Psikolojik Zeminler, Esneklik ve Rağmen Olmak
Kısa Özet
Sohbette insanın duygu, zihin ve fizik merkezlerinin negatif ve pozitif bölümleri olduğu, negatif bir olayla karşılaşınca bu merkezlerin negatif bölümüne "konumlandığımız" ve şartlar değiştiği halde çoğu zaman orada takılı kaldığımız anlatılıyor. Voleybol örneğiyle, gelen "topu" karşıladıktan sonra doğal konuma dönebilme becerisinin (esnekliğin) psikolojik sağlığın ölçüsü olduğu; Peygamberimiz'in İkrime'yi affetmesi ve "kırılan kalp tamir olmaz" gibi yanlış kabuller üzerinden geçmişi bugüne taşımamak gerektiği işleniyor. Sohbetin ikinci yarısında enneagram tipleri (özellikle 8 ve 6 tipleri) üzerinden negatif zeminler örneklendiriliyor ve "rağmen olmak" kavramıyla, dışsal kısıtlamalara değil içsel bir bilince dayanan sağlam bir karakterin nasıl inşa edilebileceği tartışılıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Negatif bir olay yaşadığımızda önemli olan "ben batıyorum" deyip orada kalmak değil, "şu anda hangi zeminde duruyorum" diye sorup doğal/doğru konuma dönebilmektir.
- Voleybolcunun topu karşıladıktan sonra doğal konumuna dönmesi gibi, insan da yaşadığı olumsuzluğu karşıladıktan sonra o zeminde durmaya devam etmemeli, esneyebilmelidir.
- "Rağmen olmak" (bir şeye rağmen aynı kalabilmek), dışarıdan gelen kısıtlamalara değil, içselleştirilmiş, sağlam bir bilince dayanan asıl niteliktir; sadece elverişli ortamda "doğru" davranmak kırılgandır.
Negatif Durumda Nereye Bastığımızı Görmek
Negatif durumlarda — özellikle negatif bir düşünce, negatif bir duygu ya da negatif bir davranış durumundaysak — orada nerede durduğumuzu anlamak zorundayız. Bu şuna benzer: yolda yürürken bir baktınız ayağınız batıyor. Neye bakarsınız o anda? Nereye bastığınıza bakarsınız değil mi? "Ben nereye basıyorum" dersiniz; belki orada bir çukur vardır, belediye kapatmamıştır, ya da orası çamurludur, ya da bir taş kırıktır. Nereye bastığınıza bakarsınız.
Biz psikolojik olarak öyle yapmıyoruz. "Ben batıyorum" deyip orada kalakalıyoruz. Halbuki "nereye basıyorum, şu anda bastığım zemin nedir" diye düşünmemiz gerekir. Bunu fiziksel olarak doğal şekilde yaparız, ama psikolojik olarak yapmayız. Şu anda psikolojik olarak ayağım nerede, hangi zeminde duruyorum? Diyelim ki duygu merkezimin içgüdüsel bölümünün negatif tarafında duruyorum; o zaman her şey bana duygusal olarak negatif gelir.
Mesela bir çocuk bir şey ister, annesi almaz. Sonra "peki sana şunu alayım" der, çocuk "istemiyorum" der; "şunu alayım" der, "onu da istemiyorum" der; "hiçbir şey istemiyorum" der. Çünkü o an çocuk duygu merkezinin negatif bölümünde durmaktadır. Ona en sevdiği şeyi bile alsanız o anda "istemiyorum" diyecek, hatta alsanız bile atacaktır — çünkü o an negatif tarafta durmaktadır ve karşılaştığı her şeye negatif bakmaktadır. Orada zeminini değiştirmedikçe davranışını, tutumunu, psikolojik halini değiştiremeyecektir. İşte kişi özellikle psikolojik düzeyde ayağını nereye bastığını görmelidir; negatif olduğumuzda ilk düşünmemiz gereken şey budur.
Mesela birkaç olumsuz olay üst üste yaşanmış olsun. Sekiz tipinden, pek de korkuyu göz önüne almayan, cesur bir arkadaş düşünelim; evden telefon gelmiş, "baban kalp krizi geçiriyor, hemen gel" denmiş. Ne yapacak? Güçle, kuvvetle üstesinden gelebileceği bir şey değil; elinden gelen hastaneye götürmek, günlerce onun üzerinde uğraşmaktır. Bir de o acziyeti hissediyor tabii — sekiz tipi için hayatta en rahatsız edici şey budur. "Babanı üç kişi dövüyor" dense koşup dövecek o üç kişiyi, ama burada yapacak bir şeyi yok; o zaman o yapının negatif bölümüne düşüyor: bir şey olacak ve sen bir şey yapamayacaksın.
