Psikolojik Sevgi ile Ruhsal Sevgi Arasındaki Fark İhtiyaç ve Ait Kılma
Kısa Özet
Sohbette, psikolojik düzeydeki sevginin aslında saf bir duygu değil, ihtiyaçların karşılanması üzerine kurulu bir ilişki biçimi olduğu; insanın çoğu zaman “beklentisiz seviyorum” dediği hâlde aslında karşısındakinin kendi hangi psikolojik ihtiyacını (değerli hissetme, işe yarama, sahip olma, yalnız kalmama vb.) karşıladığını fark etmediği anlatılıyor. Ruhsal/hakiki sevginin ise ihtiyaçtan bağımsız, ikiliğin olmadığı, kendinin kendine olan sevgisi olduğu vurgulanıyor. Sohbet, iyi bir ilişkinin ancak tarafların birbirine psikolojik ihtiyaçlarını samimiyetle açtığı ve her ikisinin de kendi üzerinde çalışmaya niyetli olduğu bir ilişki olduğu vurgusuyla tamamlanıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Psikolojik düzeyde sevgi eşittir ihtiyaç: insan karşısındakini sevdiğini zannederken aslında kendi hangi psikolojik ihtiyacının (değerli hissetme, korunma, sahip olma, yalnız kalmama) karşılandığını fark etmez. - “Bir ilişkide ihtiyacınız ne kadar azsa, buna rağmen ilişkiniz ne kadar kuvvetliyse, o ilişki gerçek sevgiye o kadar yakındır” (bir bilgenin sözü olarak aktarılmıştır). - Ruhsal düzeyde sevgide ikilik yoktur; Platon’un ifadesiyle gerçek âşık, sevileni kendisi olarak sever — “komşunu kendin gibi sev” ilkesi de bunu anlatır. - İlişkilerde en temel yanlış, karşımızdakinin üzerinde çalışmaktır (“beni ne kadar seviyor, beni bırakır mı” gibi sorularla); oysa asıl çalışılması gereken alan kendi üzerimizdir.
Soru: Sevmek ve Ait Kılmak
Selam, sözü olan var mı, ne konuşalım? Evet, bir soru var, soruyu konuşalım: sevmek ve ait kılmak birbiriyle çok eş güdümlü çalışıyor; bunları birbirinden nasıl ayırabiliriz, veya bunlar birbirinden bağımsız olabilir mi? Soru aşağı yukarı bu.
Burada öncelikle şunu hatırlatalım: her bir şeyin psikolojik düzeyde ve ruhsal düzeyde yaşanma biçimi vardır. Yani biz bir şeyi psikolojik düzeyde bir benlik hâliyle yaşayabiliriz, spiritüel düzeydeki bir bilinçle de yaşayabiliriz. Psikolojik düzeydeki bilinç hâliyle yaşadığımız sevgi, şefkat, merhamet, sahiplenme, dostluk, arkadaşlık, vefa gibi bütün duygular aslında saf duygular değildir. Yani psikolojik düzeyde yaşadığımız sevgi saf bir sevgi değildir. Psikolojik düzeyde yaşadığımız merhamet, sahiplenme, koruyup kollama, arkadaşlık, dostluk -bütün bunlar psikolojik düzeyde yaşandığı müddetçe saf hâliyle yaşanmamış olur. Hatta kadim bilgelik bu noktada “hakiki” kavramıyla birlikte bazen bu duyguları ele alır. Mesela “hakiki sevgi”, “hakiki merhamet”, “hakiki dostluk”, “hakiki vefa” gibi bir şeyin “hakikisi” ifade edildiğinde aslında orada maksat, bunun ruhsal bilinçle yaşanmasıdır.
Dolayısıyla aslında bizler bütün kavramları hemen hemen psikolojik düzeyde ve spiritüel düzeyde olmak üzere iki temel kategoride incelemeli, anlamaya çalışmalıyız. O yüzden mesela sevgi nedir? Hangi düzeyde sevgi? Psikolojik düzeyde mi, ruhsal düzeyde mi? Arkadaşlık, dostluk hangi düzeyde? Psikolojik düzeyde mi, ruhsal düzeyde mi?
Tabii ki insanlar psikolojik düzeyde, veya işte dinî literatürle ifade edersek nefsani düzeyde bir şeyleri yaşadıklarını pek kabul edemiyorlar. “Ben çok saf yaşıyorum, ben hiç beklentisiz seviyorum, ben hiç beklentisiz arkadaşlık yapıyorum, benim dostluğum çok temiz, hiçbir beklentim yok, hiçbir çıkarım yok.” Neden böyle düşünüyoruz? Çünkü beklenti veya çıkar kavramını çok sınırlı ve yüzeysel anlamda değerlendiriyoruz. “İşte benim çıkarım yok, hani arkadaşlık yapıyorum, dostluk yapıyorum, para veya maddi bir çıkar gütmüyorum, maddi olarak hiçbir beklentim yok, o zaman ben beklentisizim” gibi bir algımız olabiliyor. Yani beklenti veya çıkarı çok zahiri ve görünür şeylere indirgiyoruz; onlar olmadığında sanki çok saf bir şekilde sevdiğimizi, çok saf bir şekilde arkadaşlık, dostluk yaptığımızı düşünüyoruz.
Dolayısıyla sevgi kavramı da bu noktada yeterince bu iki farklı düzeyiyle ele alınmamış oluyor; sevgiyi çok saf bir duygu olarak algılıyoruz ayrıca. Mesela sevmek çok temiz bir duygu, sevgi yani -bu ne diyeceğim, hani sevgi deyince insanın aklına ne gelir? Para mı gelir? Yok, makam belki gelmez. Sevgi bu yani, çok saf ve temiz olduğunu zannediyoruz. Peki gerçekte psikolojik düzey açısından böyle mi? Tabii ki değil.
Psikolojik Düzeyde Sevgi = İhtiyaç
İşte aslında sorunun temelindeki mesele: sevmekle kendine ait kılmaya çalışmak veya kendine ait görmek arasında aslında hiçbir ilişki yok gerçekte. Ama psikolojik düzeyde ilişki var mı? Tabii ki var. Neden? Çünkü psikolojik düzeyde sevgi, benim ihtiyaç duyduğum bir şeyin muhatap tarafından veya muhatapla ilişkim içinde karşılanması noktasında şekilleniyor. Yani ya direkt muhatabımın bir özelliği benim bir ihtiyacımı karşılıyor, ya da o ilişki içinde benim ihtiyaç duyduğum bir şey karşılanıyor.
