Psikolojik Benlik ile Ruhsal Benlik Arasındaki Fark
Kısa Özet
Sohbette önce insanlar arasındaki psikolojik farklılıkların doğuştan mı sonradan mı geldiği tartışılıyor, ardından tasavvufun temel meselesinin "mukayyet" (kayıtlı, sınırlı) olandan "mutlak" olana dönüş olduğu anlatılıyor. Elbise-beden metaforuyla insanın milliyet, meslek, güzellik, güç gibi geçici sıfatlarla kendini tanımlamasının bir esaret olduğu; asıl kimliğin "Allah'ın kulu" olmak, yani mutlak olana ait ve bağlı olmak olduğu vurgulanıyor. İmanın, kişinin kendi hakikatini —Allah'a ait, özel yaratılmış bir varlık olduğunu— idrak etmesi anlamına geldiği açıklanıyor. Sohbetin ikinci yarısında psikolojik benlik ile ruhsal benlik ayrımı işleniyor: psikolojik benliğin kendi göreceli hakları olduğu ama efendi olmaya hakkı olmadığı, ruhun hedefinin "bulunduğu anda mutlu olmak" olduğu, musibetlerin sadece psikolojik benliği etkilediği ve Bediüzzaman'ın nefsine yazdığı bir mektup örneğiyle bu mücadelenin nasıl yürütüleceği anlatılıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Mutlak dışında her şey mukayyettir (sınırlıdır); tasavvuf bu kayıtlanmalardan, izafiyetlerden kurtulmayı (iskat-ı izafat) amaçlar.
- İnsan kendini milliyet, meslek, güzellik, güç gibi geçici sıfatlarla tanımladığında, o sıfat değiştiğinde veya kaybolduğunda kendini esir hissetmeye mahkûm olur; asıl tanım "Allah'ın kulu olmak"tır.
- İman etmek, kişinin kendi hakikatinin Allah'a ait, özel yaratılmış bir varlık olduğunu idrak etmesidir; sadece teorik bir kabul değildir, kulluk aidiyeti idrak edilip yaşandıkça anlam kazanır.
- Psikolojik benliğin kendine göre hakları vardır, ama insana hakim (efendi) olma hakkı yoktur; ruhun hedefi bulunduğu anda mutlu olmaktır, musibetler yalnızca psikolojik benliği etkiler.
- Bediüzzaman'ın nefsine yazdığı mektupta olduğu gibi, insan nefsiyle kavga etmeden, onu analiz ederek ve haddini bildirerek "olguyu kabullenmeli", ani ve fani zevklerin peşinde koşmak yerine ebedi olana yönelmelidir.
Psikolojik Farklılıklar Doğuştan mıdır?
Bazı konular o yüzden karışabiliyor. Ama onları ayırt etmek gerekiyor. Burada tabii ki şu var: nasıl ki bedensel bir fark var, acaba psikolojik bir fark var mı? Aslında temel soru bu. Bu soruyu zaten psikoloji sormuş. Kimisi bir şey bulamamış, bulmaya çalışan olmuş, kimisi kendine göre bir ayrım yapmış. Ama son tahlilde şunu diyebilirsin: insanların psikolojileri arasında bir fark var.
Sonra ikinci tartışma başlamış: bu doğuştan mıdır, sonradan mıdır? Kimisi demiş ki, "biz doğuştan itibaren gözlemledik, bebekler arasında fark var." Mesela Stella ve Chess adlı iki psikolog bunu araştırmışlar; bakmışlar, çocuklarda ve bebeklerde gözlemlenebilir bir şekilde daha ilk çocukluktan itibaren bir kısım farklılıklar var — hareketlilikte farklılık, olaylara tepki vermede farklılık gibi. "Şu noktalarda çocuklar farklılık taşıyabiliyorlar" diye söylemişler. Birisi de iddia edebilir, "yok bunlar" veya "önemli değil" diyebilir. Bunlar tartışılmış, halen de tartışılan şeyler. Ama şimdi ağırlıklı kabul gören şey, çocukluktan itibaren bir farkımız olduğu. Onlar farkı iyi tanımlayabilmiş mi? Yok, tanımlayamamış. Biz bu bahsettiğimiz meselede farklılıkları doğuştan geliyor olarak tanımlıyoruz; öyle olduğunu kendi gözlemimizde de gördüğümüzü düşünüyoruz. Zaten yetişkinlikte çok bariz görüyorsun.
Bir de tabii ki bunun doğal bir yönü var, bir de zaman içinde, yaşam süreci içindeki gelişime bağlı olarak artı veya eksi yönde bir gelişim dinamiği var. Bunu da değerlendirmek gerekiyor. Ama hepimizin psikolojik bir hapishanesi var.
Mukayyet ve Mutlak
Kadim gelenekte temel bir şey vardır: mutlak dışında mutlak olan bir şey yoktur. Her şey mukayyettir, eski dilde — yani kayıtlanmıştır. İngilizcesi neydi bilmiyorum, ama bu kayıtlanmanın güzel bir tabiri var: bir sınırlılığı var, kendine göre bir kayıtlanma durumu var. Mutlak dışında her şey mukayyettir, sınırlıdır. Sınırlı olan her bir şey doğal olarak belli bir tanım kazanır ve o tanım onun mahiyetini oluşturur. Bu da bizim psikolojik sınırımızdır, kayıtlanmamızdır.
Ardından soru gelir: bu kayıttan nasıl kurtulunur? Zaten tasavvufun bir tarifi vardır: tasavvuf kayıttan kurtulmaktır der. "İskat-ı izafat" der eski Osmanlıca'da — izafetlerin, izafiyetlerin, göreceliliklerin, mukayyetlerin ortadan kalkması derler. Tasavvuf bunu amaçlıyor; senin mukayyet olmayan, izafi olmayan hakikatine seni döndürüyor. O yüzden denir ki mesela sufi'nin tarifi yoktur. Arife "ne olduğunu" sorarsan sükût eder, cevap vermez. Mesela bir arife "erkek misin, kadın mısın" desen normalde cevap vermez. Ama senin kafan basmıyorsa, sana "erkeğim" veya "kadınım" diye cevap verebilir — sen öyle bir cevap arayışının içinde olduğun için. Ama arif ne kadındır, ne erkektir; hatta "insan" bile denmez. O izafi düzeyde insanlık bile bir kayıtlanmadır. Ama orada biraz bunun kendi ruhunu, evrensel tarafını temel alması söz konusudur. "Bir şey olur mu" — tamam, bilebilir, "bir şey olurum" ama o anda ben o değilim aslında.
Nasıl diyeyim? Zeminde — zemin olarak insan, sizin falan filan yok. Zeminde diye bir şey yok. Hangi zeminde? O senin zeminin. Onun zemini başka; adam başka bir zemine gitmiş.
Elbise Metaforu
Şimdi şöyle düşün: mesela sen elbisenle özdeşleştiğinde biri sana diyebilir ki "sen mavisin" — mesela üzerinde giydiğin şey mavidir, "sen mavisin" der. Ama sen bilirsin, ben bu elbise değilim; elbise benim üzerime izafe eden, geçici olarak, sınırlı olarak, geçici bir zaman için giydiğim bir şeydir. Sen der misin "ben elbiseyim"? Mesela "ben elbiseli bir adamım" der misin? Demiyorsun değil mi? Aslında "ben insanım" dememek de buna benzer bir şey. Evet, benim üzerimde şu an elbise var ama ben elbiseli bir adamım demiyorum kendime, değil mi? Bu, elbisemi inkar ettiğim anlamına gelmiyor. O da öyle, o izafiliklerden öte bir varlık — arif o düzeydedir. O yüzden ona erkek, kadın diyemezsin.
Rabiatü'l-Adeviyye şimdi kadın mı erkek mi? Eğer Rabiatü'l-Adeviyye'yi sen bir arif olarak idrak ediyorsan, onu ermiş olarak tanımlıyorsan, onun kadın olduğunu da diyemezsin, erkek olduğunu da diyemezsin. Ama şunu diyebilirsin: nasıl bir beden taşıyor, nasıl bir maddi kılıf var — "kadın bedeni taşıyor" dersin, ama o ermiş Rabia'yı kastediyorsak, o kadın değildir; veya işte bir başka evliyaullah da erkek değildir. Anlatabiliyor muyum?
