Psikolojik Benlik ve Ruhsal Öz

Kısa Özet

Bu sohbette hoca, insanın acılarının ve mutsuzluğunun kaynağının "psikolojik benlik" olduğunu, gerçek huzurun ise ancak bu benliğin ötesindeki "ruhsal öz"ün farkına varmakla mümkün olduğunu anlatıyor. Hz. Musa'nın asası, şeytanın yılana girmesi, hicret kavramı, Bediüzzaman'ın nefis örneği ve Peygamber'in ganimet dağıtımında Ensar'a verdiği cevap gibi örneklerle konu derinleştiriliyor. Kapanışta Bakara 155. ayet okunuyor ve acının aslında benliğin bir rüyası olduğu, hakikate uyanmakla acıdan kurtulunacağı vurgulanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • İnsanın tek asli ihtiyacı, psikolojik benliğinin üstündeki öz varoluşunun farkına varmaktır.
  • Gerçek hicret, psikolojik benlikten ruhsal öze yapılan hicrettir.
  • Allah insanı sınamaz; insanı sınayan, sahip olduğu psikolojik benliğin ta kendisidir.

Halkın Dengesizliği ve Denge Bilinci

Halkımızda aslında toplumları dengeleyenler her zaman belli bir bilince sahip olan insanlardır. Halk her zaman üç aşağı beş yukarı dengesizdir. Pardon, yani umumi olarak genel dengesizdir demek şu demek değil; bütün davranışları dengesizler anlamında kullanmıyorum. Deniyorlar: Denge ölçütüne sahip değil miyiz? Denge farkındalığına sahip değil miyiz? Yani diyelim ki bir suçluyu linç edebilirler, ondan sonra oturup yeni bir şey öğrenirler: "Aslında bu adam o kadar suçlu değilmiş, öbürü de suçluymuş" deyip sen öbürünü de linç edebilirsin. Yani denge bilinci yoktur. O anlamda halk dengesizdir. Halk dengesizdir.

Stabilite mi, Gerçek Denge mi?

Müsbette denge, menfide denge diye bir kavram var. Buradan bakınca, yani bir şekilde yanlış da olsa dengeyi kuruyoruz, orada kalıyoruz. Ama negatifte yanlış bir dengeyi kuruyoruz. Tabii, başka bir şekilde ona prensip olarak denge diyemeyiz. Yani eğer bir stabilite kazanma anlamında kullanılıyorsa, tabii ki öyle diyebiliriz.

İnsan bazen gerçekçilikten yoksun bir şekilde ya aşırı artıda ya aşırı ekside bir denge kurmaya çalıştığını düşünüyor. O bir denge değil, o bir stabilite kazanma. Çünkü psikolojik mekanizmanın yine şöyle bir tuzağı var: Hep bir stabilite kazanmaya çalışıyor kendine göre. Yani stabilite kazanmak demek durağanlık demek değildir. Şöyle diyelim: Momentum sıfır olabilir, hız sıfır olmak durumunda değildir. Momentumun sıfır olması bir stabilite kazanmaktır, hızda bir stabilitedir. Anlatabilir miyim? Dolayısıyla mesela diyelim ki ben her gün hareket etmeye alışmışım, orada kendimce bir denge buluyorum. Bunun değişmesinden hoşlanmıyorum. Anlatabiliyor muyum?

Dolayısıyla burada insan şuna dikkat etmeli: Nerede ağırlıklı olarak duruyorsun? Ve durduğun nokta gerçek anlamda hayatın ölçütüne uygun bir nokta mıdır? Anlatabildim mi? Mesela biz bazen deyim yerindeyse gerçekçiliğe uymayan aşırı bir iyimserlik içinde oluruz. Yine bazen gerçekçiliğe uymayan aşırı bir kötümserlik içinde bulunuyoruz. Hatta insanlarda şöyle bir tuzak vardır: Kendini tehlikeden korumak için, deyim yerindeyse hayatın realitesine tam uymayan yanlış bir yerde kendini konumlandırır. Mesela diyelim ki hayatta güvenilir insanlar olabilir, fakat ben bunları ayıramıyorum, dolayısıyla hayatta kimseye güvenmiyorum. Kimseye güvenmiyorsun, niye bunu yapıyorsun? Tehlikeden ve zarardan kaçınmak için yapıyorsun. Peki bu, hayatın doğal dengesine, doğal sürecine uygun mudur? Değildir. Anlatabildim. Hayatta insan psikolojisinin her zaman böyle yanlış tutumları vardır. Ve son tahlilde, tekrar ediyorum, sadece psikolojik bir mekanizmayla gerçek anlamda bir dengeye, gerçek anlamda bir düzene sahip olamayız. Bu yapısal olarak mümkün değildir.

Hz. Musa'nın Asası: Yılan Metaforu

Bu, işte daha önce de tekrar ettiğimiz gibi, Hz. Musa'nın asası örneğinde olduğu gibi; asa yılan gibidir. Her ne kadar sana doğru gibi gözükse de veya bir asa gibi gözükse de o yılan gibidir. Yani yılanın omurgası yoktur, değişkendir. Anlatabildim mi? Bazen uzayabilir, bazen kısalabilir, bazen şişebilir, değil mi? O yılanın doğal bir omurgası, merkezi yoktur.

O yüzden işte, şeytan yılanın içine girerek Adem'i kandırmış denir ya, bunların altında yatan neden budur. Aynen. Evet. Yani o psikolojik mekanizmamız da değişkendir. Onun üzerinde bir üst bilinç, üst farkındalık düzeyi olmadan insan dengede duramaz. Psikolojik meselemiz budur. O yüzden insan olabildiğince psikolojik boyutunun üstüne çıkmaya gayret etmelidir.

