Psikolojik Benlik ve Öz Varlık Farkı

Kısa Özet

Bu sohbette insanın psikolojik benlik düzeyinden öz varlık düzeyine geçişi ele alınıyor; egonun tepkisel, kutupsal ve korku/arzu temelli yapısına karşılık özün şartsız, sınırsız ve nedensiz doğası anlatılıyor. Özgürlük, iyilik yapmanın gerçek saiki, hakiki sevgi, farkındalık, geçmiş-gelecek kıskacından kurtulma gibi konular; Hz. İsa, Hz. Yakup, Bediüzzaman ve Nasreddin Hoca'dan örneklerle işleniyor. Sohbet, egoyla mücadelede sabır, hoşgörü ve şefkatin önemine değinerek sona eriyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Psikolojik benlik tepkisel ve kutupsal düşünür; öz varlık ise hayata karşı uyumlu ve şartsız bir cevap verir.
  • Gerçek özgürlük "özün gürleşmesi"dir (İsmet Özel); egonun özgürlüğü arzulara odaklı sahte bir özgürlüktür.
  • İyilik ve sevgi, bir nedene veya karşılığa bağlı olmadan, doğası gereği yapıldığında gerçek anlamını kazanır.

Psikolojik Benlik ile Öz Varlık Arasındaki Fark

Geçen hafta da üzerinde konuştuğumuz konu, insanın psikolojik benlik düzeyinden öz varlık düzeyine geçebilmesi ve psikolojik benlik düzeyinin öz varlığa hizmet eder hale gelebilmesiydi. İnsanoğlunun en temel hikâyesi bu. O kutsal kitaplarda da anlatılan insanın cennetten düşüşü aslında bununla bağlantılı bir şey. Yani semavi, sonsuz olan bir varoluş düzeyinden arzi, maddi, üç boyutlu düzeye düşmek gibi bir durum. Dolayısıyla da burada insan kendi varlığının asli zeminini yitiriyor, bu hepimizin yaşadığı bir şey. Sonra da o asli zeminin kabuğu olan psikolojik benlik ve o psikolojik benliğin algı düzeyine odaklanıyor, onunla hayatını devam ettiriyor. O yüzden kişi yeniden o asli varoluş düzeyini tekrar hatırlamalıdır. Onu hatırlarsa o zaman varoluş ve hayat yerli yerine oturmuş olur. Bize en büyük zorluğu ve sıkıntıyı çıkaran şey bu psikolojik benliğimizdir. Hayatın bütün sıkıntıları, problemleri ondan kaynaklanır.

Geçen hafta da kısmen üzerinde konuştuğumuz ayrıştırmalar vardı. Mesela ne demiştik? İşte öz varlığımız hayata karşı uyumlu bir cevap verir. Ama psikolojik benliğimiz tepkisel ve otomatik reaksiyon verir. Öz varlığımız kendini güven ve emniyette hisseder, çünkü bizatihi güvenin ve emniyetin kendisidir. Ama psikolojik benliğimiz bir şeyler oluşunca güven duyar, bir şeyler oluşunca da kendini güvensiz hisseder. Mesela bilinmezlik, güvensizlik oluşturur. Neden? Çünkü psikolojik benlik bilmek ister, ne olacağını bilmek ister, belirsizlik olmasın ister. Veya arzu etmediği bir şey meydana geldiğinde hemen sistem karmaşık bir durum olduğunu düşünür ve kaygıya kapılır. Süregiden bir yapı, bir düzen, bir sistem ufak bir sapma oluşturduğunda psikolojik benlik ne oluyor? Ve psikolojik benlik bu noktada neyi düşünür? Meydana gelecek olan durum benim arzu ettiğim bir durum mu, arzu etmediğim bir durum mu? Hoşlanacağım bir durum mu, hoşlanmayacağım bir durum mu? Beni rahatlatacak bir durum mu, beni rahatsız edecek bir durum mu? Psikolojik benlik hayat boyu her zaman ikilemli düşünür, kutupsal düşünür. Başka bir düşünme tarzı yok, her şeye dair böyle bir algısı var.

Dolayısıyla bizim için temel problem, o güvensizliği kim yaşıyor sorusunu sorabilmemizdir. Mesela "kendimi güvensiz bir halde hissediyorum" dediğimizde, bunu diyen ben nedir, kimdir? Bu soruyu sorduğumuz zaman çalışabiliriz. Yoksa onun sorularına sürekli cevap bulmak veya sürekli psikolojik benliği tatmin etmek mümkün değildir. Onun için Hz. İsa der ki, hem Tanrı'ya hem Dünya'ya hizmet edemezsiniz; veya hem Tanrı'ya hem kendinize kulluk edemezsiniz. İkisinden biri mutlaka öne çıkacak ve diğerini alt edecektir. Eğer benim istek ve arzularım öndeyse, Tanrı'nın planı ve hikmeti ikinci plana düşecektir. "Tanrı niye benim istediklerimi yerine getirmiyor" diyeceğim. Neden? Çünkü orada merkezde olan benim psikolojik benliğimdir.

Din, Özgürlük ve Nefsin Sınırları

Burada dini de, işte bu anlamda, din nedir diye soracak olursak: din, insanı psikolojik benlikten ruhsal öz varlığına çağıran bir sistemdir. Yoksa psikolojik benliği tatmin etmek için var olan bir sistem değildir. Öz esnek ve uyumludur ama psikolojik benlik uyumsuzdur ve tekrarlayan kalıplar hâlinde hareket eder. Özümüz özgürdür ama psikolojik benliğimiz arzularına odaklı sahte bir özgürlük arayışındadır.

Mesela benim canım böyle istiyor diyor değil mi? Mesela benlik... o nedir, değil mi, o nedir? Ama bu soruyu sormadığınız zaman o diyecek ki özgür olmak istiyorum. Özgürlük nedir psikolojik benlik için? Kendi arzu, ihtiyaç ve beklentilerinin gerçekleşmesidir. Kendi psikolojik düzeyinin algısına göre istediğini yapabilmesidir. Bu gerçek bir özgürlük müdür veya bu neyin özgürlüğüdür? İnsan bu soruyu sormadı mı yanlış bir özgürlük arayışının tuzağına düşer. Yani özgür olmak istiyorum, peki özgür olmak isteyen nedir? Kimdir? Ve bu gerçekten özgür olmaya layık mıdır? Veyahut da bu benliğin özgürlüğünün anlamı nedir, hedefi nedir, sonucu nedir? Bu soruyu insan sormazsa o benliğin, psikolojik benliğin özgürlük tuzağının içine düşer.