Bu çok temel dediğimiz şeyleri görebilmek için de biraz onu algılamak, idrak etmek gerekir. Bu, basit bir mesele değil, insanın kavraması, o kavramla girdiğinde bir eksiklik ve göreceliliğin farkına varması gerekir. Herkesin kadınlığı da erkekliği de ilgilidir, oradan sıyrılması, biraz idrak etmesi çok zordur. Ama bu mümkün olan bir şeydir ve bu, vaki de bir hakikattir bu noktada. Belki biz çok o izafi şeylere aşırı odaklandığımız için veya onlarla çok özdeşleştiğimiz için bize bunlar biraz garip geliyor.
Biz bugün kavmimizden, vesairemizden bile sıyrılamıyoruz değil mi? Mesela "ben Türk'üm" diyor adam; ilk aklına gelen, kendini tarif ederken aklına "ben Türk'üm" geliyor. Mesela bir arifin milliyeti olur mu? Bir kavimden tabii ki gelmiştir zahiri olarak. Ama o arif olarak, bir milliyeti var mı, bir kavmi var mı, hatta bir annesi bir babası var mı? Yok, buna hiçbiri yok. O şekilde algılanman gerekiyor.
Hatta işte Beyazıd-ı Bistami'ye biri gelmiş, kapıyı çalmış. Beyazıd Bistami kapıyı açmış. Demiş "ben Bistami'yi arıyorum, Bistami sen misin?" Demiş ki, "öyle diyorlar, ona öyle diyorlar." Ama kendisi artık öyle demiyor kendine. Kapıyı açmış, ama artık kendini onunla tanımlamıyor. Dışarıdaki insanlar onu öyle tanımlıyorlar; o önemli değil. Bardak kendisine "bardak" demez ama biz bunu tarif etmek için "bardak" diyoruz.
Modern İnsan ve Kayıtlanma İsteği
Dolayısıyla tasavvuf bütün kayıtlardan kurtulmaktır. Modern insan daha çok kayıtlanmak istiyor — kendini tanımlamak, veya daha modern şekilde ifade edilirse kendini, kendi kişiliğini, kimliğini bulmak, kendini gerçekleştirmek diye kavramlar üzerinden aslında kayıtlanmalara gömülüyor insan. Halbuki o kayıtlanmalar, hayatın doğası içinde var olan ve geçici olan şeylerdir.
Bak, mesela dünyaya gelmeden evvel bedenle kayıtlı mıydın? O yüzden mesela Budistler sorar: "dünyaya gelmeden elli sene evvel neredeydin, kimdin, dünyaya gelmeden elli sene evvel yüzün nasıldı" derler. Aslında oradaki maksat ne? Seni bu kayıtlanmaların ötesindeki varlığına yöneltmek. Mesela şimdi "ben buyum" diyorsun, aynaya baktığında bir yüz görüyorsun; ama bu yüz senin asıl varlığın mı? Değil. Bebeklikte bile yüzün değişikti, büyüdün, biraz değişti. Bak demek ki normal, şu hayatın içinde bile bu kendini kayıtladığın, kendini tanımladığın özellikler bile değişiyor. Doğarken boyun diyelim ki elli altmış santimdi, üç beş kiloydun; bak değiştiler değil mi? Bunlar hep değişen şeyler. Ama bir de değişmeyen, kayıtlanmamış olan bir şey var; insan ona çağrılıyor.
Yani manevi gelenekler insanı kayıtlanmamış tarafına, mukayyed olmayan, izafi olmayan tarafına çağırır, onu idrak ettirir. Bu, kayıtlanmış tarafını inkar etmek anlamına gelmez, onu yok saymak anlamına da gelmez; sadece o kayıtlanmış taraf olmadığını sana idrak ettirmeyi amaçlar. Üzerinde bir elbise var, bunu görüyorum, ama sen o elbise olduğunu nasıl zannetmiyorsan, aynen bunun gibi — bu bedeni taşıyorsun, şu fiziksel maskeyi veya mekanizmayı, kılıfı taşıyorsun ama bu değilsin. Oradaki temel şey budur, bir inkar değildir.
Allah'ın Kulu Olmak
Daha önce söyledik: niye mesela din insanı "Allah'ın kulu olmak" ile tanımlıyor? "Allah'ın kulusun" — bütün kadim geleneklerdeki tanım bu. Bak, seni mutlak bir şeye nispet etti. Seni onunla bağlantılandırdı ve ona aidiyetin itibariyle tanımladı. Bak, seni ne annen babanla tanımlıyor, ne milliyetinle tanımlıyor — bunlar hepsi izafi. O yüzden Kur'an diyor ki: mal, evlat, çocuk hepsi fitnedir. Seni aldatır, kendini bununla tanımlama diyor; bununla tanımlarsan yanılmış olursun. Ne herhangi bir kariyerle, ne bir statüyle, ne bir başarıyla, ne bir etkinlikle, hiçbiriyle tanımlamıyorsun.
Ama sen hayatın içinde bunları yapıyor olmaz mısın? Tabii ki yapıyor olursun. Ama mesela — bunun birçok açılımı var — Kur'an diyor ki: "Muhammed içinizden hiçbir erkeğin babası değildir." Bunun başka manaları da var; O, Allah'ın Resulüdür, O'nun elçisidir diyor. O bunun babası, bunun dedesi, bunun eşi değil asıl. Sen Hz. Muhammed'i ne olarak görmelisin? Ne Hz. Hatice'nin eşi, ne Hz. Hasan-Hüseyin'in dedesi, ne Mekke'de doğup büyümüş biri, ne Amine'nin oğlu — bu değil. Sen eğer öyle anlarsan, o Hazreti Muhammed'in izafi ve geçici yönüdür. O diyor ki Muhammed Resulullah'tır, O Allah'ın elçisidir, O'ndan gelmedir, O'na aittir. O izafi şeylerle bakmayacaksın diyor; kendine de o nazarla bakmayacaksın.
Şimdi kendine kayıtlanmış şeyler nazarıyla baktığında, her kayıtlandığın şey bir bağ ve esaret olur. Sen her kendini bu şeylerle tanımladığında — hani bir sopa varmış, baba çocuğuna demiş, "oğlum, şu atı bir sopaya, bir ağaca bağla, bir direğe bağla" demiş. O da yolda uzun bir sopa bulmuş, gitmiş ona bağlamış; ama sopa bir yere çakılı değil, sabit değil. Tabii at gitmiş. "Nereye bağladın" demiş babası oğluna. "Bir yerde bir sopa buldum" demiş. "Peki sopa yere bağlı mıydı?" "Yok." "Bağlanmaz mı?" Sen şimdi öyle bir şeye kendini bağlıyorsun ki o değişken bir şey, sabit değil.
Mesela ben çok etkili biriyim — bir gün o etki gidecek. Ben genç biriyim — o da gidecek. Neyle tanımlarsan, gidecek. En sonunda bu beden komple gidecek. Farz edin, dünyada Türk milleti bitti, bir sen kaldın. Kaldı mı millet? Yok. Dünyada öyle milletler olmamış mı? Olmuş. Peki o milletlere mensup olan insanlardan bir şey mi eksildi? Adam zamanında Hititmiş mesela; şimdi Hititler kalmamış, çok mu bir şey kaybetti adam? Yok, bir şey yok. Ama şimdi bir Türkiye'deki Türk milleti bitecek, bir sen kalacaksın deseler çok kötü görürsün. Halbuki ortada kaybolan bir şey yok.
Kendini bağladığın şeye dikkat edeceksin: geçici midir, kalıcı mıdır? Asli midir, asli olmayan bir şey midir? Asli olmayan bir şeye kendini bağlarsan, kendini esir etmiş olursun ve onun sonuçlarını da yaşamak zorunda kalırsın. "Çok güzel bir kadınım" dersin — en fazla kırkına kadar, kırk beşine kadar, diyelim hadi uzattık. Sonra ne diyeceksin? "Ben çok güzel bir kadınım" mı? Bu sefer "ben çok olgun bir kadınım" dersin. Yetmiş yaşına, seksen yaşına gelince "ben güzel bir kadınım" diyemiyorsun artık. Zaten eskiden de dememen lazımdı.
