Psikolojik Benlikten Özgürleşmek
Kısa Özet
Sohbette, insanın öğrendiği doğrularla fiilen yaşadığı hayat arasında çoğu zaman bir kopukluk olduğu; gerçek bilginin ancak hayatta fiilen uygulanan bilgi olduğu anlatılıyor. Tövbenin bir davranıştan vazgeçmek değil, o davranışın altındaki psikolojik zemini görüp ondan dönmek ve ardından bir mücadele (mücahede) sürecine girmek olduğu; insanın izlenimleri psikolojik benliğiyle değil ruhsal/hakiki benliğiyle okuduğunda -Hz. Yusuf ve Peygamberimizin örneklerinde olduğu gibi- olaylardan olumsuz etkilenmekten özgürleşebileceği vurgulanıyor. Sohbetin sonunda dinin psikoloji için bir "koltuk değneği" olmaması gerektiği, gerçek dindarlığın (arifliğin) hakikati bizatihi yaşamak olduğu tartışılıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Gerçek bilgi, hafızada duran bir malumat değil, kişinin hayatında fiilen üzerine oturduğu ve uyguladığı bilgidir.
- Tövbe bir davranıştan vazgeçme kararı değil, o davranışa sebep olan psikolojik zemini görüp o zeminden dönmektir; bunu bir mücadele (mücahede) süreci izler.
- İnsan izlenimleri psikolojik benliğiyle değil ruhsal/hakiki benliğiyle okuduğunda -Hz. Yusuf ve Peygamberimizin örneklerinde olduğu gibi- olaylardan olumsuz etkilenmekten özgürleşir; din de psikolojinin koltuk değneği değil, bu hakikate ulaştıran bir yoldur.
Hayat ile Bilgi Arasındaki İkilik
İnsan bazen okudukları veya öğrendikleriyle hayatını birbirinden ayrı tutar. Hayatın çizgisi ayrı işler; işte diyelim ki insanın nasıl olması gerektiği, doğru olanın ne olduğuna dair öğrendikleri ayrı bir hat olarak işler bazen. Bu halkın arasında buna dair en çok kullanılan ifade "hayat senin bildiğin gibi değil"dir. "Sen doğru söylüyorsun ama hayat senin bildiğin gibi değil" şeklinde. Böyle bir anlayış olunca hayat zaten, veya hayatla bilgi arasında bir ikilik meydana gelir. Hayat dediğimiz o psikolojik düzeyli algı ayrı işler; doğru anlayış, doğru insan, doğru olmak ayrı işler. Bu hayattaki en tehlikeli noktadır.
Yani hayatımızı yaşamamız sürecinde işleyen bir kısım düşünce ve anlayışlar vardır. Biz aslında bunları doğru kabul ederiz -anlatabildim mi, doğru kabul ederiz- ve onlarla hayatımızı yürütürüz, yönlendiririz. Diğer taraftan öğrendiğimiz, kitaplarda okuduğumuz "doğru insan böyledir, iyi insan şöyle olmalıdır" veya "iyi olan budur" dediklerimizi ayrı bir paket olarak düşünürüz ve bu ikisi birbirinden bağımsız olarak işler.
Yani mesela insanlar bir kitap okur, bir konuşmayı dinler. Konuşma biter. Sonra tekrar hayat -tırnak içinde hayat, psikolojik hayat- kaldığı yerden devam eder. Anlatabildim mi? Yani hangi hoşnutsuzluklarınız varsa, hangi öfkeleriniz varsa, hangi kırgınlıklarınız varsa, hangi reaksiyonlarınız varsa, hangi psikolojik çatışmalarınız varsa onlar aynı şekilde devam eder. Sadece o okuduğunuz kitap sizin bir iki saatinizi parantez içine alır ve o orada kalır. O yüzden hayatta bu çok tehlikeli bir noktadır insanoğlu için.
İdrak Nedir?
Az önce sormaya niyetlenip soramadığım bir şey sormak istiyorum: Burada idrak dediğimiz şey tam olarak ne oluyor? Yani bu aslında bilinen şeyleri bir şekilde hayata uygulamak bir idrak neticesinde mi oluyor? İkincisi, o idrak neticesinde oluyorsa idrak tam olarak ne oluyor? Nasıl idrak ediliyor? Nasıl idrak buluyor, gerçek yaşıyor?
Şimdi şöyle; aslında her birimiz içinde bulunduğumuz varlık ve bilinç durumuna bağlı olarak yaşarız. O anki veya o sürecimizdeki varlık ve bilinç durumumuz neyse, bizim idrak melekemiz de odur. Mesela diyelim ki insanların seni bilerek rahatsız ettiği, mutsuz ettiği bir durumdasın. O anki varlık ve bilinç durumun psikolojik benliğin en negatif durumlarından biridir. Ve sen mesela o bilinçle aslında insanlara karşı niçin şefkatli davranılması gerektiğini, niçin merhametli olunması gerektiğini, niçin affedilmesi gerektiğini idrak edemezsin. Çünkü o anki idrak meleken bunun tam tersi olan bir şeyi sana söylemektedir. O yüzden insan ne halde olduğuna dikkat etmelidir. Çünkü bizim idrak melekemiz bizim varlık ve bilinç durumumuza göre değişir.
Bizim asli idrak melekemiz asli ruhsaldır. Biz o idrak melekesine gelinceye kadar elimizdeki veyahut da algımız olarak psikolojik benlik boyutunda oluruz ve onunla idrak etmeye çalışırız. Dolayısıyla burada neyi ne ile algıladığımızı dikkatle değerlendirmek durumundayız. Tabii ki burada o psikolojik benlik zeminimizi değiştirmeden ve bunun değişmesi gerektiğine dair çok güçlü bir kabul olmadan öğrendiğimiz şeyler bir başka şeye hizmet eder. Neye hizmet eder? Senin bir kısım bilgilere, bir kısım verilere ulaşmış olmanı sağlar. Ve birisi diyelim ki o konuda konuştuğu zaman "ben bunu biliyordum" dersin. Veya işte "bir sene evvel bu konuyu konuşmuştum" dersin. Bir sene evvel konuşmuşuzdur ama o bir sene boyunca buna dair hiçbir çalışma yapılmamıştır. Yapılmamışsa o konuşulmamış demektir gerçekte. Yani senin psikolojik benliğin tarafından o mevzu konuşulmamış, mevzu bahis edilmemiş demektir. Ama hafızanın bir tarafında o konunun konuşulduğuna dair bir hatıra vardır. Bu ise işte bahsettiğimiz insandaki olabilecek kopukluk algısının bir yansımasıdır.
Gerçek Bilgi: Yaşanan Bilgi
O yüzden neyi konuştuğumuz, neyi dinlediğimiz, neyi okuduğumuzdan ziyade şunu sormalıyız: Ben şu anda hayatımda hangi bilgiyi uyguluyorum? Yani ben bu hayatımda yaşadığım bu süreçte aslında hangi bilgi üzerine oturuyorum? Hangi bilgi üzerine oturuyorsan senin bilgin odur, varlık seviyen odur, bilincin odur, idrak ettiğin odur. Diğerleri sadece hafızanın bir tarafında bir malumat olarak bulunmaktadır.
Mesela ben desem ki "insanların işte şöyle şöyle durumlarda benliklerine, nefislerine uyuyorlar, affetmek lazım" diyorsam ama böyle bir olayı yaşadığım zaman affetmiyorsam, veyahut da en azından içimde affetmek istemeyen bir benlik var ama onunla mücadele etmiyorsam, o zaman benim öyle bir bilgiyle hiçbir ilgim yoktur. Ama birisi o bilgiden bahsederken şunu derim: "ben o konuyu biliyorum." Bunlar birbirinden tamamen ayrı şeylerdir. Onun için kişi hangi varlık ve bilgi seviyesinde olduğunu idrak etmelidir. Gerçek anlamda bilgi senin hayatının içinde işleyen bir şeydir. O senin gerçek anlamdaki bilgi düzeyine işaret eder. Onun dışındaki bilgiler sadece sende bir malumat, bir hafıza verisi olarak bulunurlar.