İnsanın Tek Asli İhtiyacı

İnsanın tek asli ihtiyacı budur. Yani hayatta, sana bir şey istemen söylense ve bu gerçekten anında gerçekleşecek olsa, ne istersin? Akıllı insan bunu ister: Ne arkadaş ister, ne dost ister, ne eş ister, ne iş ister -akıllısını söylüyorum yani- ne trilyonlar ister. Hiçbir şey istemez. Şunu ister: Psikolojik benliğimin üstündeki öz varoluşumun farkına varayım. Buna vardığınızda, buna ulaştığınızda, zaten hiçbir şeyin o anlamda ne tutsağı, ne muhtacı, ne tutkulusu, ne bağımlısı, ne korkanı olacaksınız. Yani asıl ihtiyaç olan şey budur. İnsanın başka asıl diyebileceğimiz bir ihtiyacı yoktur. Bu elde edilse bütün mesele çözülecektir.

İşte o anlamda şeytanın bir yılanın içine girip Adem'i kandırmasıyla bütün bunlarla hep sembolize edilen şey aslında budur. Yani şeytan, deyim yerindeyse, senin psikolojik benliğini kullanarak sana etkide bulunuyor. Bunu aşabildiğinde ve bunu ruha tabi kılabildiğinde işte orada dengeyi sağlamış olursun. Tıpkı ne örneği gibi? İşte o Hz. Musa örneği gibi: Asayı bıraktı, yılan olduğunu gördü, çekindi. Allah ona dedi: "Şimdi al" dedi. Yani onun ne olduğunu bil ve onu ilahi bir bilinç ışığında yönet. İlahi bir bilinç ışığında onu gör, anla, değerlendir, yorumla ve ona o gözle bak.

Çünkü orada dikkat edin, Hazreti Musa orada diyor ki: "Ben ona dayanırım" diyor -bir kimlik, aslında bir nevi varlık algısı- "yaprakları silkelerim" diyor, "hayvanlarımı otlatırım" diyor; üç merkeze belki işaret edebilecek üç tane cümle. Halbuki insan buna dayanmamalı, insan psikolojik benliğine dayanmamalı. Anlatabildim mi? Buna dayandığı zaman temelde problemi yaşıyor. Hepimiz bunu yaşıyoruz. Hayatta yaşadığımız bütün problemlerin aslı bundan kaynaklıdır.

Sümeyra, arkada sandalye var. Yok yok, sıkıntı yok. Sesimiz duyuluyor. Işığı da yak. Işığı da yak. Öbür taraftan yak. Yok yok, hemen yanında. Eyvallah. Evet. Evet.

Hicret: Psikolojik Benlikten Ruhsal Öze

O yüzden dikkat edin, Kur'an insana hiçbir zaman "bak şununla mutmain olursun, şununla tatmin olursun, şununla huzur bulursun" diye insanı kandırmamıştır. Ancak mutlak ile tatmin olursun. O yüzden hayat; ilişkilerle, sahip olmalarla, kendini ifade etmelerle mutlu olunacak bir varoluş düzeyi değildir.

Bugün biz kendimize soralım -tabii hangi kendimize? Psikolojik kendimize sorma şansımız var. Psikolojik olarak kendimize soralım: Ne istiyorsun? Dikkat edin, o isteklerimizin bir kısmı neredeyse psikolojik benliğin arzularıdır, veya onun korkularından ileri gelen kaçınmalarımızdır. Halbuki bu senin asıl zeminin değil. Anlatabildim mi? Asıl zeminin değil.

Bir insanın manevi bir yola, bir inisiyasyona girmesinin temel şartı, psikolojik benliğinin asıl olmadığını ve onun ihtiyaçları yüzde yüz karşılansa bile tatmin olmayacağını idrak etme noktasıdır. Yani senin psikolojik benliğinin ihtiyaç duyduğu her şey karşılanacaktır denilse bile "hayır, ben bunu aramıyorum, ben asıl olan şeyi arıyorum" diyebildiğin anda bir manevi yolculuğa başlamış olabilirsin. Ve en azından manevi yolculuk bu noktadan itibaren başlar.

Şimdi diyeceksiniz ki her manevi yola giren, her tarikata giren bunu idrak ediyor mu? Etmiyor. Ama bu noktaya geldiğinde o insan bir manevi yola girmiş demektir. O noktada o insan bir tarikata mensuptur. Ondan evvel bir tarikata mensup değildir, ondan evvel psikolojisine mensuptur; psikolojisinin ihtiyaçlarına, arzularına, beklentilerine mensuptur. Bu hiç şaşmayan bir şeydir. Onun için bir insan şunu kavrayacak: Ne arıyorsun? Tabii ki bu soruyu sormak ve bu soruya doğru cevap verebilmek bile bir bilinç gerektiriyor. Ama bizim içine düştüğümüz temel sorun nedir? Psikolojik benliğin tek özne hali olduğu, tek varoluş zemini olduğu ve bunun ihtiyaçları karşılanırsa mutlu olacağımız düşüncesidir.

O yüzden bakın, her şeyi üç düzeyde tahlil edebilirsiniz: Bedensel, psikolojik, ruhsal. Mesela mutluluk. Bedenin mutluluğu nedir? Bedenin mutluluğu kendi ihtiyaçlarının karşılanmış olmasıdır. Açsa açlığının giderilmesi, fiziksel rahatsızlıksa fiziksel rahatlığının sağlanmasıdır. Bu bir bedenin mutluluğudur, kendine göre bir tatmini vardır. Psikolojik mutluluk nedir? İhtiyaçlarının karşılanması, korkularından emin olması. Peki bunlar gerçek ve asıl olan mıdır? İşte burada bu sorunun cevabını insan vermek durumundadır. Vereceğiniz cevaba göre hayatınız şekillenecektir. Anlatabildim mi?