Kul Olmak Bir Esaret Değil, Bir Aidiyettir
Bizim modernler, işte cumhuriyet veya aydınlanma düşüncesi insanı kul olmaktan çıkarıp vatandaş yaptı. Sanki çok iyi bir şey yapmış — insanı gökten koparmış, yere bağlamış. Seni semavi bir kaynaktan — gökyüzünü kastetmiyoruz, sonsuz, ebedi, ruhani bir kaynaktan — koparmış, bir ülkenin, bir toprağın veya bir sosyal organizasyon olan devletin bireyi haline getirmiş. Bu mu ilerlemek ve aydınlanmak?
Halbuki eski gelenekte de özünde kimse padişahın kulu değildi aslında. Bizde cuma selamlığına çıktığında padişah, Topkapı Sarayı'ndan Ayasofya'ya kadar gidinceye kadar "mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var" diye söylenirdi — bu bir gelenekti. Orada padişah da son nihayetinde kuldur. İnsan tabii ki bunu idrak etmediği için Allah'ın kulu olmak sanki boş bir şey gibi görünür. Allah'ın kulu olmak bir kariyer değil, bir imaj değil, bir statü değil, kimse takmaz. Ama tabii anlarsan, en büyük kıymet, en büyük payedir bu.
Bu enteresan bir şey: "o kadar şeyden sonra kul oldum" diye söyleyeyim, bir yere vardım demektir. Aslında kul olmak, "kulum" demekle olan bir şey değildir. O, hakikaten kendi özüne dönüp, o özün O'nun kulu olduğunu idrak etmesidir. Onu deneyimlediğinde, onun asıl değer olduğunu idrak etmiş oluyor.
Hasan Sezai Hazretleri'nin Bir Şiiri
(Katılımcı: Bu tür sözlerin üzerine nasıl düşünülür? Onlar bir makamdan söylüyor ama biz orada değiliz, bunları nasıl tefekkür etmek lazım?)
Mesela az önce, Amerika'daki bir dönüşte Hasan Sezai Hazretleri'nin bir şiiri vardı: "Muhammed'ün Kemal Hakk'a bir at, Muhammed'den görüldü, kendi bisatıydı" gibi bir şiir. Şimdi mesela bu, birçok insana ağır gelecek bir şey. Bu tür şeyleri anlamayı insan kendi kemalatının sürecine bağlı olarak anlayabileceğini bilip, bu konuda acele etmemeli. Bunu tefekkür etmeli veyahut da bunu anlamaya gayret etmeli. Ama ancak o söz hangi mertebeden, hangi idrak düzeyinden çıkmışsa, sen o idrak düzeyine vardığında o sözü tam olarak anlayabileceksin. Bunu bilmek lazım.
İman Bir İntisaptır
Onun için insana en büyük lütuf ve ikram, mutlak olan Yaratıcı'ya ait olduğunu ve O'nunla bağlantılı olduğunu idrak etmesidir. Biz ona bağlı olmayı esaret gibi algılıyoruz. Halbuki o kulluk bir esaret değildir; kulluk bir aidiyet ve bağlılıktır. Diğer bütün aidiyetler onun gölgesidirler. O yüzden ben neyim? İnsan hep şey yapıyor, nefis daha doğrusu, benlik seviyemizdeki benlik algımız — "ne yaptın, ne ettin" diye sorar. Allah'a kuluyum demek yeter; ona aitim ve bağlıyım demek yeter. Gerisi asli değil, kendini bağlama, yani kaygı da duyma.
Bu hiçbir şey yapmamak, boş oturmak demek değil. Geçen bir arkadaş diyor ki, "dünyada kim bir şey başarmışsa, bir şey keşfetmişse hep benliği güçlü olmuştur." Yok, öyle bir şey yok; bir de benliğin böyle bir algısı var. "Benliğin güçlüyse o zaman bir şey yaparsın." Yok — Allah, deyim yerindeyse, nasip ederse yaparsın. Birisi onu benliğine mal eder, birisi mal etmez. Burada bahsettiğimiz şey azimli olmamak, gayretli olmamak, çaba göstermemek, çalışmamak, faaliyette bulunmamak demek değil. Bak, bütün bunlar sınırlı ve geçici bir düzey.
Bakıyorsun adam profesör, ama şimdi adam emekli. Hani bizde askerlerde şey vardır — "emekli asker" derler, hep öyle. Askerdir, askerliği bitmez adamın. Veya işte adam emekli olur, ister ki herkes ona "komutanım" desin. Yok, komutanlık kalmadı, öyle bir şey yok. Ama otuz sene kırk sene askeriyede "komutanım" diye hitap edilmiş ya, sonra ortada komutanlık kalmamış ama adam onu bekliyor. Bunun hepsi geçici. Sen kendini öyle bir şeyle bağlantılandır ki o geçici ve sınırlı bir şey olmasın; işte bununla sen kendini anlamlandırabilirsin, tanımlayabilirsin.
Bazen şöyle dersin: "en büyük amacımız insan olmaya çalışmak." "İnsan değil miyiz" diyor mesela. Ama ne kadar kaybetmişiz bir şeyi, değil mi? "İnsan değil misin, nereden insan olduğunu çıkardın, benim insan olduğumu nereden biliyorsun" — son tahlilde ana soruya dönelim: insan nedir biliyor muyuz? Ancak insan-ı kamili gördüğün zaman insan nedir biliyorsun; onunla kendini kıyaslarsın, "bakalım ne kadar insansın" dersin. Onunla mukayese ettiğin zaman görürsün ki, işte onlar insan; biz onu yitirmişiz, yitirmişiz, yitirmişiz. Kendimizi biyolojik ve psikolojik benlik düzeyine sokmuşuz, "ben de insanım" diyoruz.
O zaman bunca tasavvuf, bunca kadim gelenek — Çin geleneğine bile bakıyorsun — diyor ki asıl olan hakiki insandır. Hatta ayırmışlar, tam kavramlarını hatırlamayabilirim, "gerçek insan" ile "hakiki insan" diye ayırmışlar; o tekamül sürecinde bile o dereceleri tanımlamış, ifade etmişler.
Onun için "insan" dediği zaman çok güzel bir ifadesi var: iman insanı insan eder diyor. İlginç bir tabir — insanı insan eder. İnsansa, nasıl insan ediyor? Potansiyel olarak insansın, fiilen insan olmaya çalışıyorsun. Bunu ne sağlıyor? İşte iman sağlıyor. Potansiyel olarak insansın, insaniyetin her şeyi potansiyel olarak sende var. İster günahkâr ol, ister ateist ol, ister dindar ol, ister az dindar ol, hiç fark etmez, potansiyel olarak insansın. Fakat bu insaniyeti bir fiil hale getirmek, kendi insaniyetinin farkına varmakla olur.
Nasıl şimdi beş yaşında bir çocuğa son model bir otomobil versen, nasıl kullanılır bilmez; dört beş yaşında bir çocuk direksiyonuyla oynar, sağa sola çevirir, gaz pedalına basar ama çalıştırmayı bilmez. Zaten anahtarı verilmemiş olabilir çocuğa. Ne yapar? Öyle oynar; kaportayı açar, belki içinde saklambaç oynar. Bir şeyler yapar. Bak, farkında mı bu ona verilen arabanın? Değil. Ama bak, ona verilmiş; kendisine ne verildiğinin farkında değil. İşte biz insan dediğimiz, kendimiz de böyleyiz. Bize insaniyet verilmiş, fakat ne verildiğinin tam farkında değiliz. Tam farkına vardığında ve onu tam kullanabildiğinde, işte o zaman kâmil insan oluyor.