Bir iki sene sonra benzer bir olay oldu diyelim — kalp problemi varmış, sonra kapakçıkla ilgili bir şey ortaya çıkmış falan. Artık evden ne zaman telefon gelse — normalde ona hiç kimse hesap soramayan, "nerede kaldın" denemeyen biri olsa bile — evden telefon gelince adamın yüzü değişir; o acziyet hali, korku hali, kaygı hali hemen ortaya çıkar. Çünkü evden telefon gelmesi ona o negatif şeyi çağrıştırır ve o an fiziksel merkezinin negatif kısmına düşer: "bir şey olmuş ve sen hiçbir şey yapamayacaksın." Orada mesele şunu görmektir: "evden telefon gelmesi beni hemen şu zemine çekiyor, kendimi psikolojik olarak buraya konumlandırıyorum." Bu, yanlış bir bağlantıdır. Ya da ilk anda doğru bir bağlantı olabilir — çocuksun, bir şey çok istedin, annen almadı, "madem almıyorsun ben de bir şey istemiyorum" dedin, o an duygu merkezinin negatif bölümüne konumlandın — ama sonra sana başka bir alternatif, başka bir teklif sunulduğunda niye hâlâ ısrar ediyorsun? Çünkü negatif tarafta durmaya devam ediyorsun ve orada durdukça sunulan hiçbir alternatife objektif yaklaşamayacaksın.
Bir şey bizi haklı ya da haksız bir şekilde bir merkezin negatif bölümüne çekebilir; o an duygu merkezinin, zihin merkezinin ya da fizik merkezinin negatif bölümüne konumlanabiliriz. Ama şunu bileceksin: birincisi, bu prensip olarak, şu anki süreç itibariyle doğru bir zemin midir? İkincisi, bunu devam ettirmem gerekiyor mu — o zeminde durmaya devam etmeli miyim, şu anki şartlar hâlâ aynı zeminde olmamı mı gerektiriyor? Bunu sormak durumundayım. Yoksa ancak zaman içinde olumlu şartlar beni tetikleyip oradan çıkarana kadar orada durabilirim ki, bu da yanlış bir şeydir.
*Soru:* Hocam, bazen duygu merkezinde şöyle oluyor — arkadaşın ya da eşin sana yanlış bir şey söyledi, seni kırdı, "seni dinlemiyorum" dedin. Ama yarım saat sonra sana çok iyi bir teklifte bulunuyor, gene "seni dinlemiyorum" diyorsun. Neden?
Çünkü aynı psikolojik zeminde duruyorsun. "Bunu istemiyorum, seni dinlemeyeceğim" diyorsun. Belki orada onu dinlememen doğruydu, yanlış bir şey söylemişti, "seni dikkate almıyorum çünkü yanlış düşünüyorsun" dedin — ama niye orada durmaya devam ediyorsun? Orada durursan, sana doğru bir şey geldiğinde de gene aynı dinlememe modunda kalırsın. İşte bizim hayatımızda doğru zeminleri kullanmadığımız için çoğunlukla zamanımız, enerjimiz boşa gider — deyim yerindeyse topu yanlış bir yerde karşılıyoruz.
Voleybol Metaforu: Esneklik ve Doğal Konuma Dönmek
Bir voleybol maçını düşünün: rakip oyuncular topu kendi alanlarına attığı zaman, oyuncular topun geldiği yöne göre konumlanır — en arkaya gider, filenin dibine gider, eğilir, yere yatar, zıplar ve geleni bir şekilde karşılar. Fakat düşünün ki oyuncular topu karşıladıktan sonra da orada durmaya devam etseler? İşte bizim hayatta çoğunlukla yaptığımız şey tam olarak budur: bir yerden bir top gelmiş, sen de onu o zeminde karşılamışsın, ama orada durmaya devam ediyorsun. "Gene oraya top gelebilir" diye düşünürsün — ama gelmeyebilir, başka yere gelebilir. Oyuncular ne yapar? Doğal konumlarına geri dönerler; herkesin bir konumu vardır. Biz de hayatın içinde, herhangi bir neden yoksa doğal konumumuzda durmalıyız.
Zihnin doğal bir konumu vardır, fizik merkezin kendine göre doğal bir konumu vardır. Özünde negatif bölümler direkt olarak işlemez; normal halimizde her merkezin pozitif kısmı işler. Eğer sizde nesnel bir neden yokken negatif bir şey işliyorsa, kendinizi negatif hissediyorsanız, anlayın ki bir yere kilitlenmişsiniz demektir. Voleybol örneğinde olduğu gibi: rakip oyuncu yükselip topa vuracaksa, siz de baraj kurma moduna geçersiniz — orada nesnel bir neden vardır. Ama nesnel bir neden yokken filenin dibinde baraj kurmaya çalışırsanız, "karşıda top mu var, rakip mi var ki sen orada baraj kuruyorsun" denir. İşte insanoğlu olarak biz çoğunlukla yanlış yerde baraj kuran, yanlış yerde top bekleyen insanlarız.