Hani hicretle ilgili peygamberin bir ifadesi vardır: Hicret Allah'adır. Ve peygamber der ki, kim bir kadın için, kim mal için, kim şu için bu için hicret ediyorsa hicreti onadır. Şimdi psikolojik benlikten ruhsal öze hicret gerçek hicrettir aslında, baktığınız zaman. Yani maddi anlamdaki o hicretin aslında manevi karşılığı budur. Psikolojik benlikten ruhsal öze hicret edeceksin. Ve bu yolda hiçbir şey olmamalı. İşte orada peygamberin dikkati çektiği odur: Adam Mekke'den Medine'ye bir kadınla evlenmek için hicret etmiş. Deyim yerindeyse iki karpuzu bir koltukta taşımaya kalkıyor. Öyle bir şey yok. Maneviyatta böyle bir şey yoktur. Anlatabildim mi? Bunu yapamazsın. Çünkü bu seni psikolojik olarak aldatır. "Bir manevi yola gireyim, iyi de arkadaşlarım olsun; iyi bir insanla evlenirsem daha ne isteyeyim" -değil mi mesela hayatta? Böyle bir şey yok. Mutlaka psikolojik benliğin bu süreçte seni aldatır.

İnsan net olarak kararını vermeli. O kararını vermediği müddetçe insan o psikolojinin içine gömülmekten başka bir imkana sahip değildir. Kullandığın dil ne olursa olsun, dini uygulamaların ne olursa olsun, hiçbir kaçamağın yoktur. Bu bir bilinç meselesidir. Yani hicret etmek durumundasın. Anlatabiliyor muyum? Hicret etmek durumundasın.

O yüzden dinde hicret vardır ve çok önemli bir şeydir. Çok -hatta belki tesadüfi demeyelim de öyle tevafuk etmiş diyelim- İslam'ın tarihi de hicretle başlar mesela, değil mi? O bir milat noktası olarak kabul edilmiştir, bir başlangıç noktası olarak kabul edilmiştir. Bence bu da anlamlı bir şeydir; insan psikolojik benlikten ruhsal öze hicret etmeye ihtiyaç duyar. Bunu gerekli bulduğu ve buna doğru adım attığı andan itibaren insan değişebilir. Onun dışındaki her türlü değişim psikolojik düzeydedir ve şartlara göre her zaman iniş çıkışlar yaşayabilir.

Acı Psikolojik midir, Ruhsal mıdır?

O yüzden insan olarak her zaman şunu kendimize soracağız: Hayatın zorluklarında, problemlerinde, acılarında neye dikkat edeceğiz? Şuna dikkat edeceğiz: Acılarım psikolojik midir, ruhsal mıdır? Anlatabildim mi? Acılarımız nereden kaynaklanmaktadır? İnsan bunu sormadığı müddetçe tuzaklara düşer.

Onun için hiçbir zaman kamil insanlar, ermişler, insanların acılarına temel bir şey olarak bakmamışlar. Hani mesela Buda'nın şeyinde bir kadın, yakının veya çocuğunun ölümünden dolayı geliyor ve Buda'ya şikayette bulunuyor. Buda ona ölümü aşmasını tavsiye ediyor. "Ben" diyor, "çocuğunu geri getiremem, ama ölümü aşabilirsin, ölümsüz varlığına erebilirsin, ulaşabilirsin."

Hoşgeldiniz Esra. Sen istersen böyle gel. Senin zayıflığından faydalanalım. Eyvallah. Var mı? Oturacak şey var mı? Şu altta... Tabii ne var? Olabilir. Yok değil mi? Burada var. Burada var ama görülüyor mu? Burada, burada. Var mı? Tamam, var orada. Onu bana ver. Onu bana ver Muhammed. Sen bunu ver Mehmet. Şunu ver. Ben sana bunu burada açayım. Hocam böyle de tamamdır. Tamamdır. Hocam boş, boş, boş. Ömer, gelin böyle. Tamam mıyız? Eyvallah. Evet. Evet.

Kadim Bilgelik ve İnsanın Sınanması

Hiçbir kadim gelenek, bilgelik insanın psikolojik benliğinin problemleriyle uğraşmaz. Bu kadar net ve açıktır bu. Hatta aksine insanın bunlarla karşılaşacağını söyler. Yani Kur'an der ki: Sizi açlıkla, hoşunuza giden ticaretten eksiltmekle, zorlukla, şununla bununla muhatap kılacağız. Yani siz bunlarla yoğrulacaksınız, bunlarla muhatap olacaksınız. Şimdi diyeceksiniz ki, Allah mutluluğumuzu istiyorsa bunları niye yapıyor değil mi?

Din Psikolojik Benliğe Odaklı Bir Mesaj Değildir

Eğer meseleyi psikolojik benlikle tutmaya çalışırsanız, anlamaya çalışırsanız yanlış yaparsınız. Din psikolojik benliğimize odaklı bir mesaj değildir. O yüzden insanlar dini tam anlamıyor veya yanlış anlıyor, yanlış yorumlayarak öyle davranıyor. Din sana mutluluğu bir şeylerde bul diye vermez. Din sana mutluluğu kendi özünün farkındalığında bul der. Budur onun mesajı.

Bize niye sürekli olarak "kalpler ancak Allah ile mutmain olur" diyor? Niçin başka bir şeyle mutmain olur demiyor? Açık mesaj, açık. Üstelik de psikolojik benliğinin kaçındığı şeyler ile de seni muhatap kılacağını ifade ediyor. Peki çözüm ne? Bir yere geldik şimdi bu noktada. Çözüm: Ya psikolojik benliğine hapsolarak zorlukların, sıkıntıların, acıların içine gömüleceksin -kendini mutsuz, hoşnutsuz, tatminsiz, engellenmiş, reddedilmiş hissedeceksin- veyahut da o gerçek öz varlığına döneceksin. Temel şey budur ve insanın en temel tercihi de budur.