İman insanı insan eder diyor. Yine bir şey daha diyor: iman bir intisaptır, bir bağlanmadır — neye bağlı olduğunu anlamadır. Hatta şunu şöyle anlamak lazım: aslında iman, kendi hakikatine inanmaktır. Yoksa aslında iman böyle "Allah'a inanmak" ile sınırlandırılmaması gereken bir kavramdır. İman etmek demek, aslında kendi hakikatinin ne olduğunu bilmektir. Ben mesela "iman ettim" dediğimde şunu demiş oluyorum: mutlak var ve ben o mutlak Yaratıcı'nın kendisine muhatap, kendisine ait ve — Kur'an diyor ya — bütün isim ve sıfatlarını öğrettiği çok özel, çok has bir varlığım, diyorum aslında. Bunu demiş oluyorum "inanıyorum" dediğimde.
"Allah'a inanıyorum" — öbürü diyor ki "inanmıyorum." Ama inanıyorum dediğinde aslında sen, çok özel bir yaratılışla yaratıldığını kabul ediyorsun. Kur'an insanın yaratılışını niye anlatıyor? "Ona ruhumdan üfledim" diyor, "ona bütün isimleri öğrettim" diyor — meleklerin bile bilmediğini biliyorsun. Bu ne demek? Meleklerden bile üstün bir vasıfla, bir nitelikle yaratılmışsın. Böyle bir varlıksın. Düşün, inanıyorum dediğinde bunları demiş oluyorsun aslında. Yani diyorsun ki, ben Allah'ın şu niteliklerde yarattığı bir varlığım. Ben böyle bir varlığım. Bütün insanlar, bu yeryüzünde gördüğüm bütün insanlar da böyledir; ister inansın ister inanmasın fark etmez. İnanan insan bunu onaylayan ve teorik olarak kabul edendir. İnanmayan insan böyle bir şeyin olmadığını düşünendir. Yoksa "Allah'a inanıyorum" — öbürü de "Allah'a inanmıyorum" diyor, çok önemli değil aslında bu ayrım tek başına.
Gerçek Dindarlığın Ölçüsü
Dolayısıyla bir insan dindar mı? "Kendini ne biliyorsun" diye soracağım, o zaman dindar mı değil mi anlayacaksın. Bir bayan dindar mı? "Başörtülüyse, namaz kılıyorsa, filan ise dindardır" — yok öyle bir şey. Ona diyecek ki: "sen kimsin, sen kendini ne zannediyorsun, ne olarak görüyorsun, ne olarak biliyorsun kendini?" Diyecek ki: "ben kendimi Allah'a ait, onunla bağlılık idrakimi güçlendirmeye çalışan ve onun özel bir şekilde yarattığı bir varlık — her insan gibi, burada bir üstünlük, bir şeylik yok — Allah'ın bütün isimlerini öğrettiği, çok özel yarattığı, şah damarından daha yakın olan bir Allah ile bağlı ve birlikte olan bir varlık olarak görüyorum" diyebiliyorsa — en azından bunu teorik olarak tasdik ediyorsa, hemen ermiş olmasını bekleme, ama tasdik ediyorsa o zaman sen gerçekten dindar bir insansın. Öyle değilse o zaman "dini dar" bir insansın. Orada sen ne dini anlamışsın, ne kendini anlamışsın, ne Allah'a inanmak nedir onu anlamışsın.
(Katılımcı: Bu müslümanların günahkâr olduğunu düşünüyorum, şahsen hayatta hiçbir zaman böyle şeyleri merak etmedim açıkçası.)
Maalesef, bir müslümanın bence bu tür şeyleri çok fazla dert etmemesi gerekir; irdeleyebilir, ayrı bir şey bu. Fakat bu bize ne kazandırır? Sanki "siz girmeyeceksiniz, biz gireceğiz" gibi bir tavır — münafık da olsa "biz niye" diye. Bunlar ne kadar gereksiz münakaşalar. Bunların ilmi olarak münakaşası yapılabilir, o ayrı bir şey. Fakat bunu bir müslümanın, hele hele yolun başındaki bir müslümanın tartışmasının veya düşünmesinin çok fazla bir reel değeri var mı? Yoktur. Bunu iki dakika oturup "birileri böyle demiş, birileri böyle demiş, Allah bilir" deyip geçmek gerekir; bir şey kaybetmezsin. Ama kendin üzerinde bahsettiğimiz manada çalışmazsan çok şey kaybedersin. İnsan nedir sorusunu bu yüzden önemli görmek lazım; dinler niçin insan nedir sorusunu irdelemişler, üzerinde çalışmışlar.
Hz. Hatice'nin Sevgisi ve Hira'ya Çıkış
Mesela düşün, Hazreti Peygamber Mekke'de onu seven bir karısı yok mu? Var, Hazreti Hatice — hem de hakikaten çok seven, çok iyi anlayan. Ama İra'ya (Hira'ya) çıkmış. Niye çıkıyor? Ne derdi var mesela? Ekonomik bir derdi de yok, herhangi bir travması da yok. Niye çıkıyor bu insan Hira'ya?
Hatice'nin sevgisi "benim rızkımdır" diye bir hadis var. Peki onun rızkı neydi? Sevgi. Şimdi Peygamberin bir sözü var, uzun bir hadiste ben ona ait bölümünü söyleyeyim: "Onlar Allah'ın ruhuyla birbirlerini severler" diyor. Allah'ın ruhuyla birbirini sevdiğinde, Allah seni nasıl seviyorsa onu küçük bir örneklikte, o Allah'ın ruhuyla seven insanda görürsün. Bu çok büyük bir nimet ve çok büyük bir rızıktır. Sen eğer idrakinde varsa dersin ki, bu insan Allah'ın ruhuyla seviyor. Peki doğrudan doğruya Allah'ın ruhu nasıl sever? Kaynağına da gidersin orada.
Mesela Hz. Hatice, ne "Hz. Muhammed beni anlasın", ne "bana güven versin", ne "korkularımı gidersin" — hiçbir şey yok, doğrudan doğruya Allah'ın ruhuyla sevmiş. Herhangi bir beklentisi yok. Ondaki cevheri, özü görmüş; kendi özüyle onun özünü sevmiş. Allah'ın ruhu, Hz. Peygamber'de olan o ruha çekim bulur. İşte gerçek rızık olan sevgi böyle bir sevgidir. Diğeri benlik odaklı bir sevgidir; bir tarafı tatlıdır, bir tarafı acıdır. Ama Allah'ın ruhu ile sevdiğin zaman o gerçekten rızıktır; onda herhangi bir karışıklık, nefsani bir bulanıklık, bir iz yoktur.
Kimlik ve Ön Kabuller
(Bir katılımcı, dinin bir tür psikolojik kimlik haline geldiğini, bunun insanlar arasında mesafeye yol açtığını dile getiriyor.)
Mesela ben Amerika'da, orada yaşayan bir Türk'le konuşmuştum. Adam demiş ki, böyle oturup konuşurken, "hayatımda ilk defa bir müslümanla oturup konuşabiliyorum." Yani müslüman deyince, özellikle 11 Eylül hadiselerinden sonra, direkt saldırgan, savaşçı bir zihniyet çağrışımı yapıyor. Direkt kimlikle böyle görünce bizde de böyle çok ön kabuller oluyor. Neticede cennete, cehenneme girmek — belki o en sonda Allah'ın takdir edeceği bir şey. Biz inanıyoruz ama bunu ilk merkeze koyduğumuzda, o zaman o adamın yaptığı birçok şey değersizleşmeye başlıyor. Olacak bir dönüşümü de varsa onu da engellemiş oluruz. "Sen zaten cehennemliksin" der gibi bir tavır.
Mutmain Nefis ve Kaynağa Dönüş
Şimdi şuraya bağlayacağım. Kur'an'daki bir ayetin ifadesiyle: "Ey mutmain olmuş kişi" diyor, "ey mutmain olan nefis" diyor. "Rabbine dön, razı olmuş ve razı olunmuş olarak. Kullarımın arasına gir, cennetime gir." Tabii orada zati cennet de var, ama bakın burada o zaman buradan neyi anlaman gerekir? Demek ki sen öyle bir varlıksın ki sonsuz ve mutlak olan Allah ile bağlısın; o bağlılığı idrak edebilirsin, onun mutlaklığını fark edebilirsin ve bununla mutmain olabilir bir varlıksın. Ve bu sayede kaynağına dönmüş olursun.