İşte ben mesela öfkelenmemem gerektiğini, gücenmemem gerektiğini okudum, duydum, öğrendim ama bir olay vuku bulduğunda öfkeleniyorum, alınıyorum, reaksiyon gösteriyorum. Sonra biri bana diyor ki "ama bak şöyle şöyle" ben "onu biliyorum" diyorum. Ben onu biliyor muyum? Hayır, ben onu bilmiyorum. Gerçek anlamda bilgi senin hayatında gerçekliğiyle görünen bir bilgidir. Diyelim ki o bilgiye uygun şekilde yaşayamıyorsun ve o bilgiyi tam olarak tatbik edemiyorsun; olabilir, bu mümkün olan bir şey. Ama sen o bilgiyi doğru kabul ederek kendi içinde o anda var olan bir psikolojik algıyla mücadele ediyor musun? Yani bir insan kabul ettiği ve gerçekten inandığı bir bilgiyi o an tatbik edemeyebilir. Ama o bilgiyi kullanarak mücadele edebilmelidir. O bilgiyi kullanarak kendi içinde var olan negatif bir algı ve davranış tarzına karşı mücadele ediyor olmalıdır. O mücadelede yenilebilirsin, bakın bu başka bir şey. Ama mücadele etmiyorsan o zaman ikinci bir bilgi yoktur.
Tövbe ve Mücahede
İşte tasavvuf geleneğinde olsun, bütün kadim geleneklerde yol neyle başlar? Bir tövbe, ardından da bir mücahede süreci başlar. Yani sen bir şeyden tövbe ediyor olmalısın. Tövbe nedir? Bir şeyin artık başka bir şekilde ele alınmasıdır. Daha önceki bir konuşmamızda da ifade ettik: tövbe bir davranıştan vazgeçme değildir. Bu çok yanlış telakki edilen bir şeydir. "Ben bir daha bunu yapmayacağım" - böyle bir tövbe yok, bu yanlış bir temele oturuyor. Senin o davranışına sebep olan şeyin analizini yapıyor olmalısın. Diyelim ki "ben bir daha kimseye öfkelenmeyeceğim" - bu yanlış bir tövbe metodu. Senin öfkelenmene sebep olan bir alt yapı var, bir zemin var. Sen bu altyapıyı, bu zemini görüp o zeminden tövbe ediyorsun. Yani tövbe etmek de aslında bir şeyi başka bir şeyle değiştirmek demektir veya bir noktadan başka bir noktaya dönmek demektir. Yani bir zemini olumlu bulmuyorsun ve onu terk etme gereği duyuyorsun. İşte o zaman tövbe etmek gerçekleşmiş olur; ilk adım budur.
Daha sonra tövbenin mücadelesi başlar. Tövbenin mücadelesi nedir? Tövbe ettiğin şey senin içinde tekrar kendini ortaya koymaya çalışır, tekrar kendini hayatın içinde göstermeye çalışır. Bu sefer ne yaparsın? Sen tövbe etmiş biri olarak mücadele edersin. O mücadele işte aslında tövbe sürecidir, ta ki o süreç olgunlaşır. O zaman sen gerçekten artık zayıflamış olan o negatif benlikten büyük ölçüde kurtulmaya başlarsın.
Onun için değişim dediğimiz aslında tövbe, daha modern bir ifade kullanırsak "dönmek", aslında aynı zamanda "dönüşmek" demek. Aslında dönüşmenin dini karşılığı bir anlamda tövbedir. Tövbenin de kelime anlamı dönmek demek. Dolayısıyla aslında tövbe etmek bir dönüşme ihtiyacı duymak, ama bakın neyden dönüyorsun? Ve burada kişinin bir kısım yanlış tutumlara, davranışlara, sözlere neden olan zemini nedir, psikolojik zemini nedir? Biz o psikolojik zeminden vazgeçiyoruz, onu dönüştürüyoruz.
Mesela diyelim ki bir insan bana meydan okuduğunda güçlü bir psikolojik reaksiyon veriyorum. Niye? Kendimi o an güçsüz hissediyorum ve bununla saldırarak baş etmeye çalışıyorum diyelim. Şimdi ben eğer bunu tanımazsam, o gösterdiğim reaksiyonun altında yatan psikolojik zemini analiz etmezsem, ben o davranıştan vazgeçemem. Sadece derim ki "vazgeçeceğim, bir daha böyle yapmayacağım" ama içeride bir benlik diyor ki "hayır, ben hep böyle yapacağım." Çünkü onun bakış açısı bu; onun hayatı tanımlama, hayatla baş etme, hayata karşı ayakta kalma stratejisi bu. Sen bir şeyin temeli üzerinde çalışmadığında o şey mutlaka kendini bir şekilde gösterecek. Dolayısıyla kendi içinde meydana gelen bir ikiliğin problemini yaşayacaksın: bir yandan "bir şey yapmayacağım" diyorsun, bir yandan içeride bir şey "ben böyle yapacağım" diyor. Çünkü zaten başka bir şey bilmiyor, öyle yapmaktan başka bir yolu yok. Dolayısıyla o meydana gelen ikilik kaldığı müddetçe sen her zaman bir çelişki yaşayacaksın.
Yani tıpkı bir çocuğun damak zevki nedeniyle sürekli şeker yemesi, ondan sonra dişleri çürüdüğü için dişçiye gittiğinde dişçiye "tamam, ben bir daha şeker yemeyeceğim" demesi gibi. Sen o anda duyduğun acı nedeniyle veyahut da başka bir nedenle "şeker yemeyeceğim" diyorsun ama içeride bir şey diyor ki "çok lezzetli, yiyeceğim; niye yemeyeyim; hiç mi yemeyeceğim; ömür boyu mu yemeyeceğim?" Yani aslında yiyecek bir sürü yer var. Ne yapıyor? Aslında içeride var olan bir zemin üzerinde sen çalışmadığın için onun ürünleriyle meşgulsün, onun sonuçlarıyla meşgulsün. Halbuki sen onun kökleriyle ilgilenmelisin.
Mesela mizacı itibariyle ilişkilerinden etkilenen insanlar vardır. "Bundan sonra kimseye güvenmeyeceğim" - bakıyorsun, reaksiyon. "Bundan sonra hiç kimseyle samimi olmayacağım" - reaksiyon. Niye? Çünkü sıkıntı yaşadı, acı çekti. Peki bunun altında yatan psikolojik zemini niye incelemiyorsun? Mesela o kendine ne kadar güveniyor, veya kendi kimliğiyle ilgili algısı ne? Yani niye bu kadar etkileniyor? Hiç bunu sordun mu? Bu kadar etkilenmesinin altında yatan nedir? Eğer onu çözebilirsen o zaman o zeminin yanlışlığını da fark ederek yeni bir zemin inşa edebilirsin.
Burada yani fark etmek ilk önce birinci şey; onu fark etmedikten sonra o adım gelmiyor. İkincisi, meşruiyet kazandırmamak. Yani meşru olmadığını, mesela yanlış yapabiliriz diyoruz, bunu bilmemize rağmen bir takım eylemlere devam edebiliriz çünkü hemen dönüşüm gerçekleşmiyor. Ama en azından o ilk etapta meşru olmadığını tasdik etmek gerekiyor, bir hamle yapabilmek için.
Yani mesela niçin bilgi... insanlar "bundan sonra kimseye güvenmeyeceğim, kimseyle samimi olmayacağım, kimseyi sevmeyeceğim, kimseye olduğundan fazla değer vermeyeceğim" falan, niye diyoruz bu kadar şeyi? Onlar böyle bir şey demişler mi? Dememişler. Peki hayal kırıklığına sebep olabilecek olumsuz olaylarla karşılaşmamışlar mı? Karşılaşmışlar. Peki niye onlar bu reaksiyonu vermiyor? Çünkü hayatı başka bir zemin üzerinden karşılıyorlar. Mesela biz bazen duyarız, görürüz: "eşim bana kendimi çok değersiz hissettirdi." Şimdi burada üzerinde çalışacağın zemin eşin mi, sen misin? Niçin böyle bir zemin var ortada? Niçin hayatındaki ilişkilerinin üzerinden bir değersizlik algısı içinde olan bir benlik var?
Bataklık Adacıkları ve Ruhsal Zemin
Veya niçin bir şey yapamadığında kendini çok kötü hisseden bir benlik var, veya niçin aciz duruma düştüğünde kendini kötü hisseden bir benlik zemini var; niye bunlar var? Bunlar bizim vatan topraklarımız mıdır? Yani bunlara biz "vatanım" diye sarılacak mıyız? Yoksa bunlar -hani güzel bir tabirle- eskiden Haliç'te olan bataklık adacıkları gibi mi? Aslında onlar gerçek bir zemin değiller, ama işte o bataklık şartları içinde oluşmuş bir kısım zeminler. Şimdi onlar gibi bir kısım zeminlerimiz var ama biz onları gerçek zeminimiz, gerçek vatanımız olarak algılıyoruz.
