Psikolojik Benlik ve Nefsin Direnci (2)
Kısa Özet
Sohbet, bir ve sekiz numaralı tiplerin müdahaleye direnci konusunun devamıyla başlıyor, ardından asıl ağırlıklı konuya geçiliyor: insanın psikolojik boyutunun aslında "düşmüş" bir boyut olduğu, kadim bilgeliğin bunu Hz. Adem'in düşüş kıssasıyla anlattığı ve düşen insanın "Rabbinden kelimeler alarak" bu düşmüşlükten dengelenip yükselebileceği anlatılıyor. Devamında, kişinin kendini savunma refleksinin nefsin bir tuzağı olduğu, durumu beyan etmekle kendini savunmanın birbirinden farklı olduğu ve bir olayı "psikolojik fotoğraf" gibi inceleyerek kendi üzerinde çalışmanın önemi örneklerle (Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Ashab-ı Kehf'in köpeği, Rabia Hatun) işleniyor.
Öne Çıkan Vurgular
- İnsanın psikolojik boyutu asli boyutu değil, "düşmüş" boyutudur; düşen insan Rabbinden kelimeler almazsa düştüğü yeri asli zemini zanneder.
- Kendini savunmak ile durumu beyan etmek birbirinden farklıdır: psikoloji kendini savunur, ruhsal boyut durumu beyan eder.
- Bir insanı gerçekten anlamak, onun içindeki nefsin ürettiği reflekslerin farkına vararak kendi üzerinde çalışmaktan geçer; karşıdakini değiştirmek için değil, kendini dönüştürmek için çalışılır.
Direncin Nötralize Edilememesi ve Acziyet
En çok dirençle karşılayan tiplerdir birler ve sekizler. Ve o direnç, eğer müdahaleyi azaltamazsa veya nötralize edemezse, bu sefer derin bir güçsüzlük ve acziyet hissi yaşatıyor. Bu da onların en çok kaçındıkları şeydir: kendini koruyamama hali. Kendi varlığını koruyamama, kendi varlığının tehlikeye düşmesi, yok olması hissi oluyor. Bu da onları büyük ölçüde kendi varlıkları konusunda şüpheye düşürüyor. "Demek ki ben güçsüz biriyim, demek ki ben tam değilim" diyorlar. O yüzden mesela özellikle sekizler o acziyeti hissettikleri zaman büyük bunalıma girerler. Çoğunlukla da o noktalarda böyle bir travma yaşarlar. Yoksa diğer olaylarda o kadar yaşamazlar.
Psikolojinin Düşmüş Boyut Oluşu
Şimdi belki modern psikolojiyle kadim bilgeliğin psikolojiye bakışı arasında en temel farklardan biri nedir diye sorulacak olursa, ya da belki daha güzel ifade edelim: aslında psikolojik boyutumuz bizim düşmüş boyutumuzdur. Bu düşmüş boyutumuzu normal bir nitelikmiş gibi görmek ve onun mahiyetini, niteliğini, tabiatını insan olarak normal halimizmiş gibi telakki ettiğimizde, biz burada temelde bir yanlış yapmış oluruz. Yani bugün dikkat edin, psikoloji deyince "psikolojinin konusu nedir" diye sorulunca cevap "insan nedir" değil mi? İnsan nedire cevap vermeye çalışan bir şey. Halbuki psikolojimiz aslında bizim düşmüş boyutumuzdur, asli boyutumuzun bir altında olan düşmüş boyutumuzdur. O yüzden bütün kadim bilgelikler, bütün kutsal metinler insanın düşüşünden bahsederler. Bu düşüşü anlamadıktan sonra kişinin kendini bütünüyle anlamasına imkân yoktur. Ve kişi kendisini psikolojik düzeneğinden ibaret gördüğü anda, aslında kendini sınırlı bir yönüyle tanımlama hatasına düşer.
Şimdi Kur'an'da ilginç bir ifade var. Bakara suresinin 37. ayeti — tabii bu 30'dan itibaren başlıyor, Adem kıssasıyla ilgili; biz şimdi oralara girmeyelim, belki bir gün bunu daha geniş bir zamanda analiz ederiz — düşüşü ifade ediyor. İşte şeytan onların ayağını kaydırdı, bulundukları yerden çıkardı ve "size yeryüzünde bir zamana kadar bir yerleşme ve bir nasip alma vardır" denildi. Derken Adem, Rabbinden bir takım kelimeler aldı. Şimdi niye Rabbinden bir takım kelimeler alıyor? Düştüğü için alıyor. Bakın, düştü, Rabbinden kelimeler aldı. Eğer bir insan Rabbinden kelimeler almazsa, kendisini düştüğü yerde düşmemiş olarak telakki eder.
Şimdi iki tür düşmüş insan vardır. Biri düşer fakat düştüğünü bilmez; düştüğü yeri asli zemini zanneder. "Ben düşmedim ki" der, "benim asıl yerim burasıydı" der. Bir de birisi düşer, düştüğünü bilir. Hani şey gibi düşünün: çok büyük bir krater olduğunu düşünün. Aslında krater bir çukurdur, değil mi? Ama o kadar geniş ki siz onun çukur olduğunun farkında değilsiniz. Ancak uzaydan baktığınızda oranın aslında normal yüzeye göre bir çukur olduğunu anlarsınız. İşte insanın durumu da budur. İki tür düşmüş insan vardır: birisi düştüğünü bilir, farkındadır; birisi düştüğünü hatırlamaz, hatırlatılsa da kabul etmez. İşte kadim gelenek bize düştüğümüzü niye anlatıyor? Düşüşümüzün farkına varalım diye. Düşmemiz aslında bizim psikolojik boyutumuzun algısına hapsolmamız demektir; komple düşmüyoruz yani, alaşağı olmak değil.
Bunu şuna benzetebiliriz: sizin yirmi katlı bir apartmanınız var, fakat sürekli ikinci katta yaşıyorsunuz ve aslında bir on altı on yedi on sekiz kat daha olduğunun farkında değilsiniz. Ama o apartman sizin apartmanınız, o katlar sizin. Ama siz hep ikinci kattasınız, en fazla bazen aşağılara, birinci kata, giriş katına, bodrum kata iniyorsunuz. İkinci kattan yukarı on yedi kattan haberiniz yok. Ama o hal yine de sizin apartmanınız, sizin katlarınız. Siz bir özne olarak ikinci ve altındaki katların farkındasınız ve orada yaşıyorsunuz. Dolayısıyla biz komple düşmüyoruz; bizim özümüz ve ruhsal boyutumuz hiçbir zaman düşmüyor. Onun için bir düşüş söz konusu değil, bir günah işleme, bir gerileme, bir bozulma, bir dejenere olma söz konusu değil. O yüzden insan tüm varlığına düşmüş gözüyle de bakmamalıdır. Bizim tüm varlığımız düşmüş değildir; düşen psikolojik boyutumuzdur. O psikolojik boyutumuz düştüğünde ise her şeyi sübjektif görmeye, sınırlı bir algıyla bakmaya ve kendi psikolojik arayışlarının tuzağında yaşamaya başlıyor. Bu ise insanın kendisini sınırlaması anlamına geliyor.
Hani daha önce de verdiğimiz bir örnek gibi: bir uçak düşünün. O uçağın uçtuğu bütün tertibat o uçakta var, uçma imkânı var. Fakat siz onu otomobil gibi kullanıyorsunuz. O ne olarak işlev görüyor o durumda? Sadece bir otomobil olarak işlev görüyor. Peki o otomobil olarak işlev görürken de aslında onda uçma imkânı ve tabiatı yok mudur? Vardır. Ama siz onu bir otomobil gibi kullandığınız için, o sizin öznel anlayışınıza göre bir otomobilden başkası değildir. Yani psikolojik düzeyimizde biz deriz ki: bir ruhsal özümüz var mı? Var. Ama psikoloji onun üstünde değil, psikoloji onun gölgesi aslında. Ve sen kendini psikolojinle tarif ettiğinde, o zaman kendini düşmüşlüğünle tarif ediyorsun.