Bak, bu sayede kaynağına dönüyorsun. Mutlak ile mutmain olduğunda kaynağına dönüyorsun. Alemle mutmain olduğunda kaynağına dönmüyorsun. Kırmızı hallarda yürüdüğünde kaynağına dönmüyorsun. Milyar dolar kazandığında kaynağına dönmüyorsun. Kariyer, statü elde ettiğinde de kaynağına dönmüyorsun. Hiçbiri seni kaynağına döndürmüyor. Benimle mutmain olursan, ki bu zaten senin hakiki gerçekliğindir, o zaman kaynağına dönmüş olursun. O zaman ben hayatta şu şey beni fazla tatmin etmiş, etmemiş, onlara izafi olarak bakarım. Ederse ne âlâ, etmezse canı sağ olsun, çok dert etmem, çok problem değildir. Çünkü onların hiçbiri beni kaynağıma döndürmüyor.
"İman etmek Allah'ı hak ettiğini idrak etmektir" diyor bir sufi. Şimdi insan neyi hak ettiğini düşünüyor baktığın zaman? Şu sokakta yüz kişiyi çevirsen, "neyi hak ediyorsun" diye sorsan, sana dünyevi bir şeyler sayacak. "Neyi hak ediyorsun" diyorsun. İman ne? Diyor ki, Allah "sen beni hak ediyorsun" diyor. "Bu dünyadan da istifade edebilirsin, bunu da sana ekstra bir şey olarak sunmuşum, ama az ama çok." Kur'an zaten o yüzden ayette ifade ediyor: "bu konuda birbirinizi kıskanmayın" diyor, önemi yok. Diyor ki: "ben dünyadan size bir kısım taksimatta bulundum, belli şeyleri takdir ettim; bunun benim katımda ne ulvi bir derecesi var, ne de bir kişinin benim katımdaki kıymetiyle bağlantılı bir şeyi var." Allah'ın bir insana dünyada bir şey vermesi, ona kıymet verdiği ve ondan razı olduğu anlamına gelmediği gibi, sana dünyada hiç dünyada mutluluk ve huzur yüzü göstermemesi de, zahiren, seni sevmediği veya senden razı olmadığı anlamına gelmez. Bununla ilgili değil diyor Allah. Sen Allah'la ne kadar mutmainsin, ne kadar buna dair bir gayret ve idrakin sahibisin, temel şey bu.
Hz. Asiye Örneği: İstikametin Önemi
O zaman insan istikametini doğru ayarlamalı. Bunu ne kadar idrak edebilirsen, o yatay düzeydeki hayatın, dünya hayatının sürecindeki olgular sana o kadar hafif gelir. Öbür türlü seni yamultur; çünkü tamamen buraya ait bir konseptin oluyor.
Hani hep örnek veririm: Hz. Asiye'nin evliliği çok berbat, Firavun gibi bir kocası var. Ama ne bir kimseye dert yanmış, ne "hayatım mahvoldu" demiş, ne "ne biçim bir insana denk geldim" demiş. Yok, öyle bir şey. Neden? Çünkü istikametini biliyor, yolculuğunun farkında. O yolculuğun müdrik olduğu için, o yolculukta giderken — hani bir yere gideceksin, otobandan mı gitmişsin, ara yoldan mı gitmişsin, o kadar dert etmezsin. "Gidiyor musun?" Bu önemlidir. Ama sen yolu asıl kabul edersen, o zaman yoldaki şeylere takılırsın.
Hazreti Peygamber hiç hayatında şunu demiş mi: "ya benim babam öldü, babamı hiç görmedim, annem altı yaşında vefat etti"? Biz olsak aklımızdan geçmez. Biz diyoruz onun için, "ölmüştü, babası ölmüştü" diye — ne kadar böyle bize gözü yaşlı annelerimiz, teyzelerimiz üzülüyor, "vah, yetim Muhammed" falan diye. Böyle bir şey doğru bir şey değil. O ne? O, hayatın süreci. İnsanlarda geçen bu yol üzerindeki, sarayında dert edilen şeyler — o hayatın içinde sana şöyle bir şey takdir edilmiştir, öbürüne başka bir şey takdir edilmiştir. Sen hangi şart içinde bulunursan bulun, göğe bakacaksın; semavi olana, ruhani olana bakacaksın. Bunu ne ölçüde idrak edebilirsek, o ölçüde hayatın psikolojimiz üzerinde meydana getirdiği izleri o kadar hafif atlatabiliriz. Tam kemale erersek hiçbir iz kalmaz.
Psikolojik Benlik, Ruhsal Benliğe Muhtaçtır
Bu bir fark ediş ve hedefle ilgili bir mesele. O yüzden bütün kadim bilgelikler, ne zaman bir sorun, bir problem olursa Tanrı'yı düşünür; ve aynı zamanda aslında kendindeki tanrısal özü düşünür. O özün hiçbir şeye ihtiyacı yok, o özün hiçbir mahrumiyeti yok, o özün hiçbir eksikliği yok. Eksiklik hisseden şey, psikolojik tarafımızdır. Elbisemiz esnek değildir ama cildimiz esnektir değil mi? Baktın elbise esnek değil, elbiseyi at, cildin esnek, problem yok. Psikolojim bazı şeyleri kaldıramayabilir. Fakat ben o psikoloji miyim sadece? Veya o psikolojiden mi ibaretim?
Hep söylüyoruz: onlara bir musibet isabet ettiğinde "biz Allah'a aidiz, ona döneriz" derler. Bunun ne anlama geldiğini burada anlayabiliyor muyuz? Baktın, psikolojine bir musibet isabet etti, psikolojin dedi ki "bu ağır bir şey." Sen diyorsun ki o durumda "Allah'a aitim, ondan geliyorum, ona dönüyorum." Yani psikolojik benliğinde kalma, o psikolojik benliğinin algısına hapsolma; sen Allah'a aitsin, Allah'a dönüyorsun, o bedeninden, o psikolojinden ibaret değilsin. Hatta onlar senin bir süre sonra bırakacağın şeyler.
Aslında önümüzde hedefi tanımlayacak birçok örneklik veya bilgi geliyor; dikkat edin, dikkat ederseniz olduğunu görürsünüz. Fakat biz bunlara değer vermediğimiz için o hedefleri ıskalıyoruz. Bazen okuduğun bir söz, bazen Kur'an'dan bir ayet, bazen kâmil bir insanın sözü, bazen kalbine gelen bir ilham sana bunu gösterir; o hedefini işaret eder. Fakat o psikolojik benliğin hedef ve dert edindiği şey başka bir şey olduğu için, sana onun üzerinde durma imkanı vermez. Mesela okursun: "asıl olan şey işte Allah'ın razı olması, asıl olan şey hakiki insan olmak." Psikolojin der ki "tamam, bunu anladım." Ne anladın sen? Ne anlayacaksın bundan? Bir üzerinde dur, anlamaya çalış, neyi anladın? Ama adama dünyevi bir hedef sunsan hemen anlıyor onu, hemen ona yapışıyor, ona odaklanıyor. Neden? Çünkü psikolojinin hedefi o değildir.
Mevlana'nın hikayesi olduğunu zannediyorum: adamın köpeğinin yavruları var. Yola çıktığında sürekli köpek, konakladıkları yerlerde dönüp geldiği yerdeki yavrularına dönüyor. Adamın bir hedefi var, bir de onun köpeğinin bir hedefi var — benim ruhumun bir hedefi var, bir de psikolojimin bir hedefi var. Psikolojimin hedefi ruhuma tabi hale gelmedikçe, ona tabi olmadıkça, her zaman iki farklı hedef, iki farklı yol olur. Bunu çok iyi fark etmemiz gerekir. Psikolojik durumlar bize farklı hedefler ortaya çıkararak ona yönelmemizi sağlıyor, ruhsal olandan bizi uzaklaştırıyorlar.
Ruhun hedefi nedir biliyor musunuz? Bulunduğu anda mutlu olmaktır. Eğer mutluysan, ruhun hedefini bulmuşsun demektir; bulunduğun anda, her ne halde olursan ol, mutluysan ruhtasın demektir. Yoksa ruhun öyle özel bir hedefi yok.