Hani biz bazen şunu zaman zaman hatırlatmak isteriz. Mesela işte şunu yapmak istiyorum, niye? İçimden öyle geliyor. Ben diyorum ki peki bu içine nereden geliyor? Yani içine gelen bu şey nereden geliyor? Bunun kaynağı ne? Bunun kaynağı öz mü, psikolojik benlik mi? Çünkü psikolojik benlik de içinde. Dolayısıyla "içinden öyle geliyor" bu doğru, ama içine nereden geliyor? Özünden mi, psikolojik benliğinden mi? Eğer bu ayrımı yapmazsan psikolojik benliğin her zaman tuzağını yaşarsın. Dünyada her türlü şeyi yapanların motivasyonu içlerinden gelen bir şeydir. Yani içinden gelir bir adamı öldürürsün, içinden gelir bir adamı döversin, içinden gelir bir adama küfredersin, içinden gelir ağzına geleni sayarsın. Bunlar nereden geliyor? Hepsi içeride, içinden geliyor. Yani içinden gelmesi meşruiyet taşımasını sağlamıyor. Biz kademe daha derine gidip "içine nereden geliyor?" diye sorarız. Yani içine gelen bu şeyin kaynağı nedir? İşte o bir benliktir. O benlik de psikolojik benliktir. Ve o benlik objektif ve nesnel oluncaya kadar kontrol edilmelidir. Ve Kur'an'ın ifadesiyle onun hevasına kapılınmamalıdır. Çünkü o dengelenmek ve düzenlenmek üzere yaratılmıştır. Onu dengelemediğinde ve düzenlemediğinde o sınırı belirsiz bir şekilde davranır. Neye göre? Tetiklenmelerine göre.

Sen mesela çocuğa ufaklığından itibaren ekmeğin üzerine çikolata sürersin. O bakar, lezzetli. Bir daha, bir daha, bir daha... sonra obez olur. Neden? Çünkü ne kadar yiyeceğini ve hangi ölçüde yiyeceğini tartacak, ölçecek bir mekanizma yok çünkü. Neye odaklı orada benlik? Lezzet alıyorum, o şuna gidiyor: o zaman devam et, yiyebildiğin kadar ye. Yani şuna geliyoruz: psikolojik benliğin sınırları yoktur. Var olan sınırlar ya korkuyla belirlenmiştir ya da arzularla belirlenmiştir. Yani mesela kişi haz aldığı şeye yönelir, haz almadığı şeye uzak durur. Bu neyle konulmuş bir sınırdır? Haz ilkesiyle konulmuş bir sınırdır. Veya korku üzerinden sınır koyar ego kendine. Şunu yapmıyor çünkü tehlikeli, çünkü ona zararı gelecek. Dolayısıyla egonun koyduğu sınır da objektif değildir, ulaştığı noktalar da objektif değildir, oradaki belirlenen sınır objektif bir sınır değildir. Niçin bütün kutsal kitaplar işte "nefsinizden sakının" veya "nefsinizi terbiye edin" veya "nefsinize uymayın" der, değil mi? Ama mesela modern zihniyet ne yapıyor, bunun tam tersini: ne istiyorsanız onu yapın, değil mi? Tam birbirine zıt gibi görünen iki şey.

Peki Allah yarattığı bir şeye niye deyim yerindeyse sınır koyuyor gibi görünüyor değil mi? Hatta insan şey der bazen: ya o zaman böyle yaratmasaydı kardeşim, değil mi yani? O zaman böyle yaratmasaydı. Burada anlaşılmayan şey şu: psikolojik benlik yaratılmıştır, bizatihi kendisinin içinde sınır yoktur. Bu sınır daha yüksek bir bilinç tarafından konur. O da özdür, ruhtur, ilahi bilgidir. Yapısı budur. Yani bir at ve onun binicisi gibi. Bir araba ve onun şoförü gibi. Bir çoban ve koyun gibi. Yani psikolojik benlik faydalanılmak ve yönetilmek üzere programlanmıştır. Kendi haline bırakıldığında sübjektif bir tutum takınmak zorundadır, ölçüsü yoktur çünkü. Yani bizatihi objektif bir ölçü konmamıştır.

O yüzden mesela ne deniyor? Özgürlüğün sınırı nedir? İşte başkasının özgürlüğünün sınırıdır, değil mi? Modern şey budur, geldiği en modern yorum budur. İşte benim özgürlüğüm, başkasının özgürlüğünün bir yerinde... yani psikolojik düzeyde özgürlüğümüz, başkasının ego özgürlüğünün olduğu yerde biter. Dolayısıyla burada, dikkat ederseniz, objektif bir özgürlük tanımı ve kavramı yoktur. Yani benim öz varlığımdan kaynaklanan bir özgürlük kavramı yok burada. Başkasına zarar vermedikçe ne istersen yapabilirsin, değil mi, özgürlük? Ama bu gerçek özgürlük müdür? Değil. Bu psikolojik benliğin özgürlük felsefesidir.

O yüzden şunu hiçbir zaman unutmamak lazım: psikolojik benliğin her şeyi öz varlığın her şeyinden bambaşkadır. Yani yapısal olarak çok farklıdırlar. Tıpkı ay ve güneş gibi. Hani güneşin ışığı kendindendir, ısısı kendindendir, enerjisi kendindendir, hareketi kendindendir, değil mi? Ama mesela ayın veya gezegenlerin kendilerinden değildir. İşte bunun gibi, psikolojik benlik ne olduğunu kavradığında sorun çözülür. Ama ne olduğu görülmediğinde, fark edilmediğinde orada sorunlar başlar.

Dolayısıyla mesela özgürlük... özgürlük bir sorundur değil mi, dünyada bir sorundur. İnsanoğlu için bir sorundur, her bir insanın kendisi için bir sorundur. İnsanlar özgür olmak istiyor. Bazıları da mesela bazen özgürlükten korkanlar da var. Bakın orada da aslında özgürlüklerine sınır koyanların temel referansı korkularıdır, yoksa objektif bir bilinç değil. Gerçek özgürlük, objektif bir bilincin kendi varoluşunu ifade etme biçimidir. İsmet Özel'in güzel bir kelime oyunu ile ifade edersek, özgürlük özün gürleşmesidir diyor. Özünün tezahür etmesidir, özünün açığa çıkmasıdır. Yoksa psikolojik benliğin özgürlüğü gibi "ne istersem yaparım" değil. Peki şunu sormalı: ne istediğini ne belirliyor, değil mi? Diyelim ki eğer özgürlük ne istediğimi yapmaksa, ne istediğimi belirleyen nedir, orada özgür müsün? Mesela çok bağımlı olduğun bir yiyeceği yememek konusunda özgür müsün? Değilsin. Dolayısıyla ne istediğini belirleyen objektif bir bilinç var mı yok mu? Eğer yoksa sen o zaman gerçek anlamda özgür değilsin. Dolayısıyla psikolojik benliğin özgürlüğü nedir? Ego arzularına odaklı sahte bir özgürlüktür.

Ebedi Şimdilik

Bireysel anlamdaki psikolojik benlik ise geçmiş ana veya geleceğe dair beklentiler içinde yaşar. Burada şunu ayırmak lazım. Şimdi böyle çok fazla çıkmış, böyle "şimdiyi yaşamak", "şimdide olmak" falan. Şimdide olmak, zaman çizelgesindeki şu anda olmak değildir. Kadim öğretilerdeki "şimdide olmak", ebedi şimdilikte olmaktır. Onun geçmişi geleceği yoktur. O bütün zamanları ve zamansızlığı kapsayan bir şeydir. Yoksa zamanın herhangi bir diliminde olmaklığı ifade etmez. Şimdide olmak... evet, sonsuz şimdi, ebedi şimdilik...