Rabbinden Kelimeler Almak
İşte o yüzden Kur'an diyor ki Adem Rabbinden bir kısım kelimeler aldı. Bu kelimeleri niye alıyor? Bir, düşmüşlüğünün sınırları içinde hapsolmamak için alıyor; ikincisi de o düşmüşlüğünün hakiki anlamda telafisi için alıyor. Mesela ben psikolojik düzeyde diyorum ki "ben yetersizim", "ben çok korkağım", "beni kimse sevmiyor", "ben ne yaptım ki bu dünyada" diyorum. Bunların hepsi benim psikolojik boyutumun kendi kendini algılaması ve tanımlaması. Rabbimden kelimeler almadığımda ne yapacağım? Yetersizliğimi ya maskelemeye çalışacağım, ya farklı bir şekilde göstermeye çalışacağım, ya gereksiz bir kısım atraksiyonlarla alt etmeye çalışacağım, ya da onun içine gömüleceğim. Neden? Çünkü Rabbinden kelime almıyorsun; yani ruhsal düzeyinden, onun kaynağı olan Yaratıcı'dan bir farkındalık, bir anlayış, bir idrak almıyorsun.
Yetersiz olan senin neyin? Psikolojik boyutun. Peki Yaratan yetersiz mi? Yaratanın sana üflediği ruh yetersiz mi? Değil. Ama sen o kelimeyi almazsan kendi psikolojik boyutunun sınırlarına hapsolursun; o yetersizliği ya karamsarlıkla ya da gereksiz veya yanlış yollarla alt etmeye çalışırsın. Halbuki benim hangi boyutum yetersiz? Benim psikolojik boyutumda bir yetersizlik var; özüm yetersiz mi, özüm eksik mi? Değil. Düştüysen yukarıdan kelime alacaksın. Eğer o Rabbinden kelime almasaydı, Adem düşmüş olarak kalacaktı. Buradan biz anlıyoruz ki Adem düştüğünü hâlâ unutmamıştı. Kim Rabbinden kelime almaz? Düştüğünü unutan almaz. Tabii orada Adem işte bütün insanlığın hikâyesi. Yaratıcı bize diyor ki: düştüğünü hatırla ve Rabbinden kelimeler al. Kendindeki en asli, en ulvi, en yüce ve en merkezi şeyin farkına var.
Hatta çok güzel bir ifadedir Bediüzzaman'ın: "Eğer gücün az ise kudret-i ilahiyeye sığın, eğer aklın sınırlı ise ilm-i ilahiyeye tevekkül et" diyor. Mesela benim aklım neyin doğru yapılacağını tam olarak bilemez, çünkü psikolojik düzeyde sınırlı bir aklım var, sınırlı değerlendirme yapabilen bir aklım var. Ama ben diyorum ki her şeyi kuşatan ilahi bir ilim ve kudret var, ben ona tevekkül ediyorum. Psikolojimin imkânlarıyla da faaliyette bulunuyorum, ama kendimi sadece o psikolojik faaliyetimin imkânlarıyla sınırlı görmüyorum. İşte kişinin Rabbinden kelimeler almasını sağlayan şey, düştüğünü hatırlaması, düşüşünün farkına varması ve o düşük boyut dediğimiz psikolojisine kendini mecbur ve mahkûm görmemesidir. Eğer görürse ne olur? Bağ kesilmiş olur, kendisi açısından o bağın farkına varmamış olur ve psikolojik özneliğinin içinde sıkışıp kalır. İşte hayatta "yeterli oldum, olamadım", "cesurum, cesur değilim" diye birçok gelgit, birçok iniş çıkış yaşar. Çünkü o psikolojik sınır gerçekten bir düşüş noktasıdır ve sınırlıdır; sen onunla ayakta kalmaya çalışıyorsun neticede. Aslında bu bir nevi kırık bir kolla kavga etmek gibi.
Hani biraz önce sohbetten önce dedik ya, mesela bir sekizin hayatta bir acziyet yaşadığını, kendisine haksızlık yapıldığını, zulmedildiğini düşünelim; o da üstesinden gelemiyor. Psikoloji ne yapar bu durumda? "Acizsin, kahretsinler" der; buna tahammül edemez. Bunu tölere etmek için ya saldırganlığa girer ve bunun acısını başkalarından çıkarmaya çalışır, ya da derin bir travma yaşayıp yıkıma doğru gider. Ama Rabbinden kelimeler aldın, dedin ki: "Benim Rabbimin her şeye kudreti yeter, eğer dilerse kudretiyle beni destekler ve bu durumdan çıkarır; bu onun takdiridir, ve aynı zamanda benim burada maruz kaldığım olumsuzluk, öz varlığımla bağlantılı bir olumsuzluk ve mahrumiyet değildir." Bunu idrak ettiğinde işte bu, Rabbinden kelimeler almış bir insanın idrakidir. Öbürü psikolojik düzeydir; ve bu düzeydeki insan aslında yukarıyı taklit etmeye çalışan bir niteliğe sahiptir. Yani psikoloji, ruhsal olanı taklit etmeye veya onun özelliklerine sahip olmaya çalışıyor; halbuki böyle bir kabiliyeti yok. Bir köpek bir insanı ne kadar taklit ve takip ederse etsin insan olmaz. Ama takip ederse sadık bir köpek olur, değil mi? İşte Ashab-ı Kehf'in köpeği gibi. Psikolojimiz psikoloji olarak kalacaktır; sadece dengeli olmaya ayarlayacağız o psikolojimizi. Psikoloji psikoloji olarak kalacak.
Peygamberlerin Psikolojik Acizliği ve Ruhsal Galibiyeti
Mesela ben hep örnek veriyorum ya: peygamberler ruhaniyetlerini hissetmemiş mi? Hissetmişler. Ama psikolojileri noktasında acizler değil mi? Her şeyi bilmiyorlar değil mi? Ama hiçbir evliya, hiçbir arif, hiçbir peygamber "ben bilmiyorum ama Allah da bilmiyor, bakalım sonumuz ne olacak" demez. Çünkü sürekli o Rabbinden kelimeler almanın bilincine sahiptir. Ama Rabbinden kelime alma idrakini canlı tutmazsan psikolojinin içine gömülürsün; o zaman düşüşün senin dezavantajına işleyen ve sürekli seni o düşüşün travmalarına maruz bırakan bir durum halini alır. Yoksa biz bazen sanki bir evliya olsa manevi bir süpermen gibi, kimse ona bir şey yapamaz, kimse dokunamaz, duvardan çıkar, uçar, gider diye düşünürüz. Öyle değil. Psikolojik boyutu ve cismaniyeti itibariyle öyle değil. Peygamberler var, öldürülmüşler. Peygamberimizin dişi kırılmış, değil mi? Zahiren yenildiği veya yenilgiye yakın durumlar yaşadığı olmuş.
Mesela bir peygamber yenilse bizim gibi travmatize olur mu? Olmaz. Neden? Çünkü galip olan Allah'tır, galip olan hakikattir. Psikolojik düzeyde yenilebilirsin, bu dünyanın tabiatı içinde yenilebilirsin. Ama sen Rabbinden kelime alabiliyorsan, o yenilgi anında galibiyetin hakta olduğunu, galibiyetin özünde olduğunu idrak edersin. Yoksa psikolojik düzeyde yenilmek mümkün olan bir şeydir. İşte kişinin Rabbinden kelime alma bilinci bugün büyük ölçüde kaybolmuş. Dindar insan ne demek? Düştüğünde, yani psikolojik boyutunun olumsuzlukları ile karşılaştığında kutsal olanı, yüce olanı, ruhani olanı hatırlayan ve gerçek anlamda ona müteveccih olan, ona yönelik olan, sırtını ona yaslayandır. Onu yapabildiği zaman işte Adem olmuş olur. Onu yapamadığı zaman düşmüş ama düştüğünün farkında olmayan biri olur. Ki bugün bizim de meselemiz budur, yaşadığımız hadise budur.
