Psikolojik Benlik ile Ruhsal Bilinç Arasındaki Fark

Giriş: Biyopsikospritüel Varlık ve Psikolojik Duygu

Hoş geldiniz. Fiziksel mesafeyi koruyalım değil mi? Sorusu olan var mı?

İnsan nedir dedik? Biyopsikospritüel bir varlık. Yani insanın bedensel bir boyutu var, psikolojik bir boyutu var ve ruhsal bir boyutu var. Bedensel boyutumuzun az çok farkındayız. Psikolojik boyutumuz ne? Düşünce, duygu ve davranış merkezlerimiz. Bir de spritüel boyutumuz var. Psikolojik boyutumuz asli olana nispeten bir gölge gibidir; bir asıl var, bir gölge var, her şeyde olduğu gibi. Psikolojik boyutumuz gölgedir. Yani psikolojik boyutumuzdaki akıl da asli bir akıl, hakiki bir akıl değildir. Duygu merkezi de hakiki duygu değildir. Eylem de hakiki eylem değildir aslında. İzafi, göreceli düzeyde işleyen mekanizmalardır bunlar. Peki bunlar yok mudur? Vardırlar; vardırlar ama asıl değillerdir.

Mesela bakın, ruhsal düzeydeki duygu saftır, ikiliksizdir, dualite içermez. Ruhsal olarak seviyorsanız şunu idrak edersiniz: ruhsal düzeyde nefret diye bir kavram yoktur. Ruhsal düzeyde negatif duygu yoktur. Ruhsal düzeyde bir insan nefret edemez; mekanizma buna müsaade etmez. Bu şunun gibidir: güneşte buz var mıdır? Mümkün değil değil mi, o sıcaklıkta buz olabilir mi? Olamaz. Spritüel, ruhsal düzeyde asla negatif bir duygu yoktur, çünkü ruhsal düzeydeki duygu dediğimiz noktada negativite ve ikilik yoktur. Peki psikolojik düzeydeki duygu merkezinde var mıdır? Vardır. Sevgi ve nefret bir sopanın iki ucu gibidir. En sevdiğiniz insan psikolojik düzeyde en nefret ettiğiniz insana dönüşebilir. Ve eğer o düzeyin psikolojik düzey olduğunu anlamazsanız, bunun doğal bir şey olduğunu zannedersiniz. Hâlbuki psikolojik düzeydeki duygu, bir şeyin sizin hoşunuza gitmesi, ihtiyacınıza hitap etmesi, bir şeyden hoşnut olmanızla ilgili bir şeydir; tam aksi durumlarda da nefret edersiniz. Bir gün bile ayrı kalamadığınız bir insandan bahsedersiniz, bir sene geçer, bir dakika bile aynı odada kalmak istemediğiniz bir insan haline gelir. Böyle bir hal gelebilir mi? Gelebilir. Neden? Çünkü psikolojik düzeydeki duygu merkezi göreceli, değişken bir merkezdir. Onun için psikolojik düzeyde sevgiden bahsetmemek gerekir. Psikolojik düzeyde ihtiyaçtan bahsedilebilir, psikolojik hoşnutsuzluk veya hoşnutluktan bahsedilebilir; ama psikolojik düzeyde gerçek sevgiden bahsedemeyiz. Psikolojik düzeyde gerçek sevgi yoktur, göreceli sevgi vardır — illa psikolojinin içine sevgiyi koymak istiyorsanız, orada göreceli sevgi vardır, hakiki sevgi yoktur.

Hakiki Sevgi ile Psikolojik Sevgi

Zamanımızda yaşamış bir bilgenin bir ifadesidir: bir insanda muhabbet hakiki olursa, o kişide düşmanlık olamaz; karşıdaki insanın kötü davranışı düşmanlık oluşturmaz, onda bir şefkat ve acıma oluşturabilir. Çünkü ruhsal düzeyde, yani hakiki sevgide dualite yoktur, karşıtı yoktur. Hakiki sevgi, hakiki duygu merkezi — buna bazen üst duygu merkezi de deniyor — burada negatiflik, dualite söz konusu değildir. Onun için ruhsal bir insan nefret etmez, edemez.

Mesela diyelim ki ruhsal düzeyde karşınızdaki insanın öz varlığını görüyorsunuz, seviyorsunuz; o insan psikolojik düzeyde sizi öldürmeye çalışıyor diyelim. Siz o insana nefret edebilir misiniz, ruhsal düzeydeyseniz? Edemezsiniz; acır ve şefkat edersiniz. Dersiniz ki bu insan kendi kendine yazık ediyor, kendine yabancılaşmış. Kabil kıssasını hatırlayın: Habil, Kabil'den nefret mi etti? Ne savunmaya geçti, ne nefret etti, ne saldırgan oldu — neden? Çünkü ruhsal düzeydeydi. "Sen kendine yazık ediyorsun, Allah'ın yaratmış olduğu benim şu varoluşuma da kastediyorsun, sen büyük bir zarardasın" dedi, bu kadar.

Onun için diyorum: psikolojik düzeydeki sevgi — keskin bir ifade kullanmayayım — hoşnutluk ve ihtiyaç kavramına dayanır. Bir şey sizin psikolojinizin hoşuna gidiyorsa seversiniz, gitmiyorsa sevmezsiniz; ihtiyacınız varsa seversiniz, yoksa sevmezsiniz. O yüzden Byron Katie'nin bir sözü var, tam hatırlamayabilirim ama sanırım şöyleydi: "Kişilikler sevmez, ihtiyaç duyarlar." Bu, psikolojik düzeydeki sevgiyi aşağıladığımız anlamına gelmiyor; ben aşağılamıyorum, sadece seviyesini tanımlıyorum. Size şöyle desem: "Kardeşim, ayın ışığı hakiki ışık değildir" — doğru mu, doğru değil mi? Peki ben bunu küçümsedim mi, aşağıladım mı? Hayır, seviyesini tanımladım. Ayın ışığı, güneşin ışığının bir yansımasıdır, bir izdüşümüdür, bir gölgesidir dedim. Bunu niye diyorum? Işık diye aya yapışmayın diye, ayın ışığını hakiki, asli, mutlak ışık diye görmeyin diye söylüyorum. Ayı küçümsemiyorum, ayın yansıyan ışığını da küçümsemiyorum.

Arkadaşımızın sorduğu: psikolojik düzeyde duygu merkezi var mı? Var. Peki ne yapacağız? Diyeceğiz ki mesela, atıyorum, biri bana dedi ki "hocam sizin sohbetlerinizden çok istifade ediyoruz, hayatımız değişti." Ben bakacağım: psikolojik duygu merkezimde böyle bir takdir edilmişliğin, değer verilmişliğin bir hoşnutluğunu hissettim. Ben bunu şöyle anlayacağım: şu anda psikolojik duygu merkezinde bir hoşnutluk duygusu tetiklendi. Ama bu nereden geliyor? Psikolojik düzeyden. Hakiki bir şey mi? Değil, bir gölge. O yüzden her şeyin seviyesini doğru tanımlamalıyız; doğru tanımlarsanız problem yoktur.

Ben hayatta beni psikolojik olarak seven hiçbir insanın gerçekten beni sevdiğini düşünmedim, on sekiz on dokuz yaşımdan itibaren düşünmedim.

Soru: Peki onun karşılığı ruhsal düzeyde "Allah razı olsun" mu demek yani?

Tabii, Allah razı olsun. Sevmeyenin de psikolojisi nedeniyle sevmediğini, sevenin de psikolojisi nedeniyle sevdiğini biliyorum. Bunu küçümsemiyorum, yok saymıyorum, inkâr etmiyorum, ama niteliğini doğru tanımlıyorum. Peki biz bunu niye dillendiriyoruz, konuşuyoruz? Hakikisine varalım diye. Mesela psikolojik düzeyde mutlu olmaz mısınız? Olursunuz. Psikolojik düzeydeki mutluluk hakiki mutluluk mudur? Değildir. İnsanlar niye mutlulukta iniş çıkış yaşıyorlar? Çünkü mutluluğu psikolojik düzeyde tanımlıyorlar. Bazen insanlar bana soruyor: mutlu musun? Ben her zaman mutluyum — deli de değilim, "her gün bayram" hesabı bir şey de değilim, ben mutluyum. Neyle mutluyum? Öz varlığımla mutluyum. "Şu olduğunda mutlu, bu olduğunda mutsuz" öyle bir şey değilim. Öyle bir şey olduğumda şunu bilirim: bu psikolojik bir mutluluk düzeyidir. Ben bu psikolojik düzeydeki mutluluğun farkındayım, bunun da hissini alıyorum ama bunu hakiki mutluluk olarak görmüyorum.

