeydir. O zaman netleşmiş olur: özünün idrakine, farkına varan evliyadır. Şöyle anlayın: Allah herkesin velisidir, ama sen Allah'ın velisi misin, yani sen ona dost musun, o senin dostun mu?

Onun için Bediüzzaman da güzel bir yorum yapar bu konuda, bir soruya karşı der ki: Allah sana senden daha yakındır, ama sen nefsaniyetin itibarıyla, cismaniyetin ve nefsaniyetin nedeniyle -bunu Türkçeleştirirsek, biraz modernize edersek, psikolojik benliğin nedeniyle- ondan nihayetsiz derecede uzaksın. Tıpkı ne gibi? Gözünü kapatırsın, güneşi göremezsin; güneş seni görüyor deyim yerindeyse, ama sen güneşi görmüyorsun. Allah sana yakın, ayet onu diyor. Allah bütün müminlerin velisidir, ama sen bir mümin olarak onun velisi misin? "Allah'ın velileri" — yani o yakınlığı, o mutlak varlığı idrak edebiliyor musun, fark edebiliyor musun? Fark edersen işte orada velayet devam etmiş oluyor.

Şimdi Allah hepimizin velisi, hepimizin dostu, hepimizin yakını, hepimizin sırdaşı, hepimizin dostu. Fakat biz onu fark edebiliyor muyuz? Hani biraz mecazi, âşıklar işte, birisi âşık olur karşı cinse ama der ki: "İşte onu çok seviyorum ama haberi yok." Allah da bu durumda hep yani; Allah bizi çok seviyor, bizim haberimiz yok. Bunu söylüyor da biz anlamıyoruz. Anlatabildim mi? Allah diyor ki: "Ben sizin dostunuzum, yakınınızım, size her şeyden daha yakınım", değil mi? Bak, bu kadar deyim yerindeyse Allah aşkını ifşa ediyor, fakat biz farkında değiliz. İşte veli olmak aslında bu bütünlüğün sağlanması; yani Allah'ın sana olan yakınlığının, dostluğunun, sevgisinin, aşkının senin tarafından idrak edilmesi ve senin de aynı şekilde ona teveccüh etmen. O zaman ne oldu? Şey tamamlandı, çember tamamlanmış oldu. İşte biz o özün farkındalığını tam idrak edinceye kadar bu bütünlük tamamlanmayacak, oluşmayacak. O zaman neyin içine gireceğiz? Korkunun ve arzunun çemberine gireceğiz.

Yani o iyilik ve kötülük ağacının bazı dalları izafi bir mutluluk sağlar, bazı dalları da üzüntü ve mutsuzluk verir veya korku verir. Mesela insanların bir kısmı vardır, sonbahar olunca üzülür, mahzunlaşır. "Niye, istemiyorum" der, yaprakların dökülmesini istemiyorum der. Veya işte böyle kapalı havadan hoşlanmıyorum der, geceden hoşlanmıyorum der; veya bazısı tam tersi, gündüzden hoşlanmıyorum der. Hep o nedir? İyilik ve kötülük ağacının hep bir dalına tutunmaya çalışıyor. Fakat iyilik ve kötülük ağacı çok dallıdır. Sen şunu diyemezsin: "Ben hep mutlu olacağım." Bunu diyemezsin. Eğer psikolojik benlik düzeyinde yaşıyorsan hep mutlu mesut olamazsın, sürekli olarak korkularından emin olamazsın; eğer psikolojik benlik düzeyinin sınırlarına hapsolmuşsan. Ama özüne dair bir farkındalığın varsa, veya en azından buna dair bilgiyi kabul ediyorsan, ne olmuş olursun? Psikolojik benliğin etkisini kendi üzerinde azaltmış olursun.

İşte onun için dinin iki düzeyi var: bir, seni psikolojik olarak biraz dengeler; bir de seni psikolojinin ötesine taşır. Bugün "din psikolojisi" denen şey, dinin psikolojik düzeydeki etkisini inceler. Ama din ondan ibaret değil, din onunla sınırlı değil, din seni psikolojinin ötesine taşır. İşte Yunus Emre'deki mesele nedir? Aslında psikolojisinin ötesine geçmiş insan durumudur o. Mesela diyelim ki Yunus Emre'nin başına bir musibet geldiğinde, "Ben Allah'a döndüm, ona yöneliyorum" der. Musibete ne oluyor? İşini görüp gider.