Modern psikolojinin tavrı nedir? Böyle bir düşüşten bize bahsetmiyor. Zaten diyor ki: "Sen temelde psikolojiden ibaretsin, ben de seni inceliyorum zaten; senin bütün olduğun şey psikolojiden ibaret, bir biyolojin ve bir psikolojin var, sen hep bir bütünsün." Yani kişiyi düşmüş düzeyiyle tanımlayan ve bunu normal kabul eden — düşmüş olduğunu da kabul etmeyen, bunu normal kabul eden bir yaklaşım. Dikkat edin, bugün bizler de böyle düşünmeye başlamışız. Mesela psikolojik olarak yalnızlık hissediyorsun. Peki Rabbinden kelimeler alsan — "kullarım sana beni sorarlarsa de ki ben onlara yakınım, dua ettiklerinde onlara cevap veririm" — bilincinde olsan yalnız kalır mısın? O psikolojik boyutun yalnızlığı sana tahakküm edebilir mi? Kendinin yalnız olduğunu düşünür müsün? Ama sadece psikolojik boyutunda kalırsan, o zaman senin için bu belki katlanılamaz bir durum olur. Ne yaparsın? Onun üstesinden gelmek için gereksiz ilişkiler kurarsın; sırf yalnız kalmamak için. Hani "Urfa'da Oxford vardı da biz mi okumadık" dercesine, "iyi insan buldun mu ki bu kötü insanı bırakayım" dercesine, sırf o psikolojik düzeydeki yalnızlıktan kurtulmak için kişi yanlış ilişkilere girebilir. Çünkü psikolojik düzey ya kendi içinde tıkanıp kalacak ve geri çekilecek, ya da onun üstesinden gelmek için doğru yanlış atraksiyonlarda bulunacak.
Psikolojik Yetersizliği Örtme Çabaları
İşte psikolojik olarak aslında yaşadığımız birçok negatif tutumun, tavrın nedeni budur. Mesela ben bir konuda başarısız oldum, bu başarısızlığımı kendime itiraf etmek istemiyorum, kabullenmek istemiyorum; bunun üzerine ne yapıyorum? Gereksiz veya saçma bir konuda başarı arıyorum. Diyelim ki psikolojik olarak bir konuda yetersizim; gidip vücut geliştiriyorum. Sen niye vücut geliştiriyorsun, ne yapacaksın bu vücudu geliştirip? Üçgen vücutla ne yapacaksın? Aslında bu nedir biliyor musunuz? Psikolojik bir yetersizliğin, eksikliğin, kişinin biyolojisi yeterliyse onu en rahat, en uygun bir şekilde örtme çabasıdır. Evet, psikoloji saçmalıyor; psikolojik düzeyde gelişmemişliğini beden düzeyinde geliştirerek bedenini örtmeye çalışıyorsun. "Benim çok güzel bir bedenim var" diyorsun, kaslara bakıyorsun; çünkü psikolojinin gösterebileceği başka bir şey yok. Psikoloji yetersizliklerini genellikle yanlış, saçma, anlamsız, hatta bazen zararlı yöntemlerle örtmeye çalışır. Bu da neyi meydana getirir? Kişinin o düşüşü daha da arttırmasına sebep olur.
Bu bataklıkların ilginç bir özelliği vardır: bir insan bataklığa düşmüşse en çok dikkat etmesi gereken şey çok fazla hareket etmemesidir. Ta ki size bir ip atılır ve o ipe tutunarak veya o ip tarafından çekilerek kurtulursunuz. Yoksa o bataklıkta ne kadar fazla hareket ederseniz o kadar daha çok batma tehlikesi vardır. Biz düşüşümüzü Rabbimizden kelimelerle dengelemek, dönüştürmek durumundayız. Yoksa psikolojimizi kurtarmak için yine gereksiz psikolojik tavırlar, tutumlar kullanmamalıyız.
Ashab-ı Kehf'in Köpeği: Psikolojinin Ruhsallığa Direnci
Şimdi bazen şu da var: bunu bilip söylüyorsun ama karşı taraf ikna olmuyor, zorluyor, çünkü ikna olmak istemiyor. Burada şu var tabii: hani böyle bir şey anlatılır, kısmen kitaplarda, bazı menkıbe kitaplarında geçer. Ashab-ı Kehf ile ilgili... Psikoloji kavrayamadığı ruhsallığa düşmandır. Ya onu inkâr eder, ya onu aşağı çekmeye çalışır. Kavradığı zaman ise — o kavrayan aslında bizim daha üstteki bilincimizdir — fakat o üst bilinçte olduğun zaman sen psikolojini ikna edebiliyorsun, psikolojin ikna oluyor. Şu anda mesela Sokrates için herkes "o döneminde ne kadar cesur adamdı" der, bir şekilde onu sahipleniyorlar. Ama işte kimse Sokrat'ın sonunu yaşamak istemiyor. Kimse Sokrat gibi olamıyor; mesela Sokrat gibi haksız yere idam edilmekten şiddetle kaçınıyor. Halbuki Sokrat kaçınmadı. Psikoloji onu bir yere kadar tabii ki takdir edebiliyor.
İşte Ashab-ı Kehf ve köpeği vardı. Köpek orada aslında bizim psikolojik düzeyimizi bir anlamda temsil eder. Köpek önce ikna olmuyor, "ben gelmem" diyor. Onlar da "biz o zaman gideceğiz, sen istiyorsan burada kal" diyor. Sonra Ashab-ı Kehf'in gençleri ondan uzaklaşmaya başlayınca köpek de "ben de sizinle geleyim" diyor, tabi oluyor. Fakat köpek mağaranın kapısında, mağaranın içinde değil. O fonksiyonunu görüyor. Dolayısıyla biz nereden geldik bu noktaya? Psikolojimiz aslında manevi ve ruhsal olana direnir; fakat bu cehaletinden kaynaklanır, bilmediğinden kaynaklanan bir şeydir. Ve psikolojimiz o konuda der ki "beni ikna et." Bu şuna benzer: gözün sınırlı belli bir frekans aralığını görür ve sen göz olarak "bana o senin bahsettiğin şeyleri göster" dersin. Sınırlı olan bir mekanizma sınırsız olanı kuşatmaya çalışıyor; halbuki böyle bir imkânı yok. Bizde başka melekeler var, içimizde ruhsal imkânlar var. Biz sadece psikolojimize şunu söyleyeceğiz: "Senin sınırın, mahiyetin, durumun bu; sen sınırlısın, benim tümümü yönetmeye kalkma, her şey adına hüküm verme, her şey adına karar verme, beni sürekli peşinden sürükleme." Bunu anlamak gerekiyor, ve bunun bir süreç olduğunu anlamak gerekiyor.
Kabullenme ve Rabbinden Kelime Almanın Süreci
İşte Adem Rabbinden kelimeler alıyor; bak ne diyor, "aldı" diyor. Almak lazım, alacaksın ve o süreci yaşayacaksın. O süreci yaşadıkça o dönüşümü tecrübe edeceksin, psikolojin dengelenecek. Mesela psikolojinin doğal hali acizini kabul etmektir: bazı konularda yetersiz olduğunu kabul edecek, hayatın bir süreç olduğunu kabul edecek, istediği bir kısım şeylerin olmayabileceğini kabul edecek, arzu etmediği bir kısım tutumlara, tavırlara muhatap olabileceğini, maruz kalabileceğini kabul edecek. Psikolojimiz diyor ki "ben kabul etmiyorum." Kabul etmeyip ne yapacaksın? Kabul etmediğinde daha berbat oluyor. Kabul etmediğinde aslında sen gerçek olan bir şeyi reddediyorsun. Halbuki kabul et, ve özünü mutlakın şuurunda olarak sürecini yaşa. İşte bunu yaptığın zaman psikolojin dengelidir.