Korkunun meşru olduğu durum şudur: o anda gerçekten bir davranış ve tutum içinde bulunmam gerekiyorsa, korkunun nesnel bir nedeni vardır. Bir koyun düşünün, ortada kurt yok, ama "korktum, kurdum beni yiyecek geldi diye kaçtım" diyor — bunun nesnel bir nedeni var mı? Yok. Ama karşıda gerçekten belli bir uzaklıkta kurt varsa, mesafeni ayarlayabilirsin, uzak durabilirsin; seni kovalamaya başlarsa kaçabilirsin. Ama "korkuyorum, ya evden kötü bir haber gelirse" diyorsan — peki ne yapalım, haber gelince bakarız, ama şu anda korkmanın bir anlamı yok, ne yapacağız hiçbir şey. O zaman bu yanlış bir korku, yanlış bir alarm durumudur. "Korkuyorum, neden? Kurt beni yiyecek. Peki ne tarafa kaçacaksın? Bilmiyorum ki. Ortada kurt nerede peki, görüyor musun? Yok. O zaman otursan da olur, korkmana gerek yok" — anlatabiliyorum. Bu, insan için yanlış bir zemindir.
Mesela duygu merkezi birkaç olumsuz tecrübe yaşamış: "bundan sonra hiç kimseyi sevmeyeceğim, kimseyle samimiyet kurmayacağım." Bir durum oldu, orada konumlandın, "bu insanla samimiyet kurulmuyormuş" dedin, zarar gördün — peki niye hâlâ orada duruyorsun, şartlar değişti. Ama biz psikolojik düzeyde o doğal esnekliğe hayatta tam olarak sahip olamıyoruz, olgunlaşana kadar da tam olamayacağız; ama hiç olmazsa göreceli bir esnekliğe ulaşabiliriz. O göreceli esnekliği yaşayabildiğimizde, negatif bölümlerde durmanın bize kaybettirdiği birçok şeyden kurtulmuş oluruz — zaman kaybetmeyiz, enerji kaybetmeyiz, maddi ve psikolojik olarak daha dengeli yaşarız.
Bir altı mekanizması en çok zihin merkezinin negatif tarafında durur; bu, korku, endişe ve kaygıya yol açar. Peki o bölümün hiç mi gereği yok? Var elbette — bir kuzu kurttan korkma potansiyeline sahiptir ve kurdu gördüğünde kaçar. Ama hayvanlar daha dengeli olduğu için, kurt olmadığı halde kurt var diye kaçan bir koyun yok gibidir. Bediüzzaman'ın dediği gibi: ya hayvan ol, kurtul, ya da insaniyetinin en nitelikli haline gel — insana verilen o donanımı en doğru şekilde kullan. Yoksa o korku damarı bir farkındalık ve üst bilinç tarafından yönetilmezse korku seni mahveder. Birisi diyor ki: insanoğlu merkezlerinin negatif bölümleri tarafından esir edilmiş bir varlıktır. Hayatımızın büyük bir kısmı merkezlerimizin negatif bölümleri tarafından esir edilir; orada gereksiz yere durmaktan dolayı hep sayı yeriz, karşıdakine her zaman yeniliriz — aslında orada kendimiz yenilgiye kapı açmış oluruz.
Yanlış Zeminde Israr Etmek
Bir voleybol takımında beş altı kişi doğal bir konuma gelir, herkesin konumu bellidir; top gelir, ona göre vaziyet alınır, biri topu karşılar, öbürü muhtemel gelecek topun yerine göre pozisyon alır, geldiğinde nesnel olarak alacağı son konumu alır, sonra tekrar esnek olarak doğal konumuna döner. İnsan psikolojisinde de bu esneklik hayatın önemli bir ilkesidir.
Mesela kocası tarafından sürekli baskılanmış, ezilmiş, küçümsenmiş bir kadın kendini sevilemez görüyor; sürekli sevilebilir olmak için çaba gösteriyor ya da "ben zaten sevilemem" deyip negatif bir konumda duruyor. Belki birisi ona bir "top atmış", o topu da kötü karşılamış, yanlış bir analiz yapmış olabilir — o ayrı bir mesele. Ama negatif bir konuma geldiysen, esneyip doğru, doğal olan konuma geçmelisin. Hayat, yanlış zeminlerde durduğumuz için bizi çoğu zaman tüketir, ya da biz kendimizi tükenmiş hissederiz; gelen doğru topları karşılayamazsın. Hayat sana pozitif baktığı halde sen gene negatifte durursun — tıpkı bir annenin çocuğuna sevdiği güzel bir şeyi verdiği halde çocuğun gene "hayır" demesi gibi. Hayat sana korku vermediği halde sen korku zemininde durduğun için hâlâ korkuyorsundur, ya da korku tarafından yönetiliyorsundur.