Hocam, nefes terapilerinde de "şimdide kal" diye ifade edilen şimdilik de, ebedi şimdiliktir. İngilizce'de "eternal present" diyorlar. Yani ebedi, sonsuz şimdiliktir o. Yani zaman çizelgesinin geçmiş ve geleceği arasındaki nokta değildir. Temelde de aslında o zaman üstü bir şeydir, zaman üstü bir düzeydedir. Bir bilge, bir ermiş... işte o "şimdi" dedikleri odur yani. Yani onun geçmişi geleceği yoktur. O şimdiliğin herhangi bir geçmiş veya gelecekle bir ilgisi yoktur.

Hatta mesela bazı kutsal kitaplarda geçen, mesela işte "başlangıçta" diye çevrilen bazı kelimeler vardır. Onu "ebedi şimdilik" diye çevirmenin daha doğru olduğu söyleniyor. Yani işte "başlangıçta Tanrı vardı", "başlangıçta şu vardı" derken, zaten başlangıçta vardı, şimdi biraz daha değişik, veyahut da "başlangıçta vardı" bir başlangıç var, böyle bir şey değil. Ebedi şimdilik de böyleydi. Ve zaman ötesi ve üstü olarak da böyledir, bu manasındadır.

Dolayısıyla ebedi şimdilikte olmak için değişmeyen, zamana bağlı olmayan varlığınızı hatırlamanız gerekir. Onu hatırlarsanız ebedi şimdilikte olursunuz. Psikolojik benlik ve bedensel varoluşumuz ebedi şimdilikte olamaz, onun yapısı ve mahiyeti icabı, onun alanı zaman ve mekân boyutlarıyla sınırlıdır.

Yani genetik konularını hatırlamak gibi bir şey mi? Genetiği aşan bir şey bu. Yaratılmamış öz doğamızı hatırlamak. Yani insanın dini metinlerde Allah'ın üflediği ruh olarak tanımlanan, öz varlık olarak tanımlanan o varlığını hissetmesi. Bunun ne genetiği var, ne zamanı var, ne şeyi var. Yaratılmış bir şey de değil. Bu, bu şekilde kavrandığı zaman her şey yerli yerine o zaman oturabilir. Yoksa böyle bugünlerde almış başını gitmiş, "şimdide ol, şimdide ol, şu anda ol" falan, bu değil yani. Bu göreceli bir gerçekliktir. Büyük oranda da doğrudur ama kadim öğretilerin anlattığı asıl mesele bu değildir. Bu hali deneyimleyen insanlar, zamanın o düzeyde söz konusu olmadığını tecrübe ederler. Ve hakikaten orada bu şeyler yoktur, zaman kavramı yoktur.

Şimdi psikolojik benlik düzeyinde ne meydana geliyor? Kişi geçmiş anıların içine gidiyor, onlara gömülüyor. Ve gelecek konusunda beklentiler... mesela ne oldu, niye şöyle oldu, niye böyle oldu, böyle olmasaydı, keşke şöyle bir şey olsaydı diye, hep gelecek konusunda da...

Geçmiş ile Gelecek Arasında Sıkışmak ve Gerçek Varoluşçuluk

Şöyle bir şey olmasını temenni ediyorum, şöyle bir şey olmamasını istiyorum gibi, geçmişin ve geleceğin arasında sıkışır psikolojik benlik. Veya şöyle diyelim, psikolojik benlik bizi bu arada sıkıştırıyor. Ve kişi kendi varoluşunu doğumu ile ölümü arasına ister istemez sıkıştırmış oluyor. Halbuki sen öyle bir varlıksın ki, geçmişte yaşadığın şeyler senin varlığını arttırıp eksiltmediği gibi, gelecekte yaşayacağın şeyler de senin öz varlığını ne arttırır ne eksiltir. Gerçek varoluşçuluk da aslında budur. Yoksa modern Batı'nın empoze ettiği varoluşçuluk, psikolojik benliğin varoluşçuluk zeminidir. Gerçek varoluşçular, hakiki anlamda varoluşçular aslında ermişlerdir. Onlar gerçek varoluşun farkındadırlar. Modernizm onun yerine hangi zemini ikame etmek durumunda kalmış? Psikolojik benliğin varoluş zeminini ikame etmek zorunda kalmış.

Halbuki psikolojik benlik düzeyinde sen birçok şey yaşarsın, bazı şeyleri yaşamazsın; bazı şeyler istediğin gibi olur, bazı şeyler istemediğin gibi olur. Bu senin gerçek varlığını etkilemez. Bu yüzden de hiçbir zaman yaşayamadığın şeylerden dolayı mahrumiyet hissetmezsin, olumsuz bir olaydan dolayı kederlenmezsin, acı çekmezsin, hüzünlenmezsin. Geleceğe dair de o anlamda kaygılar meydana gelmez. Bütün bu tuzaklar psikolojik benlik tarafından oluşur ve oluşturulur.

O yüzden biz deyim yerindeyse bir metafor kullanırız bu konuda. Diyor ki: biz psikolojik benliğimize düştüğümüz zaman birçok boşluk ortaya çıktı, birçok boşluk oluştu. Mesela güvensizlik boşluğu, kendini anlamlandırma boşluğu, kendini gösterebilme boşluğu, ilgi ve değer görme boşluğu gibi. Maslow'un "ihtiyaçlar hiyerarşisi" dediği veya bizim çoğunlukla "insan şunları ister, insan şunları arar" dediğimiz şeyler oluyor. Aslında bunlar ne? Psikolojik benlik düzeyine düştüğümüzde oluşan boşluklar.

Benlikteki Boşluklar ve Doğası Gereği Yapmak

Psikolojik benliğimizde oluşan bu boşlukları ne yapıyoruz? Kapamaya çalışıyoruz, doldurmaya çalışıyoruz. Mesela "kendimi ispat etmem lazım." Neden? Çünkü kendini ispat edememe boşluğu oluşmuş psikolojik benlikte. Kendini gösterme, ilgi ve sevgi görme boşluğu oluşmuş. Ve ne yapıyor psikolojik benlik bu sefer? O boşluğu doldurmaya çalışıyor; nesnelerle, ilişkilerle, olaylarla, başarılarla vs. ile. İşte bu, insanın yanlış bir sürecidir. Yani bu metodoloji, bu anlayış, bu tutum prensip olarak yanlıştır. Yani biz hayatta yaşarken özgür değiliz. Mesela niye yapıyorsun bir şeyi? Doğanın gereği olarak mı yapıyorsun, psikolojik benliğin bir boşluğu doldurma arzusuyla mı yapıyorsun?

Mesela bir arı bal yapar. Niye yapar? Kendini ispat etmek için mi yapar? İnsanlara kendini beğendirmek için mi yapar? Duası bu. Hani Kur'an'da deniyor ya: Allah ona vahyetmiştir ve o çiçeklerden özleri toplar ve bal yapar. İşte öz böyle bir şeydir. Yoksa arı bir şey için bal yapmaz yani. "İşte dünyanın en şifalı gıdasını ben yapacağım, ağaçları ben aşılayacağım, dolayısıyla biyolojik hayat devam edecek" demez. Oluyor öyle şeyler de, ama o bunun için yapmıyor. Bakın aradaki fark o. Yani doğası gereği bir şey yapmakla ego motivasyonuyla bir şey yapmak arasında çok büyük fark var.