O yüzden kadim bilgelikler insanın o psikolojik acılarıyla o kadar meşgul olmaz. Onlardan çıkış yollarını gösterir ama onları asli acılar olarak telakki etmez. Allah niye peygamberin yetimliğiyle o kadar meşgul değil, değil mi? Babası doğmadan ölmüş, annesi beş altı yaşında ölmüş, insanlar onu dışlamış, iyi niyetle gittiği yerden kötü muamele görmüş, taşlanmış; hanımı onu anlamamış, bazı hanımları onu tam olarak anlamamış, bazıları da anlamış. Şimdi böyle bir dertten bahsediyor mu Kur'an, veya peygambere bu konuda bir baş sağlığı ifadesi var mıdır? Yoktur. "Allah sana yeter." Biz burada "Allah sana yeter"i, Allah'ı da böyle bizden ayrı, uzak bir varlık gibi telakki ediyoruz ve o ayetin ruhunu da o anlamda tamamlamıyoruz. Hani sendeki ilahi öz ve o özün bağlı olduğu -Allah sana yeter. Bunu idrak etmen seni huzurlu kılar, seni mutmain kılar.

İnsan ya bu noktadan bakacaktır ya da psikolojik benliğinin süreçlerini yaşayacaktır. İnsan için başka bir yol yoktur. "Ben mutsuzum" -hangi ben olduğunu sormak zorundasın. O hangi bendir? Bunu anlamadığın müddetçe hiçbir zaman çözüme ulaşamazsın. "Kendimi kötü hissediyorum." Hangi kendin bu? Sürekli bir kısım şeylerle kendini kötü hisseden bir ben var. Sürekli ona bir şeyler vermek zorundasın. Neden? Mutsuz olacak. Yaramaz bir çocuk gibi; sürekli emzik istiyor.

İnsan psikolojik benliklerini tatmin etmekle uğraşmamalıdır. İnsanın temel uğraş alanı bu değildir. İşte Bediüzzaman'ın dediği şey o zaman: "Nefsin sana binmez, sana yük olmaz, seni altında ezmez; sen o nefse binersin ve bu dünyadan rahatla geçersin." Ama eğer bunu anlamazsan, benliğin hep şunu der: "Ben mutsuzum, beni mutlu et." Sürekli senin tepene biner, sana hayatı yük yapar. Şimdi o yük yapanı iyi görmek lazım: Bu kimdir, bu nedir? Yani hayatta diyelim ki bir statü, bir makam, bir kariyer, bir imaj edinmekle mi mutlu olacağım? Benim mutluluğum bu mudur diye dikkat edin. Dikkat edin.

Üstelik dikkat edin, böyle bir yolun en büyük handikapı nedir? Bunun için başkalarına muhtaç oluşumuzdur. Anladın mı? Bunun için başkalarına muhtaç. Yani psikolojik benlik seni başkalarına muhtaç kılar, ruhsal öz seni Allah'a bağlar. Bakın, Allah'a muhtaç da etmez, onu bile demiyorum. Ruhsal özümüz bizi Allah'a muhtaç etmez, bizi Allah'a bağlar. Zaten onunla bağlantılıdır, onu idrak ettiğin an zaten bağını fark edersin. Psikolojik benlik ise seni başkalarına ve dünyaya bağlar.

Züht: Psikolojik mi, Ruhsal mı?

Onun için züht dediğimiz şey psikolojik benlikle olmaz. Züht ruhsal bilinçle olur. Ve hakiki züht, özünün dünyaya muhtaç olmadığını anlamaktır. Psikolojik züht nedir? Bir cennet sevdası veya ileride ahirette kazanacağın herhangi bir şey için dünyadan kendini alıkoyma zahmetine katlanmaktır. O gerçek züht değildir. Gerçek züht, senin özün itibarıyla hiçbir şeye muhtaç olmadığını fark etmektir. Psikolojik benliğin de var, bedenin de var; bunların da hayatın akışı içinde ihtiyaçlarını, hayatın el verdiği oranda karşılayabilirsin. Fakat olmadı mı, dert değil. Bütün mesele budur.

Yani bir ermişle psikolojik benlik içindeki bir insanın farkı budur. Ermiş, psikolojik ve bedensel ihtiyaçlarını doğal olarak karşılamak eğilimindedir, fakat olmadığında dert etmez. Mesela açlıktan ölen bir ermişin hiçbir mahrumiyet hissi yoktur. Öyle bir şey hissetmez, ne kadar kötü bir şey diye algılamaz onu. Ama psikolojik benliğindeki bir insan, ihtiyaçlarının karşılanmaması veya korktuğu şeylerle karşılaşması oranında dert yaşar. Ve bunu artık psikolojik dengesine veya dengesizliğine bağlı olarak büyütür, uzatır. Mesela bir mahrumiyet yaşamıştır, ömür boyu bunu dillendirir, ömür boyu bunun acısıyla yaşar. Halbuki hiçbir gereği yok. O benliğin geçiciliğinin, izafiliğinin farkına varır ve onun gerçek kendisi olmadığını anlar.

O yüzden dikkat edin: Neyi tatmin etmeye çalışıyorsunuz? Her zaman kendimize sormamız gereken odur. Ben neyi tatmin etmeye çalışıyorum? Neyi memnun etmeye çalışıyorum? Hangi benliği? Bu benliğin statüsü nedir, değeri nedir? Bu tatmin edilmek zorunda mıdır? İnsan bunu kendine sormalı. Bu yolda bir açılım olmazsa kişi dindar da olamaz. Biz ortalama insanların bu anlamda kavramlarını kullanmıyoruz. Şunu diyoruz: Psikolojik düzeydeyken dindar olamazsın, böyle bir şansın yoktur. Birisi kanundan korkar, birisi Allah'ın azabından korkar; birisi dünyada bir mevki edinmek ister, birisi ahirette bir şey edinmek ister. Bunun için yapılan şeyler dindarlık değildir, veya herhangi buna bağlı bir ifadeyle tanımlanamaz. Dindarlık, Allah'a ait olan özünden davranmaktır, onunla var olmaktır.