Mesela insanlar seni önemsediklerinde mutlu olmuyor musun? Psikolojik düzeydeysen olurum, bunun da psikolojik düzey olduğunu anlarım. Ama psikolojik düzeye gerçek varoluşum olarak bakmadığım için, bir insanın beni sevmesi, takdir etmesi beni mutlu etmiyor; çünkü hakiki mutluluğun orada olmadığını biliyorum. İnsan oradan çıkabilir mi? Psikolojik düzeye zaman zaman düşülebilir, sonra ruhsal düzeyin farkında olunur; eğer ruhsal düzeyde tam olarak ikamet etmemişseniz, teorik olarak düşmek mümkündür. Ama şu anki seviyenizde "çok iniş çıkış yaşıyorum" diye düşünmeyin — çünkü sizin ağırlıklı olarak yaşadığınız kategori psikolojik düzeydir. Bunu ben-siz diye ayırdığımı düşünmeyin, analiz için söylüyorum. Ve asla şu kıyaslamaya girmeyin: "peki sen hangi düzeyde yaşıyorsun" diye kimseye sormayın, hiçbir gereği yoktur, orada ego mukayesesine girmiş olursunuz. Sadece şunu kendinize hatırlatın: ben hangi seviyede yaşıyorum? Psikolojik seviyede yaşıyorum; ve psikolojik seviyenin farkında olmakla birlikte, gerçek varlık seviyemin bu olmadığını biliyorum.

Nefis Arınması Nedir, Ne Değildir?

Ben bunca zamandır ne anlatmaya çalışıyorum? Bir psikolojiniz var, bir bedeniniz var ama siz bunlar değilsiniz. Niye kutsal metinler "kendinizi arındırın" diyor, nefsinizi temizleyin diyor? Neyden temizleyeceksiniz? Bir kere kendiniz nesiniz ve neyden temizleyeceksiniz — çok muamma bir mevzu değil mi? Ama hepimiz konuşuyoruz: "nefsimizi temizlemek lazım." Biraz kibirliysem hafifleteceğim onu, ama o kadar da kibirli olmayacağım, sonra beni ezebilirler diye kaygı duymayacağım; fazla haset ediyorsam, o kadar da haset etmemek lazım; biraz hırslıysam hırsımı törpüleyeceğim. Buna da nefis arınması diyeceğim, öyle mi? Değil. Değil.

Kendimizi arındırmak, öz varlığımızın farkındalığı üzerinden psikolojik ve bedensel kendilik algılarını temizlemektir. Sen bir psikolojik varlık değilsin. "Kimse beni sevmiyor" — bak bundan arınman lazım. "Ben bu evde mi yaşamayı hak ediyorum" — bundan arınman lazım. Bunların hepsi psikolojik benlik. "İnsanlar hak ettiğim şekilde benimle iletişim kurmuyorlar, hak ettiğim muameleyi bana yapmıyorlar" dediğinizde, işte bundan arınman lazım.

Biz suyu kurutmaya çalışıyoruz; suyun kendisi kurumaz, su ıslak bir şeydir, bir şeyi sudan temizlersin. Biz psikolojik benliği temizlemeye çalışıyoruz; oysa psikolojik benlikten temizlenmeye çalışmamız gerekiyor. Bu şuna benziyor: bir çöp konteynerini oturulacak, yaşanacak bir yer yapmaya çalışmak gibi. Bazen çamaşır suyuyla temizliyoruz, birkaç gün belki idare eder — size bir çöp konteyneri verseler, "burada iki gün yaşayacaksınız" deseler ne yaparsınız? Canınız biraz sıkılır ama iyice dezenfekte edip yaşayabilirsiniz. Ama o çöp konteynerine hep çöp gelecektir. Biz psikolojik benliğimizi temizlemeye çalışıyoruz — yanlış olan bu. Psikolojik benlikten temizleneceğiz. Temizlenmek ne demek? Gene psikolojin olacak, ama sen kendini psikoloji üzerinden tanımlamayacaksın. Kendini psikolojin üzerinden tanımladığın müddetçe arınmaya muhtaçsın.

Soru: Peki biz şu an neredeyiz? Psikolojik benlikteyiz. Bütün mutsuzluklarınızı, korkularınızı toplayın, hepsinin nedeni psikolojik benliktir; insanların şikâyetlerini bir dinleyin, hepsi psikolojik benlikten kaynaklanıyor. Burada, psikolojik benlikten temizlenene kadar psikolojik benliği temizlemek bir çaba ve mücadele olarak emredilmedi mi?

Yani ben psikolojik benliği temizlemeyeceğim, tek seferde ondan temizleneceğim demek istemiyorum. Güzel: psikolojik benliği temizleyin, sonunda da psikolojik benlikten temizlenin — işin özü bu zaten.

Hazreti Ömer ve Peygamber Sevgisi Örneği

Bakın o yüzden Peygamber Hazreti Ömer'e demiştir ki: "Beni ne kadar seviyorsun?" O da dürüst bir adam, demiş ki: "Nefsimden sonra en çok seni seviyorum." Peygamber demiş ki: "Bu yetmez." Bu ne demek? Şu demek: sen psikolojik düzeyde beni sevmenin zirve noktasına gelmişsin, kendinden sonra en çok beni seviyorsun — psikolojik benlik düzeyinde beni sevebileceğin en son noktaya geldin. Ama bu yeter mi? Yetmez. Kimin için yetmez? Hazreti Ömer için yetmez; burada peygamberin bir sorunu yok. "Beni nefsinden de çok sevmen lazım" — "ben ancak o zaman mutlu olurum" anlamında bir şey değil bu. Senin o psikolojik benlik düzeyini aşman gerekir. Nasıl aşacak, nasıl temizlenecek? O benliğin gerçek olmadığını hatırlayarak. Yani "ben psikolojik düzeyde bir varlık değilim" diyerek.

Kendini Anlatmak: Hikâye mi, Gerçek Ben mi?

Size şunu sorsam: kendinizi anlatın desem, ne anlatırsınız bana? Yaşadıklarınızı değil mi? "Ne zaman doğdunuz, anneniz ne zaman hamile kaldı, hamileliği nasıl geçti" — en fazla oraya kadar gidersiniz değil mi? Hikâyeniz o, en fazla anne karnından başlar. Ve doğdum, şu oldu bu oldu; öyle sevdi, böyle sevmedi, şu travmayı yaşadım, bu acıyı yaşadım, ailemde hep küçümsendim, dikkate alınmadım, çok zorlandım, baskı yapıldı, "kendim olamadım." Bunlar hep sahtekâr cümleler, sahte cümleler. "Kendim olamadım" — nasıl kendin olacaktın? İşte istediğim olsa kendim olacağım, istediğim olmayınca kendim olamıyorum. Bakın hep yanlış kavramlar üzerinden gidiyoruz.

Devam ediyorum: "şu olayı yaşadım, evlendim, boşandım, kocam beni anlamadı, karım bana hak ettiğim şeyi sergilemedi, kendimi onun yanında paçavra gibi hissediyordum, hiçbir zaman mutlu olmadı, ben de o durumda kendimi kötü hissediyordum" — hikâye anlatacağız değil mi? Bunlar hikâye. Ben size kendinizden bahsetmenizi istiyorum, gerçek kendinizden. Bakın bütün bunlar psikolojik ben; hepimizin şu anda bildiği de zaten bundan başkası değil maalesef, doğal olarak başkası değil. Biz bunun içinden çıkmaya, dışına çıkmaya çalışıyoruz. Ne şekilde yapabiliriz bunu? Olayları yaşadığınızı bileceksiniz ama onların üzerinden "ben" hikâyesi üretmeyeceksiniz.