Bunu geniş bir şekilde ele alabiliriz: bazen insan aşağılık kompleksi, bazen üstünlük kompleksi tarafından yönetilir. Mesela "hayatta insanları ezmedikçe, baskı uygulamadıkça onları yönetemezsin, haddini bilmezler" dersin — böylece hayatta birçok pozitif ilişkiyi de kaçırmış olursun. İnsanları korkutarak yönetmek, sekiz tipinin olumsuz bölümünün bir stratejisidir; ama bu stratejiyi uygularken hem kendini sürekli korkutarak yöneten biri konumuna sokarsın (ki bu seni özünde hiç rahatlatmaz, çünkü negatif bir durumdur), hem de pozitif bir şekilde ilişki kurabileceğin birçok insanla ya etkileşim kuramazsın, ya da onlar sana mecburen, yanlış bir şekilde konumlanarak ilişki kurar. Mesela sekiz tipinden bir baba bütün çocuklarını korkutmuştur — korkutulması gereken kadarını değil, gerekenden fazlasını korkutmuştur, çünkü ailesiyle ilişkisinde yanlış bir zeminde durmaktadır. Dolayısıyla hayat, negatif zeminlerde durduğumuz için boşa harcanır; esneyemediğimiz oranda da, doğru olarak işleyen bir tavrı hayatın tümüne uygulamaya çalıştığımız için, o strateji hayatın yüzde birinde ikisinde geçerli olsa bile onu yüzde yetmişine seksenine uygulamış oluruz.
Onun için insan şunu düşünmeli: ben şu anda hangi psikolojik zemindeyim? Bir insanla olumsuz bir şey yaşadın, o süreçte negatif durumdasın; zaman geçti, onu gördüğünde hemen o eski zemine dönüyorsun — halbuki onun yeni konumunu bilmiyorsun. Hafızan tarafından yeniliyorsun; daha doğrusu, sen hafızayı yanlış kullanıyorsun, hafızanın bir suçu yok. Sen o anki bilinç düzeyinde, hafızandan geçmiş olan bir şeyi bugüne taşıyorsun — geçmişteki bir olayın psikolojik konumunu bugün yeniden oluşturmaya, o zeminde durmaya çalışıyorsun.
Peygamberimiz ve İkrime: Geçmişi Bugüne Taşımamak
Ebu Cehil'in oğlu İkrime, yirmi yıl boyunca Peygamberimiz'le mücadele etmiş — hem de basit bir mücadele değil, çok sert, öldüresiye bir mücadele; peygamberi nerede bulsa öldürecek bir zihniyetle. Sonunda tövbe ediyor; rivayete göre yüzünü gizleyerek gelmiş. Peygamberimiz onu tanıyor, ona "bütün günahların bağışlandı, geçmişteki hiçbir şeyin sorumlusu değilsin" diyor. "Beni tanıdın mı?" diye soruyor, "İkrime'sin" diyor — yani onu biliyor, bilerek böyle davranıyor, negatif zeminde durmuyor. "Ya, senin ne yaptığını biliyorum, bana neler neler yaptın" demiyor. Yirmi sene boyunca kendisini yok etmek isteyen bir insan tövbe edip karşısına geldiğinde, Peygamberimiz tamamen doğal, pozitif konumundadır.
Ama biz ne diyoruz? "Kırılan kalp tamir olmuyor." O zaman "git kardeşim, yaşama o zaman" mı diyeceğiz — eğer gerçekten öyle bir şeyse? Hayır, öyle bir şey yok. Biz bu negatif durumda oluşumuza güzel, edebi açıklamalar, yorumlar getirerek onu makul hale getiriyoruz. "Kırılan kalp tamir olmuyor" diye bir şey yok; kırılan dediğin şey zaten kalp değil, senin psikolojik merkezlerin. Biri diyor ki "ben yazdım, bu silinmez" — tamam, bırak orada silinmesin; ama Peygamberimiz İkrime'nin yaptığını unutuyor mu? Hafızasında var elbette, ama artık onu o İkrime olarak görmüyor; bu yeni birisi, ve ona yepyeni, tertemiz bir sayfa açıyor. "Bir sürü şey karalamıştım, bunları temizle" demiyor — yeni bir sayfa açıyor. Biz ise sürekli negatiflerimizi mahkûm ediyoruz, hiçbir şey değişmemiş gibi davranıyoruz. Bu, aslında psikolojimizin zayıflığından kaynaklanır. Çünkü psikolojimiz "ben hayatta hiçbir olumsuzluk yaşamak istemiyorum, her şey güllük gülistanlık olsun, ne hayal kırıklığı ne vefasızlık ne yanlış anlaşılma istiyorum; olursa da yazarım, yazarsam da silmem" der.