Mesela Bediüzzaman eskiden çok hiddetliydi, en küçük bir tahakküme tahammül edemezdi, kendini öne koyar ve meydan okurdu. Peki sonra nasıl olmuş? Kabul etmiş bunu; o manevi idraki tamamıyla tecrübe etmiş. O zaman bakmış ki: "Evet, ben sürgün edilebilirim, istemediğim bir yere götürülebilirim, bir bekçi tarafından baskıya maruz kalabilirim, insanlar beni yanlış anlayabilir, hakkımda yanlış düşüncelere sahip olabilirler. Ama Rabbimden kelimeler aldım, bunlar benim için problem değil. Ve ben o psikolojik alanın sınırlarını da kabul ediyorum, fakat ben o psikolojik alanın sınırlarıyla sınırlı değilim. Bir Rabbim var, daha geniş bir kaynağım var." Mesela ben bazen şöyle düşünürüm: "Ölürsek ne olacak, ahirette şey" diye kendime de, herkese de derim: yolun sonunda ne var kardeşim? Allah yok mu? Tamam o zaman. Allah'tan gelip ona dönmüyor musun? Kur'an bunu sana ifade etmiyor mu? Bu çerçeve içinde düşün; nihayetinde ona döneceksin, ve döneceğin Allah merhametli, şefkatli, sonsuz kudreti olan, affedici, koruyup kollayıcı bir zat.
Bir çocuk ne kadar hatalı olursa olsun normal şartlarda annesinin kucağına koşmuyor mu? "Yanlış yaptım, bunu yaptım, onu yaptım" deyip niye annesinin kucağına koşuyor, niçin yanlış da olsa hatalı da olsa orada bir kucaklayıcılık hissediyor, değil mi? İşte insanın Yaratıcı ile olan bağının fıtri hali budur: ne kadar yanlış yaparsan yap, Allah'ın şefkatli kucağına dönüyorsun. Bunun idrakinde olacaksın. Yoksa despot, tahakküm eden, cezalandırıcı, cezalandırmaktan haz alan, sana karşı merhametsiz böyle bir yaratıcı yok. Ve bakın, ilginçtir: Kur'an'daki o ifade "Rabbinden kelimeler aldı" diyor. Rabbinden kelime alıyorsun. Seni terbiye eden, seni tekâmül ettiren, geliştiren, olgunlaştıran, arındıran; aynı zamanda o kelimeleri aldığın zaman gelişirsin manasına gelir. Çünkü o kelimeler aynı zamanda seni terbiye etme fonksiyonu da içeriyor, senin psikolojini dengeleme fonksiyonu da içeriyor. Bütün bu manalar Rububiyetten çıkarılabilir. Onun için insan neye dönecek? Ona dönecek, Rabbine dönecek.
Dolayısıyla mesela doktora gittin, ne kadar korksan da biliyorsun ki eğer ameliyat yapacaksa, eğer bir ilaç verecekse, bunu niye veriyor sana? Seni tedavi etmek için veriyor, seni iyileştirmek için veriyor, seni sağlığa kavuşturup ayağa kaldırmak için veriyor. Ne kadar ilaç içmek istemesen de, ne kadar ameliyat olmak istemesen de biliyorsun ki eğer gerekliyse bunlar senin içindir. İlginç bir şeydir, Kur'an'daki bir ifade cenneti anne ile tasvir ediyor; böyle bir benzetme var Kur'an'da — "cehennem onların anneleridir" diyor. Yani aslında o seni alıyor; diyelim üstünü başını kirletmişsin, yaralı berelisin; bir anne şefkatiyle, çamur olmuşsan seni yıkayacak, bir güzel bir lif yapacak, uzamışsa tırnaklarını kesecek. Ama bak bunu senin için yapacak; önemli olan şey o. Senin için yapacak, sana hizmet etmek için, senin iyiliğin için yapacak. Sana karşı değil, sana muhalif bir şekilde değil.
İşte insan psikolojik boyutunun ne olduğunu anlamalıdır. Bugün modern zihniyetin kaybettiği şey budur; psikolojik boyutumuzu asli zeminimiz olarak algılıyoruz. O yüzden kadim ve kutsal bilgileri anlamakta zorlanıyoruz, onların ne demek istediğini bile çoğu defa bilmiyoruz; bize çok uç gibi geliyor. Çünkü psikolojik boyutumuzu o kadar kabullenmişiz, kanıksamışız ki, onu normal olarak kabul ettiğimiz zaman zaten başka kaçacak bir yerimiz yok. Mesela biz "insan bunu nasıl tölere edebilir, böyle bir olaya nasıl tahammül edebilir" diyoruz — edebilir, ama neyiyle? Ruhsal farkındalığıyla. O zaman sen de oraya doğru yol alacaksın. Ve burada önemli olan şey, psikolojinin bu konudaki dirençlerinin farkına varacaksın. Mesela ben diyorsam ki "insanlar olmadan yaşayamam, Allah'ın yakınlığını nasıl hissedeceğim" diye hep insanlarla olmaya çalışıyorsam, onunla ne zaman baş başa kalacaksın? Psikolojik düzeyde direkt, "dünyada hiçbir korku yaşamayayım" dersen, o korkuyu yaşamadan Allah'a güvenmeyi, Allah'a tevekkül etmeyi nasıl tecrübe edeceksin?
Aslında psikolojik düzeyde yaşadığımız bütün negatiflikler bize düşüşümüzü hatırlatan şeylerdir. Bizim o düşüşümüz neyle hatırlatılıyor? Psikolojik düzeyde yaşadığımız sorunlarla, travmalarla hatırlatılıyor. Bunları kavradığın zaman diyorsun ki "benim yolum ve yönüm yukarı doğru." O zaman ne yapıyorsun? Temel çalışma alanın insanlar ve çevren olmuyor, kendin oluyorsun; kendi üzerinde çalışıyorsun, insanlar üzerinde çalışmıyorsun. Mesela Hz. Peygamber Taif'te kendi mi üzerinde çalıştı, yoksa o insanlar üzerinde mi? Kendi üzerinde çalıştı. Dedi ki: "Ya Rabbi, sen benden razıysan, yaşadığım bu anlaşılmazlığın, bu tepkinin hakikatte bir ehemmiyeti yok." Bu, Rabbinden kelime almanın bilincidir. Yoksa öbür türlü psikolojin sana ne diyecek? Ya insanlara küfredeceksin, ya insanlardan tamamen ümitsiz hale geleceksin, intikam hissedeceksin, ya da tamamen kendi içine kapanacaksın. Psikolojinin başka ne çareleri var? Hiçbirisi aslında çare değil. Veya insanların üzerinde çalışıp onları kendi ihtiyacın istikametinde dönüştürmeye çalışacaksın, ama kendin için. Halbuki asıl bu değil; asıl çalışma kendindedir, kendi üzerinde çalışacaksın.
Dikkat edin, ilginç bir şeydir: Adem şeytan üzerinde çalışmadı, değil mi? Şeytanı değiştirmeye de çalışmadı, sadece onun etkisine karşı bir farkındalık sahibi oldu. Yoksa "şeytan, beni niye kandırdın, senin yüzünden böyle oldu, sen olmasaydın ben buralara düşmezdim" demedi. Biz çalışıyoruz, biz daha zeki olduğumuzu zannediyoruz, gereksiz yere çalışıyoruz. O ayrı bir şeydir. Bir insan, insani sorumluluğu adına insanlarla da çalışabilir, onlarla pozitif bir etkileşim içine girebilir; fakat bunu kendi mutluluğu için yapmayacak. Kendim için değil; oradaki insanlarla olan ilişkim ve onlar üzerinde çalışmam özünde kendim için değil. Ben kendi mutluluğumu kendi içimde bulma yolculuğunu yapacağım asıl. Tıpkı Hazreti Asiye gibi; onun yolculuğu nereye doğru yapıldı? Yaradan'a doğru. Yoksa Firavun'un üzerinde çalışmadı, "kocam Firavun, işte onu değiştireceğim" diye bir şey yok. Karşındaki insanın belli bir anlayışı olur, veya belli bir iletişim köprüsü olur; pozitif bir nokta yakalarsın, konuşursun, dertleşirsin, paylaşırsın, yoldaşlık yaparsın; bunlar olmayacak şeyler değil. Ama senin mutluluğunun zorunlu yolu o değildir. Yol yukarıya doğrudur, kendi özümüze doğrudur. Onu bulabildiğin zaman zaten hadiseler daha hafif gelmeye başlıyor. Psikolojinle kaldıramadığın şeyi ruhsal idrakinle rahatlıkla kaldırabiliyorsun.