Mesela "annem çocuğu olarak gördüğü beni pek sevmedi, kız çocuğuydum, erkek çocuğu olan abimi severdi mesela" — bakın olayı anlatabilirsiniz, ama o olayın üzerinden "ben çok şanssız biriydim, benim hayatım zaten hep böyle ters gitti, benim hayatımda hayat mı, ne yaşadım ki" derseniz — bunlar hepsi sahte bir şeyin üzerine kendinizi oturtmaktır. Duyguları inkâr etmiyoruz, düşünceyi inkâr etmiyoruz, yaşanan olayları inkâr etmiyoruz; bunların üzerinden "ben" diye ürettiğimiz hikâyeyi onaylamıyoruz. Bu fark çok ince bir farktır. Ben yaşadığım bütün olumsuzlukları anlatabilirim ama dikkat edin, içimde "sen de ne kadar zor bir hayat yaşadın, sen de çok sıkıntılar yaşadın, hiçbir zaman hak ettiğin noktaya gelemedin" — bu nedir? Bu psikolojik benlik tuzağıdır. Olayların üzerinden bir "ben", "kendim" hikâyesi üretmenizdir. Neden üretiyorsunuz? Çünkü yaradan insana "ben" diyebilme bilinci vermiştir. Hep örnek veriyorum ya, kedi böyle demiyor; insanlar "onun aklı yok" diyor — akıl değil, psikolojik düzeyde ya da bir başka düzeyde üretebildiği bir "ben" kavramı yok.

O yüzden niçin Kur'an'da deniyor: "biz insana büyük bir emanet teklif ettik, yer gök hepsi çekindi, insan bunu yüklendi." Yüklendiğimiz şey ne? Ben bilinci. Ama bu ben bilincinin oturması gereken yer ne? Allah'ın size üflediği ruh. Hangimiz Allah'ın üflediği ruhun farkındayız? Hangimiz "Allah bana bir beden verdi, sonra ruhundan üfledi" diyebiliyor? Peki farkında olan kişi kendini nasıl tanımlar? Farkında olan kişi bir kere kendini tanımlamaz, ama o ruhsal öz olduğunun farkındadır. Zaten Yunus'un dediği de odur: Yunus diyor ki "içeride bir ben var, bu dıştaki benden içeride." Onu bulursan buldun; bulamazsan psikolojik düzeyde yaşarsın, orada da yine bir boşluk hissedersin.

Soru: Bunu kim konuşuyor, bunu kim hayal ediyor? Sen ruhsal varlığının ne olduğunu bilmiyorsun ki; onun boş olup olmadığını nasıl analiz edebilirsin? Yani ruhsal olanın yaptığı bir "eylem" var mı, yoksa yaptığı tek şey bu psikolojik olanla, yani hem zihin hem duyguyla özdeşleşmemek mi? Bunlara karşı çıkması mı onun yaptığı eylemdir?

Ruhsal İnsanın Dört Özelliği

Bir kere gerçek anlamda varlığının farkında. İki, objektif bilince sahip. Üç, hiçbir şeyle değiştirilemeyecek bir huzur ve mutluluğa sahip. Dört, hayatın akışı içinde olması gereken en uygun tavrı sergiliyor.

Soru: O tavır sadece bununla özdeşleşmemek değil mi?

Hayır, özdeşleşmeden aktivite içinde.

Soru: Tamam aktivite ama... Şunu demek istedim: o aktivite çok sıra dışı bir şey değil herhalde değil mi, yani normal dünyevi bir aktivite?

Sadece bunlara takılmamak, bunlarla özdeşleşmemek. Artık takılmıyor, özdeşleşmiyor zaten. Kur'an'da bir ayet var, Peygamber'in bu ayet için "Hud suresi beni ihtiyarlattı" dediği rivayet edilir; orada geçen şey "emrolunduğun gibi dosdoğru ol"dur. Ruhsal düzey ne demek? Yaratıcıdan gelen şeyi olduğu gibi alıyorsun ve aktarıyorsun.

Soru: O da bir karakter özelliği değil mi ama?

O psikolojiye girmiyor. Mesela bir insan kendini dürüst olarak tanımlasa, bu psikolojik bir tanımlama değil, öyle değil mi — daha temel, öze ait bir tanımlama. Bakın, ruhsal insan dürüsttür ama "ben dürüstüm" algısına sahip değildir. Böyle bir algısı olmadığı için de bütün dünya ona "sen yalancısın" dese içinden bir savunma ihtiyacı gelmez, tabii olarak dürüstlüğünü yapar. Bir kedi kedi olarak yaşıyor, aslan aslan olarak yaşıyor; siz bir kediye her gün "sen faresin" deyin, morali bozulmaz, depresyona girmez. Ama bize bir şey dense: "ama ben böyle değilim, ben bunu hak etmiyorum, bana böyle demeye hakkı yok, beni çok incitiyor, bana kendimi çok değersiz hissettiriyor" — bunlar nereden kaynaklanıyor? Psikolojik düzeydeki benlik algısından kaynaklanıyor. Savunma da yine buradan kaynaklanıyor.

Ruhsal düzeydeki insan doğal olarak yaşar, doğal olarak aktiftir; kendisini bir psikolojik varlık olarak algılamaz. Mesela başına büyük bir travma geldi, "benim hayatım ne olacak" demez, öyle bir kavram yok. "İnsanlar onu unuttu, insanlar beni unuttu, vefasızlık zaten" — ne bekleyebilirsin ki?

Ruhsal Düzeyde Edebiyat ve Roman

Mesela biz ruhsal boyutta olsaydık, ne Twitter olurdu ne Facebook olurdu, hiçbiri olmazdı; edebiyatın yüzde doksanı da olmazdı. Edebiyat ne olarak kalırdı? Spritüel düzeydeki insanların kendi süreçlerini anlattıkları ve kılavuz oldukları metinler kalırdı, bir tek. Bu, edebiyatın yüzde doksanının gideceği anlamına gelir; bütün hikâyeler giderdi. Neden? Çünkü bunların anlamı olmazdı. Mesela insanlar diyor ki İslam dünyasında neden roman yok? Roman nedir? İnsanların psikolojik düzeydeki travmalarını yazdıkları eserler. Şimdi ben psikolojik travmalarımı niye yazayım? Onu okuyan niye okuyor? "Bak biri de benim yaşadığım gibi yaşamış" diye bir arkadaş buluyoruz. Hangi düzeyde arkadaş buluyoruz? Psikolojik düzeyde. Pastoral ve şiirsel bir şey içinde dersin, doğaya bakarsın — o senin tefekkürün içinse, tabiatın arkasındakini de okuyabiliyorsan o zaman problem yok, bir sıkıntı yok.

"Ben Varım" Cümlesi Üzerine

Meselenin en temel noktasının ne olduğunu anlarsak yola çıkabiliriz. O temel nokta da şu: kendimizi yaşadığımız olaylarla tanımlamayalım. Şimdi size sorayım: kendinizi yaşadığınız olaylarla tanımlamadığınız bir cümle kurun, yaşadığınız olay olmasın o cümlede. Var mı kurabilecek bir kimse?

Katılımcı: Yaşadığım olay yok, ben varım.

Bu doğru bir cümledir. Ama şu şartla: "varım" dediğinde varlığından kastın ne? Bedenin mi, biyolojik yaşamın mı, sosyal yaşamın mı, ilişkilerin mi?

Bir başka katılımcı: Ben "sevecenim" derim.

Sevecen ne demek? Kime karşı sevecen?

Katılımcı: Herkese, ben insanlara karşı sevecenim.

Bakın öyle bir cümle kurmalıyız ki bu cümle hiçbir durumda geçersiz olmasın. "Ben sevecen bir insanım" — insanlar benden bir şey talep ediyorlar, ben de onların taleplerini karşılamıyorum, o zaman sevecen olmuyor muyum? Demek ki bu sevecenliği başkası belirliyor.

Soru: Neyle mutmain oluyorsunuz peki?

Tamam, teorik konuşmayın, kendinizle ilgili konuşun: sen böyle mutmain misin? "Çoğunlukla olmaz" diyebilirsiniz, bunu diyebilirsiniz.

Yok, ben zaten ne dedim? Yaşadığınız hiçbir olay olmasın, öyle bir cümle kurun. Mesela "ben varım" — bu doğru bir cümledir, ama şu şartla: "varım" dediğinde varlığından kastın ne?