Bu, şuna benzer: bedeninizde bir yara olur, iz kalır, ama bilinç olarak bazen onu unutursunuz — özellikle çocuksanız hiç hatırlamazsınız, büyüdükçe kaydedersiniz. Bedende o iz olabilir ama bilinçte yoktur. Benim psikolojik zeminimde de o iz olabilir, psikolojim bana zaman zaman onu hatırlatabilir. Ama "o sana ne yapmıştı, biliyor musun" diye geçmişi hatırlatmaya çalıştığında, "geçmişte yanlış bir şey yapmıştı, ama şu an o, o değil" diyeceğim; psikolojime doğru bir tanımlama getirerek cevap vereceğim. Bana "kırılan bir şey tamir olmaz, kırılan vazo yapıştırılsa da eski haline dönmez" gibi yanlış bir tanımlama getirdiğinde — bu, psikolojinin bir yasası değil. Sen psikolojinin yasasına mı, yoksa hakiki insan olmanın ruhani yasasına mı tabisin? Allah'ın yasası nedir? "Bir hata işlendiğinde kişi tövbe ederse silerim" diyor. Hacca gittiğinde kişinin anasından doğmuş gibi tertemiz olduğu söylenir — mesela adam öldürmüş biri bile tövbe etmişse hacca gidebilir. Ama biz kalkıp "katil" diye onu sürekli aynı yerde tutarız; bunu veren toplumdur — psikolojik düzeyde yaşayan bir topluluk olarak toplum, yani bahsettiğimiz şeyler.
Böyle biri vardı, "insanlar hâlâ beni eskisi gibi zannediyor, ben değiştim ama insanlar bunu anlamıyor" dedi. Öyle bir konumdaysan, anlamazlar; ama dert etmeyeceksin, çünkü orada aslında toplumun yanlış psikolojik zeminine işaret ediyorsun. Biz toplumu değiştiremeyiz, ama kendimiz hem yanlış negatif zeminde durmayacağız hem de o yanlış negatif zeminden doğru noktaya doğru hareket edeceğiz. Ne kadar zor bir şey düşünün: biri size sövdü, küfür etti; on dakika sonra size çok önemli, bilimsel bir konu anlatıyor, konunun süper uzmanı. Onu nötr bir halde dinleyebilir misiniz? Dinleyemiyorsanız — değiliz yani, dinleyemiyoruz. Adam fizik, kimya, herhangi bir ilim dalında birinci sınıf, doğru bilgi veriyor; ben de onu adam gibi dinlemeliyim, negatif zeminimde durarak dinlememeliyim. "Bütün ders boyunca kafam meşgul oldu, dersi dinleyemedim" deriz — çünkü esneyemedik. Bu çok zor bir şeydir, kolay değildir; bu esnekliği kendimiz üzerinde çalışarak sağlamaya çalışacağız.
Bir insanla olumsuz bir şey yaşadın; sonra benimle başka bir konuda konuşuyor — bakacağım, ben şu anda onu hangi psikolojik zeminde dinliyorum, bu zemin doğru bir zemin mi, objektif olarak olaya baktığımda? İşte hayat, gereksiz yere negatif zeminlerde durmamız yüzünden akıp gider ve biz hayatı doğru bir şekilde karşılayamayız; karşılayamadığımız için de negatif olmanın yükünü taşırız ve o yükü aslında başkalarına yükleriz. Halbuki o negatif yükün bütün nedeni bizizdir. "Biriyle bir ilişki yaşadım, artık hiç kadınlara/erkeklere güvenmiyorum" denir — yanlış bir zemindir bu. "Bir iş yapmaya kalktım, başaramadım, demek ki hayatta hiçbir şey yapamam" — yanlış bir negatif zemine çakılmışsındır, oysa hiç gereği yoktur. O yüklerin sorumlusu erkekler mi, kadınlar mı, yoksa seni o yanlış zemine çeken şey mi? Hepsi yanlış; sen esneyeceksin, o esneme sayesinde hayatı doğru karşılayacaksın. Ama bu zor bir şeydir. Bunun için özellikle negatif bir zeminde olduğumuz durumlarda şunu soracağız: bu negativiteyi devam ettiriyor muyum? Şartlar, olgular değiştiği halde devam ettiriyor muyum? Hafızam, hatıralarım ve geçmişim tarafından mı yönetiliyorum, yoksa hayatı şu anki şartlarıyla mı karşılıyorum? Bunu ne ölçüde yapabiliyorsam, psikolojim o ölçüde sağlıklıdır.