Mesela düşünün, biz iki yüzlü bir insana bile tahammül edemiyoruz. Peygamber, Uhud'da bin kişiye yakın insan var, üç yüzü münafık ve geri dönüyorlar yolun ortasında; çevresindekilerin üçte biri veya dörtte biri münafık, düşünün. Ama hiç bunlar rahatsız olmuyor, üstelik rahatsız olmadığı gibi onlara sonuna kadar hoşgörülü, anlayışlı, merhametli. Neden? Çünkü Rabbi ile yaşıyor özünde. Yoksa "arkadaşlar biz böyle bir Medine şehri kuralım, medeni bir şehir kuralım, mutlu olalım" diye bir şey yok; o kendi içinde Medine'yi kurmuş. Hıristiyanların güzel bir ifadesiyle "sen Tanrı'nın şehrisin" der. Bir metaforu var; onu kurduğun zaman sen oradan mutlu ve huzurlusun. Etrafında iyi insan olur, iyiliğinden örnek alırsın, destek alırsın, onu kendi gelişimin konusunda yardımcı kabul edersin; negatif olanlara da en güzel, en doğru tutumu sergilersin.
Ama bak, peygamber münafıklardan nefret ediyor muydu? Etmiyordu, negativite yok. Psikoloji o kadar dengeli ki peygamberde münafıktan bile nefret duymuyor. Çünkü o nefreti gerektirecek algı yok artık. Bizim psikolojimizde o algı var. Çünkü orada kâmil insanlar, mesela münafık insanı kendi kendini heba eden, kendi kendine zarar veren, kendi kendini mahveden biri olarak görüyor. Onun münafıklığının neticesinde yaşadığı hoşnutsuzluğu, rahatsızlığı hissediyor, ona üzülüyor; orada psikoloji herhangi bir nefret, düşmanlık hissetmiyor. Kendini koruyor, bu ayrı bir şey, ama negatiflik hissetmiyor. Mesela kâmil insanların günahkâr insana bakışı da odur: o kişinin kendi kendine zulmettiğini düşünüyor. Dolayısıyla kendi gördüğü zararı önemsemiyor, çok basit görünüyor ona. Kişi kendi kendini mahvediyor olarak telakki ediliyor kâmil insanın nazarından günahkâr insan. Dolayısıyla, biri sana yalan söylediyse, sana üçkâğıtçılık yaptıysa, sen ne kaybettin? Diyelim ki para; o ne kaybediyor? Varlığını kaybediyor, özünü yitiriyor, özünün farkındalığını yitirmiş, özünden uzaklaşıyor. Şimdi kimin kaybı daha büyük? Onun kaybı. O zaman kendi küçücük kaybına mı odaklanıyor kâmil insan, yoksa karşısındakinin büyük kaybına mı? İşte idrak o yüzden negatif duygu üretmiyor. Ama biz psikolojik düzeyde baktığımız zaman, psikolojimizin yaşadığı, hissettiği rahatsızlık, mahrumiyet o kadar büyük geliyor ki "beni rahatsız etti, beni çok mutsuz etti, üzdü" deyip bütün öfkesini, hıncını, mutsuzluğunu karşısındakine yansıtmaya, karşıdakine ödetmeye çalışıyor.
Rabia Hazretleri'nin evine hırsız giriyor. Hocam, hiçbir şey bulamıyor. Rabia ikram derdinde: "Allah misafir gönderdi" diyor. "Evladım kusura bakma hiçbir şeyim yok, şurada bir abdest al da bari iki rekat namaz kıl" diyor. Şimdi o nereden bakıyor bu duruma? Ruhsal düzeyden bakıyor. Bakıyor adam üç kuruşluk dünya malı için hırsızlık yapıyor; "vay benim malımı çaldın, evime girdin" onun derdinde değil, oradan bakmıyor çünkü. Bakıyor ki bu adam böyle devam ederse içindeki ruhsal hazineden yoksun kalacak, Yaratıcı'nın sonsuz güzelliğinden mahrum kalacak. Ona üzülüyor, "istersen boş gitme, bir namaz kıl" diyor. Oradan bakıyor işte. Yoksa psikolojik düzeyden bakarsan hadiseyi anlamazsın; "Rabia uçmuş" dersin. Ya uçan kimse yok, herkes yerinde duruyor. Biz yerimizde değiliz, biz düşmüşüz; onlar yerlerinde duruyor. Yerinde durduğu için bize acayip geliyor. Halbuki onlar yerlerinde, biz de bir algıyla hayata bakıyoruz. Biz de onların baktığı noktadan bakabilsek — ki o göz bizde de var, o kalp gözüdür, ruhani gözdür — biz de aynı yerden göreceğiz. Yani bizim Rabiatü'l-Adeviyye'den, evliyadan bir farkımız yok. Yine psikolojik zihnin kurduğu böyle çok yaklaşık bir tuzak var orada: "onlar evliya, onlar bir başka" diye. Onlardan bir farkımız yok. Bizim hepimizin içinde bir evliya var. Ruhaniyetimiz itibariyle evliyayız, psikolojimiz itibariyle düşmüşüz.
O zaman ben kendi içimdeki o veliyi bulacağım; o zaman kendimi düşmüş boyutumla tanımlamayacağım. Mesela diyeceğim ki benim bir psikolojim var, diyelim ki psikolojimi tam arındıramadım ama farkındayım onun; diyorum ki benim psikolojimde böyle bir damar var, ama ben ona karşı uyanığım, farkındayım, ona tabi olmuyorum. Ama düşmüş insan ne yapıyor? Kendini o damarla özdeşleştiriyor. Öfke damarıyla, alınganlık damarıyla, küskünlük damarıyla, korku damarıyla özdeşleştiriyor kendini; "çok öfkeliyim", "çok kızdım", "çok kırıldım", "çok alındım" diyor. Halbuki bu yanlış; o benim psikolojimin bakışı, ben niye ona tabi olayım ki? Doğru bir şey olursa onu uygulayabilirim, prensiplere uygun görürsem o istikamette hareket edebilirim, ama psikolojimin negatif damarları varsa ben onlara tabi olmak durumunda değilim; arındıramadım, ama farkındayım.
İşte bunun için insan — düşmüş insan eksikliğini, yanlışlığını, hatasını kendisi gibi savunur, kendisi diye savunur. Düşmüş olduğunun farkında olan insan ise hatalarını, kendini bildiği için savunmaz, aksine kendini savunmak için onları görür. Kendini savunmak aslında kötü bir şey değil, kendini savunmak ruhunu savunmaktır; fakat psikolojik düzeyimiz gene onu alıp indirgiyor, "ben kendimi savunacağım" diyor. Sonra da savunma mekanizmalarımız oluşuyor. Halbuki sen kendini savunduğunda hangi kendini savunuyorsun? Psikolojik kendiliğini savunuyorsun. Halbuki bilen insan özünü kendi kabul eder, özünü savunma adına nefsine avukatlık yapmaz. Biz hem nefsin tuzağına düşüyoruz hem de nefsin avukatlığını yapıyoruz; nefis hem hırsız hem de bize "bana avukatlık yap" diyor. "Yaptıysam yaptım" diyor, "niye böyle konuştum, konuştum ne var, niye kendini savunuyorsun, niye avukatlık yapıyorsun" diye kendimize sorabiliriz. Nefsin arınmasının ilk prensiplerinden biri de budur; Bediüzzaman diyor ki "hatanı, kusurunu avukat gibi savunma." Ben niye hatamı savunayım? Diyeceğim ki: "Ben orada yanlış bir söz kullandım, ben orada aşırı gittim, ben orada psikolojik düzeyime mağlup oldum, kırıcı davrandım, özür dilerim, yanlıştı." Bunu yaptığımda, dediğimde aslında kendimi savunuyorum — gerçek kendimi savunuyorum. Öbür türlü, psikolojik savunmama mağlup olup kendim diye psikolojimi savunduğumda onun tuzağına bir kez daha düşüyorum; bir hücrenin içindeyim, bir hücreye bir hücre daha eklemiş oluyorum.