Mesela diyelim ki ben hayatta bir işe yaramak istiyorum ve birisiyle bir ilişkim var; o ilişkide o kişi bana diyor ki “ya sensiz yapamıyorum, sensiz bir gün nasıl geçer bunu hayal bile edemiyorum.” Ben ne hissediyorum o zaman? Bir işe yaradığımı hissediyorum, bir fonksiyon gördüğümü hissediyorum. Diyor ki “İsmail bak sen bir işe yarıyormuşsun, sen değerliymişsin, bak biri sensiz yapamıyor, demek ki sen bir değere sahipsin.” Bakın ne olmuş oldu? Ben ilişki üzerinden psikolojik anlamda egomun ihtiyaç duyduğu bir şeyi tatmin ediyorum. Bu sefer ne yapıyorum? O insanı çok seviyorum, hatta öyle seviyorum ki onu kendime daha bağımlı hâle getirmeye çalışıyorum; o kadar seviyorum ki bensiz bir saniye yaşayamasın istiyorum. Hatta en büyük kâbusu, bir gün kalkıp bana “ben sensiz de yapabileceğimi fark ettim, artık ben sensiz de var olabildiğimi hissediyorum, sana ihtiyacım yok” demesidir; bu benim kâbusuma dönüşüyor. Peki ne oldu şimdi sevgi? Ne diyorum? “Sen bensiz yapamazsın, yanılıyorsun” diyorum. Bu nedir aslında? Psikolojik anlamda işe yaradığını hissetmek aslında bakın buradaki şey.
Hani mesela farklı farklı şeyler olabilir. Mesela birine sahip olmak, birinin bana ait olduğunu hissetmek -bu da psikolojik düzeyde bir ihtiyaç olabiliyor. Ve bunu tatmin eden birisi -işte biri diyor ki “ben sana aidim”, o bunu demiyor ama ben diyorum “sen bana aitsin, bak ben seni her türlü korurum, sahiplenirim, seni kimseye ezdirmem, her daim ben senin yanındayım.” Aslında ben hangi ihtiyacımı karşılıyorum, tırnak içinde, bu sevgi ilişkisinde? Birinin bana ait olma ihtiyacını karşılıyorum. Bütün bunlar psikolojik durumlardır. O yüzden psikolojik düzeyde sevgi, ihtiyaçlar temelinde şekillenir. Psikolojik düzeyde sevgi eşittir ihtiyaç.
Burada ihtiyaç kavramını geniş biçimde ele alın; illa “işte karşımdaki benim hangi ihtiyacımı karşılıyor ki, bana para mı veriyor, beni koruyup kolluyor mu, beni sahipleniyor mu” -örnek veriyorum, diyelim ki hayır, bütün bunlara hayır cevabını verdim, peki o zaman benim hangi ihtiyacımı karşılıyor? Benim birinin hayatına katkıda bulunma, birini koruyup kollama, bir işe yarama, birine merhamet gösterip o merhamet eden varlık hissiyle kendimi tatmin etme ihtiyacımı karşılıyor. Bazı insanlar vardır, kedileri beslerler; niye besliyorlar aslında -bazıları için söylüyorum, sonra genelleştirip eleştiriye muhatap olmak istemiyorum- aslında sevme ihtiyacını karşılıyor psikolojik düzeyde. “Bak ben bunu seviyorum, ben bunu koruyup kolluyorum, besliyorum” -oradan da bir geri dönüş olarak, psikolojik bir geri dönüşüm olarak, “bak ben işe yarayan, güzel bir şey yapan biriyim.” Bakın bunları tümüyle eleştirdiğimi veya kötülediğimi düşünmeyin; sadece adını koymaya çalışıyoruz, biz burada analiz yapıyoruz.
“Kendi adınıza koyduk diye anladığımda şu ihtiyacımı karşılayayım -ama bunu söyleyince bütün şey bozulur, bunu açıkça konuşmak gerekir mi?” Evet, bunu açıkça konuşmak gerekir. Konuşmazsanız bozulmaz, konuşursanız bozulma ihtimali vardır ilişkiniz. Ama konuşursanız o zaman daha açık, daha net bir ilişkiniz olur. Ama denildiği gibi, eğer biz bunu açıkça konuşursak -yani ben hep şunu söylüyorum, “seni seviyorum” yerine “sana ihtiyacım var” diye- insanlar diyor ki “öyle dersem karşımdaki ilişkiyi bitirir.” Ben de diyorum, bitirsin; çünkü o olmayan bir ilişki aslında, kurgusal bir ilişki. Ama tabii ki insanlar ne diyelim, maskeli baloyu devam ettirmeyi tercih ediyorlar. Tabii burada herkese saygımız var, herkes maskeli bir baloda yaşayabilir. Hatta ben bakıyorum, “eşimi çok seviyorum” -ben tabii meseleyi çok açık etmiyorum, “eşimi çok seviyorum” deyince “seviyorsundur” diyorum, ne diyeyim yani, değil mi, kimseyi taşıyamayacağı bir yükle zorlamamak gerekir. Ama madem bir şeyin gerçekliğini öğrenmek istiyoruz, orada şu soruyu sormalıyız: ben muhatabımda hangi ihtiyacı karşılıyorum? Mesela “çocuğumu seviyorum” -niye? Çünkü o anneliği yaşamak istiyorum. Yani çocuğunuzu sevmenizde bile psikolojik düzeyde bir tatmin vardır, psikolojik düzeyde bir ihtiyacın karşılanması vardır.