Hayat bize esnek olmanın birçok örneğini verir. İnsanda çok fazla esnemeyen bir kafatası vardır, en üstte yer alır — ruhsal düzey de en üstte yer alır ve esnemez, çünkü zaten doğru yerde durur, esnemeye ihtiyacı yoktur, her şeyi olduğu gibi gören şuuru temsil eder. Ama alttaki bütün mekanizmalar esner, ve esnediği ölçüde sağlıklıdır — romatizma gibi eklemler esnemeye başlamayıp katılaştıkça, sertleştikçe o ölçüde sağlıksız hale gelirsiniz. Hayatın bütün doğasına baktığınızda esnektir; ama insan psikolojisinde o psikolojik boyut zaman içinde esnemeyebilir. Bazı insanlar sekiz yaşında, on yaşında, on beş yaşında tamamen katılaşmıştır — bu geriye dönüşü imkânsız bir katılaşma değildir, hayatta her katılaşma çözülebilir. Fakat çözmediğin zaman, kişi falanca yaşına kadar esnekti, o yaştan itibaren fikse oldu ve orada katılaştı demektir; o kişi sürekli o yaştaki bilincin parametreleriyle hareket eder — altmış yaşında yaşamışsa ama on iki yaşında oluşan bir fiksasyonla devam ediyorsa, on iki yaşındaki haliyle yaşar.
Enneagram Tipleri Üzerinden Negatif Zeminler
İlke şudur: negativite asıl değildir. Sürekli korkuyorsam, sürekli kaygılanıyorsam, sürekli negatif duygular içindeysem, bu, yanlış yerde olduğum anlamına gelir — çünkü hayat sürekli negatif değildir. Negatif olma durumu ancak negatif bir şeyle muhatap olduğunda yaşanabilecek doğal bir haldir.
Altı yedi yaşında bir çocuk, okul pikniğinde tavuk yiyip zehirlenmiş; artık hiç tavuk yemiyor, hatta her yemekte "anne, bunu yersem zehirlenir miyim" diye soruyor. Buna çocuk olduğu için bir mazeret buluruz — ama bir sekiz tipi olsa böyle yapmaz, zehirin üzerine gider. Burada tek bir olay yüzünden artık her şeye "bu beni zehirler mi" gözüyle bakılıyor; yanında sürekli bir tadımcı bulundurmanın bir mantığı yok. Ama biz farklı meseleleri, farklı açılardan aynı şekilde yaşıyoruz; kendi yıkımımızı da bu şekilde yaratabiliyoruz.
Bir altı tipi mesela "herkesten şüphe edeceksin, kimin ne olduğu belli değil" der; ve bu bazen doğrulanır da. Yüz kişiden üç kişi belki bu şüpheciliği hak edecek bir nitelikte olabilir, normal hayatta böyle bir oran vardır. Ama altı tipi bu şüpheye yaklaştığında, karşısındaki kişinin de o hassas noktalarına dokunur, onu da tetikler; karşı taraf da negatif tetiklenince "bak, işte böyle" der ve inancı güçlenir — çünkü gördüğü şeyin etkilediği bir kısım gerçekten vardır. Aslında herkes kendi açısından bir gerçekliğe, kuvvetli bir inanca sahip olur; bu yüzden anlatması zordur. "Bana ne anlatıyorsun, ben görüyorum" der. Ama karşısındakini de kendine benzer hale getirmiştir — bunu da söylemek lazım: sen de öyle oluyorsun, o da öyle oluyor; kaçmayalım bundan, hepimizde olabilen şeyler bunlar. Karşındaki negatif bir zeminde durursa senin de negatif zeminini tahrik eder. Sen kibirli davranırsan karşındakinin kibirli damarını tahrik edersin. "Ben sana güvenmiyorum" dersin, o da "sen bana güvenmiyorsan ben de sana hiç güvenmiyorum" der.
Bir arkadaşın karısı "seni boşayacağım, beni istemiyorsan ben de hiç istemem" demiş. Kadın burada yanlış bir zeminde durmaktadır, basit bir şeyi abartarak büyütmektedir; negatif zemin genellikle abartıcıdır, o an kolay kolay objektif olamaz, psişik düzeyde olamaz. Kadın negatif bir zeminde durup "seni istemiyorum, seni boşayacağım" diyor; sen de "yok, ben seninle büyük ölçüde mutluyum" diyemez misin? "Gururum var" dersin belki — ama insan yok mu orada, sen insan ol; karşındaki negatif bir zeminden hareketle sana top atıyor, sen onun tetiklediği ya da tetiklemeye çalıştığı zemine kayma. İşte bu, üzerinde çalışılması gereken bir alandır: hangi sözler, tutumlar, tavırlar beni negatif zeminlere çekiyor, büyükten küçüğe hangi negatif durumlar beni oraya kaydırıyor — bunların üzerinde tek tek çalışmak gerekir.