Kendini Savunma ile Durumu Beyan Etme Arasındaki Fark
Bazı insanlar vardır, yanlış yapar, yanlışını savunur, geri dönmesi daha da zorlaşır. Halbuki niye kendimi savunayım ki? Ben diyorum, kendinizi savunun, ama özünüzü savunun; özünüz anlamında kendinizi savunun. Kendini savunan psikolojisini savunmaz; kendini savunan insan psikolojisini savunmaz, psikolojisini savunan insan kendini bulamaz. Onun için psikolojimiz bize "kendini savun" dediğinde bakacaksın: sen kimsin? Bana kendini savun diyen kim? Psikolojik boyutum mu, özüm mü? Psikolojimse savunmayacağım, savunmama gerek yok. Hele hele hatalarımı zaten hiç savunmayacağım; o hataları savunmak kendimden bir adım daha uzaklaşmak çünkü.
Bu, Hazreti Adem'in örnekliğidir. Bakın dikkat edin, Adem kendini savundu mu orada, hatası karşısında? Ne kendini savundu ne başkasını suçladı, ne şeytanı suçladı. Şeytan şeytanlığını yapıyor, onu ilgilendirir; Adem'i ilgilendiren taraf ne? "Ben hata ettim" dedi. Ve oradaki şeye de dikkat edin: "Ben nefsime zulmettim" diyor — yani kendi varlığıma karşı yanlış yaptım, ve sen merhametli ve şefkatlisin. Bu da şu demektir: ne kadar düşmüş olursan ol, çıkış ve dönüşüm imkânı vardır; zaten senin özün hiçbir zaman düşmez. Orada savunmadı. Mesela biz "biz Kur'an'a inanıyoruz, Adem peygamber" diyoruz; Adem olacaksın, savunmayacaksın. İçinde bir savunma refleksi hissettiğinde bakacaksın: "ben neyi savunuyorum şimdi?" Yanlış bir sözü mü savunuyorum, yanlış bir tutumu mu, yanlış bir duyguyu mu? Ama tabii ki orada psikolojik düzey diyor ki: "savunmazsan saldırırlar, yok ederler, ezerler, ezik olursun" — kendine göre birçok argümanı var.
Dikkat edin, savaşı sonuna kadar devam ettirmek zorunda hissedersiniz psikolojik boyutunuzda; senin bir lafın varsa onun bir lafı var, sonuna kadar götüreceksin onu. Çok enteresan bir ilerleyiş var. Şimdi böyle söyleyince yapılan davranışa çok kuvvetli bir meşrulaştırma giriyor. Ortada bir vaka var, hatadır; yaptığın bir davranış var, hata olduğu da bariz biliniyor, aslında tartışılacak bir taraf yok, ama o hatayı öyle bir meşrulaştırma içerisine giriyorsun ki çok kuvvetli yapıyorsun bunu. Mesela orada insan kendiyle konuşurken bulur kendini, bir bakar orada bir şeyleri meşrulaştırmaya çalışıyordur kendi kendine. İşte orada bunun farkına varacaksın, kendi üzerinde çalışacaksın. Velev ki karşındakinin on hatası var, senin iki hatan var — sen kendi üzerinde çalışacaksın, asıl. Karşıdaki de kendi üzerinde çalışmak için senden yardım talep ederse beraber olabilirsiniz.
O çocuk örneği de öyle. Çocuklarla muhatap olunca, bir davranışla ilgili "niye böyle yaptın" dediğinde hemen basit bir tepkisi var: "ama o bana şöyle yaptı hocam, o bana küfür etti." "Niye vurdun" dediğinde "o bana küfür etti" diyor. Bu onun vurduğunu meşrulaştırmaz normalde, değil mi? Bunu çok iyi biliyoruz ama aynı savunma mekanizması bizde de çok şiddetli işliyor. Bunun bir nedeni de şu: psikolojimiz hep gafil avlanıyor. Bir mesela, biri size küfür etti, ne yapmak lazım? Psikoloji önce durup kalıyor, sonra tepkisel bir davranışta bulunuyor; çünkü buna dair bilinci zayıf veya yok, o yüzden otomatik bir şekilde tepki veriyor ve zannediyor ki o otomatik tepki en doğal tepkidir. Halbuki bizim psikolojimize negatifliklere karşı doğru cevap vermeyi öğretmemiz lazım. Zaten dikkat edin bizim psikolojimizi bozan şey nedir? Çevreden gelen negatifliklerdir; psikolojimizin tölere edemediği, etmekte zorlandığı şeylerdir. Ve edemediği noktalarda otomatik tepkiler verir, bunları da doğal tepkiler olarak kabul eder.
Onun için bizim psikolojik yapımıza negatiflikler karşısında ne yapmanın doğru olduğunun eğitimini vermemiz lazım. İşte o yüzden hakiki insan "rağmen olandır" — çünkü psikoloji rağmen davranamaz. Psikoloji genel olarak en ortalama halinde pozitifliğe pozitif, negatifliğe negatif cevap verir; mekanizma öyle işler normal halde. Bir köpeği okşarsanız yakınlaşır, taş atarsanız havlar; ancak çok eğitimli bir köpek "bu adam bana taş atıyor ama ne kadar hayvan haklarına saygısız, ben yoluma yürüyeyim" demez, o da havlar, otomatik çünkü. Psikolojimiz de böyle bir otomatizmaya sahip, olumluya olumlu, olumsuza olumsuz cevap veriyor; halbuki olgun insan olumsuzluğa en doğru ve en uygun cevabı verebilendir, ve bir kişinin olgunluğu, tekâmülü de negatifliğe en uygun ve en doğru cevabı verebilme kabiliyetiyle ölçülür.
Tabii fiziksel şeyle, adrenalinle, hormonlarla değişmemesi lazım. Ama aslında onları en derinde kontrol eden bilinçtir. Bakın mesela, iki yaşında bir çocuk bize "aptal" dese veya "senden nefret ediyorum" dese, ya da bir tokat atsa, bizim adrenalinimiz, hormonlarımız yükselmiyor. Ama aynı hareketi yetişkin biri yapınca yükseliyor. Niye? Çünkü bunu değerlendirme bilincin farklı; o çocuğu masum kabul ediyorsun, art niyetli görmüyorsun, kötü bir kasıt olmadığını düşünüyorsun. Ama yetişkin sana aynı şeyi yaptığında sende daha farklı bir bilinç işliyor, onu daha farklı değerlendiriyorsun, o yüzden de hormonların, beyin kimyan ona göre işliyor. Çünkü otomatikleşmiş bir sistem oluşuyor bir süre sonra bizde. O yüzden psikoloji, deyim yerindeyse, yavaşlatılarak izlenmesi gereken bir filmdir. Ta ki onu nerelerde durdurabilirsin, nerelerde sapma olduğunu, nerelerde büyük dönüşler olduğunu görebilesin. Böyle ara sıra pause düğmesine basacaksın, filmi durduracaksın, "bunu bir analiz edeyim" diyeceksin. Mesela "orada izzet-i nefis devreye girdi, tamam burada bir pause basayım" diyeceksin. Nedir bu izzet-i nefis denen mevzu, ne kadar makuldür, ne kadar uygundur, ne kadar doğrudur? İşaretlerini not etmek lazım. Her kare üzerinde çalışıp bak "bu serüven bu noktaya geldiğinde dikkat edeceğim" diyeceksin; "içimde böyle bir izzet-i nefis devreye girince duracağım orada, çünkü bu makul bir durum değil, burada bir problem var, bu düşünce veya bu duygu beni yanıltıyor" diyeceksin.