O yüzden bir bilgenin güzel bir sözü vardır: bir ilişkide ihtiyacınız ne kadar azsa, ihtiyacınız az olmasına rağmen ilişkiniz ne kadar kuvvetli ise, o ilişki gerçek sevgiye o kadar yakındır. Ama biz o ihtiyaçların çekimini sevgi diye tanımlıyoruz. Hâlbuki ihtiyaçlar birbirimizi çeker. Her birimizin psikolojik düzeyde ihtiyaç duyduğu şeyler birbirimizi çekmemize yardım eder. Demek ki birinin zayıf, birinin güçlü olması bir çekim oluşturur. Ben birini koruyorum, muhatabım da korunduğunu hissediyor -kim burada muhtaç? İki taraf da aslında muhtaç; biri korunmaya muhtaç, birisi birini korumaya muhtaç. Hatta böyle korunmaya muhtaç olan insanlara “bak sen şunu koru” dersin, bir şeyi koru; hemen bağlanır, çünkü bir şeyi korumaya muhtaç, çünkü koruduğunda güçlü olduğunu hissediyor mesela. Demek ki orada kişi güçlü olmaya muhtaç. Hatta ilginçtir, güçlü olmaya muhtaç olan bazı insanlar, karşılarındaki insanın her zaman zayıf olmasına ihtiyaç duyarlar; çünkü o ilişki ancak o şekilde yürüyebilir.
Hatta bazı anneler vardır -ki parantez içinde söylüyorum, benim nazarımda annelik babalık diye kutsal bir duygu yoktur, bu da ayrı bir konu- bazı anne babalar farkında olmadan çocuklarını kendilerine bağımlı kılarlar. Neden? Çünkü yalnız kalmaktan korkarlar; eğer çocukları onlara bağımlı olursa o zaman onları hiçbir zaman bırakmayacaklardır. Bu bilinçli olarak yapılmaz, bilinçaltı böyle işler ve kişiler bunu sevgi olarak konumlandırırlar. Mesela örnek vereyim: kediler, yavrularını -bir dikkat edin- böyle bir nevi onları kendi başlarına ayakta kalacak şekilde yetiştirmeye çalışırlar. Yani şey yapmazlar, “siz gitmeyin, etrafımdan ayrılmayın, siz bensiz yapamazsınız” diye bir bağımlılık oluşturmazlar. Neden? Çünkü bir kedinin psikolojik anlamda böyle bir ihtiyacı yoktur; “çocuklarım olsun, benim etrafımda olsunlar, beni bırakmasınlar, ileriki yaşımda yalnız kalmayayım, konuşacak biri olsun” diye bir ihtiyacı yoktur. O yüzden yavrularını kendi başlarına ayakta kalacak şekilde büyütürler.
Burada şuna dikkat edeceğiz: psikolojik düzeyde sevgi ihtiyaç temelindedir. Fiziksel ihtiyaçlar, duygusal ihtiyaçlar, zihinsel ihtiyaçlar ve her türlü içgüdüsel vesaire -bütün ihtiyaç kavramını bu çerçevenin içinde değerlendirmek durumundayız. Aslında arkadaşlar biz bunu kabul etsek ilişkilerimiz çok daha gerçekçi bir noktaya gelir. Mesela ben diyelim ki bana her zaman kılavuzluk edecek bir insana ihtiyaç duyabilirim; dedim ki “bak böyle olaylara objektif bakan, bu anlamda bana kılavuzluk edebilecek bir insana ihtiyacım var ve sen bu ihtiyacımı belli bir ölçüde karşılıyorsun, dolayısıyla bundan dolayı sana çekim duyuyorum.” O da gerçek anlamda neye ihtiyaç duyduğunu hissedip onun üzerinden kendini ifade etse, “ben de şu şeye ihtiyaç duyuyorum ve bu ihtiyaç temelinde sana yakınlık hissediyorum, seni seviyorum” dense kötü mü olur?
“Niye seviyorum diyor hocam, işte neyse o, ihtiyacı seviyorum, çok araçsallaştırılmış olmaz mı? İnsanlar kendini araçsallaştırılmış hissediyor.” Evet, çok güzel bir gözlem. “Herkes daha hayalperest bir şey olacaktır.” Aynen, araç olduğunu kabul ederek. İnsanlar şey diyor, “beni seviyorsun değil mi” diyor. Ben bazen insanlara diyorum ki: sen “beni” dediğinde ne kastediyorsun? “Beni mi seviyorsun yoksa aslında başka bir şeyleri mi seviyorsun, beni mi seviyorsun?” Peki diyorum, ben sana sorayım: sen “ben” dediğin şeyi anlat, ben de seni sevip sevmediğimi söyleyeyim. Anlat şimdi, ben neyim, anlat, ben de seni sevip sevmediğimi arkasından söyleyeceğim. Nedir bu, “beni seviyor musun”? Anlat bakalım bu “ben” ne? En önce nereden başlarsın, bedeninden başlarsın değil mi? E ben de sana diyorum ki bedenini seviyorum. “Hayır” diyor, “beni seveceksin.” Peki ben ne? Bedeninden başladın; işte sosyal itibarı, sergilediğin duygular, düşünceler, aklın, mantığın, birikimin -bunlar mısın sen, bunlar mısın? Ben de diyorum ki bunları seviyorum. Peki sen bu musun, bunlar mısın? Eğer bunlarsan, bak bunlar değişken şeyler. Ben desem ki “ben senin bedenine, ben senin bana sergilediğin duygulara, ben senin benim hayatımı kolaylaştırmana ihtiyaç duyuyorum” desem, alınacaksın. Ama aslında sen de aynı hikâyeyi anlatıyorsun bana. Yani bana şunu mu söylüyorsun: “bak ben Tanrı’nın ruhundan üflediği bir varlığım, sen bunu görüyor musun ve bunu seviyor musun?” Var mı bunu diyen bir insanoğlu? Göremiyoruz.
“Hocam şöyle diyorlar: yaratılanı severiz, yaradandan ötürü, buradan ne anlamadık?” Bu söz söylenirken hangi benlikle söylenmiş oluyor? Orada “yaratılanı” ifadesini alıp o kişiye açtırmak lazım: yaratılanı derken neyi kastediyorsun? Onun üzerinden yol almak lazım, o neyi kastediyor, onun üzerinden süreç ilerleyebilir.