İşte insan şunu düşünecek: benim gerçek vatanım bu mudur? Yani ben buraya mı ayak basmalıyım? Burası sağlam olarak ayak basılacak bir yer midir, değil midir? Tabii ki öncelikle dikkat edilmesi gereken şey, psikolojik boyutumuzda daha sağlam zeminlere ayak basmak, sonra bütünüyle o psikolojik zeminin ötesindeki ruhsal zemine ayak basmaktır. Yani nihai olarak tam tekamül ve yolculuk budur. Ama öncelikle belki bugünün insanının ihtiyacı ne? Daha sağlam psikolojik zeminlere ayak basmak. Ondan sonra da bir süre sonra o psikolojik zeminin gerçek olmadığını, izafi bir şey olduğunu anlayıp gerçek zemin olan ruhsal zemine ayak basmak. O zaman sen "ben kendimi buldum" diyebilirsin. Bir insan ancak o zaman insandır. Bakın bu çok kat'i bir ilkedir; biz ancak o zaman insanız.
Hani geçen hafta bahsettik: hayatta hiçbir zaman iki insan birbiriyle ilişki kurmaz, iki insan bir ve bütündür zaten -son nihai noktada. İki psikoloji birbiriyle ilişki kurar. O yüzden insan olmak ruhta olmaktır; gerçek zemininin ruh olduğunu anlamaktır. O zaman insan hakiki insan olur. Hani Bediüzzaman deyimiyle "hakiki insan olmak" ifadesi tam da bu bahsettiğimiz noktaya işaret eden bir şeydir. Ama bak, hepimiz potansiyel olarak insanız; hepimiz o ruhsal özü taşıyoruz fakat onunla temas etmiyoruz. O bizim algımızın bir yanılgısıdır.
Peki psikolojik zeminin var; o zaman diyeceksin ki ben şu anda geçici olarak kullandığım bu psikolojik zemini olabildiğince dengelemeliyim. Yani bu neye benzer? Bir gün terk edeceğin diyelim ki bir kabuğu daha sağlıklı bir biçimde inşa etme ve kullanma şeyidir. Ama o gerçekte sen değilsin. Onu doğru tanımlamak ve özellikle de çok problematik noktalarını iyi analiz edip nötrlemek gerekir. Çünkü bize problem yaşatan şey, sorun yaşatan şey budur.
Şikayet Eden Benliktir
Biz hala hayatımızda insanlardan, ilişkilerden, toplumdan, olaylardan şikayet ediyoruz. Bu yanlış bir şeydir. Bakın, bir olguyu, bir insanı, bir tutumu yanlış olarak tanımlamak ayrıdır, şikayet etmek ayrıdır. Şikayet eden benliktir. Bu hiçbir zaman unutulmamalıdır. Eğer şikayet modundaysanız o olguyu yanlış bir yere oturtmuşsunuz demektir; yani o olgu yanlış bir zemin tarafından işlenmektedir.
Dolayısıyla burada kendi psikolojik benlik haritamızda bir kısım negatif benlik adacıkları demektir. Hayat kendisine karşı reaksiyon göstermemize sebep oluyor, hepimiz anlayabiliyoruz. Yani hayat sürekli reaksiyon gösterdiğimiz bir süreç olarak önümüze geliyor değil mi? Peki gösterdiğin reaksiyonun öznesi ne? Öznesi senin psikolojin. Hayata neyle reaksiyon gösteriyorsun? Psikolojinle reaksiyon gösteriyorsun. Peki bu ne kadar dengelidir? Ne kadar nesnel bir öznedir?
Kişinin hayatını değiştirmek, dışsal şartları değiştirmek değildir; kişinin reaksiyonlarını değiştirmektir. Fakat biz hayata karşı artık otomatikleşmiş ve basma kalıp tepkiler veriyoruz. Mesela tartışan insanlara bakın, ne kadar standart, ne kadar basma kalıp, ne kadar yüzeysel bir biçimde tartışırlar. İki tarafın da bir iç görüsü yoktur, sadece reaksiyon verirler. Neden? Çünkü iki taraf da aslında kendi psikolojisine gömülmüştür. Mesela biz bazen ufak çocuklarla ilişkimizde bunu yaşamayız; kendi psikolojimize bu kadar gömülmeyiz. Çünkü ona karşı psikolojik benliğimiz o kadar tetiklenmiyor. Demek ki aslında bizde başka türlü davranabilme, sırf psikolojik düzeyde bile başka türlü davranabilme imkânı vardır.
İzlenimleri Nasıl Okuyoruz?
Şimdi temel şey ne peki? Biz hayattan bir kısım izlenimler alıyoruz. Yani izlenimler dediğim, insanların, muhatap olduğumuz insanların sözleri, tutumları, tavırları, yaşanan olaylar, hayatın içinde meydana gelen değişimler; bunlara biz izlenimler diyoruz. Şimdi bu izlenimleri alıyorsun, neyle alıyorsun? Psikolojik benlikle alıyorsun. Mesela bir değişim oluyor, "hoşlanmadım" diyorsun. "Hava soğuyor, ne kadar kötü bir hava" diyorsun. Halbuki hava hava yani, sadece soğuk ve sıcak. Ne yapıyorsun? Kendi psikolojik zeminin üzerinden bir okuma yapıyorsun.
Mesela diyorsun ki "o insan çok kötü." Hayır, o insan egosuna çok gömülen birisi; çok kötü değil. O insan psikolojik anlamda sürekli negatif duygu ve düşünceye kapılan birisi, kötü birisi değil. "Ama bana küfrediyor" - seninle ilgisi yok. Bak ne yapıyorsun? O izlenimi sübjektif bir bilinçle alıyorsun. O sübjektif bilincin hayatı objektif ve nesnel olarak okumana engel oluyor.
O zaman insan iki şeye dikkat edecek. Hayatta problem olan şey izlenimler değildir, yani dış alemden gelen olaylar değildir; senin kendi psikolojindir, bu bir. İkincisi, bu değiştirilebilir. Ve bu değiştirilmediği müddetçe de kişi bir makinadan farksızdır, otomatik bir makinadan farksızdır. Hatta bunu "insanlar makinadan farksızdır" dediğimizde bazen egolarımızın bir tanesi çok içerliyor olabilir. Ama hayatta şu gibi şeyleri hep duyarız: "Benim böyle yapmamı istemiyorsan sen de şöyle yapma." Değil mi? Bu şu demek yani: "sen benim bir düğmeme basıyorsun, ekranda bir şey ortaya çıkıyor ve ben bunu değiştiremiyorum; o zaman sen de o düğmeye basma." Bu nedir? Aslında bir mekaniklik halidir, değil mi? Bir mekaniklik hâlidir.
O zaman insan iki tercihten birini yapmak zorunda: mekanik olarak mı yaşayacaksın, şuurlu bir biçimde mi yaşayacaksın? Temel soru bu. Ya mekanik olarak yaşamaya devam edeceğiz ya da şuurlu olmaya çalışacağız, bunun için gayret edeceğiz. Tabii ki önümüzdeki en büyük engel, bunun altında yatan düşünce zemini; gösterdiğimiz otomatik tepkilerin altında yatan bir düşünce ve algı zemini vardır. Bir, bunun fark edilmesi ve çözümlenmesi. İki, bunun doğru bir biçimde değiştirilmesi. İşte değişim ve dönüşüm dediğimiz şeyin altında yatan gerçek budur. Kişi şunu fark edecek: "ben otomatik çalışan bir makinayım."
İdrak nedir diye bir soru oldu ya, neyi idrak edeceğiz? Önce bunu idrak edeceğiz. Bunu idrak etmek çok önemli bir şeydir. Eğer bunu idrak edersek değişime ihtiyacı duyabiliriz. Mesela ben diyelim ki fikirlerim dikkate alınmadığında, dinlenmediğimde fikirlerimden şüphe ediyorsam, burada bir psikolojik negatif bir zemin vardır, değil mi? Yani ben gerçekten söylediğim şeye inanıyor muyum? Söylediğim şeye gerçekten emin miyim? Eminsem, beni bir kişinin dinlemesiyle on bin kişinin dinlemesi, bir kişinin tasdik etmesiyle on bin kişinin tasdik etmesi veya hiç kimsenin tasdik etmemesi arasında bir fark olur mu? Olmaz. Ben bir şeyi doğru kabul ediyorsam, bunun ilgi ve değer görmesiyle görmemesi arasında bir fark yoktur. O zaman kişi kendi zeminine karşı dikkatli olmalı.