Psikolojik Hedef Beni Esir Almamalı
Çünkü biz kendi içimizde bu ruhun hedefiyle psikolojinin hedefini ayırt etmeliyiz ve burada bir mücadelenin de var olduğunu bilmeliyiz — ta ki psikolojik hedef ruhsal hedefe tabi oluncaya kadar. Yüzde yüz tabi olmaz, belki az bir ihtimalle olabilir. Diyelim ki tabi olmuyor; o zaman doğru bakış açısı şudur: senin asli ve tek merci olarak kabul etmiyorum. Diyelim ki ben psikolojik olarak bir hedefim, bir gayem var; ulaşma yolunda gayret ediyorum, ulaşamadım. Diyeceğim ki "kardeşim ulaşamadıysam ulaşamadım." Diyelim ki hiç ulaşamayacağım — diyeceğim ki "hiç ulaşamayacağım, problem değil, veyahut da henüz ulaşamadım." Psikolojik olarak o benliğim diyecek ki "ulaşman gerekir, niye ulaşmıyorsun, beni zorlayacağım." Diyeceğim ki "beni germe, yol alabildiğim kadar alırım. Yolda gidiyoruz, ulaşırsak ulaşırız."
Yani o psikolojik hedefim beni esir almayacak, beni kuşatmayacak; ben ona da hakkını tanıyorum ama beni esir almayacak. O benim mutlak hedefim değil; benim mutlak hedefim gibi olduğunda o beni esir almış demektir, o zaman ben psikolojimin altında kalmış olurum. Bu zaten son nihayetinde beni bir yere götürecek bir şey değildir; sadece psikolojim bana sanki buna ulaştığında çok büyük bir şeye ulaşacakmışım gibi hissettiriyor. Yok öyle bir şey.
Hani adam elli tane şiir yazmıştır — ben böyle görmüşümdür — yayın işiyle uğraşacak, o kitabı bir bassa zannediyor ki uçacak. Biz de yazdık, yayınladık, uçmadık. Ama bunu adama anlatamazsın; zanneder ki o kitabı yazacak, ve işte tıbbı okumuş, bir uzmanlık sınavını (TUS'u) kazansa, hele hele istediği bölümü kazansa uçacak. Var mı uçan? Yok. Uzmanlığı bitirdin, var mı uçan? Yok. Ama işte psikoloji bize "uçacağım" diyor. Ben de diyorum ki "uçmayacağım kardeşim, sen uçan bir varlık değilsin, sen uçamazsın." Ama yürümeye hakkın var, o da yol olduğu müddetçe. Yol bittiğinde oturacaksın; ağlamak da yok, öfkelenmek de yok, adam gibi otur yerinde. Hududunu, haddini bil. Sen benim üzerimde hâkim olmayacaksın, o seni ele geçirmemeli.
Bu çok zor bir şeydir, bunu konuşuyoruz. O sana "ben zaten" diyor. Sen zaten bu çatışmayı yaşayamıyorsun bile — o şanslı bile değil, savaş yok yani, içeride "gülü gülistanlık" psikolojik benlik kurmuş, tahtını kurmuş.
Nefsin Silahları ve Sesini Kıslamak
Kırılmaysa kırılma, öfkeyse öfke, kendine acımaysa acıma, hırssa hırs. Diyor ki, "bak, savaşa mavaşa gerek yok, kabul et kurtul." İşte orada savaş vereceksin — savaş vereceksin ki bu zor bir savaştır. Zor bir savaş derken, hani çok zor yapılamayacağı anlamında değil; ilk adımda burada bir zorluk yaşar insan. O psikolojik benlik sana başka yerden hücum eder: "bak, millet malı götürüyor, uçuyor, kaçıyor" der, bir sürü şeyler; onun da elinde silahları var, "sen ne halt ettin bugüne kadar" der. Bunu bileceksin; o psikolojik benliğin sana hâkim olmasına müsaade etmeyeceksin. Onun hakkı var, o bütünüyle boş, gereksiz bir şey değil, ama o sana tabi olmalı, sana tabi olmalı. Yani deyim yerindeyse sana erkeklik taslamayacak — o ruha göre dişildir, tabi olmalı sana; o seni kendisine tabi kılmamalı.
İşte bu noktada olduğu zaman, hayatın hiçbir travması senin üzerinde negatif, kalıcı, sürekli, yıkıcı bir etki vermez. Çünkü bak, musibet neye geliyor, travma neye geliyor? Psikolojik benliğine. Mesela diyelim ki bir olgu oldu, dedin "eyvah, yalnız kaldım" — ya da "eyvah, bu noktada başarısız oldum." "Olduysam oldum" diyeceksin. Önce şunu diyeceksin: yalnız kalan kim? Önce bu soruyu soracaksın. Diyeceksin ki, yalnız kalan kim kardeşim? Yalnız kalan psikolojik benlik. Peki ruhsal benliğimiz yalnız kalır mı? Kalmaz. Diyeceksin ki, hayır, Rabbim var. Psikolojik benlik diyecek ki "bu da onun çok iyi bir silahıdır, ama sen bunu hissediyor musun? O zaman gel bana." Hayır diyeceksin, "evet bunu tam idrak edemiyorum ama sana da gelmeyeceğim; sen burada asli varlığım değilsin. Ben Allah'ın bana şah damarımdan daha yakın olduğuna inanıyorum ve bunu tecrübe etmek için de bu süreci bir fırsat olarak göreceğim. Sen yalnız kaldıysan, olur, bu hayatın sürecidir; bazen yalnız kalırsın, bazen eşin, arkadaşın, dostun olur. Onun tuzağına düşmeyeceksin."
O çok ses çıkarır, yüksek perdeden konuşur ve senin bütün varlığını istila etmeye çalışır. Orada sesini kısabileceksin: haddin kadar konuş, haddini bil o kadar. Sana demiyorum ki yalnız kalmadın, demiyorum ki başarısız olmadın, demiyorum ki korkmuyorsun — evet bunlar olabilir; fakat senin çözümün asli ve nihai çözüm değil. Dolayısıyla evet, senin kendine göre bir hukukun, hakkın var ama bana hâkim olmaya, bana tahakküm etmeye bir hakkın yok.
Şimdi düşünün, ben bu şekilde inanan bir insan olduğumda ne kadar dilim de değişir, değil mi? Mesela hayatta "eyvah, çok güvensiz bir dünyadayım, ne olacak, başıma ne gelecek" demem. Derim ki, psikolojik düzeyde rasyonalitem geleceği belirsiz görüyor; ama ruhsal düzeyde her şey Allah'ın elindedir ve hiçbir şey başıboş değildir. Psikolojimin de aslında ruhsal olana muhtaç olduğuna dikkat edin — yani psikolojik benlik de ruhsal düzeye muhtaç, ancak o da onunla asıl rahatlar. Ama ne ben onu rahatlatıyorum ne kendim rahatlıyorum; çünkü o psikolojik benlik de ancak ruhsal bir şeyle rahatlayabilir.
Mesela sen hayatta her şeyi belirli kılmak isteyen bir psikolojik benlik düşün. Şimdi ona mutlak bir güven verebilir misin? Dünyanın kralı olsan veremezsin. "Hayatta hiçbir mikrop seni hastalandırmayacak, başına hiçbir sıkıntı, zorluk gelmeyecek" diyebilir misin? Ama bak psikolojik benlik "böyle olsa ne iyi olur" diyor. Zaten psikolojik benliğin bazı talepleri zaten değer olmayan bir tarafa, aynı zamanda psikolojik benliğimiz nihai olarak hiçbir zaman tam olarak tatmin de olmaz; çünkü onun tatmini de ancak ruhsal farkındalıkla mümkündür.