Mesela enneagramdan bahsettiğinizde birileri "bunlar boş şeyler" diyebilir; siz de "değil mi" deyip geçebilirsiniz, demeniz gerekmez ona karşılık vermek — çünkü adam bilmediği, araştırmadığı bir şeyi üstünkörü küçümsüyordur. Ama siz de o bilgiyle özdeşleşmişseniz, "sen nasıl benim uğraştığım şeyi küçümsersin" dediğinizde oradan facia çıkar, siz de onu ezmeye, küçümsemeye çalışırsınız. İşte dikkat etmemiz gereken şey budur: adam orada negatif bir zeminde duruyor olabilir bana göre, ben de orada tetiklenebilecek negatif zeminlerimi göreceğim, onları fark edeceğim, onlar üzerinden hareket etmeyeceğim, mümkünse doğru bir zemin üzerinden hareket edeceğim — ki kendimi koruyayım. Karşımdaki duyarlı, anlayışlı ya da kavrayışlı biriyse belki kendini test etme imkânı bulur; ama en azından ben, o beni negatif tetiklediği halde negatif olmamış olurum. Dolayısıyla kendi psikolojik zeminime dikkat edeceğim, o zeminin niteliğini göreceğim, orada durmamam gerekiyorsa durmayacağım. Bunu yapabilmek bir çalışmaya bağlıdır.
Bilgi ile Çalışma Arasındaki Fark
Bu bir bilgidir; ondan sonra ne yapacaksın? Bu bilgiyi referans alarak üzerinde çalışacaksın. Bilgi ile çalışma ayrı şeylerdir; bilgiyi edinirsin, sonra onun üzerinde çalışırsın. Bazen bir bilginin üzerinde çalışmak beş sene sürebilir: "ben bu bilgi üzerinde beş senedir çalışıyorum" — mesela negatif bir duygu durumundan on dakikada, bir saatte çıkabilmek için beş yıldır uğraşıyorum, çıkamıyorum; bazen çıkabiliyorum bazen çıkamıyorum, üzerinde çalışmaya devam ediyorum, diyebilmek gibi. Bazen birini görürüz, "o kadar şey biliyor, şuna bak, davranışlarına bak" deriz — çünkü bilgiyle senin varlık düzeyin ayrı olabilir. Bir bilgiyi öğrenip okuyabilir, zaman zaman tekrar edebiliriz, ama o bilgiyle ilgili varlık seviyemiz hiç değişmeyebilir; topu sürekli taca atarız. Bu doğru mu peki? Demek ki bilgiyi gereği gibi işlemiyorsun, örtüyorsun, kapatıyorsun.
"Biri sizi yanlış tetiklerse istediğiniz kadar negatif alanda durabilirsiniz, bu konuda serbestsiniz, haklısınız" diye bir bilgi var mı? Yok. "Haklıyım" dediğin anda, doğru bilginin karşısına negatif bir bilgi koyup onu nötrlemiş oluyoruz. Hayatta doğru bilgiyi nötrleyen birçok yanlış kabulümüz vardır. Mesela "insan affedici olmalı ama insanız, yapamıyoruz" dediğimizde, o bilgiyi nötrlemiş oluyoruz; o bilginin artık hiçbir anlamı kalmıyor, zaman zaman kullandığımız bir cümle haline geliyor, çünkü üzerinde çalışmıyoruz. Onun için doğru bilginin karşısına direkt ya da dolaylı olarak geçen yanlış temayüllerimizi, düşüncelerimizi her zaman dikkatle görmeye çalışmalıyız. Bir bakarsın doğru bir bilgin var, ama öyle bir başka kanaatin, düşüncen var ki o bilgiyi anında nötrleştiriyor; hayatının birçok noktasında o doğru bilgiyi yanlış bir kanıyla karşılayıp hep nötrlüyorsun.
Mesela "ben onu affedeceğim ama bunu hak etmiyor ki, affedeceğim ama gene aynısını yapacak" dersin — aslında sen affetmek istemiyorsundur ve ne zaman affetme eğilimine girsen hemen o yanlış bilgi devreye girer, "o hiç değişmeyecek, böyle devam edecek" der. Bir bak bakalım, bu açıdan hiç yeni durumu analiz ettin mi? Etmedin; o mekanizma otomatik olarak sürekli karşına çıkıyor. Doğru bilgi, yanlış bir kanı tarafından sürekli nötrleniyor. "Ona doğru davranırsam şımarabilir, alışır" dersin — neye alışacak, doğru davranışa mı? Senin doğru davranman fazladan bir şey değil ki. Bilgiyi yalanlamıyor, yanlışlamıyor, dışlamıyor ama nötrlüyor; bu, doğru bilgiyle çalışma arasındaki en kurnaz engeldir. Doğru bilgiyi güçlendirmemiz gerekiyor, çünkü yanlış bilgi kendini oluştururken kendi açısından bir mantıksal süreç izliyor; onu her aşamada görüp reddetmek lazım.