Musibette Gizli Olan Hayır

Ama psikolojik düzeydeyseniz ne dersiniz? "Allah bir musibet verdi ama arkasından rahatlık verecek, mutlaka bunda da bir hayır var." Ya bundaki hayır ne, biliyor musun? Bundaki hayır senin psikolojini aşan, sana verilen bir mesajdır. Biz neye bakıyoruz? Psikolojik düzeye bakıyoruz: bir olumsuzluk oldu, "var bunda da bir hayır" diyoruz. Var, da görebilene. Yani sana ne çağrısında bulunuyor o musibet dediğin şeyler? İşte Kur'an'ın ifadesiyle, malda, mülkte, kendi nefsinizde, sevdiklerinizde, ticaretinizde Allah eksiltme yapar diyor. "Biz bunu eksiltiriz, sabredenleri" -yani idraki derinleşen ve o konuda hikmet üzere yaşayanları- "müjdele" diyor. Demek ki Allah şunu diyor: "Ben bir musibet veririm, mutlaka onda bir hayır vardır." Emin değilim, Kur'an'da böyle bir ayet var mı bilmiyorum, belki de yoktur yani. Şunu söyleyebiliriz: hiçbir olumsuzluk ilâ nihayetine kadar devam etmez, hep bir döngüdür o, hani inersin çıkarsın.

Sen hayrı nerede göreceksin? Hayır senin özünün farkındalığındadır. Özünü fark edersen işte hakiki hayır odur. Hatta "kime hikmet verilmişse ona büyük bir hayır verilmiştir" diyor Kur'an. Hikmet nedir? Hikmet özünün idrakidir, özünün idrakinden kaynaklanan bilinç düzeyidir, o bilinç düzeyinin ilmidir. Eğer sana hikmet verilmişse, yani özünü idrak etmişsen, öz varlığının farkındaysan, sana işte hayır o zaman verilmiştir. Yoksa Allah sana dünyada maddi olarak azlık verir, çokluk verir, şunu verir bunu alır, bu değil mesele; hasta olursun sonra sağlığına kavuşursun, şu olur bu olur, bu değil yani. Bu izafi düzeydeki hayır ve şerdir. Sen asıl hayrı bul; o hayırda hiçbir zıtlık, hiçbir negativite yoktur. Ama sen dualite düzleminde kalmaya devam ediyorsun: bir olumsuzluk yaşıyorsun, "var bunda da bir hayır" — bu sefer hayrı bekliyorsun, en son çatlıyorsun: "Hâlâ hayır çıkmalı" diyorsun, "nerede bu? Ben bunda bir hayır görmüyorum" diyorsun.

Mesela diyelim ki biri seni hayal kırıklığına uğrattı, sen neyi göreceksin? "Ya ben insanlara dayanıyormuşum, insanları kendime dayanak görüyorum" — bir insanı, bir şeyi, her neyse. Ya benim gerçek dayanağım bir insan olabilir mi? Benim gerçek dayanağım özümdür, özümün kaynağı olan Allah'tır. Bak işte hayır o. Diyelim ki biri seni aldattı, hayal etmediğim bir noktada hayal kırıklığına uğrattı. Ne anlaman gerekiyor bundan? Yanlış noktadan bekliyoruz. Evet, yanlış bir yerden bakıyorsun. Sana onu hatırlatır, senin alacağın hayır odur. Bakın, o zaman bir insanı kötülemezsiniz, gereksiz yere çatışmazsınız. Anlatabildim mi?

Bakın, hep söylediğim şeydir: Allah peygambere diyor ki, eğer insanlar -yani söylediği kişiler sahabelerdir, o dönemde iman edenler- eğer topukları üzerinde dönecek olurlarsa de ki: "Allah bana yeter, o ne güzel dost, ne güzel vekildir." Bu neyi anlatıyor bize? Bak, bunu bugüne taşıyalım: ne zaman hayatta bir kırılma, bir üzüntü, bir hayal kırıklığı, bir olumsuzluk yaşarsan de ki: "Allah ne güzel vekildir, ne güzel dosttur." Bunu diyebiliyor musun? Yoksa işte seni kandıran veya suistimal eden veya üzen veya hayal kırıklığına uğratan insanın arkasından beddua mı okuyorsun, ona sövüp sayıyor musun? Kur'an dikkat edin ne diyor? "Hepsi dönebilirler" diyor, "dönerlerse de ki Allah bana yeter." Yani özünü, özünün kaynağı olan Allah'ı hatırla. O zaman bak, kimseyle çatışmazsın. Mesela düşünün, peygamber hiçbir kimseye dememiştir ki: "Yazıklar olsun sana, nasıl böyle yaptın, senden böyle bir şeyi tahmin etmezdim." Hiç böyle bir şey yok, kimseye sitem yok, kimseye şey yok. Niye yok? Değil mi? Psikolojik olarak da düşündüğümüzde "ne kadar zor" diyoruz.