Biz bir psikolojiyle bu hayatı yaşıyoruz, bir insan olarak yaşamıyoruz. Çünkü insan psikoloji değildir. Bir beden olmadığı gibi, bir psikoloji de değildir. İnsan, ruhsallığıyla gerçekte var olan; psikolojisini ve bedenini de bu istikamette kullanan bir varlıktır. Allah'ın peygamberlere öğrettiği en temel şey de budur, bunu en temelde öğretir. Bunu anlamadığımız zaman hiçbir şeyi ne değiştirmek ne de o gerçek anlamdaki insanların aslında ne olduklarını kavrama şansımız kalmaz. Onları da kendi psikolojimize indirgeriz, kendi psikolojimizin algısına hapsederiz. Halbuki böyle bir şey yok onlarda. Onlar bir psikolojiyi kullanıyorlar.
Peygamberimizin Örneği: Psikolojiyi Kullanmak
O psikolojinin en mükemmel şekilde kullanıcısı var bu dünyada. Mesela bunun da en belirgin örneklerinin başında Peygamberimiz gelir. Hayatın her alanında yaşamış: bir eş olarak, bir arkadaş olarak, bir dost olarak, bir devlet başkanı olarak, bir ordu komutanı olarak, bir tüccar olarak ve onu en mükemmel şekilde kullanmış. Düşünün mesela, diyelim ki bir savaştasınız, çok önemli bir emir veriyorsunuz: işte şunu yapın, şunu yapmayın diye. Ama bir kısmı bunu unutuyor ve herhangi bir nedenle yapılması gerekeni yapmıyor. Siz de onların yaptığı bu hata yüzünden yetmiş kişi şehit veriyorsunuz; yani ordunun neredeyse yüzde onu gitmiş. Siz öfkelenmiyorsunuz. Ayet diyor ki eğer sert ve kaba davransaydın etrafından dağılırlardı.
Şimdi peygamber orada peki nasıl davrandı? Psikolojisiyle mi davrandı? Hayır, psikolojisiyle davranmadı; ruhuyla davrandı, psikolojisini de kullandı. Psikolojisiyle davransaydı ya alınacaktı, gücenecekti, "bir daha sizinle birlikte savaşmayacağım, yazıklar olsun" diye öfke duyacaktı, değil mi? Peki yapmadı. Niye? Çünkü psikolojisiyle yaşamı yaşayan biri değil, psikolojiyi kullanan birisi. Onları anladı; bakın orada da ne var? İzlenimleri alıyor, yani insanları, süreçleri, olguları objektif bir bilinçle okuyor.
Mesela biz bu okumayı yapamıyoruz. Ne yapıyoruz mesela? "Sen beni kızdırmak için böyle yapıyorsun." İşte "sen beni sinir etmek için böyle yapıyorsun." Halbuki karşındakinin öyle bir niyeti yok. O psikolojisine göre davranıyor -iyi veya kötü ayrı bir konu, doğru yanlış ayrı bir konu. Ama sen neyle okuyorsun o izlenimleri? Kendi mizacına göre okuyorsun.
Şimdi düşünün mesela, diyelim ki sarı bir sayfanız var, sapsarı bir sayfa. Üzerine kırmızı boya döktünüz, turuncu oldu, değil mi? Mavi bir boya döktünüz, kağıt yeşillendi veya başka bir renk aldı. Ne oldu? Aslında gelen şeyi objektif olarak almıyorsunuz. Almadığınız için de olguyu doğru okumadığınız gibi olgudan da yanlış bir şekilde etkileniyorsunuz.
Mesela diyelim ki bir kişi sizi yok sayıyor. Ama bunun nedeni ne? Onun kendine göre bir psikolojik stratejisi -haklı, haksız, doğru, yanlış, önemli değil. Peki sizi yok sayarak davrandığında siz ne hissediyorsunuz? "E tabii ki kötü hissedeceğim" diyor psikoloji. Yani başka ne olabilir? Niye o psikolojiyle izlenimi alıyorsun? O psikolojiyle izlenimi almanın zorunluluğu var mı? Aslında yok. Ama peki onu karşılayacak başka bir psikolojik zeminim var mı şu anda? Bilmiyorsun, yok gibi geliyor. O zaman onu oluşturacaksın.
Bakın, bizim öyle bir psikolojik zeminimiz var ki hayatımızdaki bütün acılara, mutsuzluklara, gerilimlere açık bir durumdayız ve böyle olguları yaşamanın ipleri bizim dışımızda. Düşünün ne kadar felaket bir durum. Yani "dünya şöyle olursa acı çekeceksin, eşin şöyle davranırsa üzüleceksin, arkadaşın şöyle davranırsa büyük hayal kırıklığına uğrayacaksın." Nasıl bir dünyada yaşıyorsun? O da işin ayrı bir tarafı. Yani sen öyle bir psikolojik zemine sahipsin ki mutluluğunu da, acılarını da, sevincini de, üzüntünü de başkalarının eline vermişsin. Peki kimin eline vermişsin? Psikolojik zeminde yaşayan insanların eline vermişsin. Onlar da zaten kendi dertleriyle meşgul. Ne kadar trajik bir şey yani; hayatın başkalarının ellerinde. Sonra da diyorsun ki "ben özgürüm," özgürlük tartışması yapıyorsun. İnsan özgür olmalıdır. İnsan psikolojisinden özgür olmalıdır. Özgürlük budur.
Hz. Yusuf ve Psikolojiden Özgürlük
Bakın Hz. Yusuf psikolojisinden özgürdü. Özgür olduğu için kardeşleri onu kuyuya attığı zaman onda bir yıkım, bir gerilim, bir ümitsizlik, bir karamsarlık oluşturmadı. Çünkü neden? Psikolojisinden özgürdü. Köle diye satıldığında büyük dert etmedi, çünkü psikolojisinden özgürdü. Haklı olduğu halde hapse atıldığında dert etmedi, çünkü psikolojisinden özgürdü. Kardeşleri geldiğinde onlara hesap sormadı, çünkü psikolojisinden özgürdü.
Siz mesela bir tartışmada durabilme konusunda özgür müsünüz? Sakin olma konusunda özgür müsünüz? Bir insanın sizi yok sayması karşısında alınmamak veya öfkelenmemek konusunda özgür müsünüz? Değiliz. Peki olabilir miyiz? Olabiliriz. Olmak ister misin? İşte istiyorsan çalışacaksın.
Bakın o özgürlük hem kişinin kendisi için çok büyük bir değerdir, hem de aslında karşısındaki insana verdiği bir armağandır aynı zamanda. Ne armağanıdır? Senin kötü tutumlarından ben negatif etkilenmeyeceğim. Bu önemli bir armağandır muhataplarımıza da. Yani bak, sen yanlış davranabilirsin, yanlış tutumlar sergileyebilirsin, yanlış sözler söyleyebilirsin. Ama ben psikolojimden özgür olmak noktasında olduğum için senin bu olumsuz tavırların bende herhangi bir olumsuzluk meydana getirmiyor. Bakın bu karşınızdaki insana vereceğiniz bir ödüldür. Ama aslında bu kendiniz için bir ödüldür; o muhatabınıza verdiğiniz ödül bunun bir türevidir.
Mesela diyelim ki, keşke evliliklerde de böyle bir sözleşme yapılsa: senin bir insan bir insana dese ki "senin yapacağın olumsuz tavırlar bende hiçbir olumsuz reaksiyon oluşturmayacak, bundan emin olabilirsin" - ne kadar güzel bir şey olurdu ama biz bu şansa şu anda sahip değiliz. Peki mümkün mü? Tabii ki mümkün. Çocuklarda çoğu zaman öyle oluyor. Mesela iki tane kızım var, bir tanesi dört yaşında, bir tanesi yedi. Bazen gelir, "baba seni sevmiyorum" der falan, bozmuyorum, gülümserim. Biliyorum ki aslında seviyor, biraz sonra gelecek. Yetişkinler de büyük çocuklar ama işte dikkate alıyoruz onları biz. Halbuki herkes çocuk; yani tam olgunlaşmış değil aslında.
Bakın biz mesela hayatta negatifliklere karşı negatif tepki vermeyebilsek, aslında bugün abartmadan söylüyorum insanların yaşadığı sorunların yüzde ellisi altmışı ortadan kalkardı. En azını söylüyorum. Yani bir insanın yaptığı olumsuz davranış, bir insanın söylediği olumsuz söz karşısında muhatapları eğer negatif tepki vermese, bugün ortaya çıkan sorunların yüzde ellisi altmışı ortaya çıkmazdı. Ama biz bu özgürlüğe şu anki halimizle sahip değiliz; ama sahip olabiliriz. İşte değişmeye inanmak veya değişimin gerekliliğini görmekle görmemek arasındaki temel ayrım noktası budur. Özgürleşmek mi istiyorsun, yoksa hayatın otomatik tepkileri karşısında arada iyi kötü yaşamak mı istiyorsun? Temel soru budur.