Yeryüzünde Dolaşmak, Gökyüzünde Dolaşmak
O yüzden Kur'an'da bir şey vardır, bazı ayetler vardır: "kâfirlerin yeryüzünde rahatça dolaşmaları seni şaşırtmasın veya yanıltmasın" — çok güzel bir tabirdir bence ve bu yönde de anlamlıdır. Yani psikolojide dolaşıyor adam, psikolojide rahat; diyelim ki güzel maaş alıyor, hoşuna giden bir eşi var, yeryüzünde güzel rahat dolaşıyor. Ama o seni yanıltmasın diyor. Çünkü o psikolojide dolaşıyor, yeryüzünde dolaşıyor — yani gökyüzünde değil. Sen ruhta huzur bulana bakacaksın, imreneceksen ona imreneceksin; o ruhta huzur bulmuş, mutlakta huzur bulmuş, özünde Allah'ta huzur bulmuş — işte ona imrenebilirsin. Ama birisi statüsünde kendince huzur bulmuş gözüküyor, birisi parada, birisi şöhrette — o diyor seni yanıltmasın; onlar yeryüzünde dolaşıyorlar. O yeryüzü geçici ve sınırlı bir şey, seni yanıltmamalı. Gökyüzünde dolaşıyorsa, yani ruhani düzeyde manevi varoluş düzeyine geçmişse, bununla huzurluysa, bununla mutmainse, sen ona imrenebilirsin, onu takdir edebilirsin, onu örnek alabilirsin.
Biz ne kadar yanılıyoruz — "adam ne mutlu, neyle mutlu, ne iyi bir eşi var" diyoruz. Bırak, sen ne söylüyorsun, farkında mısın? "Adam istediğine ulaştı, ne istiyor bilmem, şu kariyer şu vesaire" — bu bizi yanıltıyor değil mi bu sözler. Bırak yanıltmasın; biz de içine gömülüyoruz. Bizi yanıltmayacak. Sen diyeceksin ki hangi düzeyde tatmin olmuş, neyi tatmin olmuş? Bu soruyu sorma idrakine sahip olacaksın. Maksat tartışmak değil. Tabii biri sana öyle dediğinde veya senin psikolojik benliğin öyle dediğinde, sen diyeceksin ki: neyi tatmin olmuş, ne ile tatmin olmuş? Dünya ile. Dünyanın sınırlı, fani şeyleriyle. Ne tatmin olmuş? Psikolojisi tatmin olmuş; nihai manada tatmin olamaz, olamaz. Çünkü dünya sabit değil, senin psikolojik benliğin de sabit değil. Dolayısıyla o mutluluk sınırlı ve geçici bir mümkünlük. Biz buna talip değiliz; ben buna talip değilim diyeceğim.
O psikolojik benliğin de zaman zaman tatmin olabilir, mutlu olabilir. Mesela diyelim ki güzel bir işe girdin, iyi para kazandın, beni anlayan bir eşin var — diyeceksin ki "psikolojik benliğim tatmin oldu, çok mutluyum" demeyeceğim, "psikolojik benliğim tatmin oldu" diyeceğim. Biz bazen şey oluyor, bedenin çok rahat, yatakta yatıyorsun ama psikolojik benliğin tatminli değil, değil mi mesela? Uyuyamıyorsun, dönüp dolaşıyorsun değil mi? Bak bedenin normalde rahat değil mi? Ama sen kendini neyle orada tanımlıyorsun? Psikolojik benliğin ne diyor? "Rahat değilim." Adam da sana der ki "yatak yok mu ya, rahat değil misin?" Ama bedenin zahiren rahat, psikolojik benliğin rahat değil. O zaman insan ayırt etmeyi bilecek — neyin neyle tatmin olduğunu bilecek, hem kendi yanılmayacak hem de başkasını gördüğünde yanılmayacak.
Ben bunu çok görmüşümdür: birisi bir başkasını görüyor, bir fotoğraf çekiyor, "ne mutlu" diyor, "ben bunun gibi mutlu değilim" diyor. Dur bir kardeşim, sor: ne ile mutlu, neyi mutlu? Onun psikolojisi mutlu, mübarek olsun. Bu, onu küçümsemek değil, o durumu küçümsemek değil; ama onu doğru tanımlamak. Ben de psikolojik benliğim itibariyle mutlu olmak isteyebilirim; o psikolojik benliğimin de mutlu olmak arzusu var, bunu kabul ediyorum, onaylıyorum. Ama o benim asıl kendiliğim değil; onun mutluluğu da mutsuzluğu da sınırlı. İşte o yüzden kâmil insanlar, dünyada ne eline geçenle mutlu ol, ne elinden çıkan şeyle üzül demiş. Yani dünyada bir şey gelir, psikolojik benliğin hafifçe sevinir; gider, psikolojik benliğin hafifçe üzülebilir, bu kadar hakkı bu kadar. Ama o sana hâkim olursa işte orada yanılgı vardır, o bizi yanıltmamalı.
Ve işte Kur'an'ın o ifadesi, aslında o noktada bize çok uyarıcı bir şeydir: yeryüzünde inkâr edenlerin veya gafil olanların dolaşmaları ve mutlu olmaları seni şaşırtmasın, seni yanıltmasın. Bunu çok iyi irdelemek lazım; bunu ya idrak edip kabul edeceğiz ya da — bu çok önemli bir şeydir — onlara tabi olmak durumunda kalırız. "Kim mutlu?" dersin, "bunlar mutlu" — o zaman ben o mutluluktan pay almak için onların yolunda gitmem. Şimdi biz demiyor muyuz, "evliyalar mutlu, peygamberler mutlu"? Aslında psikolojimiz onlara acıyor açıkçası. Bir de şey diyorlar ya, "adamlar Allah katında çok makbul oldukları için musibet fazlaca yağıyor" — bir de zaten ne kadar yakınsa o kadar fazla yağacak diye, "biz fazla yakınlaşmasak iyi olur" diyoruz açıkçası. Psikolojimiz böyle demiyor mu? Mekanizması bu. Herkes o mevzuyu anlamıyor; orada "yakınsam daha çok musibet vereceğim" değil. Kardeşim, "bana yakın olanlar var ya, onlara size verdiğimin yüz katını veriyorum" — bakın adamlar tık bile demiyorlar, böyle bir idrake sahipler.
Bak Hazreti Yusuf'a, en ufak bir travma, bir problem yaşadı mı? Biz onları musibet görüyoruz, onlar onu musibet görmüyor ki. Bu, şu gibidir: eğer üstünde bir şey varsa, ne derler ona? Yelek — polislerin giydiği can yeleği, kurşun geçirmez çelik yelek. Adamı elli tane mermi vursa ne olur? Ama senin yeleğin yok, bir mermiyle gidiyorsun. Bunun gibi, Allah evliyalara peygamberlere musibet veriyor ama onlar musibetten etkilenmiyor ki. Allah da diyor ki, o deyim yerindeyse o ruhani yeleği giymiş, o ruhaniyetiyle hayatı yaşıyor, dolayısıyla o musibet bu musibet onları etkilemiyor. Dolayısıyla neyimizin etkilendiğini, neyimizin orada bize hâkim olmaya çalıştığını bilmeliyiz, anlamalıyız.
Diyoruz ki peygamberler, Hz. Süleyman dışında dünya rahatı görmemiş adamlar diyoruz. Ama o bizim bakışımız; adamlar çok rahat, huzurlu, mutmain — o bizim psikolojik algımızla tanımlı bir şey. O yüzden kâmil insanlar, ermişler, dünyayı dolaştıkları zaman "bu adamlar ne kadar mutlu, ne kadar büyük medeniyet kurmuşlar" diye gözleri parlamaz. Bir evliyanın gözünü parlatacak olan şey kâmil insandır; bir kâmil insan gördüğü zaman gözü parlar. Yoksa işte New York'a gidip "adamlar ne büyük medeniyet kurmuşlar, caddeler tertemiz, kaldırımlar düzenli" — o psikolojik medeniyet. Onun da kendine göre bir değeri var, ona da teslim edeceksin, küçümsemeni gerektirmiyor. Ama o ruhani bir medeniyet değil; o psikolojik düzeyde kendilerince ulaşabildikleri bir nokta. Güzel bir noktaysa sen de alabilirsin, istifade edebilirsin, ama onu ruhani bir medeniyet gibi görmeyeceksin. "Adamlar her şeyi halletmiş" — var mı öyle bir şey? "Her şeyi halletmiş" diyen adam, psikolojik düzeyde zaten kafasında "her şey" dediği o psikolojik düzeydir. Diyor ki "maaşını alıyorsun, işsiz olunca para veriyorlar, yollar temiz" — ama bir de ruhunun farkında olsa, o zaman orada bir ruhani inkişaf var mı, ruhani bir tezahür var mı yok mu, o nazarla bakar. O yüzden bir evliyanın ağzından bunu işitmezsin.