Hz. İbrahim ve "Rabbin Sana Darılmadı" Ayeti

*Bir şey sorabilir miyim hocam? Hz. İbrahim'le ilgili, "tek başına bir ümmet" deniyor ya, bunu da bu şekilde mi anlayacağız? Bir de ikinci olarak, bir ayette Allah'ın peygambere "sana darılmadı, gücenmedi" dediği yer var.*

Evet. Şimdi o belli bir dönemde vahiy inmemeye başlıyor ya, o zamana kadar Peygamber Efendimiz'e her türlü zorluk ve musibetli süreçte -en sevdiklerini kaybetti vesaire- onda hiç yılgınlık olmadı, ama Allah'ın kendisinden vazgeçtiğini zannettiği zaman kötü bir dönem yaşadı. Yani bu ayeti de bu şekilde yorumlayan bir yazı var.

Evet, şimdi burada Hazreti İbrahim tek başına bir ümmet. Aslında bu hem, birey olarak deyim yerindeyse, özünün farkındalığı ve özünün Allah'a bağlılığının idraki içinde başlı başına kendi kendine ayakta duran, kendi kendine var olan bir varlık; aynı zamanda da bütün alemi de kendinden bilen ve kendinde gören biri. Yani demiyor "İbrahim ve diğerleri, ötekiler"; orada İbrahim bütün her şeyi -taşıyla toprağıyla, bütün insanlarıyla- her şeyi kendinde gören, kendindenmiş gibi gören bir kuşatıcı şuura sahip bir insan, hakiki insan. Deyim yerindeyse o ben ve öteki ayrımından da kurtulmuş.

Öbür noktada, mesela peygamber neye dikkat ediyor? "Acaba ben Rabbimi hoşnut kılmayacak, Rabbimin hoşlanmadığı bir şey mi yaptım acaba?" diye düşünüyor. Bak, temel dikkat ettiği nokta o. O ayette bize bakın neyi hatırlatıyor? Ayet bize şunu hatırlatıyor: Allah'tan insana sitem yoktur. Anlatabildim mi? Allah'tan insana herhangi bir sitem yoktur, Allah'tan insana herhangi bir kapıyı kapama yoktur. Hani güzel bir şarkı var: "Gönül kapım açıktır, çalmadan gir içeri" diyor. Bu nedir? Hakiki aşk şuurudur. Gerçek âşık hiçbir zaman kapısını kapatmaz, aşk bunu gerektirir. Aşkın kaynağı ne? Allah. Sen onun kapısına gideceksin, kapıyı açar mı açmaz mı, böyle bir şey olacak mı? Böyle bir şey mümkün değil. Onun kapısı her daim açıktır; sadece sen, kendi açından o kapıyı görmeni engelleyen, onu perdeleyen bir şey varsa ona bak.

Mesela bir hadiste vardır: "Allah, kulunun kendisini affetmeyeceğini düşünmesinden hoşlanmaz" diyor. Şimdi aslında burada hadiste anlatılan mesele, "hoşlanmama" mevzusu değil aslında; yani diyor ki: "Bak, sen ne hata, ne günah işlemişsen işle, önemli değil, benim rahmetim o hatayı, o günahı affedecek sonsuzlukta değil mi, böyle mi zannediyorsun?" Yani "tövbe etsem Rabbim beni affeder mi?" Yok öyle bir şey, kesin affeder. İşte 30 yıl, 50 yıl, 60 yıl boyunca günahkârım, isyankârım, hatta Allah'a her noktada isyan ettim, inkâr ettim; fark etmez, 60 yıl boyunca inkâr etmişsin, inkârının ve isyanının yanlış olduğunu anladın, Allah'ın kapısı açıktır. Ve o ayet işte bize aynı zamanda onu hatırlatıyor. Mesela orada Allah diyor ki peygambere: "Rabbim beni terk etti, darıldı" diye böyle şeyler düşünme diyor, bunların benim katımda bir manası, bir gerçekliği yoktur. "Ben sana hiçbir zaman darılmam, hiçbir zaman terk etmem, böyle bir şeyi aklından bile geçirme."

Bir Anekdot: Kimse Merak Etmemişti

Ben ilkokuldayken bir arkadaşla, biraz yaramaz bir arkadaşla takılıp geç kalmıştım, eve gitmedim. Dedim "kaçacağım" dedim ben. Şimdi eve gideceğim, bana diyecek ki "nerede kaldın, niye kaldın?" Dedim, "ben kaçacağım." Çıktım böyle, 500 metre, 1000 metre uzakta bir tepelik vardı, dağvari bir şey, İstanbul'da. Bir gittim, baktım kurtlar ulumaya başlıyor, karanlık falan, eve döndüm. Baktım hiçbirinin haberi yok, sadece "nerede kaldın, merak ettik" dediler.