Dindarlığın Üç Seviyesi ve Peygamberin Ensar'a Cevabı

Dikkat edin. Adem'in kıssasındaki düşüş ancak bir miraçla tamamlanır. Miraç yapmadan tekrar o ilk hale dönemezsin; sen Tanrı iradesinden koptun. Mesela hangimiz yaşadığımız bütün olaylara razıyız değil mi? Ne kadar razı olabiliyoruz? Veya ne kadar bütün gönlümüzle şu anki durumumuza şükredebiliyoruz? Psikolojik benlik bu konuda bizi sürekli zorlayan bir mekanizmadır. O yüzden dindarlık, veya bir dinin gerçekten yaşayanı olmak, ancak o ruhsal öze dair bir farkındalıkla ilişkilidir. Ki buna dair peygamberin hayatında da birçok ince örnek vardır, onlara belki başka bir zaman değiniriz.

Daha önce de ifade ettiğimiz gibi dinde üç seviye vardır: Bir müellefe-i kulüp seviyesi, bir karşılıklı ihtiyaç ve beklenti düzeyi, bir de hiçbir şeye muhtaç olmama düzeyi. İşte o peygamberin -zannediyorum Tebük seferinden sonra, emin değilim, ve Ahzab harbinden sonraki- Ensar'la konuşmasının ve verdiği cevabın temeli buna dayanır. Dindar insan şu demektir: Allah'la tatmin olmuş. Tanımı budur. Hani işte orada peygamberin, insanlar develeriyle, gümüşleriyle, koyunlarıyla evlerine dönerken "siz Muhammed'i yanınıza alıp evinize dönmek istemez misiniz" dediği şey; o bir şey vermiyor yani, hiçbir şey vermiyor zahiren. Ama o, yeni Müslüman olmuş Mekkelilere fevkalade çok ganimet veriyor, itiraz eden Ensar'ı da psikolojik düzeyden ruhsal düzeye geçiriyor. "Siz" diyor, "burada kalmayın. Gerçek anlamda din, Muhammed'i yanınıza alıp dönmektir." Muhammed nedir? Hakiki irfandır, marifettir, aşktır. İşte din bu. Yani hiçbir şey olmadan mutlu olma becerisi, deyim yerindeyse.

İşte Mojin'in ifadesiyle, mutlu olmak için hiçbir şeye ihtiyacın yoktur. Dindar insanın ölçüsü budur. Mutlu olmak için hiçbir şeye ihtiyacın yok. Ama mutsuz olmak için bir şeye ihtiyacın var: O da psikolojik benliğe ihtiyacın var. O olursa mutsuz olabilirsin.

O zaman neye dikkat edeceğiz? Bizi mutsuzlukla, acıyla, sıkıntıyla, zorlukla sınayan -bakın, Allah'a değil- psikolojik benliğe bakacağız. Allah insanı bunlarla sınamaz. Allah insanı hiçbir şeyle sınamaz aslına bakarsanız. Ama psikolojik benliğin varsa sınanırsın. O, senin kendini sınanma atmosferine sokmandır. Psikolojik benliğin olmasa sınanacağın bir durum yok. Onun için Allah insanı sınamıyor aslında; yani gerçek anlamda insanı sınayan Allah değildir. Ama senin psikolojik benliğin varsa, tabii ki hayatın o işleyişini senin önüne Allah koyduğu için "Allah bizi sınıyor" dersin. Allah seni sınamıyor, psikolojik benliğinle sınıyorsun. Psikolojik benlik seni o iki kutup arasında döndürüyor. Eğer "ilişkim sayesinde mutlu olacağım, ilişkim kötü olursa mutsuz olacağım" veyahut "şöyle bir statüye sahip olursam mutlu olacağım, o statüyü elde etmezsem mutsuz olacağım" diyen bir psikolojik benlik varsa, Allah diyelim ki o imkanı, o statüyü sana vermiyorsa, o zaman sınanma ortaya çıkar. Bu olmasa sınanma olur muydu? Olmazdı. O zaman sınanmanın olmasındaki temel neden, senin psikolojik benliğe sahip olmandır. Bunun üstüne çıktığında problem yoktur.

O yüzden bütün kamil insanlar insanları bu noktadan bu noktaya çağırmışlardır. Mesela Bediüzzaman, "madem Allah var, olan her şey güzeldir" diyor, noktayı koyuyor. Mesela o süreci anlatıyor. Şimdi şunu unutmayın: Bir arif sadece o mutlak irfanından konuşacak olsaydı, ya bir cümle söylerdi, ya bir kelime söylerdi, ya da susardı. Ama bizim gibi psikolojik benliğin içine hapsolmuş insanlara muhatap oldukları için, bizimle deyim yerindeyse bir empati kurmak manasında bizi bir noktadan alıp bir noktaya götürmeye çalışıyorlar. Anlatabildim mi? Biz o son noktaya bakmalıyız.

Diyor ki: "Sen sevdiklerinin ölümüyle vesairesiyle bir ayrılık yaşıyorsun" diyor, bunu anlatıyor, anlatıyor, anlatıyor, biraz böyle psikolojik düzeyde bir yorum yapıyor; "işte ahirette sen sevdiklerini göreceksin" diyor. Ama en son diyor ki: "Madem Allah bakidir ve sen de ona bağlısın, o zaman hiçbir ayrılığın ehemmiyeti yok." Seni nihai olarak o ruhani noktaya çağırdı. Ama o zamana kadar ne yapıyor? İşte Hz. Peygamber'in müellefe-i kulübe ganimet vermesi gibi. Ama bakın, peygamber Ensar'a ganimet vermek istemiyor. Değil mi? Onları ganimetle tatmin olanların safında görmek istemiyor. Diyor ki: "Siz bu noktayı aşabilirsiniz." Ve o konuşmayla onları o noktanın ötesine geçiriyor. Yoksa peygamberde çarpma bölme bilgisi yok mu? Bölüştürürdü herkese ganimeti, kimse de itiraz etmezdi; herkese eşit dağıtılmış, veyahut işte çabasına göre dağıtılmış. Ama bakın peygamber neye çağırıyor? Peygamber o asli, ruhani düzeye çağırıyor. Yani diyor: "Siz altınla, gümüşle, ganimetle, deveyle, koyunla mı mutlu olmayı arzu ediyorsunuz? O düzeyde kalmayı mı istiyorsunuz? Yoksa hiçbir şey yok ama mutlu olmayı mı arzu ediyorsunuz?" Ona işaret ediyor.