"Rağmen Olmak": Niteliğin Ölçüsü
İnsan ne kadar rağmense o kadar güçlüdür; bu psikolojik olarak da böyledir, bilgi olarak da böyledir. Çok nitelikli ama en küçük darbeye mukavemeti olmayan bir şey iyi bir şey midir? Mukavemetli olmalı, yani "rağmen" olması lazım. Telefon suya düşüyor ama ıslanmıyor, zarar görmüyor — daha nitelikli, çünkü suya rağmen. Düşüyor ama bozulmuyor — darbeye rağmen. Bir şey hayatta ne kadar rağmense o kadar nitelikli ve kalitelidir. Allah her şeye rağmen olduğu için mutlak mükemmelliktir; Allah'ın affetmesi senin her günahına rağmendir. İnsan o "rağmen"liği ne ölçüde güçlü kılabilirse o kadar nitelikli olmuştur; ne kadar az rağmense niteliğinde o kadar zayıflık var demektir.
Mesela kırsal kesimden ya da geleneksel toplumlardan büyük şehirlere gelen insanlarda niye hızlı bir dejenerasyon oluyor? Çünkü orada bilgi ve yaşayış rağmen değildir, alışılmış ve süregelen bir şeydir — ahlak, töre, ayıp, günah, sevap denilerek yürüyen bir şey; negatif seçenekler de azdır. Şehre geldiğinde her şey vardır; senin bilgine, imanına, dinine, kabullerine rağmen büyük bir baskı vardır ve sen o "rağmen"liğe sahip olmadığın için şehir seni çökertir. Hiçbir kızla konuşmamışsan zaten flört etmezsin, çünkü köyde ayıptır, laf çıkar; şehre geldiğinde öyle bir sınır yoktur, sen nasıl konuşman gerektiğini bilmezsin, bilgin ve yaşayışın "rağmen" değil "göre" olduğu için karşındaki argümanların içine düşersin, seni bir buldozer gibi ezer — çünkü rağmen değilsin.
Telefon çok güzel, süper, ama ufacık düştü, nemli bir yere koydun, bozuldu — neden? Rağmen değil çünkü. Şehir insanı bozmuyor, insan rağmen olmadığı için bozuluyor. Sevgi de öyle: rağmen ona sahip olmak lazım. Elli defa hayal kırıklığına uğramış bir insan elli birinci durumda nötr, doğal halde durabiliyorsa, o rağmen bir bilince sahiptir; o rağmenliği yaşayabiliyor demektir.
Şehir, Taşra ve Rağmen Bilinç Örnekleri
Dedesi imam, babası hacı, annesi örtülü, ailesinde hiç içki görmemiş biri şehre geldiğinde, Taksim gibi bir yere çıktığında, "niye içmiyoruz ki biz" diye aklına gelebilir — belki otuz sene içmemiştir ama niye içmediğini bilmiyordur; kimse içmiyor zaten, hacı hocaların olduğu bir ailede rakı masası kuracak hali de zaten yok. Ama Taksim'e gelip herkesin içtiğini görünce, içmeyenleri küçümsediklerini, "hiç içmedin mi" dediklerini duyunca ezilir, üzülür — "keşke içseydim de tadını bilseydim" der. Buna dair "rağmen" bir bilinci yoktur; niye içmediğini analiz etmiş olsa, karşısındaki adama da yararı dokunur, ama bilmiyorsa adam sana zarar verir.
Böyle bir hikâye var: bir arkadaşa neden içki içtiği sorulmuş, mizacına göre bir analiz yapılmış — aslında içmesinin onun zihinsel gerginliğini geçici olarak hafiflettiği, ama bu gerginlikten kurtulmanın çaresinin içki olmadığı anlatılmış. Böylece hem içmemiş olursun, hem de yanlış bir şekilde içen kişiye de bir faydan dokunmuş olur, o da bir şey anlamış olur — yoksa mesele "içiyorum, içmiyorum" tartışması üzerinden yürütülmemeli.
Başka bir hikâye: çok halis, saf bir inanan biri şehre gelmiş, "amca niye içmiyorsun" demişler; muhabbet ve ihlas dolu bir cevap vermiş: "Allah'ın bende emaneti var, onun hatırını kırmak istemem" demiş. Bu da güzel bir şeydir, o muhabbetinden dolayı bir başka açıdan bir "rağmen"lik taşımaktadır.
Hayatta rağmen olmadığın zaman, bu modern zaman seni silip süpürür. Bugün geleneksel kodlar içindeki toplumlar niye modern anlayışlar, dalgalar tarafından tsunami gibi eziliyor? Çünkü rağmen değiller. İnsan rağmen olmalı, negatifliğe rağmen olmalı. Olabilir miyiz? Kesinlikle olabiliriz. Peki ne yapmak lazım? Çalışmak lazım.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Belirtilmemiş (metinde doğrudan alıntılanan veya sure adı verilen bir ayet geçmiyor; Peygamberimiz'in İkrime b. Ebu Cehil'i affetmesi ve hac hadisiyle ilgili bir rivayete değiniliyor, fakat bunlar ayet değil hadis/siyer anlatımıdır). --- ---