Mesela Hazreti Ali'nin hep anlattığımız o savaş hikâyesi: ne yapıyor aslında? Duruyor, değil mi? Ama onda da hormon vardı, onda da beyin kimyası, damar, sinir vardı; ama öyle farkındalıklı ki psikolojik düzeyinin en küçük bir falsosuna, hatta bir falso ihtimaline karşı orada duruyor. Nasıl bir çalışma yapmış bir düşünün. Aynı şekilde, Hazreti Ömer Efendimiz ile Peygamberimiz yan yana; birisi geliyor bağırıyor, çağırıyor, on beş dakika kadar hiç sesini çıkarmıyor. Cevap verince Peygamberimiz uzaklaşıyor, peşinden gidiyor: "Ya Resulallah niye gittin?" "Sen cevap vermezden önce melekler cevap veriyordu, sen cevap verince şeytan devreye giriyor." İşte Hz. Ebu Bekir ile ilgili bir hadise olarak geçer metinlerde: Hz. Ebu Bekir o anda tam bir farkındalık içinde karşısındakini dinliyor; karşısındaki yanlış konuşuyor, belki hakaret ediyor, belki yalan söylüyor, ama Hz. Ebu Bekir tam bir farkındalık ve sükûnetle dinliyor ve orada kendini savunma ihtiyacı hissetmiyor. Ne zaman ki kendini savunma ihtiyacı hissetti, o zaman melekler senden ayrıldı deniyor. Demek ki psikolojinin kendini savunma refleksi meleki bir şey değildir, rahmani ve ruhani bir şey değildir.
Şimdi bir durumu ifade etmekle kendini savunmak farklıdır. "Ben o değildim, sen yanlış anladın" gibi bir şey söylediğinde bu, kendini savunmacı bir şekilde de söylenebilir, savunma hissi içinde. Burada şunu ayırt etmek lazım: bazıları diyebilir ki "biri bizim hakkımızda yalan yanlış bir şey söylüyor, hiç düzeltmeyeceğiz mi, hiçbir şey demeyeceğiz mi?" Hayır, diyebilirsin; fakat kendini savunma psikolojisiyle söylemek ayrıdır, bir durumu beyan etmek ayrıdır. Kelimeleri aynı kullanabilirsin, fakat hâlin ayrıdır, kendini savunma hissi ayrıdır. Aynı evde bir sene falan kaldığım biri vardı; bir gün bana dedi ki "sen benim yemeğime AIDS mikrobu koydun, beni kıskanıyorsun, öldürmek istiyorsun" dedi. Ben de baktım öyle bir şey yapmadım. Dedim: "Abi ben öyle bir şey yapmadım, ama sen öyle düşünüyorsan buna da benim diyebileceğim bir şey yok." Orada kendimi savunmadım, ama o da fantastik olmuştu, daha gerçeğe yakın bir şey oldu; tamamen böyle gelişti hadise. O zaman demek ki iyi halimdeydim, savunmadım; öyle bir savunma arzusu, ihtiyacı duymadım. Bu ben veya sen meselesi değil; aslında hepimizde böyle bir imkân var, fakat psikolojimizin böyle bir imkânı yok. Ruhsal boyutumuzun böyle bir imkânı var. Onun için kendini savunmak ayrıdır, durumu beyan etmek ayrıdır. Kendini savunmanın söylediğin şeylerin hepsi doğru olsun, kendini savunma refleksi yine yanlış bir şeydir; o da karşı tarafta başka bir tepki, inanmama gibi bir tepki doğurur. Çünkü onun savunma mekanizmasını tahrik ediyorsun aslında, bir sonuç çıkmıyor, yorucu bir şey. Dolayısıyla, gerektiği zamanda, şekilde, ölçüde durumunu beyan etmek ayrıdır, kendini savunmak ayrıdır. Psikoloji kendini savunur, ruhsal boyut durumu beyan eder. Fark bu.
Nefsin Kendini Savunma Mekanizması ve Özdeşleşme
Dervişler, tarikat ehli, şeriat ehli, birisi tokat atıyor, farklarını sorduğunuzda... bir tanesi bakmıyor bile hocam, oradaki o fark belki bununla yakın bir örnek. Aslında gelişim süreçleri açısından, bir anlamda tekâmül etme süreci açısından baktığımızda, insan bir süre ne kendini savunmalı ne de hayati olmadığı müddetçe durumunu beyan etmeli; bir süre "ey nefsim, sen kendini hiçbir şekilde savunmayacaksın" demeli. Bir süre onu gözlemlemek için: niye savunuyor, nerede çok savunuyor? Çünkü dikkat edin, nerede kendinizi çok savunuyorsanız, o konuda bir özdeşleşmeniz ve aşırı bir odaklanmanız vardır. Mesela diyelim ki siz cömert olduğunuzu düşünüyorsunuz ve birisi "sen çok cimrisin" diyor. Siz diyorsunuz ki "ben mi? Ben ha? Üstelik bunu bana diyorsun, başkasına diyorsun." Neden? Çünkü aslında senin en çok özdeşleştiğin nokta orasıdır. Onu kendi benliğin olarak görüyorsun; halbuki oradaki cömertlik ilahi bir lütuftur, Allah'ın bir nimetidir, Allah sayesinde sen cömertsin. Ama orada nefis sahipleniyor, "ben cömertim" diyor, ve onunla o kadar özdeşleşmiş ki orası onun en temel noktası; sen oraya bir taarruzda bulunduğun zaman hemen bütün savunma sistemi devreye giriyor, karşısındakini bombalıyor.
Halbuki orada dur de ki: "Allah'a şükür, Rabbim beni cömert kıldı, onun sayesinde cömert davranıyorum, ama karşımdaki insan bu durumu görmüyor, zaten özünde bunu gerçekleştiren ben değilim, bu Allah'ın lütfu sayesindedir; ama karşımdaki görmüyor, olabilir, görmeyebilir." Hatta "bunu nereden çıkardın, biraz bana anlat ki ben farkında değilim, belki sen fark ediyorsun" dediğinde karşındaki herhalde devam ettirmez o suçlamayı, en azından açar. Ama sen bana "nankör" diye başlarsan, artık ipin ucu kaçar; kim neyi demiş, kim neyi suçlamış, bütün film artık karmakarışık hale gelir. Halbuki orada "sen çok bencil birisin, öyle olduğumu düşünmüyorum ama bunu biraz aç, ne tür bencilliğim var" diye sorabilirsin. "Seni böyle düşündüren şeyi anlamak istiyorum" diyerek, hakikaten anlamak için sorarsın. Bu hem karşındakinin saldırı konumunu bırakır — çünkü karşındaki anlamaya çalıştığını görür, demek ki farkında değilmiş, anlatayım, daha ölçülü anlatacaktır, belki büsbütün yanılıyordur. Ama sen kendini savunmaya geçtin mi o daha da büyütecektir; çünkü kabul ettirecek, gereksiz yere sana bir kavga verecek. Hepsi o nefsin kendini savunma refleksi. O yüzden nefsin kendini savunması bütünüyle yanlış ve gereksiz bir şeydir; aslında bir yüktür, insana bir yüktür.
Bu, kayıtsızlıkla, umursamamazlıkla, "sen bana ne dersen de umurumda değil, cevap bile vermiyorum" demekle karıştırılmamalı. Karşındaki insanı en yanlış, en abartılı eleştiri dahi olsa tam bir dikkatle dinlemek, hatta merak edeceksin: "Nasıl böyle görüyor? Allah Allah, ne kadar ilginç bir şey" diyeceksin, o merakla bakacaksın: nasıl böyle görüyor acaba? Mesela ben üç dört gündür gribim, içtiğim şeyin tadını alamıyorum, ama alamadığımı fark etmeyip "bu çayın, bu yemeğin tadı yok" desem, bak yanılmış oluyorum; karşımdaki insan da benimle kavga etse, halbuki anlaması lazım — acaba niye bu yemeğin tadı yok, bu insan niye tat alamıyor, grip mi? Bak ne yaptın, savunmadın. Yoksa "bu yemeğin tadı yoksa dünyada hiçbir yemeğin tadı yok" diye başlarsın tartışmaya; gereksiz ve boş bir şey. Halbuki sana ne kadar yanlış da gelse onu anlamaya çalış, o nereden bakıyor, nasıl bir düşünce, bakış açısı, anlayışa sahip? Ondan sonra eğer fark ettirebiliyorsan veya izah edebiliyorsan etmeye çalışırsın, veya kendi konumunu beyan edersin. O zaman doğru bir iletişim zemini oluşur.