Psikolojik Hayat Algısı ile Ruhsal Hayat Algısı

Bakın biz psikolojik düzeyde her şeyin bir anlamı olduğunu, spritüel düzeyde ise her şeyin ondan çok farklı bir anlamı olduğunu kavramalıyız. Mesela örnek: hayat. Spritüel düzeyde hayat nedir? Yaratıcıdan kaynaklanan diriliktir; ama bu biyolojik bir şey değil. Psikolojik düzeyde biz çok "hayat" kavramını kullanırız değil mi — "hayatım çok berbat" ya da "hayatım çok güzel gidiyor bu aralar, Allah bozmasın" ya da "hayatım böyle inişli çıkışlı, hayatım berbat oldu; hayat sana güzel, sen benim nasıl yaşadığımı bilmiyorsun." Bunlar nedir? Bunlar psikolojik düzeydeki hayat algılarıdır ve hepsi sahtedir. Peki siz bunları onaylarsanız ne olur? Onlara mahkûm olarak yaşarsınız. Hayatınızı maaşınızla alabildiğiniz şeylerle, alamadığınız şeylerle tanımlarsınız — "benim hayatım da hayat mı, oturduğum eve bak, bindiğim arabaya bak, her zaman istediğim zaman tatil yapamıyorum" değil mi? Hatta o yüzden bazı insanlar tatilden resim çektirenlere gıcık olur, ya da "tatile gidiyorsan git de niye resim koyuyorsun" der — çünkü o da egosu beslenecek, "bak ben burada tatil yapıyorum" diyecek, o da oradan egosunu besleyecek. Çünkü onun için hayat o.

Hayatın güzel ya da iyi olması üzerinden değil, ruhsal seviyede nasıl bir şey — hayatın kendisi güzel. Ama o hayat benim ruhsal hayatım. Ruhsal düzeydeki bir insan hayatın kendisidir; onun bir hayatı yoktur, hayatın kendisidir, hayatın sahibi değildir, hayatın gidişatına şahididir. Allah ona hayat vermiş, o hayat ruhsal bir hayat ve o onun kendisi, hayatın kendisi. O yüzden ruhsal düzeydeki bir insan "hayat berbat oldu" demez, diyemez, öyle bir kavram yok. Hayat olgular değildir; benim ruhsal varlığım ve bilincimdir. O yüzden diyebilirim ki benim için hayat her zaman güzel — çünkü ben ruhsal bilinçteysem hayat her zaman güzel olur.

Ama dikkat edin, psikolojik düzeyde hayat nedir? İlişkilerinizdir, mücadeledir; sahip olduklarınız, olamadıklarınız, niteliklerinizdir, aldığınız ilgi, sevgi, onaydır; paradır, sağlıktır — hayatınız budur. O zaman şu soruyu sormak zorundasınız: hayat bunlar mıdır, başka bir şey midir? Hayat bunlarsa siz asla o ayette ifade edilen arınmayı gerçekleştiremezsiniz. "Psikolojik ve maddi, bedensel düzeyde zamanın içindeyim, ruhsal düzeyde zamanın dışındayım" manasında söylenebiliyorsa bu doğru bir şeydir. Ama bazen "hayatım çok güzel gidiyor, mutluyum, sanki zaman yok, uçuyorum, ayaklarım yerden kesiliyor" — bazen de "çukurun içine gömülüyorum, çakılıyorum" — bu psikolojik düzeydir. Bakın, psikolojik düzeydeki mutluluğa "hakiki mutluluk" dediğiniz müddetçe asla bir adım ilerleyemezsiniz, çünkü amacınız psikolojik mutluluk oluyor. "Neyle mutlu oluyorum" diye sorduğunuz anda diyeceksiniz ki: ben psikolojik boyuttayım.

Güneş, Ay ve Yakamoz Metaforu

Biz bir şeyin kendisini arıyoruz. Denizin üzerindeki yakamozun ışığı, ayın ışığı, aynanın ışığı — bir şeye yansıyan ışıktır bunlar, asıl kaynaklı değildir. Işığın bir asıl kaynağı var değil mi, zahiri düzeyde — güneştir. Siz güneşe ulaşıncaya kadar yolculuğunuzu yapmak durumundasınız. Yapmadığınız zaman ya yakamozu beklersiniz ya ayı beklersiniz — "bir dolunay olsun da şöyle bir bakayım, pastoral bir görüntü olur, ne kadar mükemmel bir şey" dersiniz, öyle yaşarsınız; güneşten haberiniz olmaz. Gözümüz güneşi göremiyor, işte onun gibi. Farz edin ki gözünüz güneşi görmüyor, o zaman neye bakmanız gerekir? Herkes aydan, herkes denizin üzerindeki yakamozdan mı bahsediyor, yoksa az da olsa bazıları güneşten mi bahsediyor? İki ihtimal var o durumda: ya bu güneşten bahsedenler saçmalıyor, ya da benim şu an idrak etmediğim bir gerçeği bulmuşlar. Diyeceksiniz ki: ya bu bir şey olduğu ihtimalini ilmen onaylayarak, yani teslim olarak — Kur'an buna teslimiyet diyor — o istikamette yol alacağım; veya "yok, bunlar saçmalıyor" diyeceksiniz. İşte dinden olmakla olmamanın farkı bundan ibarettir.

Din budur: beden ve psikolojinin ötesinde, maddenin ve zamanın ötesinde, hiçbir şeyle değişmeyen, mutlak, saf olan bir şeyin varlığını kabul etmek. Din budur, din cennet cehennem değildir, din günah sevap değildir, mevzu o değildir; din dediğimizde mutlak bir şeyin varlığını onaylıyor muyuz, onaylamıyor muyuz, yoksa varoluşu, hayatı bu gördüğümüz şeylerden mi ibaret görüyoruz — din budur. Bir insanın dindar olması da bu demektir.

"Allah'ın ipine hep birlikte sımsıkı sarılın" diye bir ayet var; birçok anlam katmanı var. Allah'ın ipi nedir? Sizin spritüel boyutunuzdur, Allah'ın size üflediği ruhtur. Ona tutunun. Siz neye tutunuyorsunuz? Biz neye tutunuyoruz? Şimdi böyle konuşuyoruz, bazıları diyecek ki "İsmail övünüyor" — bunu kastetmiyorum, kendinize dönmeniz için, ben de kendime dönmem için söylüyorum. Ben bunları kendime anlatıyorum, sizinle paylaşmış oluyorum, yoksa bir kategorik farkımız yok. Kendimize anlatmalıyız her şeyi.

Psikolojinin İpine mi, Allah'ın İpine mi Tutunuyoruz?

Biz işte "mutsuzum, şöyle olsa mutlu olurum, böyle olsa mutsuz olurum, insanlar beni anlamıyor, kimse birbirine saygı duymuyor, benim de yaşadığım hayat mı, ben sürekli hep travmatize oldum, hiçbir zaman hayat istediğim gibi gitmedi" diyoruz — siz şimdi neye tutundunuz? Psikolojinin ipine tutundunuz. Ama siz kendinizi dindar olarak zannedip diyorsunuz ki "biz Allah'ın ipine tutunuyoruz," ayette öyle diyor işte, "Allah'ın ipine sımsıkı sarılın." Hâlbuki siz ne zaman sarıldınız ki Allah'ın ipine? Ben ne zaman sarıldım ki Allah'ın ipine? Allah'ın ipinden henüz haberim yok.

Ama bakın bize bir yol gösteriliyor. Düşünün, peygamber hiç şunu dedi mi: "millet ne güzel yaşıyor, biz burada sıkıntı çekiyoruz, herkes ne güzel yaşıyor, falan şu tatile gitti, falan şu arabaya bindi, falan şu evde oturuyor" değil mi? Hatta Hazreti Ömer bir gün diyor ki: "Ya Resulallah, sen niye hasırda yatıyorsun, çok üzülüyorum." Peygamber net bir cevap veriyor: "Sen böyle kıyaslama yapma" diyor — hayat, neyin üzerinde yattığınla mı ölçülecek? Ona da bakın: psikolojik düzeyde bir cevap veriyor. Eğer Hazreti Ömer o an spritüel düzeyde olsaydı ona başka türlü bir cevap verirdi; sen madem şu an psikolojik düzeydesin diyor, "düşün ki bu dünya geçici, ahiret daha kalıcı, hangisini istersin" diyor.