Kutsal Kitap ile Psikolojinin Kitabı
Bakın dikkat edin, kutsal kitaplar hiçbir zaman bir insanın mutluluğunu bir başka insana bağlamamıştır. Mesela şöyle bir şey yoktur: "Kalpler ancak sizi seven eş dost arkadaşlarla tatmin olur" - böyle bir ifade var mı Kur'an-ı Kerim'de? "Hayatta başarılı olursan kalbin tatmin olur" - böyle bir ifade yok. "Hayatta çok güçlü olursan tatmin olursun" - böyle bir ifade yok. Dikkat edin, hiç böyle bir ifade yok yani.
Peki bizim psikolojik temelli bakış açımızda bizim kalbimiz nasıl tatmin olacağını düşünüyor? Allah bir yol göstermiş. Bizim psikolojimiz yüz tane yol göstermiş. İşte "başarılı olursan mutlusun, kariyerinde yükselirsen mutlusun, işte birileri seni çok severse, değer verirse, önem verirse mutlusun." Peki bu ikisi arasında bir fark var mı? Görünürde var. Peki hangisi doğru? Hani dedik ya, psikolojik hayatın penceresinden yaşamakla ilahi bilginin çerçevesinden hayata bakıp yaşamak arasındaki fark.
Şimdi mesela "kalpler ancak Allah'ı anmakla mutmain olur" - diyorsun ki "ben bunu biliyorum" yani. Doğru ama diyorsun -psikolojik hayatın planı çalıyorsun- "orası öyle ama" diyorsun. O zaman bu arada bir çelişki mi var? Bir yanlış anlama mı var? Bunlar nereye oturur? Evet, o zaman oturduğu yeri ifade edelim: bizim ifadelerimizin tümü gerçek kalbimize ve gerçek özümüze dayalı bir idrakin sonucu değil, psikolojik benliğimize dayalı bir bakış açısının sonucudur.
Psikolojik benliğin kutsal kitabı ayrıdır, onun hadis rivayetleri de ayrıdır. Onun hadis rivayetleri nedir biliyor musunuz? "Böyle bir şey yaşamış, bana böyle demişti" falan -işte bunlar onun rivayetleridir. Kitabı ne? Kitabı kendi egosunun doğru ve yanlış gördüğü şeyler; öyle bir kitabı var. Sonra da bir kısım rivayetler var; yani hayatla ilgili duyduğu bir sürü olgu var, insanlarla ilgili duyduğu, gördüğü bir sürü olay var. Onlar onun rivayetleridir, onunla amel ediyor. Yani egonun, bilse de bilmese de, bir kitabı var. Orada neyle tatmin olur, nelerden kaçınmalıdır, ne onu mutsuz eder, ne onu mutlu eder. Hatta bu dünyanın nasıl olması gerektiğine dair de teorileri vardır, beklentileri vardır. Onun bir kitabı vardır.
Mesela "hayat ancak böyle yaşanır" demiyor muyuz biz kendimize baktığımızda? "Hayat ancak böyle yaşanır, böyle yaparsam yaşayabilirim" dediğimiz birçok şeyler yok mudur? İşte onun kitabıdır onlar. "Ancak böyle yaparsan yaşayabilirsin, böyle yaparsan ayakta durabilirsin" dediğimiz birçok şey vardır. Bu onun kutsal on emridir. Her egonun bu konuda bir bilgisi ve bakış açısı var; bu onun kitabıdır.
Aynı zamanda düşünün mesela biz bir olayı irdelediğimiz zaman aklımıza mesela Hazreti Yusuf olayı mı geliyor, yok şu mu geliyor: "işte falan kişi birine kötülük yaptı, sonra Allah onu onun önüne çıkardı, öyle bir rezil etti ki" falan diyorsun, al sana rivayet. Peki nerede kaldı Hazreti Yusuf'un kıssasının rivayeti? Yok, değil mi? O zaman hayatı nereden yaşıyorsun bir bakacaksın. Nefsin sana hangi rivayetleri söylüyor? Hangi kuralları var? Hangi yönergeleri var? İşte o yüzden diyorum, yani hayat iki türlü yaşanacak ve yaşanmakta: ya psikolojik benliğinin oluşturduğu bir zeminde yaşanacak ya da sen bu zemini değiştireceksin ve gerçek zeminine doğru yolculuk yapacaksın. Bundan başka bir yol yoktur.
O yüzden hayatta bir kutsala inanmak aslında psikolojiye inanmamak demektir. Bir insan "kutsala inanıyorum" dediğinde aslında "psikolojime inanmıyorum" diyor demektir. Psikolojine inandığında kutsala inanmıyorsun demektir. Temel şey budur, biraz keskin olsa da böyledir. Psikolojine inanıyorsan kutsala inanamazsın. Kutsala inanıyorsan psikolojine inanma tuzağından adım adım çıkmaya başlarsın.
"Mal ve Evlat Bir Fitnedir"
İnsan, psikolojisinin gerçek zemin olmadığını anlamalıdır. O yüzden mesela peygamberin ifadelerinde "rağmenlik ilkesi" yatar. "Nefsinin cimriliğine rağmen o şöyle davranır." "Nefsinin şöyle tutumuna rağmen o şöyle davranır" diye hem Kur'an'da hem hadislerde ifadeler vardır. Bu ne demektir? Psikolojine inanma.
Mesela psikolojin sana der ki "şöyle yaparsan mutlu olursun." Kutsal der ki "hayır, Allah'ı hatırladığında kalbin mutmain olur." Öbürü der ki "bir çocuğu alıp kucağına aldığında öyle bir şey yaşıyorsun ki Allah herkese nasip etsin." Ne bu? Psikoloji bu. Hatta Kur'an diyor ki mal ve evlat bir fitnedir. Yani dikkat et, fitne demek ayrıştırıcı bir şeydir. Ya psikolojine gömülürsün ya özünde olmaya devam edersin, onun ifade ettiği şey odur yani. Mal ve evlat bir fitnedir; yani fitne ayrıştırıcı bir imtihan demek. Yani mal ve evlat sana emanet edildiğinde, ya sen özde kalmaya devam edersin ya psikolojine gömülürsün.
Ama sen diyorsun ki "olur mu ya, evlat gibisi yok" diyorsun yani. "Benim evladım" diyorsun. Huzurevine gittiğinde oradakiler bir de şey yapıyorlarmış: "biz evlat evlat dedik, büyüttük ama işte demek ki değilmiş yani" diye, "yanlış yapmışız" gibi. Neden? Konu evlat olup olmaması değil. Mesele psikolojinle mi bakıyorsun, özünle mi bakıyorsun? Temel şey bu. Yoksa konu eş, evlat, mal, mülk, çalışmak, çalışmamak, ticaret yapmak, bir meslek sahibi olmak, para kazanmak için gayret etmek -bu değil. Bunları neyle yapıyorsun? Psikolojik bakış açısıyla mı yapıyorsun, yoksa ruhunun idrakinde bir varlık olarak mı bu işleri yapıyorsun? Eğer böyle yaparsan hiçbiri bir problem değildir. Hiçbiri insanı Allah'tan uzaklaştırmaz, hiçbiri bir sorun teşkil etmez. Ama psikolojik benliğine odaklı bakıyorsan Kur'an seni uyarıyor: bunlar fitnedir diyor. Ya seni ruhunun tarafında tutar ya da psikolojinin tarafına gömer.
Mesela biz ne diyoruz? "Birini sevdim, o kadar bağlandım ki ayrılırken yıkıldım." Mübarek olsun, ne diyelim. Algı, bakış açısı baştan sona yanlış. Hiçbir gerçekliği, hiçbir asli idrak noktası söz konusu değil burada. Ve işte Allah sana mal mülk verir, sonra alır, yıkılırsın. Niye yıkılırsın? Çünkü psikolojik benlikle o süreci yaşadın. Orada sorun malda, mülkte, onu kazanmakta, onu kaybetmekte değil. Sorun o olgulara psikolojik benlikle yaklaşmakta.