Yani mesela iyilik... insan niye iyilik yapar? Doğası gereği. Buna başka bir cevap verdiğin zaman psikolojik benlikle cevap veriyorsun demektir. Niye iyilik yapar? "Kendimi daha iyi hissediyorum." Kim kendini daha iyi hissediyor? Benlik mi, psikolojik benlik mi, değil mi? Veyahut da işte "eğer böyle birbirimize yardım edersek hayat daha yaşanılır olur" diyorsan, burada psikolojik benliğin referansları devreye girmiş demektir. Bu referansların devreye girdiği iyilikler, erdemler, gerçek iyilik ve erdem olmaktan aslında çıkarlar. Bir şey bekler veya bir nedene bağlı olarak gerçekleştiği için, o nedenler, o sonuçlar gerçekleşmediğinde veya yeterince o sonucu alamadığında rahatsız olur.

Mesela işte ne der insan? "İyilik yap yap, nereye kadar?" değil mi. Nereye kadar? Özüne kadar yapacaksın aslında. Öz eğer gerçekse, gerçek varlıksa, iyilik yapmanın bir ölçüsü yoktur, bir zaman sınırı yoktur. "Nereye kadar iyilik yapayım?" Evet, doğan gereği yapacaksın yani, doğanın tabii bir neticesidir o. İnsan bu noktaya gelinceye kadar çalışmalıdır. İşte nefsin terbiyesi bir anlamda böyle bir şey.

Mesela diyelim ki bir şey yaptın, iyi bir şey, ve benliğin dedi ki "iyi yaptın, şu nedenle." Diyeceksin ki: tamam, evet iyi bir şey yaptım ama senin bana gösterdiğin nedenle yapmak istemiyorum. Bunu doğam gereği yapmak istiyorum. Mesela sokakta gördün bir insanın yardıma ihtiyacı var, gittin yardım ettin. Egon dedi ki: "Bak sen iyi bir adamsın, iyi bir insansın, o yüzden yardım ettin." E tabii sen de yardım ettin, sana da zamanı gelince birileri yardım eder. Veya "Allah bak görüyor yaptığın iyiliği." Hani "iyilik yap denize at" niye denize atıyorsun, o da ayrı bir konu değil mi, gerek yok. İyilik ortaya çıkar, bu kadar, başka hiçbir şey yok. İyilik doğası gereği ortaya çıkar.

Bu neye benzer? Mesela diyelim ki su, güneş veya bir ısı kaynağı yeterince ona ısı verdiğinde buharlaşır. Niye buharlaşıyor? Doğası gereği, bu kadar. Sen de diyelim ki yardıma ihtiyacı olan bir insan gördün, özün doğası gereği yardım etti, bu kadar. İnsan bu noktaya gelinceye kadar psikolojik benliğinde var olan diğer türlü nedenleri tasfiye etmelidir. Her türlü neden adım adım ortadan kaldırılmalıdır. İşte dini metinlerde "bir şeyi Allah rızası için yapmak" veya "Allah adına yapmak" denilen şey budur. Biz nefsin rızası için yapıyoruz, doğal olarak; yani doğal olarak derken, psikolojik benlik düzeyinde böyle gerçekleşir. Bunu yadsımaya, bastırmaya gerek yok. Önce bunu görmeye gerek var. Daha sonra deyim yerindeyse o doğru eylemi değiştirmeden, onun arkasında altında yatan nedeni değiştirmek lazım, eylemi değil.

Diyelim ki ben benliğim nedeniyle, benliğimin arzusu, benliğimin beklentisi nedeniyle iyilik yapıyorum; benliğim nedeniyle yaptığım için bu yanlış, öyleyse yapmayayım bunu... bu değil. Eylemi devam ettir. Fakat onu motive eden, onun referansı olan benlik damarını gör, onu nötralize et. O zaman doğru bir çalışma meydana gelmiş olur. Onun için bir insan bir şeyi ne kadar kendi doğasından dolayı yapıyorsa, o şey o kadar mükemmeldir ve o insana o kadar doğal ve rahat gelir.

Ama biz mesela, dikkat edin, psikolojik benlik düzeyinde gerek kendimize gerekse çevremizdeki insanlara bir iyilik ve erdemi tavsiye ederken bir neden ile beraber sunuyoruz. Anlatabildim mi? Mesela diyelim ki "eşine, arkadaşına, dostuna güzel davran, güler yüzlü ol, diğergam ol, onu düşün" denildiğinde, "niye?" diyor. Niye? Bu soruyu sormaya devam ediyorsan psikolojik benliktesin demektir. Bu "niye" sorusunu terk edersen ve bir soru gelmezse, o zaman anlarsın ki yaklaştın demektir. Ama "niye" sorusunu soruyorsan, içinizde biri bilin ki o psikolojik benliktir. Çünkü iyiliğin, erdemin, güzelliğin niyesi yoktur, nedeni yoktur.

Mesela bakın, insanlar hep şey yaparlar, sorarlar: "Allah niye yarattı?" Aslında bunun cevabı şudur: bir nedeni yok. Allah sonsuzluk içerdiği için, sonsuz bir tezahür kabiliyeti taşıdığı için onu dışarıya yansıtmış deyim yerindeyse. Buna da yaratılış diyoruz. Yaratmasının bir nedeni yok. Ama bunu psikolojik benliğimiz algılamıyor. Algılamadığı için de göreceli nedenler bulmaya çalışıyoruz. Yani güneş ışığını yayar, bu onun doğasıdır. Bir gül koku verir, bu onun doğasıdır. Niye veriyor? Sen kokluyorsun diye mi veriyor aslında? Yok, veriyor, doğası gereği bu. Yaratıcı da doğası gereği yaratıyor, bu kadar. Ama tabii ki psikolojik benlik der ki "ama niye?" O zaman ona da cevap bulmak lazım, ona da izafi cevaplar verilebilir. Ama gerçek anlamda yaratmanın nedeni, Tanrı'da yaratmak niteliği var, doğası var; o doğa kendini gösteriyor, bu kadar.

Mesela gerçek bir sanatçı bir nedenle sanat üretmez, doğası gereği onu üretir. Mesela birilerine göstermek için, birilerinin onayını almak için, birilerinin beğenmesi için bir şey üretiyorsanız, onda mutlaka bir problem olur. En doğal sanat, en doğal üretim, nedensiz olarak oluşan üretimdir. O doğal olarak insandan ortaya çıkar.