Ve dolayısıyla arkadaşlar dikkat edin, aslında bir şekilde sevilmek istiyoruz ama aslında kendimizin ne olduğunu net olarak belirleyemiyoruz, veya bu konuda net değiliz. Yani “beni sev” -peki sen nesin? Buna cevabımız olmadan biz nasıl yol alabiliriz, değil mi? Diyorum ki “beni sev” diyorum ama “ben” derken neyi kastettiğim çok net değil. “Ya işte felsefe yapma, bırak bunları, beni seviyor musun?” Size biri bunu sorarsa, söyleyeceğiniz tek soru: “bana beni anlat, ben de onu sevip sevmediğimi söyleyeyim.”
Sevmek ile Ait Kılmak Arasındaki İlişki
Peki arkadaşlar ilk soruya gelelim: sevmekle ait kılmak arasında bir ilişki var mı? Eğer psikolojik düzeyde ise, dediğimiz gibi psikolojik düzeyde sevgi ihtiyaca dayanır ve kişi ihtiyacını karşılayan şeyi kendine ait kılmak ister; ihtiyaç duyduğu şey onun yanında olmalıdır, ona ait olmalıdır, ona ait olmasını o yüzden ister. Ama ihtiyacın yoksa, işte spiritüel düzeyde sevebilirsin, ve spiritüel düzeyde sevdiğin şeye ihtiyaç duymaksızın seversin. Orada sevgi kendinin kendine olan sevgisidir; orada ikilik yoktur. Yani ruhsal sevgide “ben seni seviyorum” ikiliği yoktur, kendinin kendine sevgisidir; orada ihtiyaç kavramı da söz konusu değildir.
O yüzden Platon der ki: gerçek âşık senin ruhunu sevendir. Ama ne olarak sever? Kendi olarak sever. Ne diyor Hazreti İsa? “Komşunu kendin gibi sev.” Yani ötekini kendin olarak sev, sanki o kendinmiş gibi; çünkü zaten gerçekte kendi birdir, ikilik yoktur. İkilik olmadığında ait kılma veya ait olma kavramı da yoktur. Ama psikolojik düzeyde vardır.
İhtiyaçların Doğallığı ve Ölçüsü
O yüzden psikolojik düzeyde ne kadar doğal ihtiyaçlarınız varsa ve bu ihtiyaçlarınız ne kadar doğalsa -bakın mesela bir insana sahip olma arzusu doğal bir ihtiyaç değildir. Bir insana sahip olma arzusu, birisinin tamamen kişinin ihtiyaç ve beklentilerini sorumsuz, sualsiz yerine getirme arzusu -bunlar doğal ihtiyaçlar değildir. Ama bazı insanların böyle psikolojik hâlâ normal ihtiyaçları olabiliyor; yani kendi emrinde itaatkâr bir muhatap arıyor. Bazı insanlar bu ihtiyacı karşılamıyor mu? Bazı insanlar da bu ihtiyacı karşılıyor: “ben o ne derse yapıyorum, o da benim şu ihtiyaç ve beklentilerimi karşılıyor” diyebilir.
O yüzden dikkat edeceğim şey, psikolojik düzeydeki ihtiyaçlarımızın doğal olması ve bunların yine doğal ölçüler içinde olmasıdır. Mesela giyime ihtiyacım var ama eğer gardırobunda 100 tane takım elbise varsa bu doğal bir ihtiyacın sonucu değildir. Bunun gibi, mesela kendini yalnız hissetmeme ihtiyacı -bu psikolojik düzeyde, tırnak içinde, doğal bir ihtiyaçtır. Kişi yalnız olmak istemez, konuşacağı, muhabbet edeceği biri olsun ister, veya kendisini onaylayacak birine ihtiyaç duyar, değil mi -bu da nispeten doğal kabul edilebilir. Fakat bunlar aşırı olmamalıdır. Bunun ölçüsü nedir? O ihtiyacın karşılanmamasına aşırı reaksiyon vermemektir. Aşırı reaksiyon veriyorsan, bir konuda herhangi bir ihtiyacınızın karşılanmaması durumunda aşırı reaksiyon veriyorsanız, orada ya o ihtiyaç doğal değildir, ya da o ihtiyaç doğaldır ama aşırılığı söz konusudur.
Dolayısıyla psikolojik düzeyde sevgi, ait kılma ihtiyacından bağımsız olamaz. Burada bazen bakıyorsunuz kişi seviyor ama hiç kendisine ait kılmaya çalışmıyor; neden? Çünkü önünde çok fırsat var, bu sizi yanıltmasın. Veya kişi sadece ihtiyacını herhangi bir şekilde karşılamaya odaklıdır, orada kişi önemli değildir.
Burada da psikolojik bir şeye işaret etmek isterim: bazı insanlar bazı ihtiyaçlarını biriyle odaklı bir biçimde karşılayacaklarını düşünürler. Mesela sevilme ihtiyacı -birisiyle ilişkisi var ve bir ölçüde sevilmiş; ama diyelim ki onu seven kişi artık sevmiyor. Eğer kişi o seven kişiye aşırı odaklıysa, bu sefer şöyle bir şey oluşur: “beni bir tek o sever, beni o sevmeli, zaten daha önce seviyordu ve onun sevgisinden başka hiçbir şey beni mutlu etmez.” Yani kişi, ihtiyaç duyduğu bir şeyin biri tarafından karşılandığını deneyimlediğinde, o ihtiyacının sadece o kişi tarafından karşılanacağını zanneder ve ona aşırı bir bağımlılık, tutku geliştirir. Bu bazı insanların da hoşuna gider; birinin size tutkuyla bağlanmasından hoşlanırsınız değil mi? Yani işte mesela boşandınız veya ayrıldınız, işte şunu irdelersiniz: mutlu mu acaba, evlendi mutlu mu oldu? Çünkü ego şunu ister: evlensen ama mutlu olmasın, hep benim boşluğumu hissetsin. Neden? Çünkü özel biri olduğunuzu hissetmek istiyorsunuz ve onun size şunu demesini bekliyorsunuz: “ya işte evlendim, şöyle oldu böyle oldu ama senin yerini hiç kimse dolduramadı.” Neden bunu duymak ister ego? Çünkü kendisinin özel biri olduğunu hissetmek ister.