O zaman siz düşünün, gerçek dindarlık nereye oturuyor? Bakın, Ensar'ın o itiraz ettiği durum bile izafi bir durum, hakiki bir dindarlık hali değil tam olarak. Ve peygamber onları o düzeyden ötesine geçiriyor. Ve bakın ilginç bir şey: Diyor ki, "sadece Ensar toplansın" diyor mesela. Bu da aslında şuna işaret ediyor: Her düzey o bilincin muhatabıyla paylaşılabilir. Mesela insan aklına şu geliyor: Niye o ganimet verdiklerini de çağırıp bir üst noktaya çıkarmadı? Çünkü onlar hazır değildi. Hazır olmadıkları için onları çağırmadı. Onun için biz de her zaman şunu düşüneceğiz: Bir peygamber, bir veli, deyim yerindeyse bizimle konuşurken veya biz bir peygamberin, bir velinin mesajına muhatap olurken, bakacağız o söz kime söylenmiş? Müellefe-i kulüp düzeyindeki bir bilince mi söylenmiş? Ensar'ın o itiraz ettiği düzeydekilere mi söylenmiş? Yoksa daha üst bir düzeydekilere mi söylenmiş? O yüzden insan bunu ayırt etmeli. Eğer bunu ayırt etmezseniz mesajın içeriğine dair idrakiniz tam olmaz. Mesela diyelim ki...

Ganimet Meselesi ve Bilinç Seviyeleri

Dini, bir ganimet için savaşılan bir şey gibi bile görebilirsiniz. Ama bakın, gerçek din bambaşka bir şuur düzeyidir. Ve insan ya bunu idrak edecek, veyahut da işte ya Mekkeli, yeni Müslüman olmuş müellefe-i kulüp dediğimiz düzeyde olacak, veyahut da Ensar gibi itiraz düzeyinde olacak. Hani bazı dindarlar vardır ya: "İşte ya biz Allah'a ibadet ediyoruz, işte iyi bir Müslüman olmaya çalışıyoruz; yani zor ama işte kendimizi günahlardan da muhafaza etmeye çalışıyoruz ama hep kaybediyoruz." Bak sen, işte o Ensar itiraz etmiş ya, "niye onlara çok verdin bize az verdin" diye sormuşlar ya, işte sen de o düzeydesin. Sen de gereksiz soru soruyorsun, yanlış soru soruyorsun; eğer farkında olsan o soruyu soran benliği de göreceksin. Bakın dikkat edin, bu çok ilginç bir şeydir: Peygamber o hadisede diyor ki, "siz bana böyle diyebilirsiniz, ben de size böyle diyebilirim, ikimiz de haklı oluruz. Ben size diyebilirim ki sizi küfür karanlığından hidayete erdirmeye Allah beni vesile kıldı, siz birbirinizle kavga ediyordunuz, benim vesilemle barıştırdı, diyebilirim. Siz de bana, işte biz sana kucağımızı açtık, biz seni koruduk diyebilirsiniz." Bakın burada neye işaret ediyor? Yani eğer böyle diyeceksek diyebiliriz, yani bu da meşru -tırnak içinde- kendi düzeyinde meşru bir muhataplık şeklidir. Yani siz böyle dersiniz, ben de böyle derim, bir yerde uzlaşırız. Peki diyor, bunu aşmak istemez misiniz? Bunun ötesindeki bilince geçmek istemez misiniz? Bunun ötesindeki varoluş düzeyine çıkmak istemez misiniz?

Benim hayatımda fevkalade önemli bulduğum bir vakadır o. Çok açıklayıcıdır, çok muazzam bir şeydir; her şeyi anlattığını düşündüğüm bir olaydır o, aleyhisselamın. Bakın peygamber o ganimet verdikleriyle münakaşa etmiyor ve onları eleştirmiyor, kınamıyor. Onlar onu istiyor, adam ganimet istiyor. Hani deyim yerindeyse, "eğer -tırnak içinde- dindar olursan dünyada rahat edecek miyim?" "Ne edebilirsin" diyor. "Al et, fırsatını bulursan, imkan olursa al et." Birisi işte "dünyada şöyle yaşadık, şöyle yaptık, buna karşılık ne alacağız, ne olacak, bizim payımız ona göre çok olacak mı" vs. Peygamber diyor ki: "Böyle de düşünebilirsin, buna dair bir karşılık da alabilirsin. Ama bütün bunları da aşmak istemez misin? Böyle bir imkan da vardır."

"Kendinizi tehlikeye atmayın" ayeti bu minval üzerine gelmiş -diyorsunuz zaten. Evet, evet. Mekkeli, Medineli, Ensardan bir grup toplanıyor, diyor ki: "İşte biz İslam davasında çok fazla işleri boşladık, tarla, sapan kaldı, çekiç bu; artık işler durulunca biz tarla işlerimize, bahçemize, bağımıza devam edelim" falan. Onun üzerine gelmiş "kendinizi tehlikeye atmayın" ayeti. Aynen, aynen.

Yani insan psikolojik benliğinin mahrumiyetlerine, acılarına, ihtiyaçlarına, taleplerine gömülmemelidir. Bu, bunları inkar etmek anlamına gelmez, bunları tamamıyla yok saymak anlamına kesinlikle gelmez; böyle düşünmüyoruz biz. Fakat bunları referans almamak anlamına gelir, bunları ölçü haline getirmemek anlamına gelir. Bu konuda bir problem yaşandığında bunu dert unsuru kılmamak anlamına gelir ki dert değildir.