Ego Odaklı Farkındalık, Motivasyon ve Sevgi

Özde bir farkındalık ve canlılık vardır. Psikolojik benlikte ise bir dikkatsizlik, uyuşukluk veya ego odaklı bir farkındalık ve canlılık vardır. Yani ne anlamda? Ego kendi hedef ve arzuları istikametinde bir yol bulduğu zaman canlanır, farkındalığı artar. Olmayınca farkındalık ve canlılık azalır. Biz ne diyoruz buna? "İşte motivasyonum kalmadı, canım bir şey yapmak istemiyor." Diyelim ki ben size bir şey anlatıyorum. Eğer siz beni anladığınız oranda ben motive oluyorsam, bu ego odaklı bir farkındalık ve canlılıktır, bir motivasyondur. Ama ben sadece anlatıyorum; hiçbiriniz önemsemeyebilirsiniz, anlamayabilirsiniz, değersiz görebilirsiniz, olabilir, bu benimle ilgili bir şey değildir. Benim duyarlılığımı, dikkatimi ve canlılığımı değiştirmez.

Mesela insanlara senelerce bir şey anlattım, kimse anlamadı deyip böyle morali bozulan, şevki kaçan insanlar vardır. Şimdi oradaki farkındalık ve canlılığın nedeni motivasyonun ego olduğu için böyle oluyor. Mesela arılar bal yaparlar; biz ballarını yemediğimiz için gelecek sene bal üretmezler mi? Üretir, o onun doğasıdır. Veya insanlar "o anzer balı bak çok kıymetli bir şey" falan deyip bal mı üretir? Yok. Ve üretmekten vaz mı geçer, morali mi bozulur? Yok. Kendi doğası gereği bir farkındalık ve canlılığı var. Ama insan egosu öyle değil. İşte ilgi ve değer görünce canlanır, motive olur. Birileri beğenince motive olur, beğenmeyince olmaz. Bu nedir? Ego odaklı bir farkındalık ve canlılık halidir. Dolayısıyla şunu anlamak lazım: terbiye edilmemiş egonun hiçbir hayrı yoktur. Yani hayırları izafidir ve kalıcı değildir. Bunu hiçbir zaman unutmamak lazım.

Hakiki bir sevgi vardır. Psikolojik benlikte ise bağlı veya beklentili bir sevgi vardır. Hatta ermişler bir karşılık bulduklarında "acaba benlikleri bundan memnun mu oluyor" diye oturup düşünmüşlerdir. Çünkü demişlerdir ki: biz sevgimizin, şefkatimizin karşılığında bir şey beklemiyoruz. Hakiki bir sevgi bir şey beklemez. Ama psikolojik düzeydeki sevgi bekler. Bunu da görmek lazım. Bunu biz bütünüyle kötülemiyoruz ama ne olduğunu doğru tarif etmek lazım, açık olmak lazım. İnsanlar bugün açık olmadıkları için problem yaşıyorlar. "Seni çok seviyorum." "Beni çok seviyor musun?" "İyi, tamam, hiçbir şey beklemiyor musun?" "Hiçbir şey beklemiyorum." "İyi." Değil mi? Ama öyle değil. Halbuki açık olunsa daha doğru olur. Yani kişi kendi kendine açık olmalıdır. Sonra da o psikolojik düzeydeki sevgiden ruhsal düzeydeki sevgiye doğru yol almalıdır.

Hatta bir sufinin bir ifadesidir, diyor ki: bir müridin mürşidine karşı başlarda sevgisi nefsanidir, sonra ruhanileşir. Şimdi ne anlamda nefsanidir? E işte kamil bir insan sana neyi doğru neyi yanlış yaptığını söyleyecek, en azından sana kılavuzluk edecek. E sen de onu seviyorsun, herhalde seveceksin yani, değil mi? O, mesela bizatihi ondaki kemal yüzünden onu sevmekle, onun sana olan faydası neticesinde onu sevmek arasında bir fark var. Düşün ki bir kamil insan sana dedi ki "sana kılavuzluk etmeyeceğim, sen kılavuzluk edilmeye de uygun değilsin" dese, o kişi gene onu sever mi? Eğer severse işte o özden bir sevgidir. Yani Bediüzzaman'ın ifadesiyle "kemal" diyor "bizzat sevilir." Bir şey mükemmelse o bizzat mükemmel olduğu için sevilir. Sana faydası olmasa da seversin, seninle ilgili değildir, oradaki sevgin eğer özden gelen bir sevgiyse. Ama psikolojik benlikten gelen bir sevgiyse, onu senin psikolojik benliğinin arzuları, ihtiyaçları, beklentileri nedeniyle sevmiş olursun. Senin ihtiyacını karşılamasa gene sevecek misin? İşte o yüzden bakın sufiler psikolojik benliğin bütün derinliklerine inmişlerdir. Anlatabildim mi?

Gerçek saf sevgi, kişinin bireysel varoluşundan bağımsız bir sevgidir. Halk arasında bu psikolojik benlik sevgisinin en güzel ifadesi nedir? "Ben güzele güzel demem, güzel benim olmayınca." Bu çok bariz, tipik, egoist, psikolojik benlik odaklı sevginin tam bir tarifidir. Ama ne kadar da meşru değil mi? Yani sen güzele niye güzel demiyorsun? Orada bir güzellik varsa, o güzelliğin senin olup olmaması, niye ona güzel deyip dememeni etkiliyor? Bu soru çıkması lazım insanın aklından. Tam bariz bir egoist cümledir o. Çok güzel de ifade etmiş, kim etmişse, ama çok yanlış yani öze nispetle çok yanlış bir şeydir. Bir şey gerçekten nitelikli, değerli, güzelse, o nitelikli, güzel ve değerlidir ve öz bundan dolayı ona sevgi duyar. Sonra eğer egonuz varsa, egonuz şunu demeye başlar: "ama benim olsun." Sizin olduğu zaman mutlu olursunuz, olmadığı zaman bazen o güzel şeyi çirkinlikle bile itham edebilirsiniz. İşte bu ego düzeyidir. Gerçek durumda sevgi ruhsaldır ve herhangi bir ihtiyaç kavramına, beklenti kavramına dayanmaz. Çünkü şunu bilmek lazım: öz, nerede bir nitelik ve değer görürse onu sever. Bu onun tabiatıdır.

Özdeşleşmeden Kurtulmak: Hz. Yakup'un Duası

Sonra psikolojik benlik devreye girer, onu kendine ait kılmak ister. İşte oradan itibaren ego odaklı bir şey başlar. Veya kişi kendi arzu, ihtiyaç ve beklentilerine göre bir şeyler talep eder. Talep ettiği şey karşılandığında memnun olur, sevgisi artar. Talep ettiği şey karşılanmadığında sevgisi azalır. Bu psikolojik benliğin sevgi tarzıdır. Dolayısıyla bir ayrıma daha gelmiş oluyoruz: özün sevgisinde bir azalma söz konusu değildir. Ama psikolojik benliğin sevgisinde şartlara bağlı olarak artma azalma meydana gelebilir.