Bakın, şimdi sevgiyi konuşuyoruz değil mi? Ama neler çıkıyor altından, değil mi arkadaşlar? Neden? Çünkü psikoloji. Doğru yere oturtursak onu doğru biçimde yaşarız, doğru biçimde tanımlarız; ne yanılırız ne yanıltırız. Yani ne biz yanılırız ne karşımızdaki insanı yanıltırız. Ama ego şundan hoşlanmıyor. “Ya bu böyle hoşumuza gitmedi” -neden? Çünkü egonun bulanıklığını ortaya çıkarıyor bunlar. “Ben hayatta kolay kolay sevgi konusunda kimseyle konuşamam” -neden? Çünkü kimse o temiz, berrak görünen havuzun dibindeki tortuyu, bulanıklığı görmek istemiyor. Ne zaman karşılaşıyor, yüzleşiyor? İlişkisi bozulduğunda; ilişkisi bozulduğunda bir bakıyor ki yüzlerce beklenti var. Veya diyelim ki ayrıldı mı sevgilisi veya eşi? Ne yapıyorsunuz? “Mutlu olmasını istiyorum” -ama içten içe- “bende mutlu olmadı, bende mutlu olmadıysa bu kimseyle aslında mutlu olamaz.” Nereden biliyorsun? “İşte olmamalı.” Bakın yine tortular çıkıyor değil mi?
O yüzden psikolojik düzeydeki sevgiyi sakin bir şekilde irdelemeliyiz. İhtiyaç kavramı üzerinden başlayarak: neye ihtiyaç duyuyoruz? Dediğim gibi arkadaşlar, burada ihtiyaç deyince aklımıza illa böyle maddi şeyler gelmesin; o işin en ilkel yönü, o maddi ihtiyaçlar işin en ilkel yönü. Biz daha çok psikolojik ihtiyaçlara vurgu yapmaya çalışıyoruz. Ve o psikolojik ihtiyaçları keşfederseniz, o zaman o ilişkinizde, yani o psikolojik ihtiyaç kaynaklı sevgi ilişkisinde, yavaş yavaş ileriye doğru yol alabilirsiniz. Mesela karşımdakine ihtiyacım olmadığı hâlde onu sevebiliyor muyum? Karşımdakine ihtiyacım azaldığı hâlde ona olan bağım, yakınlığım, sahipleniciliğim veya iştiyakım devam ediyor mu? Çünkü psikolojik düzeyi ne kadar iyi tanımlarsanız ve o konuda ne kadar sağlıklı bir biçimde çalışırsanız, spiritüel düzeye geçme ve spiritüel düzeyde o sevgiyi iştirak etme imkânınız o derece artar.
Ama siz psikolojik düzeyde yaşadığınız sevgiyi gerçek, hakiki sevgi zannederseniz -hani ben çocukken hiç emzik emmedim, bana da çok garip gelirdi, belki hiç deneyimlemediğim için; mesela böyle o plastikten emziği çocukların emmesi bana çok garip gelmiştir, “ne anlıyor bu çocuklar” diye düşünmüşümdür, ama o neyi imajine ediyor? Gerçek olan memenin yerine onu ikame ediyor ve onun yerine geçiriyor, fark etmiyor bunu. Yani çocuğun ağzına emziği veriyorsunuz, o memeyi emdiğini zannediyor; ne yapıyor yani, onu onun yerine koyuyor. Şimdi böyle yapmak neye yol açar bize? Gerçek olandan uzaklaşmaya mı yol açar? Biz her şeyin psikolojik düzeyini hakikisiyle karıştırıyoruz. Bu yetmiyor; o psikolojik düzeydeki sevgiden hakiki olanın niteliğini bekliyoruz. Diyoruz ki “beni nasıl terk eder?” Ya senden daha güzelini buldu, niye terk etmesin? Rasyonel olarak baktığın zaman olabilir değil mi? Veya sen onun beklentilerini daha az karşılamaya başladın, veya kendisine göre kendisinin ihtiyaç duyduğu şeyleri bir başkasının daha çok karşıladığını veya karşılayabileceğini zannetti; ne yapacaksın bu durumda?
Şimdi biz ne yapıyoruz? Psikolojik düzeydeki bir sevgi ilişkisinden spiritüel düzeydeki sevginin niteliğini bekliyoruz. “Beni nasıl bıraktın?” Çok mu şaşırıyoruz yani, çok şaşırılacak bir şey var mı?
Kendi Üzerimizde Çalışmak: İlişkilerde Temel Sorumluluk
Peki burada ne yapmamız gerekiyor? Burada oturacak yerler var. Ne yapmamız gerekiyor? Kendimiz üzerinde çalışmak gerekiyor. Sevgi ilişkisinde yaptığımız en temel yanlış, başkasının üzerinde çalışıyor olmamız. “Beni ne kadar seviyor? Beni nasıl seviyor? Beni bırakır mı, beni terk eder mi?” Bir sürü soruyu önümüze koyuyoruz. Bu nedir? Başkasının dünyasına kafa yormak, başkasının alanında çalışmaktır. Ya karşımdaki de psikolojik yani, ermiş değil yani, ne bekliyorsun ondan? Şunu sorman güzeldir: muhatabım bende hangi ihtiyaçlarını karşılıyor? Ve bunu sor -daha objektif olmaz mı? Olur. Ama öyle değil, “ya öyle beni sevmeli ki, beni her şeyimle kabul etmeli” -peki sen onu her şeyiyle kabul ediyor musun? Etmiyorsun, değil mi? “Ne olursa olsun beni bırakmamalı” -bir bak bakalım, sende o şey var mı, gerçekte var mı, gerçek anlamda? Çünkü bazı insanlar bazılarını bırakamazlar, çünkü orada psikolojik bağımlılık gelişmiştir; kastettiğimiz bu değildir. Birini bırakmama ne zaman erdem olur? Ona hiçbir ihtiyacın olmadığı zaman erdem olur. Yoksa “ben birine bağımlıyım, onu bırakamıyorum ve diyorum ki ben asla onu bırakmam” -sen öyle bir bırakırsın ki, ama psikolojik boyutta bağımlı olduğun için bırakamıyorsun. Hiçbir psikolojik bağımlılığın olmasın ve onu bırakma -işte bu bir erdem olabilir.