Daha da hocam, çirkin durum şu: birisi bir eksiği, bir kusuru söylediğinde otomatikman savunma saldırı şeklinde çıkıyor, hemen sen de karşıdakinin kusurunu görüyorsun; nasıl gördüysen hepsi böyle takır takır çıkıyor. İşte orada savunma bir basamak daha artarak saldırıya geçebiliyor. Ve dedik gibi, psikolojik aygıt o kadar negatife odaklı ki, aslında bir insana dair negatif duygu hissettiğimiz anda sadece olumsuzluklar gelir, olumlu bir şey gelmez. Ne kadar tek taraflı bir psikolojik aygıtımız var aynı zamanda. O zaman mesela ne yapacaksın? "Burada dur düğmesine bastın; demek ki benim bir psikolojik aygıtım var, bunun şöyle bir özelliği var: birisi hakkında olumsuz düşündüğüm zaman veya olumsuz bir duygu hissettiğim zaman onunla ilgili sadece olumsuz şeyler geçiyor" diyeceksin. O zaman ben bir insan hakkında olumsuz duygu ve düşünüşe sahip olduğum anda psikolojik olarak duracağım ve onun olumlu özelliklerini hatırlamaya çalışacağım demem lazım. Ta ki o psikolojik boyutumun dengesizliğini dengeleyebileyim, bizzat düşüneceğim: bu insanın olumlu en küçük neyi var, onları bulmaya, hatırlamaya çalışacağım. Ondan sonra ikisini beraber yan yana koyacağım; o zaman hiç olmazsa nispeten daha dengeli ve objektif davranmış olurum. Ama şunu bileceğim: psikolojik düzeyde negatif olduğunda her şey negatif işliyor. O zaman burada uyanık olacağım; negatif düşünce negatif duyguları, negatif duygu negatif düşünceleri, bunlar negatif olayları bana hemen yansıtıyor ve getiriyor; bütün psikolojik merkezlerim negatif çalışıyor.
O zaman kişi şunu bilecek: negatif çalıştığın zaman, negatif bir davranış, negatif bir düşünce, negatif bir duygu hissettiğin zaman orada duracaksın; çünkü bu senin en sübjektif, en yanlış adım atabileceğin bir nokta, burada alarm yanacak, sınırlı algın tamamen negatif. Diyelim ki sizin kütüphanenizde kırmızı ve mavi klasörler var; "kırmızı" deyince gözünüz sadece kırmızı klasörleri görüyor, hiçbir mavi klasör görmüyor, sanki öyle bir mekanizma yokmuş gibi, sadece kırmızıları seçiyor. Bu bilinçli işletilirse doğru bir şey; fakat bizde bilinçli işletilmiyor. Ben "kırmızı" dendiğinde kütüphanedeki kırmızı klasörleri çıkarayım derim, ama mavi klasörler olduğunu da biliyorum. Ama psikolojimiz kırmızı klasör deyince sadece kırmızı klasörleri görüyor ve başka klasör olmadığını zannediyor, hiç mavi klasör görmüyor — ve maalesef psikolojimiz terbiye edilmediği müddetçe böyle çalışıyor. Onun için insan psikolojisine karşı uyanık olmalıdır. Herkes uyanık olmaktan, kendini korumaktan bahsediyor; kime karşı uyanık olacaksın, kime karşı kendini koruyacaksın? Niçin bize "senin en büyük düşmanın nefsindir" denilmiş? Sen kimsin orada? Demek ki bir psikolojin var, ve senin en büyük muhalifin, karşıtın, psikolojindir — terbiye edilmediği müddetçe, dengelenmediği müddetçe.
Peki, genel alarmı bastık, durduk, negatifler başladı, "burada arıza yapıyorum" dedik, alarm düğmesine bastık, dur dedik. Negatifler devam ediyor, orada gerilimler başlıyor. Üç dakika, beş dakika idare ettik durumu; orada aslında şu var: o negatif durumla, algıyı değiştirip pozitife dönüp, "bu adam ne diyor" deyip onu nefsani almamak. Savunmaya geçmeden, nefsani almadan nötr bir şekilde dinleyebilmek — bunu nasıl yapacağız? İşte bu noktada muhataplarımıza dair doğru bir düşünceye sahip olmamız gerekir. Bu insan şu anda tam farkındalıklı değil, tam objektif değil; dolayısıyla benim burada meseleyi kendime dair, bana kasıtlı, art niyetli olarak algılamamam lazım. Onu kendimmiş gibi düşünüp, "ben öyle bir durumda olsam nasıl muamele edilmesini isterdim, nasıl dinlenmek isterdim, nasıl karşılık verilmesini isterdim" diye düşünerek o konuda daha dengeli bir tavır sergileyebiliriz.
Tabii insan biraz tembel bir tabiata sahip; psikolojisinin üzerinde düşünüp çalışmıyor, "sonra çalışırız, bu olay geçti, sonra çalışırım" diyoruz. Halbuki bir olay yaşadın, onu bir film gibi seyret, üzerinde çalış — ama karşındakinin açığını bulmak için, ona karşı daha güçlü savunma ve saldırı yapmak için değil. Bir olay yaşadın bir arkadaşınla, bir dostunla, eşinle, iş yerinde — burada ne var aslında? Benim psikolojim ve muhatabımın psikolojisi. Peki ben bu durumda neyi fark etmedim, neyi yaptım ve neyi yapsam daha doğru olurdu? Sırf bunu düşünsek bile bizi az çok değiştirir; ama ağırlıklı olarak bunu kendim üzerinde çalışmak için düşüneceğim, yoksa karşımdakini değiştirmek, ezmek, ona karşı daha güçlü bir ego üretmek için değil. Biz dikkat edin düşünürsek negatif bir şekilde düşünürüz; halbuki kendimiz üzerinde düşünmek için bunu yapacağız. Mesela ben onu şu psikolojik halde dinledim, başka türlü nasıl dinleyebilirdim? Şu duyguyu, şu düşünceyi tecrübe ettim olayın şu aşamasında; peki o duygu, o düşünce doğru muydu, başka ne türlü düşünebilirdim, başka ne türlü bakabilirdim, ne hissedebilirdim diye olayı çalışmak gerekir.
Aslında bizim psikolojik dönüşümümüz için en temel şeylerden biri budur: olayı çalışmak. Ama burada olayı çalışmak, geriye dönüp hadiseyi gerçekleşmemiş hale getirmek maksadıyla "keşke" demek değildir. Olay olmuş, bitmiş; artık "keşke" demiyorum, geriye döndürmüyorum. Olay olmuş; bu olayda benim ve muhatabımın aynı zamanda bir psikolojik fotoğrafı var, ben o psikolojik fotoğrafın üzerinde çalışacağım. Nasıl biz bazen bir fotoğraf çektiririz, sonra bakarız, "aa" deriz, "elbisemi düzeltmemişim" veya "gözüm kapalı çıkmış" deriz, inceleriz — aynı şekilde kişi psikolojik fotoğrafını incelemeli, "bir daha fotoğraf çektirirsem üstümü başımı düzelteceğim, gözümü kırpmayacağım" demeli. Bunu kişi yaptığı zaman değişime doğru bir adım atar. Zaten olay üzerinde çalışmayınca hep kısa döngü içerisinde kalıyor, hep aynı hataları tekrarlıyor. Ama olay üzerinde çalışmak bir geviş getirme gibi de değildir; bazı insanlar sürekli geçmişteki olayları düşünürler ama olayın üzerinde çalışmazlar, kafalarında dönüp durur, "o niye böyle yaptı" diye. Bahsettiğimiz bu değil. Bahsettiğimiz, o olayın içinde kendi psikolojik haritanı çıkarmak ve onun üzerinde analiz yapmaktır. Eyvallah.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): (Bakara Suresi: 37) — Hz. Adem'in düşüşü ve Rabbinden kelimeler alması anlatılırken anılıyor. --- ---