Dolayısıyla bizlerin her zaman merkezde tutacağımız şey, psikolojik benlikten öze doğru bir yolculuk yapmamız gerektiğidir. Ve ne zaman psikolojik düzeyde bir problem yaşıyorsak bu şuna hizmet etmeli: psikolojik benliğinle özdeşleşmekten kurtulmak için bir şans önünde duruyorsun. Mesela bir şeyin kaybından üzüldün. Buna üzülen kimdir? Psikolojik benliktir. Niye üzüldün? Özdeşleştiğin için. O zaman bak, bu konuda otur ve çalış. Sana bir tarafını gösterdi, bir yönünü gösterdi, bir yüzünü gösterdi; otur onun üzerinde çalış. Yani özne üzerinde çalış, önce öznenin üzerinde çalış. Biz dışsal nesnenin üzerinde çalışıyoruz, üzüldüğümüz şeyi değiştirmeye çalışıyoruz; üzüleni değiştirmeye çalışmıyoruz, özneyi değiştirmeye çalışmıyoruz, nesnenin üzerinde duruyoruz. Sen o musun? Daha sonra bunu soracaksın: sen o musun? "Ama ben böyle şeyler hissediyorum." Doğru, ama bunu hisseden kim? Bunu hisseden psikolojik benliktir. Bunu ayırt etmek ve o psikolojik benliği dengelemek...

Yani burada Hz. Yakup'un "ben hüznümü ve kederimi Allah'a şikâyet ederim" dediği şey aslında, o hüzün ve kederin onaylanması değildir; o hüzün ve kederi duyan benliğin Allah'a arz edilmesidir. Şimdi sufilerin şöyle bir sözü vardır, eğer tam hatırlarsam söyleyeyim: gerçek bir ârif, benliğinin şikâyetini Allah'a arz etmez; şikâyet eden benliğini Allah'a arz eder. Yani benim içimde herhangi bir şeyden dolayı hüzünlenen, kederlenen veya öfkelenen bir benlik durumu olabilir, ortaya çıkabilir. Ben şunu demiyorum: "Ya Rabbi, işte bunlar beni üzdü, bunlar beni kırdı, beni kederlendirdi, beni öfkelendirdi, bana yardım et." Allah sana niye yardım etsin böyle bir durumda? Çünkü yardım edersen kime etmiş olursun? Egoya mı? Sen eğer akıllı bir insansan diyeceksin ki: "Ya Rabbi, içimde şu olaydan dolayı kederlenen, üzülen, öfkelenen bir benlik var, buna karşı bana yardım et, bunu sana arz ediyorum, bunu sana arz ediyorum, bana bu konuda yardım et." Gerçek yardım da budur. O durumda sana yardım ederse Allah'ın yardımı gerçektir, deyim yerindeyse. İşte benliğe yardım istemek değil, benliğe karşı yardım istemek budur. Allah da bu şekilde yardım etmiş olur; bu, sana acıyıp senin gerçekten ihtiyacın olan şekilde yardım etmek istemesidir.

Hani nasıl bazen bir çocuk olur, sen ona yardım etmek istersin bir konuda ama çocuk illa kendince kendisine yardım edilmesini ister. Hani mesela diyelim ki çocuk üzgün, sen ona bir şey almak istiyorsun ama o diyor "yok, bana illa şeker al" diyor. Sen de şefkatinden dolayı şeker alırsın ona. Ama aslında sen ona başka türlü yardım etmek istersin; sen ona şeker için ağlamanın manasız olduğunu idrak ettirmek istersin. Gerçek ve doğru yardım da budur aslında. O yüzden biz, yaratıcının benliğimize yardım etmesini değil, asıl olarak benliğimize karşı bize yardım etmesini istemeliyiz. Ta ki o benliğimiz bizim emrimize girsin. Yani o benliği ortadan kaldırmak da değil; sürekli özde kalmak lazım. Bunu başarırsak bir çabayı başarmak lazım, aynen. Yani o öze doğru dönmek, öze doğru yol almak ve o özü muhafaza etmek. Yani özün farkındalığını muhafaza etmek. Öz duruyor zaten.

Yoksa insanlar böyle psikolojik benliklerini merkeze alıp, sürekli bunu muhatap oldukları insanlara ve yaratıcıya arz etmekle, onu merkeze alacak şekilde konuşmakla bir yere varamazlar. Aslında onu büyütüyorlar, ona daha fazla gömülüyorlar. Ve orada Hazreti Yakup'un dediği şey aslında bana göre budur yani: "Ben," diyor, "kederlenen ve hüzünlenen benliğimi sana şikâyet ediyorum. Ona karşı bana güç ve kuvvet ver. Onunla özdeşleşmeme konusunda beni her zaman destekle ve her zaman benimle ol." Yoksa ömür boyu biz ya kederimizi ya öfkemizi ya hüznümüzü şikâyet etmek durumunda kalacağız. Bir gün bir noktaya geleceksiniz ki hiç kimseden şikâyet etmeyeceksiniz, hiçbir şeyden şikâyet etmeyeceksiniz, değil mi? İstemez mi insan böyle bir durumu? Ama bunlara gelebilmek için çok yol kat etmek gerekiyor. Öncelikle hemen gelinmiyor hocam, yol hem uzun hem ince bir yoldur.

Farkındalık, Hakikat ve Gözlemleyen Kim?

Yani bunun ilkesi aslında farkındalıkta yatar. Yani ne demek? Aslında mevzu, bir şeyi fark etmektir. O fark etmek bazen bir anda olur, bazen otuz senede olur, bazen de çok kısımda olur. Evet, yani bir sufinin ifadesiyle bir an, vecd içinde gerçekleşebilir. Bir vecd anı, derin bir farkındalık anı içinde, sen hakikati idrak edebilirsin. Hakikati idrak etmek... bakın biz şey yapıyoruz, mesela kâinatta ne var, işte uzay falan filan, biz öyle bir hakikat var zannediyoruz. Hayır. Hakikat senin özündür. Hakikati bulmak, kendini bulmaktır dolayısıyla. Yoksa böyle bir şeyler hakkında bir şeyler bilmek değildir yani. Anlatabiliyor muyum? Bir şeyler hakkında bir şeyler bilmekle bir yere varamazsınız, böyle bir şey yok. Bir şeylerin mahiyetini bilirsiniz, hakikati bilemezsiniz. Hakikat içinizdedir. Hakikat nesnelerdeki bir değişim veya nesnelere dair bilginin artması değildir, öznenin değişmesidir. Özne değiştiğinde o zaman her şey ne ise öyle görünür.

Önce biz gerçek değişimin kendi içimizde olduğuna bakacağız. Bu anlamda da psikolojik benliğin "ya şu şöyle değişse, bu böyle değişse, şu şöyle olsaydı, bu böyle olsaydı, bu niye böyle olmadı" üzerinde durmayacağız. Bu aldatıcı, yanıltıcı bir durumdur ve kişiyi bir kısır döngü içinde yaşatır. O yüzden benim her zaman dikkati çektiğim şey şudur: Peygamber, Mekke'de hiçbir zaman inanan insanlara dış dünyaya dair bir vaatte bulunmamıştır. Çünkü dinin gerçek vaadi kendimizle ilgilidir, dışla ilgili değil. Yani "bir gün gelecek fethedeceksiniz, bir gün gelecek bu Mekkeliler sizden aman dileyecekler" böyle bir şey yok. Peygamber hiçbirine böyle bir şey dememiş yani. "İnanın, kurtulun." Bu kadar. "Lâ ilâhe illallah deyin, kurtulun." Lâ ilâhe illallah şu demek: öz ve mutlak dışında hiçbir hakiki gerçeklik yoktur, her şey ona bağlıdır. Bunu idrak edin, kurtulun. Onun için psikolojik benliğiniz eğer size bir şeyler vaat ederek mutluluk elde edeceğinizi söylüyorsa, bu yanıltıcı bir şeydir. Ha, izafi düzeyde tabii ki bir şey bir şeyden daha iyidir, daha niteliklidir, daha kalitelidir, bu ayrı bir konu. Fakat benim öz varlığımın huzuru, mutluluğu, varoluşu bunlardan bağımsızdır. Yoksa psikolojik düzeyde, maddi düzeyde, dünyevi düzeyde tabii ki gayret ederiz, bir şeyleri geliştiririz, ama "benim mutluluğum bunlara bağlı" yok, öyle değil. O zaman sistem bozulmuş olur.