Anlatabildim mi? Şimdi yani insan kendi kendine bazen şey yapıyor. Anlatabiliyor musun? Ben de orada kendi kendime, "şimdi bana kızacaklar, şu olacak bu olacak" diye düşünmüştüm. Halbuki yok, orada da öyle bir şey yok; ben kendi kendime kurmuş gibi olmuşum yani.

Onun için Allah da öyle; insan şunu düşün: "Allah beni terk etti, Allah beni gözden çıkardı, Allah bana darıldı." Yok öyle bir şey, mümkün değil.

"Kopuk" Olmak ve İrtibatın Yeniden Kurulması

*Halk arasında argoda da şey var ya, "kopuk" diye bir tabir var.*

Kopuk, evet. Toplumdan kopuk, dengesiz, uyumsuz, "ipi kopuk" falan denir ya.

*Evet, aslında belki bunun irtibatı kopuk; Allah'la irtibatı kopuk.*

Tabii, aslında o yani. Allah, irtibatın kopuk olmasından rahatsız.

*Evet, yani aslında Allah tarafından o irtibat kopuk değil, bizim tarafımızdan kopuk yani.*

Hani bize, bizim kendi bakış açımızdan biz kopuk olduğunu zannediyoruz. Yani bu şuna benzer: diyelim ki bu odada elektrik var ama sen ya gözünü kapatmışsın ya da elektrik düğmesini kapatmışsın; ama o elektrik burada var yani. Sen kendi perspektifin açısından, kendi pencerenden meseleyi yanlış bir şekilde değerlendiriyorsun. Onun için insan, o ayetin de işaretiyle, hiçbir zaman Allah hakkında en küçük bir olumsuzluğu düşünmemeli. "Allah bana darıldı mı, Allah'ın katında acayip hiç kıymetim yok mu?" Böyle bir şey mümkün değil. İnsan onu düşünürse şeytanın tuzağına düşmüş oluyor.

Ümitsizliğin İmkansızlığı

O yüzden Kur'an diyor: "Ancak küfür içinde olanlar, yani hakikati örtmüş olanlar, ümitsiz olur." Allah varsa nasıl ümitsiz olabilirsin, değil mi? Allah mutlak varlıktır, sonsuz mükemmelliktir, sonsuz kudret sahibidir; o zaman sen nasıl ümitsiz olabilirsin? Anlatabildim mi? Ama Allah'ın tecellisi senin kafandaki sınırlarla sınırlı değildir. Anlatabildim mi? Dünya hayatın bitmişse ebedi hayatın var, sınırlı değil. Dolayısıyla hiçbir zaman insan ümitsiz olmamalıdır. Ümitsizlik Allah'a bakmaz, insanın kendi benliğinin yanlış algısına bakar. Onun için ümitsizlik, karamsarlık, Allah hakkında olumsuz düşünme -yani şu anlamda: "Allah beni affetmez, bu kadar büyük hata işledim, Allah beni nasıl affetsin"- Allah sen ne zannediyorsun? Aksine, Allah senin günahını bağışlamayabileceğini düşünmenden memnun olmaz. "Nasıl böyle düşünürsün, benim bağışlamayabileceğimi nasıl düşünebilirsin, böyle bir şey nasıl olabilir, benim hakkımda nasıl böyle düşünürsün" diyor. Neden? Çünkü o sonsuz ve mutlak varlık, o yüzden hiçbir negativiteye Allah müsaade etmiyor. Peygamberine de orada hususi olarak "Rabbin sana darılmadı, küsmedi" diyor. Ama hayatın işleyişi içinde iniş çıkışlar olabilir, bir şeyi fark etmek için Allah'ın sana yaşattığı bir olay, bir olgu olabilir; sen oradan alacağın manayı al, gerisi önemli değil.