Soru: Hocam ama şimdi sorun belki yanlış anlaşılabilir de şöyle bir şey de yok mu: sonuçta peygamber bir peygamberlik verildikten sonra bunu söyleyebiliyor, sonuçta bir peygamberlik şerefiyle şereflendirilmiş, hangi yolda olduğunun bu noktada farkında; aynı Allah'la bir noktada temas hâlinde. Ama bunu bizim yapabilmemiz o kadar kolay bir şey değil ki; sonuçta biz ne noktada olduğumuzu bilmiyoruz şu an.

Tamam, bulunduğumuz noktadan konuşalım o zaman. Şimdi mesela herkes ihtiyarlayacak mı? Evet, ihtiyarlayacak — ya da ihtiyarlamadan ölecek. Herkes ölecek mi? Ölecek. Herhangi bir insan yanında bir şey götürecek mi? Götüremeyecek. Bunu hepimiz aklımızda görüyor muyuz? Görüyoruz. Peki buna rağmen niye kendimizi bu kadar aldatıyoruz? Niye insanlara kendimi bu kadar beğendirmeye çalışayım, niye insanların onayını bu kadar arayayım? Bunu anlamak için aslında peygamber olmanıza, ermenize gerek yok; normal bir aklınız olursa şunu düşünürsünüz: hayatta her şey geçici, peki geçici olan bir şey nedeniyle bir insanın kendini mutsuz etmesi akılcı bir şey midir?

Buz Kütlesi Metaforu

Şöyle düşünün: birinin elinde beş metreküplük diyelim buz kütlesi var, "bu da benim" diyor; sizin de elinizde bir metreküplük buz var. Siz ona bakıyorsunuz, "şunun elindeki buz kütlesi ne kadar büyük, benim beş katım" diyorsunuz; o da size kibir yapıyor, "tabii, senin bir metreküp, benimki beş metreküp" diyor. Şimdi siz biliyorsunuz ki bu buz eriyip gidecek; atıyorum üç saat, beş saat, on saat sonra ne sizin elinizdeki bir metreküp buz kalacak ne onun elindeki.

Bunu bazıları şöyle yorumluyor — ben de pek katılmadığım bir görüştür ama — "Allah verdiği nimetleri kulunun üstünde görmesini sever" gibi yeni moda bir cümle var; katılmıyorum ama kendilerince ona öyle bir kılıf uydururlar. Ona parantez açayım: Allah nimetinin sizin üzerinizde görülmesini ister. Peki bizim durumumuzda ne oluyor? Biz nimetin üzerinde görünüyoruz. Hadis bunu demek istiyor, ama biz yine yanlış anlıyoruz — bu psikolojik düzeyde "Mercedes'e bineceksin, lüks yatların olacak, nimet senin üzerinde görünecek" demek değil. Sen mi nimetin üzerinde görünüyorsun, yoksa nimet mi senin üzerinde görünüyor? Mesela Allah sana ilim vermiş; insanlar senin üzerinde ilmi mi görüyorlar, yoksa senin o ilmin üzerine çöreklenip kibir yaptığını mı görüyorlar? Allah nimetinin sizin üzerinizde görünmesini ister elbette, ama sizin onun üzerinde görünmenizi istemez. Bir ağaca baktığımızda meyveyi onun üzerinde görürüz; ağaç demez ki "ben sana verdim." Öyle bir şey görmüyoruz, nimeti onun üzerinde görüyoruz. Ama insana baktığımızda ne görüyoruz? İnsanın nimetin üzerinde oturduğunu görüyoruz — "ben olmasam ne yapacaksın, sana kim ekmek veriyor, ben seni sevmesem seni kimse severdi, şükret ki seni takdir ediyorum, sana değer vermesem ne yapacaktın" — ne oldu şimdi, kim neyin üzerinde? "Benim bilgim olmasa sen nasıl öğrenecektin, hepsini ben öğretmedim mi sana" dediğinizde, ilim mi sizin üzerinizde görünüyor, siz mi ilmin üzerinde görünüyorsunuz?

Mesela ben bir kadın olsam hayatta hiç kimseye "ben güzel miyim" diye soramam. Neden? Çünkü hem nimetin üzerine oturmuşum hem de bunu karşımdakine dayatıyorum — "ben güzelim değil mi" diyor. Bu nasıl bir şey? Ben bunu çok garipsemişimdir. Aynı his kadın erkek farkı gözetmez — erkek de "ben yakışıklıyım, ben güçlüyüm" der. Burada kadın erkek üzerinden değil, örnek üzerinden konuşuyoruz. Ben bir kadın olsam böyle bir şey soramam; derim ki "Allah'ın güzelliğini gölgeliyor muyum?" diye sorabilirim — gölgeliyorsam gölgelemekten kaçınırım. Yoksa "güzel miyim" diye Allah'ın nimetinin üzerinde kendimi göstermeye çalışmam. Dini psikolojik düzeyde algılarsanız her şeyi yanlış anlarsınız; ruhsal düzeyde anlarsanız hiçbir problem yoktur.

Mesela "Allah niye kâfirlere böyle bir hayat veriyor" — ne vermiş kardeşim, bir düşün, acele etme. Allah'ın haşa bir hesap bozukluğu yok. Allah peygamberlere, velilere, kâmil insanlara mı çok şey vermiş, yoksa ölünceye kadar başı ağrımayan saraylarda yaşayan birine mi çok şey vermiş? Şu anki bilinciniz size ne diyor, objektif olun. Mesela Allah dese ki: "sana yakınlığımı idrak ettireceğim, sana üflediğim ruhun farkına vardıracağım ama dünyada maddi olarak kıt kanaat yaşayacaksın, çevrendeki herkes saraylarda yaşayacak ve seni hep küçümseyecek" — tercih ediyor musun? Bir kere gerçekten idrak etse hakikati tercih etmeyecek [tersini seçmeyecek] insan. Şu anki bilincinizde sorun kendinize: bu soruya vereceğiniz cevap, sizin yolda olduğunuzu veya olmadığınızı gösterir.

Tercihi Netleştirmek

Son iki haftada neyi konuştuk? Bir insan tercihini netleştirmelidir. Bizim şu anki egomuz tercihini netleştirmiyor, ikili gidiyor: "ahiret yoksa Instagram hesabım var hiç olmazsa, şu anda bir şeyim var, tanınıyorum, onaylanıyorum, seviliyorum" ya da "ahiret yoksa da tamam, önemli değil, biz zaten dünyayı da iyice boşlamadık" deyip egomuz devam edecek, kayıp çok değil; "ahiret varsa da oraya da ara sıra bir yatırım yapıyoruz" — bitcoin hesabı gibi, geleceği var mı yok mu belli değil, boşa mı düşecek yükselecek mi belli değil ama orayı da boş bırakmıyorum. Böyleyseniz siz yolda değilsiniz, yolda ilerleyemezsiniz. Böyle bir imkân yok, bu net bir şey; hem dünya hem ahiret, ikisi birden diye bir şey yok.

Dünya İçin Değil, Hakikat İçin Yaşamak

Biz ruhsal varlıklar olarak bu dünyada yaşıyoruz ve bu dünyadan geçiyoruz. Dünya için asla çalışmıyoruz. İnanan bir insanın "dünya için çalışması" diye bir kavram yoktur. Ama ben bu dünyanın içinden mi geçiyorum? O zaman bu dünyanın içinden geçerken olması gereken şeyleri yapıyorum, dünya için çalışmıyorum. Biz dünya için çalıştığımız için, mesela şu an bir şey olsa, İstanbul'un havası zehirlendi, hepimiz beş dakika sonra öleceğiz diyelim — eğer siz dünya için bir şeyler yapmışsanız kafanızda bir sürü hesap olacak değil mi? Ama gerçek insanın zihninde herhangi bir şey olmayacak. Onun için dünya için çalışmıyoruz; dünyadayız, dünyanın şartları içinde fıtri, doğal ve gerekli olan şeyleri yapıyoruz.