O yüzden bizler herhangi bir olumsuzluk, problem olduğunda, o olay, o durum kim tarafından algılanıyor, buna bakmalıyız. Kim tarafından algılanıyor? Kim tarafından yorumlanıyor? Bunu değerlendiren özne kimdir? Hani şimdi kuantum hikâyeleri böyle almış başını yürümüş ya, işte "gözlemleyene göre olgu değişir" diyorlar. Hani klasik en basit mana bu yani, evet çok doğru bir şey yani, gözlemleyene göre olgu değişir. O zaman neye bakacağız biz? Gözlemleyen kim? Yani hayatı gören, gözlemleyen, deneyimleyen kimdir? Öz müdür, psikolojik benlik, ego mudur? Bütün mesele bu. Eyvallah. Bu her zaman üzerinde çalışacağımız bir şeydir.

O yüzden dikkat ederseniz bu mesele böyle kitaplar okumak, bilgi edinmekle ilgili bir şey değildir; özneyi değiştirmekle ilgili bir şey, gözlemleyeni değiştirmekle ilgili bir şey. Mesela hep bir şey söyleyeceğim: mesela bakış açısı, aslında "o da doğru, o da doğru" mesela altı rakamını, işte buradan bakarsan doğru, tamam o da haklı, o da haklı. Ama doğru olan bir tane, bir doğru var. Birinden biri yanlış yerde duruyor yani. Önemli olan bunun doğru yönden bakması. Siz de şey yapmışsınız ama psikolojik benlik de "o da doğru" diyorsunuz. Onu düşününce, insan konuşunca, "evet haklısın" her şey doğru diğer yönden de. Ama doğrunun bir olduğuna göre, yani bakış açımızı değiştirmemiz lazım, yönümüzü değiştirmemiz lazım, doğru yerden bakması.

Yani burada şunu belki söyleyebilirim. Şimdi psikolojik benlik için, birçok psikolojik benlik var tabii, yani şu an dünyada 6-7 milyar psikolojik benlik var. Bunların her biri için hayatın algılanma biçimi farklıdır. Mesela şu anda dünyanın en mutlu insanı da var değil mi, kendini dünyanın en mutsuz insanı hissedeni de var. İşte birisi birisinin sevgilisini kapar, kapan mutlu olur, sevgilisi kapılan mutsuz olur, aynı olay değil mi? Biri bir olaydan mutlu oluyor, öbürü mutsuz oluyor. Bir makama biri geçiyor, makama geçen mutlu, makamdan inen mutsuz. Şimdi hani "6 veya 9" hikâyesi işte: oradan bakarsan 9, buradan bakarsan 6, üstten bakarsan o bir şekildir, ne altıdır ne dokuzdur yani. Psikolojik benlik kendi açısından, kendi faydası, ihtiyacı, beklentisine göre bakar. Öz bunlardan bağımsız bakar. Özün baktığı nokta doğru bir noktadır. Psikolojik benlik kendi çıkarına bakar. Sen çiftçi olarak ekin ekmişsen yağmur yağsın istersin, öbürü pikniğe çıkmıştır, yağmur yağmasın ister. Gerçekte bakan yağmuru görür; çiftçi tarlayı görür, öbürü piknik alanını görür, gerçek noktadan bakan yağmur yağdığını görür.

O noktadan bakabilmek, izafi benliklerin bakışını inkâr etmek ya da yok saymak değildir. Ama önce kişinin kendisinin o düzeyin ötesine geçmesi, sonra da insanların o farklı bakış açılarının farkına varıp buna karşı da hoşgörülü olmasıdır.

Nasreddin Hoca Hikâyesi ve Egoyu Kaliteleştirmek

İşte o Nasreddin Hoca'nın anlatılan hikâyesi de budur. Hani sen, iki kişi tartışıyorlar. Nasreddin Hoca birini dinlemiş, "haklısın" demiş. Öbürünü dinlemiş, "haklısın" demiş. Karısı lafa atılmış, "ya o da haklı bu da haklı olur mu" demiş. "Sen de haklısın" demiş. Anlatabildim mi? Kendisi yukarıdan bakıyor, o ne olduğuna bakıyor. Sen haklısın, o haklı değil. Ama bakın onların ihtiyacı olan sözü de söylemiş. Çünkü diyor ki: senin baktığın ego penceresinden sen haklısın. Öbürü ne dedi? Senin baktığın ego penceresinden sen haklısın. Öbürü anlamıyor durumu, diyor ki böyle olur mu? Onun da baktığı ego penceresinden o da haklı. Mesele en azından öncelikle ego düzeyimiz konusunda biraz daha kaliteli hale gelmek, sonra da onu aşıp öze dönmektir.

Sanki ego vahşi, ehlileştirilmesi gerekiyor gibi. Aslında en doğal halinde vahşi değil ama kısa bir süre sonra vahşileşiyor.

Egoyu nasıl kaliteli hâle getireceğiz hocam? Yani kaliteleştirmek derken, mesela diyelim ki böyle hakikaten yerlerde sürünen bir bencilliği olan bir hâl olur, bir de "bak hani, klasik ifadesiyle, sen de kazan ben de kazanayım" diyen bir ego durumu olur. Şimdi ikincisi birincisinden daha kalitelidir ama tam ve hakiki değildir. Hani böyle çok süflü, çok bayağı, çok hakikaten yerlerde sürünen psikolojik benlik durumlarımız da olabilir. Onları hiç olmazsa makul bir seviyeye çekmemiz lazım, hafif bir düzelme olması lazım önce. Sonra da aşılıp o ilahi öze tabi bir hale gelirler.

Hani güzel bir şeydir, böyle işte bazı karıncalar vardır, işte böyle büyür büyür sonra kanatlanır ve uçarlar. Ego da böyle yani, kanatlanıp o ruha tabi olacak. Anlatabildim mi? Belli bir olgunluğa gelecek, gelecek, sonra da ruha tabi olacak, yani kanatlanacak. Tırtılın kelebek olması. Evet, yani.