Enneagram'da Özün Kaybı: Yediden Dokuza

Evet, altılarda kalmıştık, yedilere geçelim. *Yediler*, o öz varlığının gerçekte mutlu ve mutmain olduğunun farkındalığını kaybetmiş. Yani o öz varlık bizatihi mutlu ve mutmaindir; bir eksiklik yok, bir mutsuzluk hali yok, bir karamsarlık, bir boşluk durumu yok; o varlık kutsal bir neşeye, kutsal bir tatmine, kutsal bir tamlığa sahip. "Şunu deneyemedim" — hiç önemli değil, eksiklik hissetme; "şunu yaşamadım" — problem değil. Senin öz varlığın tam ve mükemmeldir, mutludur, mutmaindir ve kutsal bir neşeye sahiptir. O yüzden sen egonun mutsuzluğunu yaşadığında özündeki mutluluğa ulaşmaya çalış; hemen egonun üzerinden atraksiyon yapıp mutlu olmaya, ekstra neşe üretmeye çalışma. O neşeyi de doğal hayatın akışına bırak, ekstradan zorlama yani. Çünkü bak, senin aradığın mutluluk değil; yani gerçek mutluluk orada aranmaz. Sen eğer gerçek neşeyi, huzuru, tatmini bulmak istiyorsan özünü fark etmeye, onu idrak etmeye bak; gerçek aradığın şey orada. Böyle maymunlar vardır ya, ekstradan heyecan yaparlar, ortada bir şey yok, oradan oraya atlarlar; aslında ne yapıyor? Hani özünü fark edemediği için yerinde duramıyor yani. Özünü fark etsek huzuru bulacak. Hayatın o izafi neşesini, hareketliliğini, değişimini, deneyimini de akışı içinde yaşa, ekstradan zorlama yani.

*Sekiz*, bir ve bütün olduğunun farkındalığını kaybediyor. O bir ve bütün olduğunun farkındalığını kaybedince ben ve öteki ayrımına giriyor ve tahakküm etmeye çalışıyor, baskı uygulamaya çalışıyor, veya o şeyi kendine ait kılmaya çalışıyor, herhangi bir nesneyi, bir eşyayı kendine ait kılmaya çalışıyor. Halbuki öz varlık her şeyi içeren ve ikiliği taşımayan bir şeydir. Onun için en katı şekilde ikiliğe düşenler ağırlıklı olarak sekizlerdir; hemen "ben ve sen" ne diyorsun, hemen çatışma, gerilim üretmelerinin sebebi o, hemen ben ve sen algısına düşüyorlar. O yüzden bir ve bütünüz; öz varlık bir ve bütündür, karşıdaki bunu algılamasa da gerçek böyledir, varlık birdir ve bütündür, varlıkta ikilik yoktur, gerçek öz varlıkta ikilik yoktur. O yüzden öz varlığının idrakine varmış bir sekiz, bir düşmanlık, bir ötekileştirme, bir dışlama tuzağına düşmez. Ama psikolojik benlik düzeyinde bir sekiz ne yapıyor? Hep o ben ve öteki gerilimi, ben ve öteki çatışması: ben mi güçlüyüm o mu güçlü, ben mi hâkimim o mu hâkim, ben mi sahip olacağım o mu sahip olacak. Hep onların gerilimine düşüyor. Çünkü neden? O öz varlığın bir ve bütün olduğunun farkındalığını kaybediyor ve ego odaklı güç, ego odaklı sahiplenme tuzağına düşmüş oluyor.

Şimdi hani meleklerle ilgili bir hikaye var ya Kur'an'da geçiyor: Allah diyor ki "ben yeryüzünde bir beşer yaratacağım." "Ya Rabbi" diyorlar, "kan dökecek bir..." Aslında onlar neyi görüyor? Beden ve psikolojiyi görüyorlar aslında. Ruh sonra üfleniyor, onlar da secde ediyor. Anlatabiliyor muyum? O ne düzeyi? Onunla da ne anlatılmış oluyor? Şunu anlatıyor: diyor ki, bize beden ve psikolojik benlik düzeyinde sen dediğimizde kan dökücü bir varlıksın, zarar veren manasında; kan dökücülüğü geniş alın. Sen zarar veren, zarara uğrayan, kendine yazık eden, başkalarına yazık eden bir varlık haline gelirsin, çünkü psikolojik benliğin mantığı o, ben ve ötekine dayanıyor.

Ben geçen bir çocuğa sordum, dedim ki: "İşte birini seviyormuş, duygusal anlamda bir yakınlığı varmış." Dedim: "O sevdiğin, seninle mutlu olacağın biriyle evlensen, ne yaparsın?" "İstemem" diyor. "Niye istemiyorsun" dedim ya, niye istemiyorsun? Psikolojik benlik hemen ne yapıyor? Ben ve öteki ayrımını yapıyor. Halbuki özde olsa bir problem yok, "ne güzel bir şey" diyecek, değil mi? Ama psikolojik benlik "hayır" diyor. Ben sürekli, bak, kendini de gerilemeye, kaygıya, bazen öfkeye, bazen üzüntüye sokuyor, âlemi de öyle. Onun için psikolojik benliğin üzerinden huzur, selamet ve barış yurdu kurulamaz. Dünyada niye hep savaşlar var? Çünkü psikolojik benlik üzerinden yaşanıyor hayat, o yüzden problem var, o yüzden bir sürü meseleyi çatışma-gerilim meselesi yapıyoruz. Dolayısıyla orada meleklerin o analizi veya sorusu da anlamlı bir durumdur. Eğer beden ve psikolojik boyutta olursan hep probleme sebep olursun.