Ama bak en güzel örnek nedir Kur'an-ı Kerim'de? Hazreti Yusuf kıssası. Niye? Hiçbir psikolojik algı söz konusu değil. Bir insanın yaşayabileceği birçok olumsuzluğu, artıyı, eksiği yaşamış. Bakın dikkat edin, Mısır'a sultan olunca da bir kibir yok, bir gurur yok, bir üstünlük taslama yok. Onun olduğu gibi yaşıyor; herhangi bir psikolojik odaklılık yok yani hiçbirinde. Hatta dikkat edin, en son duasında -her şey oluyor, kardeşleri geliyor, anne babasına kavuşuyor vesaire- "Ya Rabbi" diyor, "beni bir Müslüman olarak vefat ettir." Demek ne kadar zor bir işmiş bir Müslüman olarak vefat etmek. Yani ne demek? Bir insan olarak sana gerçekten öz varlığıyla teslim olmuş; "hiçbir zaman psikolojime gömülmeyeyim, psikolojimin bataklığına düşmeyeyim."
O psikolojik bataklığı kurutma şansı var mıdır? Vardır. Bakın psikoloji ya izafi olarak doğru ekilebilir bir topraktır veya bir bataklıktır. Eğer bataklıksa yaşadığınız her olumsuz olay sizi içine gömer. Ama doğru bir topraksa alır, eker; ekmemesi gerekeni ekmez.
Bir Dostluk Örneği: İzlenimi Neyle Alıyorsun?
Mesela düşünün, bir insan size karşı çok kötü bir tutum sergiledi, büyük hayal kırıklığı yaşadın. Şimdi onu alıp ekecek misin? Veya nasıl onu tanımlayacaksın? Bak, bir izlenim geldi; nasıl tuttun ve aldın o izlenimi, ne ile aldın? Mesela düşünün size büyük bir hayal kırıklığı yaşatan bir dostunuz diyelim, on yıllık dostsunuz, büyük bir hayal kırıklığı yaşattı. İzlenim bu; bir davranış, bir tutum. Neyle aldın onu? Mesela dostluğa muhtaç bir benlikle aldıysan felaket. Ama mesela bakın, dostluğu önemseyen bir psikolojik benlikle ele aldın; o zannedersin "benim için dostluk önemlidir ve dostluk çok değerli bir şeydir." Ama işte muhatabımın bu dostluğun gereğini yaşayamaması onun adına üzüntü vericidir dersin, şefkatli olursun. Senin dostluk idrakin şuurunda bir bozukluk olur mu? Olmaz. "Bir daha hiç kimseyi dost edinmeyeceğim, hiç kimseyle dost olmayacağım, herkese profesyonel davranacağım" der misin? Demezsin.
Ama yanlış bir benlikle alırsan, onu öyle bir yangın çıkarır ki o psikolojik benliğinde birçok değerini yıkar. Mesela dersin ki "artık hiçbir şeye inanmıyorum." Çünkü yanlış bir benlikle aldın onu, yanlış bir benlikle alıp işledin. Halbuki o olay, evet, görülüp analiz edilebilecek bir olay; analiz edersin onu. O insan niye böyle davrandı? İşte diyelim ki hırsına yenildi, maddi menfaate yenildi, üstünlük arzusuna yenildi vesaire -analiz edersin. Bakın hiçbir sıkıntı yok. Ama o dostlukla var olan bir benlikle o olayı karşılarsanız, "o olmadan ben yaşayamam" diyen bir benlikle karşılarsanız yıkıldığınızın resmidir.
Bazen de "bunu bana nasıl yapar" diyor kendine; o da ayrı bir kibirli ego. O işte o zaman kendini de arıyor, karşıya da vermiyorsun; "bende bir yanlışlık var, bu adam doğru yaptı" da diyebiliyor mesela. O da işte aslında ilkel bir ego olabilir, yani bunu da analiz edebilir. Bir kere karşıdaki insanı objektif ve nesnel olarak değerlendirirsin. Sonra onun o davranışına tetikleyici olabilecek bir sebep sende varsa -diyelim ki binde bir bir sebep varsa- onu da kendi payını alır, analiz eder ve onu değiştirirsin. Bu ayrı bir konudur.
*Hocam, mesela tepkilerin şiddeti arttıkça, dostluğa verdiğim kıymetin, önemin değeri de demek ki bu kadarmış, onun dostluğu bende bu kadar yer etmiş, diyorum. O yüzden ben de mesela "o kadar sarstı beni" diyorum.*
Sanki bahsettiğimiz şey yer etmemiş. Psikolojik benliğine bataklığa o kadar çok gömülmüş demektir o. Evet ama öyle bir benlik ifadesi var: "ben ona çok değer veriyordum, bu dostluğu önemsediğim için bu kadar etki yarattı bende." Bu benliğin apaçık bir yalanıdır.
*Buyur devam et.*
Yok öyle. Hangi açıdan yalandır? Şu açıdan bir yalandır: değer verdin, tamam, güzel, değer verdin. Ama yaptığı davranış ve tutumu değerlendirdiğinde aslında o kadar değerli olmadığını, yani o nitelikleri, o kaliteyi, o nispetle taşımadığını gördün. E sorun ne? Tepki vermenin nedenini halen anlayamadık bu çerçeveden.
*İnsan olmak... ama sizin tanımınıza göre bunlar tamamen...*
Benim tanımıma göre değil; eğer ben yanılıyorsam düzeltirim. Orada benlik onun üzerine çok büyük bir bina inşa etmiş. Bak, ona değer verdiğine değil bu; onun üzerine büyük bir bina inşa ediyorsun. Onunla kendini daha güçlü, daha yeterli, daha güvenli hissediyorsun diyelim. Senin bu kalen yıkıldı; tepkinin nedeni ona değer vermek değil. Meseleyi doğru anlamak lazım. Ben burada güzel konuşmak meraklısı değilim; gerçek değilse itiraz edebilirsiniz.
*Şunu demek istedim hocam: şöyle bir argüman da üretiyor. "Evet, bu yıkılan dostluktan etkileniyorum çünkü ben insanım."*
Ben de diyorum ki: insan değilsin. İnsan olabilirsin ama. Yani bütün bu tutumlar yanlış şeylerdir. Bakın ne yapıyor? "İnsanım" diyor tabii ki. Hayır -insansan o zaman zaten film burada biter; insansın, yıkıldın, o zaman oyun bitti- yoksa bu değil mi? İşte bunu sormaya ihtiyacımız var. Yoksa olay aslında bu değil mi? Bu mudur, değil midir? Bu soruya cevap vermek durumundayız. Verdiğimiz cevaba göre bir tutum takınacağız. Eğer bu insani bir şeydir, "ben de insanım tabii ki etkilenirim" diyorsam, benim değişmemi gerektiren bir durum yok. Ama diyorsam ki "hayır, aslında insani bir durum değil bu, insani bir tutum değil bu aslında; bu psikolojik bir durum ve tutum, ben niye yıkıldım? Psikolojim nedeniyle yıkıldım, insan olduğum için değil" -yine yani meşruiyet kazandırma çabası oluyor, tabii farkına varmadan.
Ama mesela bunun böyle olmadığını, en azından biz kendimiz bunu idrak edemesek de, yine işte mesela peygamberler örneğinde görüyoruz; yani böyle bir imkân var aslında, onun her halükarda olabileceğini bize gösteren, onu direkt boşa çıkaran bir örnek var. Ama bu sadece psikolojik benliğimizin cevabı değil, toplumsal anlamda telkinler de bunu bize aşılıyor. Hani "hassas insan, bak dostluklarını önemsediği için bu kadar etkileniyor." Toplumsal telkinler de var yani. Dedik ya işte nefsin rivayetleri halk oluyor; halktan rivayetler koleksiyonumuz var, herkes de tasdik ediyor bunu. "Tabii haklısın" diyor yani, "kim olsa yıkılır, nasıl sana bunu yapar, sen de insani olarak incinmişsin" deyip bizim gelişme imkânımızı baltalıyorlar aslında. Bu iyilik değildir.
Ben hayatta herhangi bir hadiseden dolayı yıkılıp "e ne yapalım, insanız" diyen insana bazen burada söylediğimi söylüyorum, bazen söylemiyorum çünkü incinebilir. Diyorum ki aslında sen insan olduğun için yıkılmadın, olmadın. Ama insan olmak imkânı sende, bende, hepimizde var ve olabiliriz. Aslında bilelim de bilmeyelim de olmak zorundayız zaten; yani başka bir yolumuz yok aslında. Ya insan olacağız ya da insanlıktan geride kalacağız; temel başka hiçbir şansımız yok zaten. Allah da bizi bu konuda zorlamıyor, sadece teklif sunuyor.