Dolayısıyla mesela Peygamberimizin böyle çok noktada uyarıları vardır. İşte "kibirli insan cennete girmez", işte "şöyle şöyle olan cennete girmez" gibi. İşte "birbirinizi sevmedikçe cennete giremezsiniz" demesi gibi. Şimdi ben diyelim ki birilerini sevmiyorum, olmuyor işte. Yani çok, he diyeceksin ki ama bu böyle böyle kötü. Tamam, kötülüğünü sevme ama o insani doğasını sev, değil mi? Yani onu bütünüyle sevilmeyen, nefret edilesi olarak görme; oradaki ayrıştırma kabiliyetini kullan. Veya diyelim ki bir insan sana karşı yanlış bir şey yapmış, o da senin benlik damarına dokunmuş, tamam onu şey yap, ama sonra şunu de: "Ya tamam, bana yaptığı yanlış hiç de hak ettiğim bir şey değil ama, yani o bunu niye yaptı? Ben onu, o hareketi ona yakıştıramıyorum ve onun adına üzülüyorum" de mesela. Değil mi? Bak bu daha nitelikli bir benlik durumu. Yoksa sadece böyle kendini düşünüp "bana bunu yapmayacaktı, ben bunu hak etmedim" deyip kendi benliğine iyice saplanıp kalma. Biraz da o insanı düşün, o insanın ne kadar problemli bir psikolojik benliğin tuzağına düştüğünü gör. Ona acı biraz, ona şefkat et, değil mi? O zaman ne olur? Kişi o psikolojik benliğinden nispeten biraz çıkmış olur veya onu daha dengeli hale getirmiş olur. Sonra da onu tamamen öze tabi bir hale getirir. Dolayısıyla burada, tıpkı beden gibi, psikolojik benlik de öze hizmet etmek için vardır.

Ay-Güneş Metaforu ve Kötülüğe Karşı Tavır

Mesela ay hizmet eder güneşe, belli zamanlarda güneşin ışığını dünyaya yansıtır değil mi, hizmet eder. Ama bazen de güneşin önüne geçip güneş tutulmasına sebep oluyor bazen. Bizde de işte ruh tutulması. Şimdi güneş tutulmasında güneş tutulmuyor aslında değil mi, veya kararmıyor, ama işte perdeleniyor. İşte benliğimiz de böyle bir şey; benliğimiz bazen ruhumuzu perdeliyor, perdelediği için ruhtan gelecek olan gerçek esintiyi alamıyoruz. Orada aya düşen, güneşi perdelemek değil, güneşe hizmet etmektir; onun ışığını yansıtmaktır. Dolayısıyla psikolojik benliğin de mahiyeti, fonksiyonu, işlevi budur. Bu işlevini yerine getirdiğinde çok nitelikli ve mükemmel bir işlev görmüş olur, olmadığında başına bela olmuş olur.

Hocam, bir şeye takıldım: "Siz bana kötülük yaptınız" desem, "ben bunu hak etmedim ama hocam egosundan dolayı bunu yaptı" deyip yine de hocamı seviyorum mu demek?

Aynen. Seveceğim mi demek? Evet. Kin beslememek? Evet, yani topyekûn insan bir insana karşı kin beslememelidir. Nefret etmemelidir, onu bütünüyle negatif görmemelidir. En fazla şunu demek lazım: o kişi çok güçlü bir egoya sahip ve o ego onu mahvediyor; onu mahvettiği gibi onun üzerinden bana da onun olumsuzluğu yansıyor, uzak durmak lazım. Kendini insan koruyabilir, uzak durabilir. Ama ondan topyekûn nefret etmek, kin gütmek insanın fıtratına yakışmaz. Bu sefer kendi özgürlüğümüze zarar veririz, yani yanlış bir yerden bakmış oluruz. Çünkü aslında o insan da farkına varmadan bir egonun tuzağına düşüp o şekilde davranıyor. Aslında asıl kötülük kime yapılıyor? Kişinin kendisine kendisinin yaptığıdır. Bize ikinci olarak yansıyor.

Bazen ailede, anne babada veya amirimizde hani o meselede biz onların bu durumuna maruz kalıyoruz. Ama ne var, hani biz bir yandan uzak kalarak ya da bunun bilincinde olarak uzak durup aynı zamanda kendi alanımızı da koruyabiliriz herhalde.

Bu mümkündür. Tabii, tabii. Şunu düşünmek lazım. Yani birisinin negatif benliğinden zarar gördüğümüzde, biz eğer sınırlı bir ölçüde o negatif benliğe maruz kalıyorsak, o kişinin kendisi 7/24 saat o negatif benliğe maruz kalıyor. Onun sıkıntısı çok daha büyük. Onun kendi kendine verdiği zarar, bize verdiği zararla mukayese edildiğinde arada çok büyük bir fark olduğu görülecek. Ve kişi bu durumda bu noktadan bakarsa o şefkati olur.

Hayırlı akşamlar. O zaman böyle bir de nefret de ortadan kalkmış oluyor. Sinede nefret kalmıyor, sevgi kalıyor. Kesinlikle. Küslükler olmuyor. O yüzden zaten bizim İslami gelenekte üç günden fazla küstürmek... o üç gün aslında senin egona verdiği paydır yani. Hani hadi tamam, bir egon var, ona da üç günlük misafirlik tanıyorum, üç günden fazlasını ona tanımıyorum. Özünde olan insan için değil, üç gün, üç saat bile söz konusu değil. Bu, egoya verilmiş bir paydır. Evet, yani bak, hani illa yapacaksan, kendini kontrol edemiyorsan, en fazla bunu üç gün devam ettir, üç günden sonrasına taşımayın.

Ama hocam, bunları insanlar anlayabilse bugünkü durumda olmayız. Biz sadece tabii, bu da belirli bir aşamalardan geçmek, tabii. Bu noktada şunu her zaman hatırlamamız gerekiyor: insanların değişimi, insanlar tarafından gerekli görüldüğü oranda olur. Onlar gerekli görmezse değişmezler. Ama ben kendi gerekliliğim üzerinde durup kendi yolculuğumu devam ettirmek durumundayım. Hiçbir insan değişmeyebilir, daha da kötüye gidebilir; bunun benim yolculuğuma bir zararı yoktur. Bunu hiçbir zaman unutmamak gerekir. Tabii ki gönül ister herkes o süreci yaşasın ama olmazsa da dert değil. Çünkü psikolojik benliğin şöyle bir tuzağı daha vardır: "insanlar iyi olsa ben de iyi olacağım" veya "ben de mutlu olacağım" gibi bir tuzağı vardır. O tuzağı hiçbir zaman düşünmemek lazım. O zaman sürekli soru sormamız lazım kendimize. Evet, yani yeri geldiğinde egomuz bize bir dert çıkardığında onu sorgulamamız lazım.

Teşekkür ederim.

Ben teşekkür ederim. Görüşmek üzere.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Doğrudan sure adı ve ayet numarasıyla anılan bir ayet yok. Metinde Kur'an'a genel/paraflandırılmış atıflar var: arı ve bal ile ilgili vahiy (sure adı anılmadı, içerik Nahl Suresi'ndeki ilgili ayetlere benzemektedir), "nefsinizden sakının" türü genel ifadeler ve "hevaya kapılmama" uyarısı. Ayrıca Hz. İsa'nın "hem Tanrı'ya hem Dünya'ya hizmet edemezsiniz" sözüne (İncil kaynaklı, doğrudan alıntı değil, anlatıcının aktarımı) değiniliyor. --- ---