*Dokuz*, öz varlığının gücünün ve şevkinin farkındalığını kaybetmiş. Yani o öz varlıktan gelen bir güç var, bir şevk var, bir aşk var. Bu idrak edildiğinde kişi duyarlı, şevkli, gayretli ve canlı olur. Onu kaybettiğinde psikolojik benliğe ve bedene düşüyorsun; o zaman işte "güçlü müyüm, yapabilir miyim, yapamaz mıyım, yapmayayım" — böyle bir şevkin yok, böyle bir uyuşukluk, böyle derinde, zeminde bir uyuşukluk hali yaşanıyor dokuzda. Ama özün farkındalığı ortaya çıkınca orada bir güç var, orada bir şevk var, orada bir aşk var; o bütün varoluşla hem birliğini fark ediyorsun, hem o özündeki güç ve şevkle hayata aktif bir şekilde, canlı bir şekilde, etkin bir şekilde, dikkatli bir şekilde katılıyorsun.

Dolayısıyla biz aslında neyi kaybettiğimize bakmalıyız, psikolojik düzeyde neyi elde edeceğimize değil; oradaki temel şey budur. Neyi kaybettiğini hatırlamak zorundasın; neyi kaybettiğini hatırlarsan o zaman neyi arayacağını da tanımlamış olursun, anlamış olursun. Mesela işte Adem ne yaptı? "Hani dünyaya düştük, hadi ne yapalım burada" değil mi, "işte evlenelim, çoğalalım, işim olsun, kariyer yapayım" diye inmedi dünyaya. Bir mahzunluk oldu, tövbe etti, kaybettiği şeye döndü yani. Kaybettiği şeye döndü ve Allah ona kelimeler verdi, yani ona kaybettiği şeyin farkındalığını nasip etti; o da hakiki bir insan olarak, Adem olarak dünyada yaşadı. Eğer biz neyi kaybettiğimizi unutursak, hayatımız psikolojik düzeyde bir hikâyeden ibaret kalır; o hikâye de hiçbir zaman dengeli ve güzel bir hikâye olmaz. Ama neyi kaybettiğini unutmazsan ve onu ararsan ve onu hatırlarsan, o zaman gerçek anlamda varlığının dengesini bulmuş olursun. O zaman psikolojin seni olur olmaz aşırılıklara götürmez, hiçbir zaman seni psikolojik düzeyde düşebileceğin çukurlara düşürmez. Onun için insan kaynağına döndüğünde

Mevlana'nın Pergel Misali ve Kaynağa Dönüş

dengesini bulur. O zaman evliya olur. İşte Hz. Mevlana'nın dediği: pergelin bir ucu merkezde ve sabit, diğer ucu da daire çizer, bütün alemi dolanır. Nedir o merkez? Özündür. Pergelin bir ucu merkezde değilse, yani sen özünde değilsen, senin âlemi dolaşma imkânın yoktur, 72 milleti dolaşamazsın, daire de çizemezsin, sürekli karalarsın yani. Hani bazı çocuklar olur, pergelle bir daire çizmeyi ilk önce tam öğrenemez, hep o sabit durması gereken uç hep oynar yerinden; oynayınca da çocuk güzel bir daire çizemez. Biz de öyle: bir ucu sabit olacağız, o sen merkezindesin. Öbür ucu ne çizer? O kaderdir, her şey olabilir; sen daire çizsen de çizmesen de problem değil, sen zaten merkezdesin yani. O zaman insan arzuların ve korkuların hapsinden kurtulur; işte o zaman evliya dediğimiz de bu.

O yüzden biz neye bakacağız? Arzularımızı ne olursa olsun gerçekleştirmeye değil, veyahut da işte gerçekleşmediğinde mutsuz, kederli, üzüntülü olmaya değil; buraya odaklanmayacağız, bu bizi hiçbir yere götürmez. Buna "insan" da dememek durumundayız, insanı böyle tanımlayamayız yani. İnsan tabii ki üzülüyor, ama böyle bir şeye bu şekilde üzülmez. Tıpkı Peygamber Efendimiz'in çocuğunun vefat ettiğinde gösterdiği şey gibi olur: her şeyin hakkını verir, göz yaşarır, kalpte bir hüzün olur, fakat Allah'ın takdirine tam bir rıza ve teslimiyet vardır. O da çok önemli bir şeydir. Anlatabildim mi? Her şey yerli yerinde. Peygamber "ne kadar gençti öldü, çocuktu öldü" diyor mu? Böyle bir şey yok. Veya Ebu Talip vefat ettiğinde Peygamber şey atmıyor yani. Hazreti Hatice vefat ettiğinde, bakın, gözün yaşarması, kalbin -Bediüzzaman'ın ifadesiyle- geçici bir ayrılığın hüznünü duyması ayrı bir şeydir.