Bir bilgenin çok sevdiğim bir sözü vardı, derdi ki: size "ne için yaşıyorsunuz" diye sorulduğunda "çocuklarım için, ailem için, şunun için, bunun için yaşıyorum" demeyin, bu yanlıştır — "hakikat ve marifet için yaşıyorum" deyin. Kendimi bilmek ve bulmak, ve bu sayede yaradanla olan doğal bağımı idrak etmek için yaşıyorum, bu kadar; arkasına başka bir cümle ekleyemezsiniz. Bakın ben ne ahireti kullandım burada ne dünyayı. Biz ne dünya için çalışıyoruz ne ahiret için, bu manada; kendimizi bilmek, bulmak ve yaradanla olan doğal bağımızı idrak etmek için yaşıyoruz. Ulaşabilir miyim? Egonuz der ki "tamam da ulaşabilecek misin?" Kardeşim ulaşamazsam ulaşamayayım; hiç olmazsa vicdanen huzurlu olurum, "ben bunun için yaşadım" diyeyim. Eğer psikolojik düzeyde yaşıyorsanız egonuz size şöyle der: "tamam da ulaşamayacaksak boşuna uğraşmayalım" — bu yanlış bir şey, bu psikolojik bir benlik. Ben ulaşamayacak olsam da uğraşırım, çalışırım, çünkü başka bir gerçeklik yok ki; anlayan insan için başka bir yol yok. "Kendimi bulmak yolunda çaba gösterdim, ulaşabildim mi? Diyelim ulaşamadım. Allah'ın huzuruna öyle çıkarım." Kendini bulmak yolunda çaba gösteren bir insan — belki öte dünya inancı olmasın, tanrı inancı olmasın, ama o yolda mücadele etsin — bu insanın dünyada da hayrı varsa ahirette de güzel bir şeyle karşılaşır. "Bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver" diyor ya Kur'an, ben onu kastettim; yoksa bu dünyevi nimetler bağlamında değil, "iyi olma hali" aslında kendini bulma çabası içinde olma halinin bizzat kendisi.

Soru: Yoksa zahiri düzeyde bir ahiret inancı olmaksızın da bir insan bunu gerçekleştirebiliyor olabilmesi lazım?

Şimdi bakın burada şunu diyebilirim: zahiri olarak Allah'a inanmak, inanmamak — ben çok bu tür kavramları kullanmıyorum, çoğunlukla "mutlak" diyorum. Zaman, mekân, değişim ötesi bir varoluşa inanıyor musun, bir varlık hakikatine inanıyor musun, inanmıyor musun? İnanmıyorsan bir yere varamazsın. İnanıyorsundur da icra etmiyorsundur belki; her insan inanır çünkü, inanmayan insan yaşayamaz. Şöyle: insan mutlak sayesinde yaşar, ama mutlakı inkâr ederek de yaşayabilirsin — o zaman her türlü problemi yaşarsın. İnsan Allahsız yaşayamaz, hakikati itibarıyla; ama Allah'a inanmadan yaşayabilirsin. Şimdi ben desem ki güneş yok, inkâr ederim, bu sahte bir şey, millet öyle sahte fotomontajla fotoğraf çekiyor, gözümüzle gördüğümüz güneş bir göz yanılsamasıdır diyebilirim değil mi? Böyle dediğimde ben onun ışığından mahrum oluyor muyum? Olmuyorum. Onun etkisiyle yetişen sebzeyi yiyebiliyor muyum? Yiyebiliyorum. Ama siz de güneşin olmadığını söylerseniz aynen böyle olur. Ama ben neyden mahrum olurum? Güneşin varlığının idrakinden mahrum olurum. Ondan mahrum olduğumda da gerçeklikten kopuk bir şekilde hayatı algılarım.

Biz ahiret veya dünya için yaşamıyoruz, böyle bir şey de yanlış bir şey. Allah bize dünyayı deneyimletiyor, ahireti de deneyimletecek; ama Allah'ın rızası ve itminanı daha farklı bir şeydir. O yüzden Kur'an bile bunu anlatıyor — cennet bir nevi lütuftur ama o da hakiki şey değildir, nihai şey değildir; Allah'ı hatırlamak, Allah'ı tanımak, bilmek, hepsinden üstün olan bir şeydir. Onun için inanan bir insan cennet için yaşamaz — bu belli bir düzeyde insanlara anlatılan bir şeydir. Asıl hakiki düzey, Allah ile yaşama bilincine ulaşmaktır; insanın hakiki amacı budur. O yüzden dünya, ahiret, günah, sevap — bunlar izafi düzeydeki gerçekliklerdir, aslı olan şey değil.

"Allah sana yeter" ne demek, onu anlamamız lazım. Dünya bana yeter, ahiret bana yeter — değil. Allah ancak sana yetebilir; sen ancak Allah'la itminan bulabilirsin, çünkü Allah senin gerçekliğindir, sana ruhundan üflemiştir ve onunla mutmain olabilirsin.

Soru: O zaman kişi kendini bulmuş demektir.

Aynen. Kendini bulmanın hakikati de budur. Kendini bulmak, kendindeki Allah'ı bulmaktır.

Soru: Kendindeki Allah'ı bulmak, kendini hakikatine varma çabasının bizzat o çaba üstünde, o yol üstünde olmak değil mi esas olan?

Ben de diyorum ki o çaba, en azından hedefinin ve istikametinin sadece bu olmasını gerektirir. Sadece hedefim bu değilse — bir taraftan kendimi bulmak yolunda ilerleyeyim, bir taraftan da psikolojik düzeyde rahatımı, keyfimi, zevkimi düşüneyim dersen — böyle bir insan yolda değildir, yol da alamaz. Böyle bir şey söz konusu değildir.

Zühd ve Kaçış Arasındaki Fark

Soru: Çok özür dilerim hocam, tarihte de öyle felsefeciler var, bu manada belli bir tanrı inancı olmasa da bir zühd içinde olan insanlar var, bir sefalet içinde bilinçli bir şekilde yaşıyorlar, zorluklar içinde yaşıyorlar, sadece kendi öz hakikatine varabilme niyetiyle, arzusuyla bunu yaşıyorlar. Bu yaşamın, bu gayretin kendisi kutsal değil mi? İnsanı zaten, herhalde insan yapan şey bizatihi bu gayretin kendisi — yani sizin çok güzel bir şekilde söylediğiniz gibi, yol üstünde olmak; Kur'an'ın dediği gibi "emrolunduğun gibi dosdoğru ol," yani fıtratını bulmak. Burada direkt tanrısal bir şeyi göstermek, sanki bir tanrı ve ahiret anlayışı, spritüel bir şeyi olmadığını düşünen insanların gayretini biraz küçümsüyor gibi mi oluyor? Hâlbuki onların bu gayreti bence çok değerli, çok önemli.

Burada bir açıklık var. Bazı insanlar fakirlik içinde yaşayabilir maddi olarak; bu başlı başına bir değer değildir. Kişi dünyadan umutsuz olduğu için de böyle yaşayabilir — "nasıl olsa her şey geçici, ben iyice uzak durayım, o iniş çıkışları yaşamayayım" diye. Bu başlı başına bir değeri ifade etmez. O insan der ki: "kardeşim sizin yaşadığınız rahatlık zaten geçici, ben niye o geçici rahatlığın tuzağına düşeyim, buna gerek yok, ben istikrarlı bir düzeyde yaşıyorum, en minimal düzeyde yaşıyorum, o aldatıcı rahatlık tuzağına da düşmüyorum. Biri beni seviyormuş da evlenmek istiyormuş, ne gerek var, zaten bir gün gelecek sevmeyecek ya da bir şey olacak, ben niye bunlarla uğraşayım, evlenmem, çok çalışmam, böyle yaşarım." Şimdi bu insanda bir değer olduğunu düşünebilir miyiz? Hayır, düşünemeyiz. O yüzden zahiri düzeye bakmamak gerekiyor.

Ben size "çok azla yetinin" diye bir şey dedim mi, demedim değil mi? Asla "öyle bir şey içinde yaşayın" demedim. Sadece şunu dedim, ve bunu niye diyorum? Çünkü bütün kadim öğretilerin gerçekliği budur: ne varlığa sevinirim ne yokluğa yerinirim. Yani senin gözünde sokakta yaşamakla sarayda yaşamak arasında bir fark yoksa, senin sarayda veya sokakta yaşamanın önemi yoktur.

Soru: Peki hocam, şunu yapıp yapmamamız zarar olur mu — mesela bir toplumda yaşıyoruz, toplumda birileri adaletsizlik yaparak sarayda yaşıyor, birisi de gelecek onda yaşayacak; bununla ilgili adalet için mücadele vermek, dediğiniz noktaya aykırı mı?