O yüzden psikolojik düzeyi iyi tanımak, tanımak; ve ilişkilerde insanların dikkat etmesi gereken temel şey, birincisi kendileri üzerinde çalışmak, ikinci olarak da muhatabını doğru anlamak. Yani onu olduğu gibi görmeye çalışmak. Onu olduğu gibi görmeye çalış ki yanılmayasın. Kendin üzerinde çalış, bilinç seviyeni yükseltip gerçek anlamda o öz farkındalığını geliştirebilirsin. O yüzden ilişkilerimizde asla karşımızdakine temelde odaklanmamalıyız; öncelikle kendi üzerimizde çalışmalıyız, ama eş güdümlü olarak da muhatabımızı iyi anlamalıyız, iyi analiz etmeliyiz. İyi analiz edersek sorunu çözebiliriz.
Benim böyle tanıdığım bir arkadaşımın ilginç bir gözlemi vardı. Bir çocuğu vardı, 5-6 yaşlarında. “Ya” dedi, “böyle götürüyorum onu çocuk parkına, böyle bir arkadaş buluyor, onunla çok iyi anlaşıyor, bana diyor ki baba ben ona gideceğim, ben onunla oynayacağım, onun evine gideceğim -bir anda beni satıveriyor” diyor. Ya tabii satacak, o çocuk ne yapsın, onun ihtiyacı ne? İyi anlaştığı bir arkadaşla güzel oyun oynamak. Şimdi bu psikolojik bir ihtiyaç. Ama anne baba ne istiyor? Mesela şunu düşünün, çocuğunuz sizden daha iyi bir anne baba bulsa ve size dese ki “artık ben şunlara anne baba diyeceğim” dese, bir bakın bakalım ne hissediyorsunuz o anda, değil mi? Veya şöyle düşünün, eşiniz size dedi ki “ya ben senden daha iyi bir insan buldum” -hani bakın şeyi karıştırmıyor, daha güzel daha yakışıklı değil- “senden daha olgun bir insan buldum ve onunla hayatımı devam ettirirsem bana çok iyi gelecek” dese, ne hissedersiniz? Ona ihtiyaç varsa kabul ettirip kolay değil, değil mi? Ama ihtiyaç varsa, diyeceksiniz ki “vefasız” diye başlayacaksınız değil mi? “Ben senin derdini çekeyim, bütün sıkıntıyı ben çekeyim, şimdi biraz rahat ettin falan” diye başlarsınız. Bakın neden? Çünkü ihtiyaç üzere o ilişkiyi yaşıyorsunuz.
Peki bu büsbütün kötü bir şey mi, dikkat edin, tekrar ediyorum, büsbütün kötü bir şey değil. Kötü olan ne? Bunun fark edilmemesi. İlişkilerin ihtiyaç kavramı üzerine oturduğunun fark edilmemesi veya bunun kabul edilmemesi. İhtiyaç varsa beklenti var, beklenti varsa muhakkak olduğu gibi görme alışkanlığı bozulur, muhatabı değiştirmeye çalışırız.
Beklenti, Hayal ve Objektif Görebilmek
“E işte ama olduğu gibi nasıl göreceğiz?” Tabii, tabii, olduğu gibi görmeniz için, olduğu gibi görmeniz mümkün; olduğu gibi kabul etmemiz zor olabilir. Olduğu gibi görebilirsiniz eğer korkularınızla yüzleşebilirseniz. “Peki biz niye olduğu gibi göremiyoruz?” Soru güzel. Çünkü bir hayal kuruyoruz: “işte beni hiç terk etmez, birlikte yaşlanacağız, birlikte torunlarımıza hikâyemizi anlatacağız” -neden? Çünkü öyle bir hayalin var ve bunu kabullenemiyorsun bunun aksini; karşı taraf aynı hayali paylaşmıyorsa, veya senin kurduğun hayale uygun bir geri bildirimde bulunamıyorsa, onu kabullenemezsin. Bakın insan niye birini kabullenemez? Çünkü öyle değil, başka türlü olmasını bekler.
Dolayısıyla beklentilerimizin, ihtiyaçlarımızın doğru bir biçimde farkına varmalıyız; ön kanılarımızın doğal olup olmadığına bakmalıyız. Mesela ben bazı insanlar görürüm, ebeveyn-çocuk ilişkisinde veya karı koca ilişkisinde, bir taraf çok bağımlıdır ve öyle bağımlıdır ki eşinin hasta olmasından, ölme ihtimalinden çok korkar; ve eşine aşırı bir bağlılık sergiler, memnun etmeye çalışır vesaire. Ve bunu siz sevgi zannedersiniz, o kişi de bunu sevgi zanneder. Hâlbuki orada çok güçlü bir zayıf benlik ve o zayıf benliğin bağımlılığı vardır. İşte o yüzden insanoğlu bence sevgi kavramını uzun süre bir kenara koymalı; yani sevgi kavramından bahsetmemeli, ilişkilerinde ihtiyaç kavramı üzerinden konuşmalı. Hatta evlilikler şöyle olmalı: “işte bilmem kim, şu ihtiyacına binaen şu kişiyle evlenmeyi arzu ediyor, şu kişi de şu ihtiyacına binaen şu kişiyle evlenmeyi tercih ediyor, biz de bu ihtiyaçların doğal ve makul olduğunu gördük, bunu uygun bir şekilde bir evlilik olarak değerlendiriyoruz, siz de buna şahit olun” böyle derse çok iyi olur arkadaşlar, emin olun.