Kayıp, Ayrılık ve Hüzün

Sen, diyelim ki zahiren birisini bir yere yolcu ediyorsun; geçici bir ayrılık hüznü olabilir. Ama "ben onu kaybettim" diyorsan, orada merkezî bir problem var demektir; orada bir şeyler kopmuştur, bir şeyler yerinden çıkmış. Sen nasıl bir insanı kaybedebilirsin? Mesela "babamı kaybettim" diyor. Nerede kaybettin, değil mi, nerede kaybettin? Hiç kaybetmedin, geçici bir ayrılığın hüznü.

O saf ruhaniyette olursan da, yine Bediüzzaman'ın ifadesiyle, "birimiz doğuda, birimiz batıda, hatta birimiz dünyada, birimiz ahirette olsak bile bir ve beraber sayılabiliriz" diyor. O da ayrı bir bahis yani; saf ruhaniyette geçici bir ayrılık dahi yoktur, birimiz doğuda birimiz batıda, hatta birimiz ahirette birimiz dünyada dahi olsa bir ve beraber sayılabiliriz.

O zaman insanın tek derdi, deyim yerindeyse -hani Mevlana bahsediyor işte, "sen kamışlıktan koparılmış bir neysin" diyor- asıl neye dikkat çekiyor? Kaynağına dön, kaynağını hatırla; nereden koptun, senin kökenin ne, kaynağın ne? Ama şimdi biz bunu ne yapıyoruz? Böyle güzel, edebî anlatılan bir şeyi bazen dramatize ediyoruz, romantize ediyoruz falan. Böyle değil yani; bak, senin bir kaynağın var, kökenin var, özüne dön, özünden de Hakk'a; o bir bütündür. Sen bunu ya idrak edersin ya da o ayrılıktan gelen hüzünle, kederle, acıyla, bazen korkuyla dünyayı dolanırsın ama hiçbir zaman çareni ve şifanı bulamazsın.

Onun için, mesela maddi anlamda, yetim öksüz bir çocuk vardır, ne yapılır? Hani gerçek annesini babasını kaybetmiş, ne yapar? İşte bir başkası onun başını okşar, veya ne yapar, onun yetimliğini biraz unutturmaya çalışır. Veyahut da işte çocuk annesinin memesini kaybetmiş, ona emzik verirler, değil mi, sustururlar. Çok da ilginç bir şeydir değil mi aslında, bir emzikle bir çocuğun susması ne kadar garip bir şeydir; emzikle bir şey yok artık ki. İşte insan da öyle, bizim bir sürü emziklerimiz var. O rahmani göğsü kaybettiğimiz, o sonsuz ve mutlak olan Allah'ın yakınlığını, sevgisini, dostluğunu kaybedince, işte yalancı emzik misali izafi dostluklarda yakınlık, ilgi, tatmin arıyoruz.

Bakın öyle olduğu için de aslında yaşadığımız süreçleri de dengeli yaşayamıyoruz. Bakın, dedim ya, Allah ne diyor peygambere? Eğer onlar dönerlerse de ki "Allah bana yeter." Biz öyle olsa ne yapıyoruz? Bir kere biz dağılıyoruz, sonra bizi dağıttığını düşündüğümüz insanı dağıtmaya çalışıyoruz. "Yazıklar olsun" diyoruz, "Allah belanı versin, şöylesin böylesin" değil mi? Halbuki kaynak sabitse ve o bağ varsa, sen hayatın içindeki süreçlerde ve ilişkilerde de dağılmıyorsun, negatiflik yapmıyorsun. Böyle diyelim ki biri seni aldattı, değil mi, şunu dersin mesela: "Bak, sen aslında ilahi öze sahip bir varlıksın ve bu sana yakışmıyor" dersin. Bak, ne güzel bir tutum olur bu, değil mi? Yoksa "Allah belanı versin, beni yıktın, mahvettin" böyle demezsin.