Yok. Adalet için mücadele edebilirsin, fakat maksadın sarayda kendine bir oda edinmek değildir. Dikkat edin, peygamber adaleti sağlamaya çalışmış; peki en nihayetinde "Allah'a şükür, nihayetinde bizim de böyle bir dubleks evimiz oldu" demiş mi? Yok, sahip olduğu her şeyi vermiş. Neden? Çünkü mücadelesi adalet, mücadelesi pastadan pay almak değil. Bizdeki bugünkü insanların çoğu "adalet için savaşıyorum" diyor, tam sahtekârlık — adalet için savaşmıyorsun, pastadan pay almak için savaşıyorsun, iktidardan pay almak için savaşıyorsun. Hâlbuki hakiki insan kendi varlığında hiçbir eksiklik hissetmez; ama bu dünyaya baktığında birileri birilerine adaletsizlik yapıyorsa onu düzeltir, ama maksadı o mücadelenin sonucunda kendine bir pay elde etmek değildir.

Rahatlık, Mahrumiyet ve İmanın Hakikati

Soru: Hocam, bir şey daha var; sürekli bir seçim içindeyiz ya hocam. Sizin söylediklerinizde "rahat"tan kastınızı anlamak için soruyorum bunu — seçimlerimde "ben mesela şunu görmek yerine bunu görmeyi tercih ediyorum" gibi. Bunlar o rahatsızlığın içine mi giriyor, nasıl bir rahat?

Bakın buradaki fark, görmemektir. Mesela peygamber sabah kalkmış, eşine sormuş: "yiyecek bir şey var mı?" "Yok." "İyi" demiş, oruç tutmuş, bir dert etmemiş. Ya "işte olsun, Allah büyüktür, böyle zühd lazım" — yok, böyle bir şey değil. Peygamber yemek olduğunda yemiş, olmadığında da oruç tutmuş, bunu da bir mahrumiyet olarak görmemiş. Bu hayatın akışıdır: yemek olur, yersin, şükredersin; az olur, az yersin; çok olur, ihtiyacın kadar yersin; ama olmadığında da bundan dolayı bir mahrumiyet hissetmezsin. Ama biz şimdi kendimize samimi olarak soralım: böyle durumlarda mahrumiyet hissimiz oluyor mu, olmuyor mu kardeşim? Bir düşüneceğiz. Peki varsa bundan dolayı kendimize kızacak mıyız? Hayır, diyeceğiz ki yol almalısın, o mahrumiyet hissini onaylama. "Bak millet neler neler yapıyor, nerelerde yaşıyorlar, nerelerde tatil yapıyor, nelere sahip" böyle bir şey düşünüyorsan duracaksın: "ben bu düşünceyi ve bu algıyı onaylıyor muyum, onaylamıyor muyum?"

Düşüneceğiz: güzel bir hayat yaşamaktan kastımız ne, buna vereceğiniz cevap dindar olup olmadığınızı tanımlar. Mesela arkadaşlarınız, eşiniz, dostunuz var, sizi terk ettiler, bundan dolayı bir mahrumiyet hissediyorsanız duracaksınız: "ben psikolojik bir benliğin tuzağındayım." Bunu söyleyeceksiniz kendinize; kendinizi yargılamayacaksınız, "ben ne biçim insanım, demek ki imanım yokmuş" demeyeceksiniz. Zaten imanınız henüz tam idrak edilmiş değil, neyin problemini yapıyorsunuz? Zaten imanı idrak etmeye çalışıyorsunuz. Kendini "lâ ilâhe illallah" deyince iman etmiş mi zannediyorsun? Böyle bir şey yok ki, Kur'an bunu anlatıyor, "imanı artar" diyor. İman bir süreçtir; sen sadece imanın ilkesini onaylıyorsun, kendisini henüz idrak etmedin. O yüzden biz imanın hakikatini idrak etmeye çalışıyoruz. Bu şeyleri bir kenara bırakın: imanlı mı, imansız mı, kâfir mi, mümin mi — biz bu tartışmaların içinde kayboluyoruz maalesef. Biz imanın hakikatini idrak etmeye çalışıyoruz, itikad tartışmalarına girmiyoruz, manasız şeyler bunlar.

Bir şey oluyor, psikolojik olarak etkileniyor, "benim imanım çok zayıfmış" diyor — zaten zayıf, bana sorsaydın ben de sana söylerdim; mevzu bu değil, imanın zayıf mı güçlü mü olduğunu tartmak değil, mevzu imanın hakikatine doğru yolculuk yapmak, bundan ibarettir. Bir de kalkıp "imanım zayıfmış, Allah benim belamı versin" diye yine bir başka egonun üzerinden hareket etme — orada bir ego çıkıyor devreye, "bak sen zaten imanın zayıfsın" diyen — bu da sahte bir benlik. Biz hakiki imanın hâlini yaşamaya, yol almaya çalışıyoruz. Neredeyim ben, nerede olursam olayım, isterse en aşağıda olayım, önemli değil; ufkun ne, nereye bakıyorsun, hedefin ne — önemli olan budur. Yoksa oturup imanımızı psikolojik benliklerimizle tartmamıza gerek yok.

Soru: Bununla bağlantılı olarak: ben iman sahibi olduğumu iddia ediyorum ama neye inandığımın farkında değilim, sadece bir tasavvur var zihnimde. Birisi de inkâr ettiğini söylüyor ama aslında neyi inkâr ettiğini hiçbir zaman idrak etmiş değil. O da yola başladı, ben de yola başladım; son kertede kendimizi idrak ettiğimiz yerde ikimiz de aynı hakikati, hakkın ne olduğunu fark ederiz değil mi orada? Birleştiğimiz yer orası oluyor.

Tabii, eğer diyelim ki Allah'a inanmıyorsunuz ama "ben insan olmanın gerçeğini arıyorum" diyorsunuz — eğer önyargılarınız yoksa, dirençleriniz yoksa, zihninizde siz de Allah'ı bulursunuz. Ama dirençleriniz varsa bulamazsınız.

Soru: İyi insan olmanın bir şartı mıdır bu bulmak?

Ben hayatta öyle kavramları kullanmıyorum. İyi insan ne demek? İnsanlara iyi davranan — bizim hedefimiz bu değil; dünyada iyi bir insan olmak iyi bir şeydir, ama gerçekten kendini bilmek ve bulmak ayrı bir şeydir.

Kendini Bulmak Çıkar mıdır?

Soru: Ama orada bir çıkar olmuyor mu? Belki kişinin kendini gerçekten bulmadaki amacı mutlu olmak, ama başkasına iyilik yaparken daha ahlaklı olmak — orada bir çıkar yok, bu öteki [kendini bulma] onun daha üstünde olmaz mı açıkçası?

Yok, olmaz. Çünkü gerçekten kendini bulmak bir çıkar değildir — mutlu olmak, tatmin olmak için değil.

Soru: Yok olabilir de, kesin öyle demiyorum da...

Bakın, ben hiçbir zaman "mutlu olmak için kendinizi bulun" demiyorum; kendinizi bulduğunuzda hakikaten mutlu olursunuz diyorum. Ama ben hiçbir şeyi amaç haline getirmiyorum, çünkü psikoloji ona tutunur. Bugün birçok sahte spritüel ekolde bu var: "mutlu olmak istemez misiniz?" diye psikolojik olarak tutundurulur "mutlu olmak istiyorum." Hayır, kadim öğreti size "mutlu olmak istiyor musunuz" demez, "kendinizi bulmak istiyor musunuz" der. Hatta denilse ki kendinizi bulduğunuzda mutsuz olacaksınız, yine de bulmak istiyor musunuz? Eğer yine de bulmak istiyorsanız, siz kendinizi arıyorsunuz demektir. O yüzden kendini bilmek ve bulmak doğal bir gerçekliktir, bir çıkar mevzusu değildir.

Devam: Yani biz "iyi insan, kötü insan" bağlamından bakmıyoruz; ama kavram olarak iyilik ve kötülük var, iyi insan da var, kötü insan da var, fakat toplumda genel kullanılan manalarla bu olayı ele almıyoruz. Biz burada "iyi bir insan olun" demiyoruz; kendinizi bulun, iyi insanlık da orada çıkacak, hakiki mutluluk da orada çıkacak, her şey orada çıkacak. Meseleyi doğru yerinden tutmak gerekiyor.