“Hocam yapılmıyor mu? Altınlar, evler, arabalar, yüzeysel de olsa.” Onlar da değil, onlar işin yüzeysel, çok görülür tarafı. Ben biraz daha o içsel tarafa vurgu yapmak istiyorum. “Ama bu sorunun üzerinde ihtiyaçlar an be an değişebilir diye bir şey yok mu?” Çok güzel, bakın ne kadar güzel bir şey, çok önemli bir şey. Mesela bakıyorsunuz, “ben eşimi çok sevdim, hatta kaçırdım, ailelerimize karşı çıkarak evlendik” -e şimdi gözün dışarıda niye? “Ya işte hocam gönül bu, nereye konacağı belli değil.” Ya belli kardeşim, bak nereye konacağı çok belli: sen birini ele geçirme, birine sahip olma, birini tırnak içinde savaşarak, mücadele ederek elde etme arzusu duyuyordun; biri de sana sınır, engel koyunca o arzu çok tahrik oldu, onun için belki en büyük sıkıntıları göze aldın. Ama sonra, sonra baktım, hani kovalamadaki haz yakalamayla son bulabiliyor. Veya dediğiniz gibi kişi farkında olmadan ihtiyaçları çok değişiyor. Bu sefer ne diyor? “Ya” diyor, “ben sana eskisi gibi yakınlık hissedemiyorum.” Bizimkiler de kızmaya başlıyor: “ne biçim kadın, ne biçim erkek?” Ya biçimi yok kardeşim, bir psikolojisi var. Bu kadın erkek konusu da değil, bu tamamen ihtiyaç kavramı. Hakikaten de bazen bakıyorsunuz kişinin evlendiğinde ihtiyaçları 10 sene sonra, 5 sene sonra, 20 sene sonra değişebiliyor; o zaman ilişkindeki bağ ve tutku, veya ne dersek diyelim, değişiyor. Burada anormal olan ne var? Anormal olan bir şey yok. Anormal olan şu: bu durumu objektif bir şekilde görmeyip, korku üzerinden okumak. “Biz ne güzel birbirimizi seviyorduk” -ya kardeşim sen hangi dünyada yaşıyorsun ya, metaverse’de yaşıyorsun işte yani, bir şey kurmuşsun.
“İnsanlar şu gözlük çıkacak bu gözlük çıkacak” diyorlar -ya kardeşim, hepimizde ego gözlükleri var yani; zaten metaverse’de yaşıyoruz, gerçek “verse”de yaşamıyoruz, gerçek hayatta, gerçek âlemde yaşamıyoruz zaten, benliklerimizin gözlükleriyle yaşıyoruz. Ben bakıyorum evlenen insanlara, veya farklı ilişkilere, dostluğa, anne baba vesaire bütün ilişkilere -aslında objektif ilişkisi olan az insan var, hepsi kurgu. “Ben seviyorum, bu beni hiçbir zaman bırakmaz” -nereden biliyorsun? Kurgu, bir gözlüğün var. O zaman bakıyorsun, çocuk sana kafa tutabiliyor; veya “ben sana mı bakacağım, benim de bir hayatım var” diyor. Ama sen objektif bir biçimde görebilme becerisine sahip değilsen, o zaman hayallerinin içinde yaşıyorsun.
Peki gerçek anlamda hedefimiz ne? Gerçek anlamda hedefimiz kendimizi bulmak. Bakın ilişkiler, hayatımızı sürdürmek için oluşturduğumuz en büyük tamponlardır. Birçok insanın hayatından ilişkilerini alın, en önemsediği, en temel gördüğü ilişkiyi alın, çökecektir; ve alternatifsiz bırakın, çökecektir. Neden? Çünkü o ilişki onun için en büyük tampon, onu koruyan bir tampon. Mesela bazı ebeveynler görürsünüz, işte çocuklarını büyütür, torunları da büyütür maalesef -“toruna sen bak” der ya hani, o da onu kabul eder, çünkü bir işe yarıyor hâlâ. E büyütecek torun da kalmadı, o zaman bir boşluğa düşüyor. Neden? Çünkü ilişkileri bitti; ilişkileri bitince o tampon da ortadan kalkıyor. “Şimdi ben ne yapıyorum, çocuklar işte kendi başlarına hayatlarını yaşıyor, zaten torunlar da büyüdü, artık ayda yılda bir kere anneannesini, babaannesini telefonla arar veya gelir. Peki ne oldum ben şimdi, ben neyim? Ben ilişkilerimin üzerine oturan bir varlıktım, benim en temel tamponum buydu, e onlar gitti, ne olacak şimdi, o zaman çökeceğim.” O yüzden Mevlana’nın güzel bir sözü vardır: dünya gaflet üzere ayakta durmuyor. Yani gerçek anlamdaki hayatın farkındalığında değiliz, ilişkilerimizi yanlış bir zemine oturtuyoruz.
Modern psikoloji de bunu destekliyor: insan ötekiyle yaşar, mutlaka aynalanman gerekir, hepimiz ayna arayacağız. Şunu düşünün, hayatında hiç ayna görmemiş bir insan yüzünden şüphe eder mi? Etmez değil mi? Ama yüzünün ne olduğunu bilmeyebilir; bilmemek onun yüzünün varlığı noktasında ona bir şüphe vermez değil mi? Kötü olan şey şu: ayna olmadığımızda yüzümüzden şüphe ediyoruz. Her zaman bir ayna var ama her zaman objektif bir ayna yok; her zaman ayna var, kötü aynalar çok. Her birimiz aynalanıyoruz ama ne kadar objektif aynalandığımız çok nadir, belki de hiç. Aynaların bir kısmı da sirk aynası gibi çalışıyor; bizi olduğumuzdan çok farklı gösteriyor. Mesela biri bize “sen benim için bir hiçsin, senin hiçbir değerin yok” diyor; bunu ayna diyebilir miyiz? Hayır -bizdeki öz kendilik bilinci yoksun, eğer ona ayna dersek onu kabul ederim.
Sonuç: İyi Bir İlişkinin Şartları
İşte zaten arkadaşlar burada en temel şey şu: bir ilişkide sen nesin? Buna dair bir tefekkürün yoksa yanlış bir yerde duruyorsun, kaygan bir zemindesin demektir. Bir ilişkide kendine sorman lazım; ve bu sorunun cevabını aksine ihtimal vermeyecek netlikte keşfetmen lazım. O da nedir? Ben neyim? Ben değerli miyim? Ben sevilebilir nitelikte bir varlık mıyım? Ben kendimin farkında mıyım? Eğer bu soruları kendinize sorup doğru cevaplar vermiyorsanız, bir ilişki sizin hayatınızın en büyük kâbusu olmaya açıktır. İlişkiniz iyi gitse bile bunu söylüyorum; tüm ilişkiniz iyi gitse bile hayatınızda asla kendinizi bulamazsınız, çünkü derin bir uykuya dalarsınız. Sizi çok seven bir eş, çok değer veren bir eş -sizin uykunuz olur, çok güzel uyursunuz. Eğer ilişkiniz bozulursa apaçık bir kâbusa dönüşür: “bir gün eve gittim, eşim terk etmiş, almış başını gitmiş.” Düşünürüm, neyin hesabını yaparım? Acaba onu kıracak, üzecek herhangi bir şeyim oldu mu, bir yanlış tavrım oldu mu, insani olarak bir ilişkide sergilemem gereken doğru şeyleri yaptım mı, yapmadım mı? Yaptıysam çok şükür, yapmadıysam ondan özür dilerim, inşallah mutlu olur, huzurlu olur, inşallah kendini bulacağı bir hayat yaşar derim -demem gerekir; demiyorsam cahilim, bu kadar açık.