O idrak seni o yatay düzlemde, yani dünya hayatında da dengeli kılar. Biz niye bu anlamda dünya hayatında dengesiziz? Niye olumsuzluklara, işte travmalara karşı aşırı tepki veriyoruz? Mesela niye yaşadığımız bu son asırda insanlar bunca travmalardan eskisine nispetle çok daha fazla etkileniyorlar? Çünkü merkezden iyice kopmuşuz; ne kadar kopmuşsan o kadar travmatize oluyorsun. İlahi özünü ne kadar unutursan, ona dair farkındalığın ne kadar azalırsa, yatay düzlemde, psikolojik düzlemde o kadar dağılırsın. Onun için bir insanın maneviyatının, ruhaniyetinin ölçüsü, dünyada yaşadığı zorluk, musibet, kayıp ve acılar karşısındaki tutumunun ölçüsünde veya ölçüsüzlüğünde yatar. Ölçüsüzsen, en azından o anda özünün dışındasın demektir. İşte düşünün, peygamber her konuda dengelidir, değil mi -savaşta da, evliliklerinde de, arkadaşlıklarında da, mücadelesinde de- herhangi bir aşırılık yok.

Biz o zaman neye bakacağız? Mesela diyelim ki benim hayatımda temel bir kırılma noktası, böyle birisinden umulmadık bir vefasızlık görmüştüm. İlk defa hayatımda başım o zaman ağrıdı, çünkü çok yakın bir arkadaşlığım vardı. Sonra baktım, niye yani, niye başım ağrıdı? Çünkü o kadar kendimi ona bağlamışım, kendimi bütünleşmiş hissetmişim ki, o tahmin etmediğim tutum beni orada yıktı. Dedim, bunu çözmem lazım; o insanla uğraşmadım, çünkü mesele o değil. Dedim ki, bu değil; niye ben böyle oldum, niye ben böyle oldum? Ve neye dayanmalısın, neyle bir ve bütünsün, senin sahibin kim, sana en yakın olan kim, onu idrak etmeye başlıyorsun; onu idrak ettiğinde artık problem kalmıyor.

Ben hayatta mesela kimseye sitem etmem, sitem edeceğim bir durum hatırlamıyorum, ama şunu biliyorum: ne kadar ilahi kaynağımdan, düşünce olarak, şuur olarak, farkındalık olarak uzaklaşırsam, o derece sitemim artar, öfkem artar, alınganlığım artar. Hepsi artar. Neden? Çünkü merkezde değilsin, yaşadığın bir olay anında seni dağıtır. O zaman kaybettiğimiz şey merkezimizdir, özümüzdür. Onu bulacağız, onunla gerçek anlamda varlığımızın farkında olacağız ve onunla yaşayacağız. O zaman bütün hayat, ne olursa olsun, artısıyla eksisiyle, musibetiyle kolaylığıyla zorluğuyla hepsi bir deneyim olur; o zaman hayat ağacını deneyimlemiş oluruz, iyilik ve kötülüğün ikileminden kurtulmuş oluruz. Eyvallah.

Kapanış: İzafilik ve Deneyim

Orada iyiliğin ve kötülüğün bilgisi, iyilik ile kötülük değil aslında, izafilik anlamında. Evet, bir şey var iyi, bir şey var kötü anlamında değil.

*Evet, yani oradaki izafiliği sen o izafilik nokta-i nazarından telakki etmiyorsun; senin o öznel bilincin üzerinden sürekli yorumluyorsun. Bir şey "iyi" diyorsun veya "kötü" diyorsun, olmaz.*

Bazı arkadaşlar hatırlar, uyarırım böyle. "Çok kötü bir hava" diyorum. Kötü hava değil, soğuk hava. Soğuk havaya "soğuk hava" demeyeceğiz de ne diyeceğiz? Soğuk hava diyeceğiz, ama kötü hava değil yani.

Şurada bir şey var, dur bulamadım, arzu ve korku üzerinde genelde bir şey geçiyor ama...

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - "Bilesiniz ki Allah'ın dostlarına hiçbir korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir de." (Yunus Suresi: 62) - Malda, canda ve sevdiklerinde eksiltmeyle imtihan edilme ve sabredenlerin müjdelenmesi (Bakara Suresi: 155) - "Kime hikmet verilmişse, ona büyük bir hayır verilmiştir." (Bakara Suresi: 269) - "Allah bana yeter, o ne güzel dost, ne güzel vekildir" ifadesi (anlatıcı tarafından aktarılıyor; tam sure/ayet numarası netleştirilemedi) - "Rabbin seni terk etmedi ve sana darılmadı." (Duha Suresi: 3) - "Ancak hakikati örtenler (kâfirler topluluğu) Allah'ın rahmetinden ümit keser." (Yusuf Suresi: 87) - Meleklerin "yeryüzünde kan dökecek birini mi yaratacaksın" sorusu (Bakara Suresi: 30) - Hz. İbrahim'in "tek başına bir ümmet" olması (Nahl Suresi: 120) --- ---