"Ben iyi bir insan olmaya çalışıyorum" — bak, iyi bir insan olmaya çalışma. Çünkü bir gün fark edersin ki dünyadaki bütün insanlar senin suratına tükürüyor, "gerizekâlı" diyor sana, "sen çok safsın" diyor, "sen aptalsın" diyor — ne yapacaksınız o zaman, nerede kalacak iyi insan olmak? "Peki hâlâ 'ben doğru bildiğim yolda giderim' diyorsa, bu iyi bir gösterge değil mi?" Bak, psikolojik olarak buna direnemezsin; teorik olarak direnseniz de egonuz bağlamında direneceksiniz. Egonuz size diyecek ki "ben bunlarla mücadele ediyorum, bunlara rağmen iyi insan olacağım." Bir sabah kalktı o kişi, dünyada bütün insanlar ölmüş, kendisi kalmış — "ben kime karşı şimdi mücadele edeceğim" diyecek. Duası iyiydi ama hiçbir şey kalmamış. O yüzden biz bu kavramlar üzerinden bakmıyoruz, hakikate veya gerçekliğe bakıyoruz. İyi insan olayım, kötü insan olayım değil — kendim, gerçek kendim neyse onu bulayım, o kadar. Onu bulduğunuzda her şeyi, bütün iyilikleri, güzellikleri, hayırları bulursunuz.

Kapanış: Hayır ve Şer Dışarıda Değil, Bilinçte

"Bize dünyada da hasene ver, ahirette de" — tamam, tabii ki ver, ama önce bana kendi hakikatimi idrak etmeyi ver. Dünyadaki hasene nedir? İyilik, güzellik, her ne olarak çevirirseniz çevirin — iyi bir eş, iyi bir iş, iyi bir sosyal ortam değildir; ruhsal bilincinizle davranabilme kabiliyetidir. Dünyada iyilik budur, dünyada tek iyilik budur, asıl iyilik budur. Ben bu dünyada yaşarken iyilikle, kötülükle, hayırla, şerle, azlıkla, çoklukla, sevgiyle, nefretle, onaylanmayla, reddedilmeyle karşılaşırken — yaşarken değil, karşılaşırken — nasıl bir bilinçle karşılık veriyorum? İyilik, güzellik buradadır, başka yerde iyilik güzellik aramayın.

"Allah bizi iyilerle karşılaştırsın" — karşılaştırmasın kardeşim, karşılaştırmasın. Neyle karşılaştırırsa karşılaştırsın; karşılaştığı şeylere karşılaştırırken, benim kendi öz varlığımda olduğum bilincini bana hatırlatsın, bana bu yeter. Benim neyle karşılaştığım önemli değil; ben karşılaşırken nasıl bir bilinçteyim, önemli olan bu. O yüzden bir bilgeye sormuşlar: "ne istiyorsun Allah'tan, diyelim ki kaderinde bir olumsuzluk var, çocuğun, eşin ölecek, şu olacak bu olacak, ne istersin Allah'tan?" Demiş ki: "Ya Rabbi, bana takdir ettiğin herhangi bir musibetin silinmesini istemiyorum, ondan vazgeçmeni istemiyorum; o musibetle karşılaştığımda senin benimle olduğunu ve asıl varlığımın senin varlığınla gerçekleştiğini bana idrak ettir, bana o bilinci ver o anda." "Sevgilim beni terk etti" — ne güzel, terk etsin, hiçbir problem yok. "Eşim beni terk etsin" — hiçbir problem yok. Ben o andan hangi bilinçteyim? İşte iyilik de buradadır, kötülük de buradadır.

Soru: Peygamberimiz Mekke'den hicret ederken mağara arkadaşı kaygılandığında, peygamberin oradaki bilinci neydi?

"Üzülme, Allah bizimle" diyor. O zaman hiçbir korku yok — onun için biz bakın, psikolojik benlikteyken ne diyoruz? "Ya Rabbi bizi iyilerle karşılaştır" — peki bu kötülüklerle kim karşılaşacak? Herkes iyilikle karşılaşmak isterse, herkes bunun derdinde olursa — bak, yanlış bir şey arıyorsun, "aman iyilerle karşılaşayım, kötülerden uzak durayım" diye. Bazı tanıdığım insanlar vardı, bana sorarlardı: "bu iyi mi" diye, yanımda görmüşler, "iyi mi" diyorlar. "Niye soruyorsun" diyorum. "Arkadaş olayım mı olmayayım diye" diyor. Diyorum böyle bakma, şöyle bak: o iyi değil, kötü de olsa, sen kendi insanlığınla davran, her durumda. Sen bunu düşün, yoksa "iyi mi kötü mü, bundan bana kötülük gelir mi gelmez mi" — gelir gelmez, ben sana bunun garantisini veremem. Ama sen şu soruyu sor kendine: iyilikle karşılaştığında bunu fark edip müteşekkir oluyorsan, kötülükle de karşılaştığında bu onun sürecidir — "ben bu kötülükle karşılaştım, bu bir mahrumiyet veya bir haksızlık veya bir şanssızlık değildir, ben kendi insanlığımla bu kötülüğe karşı mukabele ederim." Sen bunun derdinde ol.

Biri sana hainlik yaptı, biri sana yalan söyledi — ne yapacağım? "Yalan söyledi, olabilir." Ne demen gerekir ona? "Bak güzel kardeşim, bu sana yakışmıyor, bu yanlış bir şey; senin yalanından dolayı ben rahatsız oldum zannetme, istersen ömrün boyunca bana yalan söyleyebilirsin, problem değil, ama bu sana yakışmıyor." Böyle diyebiliyor musun? Hayır ve şerle ilgili değilim onunla; ben bende hayır mı ortaya çıkıyor ona bakıyorum. Biz hayır ve şerri dışarıda arıyoruz, ya da dışarıdaki hayır ve şerrin hesabıyla meşgul oluyoruz. Allah demiş, hayırla da şerle de karşılaşacaksınız — bunun ne hesabını yapıyorsunuz? Olabilir, o iş göreceli. Benim kastettiğim şu: sen dışarıdaki hayır ve şerle kafanı meşgul etme, bunun hesaplarıyla uğraşma. Sen neyle ilgilen? Sende hangi bilinç ortaya çıkıyor, hangi bilinçtesin o an?

Soru: Hz. Muhammed hangi bilinçteydi ki taşlandı?

İşte oraya gelir, bunlar yanlış sorular. Habil hangi bilinçteydi ki Kabil ile karşılaştı — kötü bir bilinçte olduğu için değil, bilincinin yücelmesi, olgunlaşması için. O zaman bilinç yolculuğumuza bakalım: neyle karşılaştığımızda değil, ben ne yapacağım, neyle karşılaşıyorum önemli değil — çünkü egonuz bununla ilgili hesaplar yapar, "haklıydım, haksızdım, ben kötü biriyim ki hep böyle kötülerle karşılaşıyorum" diye bir sürü hikâye üretirsiniz. Asıl olan şey: siz hangi bilinçtesiniz? Budur önemli olan; iyilik de budur, güzellik de budur.

O zaman iyilerle mi karşılaşacağım, kötülerle mi karşılaşacağım — buna bakmam. Kendimdeki iyiyi ararım. Allah'ın benim kendiliğime koyduğu iyiliği, güzelliği bulurum. O nedir? Allah'ın bana üflediği ruhtur, o iyidir; o iyiliği keşfetmeye çalışırım. O zaman bana düşmanlık edene bile bir hesap gütmem, gütmeme de gerek yok çünkü. Sizin her zaman söylediğiniz gibi: neyle karşılaştığınız değil, onu nasıl karşıladığınız. Onu ruhsal bilinçle karşıladığınız zaman siz gerçekten hayatı yaşıyorsunuz demektir; öbür türlü korkularla, arzularla karşılarsınız, başka da yapacak hiçbir şeyiniz yoktur. Tanıştığınız insan iyi mi kötü mü — bırakın onu, iyiliğini kötülüğünü ona bırakın, siz kendi insani varoluşunuzu idrak edin. Baktınız çok kötü biri, paylaşacak fazla bir şey yok — "Allah yolculuğunu selametli kılsın" deyin, kendi yolunuza devam edin. Bu kadar, hiçbir problem yok.

Evet, teşekkür ederim.