Acıyı İnkâr Etmemek, Ama Ölçü Yapmamak

Yani bak, biz "dert yok" demiyoruz, "yok say" demiyoruz. Ama "buna takılıp kalma" diyoruz. "Ben böyle hissediyorum" -tamam, ben zaten sana o böyle hisseden benliğinle mücadele et diyorum zaten. Yani "ben böyle hissediyorum" demekle bu iş meşrulaşmaz. "Ben çok büyük acı hissediyorum." Tamam, ben de sana onu diyorum zaten: Çok büyük acı hissediyorsun ama bu objektif bir şey değil. Bunu meşrulaştırma, bunun üzerine oturma, bunu biraz küçült, bunu abartma; gerçek benliğinin o acı çeken benlik olduğunu zannetme. Budur insana söylenen şey, yoksa bir inkar değil.

"Ben hüznümü ve şikayetimi Allah'a arz ederim" dediği şeyde de -mesela peygamberin- yani aslında bunu şöyle anlamamalıyız: "Ben şikayetimi Allah'a ediyorum, ben hüznümü Allah'la paylaşıyorum." Ne hüznünü Allah'la paylaşıyorsun ya, sen neyin derdindesin yani? Orada denen şey şu: "Hüzünlenen bir benliğim var, ben bundan şikayetçiyim" demiş oluyorsun. Anlatabildim? Yani "derdimi Allah'la paylaşayım." Sen hiç Allah'ın sesini duydun mu o dert konusunda sana ne diyor? Anlatabildim mi? Derdini Allah'la paylaşırsın, Allah da seni dinler, ayrı bir konudur. Fakat şu soruyu sor: "Ya Rabbi, sana dert diye anlattığım bu dert gerçekten sence dert midir?" Bunu bir sor, o zaman cevabının gerçeğini al. Yoksa Allah merhametinden "canım, yavrum, kulum" diye senin başını okşayabilir. Ama şu soruyu sor: "Ya Rabbi, benim şikayet ettiğim bu mevzu şikayet edilmeye değer bir nitelikte midir?" O zaman sana gerçek cevap verilir. Değildir. Hiçbiri değildir.

Nefsin seni çok mu zorladı? İşte o nefsi Allah'a arz edebilirsin. Diyebilirsin ki: "Ya Rabbi, şu meselelerden dolayı çok zorlanan, acı yaşadığını zanneden, hisseden bir benliğim var. Onu sana arz ediyorum, senin ellerine teslim ediyorum." O zaman göreceksiniz ne kadar farklı bir bilinç sizde uyanacaktır. Yoksa Allah'a ben hangi derdi arz edeyim ki? Hangi acıyı arz edeyim ki? Ancak yaşadığı şeyleri büyük dert gören, abartan, büyük acı hisseden benliğimi Allah'a arz ederim, onu Rabbimin huzuruna sunarım. Ve bunu yapmakla da o özdeşlikten çıkmış oluyorum; onunla özdeşleşmiyorum. Yani "ya Rabbi ben büyük bir acı yaşıyorum" demem Allah'a; "ya Rabbi büyük bir acı yaşadığını zanneden ve öyle hisseden bir benliğim var, beni bu benliğin algısından kurtar" diye ben Allah'a dua ederim. Ona öyle arz ederim, durum bu. Yoksa hangi dert derttir ki gerçek anlamda? Ama işte bütün mesele bu ayrımı yapabilmekte.

Yoksa bakın, hiç peygamber o müellefe-i kulübe en küçük bir şey dahi hissettirmemiştir. Yani "siz niye böylesiniz, niye ganimet istiyorsunuz veya niye ganimetle mutlu oluyorsunuz, böyle olur mu" dememiştir. Anlatabildim. Çünkü o orada duruyor ve oradan çıkmak gibi bir algısı yok, o düzeyde o anda.

İleride de bu standart bir mekanizmadır aslında. Ama orada kalmaya niyetli değilsen, sana ilahi mesaj biraz daha derinlik kazandırır. Bakın peygamber hepsinin peygamberiydi, fakat peygamber deyim yerindeyse muhatabının bilincine göre açılıyordu. Peygamber niye Ensar'ı ayrı bir toplantıya çağırdı? Çünkü onların bilinci, onun o bahsedeceği şeye açıktı. Açık olduğunu hissetti, onlara o mesajı verdi.

Onun için din bize ne verebilir? Sen ne haldeysen cevabı ona göre değişir. Din sana katı kurallar, yasaklar, emirler şeklinde gözükebilir. Din sana, işte bir kısım şeyleri yaparsan bir kısım şeylere kavuşacaksın şeklinde bir model olarak da gözükebilir. Din sana seni anlatan ve senin gerçek kendini sana gösteren bir irşat ve bilgi de olabilir.

Din: Kendini Bilmenin ve Korumanın İlmi (İman ve Takva)

Onun için son tahlilde şunu diyebiliriz: Din insana kendisini anlatan bir mesajdır. Yani sana ne olduğunu anlatan bir mesajdır. Temel şeyi budur. Yani din, kendini bilmek ilmidir. Buna iman da diyebiliriz, bu cümlenin karşılığı imandır. Aynı zamanda din, bu gerçek kendini korumanın da bilgisini veren bir mesajdır. O da neye tekabül eder? Takvaya tekabül eder. Yani kendini bilen, takvaya, gerçek anlamda takvaya ulaşabilir. Neden? Çünkü kendini biliyorsun ve kendini koruyorsun, korumaya çalışıyorsun. Çünkü öyle bir kendin var ki onu dünyevilikten, nefsanilikten, maddiyattan, hırstan, kibirden koruyorsun. Neden? Çünkü korunmayı hak eden büyük bir değere sahip.