O zaman ben o olgudaki psikolojimi analiz edeceğim, o psikolojimi gözden geçireceğim, o psikolojim üzerinde çalışacağım. Mesela örnek diyelim ki dostluğu nereye oturtacağım? Diyeceğim ki ben bu insanla dostsam, benim dostluk ilişkim, dostluğun gerektirdiği bütün insani erdemleri ve değerleri yaşamaktır. Niye? Çünkü ben dostluğu önemsiyorum, dostluk insani ve fıtri bir şeydir. Karşındaki insan aynı dostluk düzeyini, kalitesini, erdemini sergilerse ona müteşekkir olacaksın; sergilemezse onun adına dua edersin, şefkatli olursun, dersin ki "nefsine mağlup oldu." Dolayısıyla benim ondan dolayı, yaptığından dolayı hiçbir kırgınlığım, öfkem, alınganlığım söz konusu değildir.
Olursa o zaman psikolojime dönüp diyeceğim ki sen yanlış bir algıyı önüme koyuyorsun, seni onaylamıyorum. Onaylamayacaksın, onu bırakacaksın, serbest bırakacaksın; o psikolojik benliğin algısını onaylamayacaksın. Savaşmana gerek yok, sadece onaylamıyorsun. Bir dostluk ilişkisinde dostumun bana kötü davranmasından dolayı alınganlık hissetmeyi onaylamıyorum. Şefkati onaylıyorum, merhamet etmeyi onaylıyorum, dua etmeyi onaylıyorum. Neden? Çünkü o insan o yanlış davranışı nefsine ve şeytana mağlup olduğu için yapmıştır. Dilerim ki o insan nefsine ve şeytana mağlup olmaktan en kısa zamanda kurtulur; bu onun adına temenni ettiğim bir şeydir.
Bir psikolojik benlik de diyor ki "ama onun dostluğu beni hayatta güçlü kılıyordu, beni hayatta daha güvenli kılıyordu." O zaman ona da dönüp derim ki "yanlış yere merdiven dayamışsın, doğru yere daya." Gerçek dost, gerçek güç, gerçek dayanak Allah'tır; hiçbir insan onun yerini alamaz. Bak, psikolojime de doğru bir yolu gösterdim; gidip milletle kavga etmedim. "Ne biçim insansın, böyle dostluk olur mu" -kavga etmeme gerek yok. Oturur, sakin bir şekilde eğer mümkün ve uygunsa, kardeşçe, dostça konuşurum; bu ayrı bir konu. Fakat onu kınamam, suçlamam, yargılamam; sadece analiz eder, anlar ve anlatabilirim. Bak o zaman her yer, her şey yerli yerine oturuyor. Psikolojime de hakiki olanı tavsiye ediyorum, psikolojime de asli ve mutlak olanı gösteriyorum; onun da ihtiyacı zaten o değil mi?
Allah niye peygambere diyor: etrafındaki insanlar senin çevrenden dağılırlarsa de ki "Allah bana yeter." Çünkü psikoloji der ki "ama böyle olur mu, ne biçim dünya?" Peki Allah ne diyor? Diyor ki "Allah bana yeter." Çünkü yeten ve doğru olan budur. Psikolojin sana yanlış bir şeyler fısıldarsa onlara kulak verme, onları onaylama, onların tuzağına düşme; onlar gerçek değildir. İşte o zaman insan kendi üzerinde çalışmış olur bu noktada. Yoksa öbür türlü, dediğim gibi, psikolojik hayat bir mecrada yürür, Kur'an'ın hakikati, maneviyat başka bir mecrada yürür. Sonra ne yapıyorsun? Kabuğunu yiyorsun yani, yaşayabilesin diye.
Yani sen hangi bilgiyi hayatın içinde kullanıyorsun? Hangi bilgi senin hayatında temel perspektif oluyor? O zaman nedir? Hayat ya psikolojinin gösterdiği bir çizgidir, veyahut da kutsalın tanımladığı bir olgudur; kendiliklerine göre. Eğer psikolojinle hayatı okuyacaksan çok zorluk çekersin. Ve o psikolojinle hayatı tanımlamaya kalktığında doğru tanımlamadığın gibi kendince hayattan yanlış sonuçlar çıkaracaksın.
Din, Psikolojinin Koltuk Değneği Değildir
Böyle olunca din de psikolojinin bir aracı haline gelmiş oluyor. Çünkü az önce de bahsettiğim gibi yapılan her şey aslında bir rahatlama; psikolojinin kendini rahat hissetmesi, "işte bak bir şeyler vardı, vazifelerdi, bunları yaptın, tamam" gibi bir hissiyata kapılması lazım. Ve yine psikolojik bir rahatlamanın dışında aslında bir şey vermiyor; yani yine o idraki vermemiş oluyor. Bu manada din aslında tam olarak amacına ulaşmamış oluyor.
Yani din, psikolojimizin ikame aracı, koltuk değneği olsun diye gelmemiştir. Din koltuk değneği değildir. Yani "din halkın afyonudur" doğru bir sözdür ama ariflerin afyonu değildir, halkın afyonudur. Halk dini acılarını gidermek için kullanıyor aslında; Marx'ın da dediği bu yani, yoksa bugünkü Marksistlerin kullandığı anlamda kullanmıyor. Adam aslında bunu diyor: din halkın afyonudur, hayatın içerisinde yaşadıkları acıları ve zorlukları aşmak için, üstesinden gelmek için kullandıkları bir şeydir diyor. Aslında adamın dediği, ağırlıklı temel şeyi bu. Şimdi bu aslında avamın dini kullanış biçimidir. Ama din gerçekte bu değildir.
Yani şu cümle o zaman kurulmalıdır: "halk dini bir afyon olarak kullanır." Bu cümle daha doğrudur. Arif dinin kendisidir; yani o dinin yaşayan halidir, kendisidir. Yani işte Kur'an'da -özür dilerim, hadiste- ifade edildiği gibi, Hazreti Ayşe'ye soruyorlar: peygamberin ahlakı neydi? "Kur'an okumuyor musunuz? O yaşayan Kur'an'dı" diyor. Nedir? Sen dini bizatihi yaşarsın; bu yaşamak demek, ibadet şu anlamda değil sadece. Bak ne diyor mesela Kur'an? "Kalpler ancak Allah'la mutmain olur." Arif, Allah ile mutmain olmanın halini yaşar; işte o zaman bizatihi Kur'an olur o insan. Yoksa psikolojisine bir koltuk değneği yapmaz onu.
Peki süreçte böyle bir fonksiyonu yok mudur? Dinin tabii ki vardır, bu bir yere kadar kabul edilebilir; fakat nihai şeyi bu değil, nihai fonksiyonu bu değildir. Kendi sarıysa, üzerine mavi koyarsanız yeşil olur; kendi rengiyle bakıyor. Arif o zaman hakkın rengiyle bakıyor değil mi, hayata; yani karıştırmıyor. Kişiselleştirmiyor, mevzuu kişiselleştirmiyor.
*Oyunculuktan seyirciliğe bir geçiş var sanki.*
Tabii. Aslında psikolojik düzeyde insan oyuncu bile olamaz; en alt düzeyde figüran olmak mecburiyetinde kalır. Tabii ki hakiki anlamda insan bu hayatın şahididir; onu en üst bilinç düzeyi ile deneyimler ve şahit olur, öznesi değildir yani, mağdur bir öznesi değildir o anlamda söylüyorum. Hakiki insan bu hayatın mağdur bir öznesi değil, seyircisidir. Şehit, şahit farkı vardı; şehit görüyor, şahit yaşıyor.
*Bir tane abi bahsetmişti, değil mi? İbadet edenler diyor, böyle bayağı yurt dışında yaşamış; bu ibadeti opera gibi görüyor, hiçbir farkı yok diyor. Kendini daha çok verenler daha büyük haz alıyor; kendi psikolojik tüketimini de görmüş adam. Operada da böyle çok büyük keyif alan tipler var işte, bir tanesi bunu bu kadar alıyor. Yani tabii ilginç.*
Bana o zaman şey gelmiş: bazı yani insanın psikolojik ihtiyaçlarından bağımsız değil yani. Çünkü bir nesne olduğu zaman sen o hakikat eserinden kendi kapasiten doğrultusunda böyle bir bağ kurman doğal, çünkü senden kaynaklanan bir şey. Ama o var olan hakikati de sadece bu düzeyde tanımlamak, o zaman hani ateist bir noktaya kadar gidiyor aslında yani.