Bediüzzaman'ın Nefsine Yazdığı Mektup
Psikolojik benlik — bu da bir konumuz. Psikolojik benliğin algısına yenilmemek, temel şey budur. Onun tahakkümüne maruz kalmamak; tahakkümüne maruz kaldığında gerekli mücadeleyi yapmak. Benim geçen böyle gördüğüm bir şey vardı; bakayım bulabilecek miyim, bununla tamamlayalım.
Bu, Bediüzzaman'ın küçük bir mektubu, kısa bir bölümünü okuyacağım: "Bu sıkıntılı zamanda nefsim sabırsızlıkla beni taciz ederken..." Sürekli üstüme geliyor, ne zaman, sıkıntılı zamanda; kim, nefsim; nasıl, sabırsızlıkla; beni taciz ederken, beni sıkıştırırken, üzerime gelirken, beni baskılarken — "bu fıkra, bu sözler onu tam susturdu, şükrettirdi." Bak hem onu susturdu hem şükrettirdi. "Size de faydası olur diye gönderiyorum" diyor, ve "bu fıkra başımın yanında asılı duruyor, ne zaman böyle nefsim gene böyle bir taarruzda bulunursam hatırlıyorum" diyor. Ve hatırlamalıyız — başımda duruyor demek, bunu her zaman hatırlamaya çalış: nefsin taarruz edebilir, bunu hatırla, bu çok önemli bir şey.
"Dedim: Ey nefsim, yetmiş üç sene..." — o zaman yetmiş üç yaşındaymış, yani 1950'lerin başı, elliye yakın o tarihler. "Yetmiş üç sene, yüzde doksan adamdan ziyade zevklerden hisseni almışsın, daha hakkın kalmadı, gevezelik yapma" diyor. Ki Bediüzzaman öyle çok rahat yaşamış bir adam değil. Ama ne diyor? "Öyle benim şu hakkım var bu hakkım var, o böyle yaşadı sen böyle yaşadın, bunları abartma" diyor. "Yetmiş üç sene, yüzde doksan adamdan ziyade zevklerden hisseni almışsın, daha hakkın kalmadı" diyor.
İkincisi: "Sen ani ve fani zevklerin bekasını arıyorsun; onun için onların zevalinden dolayı ağlamaya başlıyorsun, kör hissiyatınla." Bak ne yapıyor, onun algısını nasıl tanımlıyor? "Hissiyatın kör" diyor. Hani dedik ya, "şunu başarsam çok mutlu olacağım" — onun kör hissiyatı. Onu başaran kırk bin tane adam var, hiçbiri uçmamış, hiçbiri bir şey olmamış. Hissiyatın kör; bir etrafına baksan göreceksin bunu. "Kör hissiyatınla bu yanlışının tam tokadını yersin." Dolayısıyla ani ve fani zevklerin bekasını aramayacaksın; mesela bir şey hoşuna gitti, mutlu oldun, zevale gitti, bekasını aramayacaksın, zevale gittiği için de böyle ağlayıp sızlanmayacaksın, kızıp köpürmeyeceksin, kimseyi suçlamayacaksın, kavga etmeyeceksin.
Bu dünyada evet fani zevkler var, her şeyin başı olduğu gibi her şeyin de sonu var. Kimisi senin için uzun sürer, kimisi kısa sürer. Hepsini kabul et; hayatı adam gibi oku, doğru bir şekilde oku. Ve tabii daha bir üst düzeyde, ebedi zevklerin peşinde olmalı. Mesela ben bir insanın yakınlığını sevebilirim, onun yakınlığı beni psikolojik benliğim itibariyle tatmin edebilir. Ama ben asıl Allah'ın yakınlığını idrak etmeye çalışacağım; çünkü o kalıcı ve ebedi bir yakınlık. Odur benim için asıl olan yakınlık.
Sonra devam ediyor — bu benim çok dikkatimi çekmiş bir şeydir, Emirdağ Lahikası'nda geçiyor, bir nüshasının 173. sayfalarında (hangi nüsha bilmiyorum, çünkü sayfalar değişebilir). Bakın burada ne kadar mükemmel bir şey yapmış, görüyor musunuz? Psikolojik benliğiyle kendi asıl ruhani idrakini ayırmış; o psikolojik benliğin onu istila etmesine müsaade etmemiş. "Beni bu kadar taciz etme, haddini bil" — ama bak kavga değil bu; analiz ediyor, tanımlıyor. "Senin konumun, durumun, niteliğin bu; bunlara göre sen de kendini konumlandır, sen de kendini dengele."
Mesela diyelim ki psikolojik benlik hep genç kalmak ister — bu makul bir şey mi? Psikolojik benliğim bir lezzetin, hoşnut olduğu şeyin devamını istiyor; bu makul bir şey mi? Yok, bitebilir. Bunu bile bilmesi gerekir o psikolojik benliğin. Ve kendini yanlış bir şekilde dayattığında da, "yok kardeşim, evet sen benim yanımda bulunuyorsun, mahiyetimdesin ama efendim değilsin" diyeceğiz. Psikolojik benlik bizim mahiyetimizde bulunuyor ama efendimiz değildir. Efendimiz olmaya kalktığında ona kibarca efendi olmadığını söylememiz gerekiyor. Bir şeye bakacağız: benim ağzımdan konuşan kimdir? Psikolojik benliğim mi, daha ötesi mi? Ya da bir olayı tahlil ediyor, analiz ediyor — bunu analiz eden psikolojik benliği midir, daha derindeki bir idrak midir?
Peki hiç görevi yok mu diyeceğiz? Yok. Onun da kendine göre, göreceli düzeyde, göreceli alemde takması gereken, yaşaması gereken şeyler var. O kendine göre o göreceliliği dener, deneyimler. Çünkü mutlak olan bir şey göreceli olanı deneyimleyemez; göreceliliği göreceli bir şeyle deneyimliyoruz. Psikolojik benlik onun için verilmiş. Mesela ruhsal düzeyde biz ayrılığı deneyimleyemeyiz; ayrılığı deneyimlemek için psikolojik benliğe ihtiyacımız olur. Ruhsal düzeyde eksiklik hissini, eksiklik deneyimini yaşamak için psikolojik, göreceli bir benliğe ihtiyacın olur. Onları deneyimliyorsun, tecrübe ediyorsun. Ama kendini sadece ondan ibaret zannettiğinde, işte orada büyük trajediyi yaşıyorsun.
Daha önce de söylemiştik, bir bilgenin sözüdür: "kuş, yuvası dağıldığında gökyüzüne uçar." Yuvası dağıldığında yere düşmez, kanatlarının farkındadır, uçar. Biz kanadımızın farkında değiliz. Onun için Kur'an bir ayette diyor: "fefirrû ilallah" diyor, "Allah'a uçun" diyor — tam ayetin kelime tercümesi o. "Allah'a uçun" diyor. Ne zaman psikolojik benliğiniz herhangi bir problem, bir sıkıntı, bir travma yaşarsa, Allah'a uçacaksınız. O psikolojik benliğin ihtiyaç duyduğu şeyin aslı, kaynağı, kökeni, ebedisi, bakisi orada.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Metinde sure adı belirtilmeden, mealen şu ayetlere değiniliyor: - "Ey mutmain olan nefis! Razı olmuş ve razı olunmuş olarak Rabbine dön, kullarımın arasına gir, cennetime gir." (mutmain nefis ayeti) - "Muhammed içinizden hiçbir erkeğin babası değildir." - "Mal, evlat, çocuk hepsi fitnedir." - "Bu konuda birbirinizi kıskanmayın" (dünya nimetlerinin taksimatıyla ilgili). - "Kullarım sana beni sorarlarsa, de ki: ben onlara yakınım." - "Fefirrû ilallah" — "Allah'a kaçın/koşun" (metinde "Allah'a uçun" olarak aktarılıyor). Sure adları anlatıcı tarafından belirtilmediği için eklenmemiştir. --- ---