Bugün modern insan niye kendini bu kadar fazla dünyaya vermiş? Çünkü kendini korumak algısını taşımıyor. Kendinde böyle bir cevher olduğunun da farkında değil. Yani sen öyle bir kıymetli özü taşıyorsun ki hırs onu bozar, dünyevilik onu bozar, nefsin tutkularının peşine düşmek onu bozar; veya en azından bozmasa bile seni ondan koparır. Onun için takvaya sarılıyorsun. Onun için Kur'an'da sürekli imanın arkasından takva gelmiştir. Yani sen bugün mesela bir bilgisayar alıyorsun, hassas bir alet diyorsun; mesela sudan koruyorsun değil mi, atıyorum diyelim ki işte aşırı sıcaktan koruman gerekiyor, işte ısınınca içinde bir motor var onu soğutuyor. Ne bu? Bir değer var orada ve sen o değeri koruyorsun. İşte iman öncelikle kendi değerini bilmek ve bulmaktır, ardından o değeri korumaktır. İman ve takva netice itibariyle nihai olarak buraya tekabül eder. Ve bunun işareti olarak bize sunulmuştur. O yüzden neyi koruması gerektiğini bildiği zaman insan müttaki olur.

Dikkat edin, takva bugün avamın anladığı gibi bir kurallar manzumesine tutkuyla bağlanmak veya sadece riayet etmekten ibaret değildir. Takva sahibi insana şunu sormak lazım: Takva eğer korumak demekse -ki böyledir- neyi koruyorsun? O zaman bu bilinçli bir takvadır. O zaman sen gerçekten neyi koruduğunu biliyorsan, koruduğun şeyin de farkındasın demektir. O yüzden önce insanın ne olduğuna dair o bilincin uyanması gerekiyor. Bunun için de tek yol var: Psikolojik benliklere saplanmamak, onlara gereğinden çok itibar etmemek.

Buz ve Su Metaforu, Kapanış

Yani şunu düşünün: Buz eriyebilir, diyelim ki erimemesini istiyoruz ama hava o kadar sıcak ki, buzdolabında elektrik de kesilmiş; erisin kardeşim, eriyorsa sıkıntı yok. Ben suyu korumaya çalışıyorum, buzu ikinci derecede korumaya çalışıyorum. Ve biliyorum ki buzu korumasam da su yine korunmuş olacaktır. Ben bedenimi ve psikolojik benliğimi tabii ki muhafaza etmeye çalışırım, tabii ki onun ihtiyaç ve beklentilerini meşru dairede karşılamaya çalışabilirim. Ama olmazsa da hiç umurumda değil diyebilecek şuurlu bir idrakim olmalı. Evet, suyun buz halini korumaya çalışabilirim ama koruyamazsam dert etmem. Çünkü benim asıl korumak gereği duyduğum şey suyun kendisidir. Ben ne bedeni mutlak olarak korumak zorundayım ne psikolojik benliğimi. Onları korumaya odaklandığım zaman zaten nihai olarak koruyamayacağım. İzafi olarak koruyabilirsin bunları.

O zaman ben neyin peşindeyim bu dünyada? Değil mi? Neyin peşindeyim, dikkat edeceğim. Ne veya şöyle soralım: Ne seni peşinde koşturuyor? Yani bugün tepkilerimizin, tutumlarımızın, tavırlarımızın arkasında yatan şey bir psikolojik benliktir. O, bir şeylerin peşine koşturuyor bizi. Şunu sormalıyız: Seni bir şeyin peşinde koşturan benlik, bilinç düzeyi ne kadar gerçektir? Ne kadar doğrudur? Ne kadar asliyidir? Ne kadar hakikidir?

Evet. Bundan sonraki derste bir metni okuyacağız, acıyla ilgili, geniş bir şekilde. Bunun başını, bu dersi de biraz, birkaç cümle okuyorum. O bahsettiğimiz ayet: "Muhakkak ki sizi biraz korku, açlık ile mallardan, canlardan, ürünlerden biraz eksiltmekle muhatap kılacağız. Sabredenleri müjdele." Şehit ayetinden sonra, "şehitler öyle değildir" ayetinden sonra gelir değil mi? Olabilir, evet. Bakara suresi 155.

Acı çekmek benliğin rüyasıdır. Hakikat, benlik rüyasından uyanmak ve dolayısıyla acıdan da kurtulmaktır. Kabus gördüğünde rüyada olduğunu bilmelisin. Acı çekiyorsan uyanmalısın. Karanlıkta isen gözlerini açmalısın. Çünkü hakiki hayat ve hakikat acı içermez.

Eyvallah. Teşekkür ederiz.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - Bakara Suresi: 155 ("Muhakkak ki sizi biraz korku, açlık ile mallardan, canlardan, ürünlerden biraz eksiltmekle muhatap kılacağız. Sabredenleri müjdele" - metinde doğrudan alıntılanmış ve sure/ayet numarası anlatıcı tarafından verilmiştir.) - Bakara Suresi: 195 ("Kendinizi tehlikeye atmayın" ayeti - metinde adı geçmiş, ayet numarası anlatıcı tarafından verilmemiştir, bağlamdan makul güvenle belirlenmiştir.) - Ra'd Suresi: 28 ("Kalpler ancak Allah ile mutmain olur" ifadesi anlatıcı tarafından anılmıştır; ayet numarası metinde verilmemiş, bağlamdan makul güvenle belirlenmiştir.) - Enfal Suresi: 64 ("Allah sana yeter" ifadesi anlatıcı tarafından anılmıştır; ayet numarası metinde verilmemiş, bağlamdan makul güvenle belirlenmiştir.) - Hz. Musa'nın asası kıssası (Tâhâ Suresi, yaklaşık 17-21. ayetler - anlatıcı tarafından örnek olarak anlatılmış, doğrudan alıntı yapılmamış ve ayet numarası verilmemiştir.) --- ---