*Önceki görmekten...*
Evet, yani herkes psikolojisiyle bağlantı kuruyor başta ama onun, o egonun dışında, o nesne ilişkisinin dışında bir yönü var. Onu görmediğin zaman sadece bir düzeye sıkıştırmış oluyor o düşünceler. Kesinlikle. Yani korktuğum da bu... İnsanların dini yaşama biçimleri psikolojilerine, bilinç düzeylerine bağlı olarak gerçekleşir; bunu hiçbir zaman unutmamak lazım. Ama bu, o dinin ne olduğuna dair bir cevap vermemizi bağlamaz. Bir insan için din psikolojisinin bir koltuk değneği olabilir ama din bu değildir. Bir süre öyle kullanabilir ama o dinin gerçekliğini değiştirmez.
O yüzden dediğim gibi, her şeyi hangi bilinçle algıladığımıza, analiz ettiğimize, yorumladığımıza dikkat etmek durumundayız. Onu kendi psikolojimizin rengine büründürmemeliyiz; bürünebilir ama büründüğünde bunu fark etmelisin. Din her şeye rahmettir, yani din bütün alemlere rahmettir, peygamber bütün alemlere rahmettir. Ama sana tavsiye edilen şey, en üst düzeydeki varoluşuna yönelik olarak anlaşılmasıdır. Yoksa psikolojik olarak da işte biraz dine olumlu bakan bir insan, normal halde psikolojik olarak da ondan olumlu beslenebilir. Yani diyelim ki eşi, dostu ölür; der ki "orada buluşacağız" der. Ama daha bir üst düzeyde ölümün olmadığını idrak eder; ölümü aşar, kendini mutlak olanda bulur. Bu, dinin nihai hakikatidir.
O yüzden maneviyatı, psikolojimizin boşa düştüğü, yıkıldığı durumlarda tabii ki kullanmalıyız ama onu sürekli böyle kullanmak kendimize de yazık, dine de yazık; kandırmıyor sizi. Din öyle bir işlev görebilir zaman zaman senin için ama sana da yazık; hep böyle süreçleri ikide bir dönüp dönüp yaşıyorsun. O dine de yazık; sen o dinin hakikatini idrak etmiyorsun. Onun için mesela işte Bediüzzaman'ın ifadesi: "hakiki imanı elde eden adam kâinata meydan okuyabilir ve hadiselerin tazyikinden -yani baskısından- imanının derecesine göre müteessir olur." Demek ki mutlak iman müteessir olmaktan seni çıkarır; onu öyle anlamak ve öyle bakmalıyız yani. Din böyle bir şeydir insan için.
Kapanış: Fakirlik ve Dine Yöneliş
*Peki bir şey var mı? Mesela dinde şöyle bir şey var ya: ilk inananlar fakirler, muhtaçlar, ihtiyaç sahipleri; öyle bir şey var ya, o gerçi fiziksel bir muhtaçlık mı, o da bilmiyorum. Yani tersten bakınca, ilk adımı atmak için bir araç mı oluyor oradaki psikolojik eksiklik?*
Aslında şöyle bir şey. Hani zenginler veyahut da işte diyelim ki makam mevki sahipleri niye dine teveccüh etmiyorlar? Ekseriyetle de diğerleri teveccüh ediyor. Çünkü o maddeten zengin olanlar, makam mevki sahipleri psikolojilerine daha fazla gömülmüşler, daha fazla özdeşlik içindeler. Din onları bunun ötesinde olan şeye çağırdığında, onlar bu özdeşleştikleri ve yapıştıkları şeylerden kopmakta zorlanıyorlar. Maddeten fakir insanın özdeşleşeceği fazla bir şey yok, çok fazla özdeşleşeceği, kendisini onunla ikame edeceği fazla bir şey yok. O zaman çok daha doğal bir şekilde dinin mesajına yöneliyor. Onun nedeni odur yani.
*Bir şey sorabilir miyim? Dediniz ya, psikolojinin rengine bürünmemeliyiz diye. Ben psikolojik benlikle hayatı yaşadığımda bunun kaygan bir zemin olduğunu biliyorum ve en azından bir sabit nokta olarak hakikate dayanmak gerektiğini de anlıyorum. Ama şu noktada bir şey de böyle içimden söylenip duruyor: o zaman Yasir'in de lafı aklıma geliyor mesela, bazen zaman zaman. Yani tamam, psikolojik benlikle cevap vermek bir mekanizma, otomatik bir tepki bir noktada. Ama bahsettiğiniz noktaya gelmek de böyle bir standardizasyon gibi; sanki de hani o da tek bir doğru tepki var, herkesin o doğru tepkiyi verdiğini düşünün, hakikate dayanan. Yani o da böyle farklı renkleri, çeşitliliği silikleştiren bir şey. Mesela bir kişinin hayatta delikanlılığıyla, bir kişinin özgün olma çabasıyla, bir kişinin başarı azimli haliyle -olumlu boyutlarıyla tabii ki, bunların olumsuz yansımaları da var- bir kişinin naifliğiyle; bunlarla varoluşu da bir ölçüde güzel değil midir yani? Yani bu çeşitlilik de hayatı okuması, tepki vermesi...*
Yani bunu şöyle cevaplayabiliriz. Negatif boyutlarını kesinlikle kabul ediyorum ama, şimdi ermişler bedensel olarak tek tip olmuyorlar değil mi? Kimisi uzun, kimisi kısa, kimisi kadın, kimisi erkek. Aynı şekilde ermek, kemale ermişlik, tamamıyla aynı psikolojik tutumu göstermek anlamına gelmez. Sahip oldukları psikolojik mekanizmayı ruhun bilinciyle kullanmaları anlamına gelir. Dolayısıyla orada bir renklilik, bir çeşitlilik vardır. Ermek, psikolojiyi tamamen ortadan kaldırmak anlamına gelmiyor; psikolojiyi o şuurun ışığında kullanmak anlamına geliyor. Tek tipe çekilmiyoruz yani; ister istemez bir bedeni var, bir psikolojik aygıtı var, fakat onu o saf bilincin ışığında kullanıyor. Yangın söndürme aleti değil bunda.
Yani mesela diyelim ki bir çocuk gördü, işte Peygamberimiz; mesela görüyor bir çocuk ağlıyor. Peygamberimiz "ne ağlıyorsun?" diyor. "Psikolojik benliğine mi gömüldün" falan demiyor yani. Diyor ki "niye ağlıyorsun?" Diyor ki "kuşum öldü." "Üzüldün mü?" "Üzüldüm." "Nerede şimdi?" "İşte şurada." "E gel" diyor, "onu gömelim, ona bir kabir yapalım." Beraber gömüyorlar falan, belki dua ediyorlar. Sonra çocuğun başını okşuyor, çocuk biraz rahatlıyor değil mi? İşte bak ne yaptı? Peygamber o çocuğa en güzel bir psikolojiyle, en uygun psikolojik tutumla cevap verdi. Psikolojiyi kullandı ama burada.
Dolayısıyla burada mesele psikolojinin saf bir bilincin ışığında kullanımıdır. Bu kullanımda ermişlik yoktur değil, mesela hiç ermişlik yok demek istemiyorum, anlatabiliyorum; reaksiyonerlik yoktur. Dolayısıyla mesele araç olan şeylerin araç olduğunun bilinerek en uygun şekilde kullanımıdır. Mesela yine Bediüzzaman'ın ifadesiyle, "hakiki insan" diyor, "ne dünyada kazandığına çok sevinir ne de kaybettiğine üzülür." Yani kaybedince "eyvah her şeyim gitti" demez değil mi, kazanınca da "işte ne kadar mutlu oldum, buymuş başarı, buymuş tatmin" demez. Yani dünyadaki herhangi bir kazanç onun başını göğe değdirmez, herhangi bir kayıp da onu düşürmez. Dolayısıyla o psikolojiyi dengeli ve ölçülü bir biçimde kullanır. Doğru tutum budur. Herkesin böyle olduğu alana biz Cennet diyoruz zaten.
*Teşekkür ederim.*
Biraz soğuk olalım, ben bir de üşüdüm. Teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - Hazreti Yusuf kıssası (Yusuf Suresi) - kıssanın bütünü ve özellikle Hz. Yusuf'un "Ya Rabbi, beni bir Müslüman olarak vefat ettir" duası anlatılıyor (ayet numarası anlatıcı tarafından belirtilmemiş). - "Eğer sert ve kaba davransaydın etrafından dağılırlardı" mealindeki ayet, Uhud Savaşı bağlamında anlatılıyor (sure adı belirtilmemiş). - "Kalpler ancak Allah'ı anmakla mutmain olur" mealindeki ayet (sure adı belirtilmemiş). - "Mal ve evlat bir fitnedir" mealindeki ayet (sure adı belirtilmemiş). - "Allah bana yeter" mealindeki ifade, Peygamberimize hitaben anlatılıyor (sure adı belirtilmemiş). --- ---