Ama ben kimin sorusunu -psikolojik benliklerce mi bu cevap veriyor, işte, evet, işte psikolojik benlikler cevap veriyor ve ben bu psikolojik benliklerin hem ayırdına varmalıyım hem de o spiritüel yolculuğumu en azından teorik olarak kabul etmeliyim. Bak insanlar, ben çok garipserim, hâlen de garipserim ama anlıyorum: mesela ilişkilerde bu değersizlik kavramı, “sen bana kendimi değersiz hissettiriyorsun” -hayatta söyleyebileceğimiz en yanlış ifade, “sen bana kendimi değersiz hissettiriyorsun.” Bu o kadar facia bir cümledir ama acele etmeyin, siz de kullanmış olabilirsiniz, utanmayın, kendinizi suçlamayın ama masaya koyun ve irdeleyin. “Sen bana kendimi değersiz hissettiriyorsun” -ne kadar acı verici bir kelime. Şunu deseniz anlarım: “sen psikolojik düzeyde bir değersizlik duygusunun tetiklenmesine neden olacak şekilde davranıyorsun.” Ama bak, “sen bana kendimi değersiz hissettiriyorsun” -bu ne demek? Demek ki birisi bana kendimi değersiz hissettirebiliyor, yani ben değersizim, kendim değersiz. O zaman otururum, ben şu kararı veririm: “ya benim kendim değersiz bir şey, ben bu ilişkide niye varım, niye karşımdakini meşgul ediyorum, devam etmemeli değil mi?” Bakın nereden tutsanız elinizde kalır.
O yüzden ilişkilerimizde neyi beklediğimizi, neyi istediğimizi sorgulamalıyız; ve bunların doğal olup olmadığını da sorgulamalıyız. “Birisi beni olduğum gibi kabul etsin” -e o zaman git bunu karşındakine anlat yani: “Kardeşim, bak, sen beni her durumda olduğum gibi kabul et, beni asla yargılama; hangi tercihte bulunursam bulunayım, bana niye bu tercihte bulunuyorsun deme, veya her durumda beni onayla.” Bunu söyle, karşındaki nasıl bir kâğıda imza attığını anlasın değil mi arkadaşlar? Objektif olmanın gereği bu; biz hep samimiyetten bahsediyoruz değil mi? Hangimiz evlenirken veya ilişki başlatırken samimi olduk? Samimi olmanın ne olduğunu bile bilmiyoruz çoğumuz. “Seni seviyorum” “ben de seni seviyorum” hadi bakalım -ama bende var 100 tane psikolojik ihtiyaç, karşıda var 200 tane. Ya toplayın onları, 300 tane, onları masaya koyun; bak bu durumla kavga eder, bunları kenara koyalım, şu şununla anlaşabilir. İşte o yüzden dedim yani ilişkiler -niye bugün insanların en temel problematik alanı ilişkiler? O yüzden bahsettiğimiz şey biraz anlaşılsa en azından yüzde elli düşecektir. Yoksa psikolojik düzeyimizden baktığımızda, ilişkilere kendi psikolojimizin görülmez yanlarını bile taşıyoruz; ilişkide ortaya çıkıyor bazı şeyler.
Burada ne var? Önemli olan şey şu: iyi bir ilişki, tarafların bu anlamda birbirlerine psikolojik dünyalarını samimice açtığı ve tarafların birbirlerine yardımcı olma niyetiyle yaklaştığı bir ilişkidir. O ilişki psikolojik gözlemde makul bir ilişkidir. Sen bana psikolojini açıkça ifade et, ben de sana açıkça ifade edeyim; ve birbirimize gerçek anlamda destek olmak, birbirimize samimi bir biçimde destek olmak, birbirimize gerçekten fıtrat ve doğallık anlamında yardımcı olmak için birbirimizde güçlü ve nitelikli bir iletişim içinde olurlar. İşte böyle bir ilişki iyi bir başlangıçtır. Ama böyle değilse, hiç başlamayın daha iyi. Bunun için çok büyük bir düşman var. “Yani şu dediğinizi yapabilmeli değil mi?” Tabii. Zaten bakın, insanlar birbirlerinden beklentilerini açık bir biçimde ifade etseler, yüzde elli ilişkiler başlamaz zaten; geri kalan yüzde ellinin de yüzde ellisi soru işaretiyle başlar. Ama insanlar açık olmalı. Bir de şu var: sen gelişime, değişime, dönüşüme açık mısın, yoksa “hayır ben böyleyim” diye kabul mü ediyorsun? Mesela bir ilişkide taraflardan biri veya ikisi böyleyse, o ilişki de başlıyor. O yüzden iyi bir partner, kendisi üzerinde çalışmaya niyetli olan bir partnerdir. Kendisi üzerinde çalışmaya, kendini gözlemlemeye ve kendisi için gerekli olan değişim ve dönüşümü gerçekleştirmeye niyeti ve çabası olan insan iyi bir partnerdir. Kim böyle birini bulursa, onunla evlensin.
Teşekkür ederim. Bunu belki ileride devam ettiririz, bu önemli bir konu. Sağ olun.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Metinde doğrudan alıntılanan bir ayet veya sûre adı geçmemektedir. Hazreti İsa’ya atfedilen “komşunu kendin gibi sev” sözü ve Platon’a atfedilen “gerçek âşık ruhu sever” sözü zikredilmiştir; bunlar kutsal metin ayeti değil, felsefi/dinî birer öğreti aktarımı olarak geçmektedir.